📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Kuantum ve Tasavvuf - Ders 2-3

Dr. Ferhat Atik1:19:27

Transcription

Pat diye hiçbir yerden kayıt alamadığını görüyorsun. Bu da bir sıkıntı. Evet, her tarafta hazırız, şükür. Yavaş yavaş başlayabiliriz sevgili arkadaşlar. Bakalım kimler varmış. Herkes buralarda mı? Yavaş yavaş toplanacağız ya da kayıttan da görecek olanlar bir araya. İnşallah bizimle olacaklar. Hadi bakalım, biraz konsantre olun. Size bayağı bir altı konuşacağım yine. Bu nedenle kafalar böyle rahat olsun ve söylediğimi inşallah herkes sünger gibi alsın niyetiyle başlayayım bu akşam dersimize.

Şimdi değerli arkadaşlar, hatırlarsanız konuşmamızda geçen dersimizde ne demiştik? Bilinçaltının mantık değil, duyguyla çalıştığını söylemiştik. Yani duygular üzerinden işlediğini söylemiştik. Mantıklı düşünme yeteneğinin olmadığını biliyoruz beynin aksine. O yüzden beyni de bu anlamda bozuyor, zorluyor. Beyni de bu akşam bu anlamda anlatmıştım size. Her an bilgi topladığını söylemiştim, hatırlarsanız. Yine saniyede 11 milyon veri işliyordu bilinçaltı. Bilinç düzeyi yani zihnin kendisi 40 veriyle çalışırken, o 11 milyon veriyle çalışıyordu. Muazzam bir şey. Bu henüz insanlıkta hiçbir teknolojiye erişmiş değil.

Alışkanlıkların bir yönetim merkezi olduğunu biliyoruz bilinçaltının. Yani gökten zembille inmiyor, alışkanlıklarımız bir yönetim merkezidir. Bu, bildiğiniz gibi tabii. Bir kuantumdan bahsederken değerli dostlar, kuantum gibi bir bilgiyi tasavvuf ve İslam üzerinden anlatmaya çalışırken bazı şeyleri biraz daha aramızda kalsın, daha sert konuşmamız gerekiyor. Mesela aile dizimi gibi saçmalıkları sadece 11 tane ayet insan kaderinin sadece bireysel olarak yaşandığını söylerken Kur'an-ı Kerim'de atanın kaderini sürdürüyorsunuz gibi bir mesele. Üzgünüm, saçmalıktan ibarettir. Tamamıyla kapitalist düzenin para düzenidir, başka hiçbir şey değildir. O yüzden bunu yapana da yaptırana da her zaman karşı olmuşumdur. Kibar kibar söyledim bunu ama kuantumda çok da kibar olmamıza gerek yok.

Yani Kur'an-ı Kerim'de bir ton ayet kaderin bireyselliğini anlatırken, hangi akla hizmet babamın işlediği suçun kaderini benim çekeceğimi söyler? Hangi akla hizmet dini anlamayan bir akla hizmet eder kuantumda? Çünkü bunun tersidir. Çünkü hayali gerçek gibi kabul eden bilinçaltıdır diyor kuantum. Hayali gerçek gibi kabul eder. Oturup bugün buradaki bu manipülasyon yöntemleridir. Tutup da bir yalanı size defalarca ve defalarca birileri söylediğinde, bilinçaltınız bunu bir süre sonra doğru kabul etmeye başlar. Meşrulaşmak etmiştik duygulara duyarlı olduğundan bahsetmiştik. Birçok rutinle şekillendiğini, tekrar ile şekillendiğini söylemiştik. Çocukluk döneminde oldukça etkili olduğunu söylemiştik.

Bugün aşırı narsisistik olan, ki bunun içerisine kibiri vesaire gizli kibiri de maalesef koyuyoruz bireylere baktığımızda, 7 yaşına kadar oluşan bilinçaltı sürecindeki çocukluk dönemi etkisi bilinçaltına çocukluğun etkisinde. Birci evre psikolojide ödü palal dönemidir. Çok kısa sürer. Ama bazı insanları görüyoruz, böyle ödü palal dönemin içinden, fosun içinden, tün içinden geçmiş gibi, hiçbir tarafına dokunmadan ödü pel dönem yaşamadan karşımıza çıktılar. Ne olur biliyor musunuz? O dönemi hayat boyu yaşamaya devam ederler ve bizim hayatımıza da girdiler, bize de yaşatmaya devam ederler. Bir ömür bitmez. Çünkü onların ödü palal dönemleri maalesef el değmediği için bedensel işlevleri de kontrol ettiğinden bahsetmiştim.

Ve unutmamamız gereken bir şeyi söylemiştik en son. Bilinçaltı değişebilir, doğrudur. Yani bilinçaltında değişiklikler yapmak mümkündür ama son derece dirençlidir demiştik. Burada hemen bilimsel gibi gösteren bir sahtekarlığı daha söyleyeyim size. Bilinçaltını temizleme, yok etme, resetleme ve silme diye bir şey bilimde yoktur. Yani merdiven altında, ne bileyim işte gizli saklı otları birbirine karıştırıp bunu yapar, bunu yapar diye satan koca karılarından farklı bir şey değildir. Bu da yani bunlar merdiven altı bilgileridir. Bilinçaltı temizlenmez, silinmez ve yok edilemez. Mümkün değildir böyle bir şey. Hafıza kaybıyla olabilecek bir şeydir. Bu teknik olarak böyle bir şey söz konusu değil. Yani bunu size 2024'e kadar gelmiş APA verilerinden, yani dünya psikiyatri birliğinin verilerinden söylüyorum. Bilimsel olarak öyle bir şey yoktur.

Hani bazı projeleri var ya, bilinçaltınızı resetliyor, siliyoruz, temizliyoruz, unutturuyor falan. Öyle bir şey yoktur. Yönlendirebiliyor, eğitebilir, yapmayı sağlayabiliyoruz ama onu yok etmemiz mümkün değildir. Tam aksine ona da ihtiyacımız vardır. Neden böyle? Çünkü bizim için bilinçaltımızdaki travmalar dahil, hele tasavvuf gözünden baktığımızda, hani keşke yok ya, bizde İslam gözüyle baktığımızda bilinçaltından bugüne kadar bize yığılmış olan iyi ve kötünün hepsinden oluşuyor. O yüzden bir yarısını inkar edemeyiz. Onu da Allah üzerinden yaşadık, o da Allah'ın isteğiyle yaşandı, o da Allah'tandır. Yani rahim ve Rahman olan Allah'ın yörüngesi içinde yaşanan bir şeyi resetlemek, onun bize yaşattıklarına karşı da bir şirktir. Ve üstelik ne kadar ağır bir şirk. Kendimizi onun yerine koyuyoruz, tanrıcılık oynuyoruz. Birileri de tanrının da üzerinde tanrıcılık oynuyor. Bunu ben yaparım, size gelin de sizi resetleyin derken. Bunlar sıkıntılı, eğlencelik olabilir. Hepsi bunların ama sıkıntılı şeylerdir. Altını derin derin çizelim.

Şimdi kişinin yaşamını yöneten ana merkez olarak belirlediğimizde, kişinin inançlarının oluşturulduğu yer olan da bilinçaltıdır. Yani inanma meselemiz de belirleyen bilinçaltımızdaki bir politik söylem olarak söylemiyorum, altını çizeyim. Örneğin, bugün bilmem doğudaki Judi Dağı'nda büyüyen ve hayatı boyunca kendisine Türk askeri, Türk jandarması ve Türk polisi şeytan gibi gösterilen bir Kürt çocuğun dağda PKK'lı olup da insan vurmak için savaşması, onun normalidad boyunca çocuk ona dönüşecektir. Bu şuna benziyor. Şimdi ahlak diye bir şey var ama üzgünüm, Nişantaşı'nda ahlak başkadır, Ağrı'da bilmem hangi dağın tepesinde ahlak başkadır. Her ikisini de yadırgayan ve suçlayamaz. Yani yaşam boyu edindikleri Judi çocuğun başka bir mücadeleye inanıyor olması, kendine göre tırnak içinde, bizi çok da yadırgamam gereken bir bilgidir. Tekrar altını çizeyim, bazı yerlerde olduğu için istisna olarak söylemek isterim. Bir politik söylem ya da destek amaçlı bir cümle değil, bu sadece örnek olsun diye. Keskin bir örnek vermek istedim.

Kişi ancak ve ancak bilinçaltının izin verdiği ve yönlendirdiği sonuçlara ulaşabilir. Bakın, yani bilinç düzeyindeki hakimiyetimiz hepsine bilinçaltı hakimdir. Yani benim kendimde bilinçliyim dediğim şeyi düşünürüm ki, ha ben bilinçli isem, demek ki şu anda bilinçli kısmı ben yönetiyorum. Ama bilirim ki, sonra şimdi bunu öğreniyoruz. Benim bilinçli dediğim kısmımı oluşturan da bilinçaltım. O zaten o organize etti, sundu, elime verdi. Bu senin bilinçli kısmında dedi. Ben onu yaşadığımı zannediyorum. Yani bilinçaltının ne kadar kıymetli ve tehlikeli olduğunu söylemeye çalışıyorum. Çünkü bilinç, kişinin bir şeyi kabul etme sürecinde devreye girer. Bunu unutmayın. Bilinçli olduğunuz bir konu, kabul ettiğiniz bir noktadan sonra başlar. Reddettiğiniz, itiraz ettiğiniz o konuda bilinçli değilsiniz. Bilinç öncesi tartışmasında beyniniz onu kabul ettiyseniz, ona bir değer verdiyseniz, böyledir.

