📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Namazı Hiç Böyle Dinlemediniz - Ağlatan Hikaye - Mahcubiyet Namazı @Mehmedyildiz

Hayalhanem1:01:55

Transcription

Şimdi, evde oturmuşsun; sana yıllardır hediye geliyor. Geçen yıl gelmiş böyle bir tane Rolex saat. Ondan önce gelmiş yat, ondan önce gelmiş kat. Bir öğreniyorsun; birisi yıllardır, babanın maaşını yatırmış, yıllardır. Bir öğrenmişsin evin de hediye. Gardırobu bir açıyorsun; en sevdiğin gömleklerin, yeleklerin, ceketlerin hepsi ne? Hediye. Tam apartmandan aşağı iniyorsun, bir bakıyorsun, araba da hediyeymiş. Aileyi karşına alıyorsun, diyorsun ki ya Allah Allah; yediğimiz, içtiğimiz, peynir, zeytin bunların hepsi yıllardır hediyeymiş, bana bir şey açıklamanız lazım. Ne bu? Diyorlar ki senin çocukluktan beri sahip olduğun her şeyi, Almanya’daki dayın hediye gönderdi. Dayının değeri ne olur? Çıldırır adam, değil mi? Dayım!

Duydun ki gün geldi, Almanya’daki dayın Türkiye’ye gelecek. Sana bu kadar ikramı yapan dayın, bütün hediyeleri alan. Şimdi, şöyle der misin? Ya dayı seni karşılayacaktım ama geleceğin gün benim işim var, denir mi? Denmez, değil mi? Ne der, biliyor musun, adam? İki elim kanda olsa bana bu kadar ikramı yapan dayımı asla bırakmam. Mutlaka onu karşılayacak olan benim. Neden? Cümleye dikkat edin! Tüm güzelliklerin dayından olduğunu bildiğin için ona minnettar olursun. Bütün teşekkürleri ona sunmak istersin. Niye? Baraj dolmuş, gelen bütün hediyeler dayıdan gelmiş. Sen de minnettarlık dolmuş, dolan baraj artık taşmak ister.

Bak, şimdi! Dünyaya geldin, öyle mi? Allah Allah! Dağ, taş olabilecekken seni; en şerefli, mükerrem bir varlık olarak birisi insanlığı hediye etmiş. Bak, biz bunları çarşıdan pazardan almadık! Almak zorunda da değildik. Ne bunlar? İkram. Bir bakıyorsun vermediği nimet kalmamış. Yavuz Abi, ne yapsalar çocuğunu birine verirsin? Mümkün değil, değil mi? Verir misiniz, çocuğunuzu? Ya bir komşu var, çok ısrarla istedi, çocuğu. Vermez, değil mi? Ya senin vermeyeceğin çocuğu sana niye versin durduk yere ya? Acayip bir olay yani! Bu ikram mı değil mi? Çocuğun olmak zorunda mıydı? Kim kime anasını verir? Verir mi? Can verir ama anne vermez, değil mi? Ya senin vermeyeceğin anneyi sana veriyor. Yani etrafında ne varsa nimetlerin her birisine boğmuş mu seni? Boğmuş. Bak, insan yapmış, seni. Etrafında bütün güzelliklerin her birisini tek tek vermiş, hediye vermiş, ikram vermiş; anneni, babanı, çocuğunu, her birisini ikram vermiş.

Şimdi, bu kadar ikramın Allah’tan olduğunu öğrenen birisi, onun huzuruna çıkmak için çıldırır mı çıldırmaz mı? Az önceki dayı örneği aklınızda değil mi? Duydun ki hepsi dayıdan. Sendeki bütün güzelliklerin sebebi dayınmış. Allah Allah, insan onu karşılamak için iki eli kanda olsa koşar, gider. Dünyada gözünü bir açtın, verilen bütün nimetler Rabb’indenmiş, bak! İnsan, o nimetlere karşı teşekkür edebilmek için huzura koşmak için çıldırır, çıldırır. Ne yapmak için? Ya Rab, öğrendik ki en büyük teşekkür sana nedir? Namazmış, namaz. Bütün nimetleri veren sana karşı ben, bu minnettarlığımı sunmak için dört gözle o seccade, sonsuzluğa açılan o kapı var ya seccade, küçücük bir şey sonsuzluğa açılıyor, onu bekliyorum ki böyle başım secdeden kalkmasın, sana şükürlerimi ilan etmek istiyorum. Neden? Sürekli ikram etti, ezildik. Şimdi, bu kadar ikrama karşı ezilince teşekkür yeter mi? Yetmez, değil mi? Ya Rab! Sen ne istiyorsun, emret! Tek istediğim, huzuruma gelmen. Yani namaz, namaz. Bak, namaza böyle gidilirmiş, böyle. Bak, namazın manası böyleymiş.

Bir gün namazdan konu açıldı. Bir arkadaş dedi ki namazı zenginler kılsın, dedi. Ben, niye kılayım? Dedi. Ne verdi ki ne istiyor, dedi. Haşa! Bak, laflara dikkat et! Dedi ki kime ne verdiyse verdikleri gitsin, namazı kılsın, dedi. Haşa! Dedim. Sen fakir misin? Bir bakalım, istersen; bakalım yani. Şimdi, o zenginlik-fakirlik deyince dünyadaki işte belli başlı para, altın öyle zannediyor. Bakalım, sen fakir misin? Sen yoktun ama hiç yoktun, öyle değil mi? Seni ne etti? Var etti. Bak, hiç böyle şey gelmiyor, değil mi? Yani -haşa, haşa- vermek zorundaydı, zaten; haşa, haşa! Hiç bu varlığın nasıl bir hediye olduğunu anlayamıyoruz. Sen yoktun; bir gün, birisi dedi. Yani belki ben istemiyordum, dedi. Ya benim, ben demem için bile önce beni, ben yapması gerekiyor. Denkleme bakar mısın? Taş yapmadı, bitki yapmadı, böcek yapmadı, ne yaptı? Ali yaptı, Mahmut yaptı, Ahmet yaptı. Şimdi, bu fakirlik mi? Bak, şimdi; zenginliğe bak, zenginliğe! Sonra dedim ki iki gözünü ver, sana İstanbul’u verelim? Ya dedi, ben gözsüz İstanbul’u ne yapayım? O zaman sende İstanbul’dan daha kıymetli bir şey yok mu, yok mu? Bu zenginlik değil mi şimdi? Sonra dedim ki aklını ver, sana cenneti verelim? Dedi, akılsız Cennet ne işe yarar? yarar mı işe? Yaramaz. Akılsız Cennet ne işe yarar? O zaman sende, Cennetten daha pahalı da bir şey var. Öyle mi? Şimdi, yani sen fakir misin? Allah aşkına, bak! İnsan sağlığı ile para kazanır, doğru mu? Ama parasıyla sağlık kazanamaz. Sana o sağlığı meccanen verdi. Meccanen? Karşılıksız, bak! Şimdi, sen fakir misin? Hakikaten sende parayla alınamayacak şeyler var. Rakamlara sığmayacak kadar zenginsin. Dayına teşekkür ediyorsun da bunları verenin hiç hatrı yok mu? Hiç mi hatırı yok? İnsan ona teşekkür edebilmek için çıldırır mı çıldırmaz mı?

Dedi ki ya Allah Allah, ben hep zenginliği banknotta görüyordum. Meğer dedi, ne kadar ikram vermiş, ne kadar zenginmişiz; ben, dedi; bunu yeni fark ettim. Şimdi, burada,birileri eve gidecek, kapıyı çocuğu açacak, bedavadan tebessüm edecek. Niye? Evde çocuk var. Ya kim kime çocuk vermiş, kim vermiş ya? Niye veriyor, niye yani, niye? Esmaları tecelli edecek, zahir olacak, tatlı yanaklı bir şey evde çıkacak. Ya niye versin, niye yani? Ne sebebi var? O perdeyi bir yırtsana. Çocuğundaki sevimlilik, esmanın güzelliği ya! Ya çocuk da hikaye oluyor, bir yerde. Anne ya, anne ya; yanardağı üstüne düşse o atlar. Dur, oğluma bir şey olmasın. Yahu niye annede böyle bir şey var yani? Annenin bu güzelliği kendinden olsa, bu şefkati pazardan alınma olsa bizden daha güzel bir insan yok mu dışarıda? Var ya. Ana git, onu sev. Yok, biri bana mühürlemiş, illa bunu seveceksin, öyle mi, öyle mi? Bak, mühürlemiş, illa bunu seveceksin. Ya demek, ana bunu öğrenemez. O annede zahir olan Allah’ın kuluna muhabbeti, şefkati. Verdiklerine bakar mısınız ya! İnsan bu minnettarlık altında çıldırması lazım. Vakti gelse de koşup minnettarlığımı ifade etsem. Kim gibi? Almanya’dan gelen dayı gibi. Allah Allah!

