📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Erman Gören, Homeros Okumaları: Ilias, 1. Seminer

Klasik Düşünce Okulu1:17:08

Transcription

Efendim hoş geldiniz.

Bu seri dersler, Homeros okumaları olarak başlığı koyulan seri derslerin ilk dersi. Bu derslerin ilk dersinde, aslında birkaç derste kaç tane ders olacağını şimdiden size söylemeyeyim ama birkaç derste sadece giriş Homeros ile ilgileneceğiz. Sonrasında İlyas metnine girişle ilgileneceğiz. Daha sonra da bir kitapla Homeros ile ilgili okumamıza başlayacağız.

Tabii, Homeros gibi büyük pek çok tartışmaya yol açmış bir metin için satır satır bir filolojik okuma yapma niyetimiz yok. Böyle bir okuma çok çok uzun olabilir. Ama belli başlı temaları, hiç değilse metnin içindeki belli başlı temaları ele alıp, oralarda satır satır okumalar yapıp ve oraların içindeki bazı temel problemleri gündeme getirerek bir okuma olacak.

Yine kaç oturum olacağını şimdiden söylemeyeyim ama uzun soluklu bir şey olacağını şimdiden söyleyebilirim. Ne kadar olacağını tahmin edemiyorum. Hiç değilse kafamda bir öngörü var aslında ama tabii konu Homeros olunca böyle bir işe girişin kaç ders olacağıyla ilgili çok önceden bir şey söylemeyi tercih etmeyeceğim.

Şimdi bugünkü oturumda daha ziyade temel bir arka plan incelemesi yapmaya çalışacağız. Homeros çalışmaları hep tarih boyunca yapıldığında, Homeros çalışmaları daima büyük ölçüde Hint Avrupa geleneğinin içindeki kolu itibarıyla incelenmiş. Yani Homeros çalışmalarının en civcivli olduğu, en şen olduğu zamanlara baktığınızda, büyük oranda Mahabharata ve Ramayana ile, yani Hint destanlarıyla olan ilişkisi bağlamında ele alınmıştır.

Fakat özellikle 70'lerle birlikte birkaç makaleyle bir konu gündeme getirilmeye başlandı. Bu konu, Mezopotamya mitoslarıyla Homeros destanları arasında nasıl bir ilişki var, böyle temel bir mesele. Şimdi tabii Mezopotamya deyince geniş bir coğrafya ama özellikle Gılgamış'ın ortaya çıktığı ve Gılgamış'ın daha sonra daha yazılı hale getirildiği Sümer ve Akad kastediyorum.

Gılgamış çerçevesinde ve sonra Gılgamış'tan sonra ortaya çıkan diğer Levant mitoslarına, diğer destanlara baktığımızda bunlarda birtakım ortak temalar görmeye başlıyoruz. Bu ortak temalar ve bu ortak temaların oluşturduğu külliyat uzun süre Homeros ile pek ilişkilendirilmemiş. Tabii bu ilişkilendirilmemiş etmeye lüzum yok çünkü Homeros çalışmaları büyük oranda Avrupa merkezli bir anlayışla sürdürüldüğü için bu iş böyleydi.

Avrupa merkezli bir anlayışla oklarla edilen bir tarih anlayışıyla, Hint Avrupa'dan gelen destanların etkisinin altında kaldığı ile ilgili temel kanaatler vardı. Fakat bu kanaatler sorgulanmaya başladı. Özellikle 70'lerde birkaç makalede karşınıza çıkıyor. Böyle bakarsanız bir tanesi mesela Grin The Games Epic and Homer 1975. Bunun öncesinde 1969'da Heroic Life Wolf'un bir makalesi. Bunlar münferit, çok münferit. Yani ortada daha bu konuda çok ciddi çalışmalar yok.

Ama özellikle bir kitap ve bir çalışma, bu konudaki çalışmaların tetikleyicisi haline geldi. Bu çalışma çok kışkırtıcı, rahatsız edici, özellikle klasik çalışmalar yapan Yunan klasik çalışmaları yapanları çok rahatsız edici bir kitaptı. Bu kitap, yayınlanma tarihi 1987. Bizde Türkçeye çevrilme tarihi 1998 galiba. 87'de Kara Athena'dan söz ediyorum. Kara Athena 87 çıkıyor ilk cildi ve bunun çevirisi Türkçe'ye 98'de galiba ilk defa çıkıyor.

Tabii Türkiye'de de bunun ilgilenmesinin arkasında belirli sebepler var ama 87'de bu kitap ortaya çıktığında çok ciddi bir tepkiyle karşılaşıyor. Şimdi kitabın, hani okuyanlar bilirler, Kara Athena'nın nasıl bir kitap olduğunu, neyi ifade ettiğini, özellikle Yunan mucizesi, tırnak içinde Yunan mucizesi denen şeyin tamamen Mısır medeniyetinden kaynaklanan, türeyen, aslında pek de mucizevi olmayan bir şey olduğunu anlatan bir metin bu.

Metin, bir Yakın Doğu uzmanı tarafından Martin Bernard tarafından hazırlanmış. Hemen arkasından bunun arkasından, buraya iliştirdim, 92 yılında Walter Burkert tarafından The Oriental Revolution diye bir metinle bir çeşit cevap verme gayreti. Aslında bu cevap verme gayretlerine baktığımızda listeledi. Yani neler yazılmış bu konuda, bu konuda pek de bir konsensüs sağlanamadığı aslında. Yani ne diyeceklerini şaşırdıkları anlaşılıyor. Burkert'in çalışması, sonra mesela 1992'de yine Sarah Morris'in Daidalos çalışması, Yunan sanatının Doğu kökleri ile ilgili çalışması.

Tüm bu çalışmalar aslında böyle, yani durumu ortaya çıkan krizi, yani Bernard'ın kitabıyla ortaya çıkan krizi nasıl idare edeceği doğrultusunda sistemin çabalarıyla buna çok sert tepkiler de oldu. Bir tanesi, bunların başlıklarından dahi nasıl Bernard'a yönelik tepki olduğunu anlayabilirsiniz. Mesela 1992'de yayınladığı Black Athena, işte Kara Athena, History Without Rules. Şeysiz, kuralsız tarih. Doğrudan Kara Athena'nın aslında tamamen kuralsızlık üzerine kurulmuş bir metin olduğu üzerine bir temel bir eleştirisi var.

Kez yine Levi'nin yazdığı işte, hani başlığında dahi Kara Athena'nın ifade ettiği şeyle ilgili çok ciddi tepkiler var. Şimdi Kara Athena, tabii birazcık o dönemden uzaklaştıktan sonra baktığımızda, iddialarının bütünüyle temelsiz olmadığı ancak belirli açılardan, tırnak içinde bilimsel temellendirmeye uymayacak, tam anlamıyla kanıtlanmamış verilerle hareket ettiği doğrultusunda bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Fakat belli ki Kara Athena ve Bernard'ın çalışması, Yunan dünyasında bu konuya eğilmek gerektiği doğrultusunda bir tepkiyle karşılaştı. Bu bir yanıyla bu konudaki çalışmaların artmasını getirdi, bir yanıyla da ciddi tepkileri getirdi. Ama bugün baktığımızda, Yakın Doğu mitoslarının ve destanlarının Homeros üzerindeki etkisi üzerine çok daha fazla net fikirlerimiz ve verilerimiz var.