Şimdi şöyle düşünün. İstiklal Marşı okunduğunda ayağa kalkarız. Ayağa kalkarız, değil mi? Bu bilinç düzeyi kimlerde vardır? Kendini bu ülkenin vatandaşı hisseden herkeste vardır. Bunun için Çerkezi, Kürt, ne bileyim ben Laz gibi bir ayrım yoktur. Kıbrıslı, Azerbaycanlı diye bir ayrım yoktur. Türkiye Cumhuriyeti devletindeki uniter yapıda biz İstiklal Marşımızı duyduğumuz zaman duygulanır ve ona gösterdiğimiz saygı, o bayrağı göndere çekmek için hayatını kaybeden herkese gösterdiğimiz saygıdır. Neden? Çünkü bize böyle öğretildi. Ama birileri buna itiraz ediyorsa ki ettiğini görüyoruz, bu insanlara da başka türlü öğretildi. Yani henüz biz bu konuda bilinçliyiz, onlar bu konudaki bilinci tartışma halindedir, kabul edemediler. O yüzden bakın, bilincin ne kadar zayıf bir şey olduğunu söylüyoruz. Ancak ve ancak kabulden sonra ortaya çıkan bir şeydir. Ve bilincin gücü yüksektir ama bilinçaltıyla kıyaslandığında oldukça sınırlı bir gücü olduğunu görürüz.

Bilinçaltı, kişiye bilinç altında doğduğu andan, işte 14 haftalıktan itibaren kodlanmış bir inanç sistemiyle uyumlu olayları deneyimle ve yaşadığımız sonuçlar buna göre belirlenir. Yani örneğin hayat zor şeklinde bir inanç sistemine sahip olan bir birey, bilinçaltının bu kodlaması sebebiyle hayatını hep zor yaşar. Çünkü en tatlı anın içinde bile o gider zorluğu bulur ve onu yaşar. Yabancı geliyor mu size ya da tanıdık geliyor mu bu söylediğim? Size etrafınızda burada yoktur, eminim de. Yani etrafınızda insanlar arasında size bir yabancı bir benzerlik, bir şey var mı burada? Tanıdık geliyor mu bu? Ama bilinç, bilinçli olarak bunun farkında olmadığı için birey, "Hayatımın bu kadar zor istemiyorum" diyebilir. Yani bakınır ama her olay olguda gider en zorunu seçer ve orada bir şekilde siteme düşer, bir şekilde derde düşer. Hep olumsuzu görme gayreti içerisine girer. Buna itiraz ederken bile.

Ama ne var ki yaşamımızdaki deneyimleri, bilinçaltında kodlanmış inanç sistemlerinin hayata yansımasından ibarettir. Dedim ya, ve biz işte "Hayat zor" dedikçe bu kodlama, bu kodlamayla yaşadıkça hep zor olacak hayatımız. Bu dönüşebiliyor mu? Evet, aranızda da tonla var, dönüşebiliyor. Bu zorlamalar dönüşebiliyor bilinçle. Bunun nasıl olduğunu anlayamaz da aslında şunu görüyoruz: Bilinçaltı, hayatı nasıl deneyimlediğimiz yönettiği için hepimiz için çok kritik bir öneme sahiptir. Ve çok net bir ayrım vardır bu konuda. Ya o bizi yönetir ya biz onu yönetiriz. Bunun grisi yoktur, ya siyah ya beyaz. Bilinçaltın seni yönetirse, serseri bir mayın gibidir. Nereden ne çıkaracağı belli değildir. Karşına göre seni korumaya çalışıyordur ama biz bilinçli düzeyde kabullenilmiş veya öğrenilmiş bir şeylere baktığımızda ne kadar mantıksız olduğunu görürüz.

En önemli örneklerimiz bir tanesi, sık sık söylediğim bir örnektir. Mesela bir otobüs kazasıdır. Bir kaza geçirirsiniz, otobüste insanlar ölür, Allah korusun hepimizi. Ve bunun üzerinden yıllarca otobüse binemezsiniz. Fobi gelişir, düşer bayılırsınız otobüs bileti alırken falan gidemezsiniz. Uçakta bir yakınınızı kaybedersiniz ya da kötü bir şey yaşarsanız, çok sarsılır, bir daha uçağa binemezsiniz gibi fobiler. Köpek, kedi, şu bu fobiler oluşur. Fobinin nedeni nedir? Bilinçaltının masumane bakışında seni korumaya çalışıyor. Diyor ki, "Ya bu daha önce bu otobüste ölüydü, bir daha sokmayalım, korkutalım." Bunu bütün gücüyle seni engellemeye çalışır, fobi oluşturur.

Şimdi biz bilinç düzeyinden olaya baktığımızda, bilinçaltından değil, deriz ki, "Yani hayat işte 50 yıllık hayatımda bir tane kaza geçirdim." diye. 49 sene boyunca otobüse binmeyecek bilincim bana bunu söyler. Bilinç sağlıklı bir şekilde, "Git otobüsüne bin, paşa paşa da gideceksin. Bir defa kaza oldu diye her zaman olacak diye bir kural yok." der sana bilincin. Ama fobiye dönüştüğünde bilinçaltı bunu sana konuşturmaz bile. "Yapmayacaksın." der ve seni atar. Mikro dünyada kesinlik yok ve hep olasılıklar zaten vardır. Lütfen bu cümleyi aklınıza kazıyın. Yazar mısınız? Ne yaparsanız yapın, bunu mikro dünyada kesinlik yoktur. Her zaman olasılık vardır. Yani madde, yani tanecik, bazen dalga karakterine, bazen de tanecik karakterine bürünür. Yani bazen kendisi olur, kuantumdan da kuantumu yöneten radyasyonik ışıma dalgası olur. Yani bazen hareket eder, bazen sabit durur ama hiçbir zaman bunun içerisinde bir garantisi yoktur. İşte mikro dünyada kesinlikle kesinliğin olmayışı ve hep olasılıkların oluşunu hayatımızın içinde de böyle düşünmek zorundayız. Çünkü sistem böyle kurulu, hep bir olasılık vardır.

Hazreti Mevlana'nın dediği gibi, hani diyor ya, "Siz bir karar vereceğinizde kaderinizde asıl gayp dünyasında bir sürü olasılık vardır. Siz onlardan birini uyandırırsınız." Neye göre uyandırırsınız? O birini, bilinçinizde uyandırırsınız. Bilinçinizde değilse, bilinçaltınızda uyandırırsınız. Yani gitmeye çalıştığınız bir hedefe doğru. Bu mikro düzeye baktığımızda, yani mikro dünyaya baktığımızda, nasıl ki o maddeci o parçacık, her neyse, bir sürü olasılıkla hareket eder ve bir sürü olasılıkla yolculuk yapar. Hayatımızda aldığımız bütün kararlar ve atacağımız her adım da sürekli olasılıklarla devam eder. Hiçbir yerde kesinlik yoktur.

Şimdi insanlar şunu düşünebilir: "Ya ben bu bardağı aldım, ağzıma götürüp kahve içeceğim. Bunun nasıl kesinliği olabilir?" Hangimiz diyebiliriz ki, "Evet Ferhat hoca, bunu bir dakika sonra içebilecekleri olasılığı yüksek olabilir." Bu içebilmek olabilir ama kesinlik söz konusu değildir. Belki dökeceğim, burada içemeyeceğim. Yani belki üzerime dökülecek, belki az sonra bu devrilecek bir şekilde, belki dibi deliktir, ne bileyim ben, belki bir iş çıkacak, koşup gideceğim. Dolayısıyla her zaman olasılık geçerlidir. Tekrar ediyorum, mikro dünyada kesinlik yoktur ve her zaman olasılık vardır. Biz o mikro dünyadaki taneciklerden oluştuğu için bizde de kesinlik yoktur. Her zaman olasılık vardır.

