📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

MARAŞ KATLİAMININ ALTINDAN O ÇIKTI! Herkesi Şoke Eden Öğretmen Annenin Kan Donduran İhmali!

SÖZCÜ Televizyonu20:14

Transcription

Bu arada dün Kahramanmaraş'ta gerçekleştirilen saldırının ardından babadan sonra anne de tutuklandı. İsa Aras Mersinli'nin öğretmen olduğu öğrenilen annesi cezaevine gönderildi.

Büyük bir ihmaller zinciri olduğunu söyledi Adalet Bakanı Akın Gürlek. Rehberlik servisinin daha önce aileyi uyardığı, çocuğun psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğu söylendiği ancak ailenin bu uyarıyı dikkate almadığı anlaşılınca anne de cezaevine gönderildi.

Bununla ilgili neler düşünürsünüz? Ben en çok şuna şaşırdım. Bu kişi bir öğretmen. Türkçe ve edebiyat öğretmeni annesi bu saldırganın ve çocuğu o hale dönüşünceye kadar pedagojik formasyon almış bir öğretmen, bir anne, acaba neden nasıl atladı bu durumu? Anlayamadım ben onu.

Yani acaba annenin de mi sıkıntıları vardı? Çünkü hani insan bunu kabullenmekte çok zorluk çekebilir. Ben de anneyim. O kadının önünde gelişmekte olan bu tablo karşısında ne kadar acı çekmiş olabileceğini tahmin edebiliyorum. İçimde hissediyorum. Ama öyle bir nokta gelir ki hayatta hani acılarını bir kenara koyup bu konuyla ilgili bir sorumluluk hissedersin. Bir ebeveyn sorumluluğu ve bir şey yapman gerekir. Bunu nasıl atladılar ben anlayamıyorum gerçekten de.

Yani ailenin içerisinde sanki başka bir tablo var. Şimdi hani bir yandan da empati yapmaya çalışıyorum. Bu baba tutuklu, anne de tutuklu. Şimdi iki çocuk daha var biliyorsun. Onlar evde ebeveynsiz kaldılar şu anda. Gerçi yaşları büyük galiba. Yani yetişkinler bakıma muhtaç değiller. Neresinden baksanız trajedilerle dolu kaybedilen evlatlarımızı söylemiyorum bile. O ailelerin hayatı bitti. Yani 9, 10, 11 yaşında çocuklarını ne olduklarını anlayamadıkları bir karanlığa kurban verdiler. O anneler, o babalar bitti yani. O unutulmaz bir şey bu artık. Yani bu acı onu söylemiyorum bile.

Bu ailede bir ihmal var. Onu bir tespit edelim. İyi de okulda yok mu? Bu okulun daha önce bir yöneticisi bu çocuğun durumunu tespit etmiş. Bu çocuğun takibindeymiş. Bu çocuğun çantasını arıyormuş. Bu çocukla ilgili olup bitebilecek ihtimalleri hissetmiş ve siz bu görevliyi görevden almışsınız.

Babanın şikayeti üzerine "Bir tek oğlumun çantasını arıyor ve benim oğlum rencide oluyor" şeklinde babanın şikayetleri. Hayır bu baba kimmiş ki de bu kadar...

Emniyet müdürü. Polis. Annenin tutuklanmasının gerekçesi de bugün gazetede haberimizde yer alıyor. Öğretmeni Ejder, iyi çocuğun annesini defalarca kez aramış. 14 yaşındaki çocuğun psikolojik durumunu görüşmek istemiş. Ancak anne yanıt vermemiş. Öğretmen anneyi tekrar aramış. "Çocuğunuzun psikolojik durumunu konuşmamız gerekiyor" demiş.

Bakar mısın? Anne, "Bizim çocuğumuz aşırı zeki. Bu nedenle uyum sorunu yaşıyor" diyerek sorunu geçiştirmiş.

Aynen. Gerçekleri kabul etmeyip çocuğuna da toz kondurmamış. Ayrıca telefonu da öğretmenin yüzüne kapatmış.