Şimdi bunlara baktığımızda, tabii Gılgamış ile Gılgamış'la biz mış diye yapıyoruz. Telaffuz ediyoruz, batılılar bazen Gılgamış diyorlar. Metinler arasında ya da Odyssea metni arasında. Homeros destanları, bu konuya daha sonra gireceğim. Yani Homeros destanları diyoruz ama Homeros'un kimliği ve Homeros'un kimliğinin altında oluşan bir icra geleneği olarak bu metinler nasıl icra edildi ve nasıl gündeme getirildi, buna sonra gireceğim.

Ama bu metinler arasında çok net birtakım paralellikler var. Şimdi bu paralellikler, birkaç tanesini birazdan size sıralamak istiyorum. Bu paralellikler, kimsenin inkar edemeyeceği, yani "ya böyle bir şey de yok" diyemeyeceği düzeyde net paralellikler. Ama bu paralellikler acaba nasıl bir ilişkiyle Homeros destanlarının içine girdiği konusu esas tartışmanın yer alan şey. Yani Homeros destanları için de bu aynı şey söylenir. Gılgamış için de benzer bir durum var.

Gılgamış'ın ortaya çıktığı ilk ortaya çıktığı yer, Sümer medeniyeti. Sümer medeniyetinin içinde, Sümerce olarak ortaya çıkıyor ama yazıya geçirildiği, belirli bir sistematik kazandığı ve bugün elimizdeki metnin ortaya çıkışı, Akatça ve Akatça'nın özellikle geç Tunç Çağı'nda ve erken Demir Çağı'nda bir çeşit lingua franca, yani bir çeşit ortak dil haline gelmesi yüzünden çok geniş bir coğrafyaya Gılgamış yayılıyor.

Şimdi baktığımız zaman, yani geç Tunç ve erken Demir Çağı, aşağı yukarı 1200'ler, yüzler, binler, bu civara baktığımızda Gılgamış ve Gılgamış'ın başka dillerdeki versiyonlarının farklı yerlerde, Hitit, Ugarit, yani ya da şeyde Suriye'de, Ardda çok farklı dillerde çevrilmiş vaziyette ya da Akatça versiyonlarının tabletler halinde bulunduğunu görüyoruz. Bu Gılgamış'ın özellikle 1200 milattan önce 1200-1000 arasındaki bu yaygın durumu, belli ki Yunan'la da bir teması olduğunu gösteriyor.

Fakat Gılgamış'ın bahsettiği temalar nasıl bir şekilde günümüze geldi deyince elimizde tabii ki tabletler var. Burkert dahi tabii elimizde L olduğu için Gılgamış için bir yazılı bir şekilde sabitlenmiş metinler olarak Gılgamış ele alan bir tutum sergiliyor 92'de yayınladığı kitapta. Fakat Gılgamış'ın metninin bir şarkı metni olduğunu ve icra edildiğini aslında biliyoruz. Dolayısıyla Gılgamış metni her ne kadar yazılı bir şekilde sabitlenmiş olsa da sözlü gelenek, ya hatta buna sözlü demeyin, ağızdan gelenek, yani İngilizcesiyle Oral Tradition, ağızdan gelenek bir şekilde o sabit metni varsayarak ama kendi icrasında devam ettirerek gelişmeye devam etmiş.

Belli ki bu difüzyon, bu yayılım coğrafyaya yayılırken, erken Yunan toplumu açısından, burada erken Yunan derken biraz da pre-Homerik, Homeros öncesi Yunan toplumu açısından mükay zamanı dönemi açısından böyle bir karşılaşmanın olması yüksek ihtimal. Fakat burada bu karşılaşma zamanında Homeros öncesi toplumun sanki bundan önce hiçbir şey bilmiyormuş da Gılgamış'la karşılaşınca Gılgamış'ın her şeyini almış gibi bir anlayışa sahip olmamız da söz konusu değil. Dolayısıyla ortada bir etkileşim olma ihtimali fakat bunun tamamının Gılgamış geldiğini iddia etmememiz ve çok daha bu konuda bilimsel bir şüpheyi canlandırmaya çalışmamız gerekiyor.

Şimdi burada tabii bilimsel şüpheyi canlandırmaya çalışırken karşımıza öyle şeyler çıkıyor ki doğrudan Gılgamış ile İlyas arasında, Gılgamış ile Üse arasında bağlantılar olduğuna dair. Mesela Gılgamış'ın en temel teması, yanında arkadaşı Enkidu ile bir maceraya çıkması ve maceranın sonunda Enkidu'nun ölmesi, Gılgamış'ın 7 gün 7 gece boyunca yasını tutması ve çok üzülmesi ve bir uyanış yaşaması. Yaşadığı uyanışın adı şu: "Enkidu öldüyse ben de ölebilirim." İnsan ölümlü olduğunu fark ediyor.

Yani bizim Enkidu ve Gılgamış da fark ettiğimiz şey bu. Bunun paraleli İlyas'ta Akileus da Patroklos görüyoruz. Patroklos, büyük bir kahramanlık göstererek benzer bir şekilde Enkidu da bir kahramanlık gösteriyor ve meydan okuduğu tanrıça İştar yüzünden hayatından oluyor. Bir şey gönderilerek, hastalık gönderilerek benzer bir şekilde Patroklos bir kahramanlıkta bulunuyor ve kahramanlık neticesinde tanrılarla ilgili sınırı geçtiği için hayatından oluyor.

Kahraman, can dostunu kaybeden kahraman, can dostunu kaybettiği için büyük bir üzüntü yaşıyor. Ama Akileus'un versiyonunda ölüm ne olduğunu fark etmekten daha öte bir şey hatırlıyor. Annesinin ona söylediği kehanet: "Eğer Hektor'u öldürürsen, Hektor öldükten sonra sen de öleceksin." Gılgamış, Enkidu öldükten sonra ölümlülüğü, ölümsüz olmaya doğru yola çıkıyor ve ölümsüzlük otunu arıyor. İşte Akatça metinde kalp atışı bitkisi denen bitkiyi arıyor, bunun bu yola giriyor.

Peki Akileus nasıl bir yola giriyor? Akileus, Patroklos öldükten sonra bile istiye ölüme doğru yürüyor. Peki ne için? Ölümsüz olmak için. Tam da ölümsüz olmak için. Çünkü yan açısından, Homeros açısından ölümsüz olmak demek, adının ölümsüz olması demektir. Akileus, kendi canını adının ölümsüz olması adına feda ediyor. Bu çok ortak bir tema. Yani bu tema, böyle Gılgamış hemen böyle ortaya koyabileceğiniz ve "A Gılgamış almış" diyeceğiniz bir şey değil.

Ama başka bir örnek. Örneğin yas halinde Gılgamış, 8 tabletin 61 ve 62 dizelerinde yavrularını kaybetmiş bir aslana benzetiliyor. "Bir aslan gibiydi," diyor. Yavrularını o kadar büyük bir öfkeyle bu yasını yaşadı. Aynı ifadelerin çok benzerleri İlyas'ta 17. kitapta 31-32'de bir aslana benzetiliyor. Şimdi tabii ki belirli bir tema aktarım sayesinde, bu etkileşim sayesinde hiç de böyle alıntı gibi durmadan, sadece etkileşimin sonucu olarak alınmış olabilir.

