📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Şahitlik ve Sorumluluk Bilinci | Prof.Dr.Şaban Ali DÜZGÜN - Kur'an Halkaları 10.Buluşması #şehit

Kur'an Halkaları1:21:10

Transcription

İyi akşamlar olsun arkadaşlar. Bereketli bir oturum olsun, canlı bir oturum olsun. Orhan Hoca olayı zirveye taşımış. Orhan hocayla biz Ankara'dan geldik. Tekrar yarın beraber gideceğiz. Orhan Hoca kadar alkış almazsam hocam hayatınız tehlikede. Arabayı ben kullanıyorum çünkü hocam. Yani Orhan hocamla gerçekten yolculuk çok iyi. Bildiğiniz gibi değil. Siz 1 buçuk saatini biliyorsunuz. Ben daha önce de epey seyahat ettim hocamla.

Eee, romantizm ve akıllılık mizah sahibi insanların diğer iki özelliğiymiş. Yani dolayısıyla hocam gerçekten Allah nice buluşmaları nasip etsin inşallah. Çok ben de çok mutluyum. Fark ediyorsanız hocam sizin üzerinizden şu anda gidiyorum. Yani sizi sizden yararlanıyorum şu anda. Bildiğiniz gibi değil ya arkadaşlar.

Eee bu gerçekten bu sene seçilen konu kimin tercihi bilmiyorum başlık kime ait ama eee çok yaratıcı bir başlık. Kur'an-ı Kerim'in anahtar terimlerinden bir tanesi eyleme dönük. Kur'an-ı Kerim'in öyle terimleri var ki ideale dönük. Öyle terimleri var ki eyleme dönük. Bir önceki konuşmamda söylemiştim. Bizim Kur'an-ı Kerim'de de geçer ya mesela İshak'ın tanrısı, Yakup'un tanrısı gibi kullanılır Tevrat'ta ve Kur'an-ı Kerim'de de ona referansta bulunur. Bir kişinin tanrısı değil de biz bir idealin tanrısı, bir idealin rabbine mesela iyilik, iyiliğin rabbi, adaletin rabbi, merhametin rabbi derseniz bu bütün milletlere teşmil edebileceğiniz bir idea olur. Onun için Kur'an-ı Kerim'de bazı terimler bir idea, bir fikir, bir düşünce, bir tefekkür yaratmaya dönüktür. Bir kısmı eylem yaratmaya dönüktür. Bu ikisi arasında kopmaz bir ilişki var. Orası tartışmasız. Hangisinin önce olduğu da tartışılabilir. Peygamberler tarihine bakarsanız eylem öncedir, düşünce sonradır. Yani güvenilir bir adam olduğunuzu önce göstermeniz lazım ki Hzreti Peygamber örneğinde olduğu gibi veya Yusuf peygamber örneğinde olduğu gibi güvenilir olduğunuzu nasıl göstereceksiniz? Ben çok güvenilir bir adamım. Bana güvenebilirsin diyerek değil. Doğru mu? Bu eylemle gösterilebilir. Bunu bizim yaşadığımız toplumda da deneyimleyebilirsiniz. Bir tüccarla alışveriş yapacaksanız tüccarın sadık, dürüst bir adam olduğuna dair bir fikriniz vardır. Onun için ona gidersiniz. Yoksa adam size yemin billah etse ben çok dürüstüm. Bu sizi kesmez. Doğru mu? Dolayısıyla şu birinci aşama, ilk aşamamız bizim şahitlik meselesi bir eylem meselesi midir? Bir düşünce meselesi midir? Birinci sorumuz bu. O zaman şuraya geliyoruz. Bu bugünden beri analizler yapılıyor ama daha net bir tanım yapacak olursak şahit ile şehit kelimesinin tam karşılığı bir eylemi yapan adama şehit, o eylemi böyle takip eden adama şahit denir. Hangisini tercih edersiniz? Tarihin aktif aktörleri kimdir? İşte şehit olanlar. Allah'ın adı şahit midir, şehit midir? Şehittir. O zaman anlıyoruz ki şehit yoksa yani şahit olunacak eylemleri yaratacak insanlar yoksa şahit olacak adamlar da yoktur. Bu bildiğiniz bildiğiniz tarihi var etmenin, eylemleri var etmenin onu bir anahtarı ve bu bir çağrı. Çünkü k şüheda yani şehitler olunuz. Şüheda şehit kelimesinin çoğuludur. Şahit kelimesinin çoğulu şahidun Arapçada yani bizden talep edilen aktif aktörler olmak. Buraya kadar net.