Şimdi, bak; Dünya’mız, Güneş’ten kopan bir gaz bulutuydu. Daha sonra -öyle diyor ya- mayi oldu, sıvılaştı. Pekiyi, Allah dünyayı sıvı halde mi bıraktı? Hayır, tamamen mi katı yaptı? Hayır. Bak, sıvı halde bıraksaydı, yaşayabilir miydik? Yok. Tamamen, bütün dünya, demir gibi olsaydı; Süpernova patlamalarıyla bütün dünya demir oldu, yaşayabilir miydik? Yok. Bir yeri demir yapıyor, içine ambarlar dolduruyor. Biz, yeni İsviçre’den geldik. Ya böyle bir şeyi nasıl yaratıyorsun ya? Yani olacak gibi bir şey değil, Allah’ın mülkü akıl alır gibi değil yani! Ya Rab, o heybet, o güzellik, içlerini su dolduruyorsun, tepeden şelaleler akıyor, Güneş bir yerden doğuyor. Ya adama portre yap desen, yapamıyor böyle bir şey. Allah yaratıyor bunu yani! Ne demir halde bıraktı ne sıvı halde. Bir yanları sıvı, bir yanları demir, bir yanları toprak, bir yanları dağ. İçleri ambarlar, içleri madenler; üstünde tavuklar, ceylanlar... Ya kim, niye versin böyle bir şeyi yani; niye versin, durduk yere? Bir mana var mı yok mu? Dayının Almanya’daki hediyelerinden üstün değil mi bunlar? Bunların her biri sana verilen ikramlar ve zenginlikler değil mi? İnsanın bunları keşfettikten sonra Ya Rabb, yani ben gibi iktidarsız güçsüz adama niye böyle bir şey veresin, niye yani? Çıldırması lazım, insanın. Bu minnettarlığı ilan etmekten başka dünya var ya, o zihinde ufacık kalır, başka hiçbir şey düşünemez, insan. Allah Allah! Yetmiyor, dünyanın üstüne bir de cam fanus giydiriyor; içini de oksijen dolduruyor, tam böyle benim ciğerlere göre. Allah Allah! Sonra yeryüzünü çiçekli halılar, dereler, ağaçlar, şelaleler, kuşlar... Şöyle bir tablo yapıp kuş resmi çizsem. O kuşun da bir de güzel sesli bir bülbül olduğunu, öttüğünü düşün, tabloda ötüyor. Adam der ya, bu nasıl bir sanat? Boyayla öten kuş! Ya bunun gerçeği var ama biz ülfetten böyle zaten bunlar olmak zorunda, diyoruz. Hepsi ikram, ikram. Hem de çıldırtıcı seviyede ikramlar. Amaç ne? O hediyeleri gönderenin huzuruna çıkacaksın. Niye? Bu minnettarlık başka türlü ilan ve ifade edilemez. Allah Allah!

Güneş tam bir hidrojen deposu mu değil mi? Tam hidrojen deposu, Güneş. Bunun zıttı olan oksijeni dünyaya kim getirdi, acaba? Bak, enteresan ya, Allah Allah, böyle bir ihtiyaç! Daha sonra bu oksijenle hidrojen el ele tutuşup evlenmemiz lazım diyecek, kimya-yı saadet olacak, mezc olacaklar -Allah Allah- ya neden ya, niye su olsun ki yani? Bunlar el ele tutup neden su olsun? Olayı görüyor musunuz? Bak, ikramlara bak, ikramlara! Şimdi, bu su, tamam, yaratıldı. Rabbim -hamdolsun- bize su verdi. Oksijen eğer suda erimeseydi ne olurdu? Suların altında gördüğünüz canlılık, hepsi hayal olurdu. Bir de enteresan bir hadise var. Bir şey donduğunda büzüşür mü? Büzüşür. Su donduğunda hacmi % 10 artar, doğru mu? Sıvılar donduğunda küçülür, hacmi küçülür. Su donduğunda hacmi % 10 artar. Ya Rab, neden; sen de diğer sıvılar gibi ol diye emir verseydin, olmaz mıydı? Olmazdı. Bir denizin, derenin, gölün, donmaya başladığında ilk neresi donmaya başlıyor? Üstü. Bunun sebebi ne, biliyor musun? Buzun hacmi ufalsaydı, yoğunluğu da artacaktı. Bir göl donmaya aşağıdan başlayacaktı, gölün içinde hiçbir canlı yaşayamayacak. Yukarıdan donduruyor, havayla suyun ilişkisini kesiyor, buzun altı hep 4 derece, nasıl? Onun ikramı sayesinde birileri hamsiyi seviyor, öyle mi? Birileri kefali seviyor, birileri çuprayı seviyor. Şimdi, bu hediye mi değil mi? İkram mı değil mi bu yani? Bu olmak zorunda mıydı? Haşa, haşa, haşa; Allah Azze ve Celle bize, bunları, yapmaya mecburdu, böyle mi? Yani mecbur olan Allah olur mu ya, olur mu ya?

Dayının hediyelerinden sabah gözüne uyku girmesin. Arabayı çek, dayımı karşılayacağım diye. Allah’ın hediyelerinden secdeye gitmeye üşen. İnsanlık olmuyor değil mi bu, olmuyor değil mi? Böyle vefasızlık insanlık olur mu yani, olmuyor değil mi? İbrahim suresi, 34 diyor ki hem size istediğiniz şeylerin hepsinden verildi, ne ki istiyorsun o var, öyle mi? Midene bak, su istiyor. Kalbine bak, sevda istiyor. Hepsi var mı? Hepsi var. Öyle ki Allah’ın nimetini, buraya dikkat etmeniz lazım, saysan bitiremez. Tekrar eder misiniz, bu kelimeyi? Saysanız bitiremezsiniz. Yani Allah’ın nimeti sayılamaz diyor, doğru mu? Şimdi, insanın aklına şey geliyor, hep sonsuz lafını alışmışız ya. Sonsuz deseydin ama öyle demiyor. Sayılamaz diyor. Şimdi Alman Kantor diye bir matematikçi var, sonsuzları kıyaslamış. Demiş ki pozitif sayılarla birebir eşlenebilen sonsuzlara sayılabilir sonsuz diyor. Mesela, hani 2, 4, 6, 8, sonsuza kadar gidiyor ya, bu eşlenebilir mi? Evet. 2 birincisi, 4 ikincisi; eşleniyor, değil mi? Buna, sayılabilen sonsuz demiş. Bu şekilde eşlenemeyen sonsuza da sayılamayan sonsuz demiş. Ve şunu demiş: sayılabilen sonsuz, sayılamayan sonsuzun yanında hiç hükmündedir, diyor ve ayette Allah’ın nimetleri sonsuzdur demiyor, sayılamaz diyor. Nimete bak, nimete; niye bu kadar? Mahcup olmamak mümkün değil Allah’a, doğru mu? Şu nimetlere bak, nimetlere, Allah Allah! Farkında mısınız, çok namaz konuşuyoruz. Yatıyoruz Namaz, kalkıyoruz Namaz, Namaz bu kadar önemli. Ya Allah Allah, namazı bu kadar önemli yapan nedir ya? Niye yani Ya Rabb, başka türlü bir kulluk sergilesek? Para dağıtalım, insanlara yardım edelim. Yok, onlar başka. Namaz? Namaz, imandan sonra ilk amel, biliyor musunuz? İmandan sonra en önemli amel namaz, namaz. Ötesi yok, namazın amel cihetinde. Ya Rabb! Neden ya, bu namazı bu kadar önemli yapan nedir? Ayette diyor ki Cehennem ehline sordular, cevap veriyor: Biz namaz kılanlardan değildik. Namaz, Cehennem sebebi oluyor mu? Cehennem sebebi oluyor. Allah Allah! Ya Rabb! Haşa, senin ibadetimize mi ihtiyacın var? Bak, değil mi? Namaz, Namaz, Namaz, Namaz; ya Rabbi, ibadetimize mi ihtiyacın var? Yani ben sabah namazı kalksam ne, kalkmasam ne, bir şey mi oluyor? Ben ikindi vakti, iş yerini terk edip namaza gitsem ne gitmesem ne? Namaz, Namaz, Namaz; neden bu kadar önemli Namaz? Bir de şey diyorlar, Allah kendine böyle ibadet ettiriyor -haşa ve kella- kibirli değil mi yani? Öyle oluyor, değil mi? İbadet istiyor, namaz istiyor, kulluk istiyor; ya arkadaş, bu kibir olmaz mı? Bak, şimdi, çok dikkat edin! Kibirlenme şu demek; büyük olmayanın kendisini büyük göstermesi. Bak, tekrar edelim. Kibir ne demek? Büyük olmayanın kendini büyük göstermesi. Hangi büyüklük Allah’ta yok, haşa? Mümkün değil. Yani Allah’ta kibir olamaz. Ya Rabb, bu namazı neden bu kadar istiyorsun, bir ihtiyaç mıdır? Haşa.