Şimdi sizinle çok önemsemeniz gereken bir aşamayı konuşacağız. Bu nedir? Bilinçaltımıza mesaj göndermeyi konuşacağız. Bilinçaltına nasıl mesaj gönderildiğini konuşacağız. Yaşamınızda hemen şimdi yoğunlaşmak istediğimiz birkaç ana hedefi belirlemekle başlamamız gerekiyor. Yaşamımızın her zamanında böyledir. Eğer bir düşünce oluşturacaksınız, bir plan koymam gerekiyor. Örneğin, daha hızlı öğrenmeyi ya da ne bileyim, sigarayı bırakmayı isteyebiliriz. Yani eğer yaşamımla ilgili bir şey düşünürsem, yani oturup çekirdek çitken her dakika bunları yapmıyoruz. Oturdum ve kendimi düşünüyorsun, birinin hayatını düşünüyorsun, birine seans yapacaksın, birini seansın. O insanın hayatına bir şey yaşamıyla ilgili bir adım atmak üzeresin. O zaman bir plan düşünmek gerekir. Hemen bir plana başvurmak gerekir, bir hedef koymamız gerekir. İşte eğer hızlı öğrenmek ya da sigarayı bırakmak istiyorsak, derim. Bunun gibi basit, kısa ve olumlu bir onaylama cümlesini mutlaka ve mutlaka bir yere yazmak zorundayım. Söylemek beyin için yeterli değildir, unutmayın. Çünkü beynin gerçeklik lobu yöneten prolin noktasının arkasındaki lobtur. Yani görmemiz ve gerçeklik aynı lob üzerindedir. Bu yüzden gözümüzle gördüğümüz fotomomiyi, yani fotoğraf hafızasını beynin alması gerekiyor. Su üzerine yazı yazamaz, beyin kağıda yazar, okur ve gerçekleştirir. İşte bu gerçeklik algısı yüzündendir. Yani bu frontal lobun en önündeki cephe gerçeklik lobudur ve akın akın bizi gerçekliğe yapar. Uyurken bu lob susar, bayıldığımızda bu lob susar. İşte bu antidepresan, yani antibeta içeren herhangi bir madde aldığımızda, uyarıcı veya uyuşturucu, bu lob susar. Gerçeklik algısı durur beyinde ve dolayısıyla hayatta. Bu yüzden zaten biz de günün sonunda bir yere kaçamıyoruz. Bu yüzden biz de zaten günün sonunda gerçeklik mi değil mi algısının arasında kalıyoruz.

Şimdi onaylama cümlemizi eğer böyle bir şey yaparsanız, bu tamamıyla uluslararası kabul görmüş bir örnekte anlatıyorum size. Yani APA dergilerinde falan falan yayınlanmış bir şeydir. Bir onaylama cümleniz varsa, bir sigarayı bırakmadan gidelim. Hadi, yani herkesin, yani iç içmesen de herkesin nokta atışı olarak ne olduğunu anlayabileceği bir konu olduğu için kolay bir konu. Bırakması değil ama konuşması kolay bir konu. Bırakmayı, mesela hedefimiz bu. Hedefi ne koyduk? Biz sigarayı bırakmak. O zaman kendi kendimize ne diyoruz? "Sigarayı bırakmaya ben hazırım kardeşim." Şimdi bu onaylama cümlemizi tekrar edeyim size. APA standardında bir örnek veriyorum size, uluslararası kabul görmüş bilimsel bir örnek. Beyaz bir kartonun üzerine mutlaka beyaz bir kartonun üzerine açıkça ve kalın siyah bir keçe kalemle yazacaksınız. 3 ya da daha fazla kart hazırlayacaksınız. Her birinde ana temaya odaklanan onaylama cümleleri yazacaksınız. Sonra bunları bir el feneriyle yatağınızın kenarına saklayacaksınız. Tam psikolojik bir yöntem anlatıyorum size. Not alıyorsunuz değil mi bunları? Çünkü hayatımızda mutlaka değiştirmek istediğimiz bir şeyler vardır. Mesela bunu en son iki gün önce uyguladık bir arkadaşımıza. Su üzerine, yani suyla ilgili sıkıntıları olan biriydi. Daha fazla su içmesi için 48 saatte sonucunu aldı. 48 saatte, hiçbir yerde duyamayacağınız bir formül anlatıyorum size. Dikkat edin lütfen buna. Çünkü bu yıl 60'lardan beridir bütün dünyada uygulanan, ancak o kadar moda oldu ki kimsenin artık birine öğretmediği bir şeydir. Yani bir zamanlar öğretildi, bilen biliyor, bilmeyen bilmiyor. 3 ya da daha fazla kart hazırlayacağız ve her birine ana temaya odaklan onaylama cümleleri koyacağız ve bir el feneriyle bunu yatağımızın yanına taşıyacağız. Sırada asocial kısım var. Şimdi zihnimizin kabul etme kapasitesinin yüksek olduğu bir anı yakalayacağız. Bilinçaltımıza giriş sağlayan kapının sonunda, kapının önüne gittiğimizde onun sonuna açık olduğu bir yer yakalamamız gerekiyor.

Burası REM uykusunun tam ortasıdır. O geceyi feda edeceğiz. REM uykusu neydi hatırlayalım. REM uykusu, biz uyuduğumuzda belli bir süre sonra uyku derinleştiği anda başlayan 90 dakikalık bir kontrol süreciydi. REM uykusu insanlarda nasıl anlaşılır? Dışarıdan birine baktığınızda REM uykusunda 90 dakika boyunca göz bebekleri hareket eder uyurken. Bu REM uykusunun son 15 dakikası rüya görmeye başladığımız yerdir. REM uykusu bittikten sonraki 15 dakikada da devam eder ve biter. Yani o esnada rüya sadece 30 dakikadır, daha fazla olması mümkün değildir. Ancak nörolojik veya nevrotik beyin sorunları olanlarda bu daha çoktur. 6 saat rüya gören bir insan, ben bundan çok övünen duydum. Yani bugün de 3 saat oradaydım, akıl hastanesinde yatıyor. Hepsi gerçekten akıl hastanesinde yatıyor. Yani ben 6 saat rüya görüyorum motor gibi dediğinde, bu akli dengelerde sorun var demektir. Ha 15 dakika gördüğün rüyayı 6 saattir zannedecek. Rüya büyük ve geniş bir zamana yayıldığı için, çünkü rüyalar geniş zamanlı rüyalardır. Zaman figürü olmadığı için geniş zamanda yaşarız. Zannederiz ki, "Allah'ım sabaha kadar bununla uğraştım." Sabaha kadar dediği muhtemelen 1 buçuk dakikalık bir rüyadır. Onun da 15 saniyesini hatırlar, anlatabilir. Bunu hepimiz yaşamışızdır. Yani çok büyütmüş olabiliriz rüyalarımızı.

İşte REM uykusu neydi? İşte biz derin uykuya daldığımızda beyin dışarıyla iletişimini tamamen keser. O 90 dakika boyunca yani uyanmamız da zordur. O esnada ve o 90 dakika içerisinde tırnaktan saça milyarlarca hücreyi ve bütün bedeni kontrol altına alır. Her şeyi dilik dilik kontrol eder, eder, eder. Milyarlarca işlem yapar ve iyi hücreleri korur, hasta hücreleri iyi etmeye çalışır, ölü hücreleri yok eder. İşte dç kıya tere gözyaşına verir ve dışarıya atmak gayreti emir verir bunlara ve bizim için aslında full bir check-up yapar gece 90 dakikada. Bazı insanlarda bu tespit edilmiştir. İki defa da olabiliyor. Hayat şeyde bazı gecelerde iki defa da olabiliyor. Bunun nedenleri var tabii ama uzun hikaye. Niye iki defa olur, neden bir defa olur? Bu bizim kuantum konumuz değil. O beyinle ilgili yapacağımız başka bir eğitimde anlatırım size. Bu başka bir hikaye.

Dolayısıyla biz çalar saatimizi buna göre kuracağız. Yani mesela ben kendi çalar saatimi 3'e kurarsam, ayvayı yerim, hiçbir işe yaramaz. Çünkü ben daha uymamış olurum. İşte hiçbir işe yaramaz. Kendinizi bilmeniz gerekiyor. Ne zaman bu 90 dakika başlar hayatınızda? Hangi 90 dakika sizin REM uykunuzdan? Bu nereden bellidir? Partnerinize sorun, çocuğunuza sorun, eşinize sorun, karınıza, kocanıza. Derin uykuya ne zaman geçtin? Horlamayla da ilgisi yoktur. Yani gözünü kapatıp 5 saniye sonra horlayan da olabilir, sorun değil o şey. Ama derin uyku dediğimiz uyku, biri sana seslendiğinde duymayacaksın, sesin çıkmayacak. Yani her sese karşı bir duyarlılığın, hassasiyetin olmadığı bir. Bunu kendiniz de bilirsiniz aslında. Ama eğer hiç, eee hiçbir şey bilmiyorsanız, yalnız yaşıyorum ben, bana bu konuda yardım et ya da söyledim, kocama bakmıyor, benden evvel uyuyor. Okey, o zaman yapacağınız şey şudur: Uyku uyuma saatiniz yaklaşık olarak bir saat, en çok 1 buçuk saat sonraya alarmını kuracaksınız. Bir saat, 1 buçuk saat sonra yarım saatinizi kuracaksınız. Çalar saatinizi kurdunuz. Mesela işte siz 2'de uyuyakalan biriyseniz, 3'e kuracaksınız. Sonra her zamanki gibi uyuyacaksınız. Dili duymaz duymaz alarmı kapatıp ve neredeyse içgüdüsel bir şekilde onaylama cümlelerinin bulunduğu kartonları alacaksınız. O da zifir karanlık olmalı ve feneri her bir kartona doğru defalarca yakıp söndüreceksiniz. Bu yakıp söndürmeyi yaparken kartonlardaki yazılara bakacaksınız. Sözcükleri bilinçli olarak seçmeye çalışacaksınız. Bu bilinçaltı mesajlarınızdır. Doğrudan doğruya bilinçaltına kaydedilir. Doğrudan doğruya o esnadaki kaydı bilinçaltı yapar. Bu kaydı REM uykusu ortasında, bölen bir uykuda kısa kısa alınan bu, çünkü o ışığın da gözünüze etkisi var. Karanlıkta bu flaş gibi sözcükler direkt bilinçaltınıza kaydedilen sözcüktür. İşiniz bitince basitçe feneri söndürüp kartonları bir yere bırakın, uyumaya devam edin. Göreceksiniz ki uykuya dalmak yalnızca birkaç dakikanız, hatta belki 10 saniyenizi alacaktır. Emin olun, derin ve huzurlu bir uyku uyacaksınız. Bunun devamında, bu kadar az önce bilinçaltınıza bir dizi mesajı nasıl gönderdiğinizi, göndereceğinizi öğrendiniz. Çok güçlü bir yöntemdir. Herkes uyar, herkeste uyar. Bunun yanında şunu söyleyeyim, bazı insanlar yapamaz ama öğrenmesini öneririm. Uyku, tamamıyla karanlıkta olması gereken bir eylem biçimidir. Aydınlığın gözlere, göz kapaklarımız çok yumuşaktır. Yani şimdi çok transparan, gözünüzü bir kapatın, bir aydınlık gelir. Yapın hepiniz. Sonra da kapattıktan sonra elinizi kapatın gözünüzün üzerine, karanlık artar. Dolayısıyla bir transparan bir durum var. Işığı kapatırsak, o transparan ışık geçmeyeceği için rahat eder. Çünkü o aydınlığı gözler ettiği sürece hissettiği sürece ışımayı sürdürmeye çalışır gözler. Yani uyurken bile. O yüzden karanlıkta uyumak önemlidir. Ya da gözünüze bir şey koyarak uyumak. Yani ne bileyim, işte çocuğunuz vardır, eşiniz vardır, o aydınlıkta uyumak istiyordur vesaire. Evde sözünüz geçmiyordu, kendi gözünüze bir şey takın, ona göre uyuyun. Dolayısıyla uykunun bu şekilde olması önemli bir şey.