Ama belirli şeyler, özellikle kelime kelime aslana benzetilmesi, belirli teşbihlerin doğrudan alınması, bunların belki de doğrudan Gılgamış dinlemiş bir rapsod eklemeleri olduğu düşünülebilir. Fakat burada icranın daima vezinle beraber işleyen bir sistem olduğu göz ardı edilmemeli. Dolayısıyla tema, vezin, vezin icrası. Tabii bunları çok daha ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Çünkü Homeros metinleri, icranın kendi dinamiklerinin bağımsız anlaşılamayacak, analiz edilemeyecek metinler. O dinamikler anlaşıldıkça belirli şeyler niçin seçiliyor, belirli kelime grupları niçin kullanılıyor, Milman Perry'nin ifadesiyle belirli kalıplar niye kullanılıyor görebiliyoruz. Mesela başka bir tema, bu ölümsüzlüğe yürümesinden, yürümesiyle ilişkili Gılgamış'ın annesi Ninsun, Ninsun gelip onun Enkidu bulacağını ve Enkidu ile bir maceraya çıkacağını Gılgamış'a kehanet eder.

Bu Tetis'in Akileus'a geleceğini söylemesiyle çok benzer bir temadır yine. Fakat buralarda mitosun nasıl bir şey olduğu ve mitosun nasıl bir şey olduğu doğrultusundaki kanaatimiz kaynaklanan belirli yanlış anlamalar da olabilir. Burada kastettiğim şey şu: Mitosu biz daha ziyade efsane, anlatılan öykü ve gerçekten hakikatten, hakikatle teması olmayan, hakikate karşıt bir şey olarak anlarız.

Fakat erken toplumlar açısından bunu bir ölçüde Walter Ong gibi sözlü kültür uzmanları, bir ölçüde Claude Lévi-Strauss gibi yapısalcı antropologlar, bir ölçüde de Mircea Eliade gibi din tarihçileri bize açıklamıştır mitosun nasıl bir şey olduğuyla ilgili. Mitos, haddi zatında burada anlatılan mitos, ritüelden bağımsız olmayan bir şey. Ne demek? Aslında anlatılan öykü, kendi toplumsal dinamiklerinin içinde ritüelde belirli bir tarihin dışında bir zamanda işleyen bir şey.

Ne demek istiyorum? Bunu Eliade çok ayrıntılı bir şekilde anlatır. Özellikle Ebedi Dönüş Mitosu kitabında karşınıza çıkar. Fakat anlatılan öyküyü biz daima bir ard ardalık içinde ele alırız. Bir öncekinde ne oldu, bir sonrakinde ne oldu, sanki bunların arasında bir sıra ilişkisi varmış gibi görürüz. Halbuki mitos anlatıcısı bunları anlatırken zamanın dışında bir zaman dışılığın faaliyeti içinde bunu anlatır.

Bu zaman dışılık, bizi zaman dışına davet etme. Daha sonra Batı edebiyatında roman formunda da karşımıza çıkacak. Yani herhangi bir 19. yüzyıl romanında, işte Madame Bovary bir yerde oturmaktadır ve bir olay gerçekleşmekte. Evet orası bir yerdir ve bir tarihtir. Fakat siz öykünün içinde aslında zaman dışı bir yere çıkarsınız. Bu zaman dışı yere çıkma, kitabını açmış bir Fransız açısından çok da ritüel ilişkili değildir. Çünkü ortada bir ritüel yoktur.

Tek ritüeli, eline aldığı selülozdan oluşan parçayı, nesneyi açıp bakması ve okumasıdır. Ama Yunan insanı açısından, Gılgamış dinleyen o şarkıyı dinleyen insan açısından, her anlatılan öykü aslında o zaman dışından bir şekilde orada yeniden zuhur eden, yeniden orada hazır bulunan bir şey haline gelir. Bu ne demek? Bu zaman zaman şunu aklımıza getirmeli. Yunan insanı açısından ya da erken Yakın Doğu mitoslarının muhatabı olan insanlar açısından, tanrılarla insanlar arasındaki sınırlar bizim düşündüğümüz gibi böyle doğaüstü, doğa gibi bir ayrıma tabi değildir.

Dolayısıyla Yunan insanı açısından, oturduğunuz yerde yanınızdaki kişi tanrı olabilir. Peki tanrı olduğunu fark ederseniz ne olur? Bir korku ve titremeye kapılırsınız. Böyle sahneler Homeros'ta karşınıza çıkar. Buna epifan deriz. Epifan, bir şekilde o tanrının kendinin görüntüsünü sana sunmasıdır. Bir görünür size. Bu tema yüzünden herhangi bir öykü anlatıldığında dinleyen kişi onun orada gerçekleştiğini ve orada yeniden vücuda geldiğini düşünür.

Dolayısıyla Gılgamış karşımıza çıkan bir tema ve o temanın oluşturduğu mit, Yunan'da başka bir formda ortaya çıkıyorsa, bunlar aslında o zaman dışı ortamda ortaya çıkan parıldayan ve muhatabın bunu gördüğünde korku ve titremeyle karşıladığı, buradan Kirk Guard'ın kitabına da atıf yaparak, korku ve titremeyle karşılaştığı bir andan söz ederiz. Dolayısıyla bu temalar, Gılgamış ya da İlyas ya da Odyssea'da çıkan temalar aslında ortak bir havuzun temaları olabilir.

Bunun bu benim bu anlayışıma en yani ulaştığım bu hipoteze diyelim en yakın yaklaşımlardan biri Andrew George'un Gılgamış için hazırladığı edisyon kritik çalışmada, yani eleştirel basım çalışmasında giriş kısmına yazdığı bir takım kısımlar. Bunlar arasında acaba nasıl bir etkileşim vardı ve bunlar İlyas ne kadar Gılgamış ile ilişki içindeydi, bunu sormak ve bunun cevaplarını bulmak hiç değilse filolojik açıdan çok ciddi imkansızlıklar içeriyor.

Çünkü biz İlyas'ın bir dizesinin doğrudan Gılgamış'tan alıntılandığını düşünmek gibi bir lükse sahip değiliz. Neden? Çünkü intihal ve alıntı, bu fikirler, iktibas, bu fikirler yazılı kültürün unsurlarıdır. Yani siz bir kitap okursunuz, kitapta bir yeri beğenirsiniz, sonra onu kendi yazdığınız şeye yazarsınız ki bu tırnak içine koymak filan da yeni adetlerimiz. Sonra onun altına yazarsınız: "İşte şu kitaptan alın." Fakat bu tamamen yazılı kültürle ilgili bir şeydir.

Sözlü kültürün intihale bakışı pek de böyle değildir. Yani herhangi bir tema, destan anlatıcısı açısından verimli bir alan sunuyorsa, destan anlatısı açısından gerçekten bir kullanılabilecek bir zemin olarak uygun geliyorsa bu monte edilebilir. Fakat diyeceksiniz ki gelenek gördüğü her şeyi kendi geleneğinin içine monte eder mi? Hiç şüphesiz etmez.