Yani bu bir öğretmen nasıl yapabilir ya? Pedagojik formasyon almış bir insan önündeki tabloyu... Ya o yüzden artık şöyle düşünüyorum. Bu çeşit hastalıklar eğer bir şizoit durum varsa, şizofreni zemini varsa çünkü çocuğun beyanlarında "babam beni öldürmeye çalıştı, boğmaya çalıştı". Sonra bugün sınıf arkadaşının bir röportajını dinledim. "İsa kendini arada bir çantasının sapıyla boğmayı deniyordu" filan gibi. Yani dolayısıyla çocuğun anlattıklarının ne kadarının realiteyle, hakikatle bağı olduğunu da anlayamıyoruz. Ya belki de öyle bir şey olmadı, olmuş gibi anlatıyor. Belki de aslında bir yönelimi yoktu ama öyle zannediyor. Yani dolayısıyla hani kafa çok bulanık belli ki. Bunlar daha çok genetik aktarılan tablolar. Yani belki de anne babada da var bir problem yani. Bu da mümkün. Şizofreni eğer böyle bir temeli varsa ya da bir polarite bir zeka hastalığı değil. Biliyorsun zeka geriliği sorunu yok bu çocukların. Dünyanın en büyük matematik teorisini yazan adam, oyun teorisini yazan adam John Nash bir şizofreni de biliyorsun. Ve hakkında yapılmış olan Akıl Oyunları filmi dünyada milyon izleyici buldu ve hikayesi gerçektir. Bir yanıyla da çok travmatiktir. Ama bu adam birini öldürmedi. Yani şimdi tedavi oluyordu vesaire falan. Eğer böyle bir tablo var idiyse acaba ben onu düşünmeye başladım. Yani bu kadar redde olmak, bu kadar gözünün önünde görememek ve bugün sayısız ailenin evlatlarını kaybetmesine yol açacak bir katliamın sorumlusuna dönüşmek. Bu nasıl mümkün olabilmiş ya?

Okuldaki diğer az önce sözünü ettiğimiz yönetici de Alpaslan öğretmen. Bunlar olayı fark ediyorlar.

Çocuğun durumunu yani.

Çocuğun durumunu fark ediyorlar. İşte emniyet müdürünün baskısıyla kısa bir süre önce görev okuldan... Okuldan uzaklaştırılıyorlar. Alpaslan öğretmen bizim Necati Doğru önceki gün bu konuyu yazmıştı. İki bir ay önce üç öğretmen sadece Alpaslan öğretmen değil, kişi...

O da dahil.

Üçü birden görevlerinden alınıyor. Şimdi geliyoruz bakın aynı pozisyon.

Aynı pozisyon. Bir kamu görevlisi diye bir adam. Onun dedikleri oluyor ya.

Onun dedikleri oluyor ve sonuçta işte bir katliam yaşanıyor. Öbür taraf...

Üstelik de geçmişte yargılanmış bir kamu görevlisi.

Evet. Dolandırıcılık dosyasında yargılanmış bir kamu görevlisi. Türkiye'ye son yıllarda tamamen yerleşmiş durumda. Biz burada tabii bir cinayet, bir katliam söz konusu olunca konu bu kadar açığa çıktı da...

Ya bu adam o dolandırıcılık dosyasında yargılanıp sonra ihraç edilip sonra bir şekilde mesleğe dönüp bu olay olmasaydı hayatına kaldığı yerden hiç bir şey olmamış gibi devam edip o şehrin en müstesna itibar gören bürokratlarından biri olarak hayatını sürdürecekler.

Ya devam edecek. Ben bu olayda tabii bir ay önce bu üç öğretmenin tayinini gerçekleştiren kimse o da sorumlu. Onun da mutlaka cezalandırılması gerek.