Tüm bunları biz yaşarken, ne olursa olsun bilinçaltı boş durmayacaktır. Bilinçaltından da dirençler gelecektir bize. Bilinçaltı dirençlerinin farkında olmamızın bir yolu, hayatımızdan nelerin sürekli tekrar ettiğini gözlemlemektir. Hayatımızda bir şeyler tekrarda ise, bu bilinçaltınızın size uyguladığı dirençtir. Yani ben insanlar beni kırdığında dur demeyi bileceğim ama 50 defadır diyemiyorum. Demek ki bilinçaltınız dur demeyi bilmiyor ve direnç gösterip kendi istediği gibi yaşamaya devam ediyor. Hayatınızda bir şeyler tekrar ediyorsa, şimdi eşinizle kavga ediyorsunuz, 15 defadır benzer konulardan ediyorsunuz. Aydın insanlarsınız, belki birbirinizi kırmadan kavga ediyorsunuz, belki bağırıyorsunuz, çağırıyorsunuz. Sonra barışıyorsunuz. Evliliğin yani tartışma yoktur diye çok çift gördüm ben. Ben hiç kocamla tartışmıyorum, yok karım. Hatta laf söylemedim. Bir anomali var evlilikte. Yok öyle bir evlilik olmaz. Yani evliliğin parçalarından biri tartışmadır. Çünkü evlilik içindeki tartışma, aytış madır. İnsanlar bir ilişki içerisinde hep benzerliklerinin güzelliğini yaşamaya çalışırlar. Benzerlikler azaltıcıdır, farklılıklar çoğaltıcı. Bizi ondan aldığın yeni bir şey seni çoğaltır. Senin gibi bir şeyi daha aldığında aynı olursun. Yani ikiyi ikiye böler, bir olursun. O zaman ama eğer o başka biri daha farklılıkları varsa, 1 + 1'den 2 olursun. O yüzden farklılıklar çoğaltıcıdır. Biz benzerliklere odaklandık. Aman bana benziyor, aman burası iyi, tam benim gibi. Tam yok böyle bir şey. Senin tam istediğin gibi sensin zaten. Ben hayatımda bir tane benden daha çekemezdim. Ben kendime yeterim. Yani fazlayım bile. Hatta bana o yüzden bir tanesine daha tahammül edemez. O yüzden eğer tartışıyorsanız x konuda ve bu konuda 15 defa da tartışıyorsanız, tarafların ikisinin de ya da en az birinin de birinde o konuyla ilgili bilinçaltında bir direnç gelişti demektir. Ve o direncin peşini bırakmıyor bilinçaltı. Çalışacağımız nokta orası. İşte oraya inmemiz gerekiyor. O direnci kırmak gerekiyor. Eğer bir durumla bir deneyimle sıkça karşılaşıyorsanız, ne dedik? Orada bilinçaltının otomatik bir seçimi vardır. Örneğin, işte çok geçmişten gelen bir suçlanma korkumuz vardır. Sürekli sonuçta suçlandığın deneyimleri kendimize çekmeye başlarız. Birileri sizi sürekli eleştiriyorsa, değersizlik duygunuz mutur bilinçaltı inançlarımızla. Bilinçli inançlarımız aynı olmadığı sürece evrene, sisteme, ilahi alana bizden iki zıt mesaj yayılır ve istediklerimiz gerçekleşemez. Bu nedenle bilinçaltımızda ne olduğunu bilmek çok ama çok önemlidir. Dirençlerin nerede olduğunu bilmek ve bunları çözümlemek çok ama çok önemlidir. Kuantum ve tasavvufun bu ders içindeki anlamı, bunları nasıl çözeceğiniz değildir. Bunların anlamını anlamanızdır. Çünkü bunun bir sonraki adımı tedavidir. Tedaviyi de terapiyle yapıyoruz ama tekrar ediyorum. Neden terapiyle yapıyoruz? Çünkü bu iş psikolojinin alanıdır. Koçluğun zav zingo zartlak iler insanları sakatlıyor zaten. Çünkü şimdi görüyorum işte hellim ekmek gibi. Bizde hellim çok var ya, peynir ekmek gibi. İşte hellim ekmek gibi koçluk, mentörlük, bilmem ne sertifikaları uçuşuyor her taraftan. Bir sürü yetkili makamlar, e devlet bile onay veriyor bunlara. Şimdi olabilir ve meslektir, kabul ediyoruz. Hiçbir sıkıntı yok bunda ama tedavi sözcüğünü kullanamazlar. Tedavi yapamaz. Bir yaşam koçu mümkün değildir. Kendi tecrübesinden ve öğrendiklerinden sana yol gösterici fikirler verir ve alır. Bu kadar. Tedavi psikolog işidir. Bunu kabul etmeyiz. Yani o noktada tehlikeli.

Şimdi bilinç ve bilinçaltını konuşalım ve size bir sır vereyim. Aslında bu sır değil, tam aksine keşfedilmeyi bekleyen bir hazine. İnanç yasası. İnanç yasası tabii ki evrensel bir yasadır. Kuralını Yüce Allah koymuştur. Ve kural şudur: İnanmak, kabul etmektir. İnanmak, bir şeyin varlığını kabul etmektir. Her neye inanıyorsan, onu kabul ettin demektir. Kabul etmediğin bir şeyi, bir şeye inanamazsın. İnanmanın sınırlarını belirleyen ise akıldır. Ölçüleri koyan da akıldır. Burası çok önemli değerli arkadaşlar. Çünkü tam bunun üzerine İslam ve tasavvufu koyacağız. Aklınızın tek şey da bulunduğu gayır zat kaçık. Buna aklını yorma diyor. Sadece odur. Dışında aklına yatmayan hiçbir şey ya da akıl yoluyla ilerlemenin hiçbir dinimizin parçası değildir. Hurafedir, yalandır, dolandır. Aman, şeyh uçuyordu diyorsa, bizi birisi gülümseyin. O kafa uçuyor demektir. Yani akıl yoluyla inanılması gerekiyor. Doğrusu budur. Ve gayb hariç, onu Allah da belirledi sınırlarını zaten. Kur'an-ı Kerim'de Allah da belirledi. Onun dışı, aklıma uyacak demektir.