Şimdi, bir yer okuyacağım, çok dikkatli dinler miyiz? Bugün, konumuz Namaz ama kulluktaki mahcubiyetle Namaz. Bak, şimdi! "Şu külli, hadsiz nimetlere karşı..." Çok muydu nimetler? Ne kadar? Sayılamayacak kadar, değil mi? Almanya’daki dayı örneğini unutmayın! Onun verdiği 5-10 yıllık, toplasan 100 tane hediye, adam kendini paralıyor. Allah’ın verdiği nimetlere bak, bak! "Şu külli, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut (sınırlı) ve cüz’i şükrümle mukabele edebilirim?" Yani çok nimet vermiş, bunun karşılığı bende yok. Var mı karşılığı? Yok. Hatta benim şükredebilmem nimetler sınıfından. Benim şükredebilmem bir ekstra değil. Şey demiyorlar mı? Elhamdülillah ala külli hal, sivel küfri ve delal. Küfür ve delalet hariç her hale hamd olsun. Yani iman nimet sınıfından. İmanım var, çok ekstrayım, süper. Hayır ya, o nimetin zirvesi zaten iman. E, şimdi, benim başımda bir sürü nimet var, bunlara şükür yetiştireceğim. E, benim şükredebilecek halde olmam bambaşka bir şükür konusu, o da nimet sınıfından. Yani şükredilecek şey sayılamayacak kadar, benim elde? Var mı elimizde bir şey? Allah’a tam karşılığını vereceğimiz var mı? Hiçbir şey. Olmadı, değil mi? Bir gariplik var. Sonsuz nimet, sonsuz acizlik. Çok dikkatli dinleyin olur mu? Çok acayip bir mesele! "El cevap: Külli bir niyetle, hadsiz bir itikatla. Mesela," Şimdi, tefekkür ediyoruz. "Tefekkürüssaatin hayrün min ibadeti senetin." Tefekkür, bir yıl nafile ibadetten hayırlı. Bak, şimdi, film gibi çekeceksin. "Nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, oralara dizilmiş." Şimdi, köyde ilan etmişler; sultan hediyeleri kabul ediyor. Bizim adamın elinde ne var? Beş kuruşluk paslı demir var. Götürecek, sultana hediye götürecek. Bu ne oluyor, biliyor musun? Bizim şahsi ibadetlerimiz. Beş kuruşluk paslı demir ne? Şahsi ibadetlerimiz. Şimdi, başkaları da hediye getirmiş mi? Getirmiş. Ne getirmiş, biliyor musun? Yakutlar, zümrütler, mücevherler... Onlar ne? Sahabe efendilerimizin ibadeti, meleklerin ibadeti, mahlukatın Allah Azze ve Celle’ye karşı ibadeti. Bir daha söyleyeyim, tam otursun. Sultan ilan ediyor, diyor ki hediyeleri kabul ediyorum. Şimdi, ilan var, davet var, icabet var, gidiyoruz. Elimizde ne var? Beş kuruşluk paslı demir. Ne oluyor, beş kuruşluk paslı demir? Benim şahsi ibadetlerim. Başka hediye getiren var mı? Var. Onlar ne getirmişler? Yakutlar, zümrütler, elmaslar, altınlar... Onlar ne oluyor? Sahabe efendilerimizin ibadeti, meleklerin ibadeti, mahlukatın ibadeti. Şimdi, biz olsak ne deriz, biliyor musun? Ya böyle bir şey verilir mi? Ayıp der, geri döneriz ama hikaye öyle olmayacak. Sultan huzuruna çıkmak her şeye değer, her şeye. "Onun kalbine gelir." O kim? Elinde beş kuruşluk demir olan. Beş kuruşluk demir neydi? Şahsi ibadetlerim. "Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?" Sahabenin namazı nerede, hediye olarak; benim namazım nerede? "Birden der:" Sultana diyor bak! "Ey seyyidim, (Efendim) bütün şu kıymettar hediyeleri ..." Herkesin hediyelerine söylüyor. Sahabenin namazına, meleklerin ibadetine, mahlukatın, bak! "... bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara layıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı bunların bir mislini (bir bu kadarını) daha sana hediye ederdim." Nasıl ya? Yani onların elindeki hediyeleri ben sana hediye ediyorum. Böyle iş olur mu ya? Sen şimdi ona hediye getiriyorsun, ben diyorum ki onun hediyesini de ben sana hediye ediyorum, Olur mu böyle iş? Bak bakalım, nasıl oluyormuş? Sultana getirdikleri hediyeler aslında kimin? Zaten sultanın. Memleket kimin? Memleket de sultanın. Hediyeleri getiren adamlar kimin? Adamlar da sultanın. Bu sultanın hediyeye ihtiyacı yok ki. Konu hediye değil. Konu namazın maddesi değil. Konu ibadetin şekli, maddesi değil, bak! Sultana gelen bütün hediyeler zaten sultana ait. Onun mülkünden satın alınmış. Memleket sultana ait. Hediye getirenler gene sultana ait. Yani sultanın hiç ihtiyacı yok. Allah Allah! Ey sultanım! Madem ihtiyacın yok, neden hediye kabul ediyorsun? Allah’ın ibadetlerimize ihtiyacı yoksa niye namazımızı istiyor, anlıyor musunuz? Hem de nasıl namaz be, kuruşluk demir, öyle mi? "İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyye- tinin altındaki tebaasının derece-i sadakat ve hürmetine alamet olarak hediyelerini kabul eden o padişah..." Neymiş konu, hediye mi, para pul mu, namaz mı, oruç mu? Konu, sadakat konusuymuş. Allah Allah! Allah Azze ve Celle’nin ibadetlerimize ihtiyacı var mı? Hayır. Haşa! Ya Rabb! Neden çağırıyorsun, o zaman bizi? Konu, kim daha sadakatli onu görmekmiş. Bak, konu bizim ibadetlerimizin Allah’a hiçbir faydası yok. Var mı? Zerre kadar faydası yok. Konu neymiş? Konu ibadetimiz değil sadakatimizmiş. Nasıl olay? Yoksa bizim ibadetten -haşa- ne olacak, ne katılabilir? Demek konu ibadet değil sadakat. Allah Azze ve Celle’nin ibadetimize ihtiyacı yok. Sadakatimizi görmek istiyor. Hangi kulum daha sadık. Bak, sadakat konusu.