Peki bir insan nasıl aktif bir aktör olur? Şu salonda bu sene bereketli bir oturum. Beklenenden daha çok katılım olduğu haberini aldık. Yaklaşık 400 arkadaşımız var. Kim maşallah dedi? Bence de maşallah yani. Maşallah. Şimdi 400 kişi 400 ayrı potansiyel demek. 400 ayrı eylem demek. Tamam. Bak biz normalde insan türü sanki homojen yani aynı şeyleri düşünüyoruz, aynı şeyleri yapıyoruz falan. Öyle değil. Her bir her bir insanın potansiyeli farklı, kabiliyetleri farklı. Yaratacağı dünya farklı. Fakat sorun ne? Sorun bu farkındalık tırnak içerisinde sorun kişinin neler yapabileceği konusundaki farkındalık eksikliği. Farkında kelimesine farkındalık kelimesine bilinçlilik hali de diyebilirsiniz. Bunun üzerinde duracağım bugün. Bugün bunun üzerinde duracağım ve sizin çok sık okuduğunuzu düşündüğüm ama anlamı konusunda çok fazla zihin yorup yormadığınızdan emin değilim. Genelleme yapmak istemem ama benim baktığım Kur'an meallerinden sadece tek bir meal. Tek bir meal benim zihnimde olan, olması gereken budur dediğim anlamı bulabildiğim tek bir meal var. Merak ettiniz mi olayı? Hangi ayet midir? Bakın şimdi geliyor geliyor. Biz her birinizi tek bir nefisten, tek bir nefisten inşa ettik. Enş nefsin vahidetin. Arkadan gelen iki kelime var. Bir o ayeti vereceğim. Müstekar ve müstevda. Her bir nefsin, her bir insanın yani 400 kişiyiz burada. 400 kişinin her birinin ayrı bir müstekarrı var. Ayrı bir müstevda var. Şimdi bu iki kelime üzerinde duracağız. Bir, ikinci, bugün ele alacağım ikinci bir ayet. Üçüncü bir ayet gelir mi gelmez mi emin değilim. Bunlar üzerinden bugün konuşmak istiyorum. O da şu. Allah ve elçisi sizi diriltecek, size hayat verecek şeye sizi çağırdığı zaman ona icabet edin. Burada sorun yok. Şimdi sorun kısmı geliyor. Sorunlu kısım tercüme etmekte zorlandığımız kısım geliyor. Ennallahe yahul beynel meri ve kalbihi. Yapılan tercümeler şu minvalde %99'u Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yahul kelimesi arkadaşlar tahavvül ne demek olabilir? Tahavvül >> umut. dönüşmek. Evet. Maşallah. İkinci maşallah. İlk maşallah Emre hoca dedi. İkincisi benden gelsin. Vallahi bravo. Kopya aldın mı oradan? >> Ha >> vallah. Tahavvül dönüşmek. Dönüşmek için ne lazım? Değişmek lazım. Değişmek için ne lazım? >> Çaba. Ama niçin çaba göstereceğiz? Bulunduğunuz halden memnun değilseniz değişmek, dönüşmek, bir transformasyon geçirmek istersiniz. Fakat bunu herkes yapabilir mi? Herkes yapamaz. Hatta böyle bir şey aklına geldiği zaman gerilir. Toplum gerilir. Abi değişelim, dönüşelim dediğiniz zaman nere değişip dönüşüyorsun ya? Dur. Değişim dönüşüm çünkü nedir? Risktir. Yarının ne gidereceğini bilemezsiniz. Devletler için risktir. Felsefeler için risktir. Onun için Aristo, Eflatun'un felsefelerine bakarsanız sabit felsefedir. Değişim, dönüşüm orada risktir. O zaman ayetin tercümesinde burada bir sıkıntı var. Ta ki Elmalılı Hamdi Yazır'ın tercümesini görene kadar. Şimdi Allah kişiyile kalbi arasına girer diye tercüme etmemiş hoca. Çünkü bir şey demiyor o. Onu dedikten sonra yapılan yorumlara bakıyorum ben. Yani kişinin bir niyeti vardır. O niyet gerçekleşeceği zaman Allah devreye girip başka bir şey gerçekleştirebilir. Aslında bu ters bir yorum. Yani olacak iş değil. Kişi ne istiyorsa Allah onun için onu yaratır. Yani bizim bildiğimiz odur. Kelamcıyım ben. Yani Allah'ın iradesi bizim irademize tabidir. İhdina sıratal müstakim deriz. Biz ihdina deriz. O da sırat-ı müstakim verir. Yani ben talep etmeden