Şimdi biri oturmuş, Hz. Peygamberin hayatını yazmış. Hz. Peygamberin hayatını yazarken annesi onu doğuracağına deprem olduğu ve Kabe'nin içerisindeki yedi büyük tanrı, bilmem neci dinin heykelciğinin düşüp yıkıldığını yazmış. Şimdi değerli arkadaşlar, Hazreti Peygamberin hayatını bilinmesi, yani hayatının nasıl bir şey olduğunu bizim bilmemiz en erken zamanı, Hazreti Peygamberin peygamber olmasıyla başlar. Kendisi 40 yaşında olmasıyla. 40 yıl önce onun annesi onu doğurduğunda, bilmem nerede ki pudun yıkıldığını birisinin bilmesi mümkün müdür akıl yoluyla? Soruyorum. Yani öyle bir şey olduysa bile, o ki kim dikkat etti de baktı? "Ha ben onu görmüştüm." de o gün de zaten teknik olarak da mümkün değil, akıl olarak da mümkün değil. Peygamberimiz kutsal mıdır, özel midir? Bu söylediklerim bunu kapsamaz. O ayrı bir değerdir, o ayrı bir değerdir. Biz onun taşıdığı Allah sevgisini, salla şıtır Peygamberi bir insan olarak düşünüyoruz zaten. Aksi olsaydı Allah melek falan gönderirdi bize. İnsan seçmez elçi olarak. Biz onun insan kimliğini değil, içindeki Allah sevgisinde meseleyi büyütüyoruz gözümüzde ve onu çok seviyoruz ve çok kıymetlidir. Bu yüzden de bazı anlatımlarda tabii ki üst üste üst üste üst üste uyduruyor. Yani büyütüyoruz. Hani derler ya, "Şeyh uçmaz, onu mürit uçur." Anlatır, mür. Öyle gördüm ben şeyhi, böyle gördüm. Aman Allah'ım, sen de ona inanırsın, o da ona inanır falan. Hepsi sıradan insan aslında ama olur böyle şeyler. Dolayısıyla değerli arkadaşlar, bu gibi kavramlarda da esas mesele aslında akıldır. Çünkü ne dedik? İnanmak, kabul etmektir. Ve inanmanın sınırlarını belirleyen akıldır. Ölçüleri akıl koyar. Ne olursa olsun, bizim hayatımızda fiziki bir dünyada yaşıyoruz ve her şey belirli bir nizama, kural göre hareket etmektedir. Yani yarın sabah kalkıp da biz burada inananlar kaç kişiyiz? İşte şu anda kaç kişiyiz? 30 kişi. Biz inanıyoruz ki yarın sabahtan itibaren yer çekimi yoktur ve kabul etmiyoruz. E ne olacak? Sabah yataktan uçarak mı kalkacağız? Buna inandık diye? Hayır, aklın devre dışı kaldığı hiçbir inanç inanç değildir. Yani buna inandık diye olabilir mi? Mümkün değil. Yani şimdi placebo diyeceğiz. Evet, tamam ama o öyle bir şey değil. Yani placebo içine amacı, yani tevekkülü alan, placebo içine mücadeleyi alan bir süreçtir. Mücadele için motivasyon aldığımız bir süreçtir. Yer çekiminin kalkacağına placebo etkisiyle biz hep beraber inandık diye yer çekimi kalkmaz ya da bizim üzerimizdeki etkisi ortadan kalkmaz. Yine öldürücüdür. Yine atlarsan düşerim, ölürüm. Bu önemli. Ve fizik kurallarında bir temel vardır. Hareket kuvvetten doğar. Bir topa tekme attığımızda top kuvvet kazanır ve hareket eder. Burada kuvveti veren tekmenin kendisidir. Su bulunduğu kabın şeklini alır. Bu da bir kuraldır. Bunu değiştiremeyiz. Biz farklı inanıyoruz diye yuvarlak bir kabın içine koyduğumuz suyu kare şeklinde durmasını bekleyemeyiz. Akıl ve fizik kurallarla değiştiren bir inanç inanç değildir. Hurafedir. Bizde tasavvufla kuantumun birleşme nedeni budur. İnancın içine aklı koymaktır. Bakın tekrar edeyim, gaybı ayrı tutuyoruz. O kalp nöronudur, beyin nöronu değildir. Onu ayrı konuşacağız zaten derslerimizde, vakti geldiğinde. Yani biz suyun kabını ne düşüncemizle değiştirebiliriz, ne de biz öyle düşünüyoruz diye o kendi kendine değişebilir. Bunların hepsinin fiziki dünyada ispatları vardır. Gözle görürsün ve şahit olursun. Bunlardan şüphe duyamayız ve kabul ederiz. Bazı hareketlerin kuvveti görünmeyebilir. Mesela insanda inanmanın sınırlarını belirleyen yer akıldır. Yani merkezi beyindir ve burası süzgeç gibidir. İnanma süreci, kabul etme ve inancı aslında etiketleme yeridir. Yani akıldan bazı bilgiler süzülür, bir inanma sürecine gireriz. Sonra kabule geçeriz onu ve arkasından inancımızı etiketler. Nedir bu etiket? İşte babama duyduğum güvendir, kardeşimi sevmemdir, işte karıma inanmamdır, peygambere verdiğim kıymettir, Allah'ı kabul etmemdir. Tüm bunlar bilincimizin ardından adım adım kabule bizi götürür ve inancımızı etiketler. Böyleyse bu güvenilir biridir, böyle böyle böyleyse ben Müslüman biriyim. Etiketlemeyi orada yapıştırıyoruz. Kötü bir şey değil, bu tabii ki sürecin kendisi. Bu inançların sonuçlarını karşımıza çıkaran yer ise gönlümüzdeki verdi. Her şeyi oturttu ama inançların ortaya çıkışıyla bizi kabule getirdiği bu inançların sonuçlarını karşı çıkaran yer gönlümüz. Burada bilim insanları şöyle bir terim kullanıyorlar: İşte bilinç ve bilinçaltı, bilinç iradenin inancımızı akıl süzgecinden geçirdiği yerdir. Akıl süzgecinden geçirdiği yer bilinçaltı ise bu inançların yani kabul ettiğimiz gerçeklerin deposudur veya gerçeğe dönüştüğü yerdir. Biri süzgeçten geçirir, hazırlar, netleştirir ama nereden o depodan alır? Bunu nasıl? Anne, annen dini bütün bir insandır, deden şeyh, amcan dinsizdir, baban rakı işte öldü. Bunlar bilinçaltında birikenler. Biz bunlardan süze süze kendimize bir inanç grafiği oluştururuz. İşte kuantum, bilimsel süzgeci, bu süzgecin kullandığı yani fiziksel bilginin kendisi bilinç ve bilinçaltı dediğimiz meseledir. Bu ikisi çok önemli. Bu depoda inançlardan oluşan ürünler var. Örnek verirsek mesela bilinç, çiftçi inançlar tohumdur. Bilinç, çiftçi de inançlar tohum ya da bilinçaltı burada tarlanın kendisidir. Ne ekersen onu biçersin. İşte yani bilinç çiftçinin kendisidir, inançlarımız tohumlarımızdır, bilinçaltı da tarladır. Oraya neyi koyuyorsa, oradan o çıkacak. Arpa ekip buğday beklemiyorsun oradan. Bu nedenle çocukların öğrendikleri, eğitilirken aldıkları bilgiler vesaire, vesaire, tırnak içinde eleştirelim. İmam Hatiplerin çoluk çocuğun başına açtığı belalar, çok sınırlı din eğitimi verdikleri için her yere aynı açıdan bakmayı öğrettikleri için geniş açıdan bakamadık. Varı için ne ekersen onu biçersin. O çocuklara hayatları boyunca dünyadaki bilim seviyesini öğretmediği zaman, işte TÜBİTAK'a bir şey yap dediğinde, Kur'an okuduğun fasulye tekik bir şey yapar sana. Yani o çocuktan uzaya roket atmasını bekleyemezsin. Bu bilgiyi ona vererek, işte arpa buğday meselesi gibi.