Şimdi, Ashab-ı Keyf, 6 kişi, Roma zulmünden kaçıyorlar. Bir de onlara yolda çoban eşlik ediyor mu? Ediyor. Kaç oluyorlar? Yedi. Bir de çobanın köpeği var. Adı nedir? Kıtmir. Bunların her biri bir mağaraya giriyor mu? Giriyor. Peşlerinden Kıtmir de giriyor, bu mağaraya. Kıtmiri çıkarmak istemişler ama Kıtmir mağaradan çıkmamış. Demiş ki sahibim nerede, ben de orada. Şimdi, Kıtmirin aklı var mı? Aklı yok ama Kıtmir’de bir sıfat var, sadakat. Çok enteresan, Allah Azze ve Celle, 300 yıl sonra her birisini diriltiyor. Yanında Kıtmiri de diriltiyor. Hangi sıfattan dolayı? Sadakatten. O zaman sadakat insanı diriltir. Kim gibi? Kıtmir gibi sadakat. Allah Allah! Konu ne? İbadetlerimizle -haşa- Allah’a bir şey mi veriyoruz? Haşa! Konu, Allah, bizim sadakatimizi ölçmek ve bize göstermek istiyor. Dünyanın en cazibeli saati, ticaretin ikindi namazı vakti. Ticaretin ikindi namazı vaktinde, Allah Azze ve Celle neden namaza çağırıyor, bizi? Konu, namaz mı sadece? Konu, bizim ucuz paslı demir hediyemiz mi? Hayır. Allah, o saatteki sadakatimiz görmek istiyor. Paraya tapanlar köşeye, Allah’a tapanlar secdeye. Bir gün, birisi dedi ki abi, dedi. Sabah namazını sabah kılmasak da öğlen kılsak daha fazla insan kılmaz mı? Sabah namazını öyle kılsak böyle olmaz mı? Olmaz, neden? Konu sadece namaz meselesi değil konu, Allah, ne kadar sadıksın onu görmek istiyor. Sabahın o saatinde en sevdiğini, uykunu; en sevdiğine feda edecek misin? Allah, tam onu görmek istiyor. Konu ne meselesi? Sadakat meselesi. Allah Allah! Maneviyatta, istifadenin olmazsa olmaz şartı fedakarlıktır. Çok elzem bir cümle. Tekrar edeyim. Maneviyattan istifadenin olmazsa olmaz şartı fedakarlıktır. TV başında ömür geçirenle Allah için gençliğini, kendisini, malını, mülkünü feda eden aynı olmayacaktır. Bir tanesi sabah namazı kaçırmış, gözünü açtığı anda, yatağını yorganını yakmış; oh olsun sana diye. Ne meselesi bu? Sadakat meselesi. Namazın şekli var. Tadil-i erkan önemli mi? Tabii önemli. Kalıpsız kek olmaz ama madde, mana içindir. Kekin kalıbı tadı içindir. O tadil-i erkan, namazın manası içindir. Ya Rabb, benim gibi bir adamın 5 kuruşluk hediyesi nasıl manalı hale gelir? Feda ederek. Sabahını feda ederek, saatini feda ederek, nefis ve nefesini feda ederek. Kim, ne kadar feda ederse maneviyattan istifadesi, namazı da o ölçüde olacaktır.

Ben bir olay yaşadım. Risale-i Nur’da bir mesele var; böyle bir ağaç, tohum metaforu. Bayağıdır düşünüyordum. Ya Allah Allah! Üstat Hazretleri her yerde bu meseleyi kullanıyor. Acaba bu meselenin özü nedir diye makale okudum, yazdım, çizdim, izledim. Bir türlü kafamda oturtamadım. Bir gün hizmetin bir işi oldu, Antep’te. Ben de o zamanlar dizim çok ağrıyor. Yani bir-iki saat araba kullanamıyorum. Hemen böyle dizim işlemez hale geliyor. Belimde de öyle işte. Olsun dedim ya, en fazla iki gün yataktan çıkamayız, benim dizim ağırır. Ben gidip bu hizmetin işini yapacağım, dedim. Gittim, Antep’te o işi yaptım. Dönerken direksiyon başında, olayı anladım. Masa başında, kitap başında, defter başında anlayamadığım olayı, kendimce bir şeyi feda ettim, ondan sonra anladım. Neden, sürekli infak etmek böyle öneriliyor? Çünkü infak, kalpteki nifakı söküyor. Terk etmek, feda etmek; maneviyattan istifadenin ölçüsü budur. Bir insan, ne kadar alsa o kadar verip, terk edip feda edebilir, öyle mi? Bakkaldan ne kadar ekmek aldın? O kadar parayı terk ettin. Kur’an’dan hakikati kalbine ne kadar aldın, o kadar şeyini terk ettin. O teheccütlere kalkan niye kalkıyor, anlıyor musunuz? Aşk meselesi, aşk. Ya Rabb! Teheccüdü de farzlardan saysaydın? Böyle bir nafile yok, teheccüt gibi, öyle mi? Akıl almaz bir nafile ibadet. Bir gencin basiretini açacak mesele, Teheccüd namazı, doğru mu? E, ya Rabb, farz kılsaydın, haşa! Olmaz, orası aşk meselesi. Farzlar bir insanı memur yapar. Nafileler sevdalı yapar. Hadiste ne diyor? Kulum bana nafilelerle yaklaşsın, diyor. Olayı anlıyor musunuz? Bunların her birinin sonsuz karşılığı olacak. Buraları unutmamak lazım. Şunu anladınız mı? Allah Azze ve Celle, günlük hayatta işleri çok üst üste bindiriyor. Sohbet var misafir gelecek, Allah için Allah’ın hatrını hoş etmeye çalışacağımız bir mesele var, dünyada da bir toplantı kondu, bir iş kondu; niye hep bunlar çakışıp duruyor? Haşa, Allah Azze ve Celle -haşa- hesaplayamamış mı? Kasten çakıştırıyor. Hangisine sadıksın, hangisini seviyorsun? Adam da sanki Allah kader kaleminde hesaplayamamış gibi diyor ki ya bu işlerim böyle böyle olduğundan namazı kılamıyorum. Bu işleri yapamıyorum. Kur’an’ı okuyamıyorum. Beyefendiye bak! Adamın dediğine göre -haşa- Allah, hesaplayamıyor, bunu. Orada, milimetrelik hesap var. Konu yapacağın da değil acaba ne kadar sadıksın, anlaşılıyor, değil mi? Konu nasıl bir derin mesele ya! Hadiste diyor ki levlake levlak lema halaktül eflak. Sen olmasaydın Habibim, felekleri yaratmazdım, diyor. Efendimiz aleyhisselam da demiş ki ben de benim için yarattığın her şeyi senin için terk ediyorum, Ya Rabb! Aşkın müntehası, son noktası bu. Sevdiğin için her şeyi terk etmek, aşkın son noktası. Biz, o zaman Efendimiz aleyhisselamdan şunu öğreniyoruz: Allah katındaki kıymetin ne kadar? Terk ettiklerin kadar. Şimdi, üç tane fazla iş geliyor, terk etmiyor muyuz Allah’ı? Bir tane koltuk geliyor, böyle az içimizi gıdıklayan; bu işler yokmuş gibi davranıyoruz. Bu kibir öldürecek bizi, bu kibir. En çok Allah için bir şey terk eden kimdir? Efendimiz aleyhissalatü vesselam. Kim cennete gidip geri döner? Kim yapmış? Efendimiz aleyhisselatü vesselam. Nerede yapmış? Miraç’ta yapmış. İdris Peygamber cennete gidiyor mu? Gidiyor. Geri geliyor mu? Gelmiyor. Efendimiz aleyhisselam diyor ki ümmetim olmadan orayı da istemem. Bizim anne şefkatleri onun yanında karınca olur, ha! Sana namazı öğretecek; sen diyeceksin, dünyada işim var. Çok yanlış yapıyoruz ha, çok yanlış yapıyoruz! Dayının iki tane çikolatasına kanıyoruz, Allah’ın bunca ikramına çok hata ediyoruz, çok. Hiç olacak iş değil bu, hiç! Boğulmuşuz, kalmışız sebeplerde, boğulmuşuz! İbadet demek, terk etmek demek. Sabah namazı neden daha kıymetli? Uykunu terk ettiğin için. Bak, bütün ibadetlerde terk var. Oruç niye kıymetli? Dilinin lezzetini terk ettiğin için. Zekat neden kıymetli? Malını terk ettiğin için. Adamdan malını istemişler; ya, demiş; can değil ki verek kardeş, demiş. Hac niye bu kadar kıymetli? O rahatını terk ettiğin için. Hani bazen konuşuyoruz ya, Hac’da ufak bir zahmet vardır ya, Allah farkında değil mi o zahmetin? Bilerek yaratmıyor mu o zahmeti? Bir mesele var, bir değer ölçüsü var, nedir o? Sadakatimiz. Sadakatle ilgili bir cümle söyleyeyim ama unutmayalım olur mu? Sadık, aşıktan evladır. Sadık, aşıktan üstündür. Sadıkların piştarı Hz. Ebubekir Efendimiz. Aşık dediğin adam gaza gelir; bir hafta, bir ay bir şeyler yapar, biraz göz boyar, köşeye geçer. Sadık adam ne yapıyorsa sonuna kadar yapar, kim gibi? Hz. Ebubekir gibi. O Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia var ya, üzüm bahçesinin sahibi, hatırladınız mı? Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üstüne deve işkembesi koyan, 6-7 tane böyle karanlık adamdan ikisi. Tam Kabe’nin orada arbede yaşanıyor, çivili ayakkabı giymişler. Hz. Ebubekir Efendimiz’in kafasına kafasına vuruyorlar, kafasına kafasına. 24 saat komada kalmış, bir gün. Orada, kavmiyetçilik, aşiretçilik, bir miktar var, biliyorsunuz. Akrabaları alıyor, Hz. Ebubekir Efendimizi; götürüyorlar, tedavi ediyorlar. Kendine gelmesini bekliyorlar. Normalde insan gözünü açar, Allah sizden razı olsun, güzel akrabalarım, siz olmasaydınız orada ezilirdim der. Hz. Ebubekir Efendimiz, bir gün sonra gözünü açınca ne diyor? Eyne Resulullah, Resulullah aleyhisselatü vesselam nerede? O cümleden memnun olmuyor, zaten, akrabaları, dağlıyor. Sadık, aşıktan üstündür. Gaza gelip bir şeyler yapmayı bırakın, bırakın. Konunun hakikatini anlayıp sadakatle yürüyelim. Devamlı olmayan şeylerin adına nimet demiyorlar. Nimet’in özelliği devamlılığında saklı. Devamlı olmayan şeye nimet demiyorlar. Nimetin özelliği devamlılığında saklı. Ben, sana, bugün, tantuni yedireyim; 29 gün yedirmeyeyim. O, nikmet olur;