zorla beni talep bir talep yaratmaz ve zorla beni bir yola sokmaz. Onu biliyorum. O zaman kişiyle kalbi arasına girer dediğinizde nasıl olur? İşte kişi bir şey ister ama Allah da o araya girer. Başka bir şey bu olmadı ki. Peki elmalılığı nasıl tercüme ediyor? Yahul kelimesini Allah kişi ile kalbi arasında bir gerilim yaratır. Kişi ile kalbin arasını gerer diyor. İnanılmaz bir şey. Bir adam felsefe okuyorsa ona kulak verin. Çünkü biliyorsunuz Elmalılı Hamdi Yazır çok iyi bir felsefecidir de. Fransızcadan metal bir kitap tercüme etti. Fransızcadan bir felsefe kitabını tercüme etti. Şimdi anahtar gerilim. Anahtar gerilim. Bu anahtar kelimeyi biliyorsanız siz biraz Hegel'de okursanız negatif ve pozitif diyalektiği orada görürsünüz ve alır bu ayeti götürürsünüz. O zaman iki ayeti beraber yorumluyoruz. Bir dedik ki içimizde 400 kişi var. 400 kişinin müstekarrı ve müstevdaı var. Ayetin birisi bu. Diğeri de bu gerilim. Peki müstekar ne? Müstevda ne? Şu ne diye bağlıyoruz bunu? Dedik ki Kur'an-ı Kerim'in arzu ettiği bir eylem dünyası yaratmak. Şehit kelimesi üzerinden eylemi kim yapacak? Biz yapacağız. İyi de eyleme geçmek için bir düşünce geliyor zihnime. Sonra bedenim harekete geçecek. Geriliyorum. Yapamıyorum. Bir kısmımız o gerilimi aşıyor. Pozitif bir şekilde ileri gidiyor. Bir kısmı onun içine kapanıyor. Negatif geriye gidiyor. Böyle bir şey nasıl aklıma geldi diye bir de kendisini kınıyor. Ya da sen böyle bir şeyi nasıl düşündün diye devlet onu kınıyor. O da olur yani. O da olur. Şimdi çok hoşuma gitti. Bu Zizek var ya izlersiniz. Zek diye bir Slovenyalı felsefeci. Diyor ki belki 203 sene önceden bahsediyor. Sosyalist bir arkadaşımı diyor yazdıklarından dolayı ve söylediklerinden dolayı tutukladılar içeri attılar diyor. O kadar sevindim o kadar sevindim. İnanamazsınız diyor. Diyorlar ki niye sevindim? Hala düşüncenin ve kelimelerin gücüne inanıyor insanlar diyor. İçeri attığına göre adamın söylediklerinin demek ki etki yaratabileceğine inanıyorsun. Anlaşıldı değil mi? Olay çok hoş. Bana gelen rivayet Orhan Hocaya yaptığınız alkışın daha şiddetli olduğu yolundaydı. Hocam benden çekeceğiniz var. O o o alkışı almayacaktınız siz.

Peki şuradayız. Eylem yapacak bir insan, şehit olacak bir insan gerçekten eylem yapacak. Eylem dediğimiz yani insanların yaşamına, hayata olumlu anlamda dokunacak, onu değiştirip dönüştürecek bir kabiliyetim benim var mı yok mu? Bunu nasıl anlayabilir? Nasıl anlayabilir? Esaslı bir soru da bu. Şimdi burada Joseph Cample'ın kutsal kutsal zaman dediği bir terime geleceğiz. Kutsal zaman. O da şu. Gündelik yaşamın rutin akışının dışında kendinizi dinleyecek içinizdeki kaygıları, korkuları, umutları gözden geçirecek. Kendinize has bir vakit yaratın. Bu vakit, bu zaman sizin kutsal zamanınızdır. Bu, bunu evde yapıyorsanız orası sizin kutsal mekanınızdır. Şimdi dikkatli olun. Birçok peygamberin ve filozofun hayatında mağara kültü vardır. Mağara. Bizim en fazla bildiğimiz işte 3-4 mağara var. Eflatun'da biliyorsunuz bir mağara istiaresi var. Merak edenler derin bakabilirler. Yani yaşadığımız hayatın bir gerçek değil. O gerçeğin simülasyonu olduğunu o mağara istiaresinde bize anlatıyor adam. Peki Ashab-ı Kehf bildiğiniz Ashab-ı Kehf mağarası var. E Urfa'da bir mağara var. Kim doğdu orada yani? Evet. İbrahim Tatlıses diyenlerle Hazreti İbrahim diyenler arasında herhangi bir konferansıma İbrahim Tatlıses'in gelebileceğini hiç hayal etmemiştim şimdi. Ama iyi oldu. Ben Hazreti İbrahim