Şimdi gelelim esas konuya. Bunlar üvertürü. Şimdi esas konuya gelelim. E siz bilinçaltına herhangi bir inancı göndermeyi başarırsanız, bu inancı bilinçaltı hemen işleme sokar ve sorgusuz sualsiz hayatınıza yansıtır. Tekrar edelim mi bunu? Eğer bilinçaltınıza bir inancı göndermeyi başarırsanız, bilinçaltı bunu hemen işleme sokar. Hiçbir sorgu suale mahal vermeksizin hayatınıza yansıtır. Çünkü bilinçaltı hayatımıza yansıyan bir şeydir. Düzenli ve sürekli olarak. Mesela en basitinden akşam yatarken ben sabah 7'de kalkacağım derseniz ve şüphe duymadan yatar, sabah tam 7'de uyandığınız göreceksiniz. Şüphesiz yapabileceksiniz. Bunu deneyin, herkes deneyebilir. Bunu ben 50 dakika sonra uyanacağım, 50 dakikalık bir şekerleme yapacağım deyip alarmsız yatarsanız, 50 dakika sonra uyanırsınız. Eğer bilinçaltı bunu yapabileceğinize inandıysanız, inandırdıysanız bu kaçmaz. Kimi insanlar hayatlarını böyle yaşıyorlar. Hiçbir zaman saate ihtiyaçları yoktur. Çünkü inanıyorlar, ben vaktimde uyanırım diyor. Niye? Deneyimi de bunu ona öyle gösteriyor. Yapmış, bunu başarmış. Bir defa başarsa, arkası geliyor. Burada 7'de kalkacağını emin olduğumuz için bu inancı kabul ettiğiniz için bilinçaltı sizin bu emrinizi sorgusuz hayata geçirir. Ama burada tıpkı İslam'da olduğu gibi, duada olduğu gibi esas olan nedir? Samimiyettir, ihlastır. Samimiyetle bunu yapmaktır. En küçük bir şüphe bunu darmadağan eder. Şüphelenmeliyiz zaman hemen bunu işleme sokar. Bilinçaltı bir yandan da ne kadar tehlikeli bir şey olduğunun farkında mısınız? Bu Hacı hocanın bu sahtekar hokkabazlar insanların kanına nasıl girdikleri, nasıl tecavüz ettikleri, nasıl taciz ettikleri, onların malına mülküne nasıl çöktüklerini, ellerini böyle görüyoruz. Çünkü sorgusuz sualsiz bilinçaltı belli bir seviyeden sonra bu şıktır. Ştir diye kendini yok peygamber ailesidir, bilmem nereye satan birtakım soytarıların emrini bilinçaltı yönetiyor. Eve gidiyor, dayanamıyor. Hoca diyor ki, "Buna oldu." Sivaslı var mı aranızda? Sivas'ta, eee şeyh dedi ki, "Ailenizin bütün mal varlığını dergahımıza başlayacaksınız. Dergahım benim üstüm olduğu için benim adıma yapacaksınız." İsyan edip giden 16 tane adamın 16'sı da 3 gün içinde bunu gerçekleştirdi. Eve gitti, vicdan azabından deli oldu. "Ya hayır dedik." ama ama niye? Çünkü adama inandılar. Geçmişte eve gidince bilinçaltı devreye girdi. "Sen bunu niye yapmadın? Sen bunu yapmalıydın. Doğrusu buydu. Yah sen bu adamı sevmiyor musun? 6 yıldır sen bunun yanında değil misin? E sen bunu niye hizmet etmeyesin?" İşte efendim, Hz. Ömer de malını mülkünü peygambere verdi. İşte Ebubekir'le Hazreti Ömer mal vermekle yarışıyordu. Biri yarısını verdi, bir tamını verdi. Hikaye anlat gitsin. Anlat gitsin. Kendi kendine bilinçaltı kuruyor. En sona gidip aynı adamların tamamı koçanlarını şeyhin üstüne yapıyorlar. Tabii sonra olaylar olaylar. Bir hikaye geçti ama dünya tarihine geçmiş bir şeydir. Bu bahsettiğim bilinç ve bilinçaltı örneklerinde batılı yazarlar kitaplarında bile Sivas'ı yazıyorlar. Başka birin şey için yazmıyorlar. Bu hokkabaz yüzünden yazıyorlar. İsimleri ne kadar var? Avni bilmem ne. Hatta meşhur bir Avrasi ailesi vardır. Eee Avrasi ailesi vardır. Bizim Hatice, sen tanırsın. Çok eskilerden. Doğa bir tane hanımefendi vardı, soy ismi Avrasi. Ankaralı, eşi milletvekili miydi, neydi? Yıllar önce beraberdi bizimle. İlk seminere gelmişti İstanbul'a. Neyse, soy ismi oydu. Bunların ailesini kullandı. Avrasi ailesi çok önemli bir ailedir İslam'da. Bu bahsettiğim hanım gerçekten öyle bir aen gelir ama bu hokkabaz şey, onların adını Avni Avrasi mi neydi? Böyle a a diye de logosu vardı. Elifin logo yapmış, dergaha falan. Eee çöktü heriflerin şeyine, malına. Ama yani eee şimdi burada alanda kabahat var da verende de yok mu? Yani bir de ona bakmak lazım. Adam vereceksiniz, onlar da vermiş. Sonra gidip itiraz etmişler. "Bu bizi kandırdı." diye. Polis bunlara soruyor. Okudum ya tutanakları, kitaplarda konu oldu bu tutanaklarda. Polis soruyor bunlara, "Sizin bu koçanı gidip bu adamın üstüne yaparken yanınızda biri var mıydı?" Hayır diyor. Yani kendi iradenle gittin, e adama koçanını devrettim, adama götürüp imzalattın. Hatta adam evindeyken ve onun üzerine yaptın bu evi. Sonra da gelip diyorsun ki, "Beni kandırdı." Polis diyor ki, "Nasıl kandırdı? Kaç yaşındasın?" 56. 56 çocuk musun sen? Lolipop mu verdi sana? Kendi iradenle gittin, malını adamın üzerine yaptın. Adam diyor ki, "Ben istemedim." Hepsi getirdi, yaptı diyor. Ne yapayım, almasa mıydım? Diyor adam yüzsüz. Yani bu tam budur işte. Bilinç ve bilinçaltı meselesidir. Bu çok daha zor hayata geçecek gibi duran inançları da bilinçaltı hayata geçirir. Bilinçaltı için zorluk ya da kolaylık diye bir kavram yoktur. Çünkü matematik zeka çalışmıyor bilinçaltında. Duygu çalışıyor. İstemek bir duygudur. Arzu etmek bir duygudur. Heyecan duymak bir duygudur. Hırs bir duygudur. Matematik yoktur bilinçaltında. Mantık özür dilerim. Eee matematik yoktur, mantık yoktur. O duygularla hareket eder. E kötü ya da iyi de yoktur orada. O neyi gönderirseniz onu kabul eder ve sorgulamaz. Yeter ki samimi gönderin. Bunu neden söylüyorum? Çünkü pozitif anlamda kullanmamız gereken bir şey. Bilinçaltı negatifleri toplayıp bela oluyor. Ama bunun tersini düşünelim. Pozitif anlamda ben başaracak, ben tamamlayacağım, ben bu notu alacağım. Çocukları düşünün. Hani bir taraftan da bilinçaltına bu kodu gönderdiğinizde alıp sizi uçuruyor. Ve dikkat edin, inanılmaz şeyler oluyor. Mesela aklıma nedense bir Teko geldi. En son izlediğim maç olabilir. Yani 1988'de Galatasaray bir takımla oynuyordu. Eee 3-0 yeniliyordu birinci yarıda. Çocuklar içeride, "Biz bu maçı alacağız." diye bar bar bağırıyordu. Galatasaraylı futbolcular soyunma odasında bir çıktılar, 43 maç aldılar. Eee sinjid. Bu sinerji dediğimiz kavramdır. Bu 5 güç, sinerji dediğimiz meseledir. Bu bir araya getiren bir duygu, bir sarma, bir şey gibi bir sesin içine alır sizi ve güçlendirir. Bir haline gelir. İşte bu da ortak bilinç. Aldığım bir ev satacağınız ve müşteri aradığınızı farz edin. Eğer bu evi satacağım dair güçlü bir inancı şüphe duymadan bilinçaltımıza yollarsak, bu evi satacağımızı emin olabilin. Bilinçaltına bir inancı yolladığınız zaman, bu mutlaka bilinçaltının karşınıza çıkarıp yapacağı yaptırmak için doğru seçeneklerle sizi yola sevk edeceği demektir.