Azap olur, nimet olmaz. Nimette devamlılık şartı vardır. Devamlı ve sadık bir şekilde kulluğu yaptığımızda işte, o, bizim üzerimize takılan nimet sınıfına girmiş yeni bir sayfadır. Allah Allah! Ali İmran 92; iniyor, diyor ki "Sevdiğiniz şeyleri infak etmedikçe takvalı olamazsınız." Nasıl ayet? Neyi istiyor, Allah? En sevdiğini. Ya Allah Allah! Ya bir enteresan iş değil mi? Ya Rabb! Şunu biraz canım çekiyor, şundan versem? Yok, en sevdiğini diyor. Kurbanda da öyle demiyor mu? En güzelini kurban edin! E, Ya Rabb! Ben, bunu kesince eti sana gelmiyor, gene dönüp bana geliyor, neden hep en güzelini yapmam gerekiyor? Konu et değil, kurban değil; konu, sadakat meselesi. Ayete bak, ayete! "En sevdiğiniz şeyleri infak etmedikçe takvalı olamazsınız."

Ebu Talha. Enes bin Malik'i hatırladınız mı, 10 yaşındaki sahabe efendimiz? Enes bin Malik'in annesini hatırladınız mı, Ümmü Süleym annemiz? Onun ikinci eşi vardı, kahraman kumandan Ebu Talha. Ebu Talha, bu ayeti duyar duymaz Mescid-i Nebevi'nin karşısında Beyruha bahçesi var. En çok onu seviyor. Ayet nüzül olur olmaz götürüyor, en sevdiğimi en sevdiğime feda ediyorum. Yok mu oldu, o bahçe şimdi? Sonsuzluğa döndü. Fena et, feda et ta beka bulsun. Üstat rahimullah, öyle diyor. Fena et, feda et ta beka bulsun. Allah Allah! Ömrünün son demleri, kendini ata bağlattırarak cihada gider, Ebu Talha. Bu şekilde de ruhunu teslim eder. Şöyle bir hayal edelim. Acaba, şimdi, hangi güzelliklerin içerisindedir. Risale-i Nur'daki yeri okumaya devam ediyorum. Sultanın huzuruna gitmişlerdi. Hediye takdimi yapıyorlardı. Oradan devam ediyorum. "O bir çarenin o büyük ve külli niyetini, arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder." Çünkü konu hediye değil, para pul değil. Konu, bunlar olmadıktan sonra bir milyon hediyeyle bir liralık hediyenin de farkı kalmıyor. Çünkü tamamı onun mülkü. Konu sadakate dönüyor. Orada herkes kendi hediyesini takdim ederken o bütün mevcudatın hediyesini sultana takdim etmek isteğini söylüyor. Aynen öyle de bak bakalım; biz, bu bütün mevcudatın hediyesini nerede takdim ediyormuşuz? Nerede? Namazda. Bir kelime söyleyin, hangi kelime? "Ettehiyyatü." Çok güzel ya, tebrik ederim kardeşim, tebrik ederim, çok güzel!

Aynen öyle de aciz bir abd, namazında "Ettahiyyatü lillah" der. Yani 'Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediyeleri...' Bir bülbülün sesini; ya Rab, bülbül olsam, sana onu da hediye ederdim! Bir şelalenin akışını; ya Rabb, şelale olsam sana onu takdim etmek isterdim! Başka bir kulun kahramanlığını; ya Rabb, onun yerinde olsam sana onu da takdim etmek isterdim! Nasıl bir olay? "Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum." Bak, "Ettahiyat" acayip bir kelime! Mahlukatın ibadeti şuursuz. Ben şuurla bunu okuyup anlıyorum ve gidip şuurla onu takdim ediyorum. Şuursuz mahlukatın ibadetini şuurla okuyarak Yaradan'a şuur ile takdim etmenin ismi ettahiyyatü lillah. Konuya bak, konuya! Boşuna eğilmemişiz ha, boşuna eğilmemişiz! Boşuna namazda o mahcup tavırlarda olmuyormuşuz yani! Çok acayip bir konuymuş o yani, derin bir meseleymiş! "Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim." Hediyeler. "Hem Sen onlara hem daha fazlasına layıksın. İşte, şu niyet ve itikad..." Amel? Niyet? Bak, olaya bak, olaya! İnnemel amalü binniyet. Müminin ameli, niyetine göre. Ne cümle, değil mi Efendimiz aleyhisselamın ya, Allah Allah! Nasıl bir hadis? "İşte, şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllidir." Yoksa bizim elde bir şey yoktu, verecek. "Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir." Bu da benim anlamaya çalıştığım cümle, yolda açılan; Antep'ten dönerken.

Farkında mısınız; kulluk, mahcubiyettir? Bugünün ana konusu namaz ama mahcup namaz. Namaz ama mahcup namaz. O sultana, az önceki sultana gidip şunu da al, kendine yolluk yaparsın desen o da kelleni, değil mi kemer yapar. Verebileceğin bir şey yok, çünkü. Madem verebileceğin bir şey yoksa o namaz mecburen mahcup namaz olacak. Kulluk mahcubiyettir, yeni başlığımız. Bakın, kulluk, bizzat insanın Allah'a karşı mahcubiyeti hissetmesiyle ortaya çıkar. Hissetmezse ne olur? Birazdan ne kadar sakat bir şey olduğunu göreceksiniz. Kullukta şart bu ama olmazsa olmaz şart. Ya ben unuttum. Mahcubiyeti unutursan yaptığın her şey sevap değil günaha dönebilir. Birazdan göreceğiz, kulluk insanın Allah'a karşı mahcubiyeti hissetmesiyle ortaya çıkar. Şimdi, bir gün, birisi namaza duracaktı, dedi ki abi, çok mahcubum, duramıyorum. Allah senden böyle durmanı istiyor ama! Günahlarının mahcubiyetinden ezilerek senin namaza durmanı istiyor. Böyle çekirdek çitler gibi lay lay lom namaza durmanı istemiyor. Zaten istediği hal, senin mahcup olarak namaza durman. Geçen bir tanesi diyor -maalesef böyle şeyler var ya!- işte, gitmiş, arkadaşlarıyla; Taylant mıdır nedir, bir şeye; bir de esprisini yapıyor. Diyor, haftaya da Umre'ye gidelim, diyor; onu dengelesin, diyor. Bak, şimdi! Böyle ahmakça istemiyor. İşte, anladın mı bu değil yani? Bir de otursan hakikat erbabı yani. Ya çok enteresan haller almışız yani, çok enteresan. Anlatabildim mi demek istediğimi, yani çok ilginç haller? Böyle istemiyor, Allah Azze ve Celle. Senin mahcubiyet şeklinde, mahcubiyeti takınarak kulluğunu sunman istiyor. Şimdi, sabah namazını kıldın, kalbinde de şöyle bir hal oluştu: Allah Azze ve Celle'ye ihtiyacını verdim. Ne olur, o namaz? İbadet yerine enaniyete döndü. Gitti mi namaz? Gitti. Sadece yok mu oldu? Hayır, sevapken günaha döndü. Sen o namazı nasıl kılman lazım? Kurban olayım kapını al -çok affedersiniz, haşa minel huzur- 40 kapıdan kemik dilenen köpek gibi gitmek lazım. Öyle yani. Ne olur, dergahı ilahiden beni dur eyleme! Kurban olayım, başka sığınacak kapım yok! Nereye gitsem gark olurum, batarım! Nereye gitsem boğulurum, yok olurum, karanlıkta kalırım! Kurban olayım, o huzurundan beni uzak eyleme, kurban olayım! Böyle gitmek lazım. Geçen de işte, Allah'a bir Umre verdim, bak! İşte, bu Tayland'a gittim, öbür ay da gideyim de bir ona Umre vereyim. Haşa, o da şey, muhasebeci -haşa- o da onu dengelesin. Ne kadar şey değil mi, üzücü değil mi? Tavra bak, tavra!