Fakat Gılgamış ya da bunun paralelinde, şeye de bakabilirsiniz, Hitit'te ortaya çıkan birtakım anlatı geleneklerine de bakabilirsiniz. Bunlara da baktığınızda, özellikle Kumarbi ile Hesiodos arasındaki ilişki bağlamında Hitit çok önemli vurgulanmıştır bu konuda. Bunların alıntı olduğunu düşünebilmek için mutlaka bir yazılı kültüre ihtiyacımız olduğundan, nasıl bir etkileşim olduğuyla ilgili daha kaygan bir zeminde hareket ediyoruz.

Bugün bunu konuşmamızın Gılgamış konuşmamızın, Hitit'i, hatta belki Yunan tanrılarının paraleli olabilecek birtakım Ugarit tanrılarını, mesela Hepa İstos, paraleli olan, koşut olan Kotar ve Kasisi, mesela bu tipleri, bu tipler arasındaki temel dinamikleri, yani Hepa İstos dediğimiz bir demirci tanrı, demir çağının temel dinamiklerini temsil eden yaklaşımlar var. Hepos figürünün içinde çok benzerlerini Kotar ve Kasiste Ugarit'te görebiliyoruz.

Şimdi burada temelde bir giriş olarak ilgilenmemiz gerekli olan şeyin şu olduğunu düşünüyorum: Acaba Homeros bir kişi olarak ya da bir gelenek olarak, yani bunu anevî bir ilk şair olarak da kurabilirsiniz, bir geleneğin sadece etiketi olarak da kurabilirsiniz, Homeros ismini, Homeros acaba hangi mit temaları ve hangi mit temalarının oluşturduğu bir terkibin içine doğdu? O zaman Gılgamış ya da 100 binde 1000 dizeyi bulan Mahabharata, bir şekilde Homeros'un dünyaya geldiği çevreyi, o çevrenin nasıl bir şey olduğunu bize tarif ediyor.

Burada Yunan sözlü geleneği ve sözlü geleneğinin oluşturduğu İlyas ve Odisea metinleri, bu temel temaların üzerinde inşa ediliyor. Şimdi tabii bugün mesela bir tanesi Akileus, Gılgamış ve Enkidu ile Patroklos arasındaki paralellik. Ama başkalarına da baktığımızda karşımıza çok destanda tekrarlanan çok temel temaları, bunlar artık böyle destan söyleyişin yerinden oynatılmaz, böyle adacıkları gibi duruyorlar.

Mesela Gılgamış'ın ölümsüzlük sağlayan bu kalp ateşi bitkisini kaybetmesi, bu gerek İlyas'ta gerek Odisea'da karşımıza çıkan bir şey. Yani kahraman bir şeye yönelir ama yöneldiği şey yerine başka bir şeye varır. Gılgamış ölümsüzlüğe yönelir ama ölümsüzlük bitkisini alıp fiziksel olarak ölmeyip kendi Uruk krallığına dönüp Uruk krallığında yeniden kral olarak ölümsüzlüğü kazanır. Mesela Gılgamış karşılaştığı ve bir şekilde onun emeline ulaşmasını engelleyen, demeyelim de bir çeşit insani uyarıda bulunan karşımıza bir figür çıkıyor.

Bir bira yapımcısı, Şid Duru. Şid Duru, bira yapan bir kadın. Meyhaneci filan da diyebilirsiniz ama bazı çevirilerde şarap yapımcısı deniyor. Ama kuvvetle muhtemel bira yapımcısı. Çünkü coğrafyada o çok daha yaygın. İdo'ya gittiğinde Gılgamış, Şid onu şöyle bir şeyle uyarıyor: "Yani tanrı insanlara ölümsüzlük vermemiştir, ölümlülük vermiştir. Sen böyle ölümsüzlüğün peşinde gidiyorsun ama gerek yok, ye iç, keyfine bak."

Bu biliyorsunuz daha sonra Horus'un ünlü dizesinde "Carpe Diem" olarak tanımlanan anlayış. Onu da bu arada konuşmuş olalım. "Karpediem," çok hoş bir manası olan bir şiirdir. "Günün meyvesini topla, günü bir meyve gibi topla, gün daha olgunken, henüz çürümemişken onu zamanında." Böyle bir şeyle Şid onu uyarıyor ve "Niye ölümsüzlüğün peşinden gidiyorsun?" diyor. Benzer bir temayı Odysseus'un Kirke'nin adasına gittiğinde görürsünüz.

Şimdi bakın bu uyarı, bir yanıyla kahramanın kendi gitme istediği yolda onu alıkoyan, onun gitmek istediği yere sekteye uğratmaya çalışan ayartıcı bir kadın. Kirke, ayartıcı bir kadın. Öyle bir kadın ki, yani ayağı orada kahramanın kaysa yoluna gidemeyecek. Kirke'nin vaatlerine bakıyorsunuz, Odysseus orada kalsa kalacak, geri dönmeyecek. Onun nostos'unu, yani evine dönme arzusunu gerçekleştirmeyeceği kurtarıp Odysseus İthaka'ya geri dönüyor.

Peki İthaka dönerken elinde ne yok? İthaka dönerken elinde hiçbir şey yok. 10 yıl Troya'da savaşmış bir adamdan, bir büyük bir askerden söz ediyoruz. Elinde ganimet niyetine bir pul bile yok. Çıplak bir dilenci olarak İthaka'ya geliyor. Tıpkı Gılgamış'ın ölümsüzlük otunu bulup onu yılandan kaptırması ve o elinde olmadan Uruk'a geri gibi. Ama Uruk'a döndüğünde başka bir ölümsüzlüğü kazanmış olarak Uruk'a dönüyor.

Nasıl bir ölümsüzlük bu? Bir destan başkahramanı ve kendi krallığına geri dönmüş birisi olarak. Çok benzer şekilde Odysseus, böyle bir tiptir. Kendi krallığına geri dönen dilenci olarak dönen ama bütün düşmanlarını öldürmüş bir muzaffer olarak tahta çıkan birisi ve karısının 10 yıl savunduğu kendi gerdek yatağına karısıyla birlikte yeniden başını koyabilen birisi. Bakın o gerdek yatağı, Odysseus'un Penelope ile birlikte uyudukları o yatak, yekpare bir zeytinin kökünden yapılma ve oyulma bir yataktır. O zeytin köküne sadakatle Odysseus her seferinde ayartmaları kulak asmadan geri dönmeye çalışır, nostos'unu gerçekleştirmeye çalışır.

Halbuki Gılgamış, peşinden düştüğü ölümsüzlüğü başka bir yerde, yani aslında kendi vatanında bulacağını sonradan fark eder. Bakın bunlar, haddi zatında sanki birbirinden çok başka şeylermiş gibi fakat ortak bir temada birleşiyorlar. O da şu: Odysseus da, Akileus da, Gılgamış da sonunda tek bir ölümsüzlüğe varırlar. O da adlarının ölümsüzlüğüdür. Başka da hiçbir şey kalmaz. Yani Gılgamış, kral olarak kendi Uruk'a döndüğünde artık Gılgamış olarak adını ölümsüzleştirmek, bir kahramanın asla ölmeyeceği basitlikte bir şekilde topuğundan bir ok yiyerek ölüp ölümsüzlüğe kavuşmuştur. İsmiyle ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

Kezar Odysseus, bir dilenci kılığında kendi vatanına dönüp, bütün bu 10 yıllık süreçte yaptıklarıyla adıyla ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Şimdi bu adın ve kahramanın adıyla böyle güçlü bir şekilde ölümsüzlüğe kavuşması, yan şiirinde çok fazla karşımıza çıkan bir tema. Bu daha sonra sadece e-posta, yani Homeros'ta yahut işte didaktik şiirde Hesiodos'ta karşımıza çıkan bir şey değil, bütün Arkaik şiirde, 5. yüzyıla kadar, bütün Arkaik şiirde karşımıza çıkan bir tema.