O da diyecek ki "Biz de emir kuluyuz babacığım. Bize de talimat geldi yapıyoruz" diyecek. Yani gücü ele geçiren bir kamu koltuğunu ele geçiren... Ülkede hüküm sürebiliyor. Yani bu herkes kendi küçük dere beyliklerini oluşturup...

Sen benim kim olduğumu biliyor musun diyor. Oradan yürüyor. Yani böyle bir şey olabilir. Çok özür bir hatırlatma sadece. Yani o kamu görevlisi oğlunu "erkek adamın silahı olur, silah namustur" diyerek poligona götürdüğünde buna ses çıkarmayan polis memuru açığa alındı mesela.

Evet. Aynı şey yaşandı. Yani bir sınıf... Bir emniyet müdürünün karşısında bir polis memuru...

Evet.

Suçlu ilan edildi.

Aynen öyle. Tüm bunların birer zincir şeklinde. Bakın şimdi az önce dedik ya bir Antalya'nın lüks otelinde 3 ay boyunca bu vali kişiyi barındırmış.

Üç aydan fazla. Kaç para otelin geceliği? Şimdi az önce tekrar baktım 20.000 TL. Şimdi 3 ay 90 gün boyunca siz birden fazla kişiyi burada... Buna bir servet ödemiş olmaz lazım.

Bu paranın kaynağı ne? Eğer ödendiyse onu da bilmiyoruz. Otelin bunu paranın faturasını çıkarması lazım. Eğer parayı aldıysa...

Şöyle kayıt yaptırmamışlar çünkü o da... Aynen öyle. Kayıt da yaptırmamışlar.

Ama günün sonunda sizin böyle bir oteliniz olsa Doğan Bey, 5 yıldızlı ultra lüks, yani orada her bir oda çok kıymetli. Tabii.

Birden fazla odada tahsil edildiği için yani bunu bir not defterine bile olsa "şu kişiye ben böyle bir güzellik yaptım" diye bir yere yazmıştır. Belki resmi kayıtlarda yoktur.

Şimdi ya da istisna şöyledir. Otel sahibi valiyle arkadaştır.

Ha tabii.

Yani söylemek istediğim...

Evet. Yani bunun da soruşturulması, bunun da otel sahibine "kardeşim sen bu adamları 3 ay boyunca böyle burada yatırdın. Bunun parasını aldın mı? Ne aldın? Karşılığında ne aldın? Niye isimleri gizledin?" diye sorgulanması lazım. Yani bu bir suç zinciri.

İki şey söylemek istiyorum. Bir tanesi bu yaşadığımız, bunu yaşadığımız illerden biri Kahramanmaraş. Diğer saldırıyı yaşadığımız illerden biri Şanlıurfa Siverek'ti. Bu Gülistan Doku dosyası Tunceli. Biz ne zannediyorduk? Anadolu ahlakı diye bir şey var zannediyorduk. Anadolu feraseti diye bir şey zannediyorduk. Yani büyük şehirlerde insanlar marjinal ve ahlaksız hayatlar yaşarlar. Ama küçük şehirler değil mi? Hani şey buydu yani cümle buydu. Görüyor musun? Bak Anadolu'nun küçük kentlerinde, şehirlerinde birtakım bürokratlar eliyle ne karanlık işler dönüyor ve bizim haberimiz bile yok. Yerel medyanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Yok kuş uçtu, yok Ramazan davulcusu davul çaldı, yok işte kadınlar çile kasadı yaptı filan haberlerin ötesinde yerel medyanın ne kadar önemli olduğunu burada da görüyoruz. Bak yani demokrasinin çok önemli bir aracı bağımsız medya, gazetecilik ve oradaki arkadaşlarımız biliyordur bu olayları. Yazmış zaten.

Yerel medya daha önce bununla ilgili defalarca yazmış. Yani bu oradaki gazeteci arkadaşlarımız bildiklerini, gördüklerini, tespit ettiklerini kendi gazetelerinde, köşelerinde yazmışlar. Kimsenin kılı kıpırdamamış. Birincisi bu. İkincisi, bu çocuğun, saldırganın otistik sendrom yelpazesi spektrumunda bir rahatsızlığı olduğu iddiası gündeme geldi. Türkiye'de milyonlarca otistik birey var.