Şimdi, ibadetlerimiz verilecek nimetlerin ücreti mi? Cennetin ücreti mi ibadet? Yok, namazla Cennet mi alınır. Bizim bu ibadetler, bu dünyadaki nimetlerin bile karşılığı değil, öyle mi? Bak, bak elimizdeki şeye bak! 5 kuruşluk paslı demir var, elde; başka? Başka bir şey yok. Daha sen verilmiş ücretlerini ödemeden Allah Azze ve Celle, bu yaptıklarınla bir de Cennet vadediyor, niyet şartıyla. Allah Allah! İşte, bu insanda hangi hali doğurur? Mahcubiyet, çok güzel! Veriyor da veriyor, ne hal olur, bu? Mahcup olur, değil mi? Şimdi, mesela, bir adamın size borcu var; geldi, yanınıza; şöyle mahcup gelir az. İsim neydi? Ya Sinan Efendi, bu ay borcumuzu ödeyemedik. Şöyle az da böyle hafif... Sen çıkardın, bir balya daha para koydun, daha mahcup olur mu? Çıkardı, bir balya daha koydu. Allah Allah! O adam başını yerden kaldıramaz. İşte, Allah'ın verdiği nimetleri fark eden, başını o secdeden kaldıramıyor. Kulluğun özü, bu mahcubiyet namazı, bu. Allah'ın verdiklerini keşfet! Nimetlerin altında ezilmiş bir kul istiyor. Bak, buymuş kulluğun özü, buymuş. Yoksa baş secdede, ruh kazık gibi ayakta; böyle bir namaz asla istemiyor, asla. Yani eğer böyle olursa baş secdede, ruh kazık gibi ayakta buna ucup deniyor. Ucup amele güvenmek demek. Kulluğu kökünden iptal eder. Çünkü kullukta mahcubiyet vardı. Ya bu kadar nimetlerin şükrünü nasıl veririm? Ucupta da amele güvenmek var. Ya Rabb! -haşa- al şu sabah namazını, sana da işte Umre'ye gittik ya. Ucup amele güvenmek demek. Bütün nimetleri kökünden iptal eder. Ya bu kadar amel ettim, yetmez mi diyor. E, bir dışarıdakilerin haline bak! Biz namaz da kılıyoruz, bir de. Neymiş, bu ifadeler? Ucup, ucup; amele güvenmek. Bakın, bunlar şirke en yakın günahlar diye geçiyor. Hani biz, İslam'ın gırtlağını sıktık ya, günah deyince içki, faiz, değil mi? Bunların arasındayız, yılbaşı, değil mi? Şu, bu. Üç-beş bir şey sayıyoruz. Bu ucup, şirke en yakın günah diye geçiyor. Çünkü ilahlık peyda etmeye çalışıyorsun. İşte yaptık, yeter; daha ne istiyor? Haşa! Şimdi, adamın bir tanesi, bir tane caminin duvarını yapmış. 20 yıldır anlatıyormuş. Her gelene, köyde, diyormuş ki şu caminin duvarını biz yaptık. Köyün kahvesi olur ya, her gelene diyormuş ki a, şu caminin duvarını biz yaptık, biz yaptık. Şeytan, 20 yıldır yaptığı ameli söylettiriyor, 20 yıldır. İşlediği sevaptan çok günaha sokuyor. Allah Allah! Bir duvar yapıyor, bin duvarı yıkıyor, öyle mi? Şimdi, şeytan geçmişe ait ne varsa döktürüyor, niye döktürüyor? İptal etmek için. Bir insan geçmişe sevap gönderebilir mi? Hayır. Bir insan geçmişteki ibadetini yakabilir mi? Evet, ucup ile. Ne tehlikeli olay, değil mi? Ana konumuz, namazda mahcubiyet. Onun zıttı, ucup. İşte kıldık ya, haşa! Konu neden önemli anlıyorsunuz, değil mi? Ana konu, namazda mahcubiyet; onun zıttı, ucup meselesi yani amele güvenmek. Namazımızı da kılıyoruz -haşa- ne isteyecek daha? Yani onun gibi düşün. Halbuki reklamı yapılan amelle cennete gitmemek lazım. O adamın belki ne demesi lazımdı? Ben cami duvarı yapacak adam değildim ama Allah nasip etti, bizi kullandı, hizmet ettirdi, yaptırdı; sesimi çıkarmayayım da ondan da olmayayım, öyle mi? İnsan ameline güvenmeye başladığında şeytana oyuncak olur. Bir ufak mesele anlatsam size. Şimdi, biz çok sahadayız, insanlarla görüşüyoruz, biraz tecrübemiz fazla. Böyle çok ağır madde bile kullanıp çok güzel hale gelen biz, çok arkadaşlarımızı gördük. Hepsini de Allah kurtarsın, inşallah! Ya da farklı farklı böyle karanlıklara düşmüş, çıkmış; on numara adam olmuş çok arkadaşımızı gördük ama bu ucuba girmiş adamlardan düzelen çok az ya. Ya bu öyle lanet bir günah yani amele güvenmek. Yani ilahlığını ilan ediyor; işte yapıyoruz, daha ne olsun diye.

Şimdi, iyi de ben amel yaptım, bu amele neden güvenmeyeyim? Bir onu anlatayım mı şöyle ufak? Şimdi, Nisa suresinde diyor ki "Ma asabeke min hasanetin fe minallah vema asabake min seyyietin feminnefsik." Sana bir iyilik isabet ederse Allah'tan, kötülük isabet ederse nefsinden. Niye ya Rabb? Yani ikisini de ben yapıyorum, neden öyle? Şimdi, iyi düşünün! Bir tarlamız var. Tarlamız yıl sonu 100 milyon hasılat kaldıracak. Tarla sana ait. İsmin neydi? Kerem, tarla sana ait. Benim tek vazifem musluk açmak. Yıl sonu geldi, tarlanın hasılatını kaldırdık. 100 milyon para çıktı. Ben gidip Kerem'e diyorum ki ben musluğu açmasaydım, bu hasılatı alamazdık. 100 milyonun tamamı bana ait. Doğru olur mu? Olmaz. Benim hakkım ne kadar? Musluk açmak kadar. Bakın, ortada bir iyilik var ama yapılan iyilikten hissem binde bir. Ne kadar? Musluğu açmak kadar. Benim hakkım o kadar olur. Zıttını düşünelim. Tarlaya girdik. Yıl sonu 100 milyon kaldıracağız. Benim vazifem musluk açmak. Ben bu vazifeyi terk ettim, tarla kurudu, zarar 100 milyon. Bu 100 milyon zarar bizzat bana ait. Bak, bir iyilik isabet etti, hissem kadar; kötülük isabet etti, tamamı bana ait. Bir namaz kıldın, senin namaz kılman için Allah Azze ve Celle, Güneş sistemini yaratacak, gezegenleri döndürecek, yıldızları döndürecek, sana hücre verecek, onları besleyecek, kas sistemini, hareket sistemini, oksijen dengesini, azot dengesini, toprağı, denizi, güneşi, her birini çevirecek ki sen namaz kılasın. Namaz kılmaktan hissen sadece meyletmek. Bu namazı ben kıldım diyemiyorsun, işte, o yüzden. Hissen çok küçük. Anladın mı? Tam oturdun mu mesele? Ama sen bu namazı kılmadığında, musluk kapatmak gibi bu günah, anamın ak sütü gibi benim günahım diyebilirsin. O yüzden ayet öyle diyor. "Ma asabeke min hasanetin fe minallah, vema asabeke min seyyietin feminnefsik. Amele güvenmek neden ucup, anladın mı? Hissen çok küçük. Şimdi, şu medreseyi, Allah sebepler planında bizi kullandı, böyle ortaya çıktı diyelim. Şimdi, ben desem ki medreseyi de bizzat ben yaptım. Hisse var ya milyarda bir var mı yok mu belli değil. Öyle mi? Bunu dediğin anda ne oldu? Ucup. Şunu tekrar söyleyeyim, konuda kalalım diye, ana konumuz namazda mahcubiyetti. Şu an onun zıttı olursa o namazda mahcup değil de güvenerek kılarsak ne olur, hangi günah olur, onu anlatıyorum. Ucup günahı.