Adın bir şekilde ölümsüzlüğü kişiye kazandıracak tek şey olarak elinde kalması. Ad olmasa, ölümsüzlük denen şeyle yüzleşmek mümkün değil. Şimdi bakın burada gerek Gılgamış, gerekse diğer Anadolu mitoslar, gerekse Levant'taki, işte Ugarit'teki mitoslarda bu destan geleneklerinde gördüğümüz temel bir şey var. Bunu tabii tanrı ve insan arasındaki gerilim.

Şimdi bu gerilim mesela İlyas'ta karşınıza, temel bir sahne çıkar. Belki ilk başta duyduğunuzda garip gelecektir size. Savaş esnasında Afrodit, Diomedes tarafından yaralanır ve kanı akarak koşa koşa kendini Olympos'a atar, yarasını iyileştirmek için. Tanrı nasıl yaralanabilir dersiniz ama yaralanabilir. Çünkü tanrılar ölümsüzlükle, atanat olmalarıyla yani dağılmaz bir şey olmalarıyla Homeros'ta karşımızdadır. Kimlikleri onların dağılmaz olduğu gibi kalır, yaralanabilir, kan kaybına uğrayabilir.

Böyle şeyler olabilir. Yani o akan kan nasıl bir şeydir filan, buralar başka bahis, konuşuruz üzerine. Fakat neticede Diomedes gibi bir kahraman tarafından bayağı bayağı yaralanıp koşa koşa babasına şikayete gider. Afrodit, keza Gılgamış, İştar. Gılgamış'ın aşkını istediğinde, Gılgamış bunu reddettiğinde, İştar tanrıça, koşa koşa babası Anu'ya gidip şikayet eder. Yani ve öfkelidir, çok öfkeli.

Bu temel temalar, yani tanrı ile insan arasındaki ilişki ve buradaki ölümsüzlüğün merkezi olması. Şimdi gerek Gılgamış'ın, gerekse Homeros kahramanının nihai hedefi hep ölümsüz olmaktır. Yani atan, atatos olmak. Bakın burada atatos olmak, Tesco fiilinin dağılmak anlamına gelmesi yüzünden bir kimlik dağılmasıdır. Yani atatos olmak, Yunan açısından bazen Akileus gibi bir kimliğin asla yok olmaması yüzünden kazanılmış bir şey haline gelebilir.

Mesela Akileus, yine bir paralellik. Akileus ile Gılgamış, Sümer ünlü cenneti Dilmun gider. Dilmun, çok aslında Odysseus'ta karşımıza çıkan Makaron Nesos, yani kutlular adasının çok benzeri bir yerdir. Hatta konumuyla bile benzeri bir yerdir. Anlatılan şey çok benzer bir şeydir. Nasıl ki Gılgamış oraya gittiğinde orada ölümsüzlüğe kavuşmuş, Utnapiştim ile karşılaştıysanız, çıkan Karadeniz dolaylarındaki bir Levka Adası, ev Kosun içindeki bir Levka adasında onun hayaletinin ölümsüz bir şekilde yaşadığı varsayılır.

Ölümsüzlüğün böyle dağılmama ve kimliği koruma olması teması, Yunan açısından aslında bir çeşit tanrılaşma, apoteosis gibi anlaşılabilir. Yunan, her seferinde tanrı ile insan arasındaki sınırı işgal etmeden, tanrısal bir ölümsüzlüğe kavuşma sevdasında. Diyeceksin ki bu nasıl olacak? Zaten olmuyor. Patroklos gibi ihlal edip sonra başınıza iş getiriyorsunuz.

Bunu yani ihlal etmeden, sınırı ihlal etmeden ölümsüz olmaya çalışanlar da mesela bir tanesi de şairler. Homeros'ta da, daha sonra erken şiirde Pindaros gibi büyük şairlerde de karşımıza çıkan böyle bir temel tema. Yani tanrılarla aramızdaki sınırı işgal etmeden adın ölümsüzleşmek. Bu sınırları ihlal etmeden, sınırda durup ama bir yandan da tanrıların ölümsüz adına kavuşabilir, arada yaşamaya devam etmektedir.

Bu gerek Gılgamış'ta, gerekse özür dilerim, İlyas ve Odisea'da defalarca karşımıza çıkan bir davranış modeli. Yani bu sadece Patroklos da değil, Troya'ya gelen bütün kahramanlar en nihayetinde böyle o sınırlarda dolaşmak ve ölümsüz bir at kazanmak derdiyle oraya gelirler. Tetis ile Akileus'un annesiyle konuşmasında da konu budur zaten. Gideceksin. Evet, gittiğinde Hektor'u öldürme raddesine kadar gelecek ama öldürürsen bil ki kendin de öleceksin. Ama ölümsüz bir şana kavuşarak öleceksin.

Bu, bu sınırın ihlali ve ihlal edildikten sonra ölümsüzlüğün kazanılması ya da bazen sınırda gezerek, tıpkı şairlerin yaptığı gibi, sınırın üstünde gezen ip cambazları, şairler, insanla tanrı arasındaki sınırın üstünde yürüyenler. Onlar. Bu nedenle Homeros destanlarında ya da erken şiirde, Arkaik şiirde çok temel bir tema olarak o sınırı ihlal etme niyetinde olanlara her seferinde dur diyen bir sesi şiirin içinde görürsünüz.

Bu ses, zaman zaman Gılgamış'ta olduğu gibi ya da Odyssea'da olduğu gibi, Kirke gibi, Şid gibi bir çeşit ayartıcı kadın kılığına da girebilir. Ama her seferinde şayet ölümsüzlük karşısında aslında bizim insan olarak hiçbir elimizin kolumuzun bağlı olduğu hatırlatılıyor. Bu ses aslında bir sesidir. Çok garip. Yani bu Arka şiirin tamamına yansımış bir şeydir. Yani öyle kişiler konuşturulur ki, bir ses olarak o ses daima bu ahlaki ilkeyi, yani burada ahlaki diyorum, Homeros'ta, Aristotelesvari bir sistematik ahlak olduğu için değil, yani bir töre, nasıl davranacağız, nasıl yaşayacağız anlayışı açısından, bir İngilizce söylenişiyle bir morality açısından bir ahlaktan söz ediyorum.