diyecektim. Salonun bir kısmı belki de o Hazreti İbrahim'in İbrahim Tatlıses olduğunu zannedeceklerdi. O daha vahim olurdu. Bence bu açıklığa kavuşturmuş olduk. Hazreti İbrahim'in doğduğu mağaraya sizi götürürler. Ziyaret edersiniz. Urfa'ya gidersiniz. Peki esas hepimizin bildiği mağara Hira. Hira mağarası. Biz bir ay oldu mu Yasemin? Bir ay oldu. Bir ay önce biz burada bir ekiple kaç kişi var bizim ekipten? Arkada Neslihan Hoca var, Yasemin var. Ayşe neredesin? Ayşe orada. Üç arkadaşımız beraber Umre'deydik. En esaslı gezilerimizden bir tanesi o gece yaptığımız Hira yolculuğuydu. Şimdi şu soruyu sorduk. Benim de son konuşmamda, son sohbetimde hatırlarsanız biraz ben konuştum. Biraz da bütün katılımcı arkadaşlarımızdan istedim. Bir insanı şimdi dikkat edin nereden geldik? Joseph Cample'ın kutsal zaman. Kendinizi ayırdığınız kutsal zaman. Çünkü o kutsal zaman çok kutsal olayların varlığının kuluçka evresi. Orada kuluçka yatırıyorsunuz. Kabiliyetlerinizi kendinizi çek ediyorsunuz, denetliyorsunuz. Ben neler yapabilirim? Düşüncelerin kuluçka evresi, kaygıların her şeyi. Soru şu: Herkesin şehrin göbeğini, ticareti, işte çoluk çocuğu neyse tercih ettiği bir ortamda bir insan neden dağın tepesini tercih eder? Bu bir tercih. Kimse sürmedi oraya değil mi oraya? O bir tercih. Şimdi tercih olması onu değerli kılıyor. Kutsal kılan tercih. Herhangi bir kutsiyete siz ortak olursanız iradenizde o sizin için kutsaldır. Aksi takdirde sizin için hiçbir anlam ifade etmez. Kur'an-ı Kerim bizim için kutsal bir kitaptır. Çünkü biz onu öyle kabul ediyoruz. Başkası için değildir. Kutsiyete ortak olma bilinci, iradesi sizi kutsal bir parçası yapar. Değerli olana, halka olmak, ona eklemlenmek sizi değerli kılar. Çok basit. Tersi de olabilir. Çok değersiz bir şeye eklenirsiniz. Değeriniz düşer. Soru şu. Hzreti Peygamberi mağaraya çıkaran kendisi için bir kutsal bakın Hiraya kutsal mekan olduğu için bakın ben Hiraya kutsal mekan demiyorum. Hazreti Peygamberin orayı kendisi için özgür iradesiyle seçmiş olması onun kutsal mekanı yapar ve orada geçirdiği bütün zamanlar da kutsal zamandır. Neden? Çünkü diyorum daha sonra olayları yaratacak olan bütün düşüncelerin kuluçka mekanıdır orası. Soru şu: Neden böyle bir yere çıkar bir insan? Efendim? Şimdi güzel bir arkadaşlar bütün sancıların birincisi varoluş sancısıdır. Benim varoluş sancısı kitabın kimin elinde var? Bakın. Vay! Salonun büyük çok büyük kısmında var arkadaşlar. Var dikkat ederseniz orada varoluş sancısı. Çünkü sancı yeni bir şeyin var olmasını ve bölünmeyi gerektirir. İki olmayı, doğurmayı gerektirir. Onun için sancısıdır. Onun için müstekar ve müstevda kelimeleri şu anlama gelir. Birileri der ki, "Bırakın bana dokunmayın. Ben burada oturayım istikrarlı bir şekilde. Bura benim müstekarrımdır." Bir kısmı der ki, "Ben bu müstakardan razı değilim. Bana müstevda lazım. Yani bana büyük vaatlerde bulunan bir yere buraya veda ederek ben gidiyorum. Müstevda kelimesinin kökünde ne var? Veda etmek var. Bir insan toplumun ortasında iken, hayatından memnunken neden oraya veda eder? Neden göç ve hicret Kur'an-ı Kerim'de övülür? Her göç sizin ummadığınız muragam içerir. Ayet-i kerimedir. Muragam içerir. Yani hiç aklınıza gelmeyecek imkanlar, potansiyeller göçün içerisinde vardır. Bu göç bazen kişinin işte arasında kişiliği ile içindekiyle görünen yüzü arasındaki gerilimde yatar. O söylediğimiz o Elmalı Hamdi Yazır'ın Allah rahmet etsin çok iyi tespit etmiş yahu. Yani kişi ile kalbi arasına