Peki, gelelim bilinçaltına bir inancı nasıl yollarız? Ne yapmamız lazım? Nasıl bilinçaltına yollar? Size büyük sırlar veriyorum. Hanımlar, dikkatin farında mısınız? Büyük sırlar veriyorum size. Bütün işin sırrı bilinç altında. Geri kalan her dünya ne anlatırsa anlatsın, bu dediğimin üzerine. Yani bunu bir tek ben, ya bir tek ben bilmiyorum. Bunu bilen biliyor. Herkes de ama bunun üzerine bir hikaye yoktur. Çünkü her şeyin temelinde bu konuştuklarımız var. Bunun üzerine ne iş fark etmez, hepsinin temeline bunu atman gerekiyor. Bunu atmadan yukarıdaki inşaatta bir şey sana ait değil. O yüzden temele bakmamız gerekiyor. Şimdi bilinçaltına bir inancı nasıl yollarız? Bu tabii önce sizin inanma becerinize aittir. Yani inanma becerinize bağlı bir durumdur. Bu dediğim gibi maksat burada inanabilmek. İnançlara nasıl kılıfı geçirirseniz, işiniz zordur. Yani inanmanız gereken bir şeyi soru yağmurunda tutmaya başladıysanız, eee sizi şüpheye götürür. Şüphe, inanma güdüsünün zaten en başında %51'i yok eder. Sorgulamanın sıkıntısıdır bu. Sorgulamak yanlış bir şey değildir ama bahsettiğim benim hep pozitif eğilimler. Unutmayın. Yani sorgulama dediğimiz normalde nedir? Bizi hayatta tutan, hayatta kalırız. Şüphe koruyucu bir şeydir. Doğruya erişmemizi sağlar. Manipülasyondan bizi korur. Burada bahsettiğim, ben bu sınavda şu çalışma sistemiyle başaracağım. Acaba başaracak mıyım? Bitti, bitti. Bahsettiğim pozitif yönelimlerimize getireceğimiz sorulardır. Ben bu eğitimi alıp, ben bu eğitimin sonucunda böyle böyle böyle yerlere geleceğim. Ya ama gelebilir miyim? Bitti, bitti. Çöp, bitti, bitti. E küçücük, minicik, çok taze bir örnek vereyim size. E kadın bana diyor ki, karşımda bugün, yani bir saat kadar önceki bir yazışmadan bahsediyorum. Eee hocam, bugün iyi değilim. Cevap veriyorum, nasılsın? Peki hocam, diyor, genel olarak iyiyim ama işte ekonomik olarak ödemelerimi yapamadım, yapmaya çalışıyorum, moralim bozuk. Cevap veriyorum, diyorum ki zor ama konuşmuştuk, geçecek. Mücadeleye devam etmen gerekiyor. Hocam geçecek mi bilmiyorum. Bak, yıkılmış. Artık burada hayat enerjim kalmadı. O kadar romantik bir söz ki. Nedir bu? Hayat enerjisi kalmaması nedir? Oyun oynuyoruz, enerji bitti, vıt vıt vıt vıt. Öldük mü? Var mı böyle bir şey? Realitede hayat nedir? Bu işte öğrenilmiş çaresizlik bir cümle. Öyle romantik bir cümle. Öğrenmiş, hayat enerjim kalmadı. Nedir bu? Yani neresi bitti bunun? Söyle bana, nedir bu hayat enerjisinin kalmaması? Kendine bunu söylersen, enerjik olmayı nereden bekleyeceksin? Nasıl çözeceksin bu işi? Devam ediyorum. Eee diyorum ki, işte ha benim diyor kalmadı, diyor. Tamam mı? Cevap veriyorum kendisine. Bu arada bu söylediğim gerçek. Diyorum ki, bugün akıl hastanesinde 33 yaşında bir kadın kucağımda öldü. Bugün gerçek. Bu söyledim size ama ben ondan 15 dakika sonra başka bir seansa girdim. Niye? Hayat devam ediyor. Üzülmedin mi? Pek tabii ki üzüldüm ama üzüntümün davranışımı değiştirmesine izin vermem. Ben üzüntümün davranışına devam etmedim. Ben onu yönetmek zorundayım. Hayat böyle bir yerdir. Ben onu yönetmek zorundayım. Bana diyor ki mesajda, "Allah yardımcınız olsun." Tamam ama ben Allah'ın bana yardım etmesi için ona elimi uzatıyorum. Sense hayat enerjim bitti. Değil mi? Yani sen de uzat. Neden bunu böyle tokat gibi söyleme ihtiyacı duydum kendisine? Yani ay sonu borcumu ödemedim dediğinden daha büyük dertler var bu dünyada. O kadının çoluğu çocuğu vardı. O kadının eşi vardı. O kadın hastaneye, eee zihinsel bir sıkıntısını ortadan kaldırmak için yatmıştı akıl hastanesine ama beklenmedik bir şey gelişti. Dolayısıyla burada her derdin üzerinde yaşanacak şeyler var. Bu yüzden yaşadığımız sürece mücadeleye anında devam ederiz. E şimdi bir yıkılayım da sonra kalkarım diye bir şey yoktur. O yıkılm da neler kaybedersin? Bilinçaltın resetlenir. Kendi resetin atar ve ne yapar? En tehlikeli duygularla seni tekrar donatmaya başlar. Koruma altına alacak ya, korkutur, hasta eder, kaçırır, neler neler yaşatır size. Hastalığa yakalansan ve bu hastalıktan kurtulmak için sağlıklı olduğunuza dair güçlü bir inancı bilinçaltınıza yollarsanız, emin olun o hastalık da gider. O hastalık da güç kazandırır. O hastalık en kötüsü bile yeterince sizi kolay yenemez. Yenemez. Bunda da çok şahitliğim oldu. Yani hala daha var. Mesela 6 hafta dediler ya, bu bitti dediler. Metastaz, 3'üncü defadır. Metastaz yapıyor bir kanser hastası. Hücreler üzerinde oynayan bir kanser. Üstelik yani kan kanseri. Allah hepimizden uzak olsun, düşmanımıza versin inşallah. Ve eee bu kanseri eee defa metastaz oluyor ve 4 evre. 4 evrenin üzerinde konuşulan bir evre yoktur ama eee 4 artı denen bir evre var. O ne demektir? Geçen hafta ölmesi gerekirdi bunun ama yaşıyor. Gibi bir şey. 7 yıldır yaşıyor bu kadın. 7 senedir ya. Bunun normalde geçen hafta ölmüş olması dedikleri tarihin üzerinden 7 sene geçti ve kanserle yaşamaya devam ediyor. Hastalık devam ediyor vücutta. Öldürmedi kadını. Neden öldürmedi kadını? Kadın dedi ki, "Benim bebeğim var. Bu bebeği büyüteceğim. D bu bebek beni hatırlamadan gitme." dedi. Bu hayattan neler öğretti bana kadın. Ben ona terapi veriyorum, o bana öğretiyor. Kadının bir inanç direnci oluştu ki bir güç oluştu ki o çocuk beni hatırlayacak dedi. "Annemi hatırlamıyorum." dedirtmeyeceğim ben evladıma. Çünkü ben öyle büyüdüm. Dedik adam bakar mısınız? Hadi bakalım. Nedir o aile? Bilmem necil annenin kaderini mi yaşıyor bu kadın? Kesinlikle hayır. Peki kadın şöyle, bu kaderini mi değiştirdi? Hayır. Elini doğru yerde Allah açtı. Mücadeleden vazgeçmedi. Hikaye bu. O yüzden ufak tefek de o direnç çok önemlidir.