Böyle bir ahlak, gerek Gılgamış, gerekse Homeros destanlarında yerleştirilmeye çalışılır. Bu nedenle Gılgamış ya da Homeros destanlarındaki temaların her biri aslında insanla tanrı arasındaki temel ilişki ağlarının nasıl örülmesi gerektiği ile ilgili bir yol haritası bize verir. Yani metnin içine daha net girdiğimizde, nasıl bazı tanrıçaların rehber olduğunu, mesela Athena'nın rehberlik ettiğini, bunun paraleli olarak mesela nasıl Şamaş, Gılgamış'a rehberlik ettiğini ya da gök tanrı ve hakim olarak Anu'nun Gılgamış'ın nasıl her şeyin aslında bütün hikayenin yöneticisi konumunda olduğunu.

Nitekim İlyas Destanı, her ne kadar böyle hep arka planda gözükse de Zeus'un iradesinin nasıl işlediğinin destanıdır. Yani Zeus, çeşitli vesilelerle bir kahramanı yönlendirerek bir şey yaptırttı. Kendi evlatlarından birini yönlendirerek bir şey yaptırttı. Aslında günün sonunda hep Zeus'un dediği olmaktadır. Fakat burada Zeus'un da daima belirli güçlere tabi olarak bunu yaptığını görürsünüz. Yani işte dikeye hakkaniyet ilkesine, moira yani kadere boyun eğerek bir şekilde.

Bakın burada sistemin, hani tanrılar daima doğanın içinde olduğu için, nasıl ki insanlar ölümlüler, sistemin kurallarına tabi ise, tanrılar da sistemin kurallarına tabidir. Ama Zeus daima o sistemin kurallarıyla örtüşen bir şekilde kendi iradesini gerçekleştirmeye devam eder. Ya da mesela muhalif tanrısal figürler vardır. Gılgamış'ta İştar'ı görürsünüz muhalif olarak. Yani İştar, Gılgamış'ın onu reddetmesi yüzünden Gılgamış da Enkidu'nun yolunda hep onlara engel olan, onlara çelme takmaya çalışan bir figürdür.

Bunun benzerini Troya'yı fethetmeye çalışan Akos soyundan gelen, bizim zaman zaman Akalar diye telaffuz ettiğimiz, mükay gelmiş, bütün o ahalinin Troya'yı fethetmesini mani olmaya çalışan Apollo gibi muhalif bir unsur. Bunun benzerini 10 yıllık Odysseus'un macerasında hep ayağına çelme takan Poseidon da görürsünüz. Fakat bu muhaliflik nereden çıkar? Hep bir ihlalden çıkar. Yani işler Gılgamış, Gılgamış teklifini Gılgamış reddettiği için muhalif bir figür haline gelir.

Apollo, Apollo'nun rahibi olan kızı alıkoyulduğu için, kutsallara hakaret edildiği için onların karşısına dikilen bir tanrı haline gelir. Poseidon, kendi oğlu olan Poem kör edildiği ve Odysseus onu kör ettikten sonra "Hadi Poseidon, senin gözünü iyileştirsin" gibi bir haddini bilmezlik yaptığı için bu akıbetle karşılaşır. Dolayısıyla insanla tanrı arasındaki sınırların nasıl belirleneceği ile ilgili bir ortak havuz. Bu havuzun arkasında bir medeniyetler bütünü olduğunu, yani buna Sümer, Akat, Hitit, Ugarit hepsini katabilirsiniz.

Ve bu hepsinin Yunan'la belirli bir ilişki dinamiğinde olduğunu, Yunan'ın kavimlerinin kendi unsurlarının Hint Avrupa kültürleriyle ve Hint Avrupa'daki, yani Mahabharata'daki ya da Ramayana'daki bazı vezinlerle ilişkilerini zaten tespit ediyoruz. Dolayısıyla bu da bağlamın içine giriyor. Şimdi burada çok temel bir medeniyet bakışı eleştirisini de dillendirmek istiyorum. Yani bu derslere, Homeros okumalarına öyle diyelim, böyle bir girişle başlamamız sebebi, çok temel bir medeniyet anlayışının aslında son dönemde çok ciddi bir şekilde eleştirilmesi ve bu konuda belirli bir aşama kaydetmiş olmamız.

Öyle ki benim çalıştığım alan, eski Yunan, Latin kültürü ve bu kültürle ilgili metinlerin çalışıldığı alan, büyük oranda bütün edebiyatlar, bütün kültürlere belirli bir çalışma modeli ve kavramlar silsilesi sunar. Örneğin çok örnek vereyim. Bugün Doğu dillerinde tahkik denilen yöntem, bütünüyle eski Yunan metinlerinin eleştirel basımlarındaki yöntemlerden çıkma bir şey olarak çıkar. Şimdi Avrupa merkezli bir bilim anlayışı bütünü merkeze eski Yunan'ı ve Latini koyduğu için, bütün kavramlarımız oradan çıkıyor.

Yani biz o kavramların üzerinde oturduğumuz için, ben kendi adıma bir yanıyla çok konforlu, bir yan da çok konforsuz hissediyorum. Çünkü bu beraberinde bizim çalışmaların geçmişine baktığımızda çok kolay müşahede edebileceğimiz belirli peşin hükümleri beraberinde getirdi. Yani Edward Said'de gördüğümüz postkolonyal bir takım anlayışlar, bakışlar, büyük oranda benim çalışma alanımın sonuçları olarak çıkmıştır. Çünkü filoloji, büyük oranda buradan çıkmıştır.

Yani Batı filolojisi çok daha emekleme dedir. Yani şu anda kaç senelik bir geçmişleri var. Halbuki Yunan filolojisi Helenistik Çağ'a kadar geri götürülebilir, milattan önce 2-3 yüzyıla kadar geri götürülebilir. Dolayısıyla bütün bu işin kuralını burası koyduğu için, bu anlayış yüzünden belirli peşin hükümlere varma ihtimalimiz var. Başta Burkert örnek verdim. Gılgamış, Akatça tabletler üzerinde olduğu için, Burkert bu metinler büyük oranda yazılı olarak sabitlenmiştir diyor metninde.

İyi ama yani bunun arkasında bir sözlü kültür yok mu? Tamam, belki şu anda kanıtlarını bulamıyoruz ama bunun mutlaka olması gerektiğiyle ilgili bir ön kabulü de koymamız lazım. Ama biz daima bu alanda çalışanlar ayrımları, dikotomiler, biz yaptığımız için peşin hükümde geliştirmekte kolayca böyle davranabiliyorum. Dolayısıyla Gılgamış'ın, Semitik kültürlerin Yunan dünyasının klasikleri üzerinde yaptığı etkiye uzun süre klasik araştırmaları yapanlar direndiler. Bu konuyu hiç gündeme getirmemeye tercih ettiler.

Mesela belirli kelimelerin etimolojileri arkasında Semitik kökler olabileceği, Akatça'nın olabileceği, Sümer'in olabileceği, bunları çok da önemsemedi, göz ardı ettiler. Önemli olan daha ziyade Hint Avrupa geleneği. Ne zaman ki bu defter yeniden açıldı, bu sefer şöyle net bir fikre kavuşmamız gerektiği ortaya çıktı. Senelerce, hatta bin yıllarca en ideal edebiyat klasikler olarak saydığımız Yunan Latin külliyatı, acaba kendi ardılı olan kültürlerin külliyatları daha üstün değil mi? Bakın bunlar hep tartışma konusu edildi.