Esved ibni Yezidü'n-nehai var. Nehai ailesinden. Ebu Hanife'nin yetiştiği ekol, Tabiin ilminden. Yani ilmin fokur fokur kaynadığı bir ailede. Esved ibni Yezidü'n-nehai. Esved vefat ederken başında kuzeni Alkame var. Nasıl bir Alim olduğunu anladınız, değil mi? Esved korkudan titremeye başlıyor. Alkame diyor ki ne oldu, diyor. Yani hani evliya ya, alim bir zat, herhalde diyor, bir günahını hatırladı da ona diyor, böyle üzüldü. Ne oldu, diyor; günahlarından mı korktun, diyor. Ne günahı be adam, diyor; kafir ölürüm diye korkuyorum. Vefatından sonra rüyasına giriyor. Nasıl bir yer bura yani nasıl bir yer. Vallahi diyor, peygamberlikle aramda dört parmak kaldı, diyor. Yani cennetin öyle bir mertebesinin tasviri bunlar. Büyüklüğün alametine bak; mahcubiyet, gerçek mahcubiyet ama! İçeriden şunu çok iyi anlamışlar; Allah bana niye Cennet vermek zorunda olsun. Haşa, niye yaptığımı kabul etmek zorunda olsun. Sultan hediyeyi niye kabul etmek zorunda olsun. Zorunda mı? Bir de şu var ki bu kulluk bizim fıtri vazifemiz zaten. Ya benim de tavuk geçen yumurta yapmış. E, bunda şaşıracak bir şey yok ki, yumurta vermezse şaşıracak bir durum var. Bizim de geçen keçi süt verdi. Ya iyi de bu fıtratı zaten, bunda şaşıracak bir şey yok ki! Asıl süt vermezse ben keser, yerim onu. Bizim Ahmet de namaz kılıyor. Bunda zaten garip bir şey yok. Bu olması gereken fıtri ahvalin senin. Senin yaratılış fıtratında var. Yani namaz senin fıtratın. Namaz senin fıtratın. Allah Allah! Kıldığın için iltifat bekleyemezsin. Cümleye bakın! Vazife-i fıtrat, netice-i hilkat. Yani böyle yapacağından Allah böyle yarattı zaten. Bir Buzdolabı neden seri üretime geçiriliyor. Buzdolabı fıtraten ben dondururum diye söz verdiği için, doğru mu? Bak, buzdolabının fıtratında bu söz var mı? Var. Fabrikada bu söze güvenip seri üretime geçiliyor. Bir klima neden seri üretime geçiriliyor? Klima fıtraten ben soğutacağım diye söz verdiği için. Allah Azze ve Celle, kulları, neden seri üretim yarattı? Fıtraten namaz kılacağımıza söz vermişiz. Bizim Allah sözümüz nerede yazılıymış? Fıtratında. Bu kadar nimeti anlayıp mahcup olup eğilir mi ceylan? Hayır, hayır; bu kadar nimeti anlayıp mahcup olup secdeye gider mi kartal? Bu özellik sadece fıtratımdan belli namaz kılmakta mecbur olduğum. Fıtratım bu kadar nimeti görüp hayret edip mahcup olabilecek tek mahluk ben. Fıtratta yazıyor mu? Yazıyor. Dönüp hatırlamaya gerek var mı? Ya yok, fıtratımda yazıyor. Bir görüntüyü yansıtmaya burada, ne söz vermiş, söyler misin? Televizyon. Aha, yazıyor fıtratında. Sen konuş, ben seni çekerim diye burada, ne söz vermiş, söyler misin? Kamera. Aha, fıtratında yazıyor. Senin Allah'a verdiğin sözler fıtratında yazıyor. Aslanım namaz senin boynunun borcu. Bak, namaza bak, namaza! Böyle istiyormuş, namazı. E, biz iş yerinde namazda olduğumuzu hatırlamıyoruz. E, doldurmuyorsun ki hatırlayasın! Şu şişeden havayı çıkarmanın tek yolu su doldurmak ya! E, Kur'an'ı okumuyoruz, amel etmiyoruz, hizmet etmiyoruz, mahcup olabilecek sahabe mantığında hiçbir tavır sergilemiyoruz. Patron gibi geçmişiz Allah'ın yaratıp ikram ettiği bir köşeye, arada da Ramazan kolisi, biraz da para gönder; tamam, bitsin iş. Böyle bir şey yok. Nefsinin ve nefesini feda edeceksin. Para bunun gerisinde kalıyor. İlk feda, nefis ve nefesin fedasıdır. Etmezsek ahirette ucuz bir ticaret yapabiliriz. Bir gün bir tanesi şöyle diyor. Diyor ki hocam diyor, sahabe diyor; görmüş, iman etmiş, diyor. Ben diyor, bir de görmeden iman ettim. Allah o cennete beni koymayacaksa kapısına kilit vursun, diyor. Bak, şimdi, ucup oturuyor, değil mi kafada? Üzücü bir şey söyleyeyim. Bizim dilimiz böyle demese de bazen halimiz; e, namaz kılıyorum, daha ne yapayım? Yani benzer olmuyor mu yani ha? Allah Allah! Baş secdede, ruh kazık gibi ayakta. Yaptığı amel onu Tevhide yaklaştıracak ama Allah'tan uzaklaştırdı. Nasıl bir namaz oldu, o namaz? "Feveylüllin musallin." Veyl olsun, o musallinlere, namaz kılanlara. Allah Allah! Hadiste geçiyor. 500 yıl ibadet eden bir abidi anlatıyor. Hadis şu an elimde, uzun ama okumayayım, anlatayım, size ufaktan, hadisi bil mana diye. 500 yıl ibadet eden bir abidi anlatıyor. Şimdi, enteresan olay ya, beş yüz yıl! Biz 2 ay ibadet etsek evliyalık, değil mi, hemen? Sonra cenneti de üstümüze alıyoruz. Diyoruz ki bu cennete girsin, bu girmesin, değil mi? Hemen ortasına oturmuşuz; bu girsin, bu girmesin. 500 yıl ibadet eden bir abidi anlatıyor. Hadis birazcık uzun. En sonunda tartıya konulunca bir tek gözün karşılığı çıkmıyor, 500 yıllık ibadet. Sen ne yapacaksın da cenneti satın alabileceksin? Ne yapabileceksin? Gerçekten acizliğimizden mahcubiyetimizden başka bir sermaye elimizde yok. Sermayeyi de anlayamazsak ticaretini yapamayacağız. 500 yıl, Allah Allah!

Bir gün âmâ bir arkadaş, çocukluktan şöyle eğitmişler, o ama arkadaşı. Adaletsiz Allah sizi kör yarattı. Böyle eğitmişler arkadaşı, adaletsiz Allah sizi kör yarattı diye. Arkadaş da demiş: E, Allah yoksa siz niye suçu ona atıyorsunuz. Yani hem Allah yok diye anlatıyorlar sonra bir de adalet... Enteresan, garip garip çocuk oyuncakları işte! Şimdi, adaleti oradan görüyorlar. Yani senin gözünü vermediği için göz senin hakkındı, o adaletsizlik olur. Şimdi, bir yerde, 10 kişi çalışsın. Çalışanların birine 10, birine 20 lira ver; bu adaletsizlik olur. Ama şurada, hiç kimse çalışmadan kapıdan biri girse ona 10, ona 50, ona 100 verse adaletsizlik olur mu? Hayır, karşılıksız verdi. Bir şeyin karşılığı olarak vermediği için bu adaletsizlik olmaz. Şimdi, Allah birine göz verdi, birine neden vermedi? Allah'ın bize göz borcu var mı? Yok. O zaman adaletsizlik olamaz. Zaten "lehül mülk"; mülk, umumen onun. Arkadaş da onu anlatmış, durum böyle böyle. Bu bir imtihan çeşididir. Hatta bu imtihan çeşidinden dolayı Allah Azze ve Celle beni bir şeyden muaf tutmuştur. Bugün Allah'a isyan edenlerin birçoğu, gözüyle girdiği haramlardan isyan etti. Allah beni bu imtihandan muaf tutmuştur. Ben halimden memnunum. Bu arkadaş hacca gidiyor. Kendisine kabartmalı Kur'an almış, elleriyle Kur'an'ını okuyacak sürekli. Tabii aydınlık, karanlık onun için fark etmediğinden geçiyor, otelde; karanlık bir odada eliyle Kur'an okuyor. Bir tane de yaşlı karı koca girmiş, ışığı bir açmış, o âmâ arkadaşı görüyor, elleriyle Kur'an okuyor. Aa demiş, sen ne yapıyorsun burada? Demiş işte böyle böyle. Arafat'a gidecek, hatmini bitirmeye çalışıyor. Demiş işte Arafat'a gitmeden hatmi bitirmeye çalışınca vay demiş, yazık yazık demiş, oy kuzum demiş. Kör haliyle bak, ta buralara geldi. Tabii böyle ifadeler rahatsız etmiş. Yazık demiş, ya bak bir de bu haliyle Kur'an okuyor falan deyince demiş ki siz, Kur'an okumayı biliyor musunuz, demiş. Ah evladım, demiş. Bizim öğrenmeye fırsatımız olmadı. Asıl kör sizsiniz, demiş. Ben bu halimle hatim ederken siz, Allah'ın verdiği göz nimetleriyle daha bir Kur'an'ı okumayı öğrenemediyseniz asıl kör sizsiniz. Samimiyiz diye diyorum, yanlış anlaşılmasın. Bizim içimizde de kör varsa ayıp olmuyor mu yani? Bu kadar nimetlerle, daha Ya Rab senin benden isteğin ne? Kur'an asıl ne için okunur? Maksadın ne ya Rabb? Sen, şuradan girerken eline küçük bir kitapçık versem niye verdiler, bir okuyayım dersin. Kur'an'dan asıl, Allah'ın murad-ı süphanisini anlamak maksat. E, biz daha okumayı çözemediysek sadakatsizlik olmaz mı, olmaz mı? Dünyada âmâ insana ah yazık diyorlar. Ahirettekiler de okumayanlara ah yazık diyor. Sahte dünyanın, sahte ifadelerine mi yazık diyelim; asas diyarın, gerçek ifadelerine mi ah yazık diyelim?