Tabii. Onların etiketlenmemesi lazım. Şu anda anneler, babalar otistik birey olan evlatlarını okullara göndermekte çok endişe içerisindeler. Bu çocuklar bir saldırıya uğrarlar mı diye. Ve haklılar anneler, babalar. Bu bireylerin önemli bir bölümü eğitim alabiliyor. Aslında şefkatli de insanlar. Yani sapla samanı da karıştırmamamız lazım.

Kesinlikle. Kesinlikle. Yani burada bir otizm spektrum bozukluğunda ise bile otiz...

Bunu da bilmiyoruz daha bu arada. Bilmiyoruz. Onuncılık iddianamesi hazır bittiğinde anlayacağız.

Bu bunun işlenen suçla bir bağlantısı olup olmayacağını da anca işin uzmanları bilebilir. Gerçekten benim etiketlenme konusunda ciddi bir hassasiyetim var. Çünkü çok geniş bir spektrumdan bahsediyoruz. Milyonlarca öğrenci okullarda zaten yeterince mobbing'e, etiketlemeye ve ayrışmaya maruz kalıyor. Bir de böyle bir potansiyel suçlu gözüyle bakılmasına hiç ihtiyacı yok o çocukların da ailelerinin de. Belki bu otel ayrıntısıyla ilgili Ozan Bingöl bir şey eklemek ister. Eğer yok derseniz bir başka habere geçeceğim.

Hemen iki şey eklemek istiyorum Simge Hanım. Birincisi şu, otel ayrıntısında biraz önce Doğan abi söyledi. Fiyatı yani gayet yüksek. Bu, bu bütçe bu faturasının kesilmiş olması gerekir. Bunun para hareketlerinin araştırılmış olması gerekir. Ve bunu şunu da söyleyeyim. Tekrar söylüyorum, direkt belki kamu kaynağı olmamış olsa bile tekrar söylüyorum, kayyum yöneticiyken belediyede ya da valilikte verdiği ihaleler neticesinde ballı kaymaklı ihale dağıtıp oradan dışarı aktardığı paralar da bir kamu kaynağı niteliği kazanır. Aslında bu anlamda bu kamu kaynağıdır diyebiliriz. Onun sorgulanması gerekir. Bir de özellikle bu Tunceli'deki olayla ilgili dün sevgili Barış Terkoğlu anlatmıştı. İşte kamuoyuna Munzur Üniversitesi'ndeki okuyan genç çocuklarımızla, genç kızlarımızla bazı oradaki kamu görevlileri arasındaki bazı ilişkileri anlatmıştı. Sevgili Barış Terkoğlu önemli bir noktaya temas etmişti. Acaba Munzur Üniversitesi'nin bununla ilgili rektörünün ya da rektörlüğünün bir açıklaması oldu mu diye merak ediyorum ben de.

Yok şu anda.

Henüz yok.

Yok.

Gelirse takip ediyoruz. Takip ettiklerimizden bir diğeri gerçekten çok talihsiz bir paylaşım. Balıkesir'de ilçe Milli Eğitim Müdürünün silahla atış yaparken çektiği, çektirdiği fotoğrafı paylaşması tepki çekti. CHP Balıkesir milletvekili Serkan Sarı paylaştı o kareyi ve ilçe Milli Eğitim Müdürünün silahla atış yaparken fotoğraf çektirmesi üzerine Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e seslendi. İlçe Milli Eğitim Müdürünün görevden alınması gerektiğini söyledi. Tabii silah olduğu için biz görüntüyü, fotoğrafı bilmiyorum ekrana getirebiliyor muyuz? Yönetmenimden ben bir teyit alayım ama getiremiyorsak bile üzerine konuşulmaya gerçekten değer bir konu. Yani şunun şurasında daha bir hafta olmamış. Önce Siverek'ten ardından Maraş'tan okullara saldırı haberi gelmiş. Bir ilçe Milli Eğitim Müdürü de elinde uzun namlulu bir silahla atış yapıyor.