Şimdi burada üstünlük ya da üstün olmamak, daha aşağı konumda olmak bir medeniyet bakış açısıyla ilgili. Çünkü sanki belirli veriler, belirli alımlayıcı saplantısı ve sanki her şey bir yazılı kültürle gelişmişti ve birileri birilerine benziyorsa ondan mutlaka çalmıştı anlayışı, özellikle Homeros çalışmalarının Milman Perry ayağıyla, yani sözlü kültürün nasıl geliştiği ile ilgili belirli anlayışların ortaya çıkmasıyla terk edilmek zorunda kaldı.

Çünkü etkileşim dediğimiz şey, bizim anladığımız gibi okuyup oradan alıntılayan, iktibas eden bir anlayış olmayabilir. Etkileşim dediğimiz şey, sadece çocukluğunda mürebbisi esinden duyduğu bir küçük öyküyü dönüştüren bir şairin oluşturduğu başka bir tema olabilir. Dolayısıyla bu, bunların eleştirinin büyük acımasızlıkla yaptığı gibi, yani doğrudan alıntı yoluyla geçtiği ve alıntı yoluyla alanın daha düşük kültür, verenin ise daha büyük kültür olduğu doğrultusundaki kanaatleri bertaraf etmeye başladı.

Dolayısıyla kültürlerarası bir hiyerarşi kavramında ciddi bir şekilde eleştiriye tabi tutmaya başladı. Bu özellikle Lévi-Strauss gibi bir takım yapısalcı antropologların "ilkel" kelimesini terk etmeye çalışmaları, "ilksel" demeleri, "primordial" demeleri filan, bunların tamamı aslında bu anlayışlarla ilişki içindeydi. Çünkü bizim elimizdeki malzemenin, yani Homeros destanlarının yahut Sümer, Ugarit ya da Hitit efsanelerinin tamamı belirli mit çekirdeklerinin üzerinde oturmaktadır.

Ve bu mit çekirdeklerinin çok benzerleri Afrika kültürlerinde, bizim en ilkel dediğimiz kabilelerde dahi vardı. Şimdi hiçbir teması aktüalizasyon süreci yaşamamış bir kabilenin dahi kendi ritüellerinde belirli şamanik şeyin, cenp tabiriyle geçiş ritüellerinin filan olduğunu görünce antropologlar şunu fark ettiler. Şeyin Le Corbusier'in bir tabiri vardır: "Düşünce değişmez, sadece imkanlar değişir," der. Yani bir kulübe yapan, ilkel denilen kabile reisiyle ev yapan, evi inşa eden 20. yüzyıl mimarı arasında evle ilgili fikir değişmemiştir, diyor Le Corbusier.

Bu anlayışlar, beraberinde bizim Yunan çalışmalarını kastederek söylüyorum, dünyanın bütün kültürleriyle aynı göz hizasında durmamızı sağladı. Yani yüzyıllar boyunca biz hep yukarıdan bakıyorduk. Çünkü yani onlar daha aşağı kültürler. Biz daha yukarıdayken, aşağıda onlar ne ki, ne olabilir ki? Şeyin ünlü Lezin, "Bir mektup yazarken, ya ben bu çoban dilinde yazamayacağım galiba, Fransızca yazayım," diye bir anekdotundan söz edilir.

Bu diller arası, kültürler arası birbirlerinin arasında şi olduğu kanaatleri çok köklü birtakım ideolojik zeminden hareket ediyor. Bu derslerinde Gılgamış ile özellikle Akat semitik köklerle başlamasının sebebi, hiçbir düzeyde bu okumalarda böyle bir kültürel üst bakışın olmayacağının mesajı için. Böyle bir kültürel üst bakış, bizi mitsel dokuların, mitsel anlatıların gücüyle ilgili temel objektif, nesnel ve bizi başka daha önemli sonuçlara ulaştıracak kanaatlerden, bizi aşağı saydığınız bir medeniyet düzeyinde, sizin anlamaya çalıştığınız mit dokusunu açıklayabilecek, bunun kaynaklarını size sunabilecek verilere ulaşabilirsiniz.

O nedenle Gılgamış ya da Ugarit metinleriyle, diğer metinlerle, diğer semitik metinlerle, hatta hatta hiç büyük medeniyet ürünü olmayan, belirli bir edebiyat kültürü geliştirmemiş kabilelerin ritüellerinde dahi yakaladığımız belirli unsurların hiç de İlyas, Odyssea'da anlatılan büyük inşal daha aşağı düzeyde olduğunu düşünmeden bu incelemeyi yapmamız gerektiği kanaatindeyim.

O nedenle her bir mitosa bakarken, yani insanla tanrı arasındaki sınırları denetlerken, bu bütün İlyas okumasında, sonra eğer devam edersek Üse okumasında karşımıza çıkan en temel mesele, yani insan, tanrı, ölümsüz olmak, ölümlü olmak, ölümlüyüz ama ölümsüz olmak istiyoruz, ölmek istemiyoruz. Ölmek istemediğimiz için ölümsüzlük için ne yapabileceğimiz doğrultusunda adımlar atıyoruz. Bu adımların Homeros'ta tek versiyonu savaş da değildir. Mesela savaş simülasyonu olan oyunlar da vardır.

Patroklos cenaze oyunlarında koşuda galip gelen yahut güreşte galip gelen kişi de o şan için, o adını ölümsüzleştirmek için bunu yapmaktadır. Adın ölümsüzlüğü doğrultusundaki bu takıntı, tam da Gılgamış'ın ölümsüzlük otunu kaybettiği ana bizi geri götürüyor. Çünkü hepimiz biliyoruz ki o ot bizde yok, öleceğiz. Ve Yunan insanı bunun bilinciyle daima ölümsüzlük için bir şey yap, Leslie Kirk'in tabiriyle, Leslie Kirk'e şanın Yunan'da entropik bir şey olduğundan, yani zamanla tükendiğinde bahseder.

Siz bir şan kazandığınızda, bir başarı gösterdiğinizde, bakın başarı kelimesini hemen Yunanca arete kelimesiyle de çevirebilirsiniz. Arete aynı zamanda erdem demektir ama Yunan'da Homeros'ta başarı anlamında da kullanılır. Bir başarı gösterdiğinizde bu başarının sürdürülebilirliği ancak sizin evladınızın da bir başarıyı yapmasıyla ve sizin zürriyetin gelen birinin de bu başarıyı sürdürmesiyle söz konusudur. Mesela bu temayı bütün kahramanların evlatlarından görürsünüz. Yani Odysseus'un oğlu Telemak.

Hatta kendisini öldüren evladı dahi bu şanın bir devamıdır. Bu devamlılık olmadıkça her seferinde tanrılar ve insanlar arasındaki sınırda daha geri bir yerde durursunuz, daha aşağı bir yerde. Yani ölümsüzlükten daha uzak bir yerde. Onun için Gılgamış'ın ölümsüzlüğe atılması, nasıl bir aslında ilk başta fiziksel bir atılma gibi durup daha sonra kendini bir kral olarak güçlendiren ve kral olarak güçlendirip Gılgamış adıyla ölümsüz olmaksa, her bir kahraman adımı da böyle bir adım, kendi adını güçlendirmek ve adını ölümsüz harflerle yazdırmak için bir adım haline geliyor.