gerilim koyar. Kişinin kişi ve kalp arasında onu gerer diyor ya. Düşününüz. Mevcut durumumuzu bırakıp ona veda edip yeni bir aşamaya geçme isteği ve arzusu nedir? Aslında hayatın ritmi aslında bu. Bir sonraki gün arkadaşlar bir önceki gün değil. Her şey değişiyor. İyi de şöyle diyebilirsiniz. Aklınıza kesin geldi hocam. Her değişme iyiye doğru bir değişme olmayabilir. Yani ben sabah yatarım. Ağırlıklı sabah yattığım için vallahi aklıma sabah yatarım geldi. Çünkü gece çalışıyorum. Sabaha doğru yatıyorum. Sabah yatarım. Bak hiç dilimin ucuna öyle geldi. Şimdi yatıyorsunuz bir kalkıyorsunuz. Yani yattığınızda çok sağlıklısınız. Bir kalktık dudağımızda kocaman bir uçuk. E ne oldu? İyi iyiye gitmedik hocam. Hasta olduk falan diyebilirsiniz. Eğer değişim ve dönüşümden siz bunu kastediyorsanız biz onu kastetmiyoruz. Biz onu kastetmiyoruz. Şöyle bir soru sorsam size. Mesela desek ki çok esaslı bir şey, enteresan bir soru. Göze göz, dişe dişle alakalı neyi kastettiğimle ilgili bir açıklama olsun diye. Diyelim ki bir bale sanatçısı çok marifetli, çok ünlü. Bütün hayatını ona borçlu. Tamam. Onu yapmazsa yok. Bir araba yolda giderken kaldırımda yürümekte olan bu balerinin ya da baletin neyse çıkıyor kaldırıma çarpıyor ve kaval kemiğini kırıyor. Biz de diyoruz ki göze göz, dişe diş, adalet gereği desek bu şoförün kaval kemiği de kırılacak ve kırsak adalet gerçekleşmiş olur mu? >> Çünkü kaval kemiği değil mesele. Anladık değil mi olayı? Biz değişim ve dönüşümün öyle bir uçuk çıktı o değil. Daha derinden bir şeyden bahsediyoruz. O derinlik burada ayet dağıtmamak için vermeyecektim ama Süleyman Peygamberle Davut arasında bir davayı çözme konusunda çok bilinen Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bir çözümleme yapıyorlar. Davut bir çözüm üretiyor. Süleyman diyor ki aah bu çözüm diyor yani iyi bir çözüm değil. Yani adil bir çözüm aslında. Adil bir çözüm. Bir adamın ekin ara ekinlerine bir başkasının koyunları sürüsü giriyor. Talan ediyorlar, perişan ediyorlar. Ne yapalım diyor. Al diyor bu adamın sürüsünü sen işte vesaire. O Kur'an ayete bakarsınız. Fakat Süleyman başka bir çözüm üretiyor ve ayet ayet şunu diyor. Yani üretilen çözüm daha önceki çözüm aslında adaletsiz bir çözüm değil ama diyor bir Süleyman'a ve fehenna daha derin bir kavrayış vermiştik diyor o çözüm için. Şimdi daha derinde olan aslında bizim peşinde olduğumuz şey. O olaya girmiyorum şu anda. Konum o değil. Merak edenler Davut ve Süleyman'ın bir meseleyi çözmesi diye deseniz Kur'an-ı Kerim'de sizi ayeti çıkarır. Sürü ve tarla meselesi. Bakarsınız. Dağıtmak istemiyorum. Daha derinde olan aynısı bizim için. Bakın beni görüyorsunuz. Sizi görüyorum. Bu benim şahsiyetim. Ama hiçbiriniz ve bazen ben bile içimdeki kıyametleri bilmiyorum. Farkında olmuyorum. Olmak da bazen istemiyorum. Bu gerilimi hepimiz yaşıyoruz. Bu gerilimi yaşıyoruz. O zaman sorun şuydu. Sorumuz şuydu. Bir insanı kutsal bir mekan, kutsal bir zaman kendine ayırarak bir yere tecrit olma ki aslında tecrit olma dediğimiz mesela dağın başına çıkıyorsun kendini tecrit etmiş gibi görünüyorsun değil mi? İzole. Tek başınasın değil mi? Ben size bir şey söyleyeyim. Tek başına olduğunuz anda en çok olduğunuz andır. Niye biliyor musunuz? Çünkü peygamber ya da insan kendi kaygılarının bütün insanların kaygısı olduğunu orada fark eder. Kendi korkularının herkeste olduğunu orada fark eder. Kendi umutlarının herkeste olduğunu orada fark eder. Herkes düşüncesi en tekil olduğumuz