Ne kadar güzel. İşte erkeklik miti budur. Zaten baba da oğlunu oraya çekmeye çalışmış. Silahla atış yaparak erkek olunuyor çünkü memlekette. İşte konuşuyoruz ya diziler, antikahramanlar, işte efendim şiddet ikliminin içerisinde büyüyen çocuklar falan diye. Şimdi ben şunu da merak ediyorum. Pozitif ayrımcılık yapayım. Ha tabii kadın siyasetçilerin kötü örneklerini görmedik mi? Gördük ama onlara hata yapma alanı o kadar dar ki, iki tane geldiyse işte bir tanesinden canımız yandı diyeyim. Bu bürokrasi silsilesi içerisinde, ağı içerisinde bir tane kadın bürokrat olsaydı, örneğin Gülistan Doku dosyasında sadece bir soru işareti kafamda. Acaba o kadın şöyle diyebilir miyim? Ya bir tane genç kız öldürülmüş. Ben de anneyim. Benim de evladım var. Yani nasıl diyeyim? Bu şeye, bu düzene bir çomak sokabilir miydi? O cesareti, o şefkati gösterebilir miydi diye merak ediyorum. Tamamen erkeklerin domine olduğu, erkeklik mitinin sürekli olarak iktidarla özleştirildiği bir Türkiye'de yaşıyoruz. Bana sorarsan burada da bir problem görüyorum ben.

Toksik maskülenite, zehirli erkeklik deniliyor. İşte o kadına şiddeti kutsayan, silahı namus gören, namus için cinayet işlenebileceğine inanan bir zihniyet.

Bu mesela ilçe milli eğitim müdürü müydü?

İlçe milli eğitim.

Yaptığının harika bir şey olduğunu düşünüyordur bu adam. Yani şey bile düşün ne var ki bunda diyordur. Yani Allah Allah niye hani bu kadar konuştular beni acaba falan diye düşünüyordur.

Benzer bir şey de bugün olmuş. 23 Nisan malum yarın. Kocaeli'nde belediye başkanı, Büyükşehir Belediyesi, Derince'de afişler asmış. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı kutlu olsun. Atatürk yok, kendi fotoğrafı kocaman ama...

Gerçekten. Ama bir şey söyleyeceğim. Doğan Bey, buna şaşırıyor musunuz? Yani ben çok net 15 senedir Atatürk'ü anmadan bayram kutlayan yorumcular biliyorum, programcılar biliyorum, siyasetçiler biliyorum.

Yok. Diyanet İşleri Başkanları hiçbiri gitmiyor. Anıtkabir'e. Bunlara alıştık da kendi fotoğrafını koymazsın.

Bu da enteresanmış hakikaten.

Sonra neyse tepkiler olmuş. Afişlerin üstüne görüntüler de var. Birer Atatürk götürüp sonradan yapıştırmışlar ama beyefendi duruyor. İsmini de okuyalım geçmesin burada unutmayalım. Sözcü.com.tr'den mi geliyor?

Sözcü.com.tr'nin manşeti.

Öyle mi?

Belediye başkanı Tahir Büyükakın.

Çok güzel.

Tahir Bey, sizi kutlarız. Atatürk...

Cumhuriyeti ilan ettiğiniz için Allah razı olsun. Sizin fotoğrafınızın olması tabii ki hakkınızdır. Siz böyle devam edin.

Bu arada bir başka belediye de Gelibolu Belediyesi de yarın gerçekleştirilecek 23 Nisan kutlamaları için katılımcılardan 2.500 TL para talep etmiş. O da ayrı bir komedi. Evet.