Dolayısıyla bu şan, Yunancasıyla kleos bağlamında, kahramanın tanrı karşısında sınırlarını bilen bir şekilde, böyle korku ve titremeyle duruşu, buna Yunan'da aidos denir. Aidos, huşu içinde tanrının karşısında sınırda beklemek demektir. Yani orada bir titreme yaşarsınız, huşu içinde beklersiniz. Böyle biraz da geri çekilirsiniz. Fakat kahraman İlyas, kahramanı işte bu huşu içinde durduğu anı bir anlığına yaşayıp sonra uyanıp ama ben sınırda kalmalıyım direncini gösteren kişi, geri adım atmayan kişi. Akileus, bu nettir. Yani Patroklos mesela kahramanlığını yaparken, her an her ığı adımda ihlali birazcık daha aştığını, başının belaya gideceğini fark ettiği halde o sınırda kalmaya devam ediyor.

Bu büyük İlyas'ın büyük kahramanlarında Diomedes de de karşınıza çıkar. Yani siz öyle bir Diomedes'siniz ki Ares'i de Afrodit'i de yaralıyorsa, ihlaline girişiyle şanınız yürüsün diye, şanınız hiçbir zaman ölümsüzlüğün kenarında kalmasın diye. Bu bakımdan bu kültür konglomerasyon değil. Ebru, birbirine karışmış kültürel dinamikler, Akat, Sümer, Ugarit, Ahi havası, bütün unsurlarıyla bu kültür konglomerasyonu, kendi dinsel ve ahlaki tutumunu lendir ortaya çıkmıştır.

Unutmayın ki okuyacağımız metin en nihayetinde bir eğitim materyali. Yunan açısından çocukların eğitildiği, hani şey gibi düşünün, masal kitabı. İlk başta ama bir yanıyla Büyük İskender gibi, Alexandros III, bir dünya fatihine örnek olmuş. Ve biliyorsunuz, Büyük Akileus kendine örnek alır, sonu da Akileus gibi olur, şanını yürütür ama erken ölür. Yani 36 yaş gibi çok erken bir yaşta. Yanılıyor da 33 de olabilir, emin olamadım şimdi.

Dolayısıyla bu kadar eğitimle ilgili bir ideali bu metinler barındırırken, bir yanı da bir din metni. Dindar olmanın Yunan tipi dindar. Biz Yunan tipi dindarlığa ebeya deriz. Bizim anladığımız anlamda bir dindarlık değil de başka bir tür dindarlık. İşte bu huşunun korunması üzerine bir dindarlık. Tanrılar karşısında onun o dindarlığın bir sonucudur. Sadece kurban kesmeler, pratikler, dua etmeler, bunların hepsi onun sonucu ama esas ideal edilen dindarlığın içinde bu o huşu var.

Aidos, tanrısal sınırın önünde durabilmek. Tanrılarla belli bir temasa girecekseniz, o temasta ihlali, tanrıları kızdırmadan yapabilmek. Şimdi bunun en güzel örneklerinden biri Herakles. Herakles, çeşitli defalar tanrıları kızdıracak ihlaller de yapar. Fakat öyle ihlaller yapar ki geri çekilip durduğunda tanrılar onu bağışlayıp en sonunda adıyla yakışır bir şekilde, ki Herakles'in adı Hera'nın şahıdır, Hera'nın kızıyla evlenip ölümsüz olur.

Dolayısıyla kahraman, bu ihlal dinamiklerinde doğru bir konumda, yerli yerince. Bunu yerli yerince kelimesini Yunanca kalos, güzel, güzeli böyle çevirebiliriz. Yunan'a yerli yerince bir dindarlıkla tanrılarla insanlar arasındaki dinamiği idare edebilen biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun Gılgamış olan bağlarını yoklamak ve Gılgamış'ın tanrılar karşısındaki ihlallerinde başına gelen görmek, sonunda ölümsüzlüğü nasıl onun hayal etmediği bir şekilde aldığını görmek, bunların tamamı bu temalar İlyas'ta karşımıza çıkar.

İlyas metni, her aşamasında bu sınırları bize sorgulattırır. Burada tabii derslerin ilk günü olduğu için bir konuya da değinmek istiyorum. Bu derslerin başlığında İlyas karşılığını kullanmayı tercih ettik. Metnin Yunanca orijinali İlyas başlığını taşıyor. İlyas başlığı, Troya'nın diğer adı olan İlyon ile ilgili işler anlamına gelen bir başlık. Batı dillerine, işte İngilizceye Iliad, Fransızcaya Gine Iliad diye çevrilmiş.

Böyle çevrilmesinin sebebi, kelimenin iyelik halinin kökünün o dy'yi içermesi ve Batı dillerine böyle girmiş olması. İlyas, Iliad olarak çekildiği için, yani isim çekimi böyle yapıldığı için kelime bu şekilde Batı dillerine girmiş. Nitekim Yunancası, çağdaş Yunancası da İlyada olarak geçiyor. Keza Batı dillerinde sadece Fransızcada, İngilizcede değil, diğerlerinde de böyle bir kullanım yaygın. Dolayısıyla bizde de bunu böyle Türkçeleştir, biz de böyle Türkçeleştir diye böyle bir tercihte bulunulmuş.

Fakat eğer orijinal başlık tercih edeceksek, bunun orijinal başlığı İlyas. Bir galatı meşhur olmuş, böyle bu şekilde kullanılmaya devam ediyor. Ben böyle çok yasakçı değilim bu konuda. Yani İlyada denirse, "Aman demeyin, ağzınızdan çıkmasın," filan böyle bir durumum yok. Eee fakat bu metinleri Yunancası okuyan ve anlamaya çalışan biri olarak Yunanca başlığı kullanmayı tercih ediyorum.

Bu haftadan sonraki haftalarda başka temalarla birkaç giriş daha yapmaya çalışacağım. Homeros'un dünyasına. Örneğin gelecek hafta mükay dünyası, mükay dünyasının bize sunduğu bir takım sosyal veriler ile ilgili bir giriş yapmaya çalışacağım. İlerleyen haftalarda da bu şekilde birkaç girişten sonra metnin içine tek tek gireceğiz. Elimden geldiğince kullandığım bütün İlyas metinlerini, dizelerini kendi çevirim sizinle paylaşacağım.

Fakat tabii ki Türkçede de başka dillerde de çevirilerim mevcut. Çeviri kullanılabilir ya da benim öğrencilerim için söylüyorum, rahatlıkla Yunancası takip edebilirler. Sandıkları kadar zor değildir. Birazcık böyle gayretle, birazcık sözlük yardımıyla, benden daha yavaş olmakla beraber ilerleyebilirler. Onlar da bu şekilde takip edebilirler. Hiçbir mahsuru yok.

Fakat okuma esnasında, başta da söyledim, temel gayem, belirli başlı olayları, özellikle bize çok zengin veri sağlayan, mesela Akileus'un kalkanının tasviri gibi yahut Diomedes ile Glos karşılaşması ve birbirlerine, birbirleri arasındaki misafir hukuku gibi belirli çok önemli bilgi sağlayan pasajları daha güçlü bir şekilde tematize ederek ama metnin diğer kısımlarında paylaşarak ilerlemeye çalışacağım.

Bugünlük bu kadarla kapatacağım. Gelecek hafta görüşmek üzere. Çok teşekkür ederim.