zamanda bizi bulur. Dolayısıyla teklikte neyi barındırıyor? Çokluğu. Bu evrenselliğin ilk adımıdır. Peygamber bunu düşünemediği zaman faşist bir adam olur çıkar. Ben size söyleyeyim. Herhangi bir din, herhangi bir ideoloji kendinden başkasına yer açmazsa faşist olur. Totaliter olur, otoriter olur. Doğru mu? Onun için Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti nedir? Fatiha'dan sonra Umut onu da söyle. Ondan önceki o ikinci sure. İlk sure. Hayır, atarım kendimi. Bak gelene kadar açılış suresi dediğimiz ilk sure >> Fatiha. Ya ne oldu? Fatiha'nın hatırını kırdınız var ya. Fatiha'dan sonra mı dedim? Sizi denedim. Ne kadar dikkatlisiniz diye. Ama sizden de hiçbir şey kaçmıyor ya. Besmeleden sonra diyecektim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Sabah konuşuldu burada. Alem ne demek? Bir, bildiğiniz alem. İki, >> oralar tamam. Hepsi doğru. Hepsi doğru. >> Hepsi doğru. Alem, bu konuda bir arkadaşımızın müstakil makalesi var. Alem kabile demek. Kabile. Peki elhamdülillahi rabbil alemin ne demek? Allah bütün alemlerin, bütün kabilelerin, bütün milletlerin, bütün insanların rabbidir. Tek bir kabilenin rabbi ne demek ya? Tekeline alacak kadar kabile sen kimsin? Yani Yahudi mantığı açısından söylüyorum. Bu Yahudiliğin reddiyesidir. Yahudilerde Allah bir kabilenin Allah'ıdır. Ona ne diyoruz biz? Monolatri. Doğru mu hocam? Monolatri. Monoteizmden önceki bir aşamadır. Ve bana sorarsanız Yahudiler hala o aşamaya takılıp kalmışlardır. Monolatri. Biz bir monoteizm kitabı yaptık. Almanlarla Ankara İlahiyat ve Almanlar kitap yayınlandı. Takdim yazısını Türkiye adına ben yazmıştım. Orada Alman dinler tarihçisi hocalarımız yazdılar bunu. Yahudiler monolatri, monoteist aşamasına henüz gelemediler diyor adam. Hala kabile mantığıyla davranıyorlar. Bir bakın buna buna cennet arkadaşlar buna cennet sembolizmi deniyor. Yani tarihi boyunca sürekli sürgün yiyen, yerleşik yaşama geçemeyen, cenneti, kendine ait toprağı olamayan bir adamın bütün umudu nedir? Abi şöyle yerleştiğim güzel bir yerim olsa benim buna cennet sembolizmi denir. Göçebelerin cennet sembolizmi herkes, bütün göçebeler için geçerlidir bu. Şöyle sulak, kurak bir araziye gitsem da kurtulsam şundan. Doğru mu? Şundan kurtulsam. Dolayısıyla o arzı mevut dediğimiz şey bu cennet sembolizmi, göçebe ve o göçebelikte de sürekli dayak yiyen bir ırkın hayalidir. Yani cennet sembolizmidir. Öyle anlamak lazım. Onu gerçek değil o. Yani o bir cennet sembolizm. Çok güzel anlattı onu sabah Zafer hocam. Şimdi şuradayız. Dedim ki Hazreti Peygamber için ya da onu taklit ederek kendisi kapatan 10 gün eve kapattım ben kendimi. 10 gün gittim bir dağda bir eve kapattım. 10 gün ki tefekkürüm, tefehhüm, taakkulün. Tamam mı? O bütün düşünce formları tek olmadığımı öncelikle bana bakın dağda tek olduğumda tek olmadığımı önce bana anlatır. Onun için teklikte çokluğu fark ettiğinizde o çok insanların dışarı çıktığınızda sizin bir kısmının arkanızda hemen hizalanacağını bilirsiniz. Bir kısmının da karşınızda hizalanacağını bilirsiniz. Dolayısıyla kutsal zaman size bütün risk ve kriz hesaplarını yaptırır. Dediğimi anlatabildim mi? Bu da Mustafa Hocadan galiba bana bulaştı. Çok yapmazdım ben de sormazdım yani. Biraz Orhan Hocadan, biraz Mustafa Hocadan, biraz Zafer Hocadan. Emre hocam ne yapacağız? Peki tek başına şimdi şuradayım. Bakın şurayı unutmayın lütfen. Müstekar bir kişinin içinde bulunduğu mevcut durum. Bir de onu bekleyen, vaadedilen bir durum var. Veda edeceksiniz