Ucup meselesi ile ilgili bir noktayı daha söylemem lazım. Efendimiz aleyhisselatü vesselam diyor ki kimse ameliyle cennete giremez. Sahabe soruyor: Sen de mi ya Resulallah? Evet, ben de amelle cennete giremem, Allah'ın rahmet etmesi müstesna. Bu hadisin manası şudur: Amelle cennete gidilmez. Tekrar eder miyiz? Amelle cennete gidilmez. Zaten ders anlaşıldı. Hangi amel cenneti satın alabilir? Günde 24 saat namaz kılsam? O, onun karşılığı değil. Amelle cennete gidilmezse Allah Azze ve Celle bizim bizzat amelimize nazar etmiyor. Amel yapıldıktan sonra amelin içindeki ihlasa... İhlas, samimiyet demek. Böyle bir kelime kullanayım da anlaşılabilir mi diye. İhlas sevimlilik demek. Küçük bir çocuk sana tokat atsa sen de gülersin. Niye? Fıtri, samimi, ihlaslı ya, küçük çocuk. O yüzden sevimli gelir, sana. İhlas sevimlilik demek. İhlas samimiyet demek. Allah Azze ve Celle için bizzat amel önemli değil. Çünkü sultanın böyle bir amel hediyesine ihtiyacı yok. Ya Rab ama bizden amel yapmamızı istiyorsun! Evet, yaptığınız amelin kabuğunu yırtacak, içindeki ihlasa nazar edeceğim. İhlas, amelin ruhu, özü, altını, yakutudur. Koskocaman Erciyes dağını devirdik, içinden hiç altın çıkmadı, kum çıktı. Zarara düştük. Benim boyum kadar bir dağı devirdik içi tamamen altın çıktı. Nasıl bir servet? İhlas ile bir dirhem amel -küçücük daha- ihlassız, samimiyetsiz batmanlarca amele müreccahtır, tercih edilir. Neden? Çünkü amele ihtiyacı yok. Bak, benim için fark eder. Bir kazak mı üç kazak mı? Ya bende acizlik var. 3 kazak daha fazla bir şey. Allah'ta sonsuzluk var. Rakamın bir önemi yok, sonsuzlukta. O yüzden amelle cennete gidilmez. Amel etmeyelim mi? Hayır onu demi... Bol edip ihlaslı halini yakalamaya gayret edeceksin. Şurada ufak bir cümleyi okuyup bitireyim. Daha vardı ama çok da yerde oturan var, daha yormayayım, sizi. Risale-i Nur'da bir cümle var. Böyle beni, birçok meseleyi tam yerli yerine oturtan cümle oldu. Diyor ki namaz için. Allah'ın huzuruna kabuldür, diyor. Huzurun asıl manası hani sultanın huzuruna çıkın yani gördüğü yere çıkın. Huzurdan asıl mana murakabe hissi, Allah Azze ve Celle'nin sürekli seni gördüğünü görebilmek huzur. Hep onun huzurundasın çünkü. Diyor ki namaz, Allah'ın huzura kabulüdür. Neden dedim, bunu? Dışarıda diyorlar ki ben namaz kılmıyorum, kılamıyorum. Ya namaz kadar hafif bir ibadet yok. Namaz şu masayı taşımaktan daha kolay şu çayı demlemek daha kolay şu koltuğun kılıfını dikmekten daha kolay, yemek yapmaktan daha kolay, şu yerde bir saat oturmaktan daha kolay yani bu kadar kolay bir ibadeti bir insanın yapamama ihtimali mümkün değil. O zaman ben namaz kılmıyorum değil Allah seni huzuruna kabul etmiyor, demek ki! Sorulması gereken soru şu: Benim içimde nasıl bir kir var ki... Bu ucbu düşünün, kibri düşünün. Hep üç-dört tane yanlışı düşünüyoruz, hata ediyoruz. Benim içimde Allah'a karşı nasıl bir kötülük besliyorum ki ben huzurdan kovulmayı hak ettim. Neden beni huzuruna almıyor? Halbuki çok muhtaçtım, çok ihtiyacım vardı. Onun kapısından ayrılmamam gerekirdi ama ben ne yaptım da namaz ile beni huzuruna bir türlü kabul etmiyor. Huzuruna kabul ettikleri nasıl yapıyor, biliyor musun? Bir gün yolda gidiyoruz, namaz vakti girdi. Dedik ki ya şu istasyonları geçelim de ileride müsait bir yer bulunca artık namaza dururuz. Yanda bir arkadaş dedi ki olmaz, bekler, dedi. Nasıl çağrılıyorsa artık huzura, o aşktan ayrılamıyor, ayrılamıyor. Olmaz, bekler dedi. Huzurundan kovulduğumuz anda karanlıkta kaldık. Etrafta evler, işler, meşkler parlıyor gibi gözükür. Onlar kargaları kandıran parlaklıklar. Huzurdan kovulduktan sonra her yer karanlık. Huzura davet de mahcubiyet bakıyor. Allah ruhumuzu da eğilenlerden, secde edenlerden eylesin! Subhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke entel alimülhakim ve ahiru davana anilhamdülillahi Rabbilalemin, elFatiha, maassalavat.

Bir ufak mesele söyleyeyim. Şimdi, bizim dersteki bir besinimiz meseleyi anlamak, diğer bir besinde halet-i ruhiye. Şimdi, biz, burada, sürekli; namaz, mahcubiyet demledik ya burada, o dem böyle aşağı indi, onu çok hızlı biriyle konuşup dağıtmamak lazım. Bir anda hızlı hareket edip dağıtmamak lazım. Ya orada bir düşünmek lazım. Allah'ım şurayı anlıyorum. Yani o mahcubiyeti yakalamak lazım. Benim önerim, bir anda çok hızlı muhabbete kapılıp o halet-i ruhiyeyi dağıtmasak, biraz böyle bir tefekkür etsek çok istifade ederiz. Bilmem ifade edebildim mi? O halet-i ruhiye kısmı bize bir ikram, bir hediye. Hazır gelmişken ondan biraz istifade etsek güzel olur yani. Diyeyim, müsaade isteyeyim. Görüşürüz inşallah yine. Cümleten selamün aleyküm. Boğulmak şeytana mahsustur. Sen hangi halde olursan ol Allah'a sığın. Hisler, hayaller ve sesler; sana hiçbiri zarar veremez. O zaman pencerelerden seyret, içlerine girme! Kötü düşünce ve takıntılarından kurtul! Mehmet Yıldız'ın kaleminden Vesvesen kitabı sizlerle. mybedesten.com'dan sipariş verebilirsiniz. Gezegenler bile biraradayken tek olduğunu düşünüyorsan koskoca evrende, bu kanal tam sana göre. Bu video, YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma! Siz de Hayalhanem'in yurt içi ve yurt dışı projelerine destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.