23 Nisan neşesi mutfakta çoğalıyor temasıyla düzenlenen etkinlik için. Evet.

Belediyeler, belediye, çocuklardan 2.500 TL katılım ücreti istedi deniliyor. Sözcü'deki haber bu. Pizza ve cupkek yapacak öğrenciler bu etkinlikte. Yani 2.500 liraya dışarıda zaten pizza ve cupcake de yiyebilirler. Neden bir belediyeye gidip versin? Bir de kendileri yapacaklar yani.

Bir de yorulacaklar. Bayram günü.

O belediye başkanı da adını geçmeyelim. Ali Kamil Soyak fotoğrafı da var gazetede.

Evet.

O da büyük buluş olarak yansımış.

Bravo. Tebrik ediyoruz. Etkinliğin duyurusunu okuyayım ben. "Miniklerimiz kendi pizzalarını ve keklerini hazırlayarak hünerlerini sergilerken sizler de çay saatinde San Sebastian Cheesecake ve dere otlu poğaça eşliğinde keyifli vakit geçirin. Katılım ücreti 2.500 liradır. Katılım sınırlı olduğu için yerinizi hemen ayırtın" diyor Gelibolu Belediyesi. Ozan Bey'den ben bir yorum almak isterim. Dereotlu poğaça varsa biz geliriz değil mi? Simge Hanım ya, Sayın Cumhurbaşkanımız fahiş fiyatla mücadele edeceğiz, fırsatçılara göz açtırmayacağız diyordu. Buyursun.

Bir pizza 2.500 TL ol.

Acaba ÖTV falan mı var dere otunda? Bu nasıl bir fiyat? Ben anlamadım ki yani.

Evet. Ya şimdilik gelmedi ama Özlem Hanım vallahi çok da akıllarına düşürmeyelim çünkü çünkü bu... Bu meclisten hiç diyoruz ya halkın yararına bir şey geldi mi? Geçtiğimiz günlerde torba yasa geçerken dedi ki daha torba yasa teklifinde "pırlantadan elmastan ÖTV alacağız" dedi. Sessiz sedasız bir gece mecliste genel kuruldan çıkardılar o hükmü. ÖTV'yi alamadılar oradan yani. Pırlanta lobisi kazandı. Ama bu ülkede tırnak makasından, törpüye, mutfak tüpünden, doğalgaza ÖTV diyor bu millet. Temel tüketim ürününe özel tüketim vergisi alan bir sistemden bahsediyoruz. Ve bugün yine Sözcü Gazetesi'nde bir haber var. Onu müsaadenizle paylaşmak istiyorum. Diyor ki "25 milyarlık imtiyaz satırlık yazıyla gizlendi" diyor Sözcü Gazetesi'ndeki bir haberde. Neymiş bu? Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün devrinin neden 2028'e uzatıldığını Sayın Selçuk Özdağ bir soruyla soruyor. Cevap şu: Mevzuat gereğince. Mevzuat böyle. Ya bu mevzuat niye dar gelirliye hiç çalışmıyor? Bu mevzuat niye hiç emekliye çalışmıyor? Bu mevzuat niye asgari ücretliye çalışmıyor? Sormak gerekir. Yani mevzuat böyle. O zaman mevzuat böyleyse, mevzuat böyleyse buyurun enflasyon oranında örneğin enflasyon %10'u geçti mi otomotik olarak emekli maaşları da asgari ücrette arttırılır diye mevzuata bunu da koyun, bunu da getirin. Biz de diyelim ki tamam enflasyon varsa %10'u geçerse otomatik endekslensin. Kimsenin insafına, vicdanına bırakılmasın milyonlarca dar gelirlinin bu durumu. Bunu da mevzuata koyun. Saygı Öztürk'ün bu haberi aslında biz biraz da şey yaptık. Şöyle düşündük ya. Bakanlar biliyorsunuz kendilerine yüzlerce soru soruluyor. Hiçbirine yanıt vermiyorlar. Hiç olmazsa bunu da bakan yanıt vermiş ama sadece bir cümle ve hiçbir...

Mevzuata uygundur denilerek. Şimdi az evvel...