oraya bir yere gideceksiniz. Çok ilginç bir kelimeyle karşılaştım. Biraz ahır gelebilir size. Yemekten sonra akşam saat 9.30 falan diyeceksiniz. Hocam bu nedir yani bu saatte falan diyecekleri Allah affetsin diye baştan onlar için bu kadar da yüce gönüllüyüm. Yani benim benim için içlerinden bir kötülük geçirenlere ilk başta dua eden ilk hocayım tarihte ya. Aleya diye bir kelime var Yunancada. Aleya. Aleya. A olumsuz eki anormaldeki gibi. Normal anormal. Alethi hiya alethya hatırlamak demek. Hatırlamak unutmamak. Letiya unutmak. Fakat unutuyorsun da bir yerde saklıyorsun kelimeyi. Şimdi aradaki diyor ki bir şeyi unutmaya, ona veda etmeye cesaret edemezsen hatırlanmaya değer bir şeyi elde edemezsin. İyi bir alkış tekrar getirebilir. Orhan hocam >> benim aldığım rapora göre sizin alkış desibeli. Onu geçene kadar bu akşam hocam size yükleneceğim. Şimdi bunu bir Kur'an ayetiyle bağlantılayacağım. Bir Kur'an ayetiyle bağlantılayacağım. Bu okuma biçimine şu anda bizim yaptığımız yani bir Kur'an ayeti okuyup bir teoloji ondan sonra din ondan sonra Yunan felsefesi işte Batı falan bu okuma biçimine analojik thinking deniyor. Analojik düşünme. Lojik değil. Lojik düşünme tek bir hat üzerinde düşünmedir. Lojik. Mesela aldım Kur'an-ı Kerim'i gidiyorum. Ayetler. Bu logical tek bir hat üzerinde analoji karşılaştırma yaparak gitmektir. Bu meselenin daha iyi anlaşılmasına imkan veriyor. Şimdi şunu söyledik. Dedim ki letiya kelimesinin başına a letiya getirilmiş. Unutma kaldırıp bir yere koyma nın karşıtı olarak unutmama. Onu çok değerli görüp bir yerde saklama anlamına gelen aletiya kelimesi elde edilmiş. O da şu demek. Eğer bir şeyi unutma, ona veda etme cesaretini gösteremezseniz unutulmayacak, kalıcı olan bir şeye erişmeniz mümkün değil. Unutmak ya onun benzerini ya da daha iyisini size vadediyor. Ya da bir şeye veda ettiğinizde daha iyisi ya da benzeri size vaadediliyor. Bu söylediğim Kur'an'da neye denk gelir? Neye denk gelebilir? Bir teori var. Bir teori kim kim dedi? Nesh teorisi diyen kim? Kim? İsminiz Yusuf hocam. Nesh. Nesh teorisi. Nesh diyor ki ayeti kerime ma nensah min ayetin ev nünsiha. Biz bir ayeti unutturursak ya da kaldırdık bir kenara koyduk dersek hayrin minha evliha ya ondan daha iyisini ya da en kötü ihtimalle benzerini getiririz. Aynısı değil ama benzerini getiririz. Daha iyisini istiyorsanız mevcuda veda edebilmelisiniz. Ayet-i kerimenin söylediği o. Bakın bu aynı zamanda bir tekül yasasıdır. İyileşme yasasıdır. Geride bıraktığımız her şey arkadaşlar bir defa burada hemfikir olalım isterim. Benim kanaatim o. Şu anki ve önümüzdeki her şey şu ana kadar olanlardan çok daha iyidir ve hayırlıdır. İyi ve hayırlı olmalıdır. Geçmişin bu geçmiş. Vay anasını geçmiş çok kötüydü. O anlama gelmez. Geçmişin iyisinin daha iyisi, daha mükemmeli sizin sorumluluk alanınızda demektir. Bu geçmişi kötülemek değil bu. Yoksa ben şunu size söyleyebilirim, örnekler verebilirim. Pierale diye bir adam var. Gene bir Fransız felsefesine gidelim. Pier Bale. Bu adam Fransız Aydınlanması dediğimiz ansiklopedistler içerisindeki bir adamdır. Ve ansiklopedinin İbn Rüşt maddesini yazan adamdır. İbn Rüşt hayranı. İbn Rüşt hastası ve akıl ve tolerans, hoşgörü dediğinizde diyor, Hristiyanlıkla zerre kadar alaka kuramazsınız. Ama Müslümanlığın tepeden tırnağa her şey diyor hoşgörü ve akıl çerçevesinde döner. Ve bir cümle kuruyor. Diyor ki 1572 yılında arkadaşlar 1572 yılında Fransa'da Katolikler ve Protestanlar, hugenotlar