E şimdi hep beraber maşallah deyin. Önce nazar değmesin bana. Sonra söyleyeceğim size. Dediniz mi? Aferin. Eee hayatta hiç kimse, bak bu kadar kişisiniz karşımda. Yüz yüze de çok görüştük, kamplarda da beraber olduk, gezdik, tozduk, birbirimizi iyi biliriz. Birçoğumuza bir kişi hayatım boyunca beni yoruldum sözcüğünün ağzından duymadı. Hiç kimse duyamaz. Yoruldum, eridim, bittim. Hayat enerjim azaldı falan. Hiç böyle bir şeyim yoktu. Realite neyse o. Bunu bitirmem gerekiyorsa, bu bitirilir. Hastayım, daha dirençli olmam gerekiyorsa, daha dirençli olunur. Allah'a şükürler olsun talebini yapıp buna inanacaksın. O sana yardımcı olacak. Çünkü unutmayın, kısmetimizi, nasibimizi belirleyen de niyetimiz. O niyetten oluşur. Nasip başka türlü oluşmaz. Sen neye niyet edersen, nasibin olur. Artık sen hastalanıp yatmaya niyet edersen, enerjinin bitmesine niyet edersen, yapacak bir şey yoktur. Yani neyse o, o gidecek. O yüzden neyi biliyoruz? Biz eee her şeyin bir zamanı vardır ve inandığınız şeyin de bir oluşma ve gerçekleşme zamanı vardır. Yani bu süreci destekleyen bir de sabır unsuru devrede. Vücuttaki yaranın bile bir iyileşme zamanı var. Yani hayatta geçecek inançlar, hayatınıza geçecek inançlar zamanı geldiğinde mutlaka gerçekleşecek. Şimdi siz bana şunu dersiniz: "İşte bana otobüs çarptığında ölmeyeceğim diye bir inancım olsa, ölmeyecek miyim?" Ben de size bunun karşısında şunu söylerim: "Sizin bu inancınızda gerçekten bir samimiyet var mı? Buna gerçekten inanmayı başardın mı?" Çünkü akıl burada devreye girer ve otobüs çarptığında öleceğini söyler sana. Gerçekten zaten bu samimiyette olamazsın. Otobüsü üstümden geçir ama ben ölmem diyemezsin. Çünkü bunda hemen soru işaretini basarsan, akıl ne dedik başında? Akıl yoksa olmuyor. Bu dedik aklın sınırları içerisinde olur. Tüm bunlar böyle. Şey nedir? O gayb alemi değildir. O bizim değil, söyledim. O bir yerde duruyor, konuşacağız. Dolayısıyla o başka bir şeydir, bu başka bir şeydir. İkisini birbirinden zinhar ayırmak zorundayız. Akıl burada devreye girer ve sizin otobüs altında kalacağınızı ısrarla söyler. Buna inanmazsınız. Eee yine siz bana dersiniz ki mesela, "Ben suyun üstünde yürüyeceğim." Buna inanıyorum. Eee ne kadar yürümeye çalışmazsanız da batacaksın. Neden? E çünkü fizik kuralına aykırı bir inanç. Olmadığını söyledik. Yani ne dedik? Sabah kalktığımızda biz inanıyoruz diye yer çekimi kalkmaz. Biz suyun üstünde uçamayan diye. Fiziki kurallar esastır. Bunun dışına çıkma şansımız yok. Burada bilinçaltı fizik kurallarının hepsini kullanır ve sizin inancınız ne kadar kuvvetliyse, o kadar fizik kurallarını zorlar. Yeterince inanmayı başarabilirseniz de imkansız gelen şeyleri bile mucize gibi hayatınıza girer. Ancak tekrar edeyim, yaşadığımız gezegenin fiziki kuralları hariç, inandı diye kimse uçmaz. Bu kadar. Eğer bir inanca inanmak istiyorsak ve inanmakta başarısız oluyorsak, o inanca inanmayı isteyerek başlayın önce. Yani inanarak, de de olabilir. Çünkü bu içgüdüsü olabilir. İnanmayı isteyin önce. Farkı anladık değil mi? İnanarak değil, inanmayı isteyin. Yani bir şeye inanmaya zorluyoruz kendimizi ve olmuyor. İnanmaya zorluyoruz ve olmuyor. O yüzden önce inanmayı istemeye başlamamız gerekiyor. Bir önceki adıma geçmemiz gerekiyor. Yola çıkabilmek için adım. Yani inanmak istiyorum diye bilinçaltına devamlı telkin vermek, tekrar ederek mesajlar yollamam gerekiyor. Burada güven devreye giriyor. Güvenin güvenin. Çünkü Yüce Allah, "Her şeyi senin için yarattım." diyor. Halifemiz diyor, "Güvenin, sistem bizim için çalışıyor. Onunla akıştayım. O sistemden faydalanıyorum. Ona zıt, o sistemin zararını görüyorum." Bunun ortası yok. Kendini bırak, sistemin parçası ol. Çünkü duramazsın. Ne dedik? Hatırlayın bakalım, ta ilk derslerimiz beri yıllardır evrenin, kainatın Yüce Allah'ın yarattığı ilk iki kural hareket ve ahenk dedik. Hareket edeceksin ve durma yok. Süreklilik halinde olacak. Parket. Yani duramam. Ben durmanın durma diye bir seçenek yok. A ve B var. Ya bu akıntıya kendini teslim edeceksin ya da tersine yüzmeye çalışacaksın. Derede, denizde bile tersine yüzmeyi beceremezsin. Ken hayatın akışına karşı nasıl yüzeceğim? Yani eee bir inancı bilinçaltına yollamanın en güzel yolu tekrar etmek ve şüphe duymamaktır. Akşam uyumadan hemen önce ve sabah kalktığınızda en az birkaç defa tekrar edin. İnançlarını ecek acak gibi zaman eklerini koymayın. Yani yapacağım, inanacağım gibi kelimeler değil de şimdiki zaman ve geniş zaman ekleriyle cümleler kurun. Mesela yapıyorum, yaptım, sahibim gibi. Korku ve şüphe duyduğumuz anda bu inancı tekrar etmemiz gerekiyor. Yani diyelim ki yapamaz gibi hissettin. "Hayat enerjim bitti." değil. Öğrendiğimizi, "H edeceğiz." Aman da ben bittim. Aha da şimdi yapamıyorum. Değil. Orada en başa dönüyoruz. En başa. 10 gündür uyguladım bunu. 11 gün. Aman, hayat enerjim bitti. Ben galiba yapamayacağım dedin. Sonra 2 saat sonra, "Yok yok, tamam, ben tekrar devam ediyorum." dedim. Hikaye bitti. Ya o iş en baştasın. En baştasın. Çünkü eee hafif hafif ılımaya başlayan bilinçaltındaki o su, su gibi düşün. Bunu pat diye donduruldu say. Yenda bir daha o buzlar erimesi gerekiyor. Ve bir şok verdin ona ve dondurdun o ılık suyu. Bir daha ısınacak, bir daha eriyecek, tekrar kıvamına gelecek ve kaynayacak da olacak. Yani bunu yap, kesintiye uğradığı anda en başa dönersin. Bir şey değil. Ben yarın devam ederim. Yok böyle bir şey. Bilinçaltı bunu anlamaz. Bilinçaltı ne olur? İpleri sana bırakmak üzereyken senin ona verdiğin tak diye tutar. Ne zamanki gibi bunlara başlamadan önceki gün gibi asılır. Hafif tutmaz. 2 saattir ben vazgeçtim ve yerleri dibe vurdum. Ve hayat enerjim bitti. Ben bunu yapamayacağım. Mahvoldum diye ağlayıp sızlamaya başladım. 2 saattir. Ama o 2 saatteki ipleri ben verdiğimde bilinçaltı 10 gün önceki kadar kavramıştır. O ipi bitti. Tekrar başlamak zorundayız. Sonu yok bu işin. Yani ben bu işi yaptım da tekrar başaramayacağım diye bir şey söz konusu değil. Yeniden başlarız, yeniden o yolu kederiz ama zaman kaybederiz. Zamandan çok ne var? Değil mi? Zamandan az ne var? Aslında korku ve şüphe duyduğumuz anda ne dedik? Bu inancı tekrar tekrar tekrar edeceğiz. Ve e yeniden asla nasıl diye düşünmeyeceğim. Şeye şu an sahip olduğunuza inanın. Olacağınıza da değil. Varmış gibi inanmak durumundayız. Fakat çok da kasmadan, zorlamadan, kaygı duymadan, rahatlayın ve yavaş yavaş oluşur. Beklenti iç içine de girmeden. Çünkü beklentinin içinde de bir korku ve şüphe vardır. Daima sadece emin olun ve zamana bırakın. Bunu düşünebiliyor musunuz? Amin sözcüğü emindir, dedik ya hatırlarsanız. Emin demektir. Duayı bitirdiğimiz anda amin deriz. Yani sonucumu görmeden Yaradana güveniriz. Benim için ben gönderdim. Olsa da olmasa da benim için razıyım. Ben demektir. Emin sözcüğü Hazreti İbrahim'den biridir. Var. Amin sözcüğü Hazreti İbrahim'den beri. İnan, inanışların bir İbrahimi makama. Yani tek tanrılı bir dine dönüştüğü günden beridir amin deniyor dualara. O günden beridir biliniyor. Bunun ne kadar uygulanması gerektiği sadece emin olun ve zamana bırakın. Bu arada tabii ki eee bu inancın kulplarına yani gerekli vasıta ve şartlarına da riayet etmelisiniz. Yani ne demektir bu? O sınavı geçeceğim, inanıyorum ama çalışacağım da. Tek başına inanç fiziki dünyada geçerli değil. Ahirette bilmeyiz, gidince göreceğiz. Sadece inanarak ne halt edeceğimizi. Ama bu dünyada tek başına inanmak yeterli değil. Çünkü işte arabanı değiştirip daha güvenli bir arabaya geçmek istiyorsan, elindeki araba çok masraf çıkarıyorsa, bunu hak ettiğine inanıyorsan, helal paranla bunu kazanmak istiyorsan ve bunun duasını yapıyorsan, o ekonomini iyi görüyor. Çünkü bunu Allah'tan istediğinde sabah kapına bir anahtar bırakmaz. Allah sana oraya giden kapıları açacaktır. İhlasla bunun istediğine inanacaksın, çalıştığın paradan buna da bir şey ayırabileceğini düşüneceksin. E bu çok önemlidir. Aranızda örneklerini yaşayanlar var. Eve çökmüş bir uğursuzluk, bir adaletsizlik, bir kötü duygu olduğunda 10 lira kazanıyorsanız, ne zaman ki o uğultu, o sis evden kalkar, eve huzur oturur. Aynı 10 lirayı kazanıp, aynı 10 liraya kazanıp, 5 lirasını harcıyorsun. Hayatında aynı standartta devam ediyor. Buna bereket diyoruz. Bereket böyle bir şeydir. Bereket huzurla gelir, inanmakla gelir. Hayatının değiştiğine, güzelleştiğini, her şeyin daha mutlu bir yola evrildiğini inanmakla. Bereket gelir, huzur gelir ve benzeri. Bilinçaltı bütün kainatla bağlantı halindedir değerli arkadaşlar. Ve inancımızı destekleyecek her türlü vasıtayı arar ve bulur. O her yerde networked. O bulur. Bizim için istediğimiz yere gitmemizi sağlayacak her vasıtaya o hakimdir. Arar ve bulur. Farz edelim, bekarlara bir bakayım. Var yeterince bekar aramızda. Eş bulmadan bahsedelim. Hadi farz edelim ki bir eş arıyorsunuz ve eşinizin özelliklerini belirleyip o eşe kavuşacağınıza inanmışsınız. Ve bundan da hiç şüphe duymuyorsunuz. Bu eşi bilinçaltı sizin karşınıza çıkarmak için bütün bağlantılarını kullanmaya başlar. Her yere frekanslar yollar. Aradığınız eş profiline uyan adayları sizin karşınıza tek tek çıkarmaya başlar. Bir gün önce böyle bir niyetin yokken kimse seni aramız sormaz ki demezken, bir kişi mesaj atmazken, bir gün sonra bu inanca sahip olduğun için adamlar sana selam vermeye başlar. Çok ciddi söylüyorum, bunu çok denenmiştir, çok uygulanmıştır, çok başarılmıştır. Eğer o enerjini buna sevk edersen, hemen bu olmaya başlar. Sizi dürtü, istek, rüya ve size kısmet ya da fırsat gibi aniden gelen şey hedeflere buna inanın. İste, inanın. İstemeyin demiyorum, buna inanın. Çünkü hayatınızı değiştiren bir bilgidir bu. Doğrudan doğruya hayatınızı değiştiren bir bilgidir. Hani her şeyi değiştirir ve alır sizi hayatınızda muazzam bir yere taşır. Çok muazzam bir yere taşır. Burada tekrar edelim. Bilinçaltımızda her şeyi doğrudan doğruya, yani bütün güzellikleriyle kabul etmemiz, inanmamız ve bu inanma çerçevesinde de kendi bilinçaltımıza kendimizin yardım etmesi gerekiyor. Yani bu ne demektir? Eğer ben gider de dersem ki, "Ya benden bir şey olmaz." Kimden yardım alacağım? Etrafımdakiler mi? Ben bana, "Senden bir şey olur." diyecek. Ben kendime