arasında çıkan çatışmalarda on binlerce kişi ölüyor. Bir günde sen Bertolomev günü deniyor buna. Kutlanıyor her yıl. Pierre Bale diyor ki, "Müslümanların tarih boyunca öldürdükleri Hristiyanlardan daha fazla Hristiyan o gün öldü diyor. Hristiyanlar birbirini öldürdü bir günde. Bence Hristiyanlığın fotoğrafını en gerçekçi biçimde çeken bir insaf sahibi adamdır. Pier Bale dolayısıyla geçmiş sürekli geçmiş kötüdür değil Müslümanların yani kötülüğü şöyle şöyle düşünün. İbn Rüş gibi bir adam. Buna İbn Rüş paradoksu deniyor. Kendi memleketinde kitapları Kurtuba'nın ortasında yakılıyor. Fakat aynı İbn Rüşt'ün bakıyorsunuz İtalya'da Elyas Del Medigo diye bir takipçisi var. Hollanda'da Spinoza diye bir takipçisi var. Fransa'da Sigör the Burraban diye bir takipçisi var. Averroizm ibn Rüşçülük diye bir akım kasıp kavuruyor Avrupa'yı. Ve 1210'lı yıllardan sonra papalık ve Fransa her şeyi bırakmış. İbn Rüşt'ün de içinde olduğu eserleri yasaklama, okunmasını yasaklama derdine düşmüş. Böyle etkin bir adam. Bakın öyle bir adamı sen kendi memleketinde ne yapıyorsun? E kovuyorsun. Şu cümlenin gerisini kim getirir? Hepinizin birinci kısmını bildiğini biliyorum. İkinci kısmında sıkıntı var. Marifet iltifata tabidir. Harika. Kim diyor? İsim de alalım. Fatma yaklaşma imkan görüntü kayboluyor. Kadraca ortasında biraz not geldi. Diyor ki hocam diyor öne yaklaşıyorsunuz düşeceğinizden korkuyoruz diyor. Onun için diyor ne olur diyor biraz geride durun. Beni düşündüğünüz için çok teşekkür ederim. Allah Allah ne muradınız varsa versin. 10 dakikadır elimde tuttuğum suyu ne yapacağımızı merak eden oldu mu? Ya su içmek için alınır hoca orada 10 dakikadır onu tutuyor. Ben tutmuyorum. 10 dakikadır bunu ara ara okuyorum. Doğru cevap verene vermek için. Fatma neredesin? Gel al. Bu kutsal zaman ve kutsal mekan suyu. Afiyet olsun. Onu sakla. Gelecek buluşmada getir. Diğer suyu alayım ben. En son söylediğimiz şuydu. Gelecek geçmişten daha hayırlıdır ve hayırlı olmalıdır. Bu ayet hangi surenin ayeti? Emre hocam sana su vermeyeceğim. Sen gördüm demin su içtin. Eee doğru. E vel ahiret bundan sonraki yaşam, bundan sonraki hayatımız hayrun leke minel şu ana kadar yaşadığımızdan daha hayırlı, daha iyi olacak. Bu daha öncekinin kötülüğü ve onu karşılaştırmıyoruz. Sebep şu arkadaşlar, şu söyleyeceğimi önemsiyorum. Bizim yaşadığımız tarih, bakın tarih açısından değerlendirin. Hangi yılda yaşıyoruz? 2025'teyiz. 2025'te yaşadıklarımız en az 100, 200, 300, 400, 500 neyse yıl geride sebep olunan olayların sonuçlarını biz yaşıyoruz. Yani tarih, sebepler ve sonuçlar arasındaki ilişki. Bunu ilk defa bu şekilde açık söyleyen tarihi felsefenin bir dalı sayan İbn Haldun felsefenin bir dalıdır diyor. Neden? Çünkü sebepler ve sonuçlar arasındaki ilişkiyi tartışır. Biz sonuçları yaşıyoruz. Dünya Savaşı'nda ölen insanlar Dünya Savaşı'nın sonucunu yaşadı. Gitti öldüler. Hiçbir şeyden haberleri yok adamların. Gazze'de ölen 70.000 kişi ki genelde bu tür olaylarda en az 3'le çarpın derler. Bu tür olayları maalesef en az 3'le çarpın. Çünkü bugün bir kazı yapıldı. 60 kişinin cesedi çıkarıldı. Kayıt kayıt yok. En az üçle çarpın deniyor. Anlatabiliyor muyum? Bu insanların yaşadıkları bu trajedi, bu sonuçta rolleri ne? Sıfır sıfır sonucu yaşıyorlar. Onun için bizim gerçek tarihimiz şu anda yaşadığımız tarihimiz değil. İleride çocuklarımızın yaşayacağı tarihi bizim var etme imkanımız var. Biz gelecek tarihin aktörleriyiz. Onun sebebiyiz. Şu anda yaşayan sonuçları yaşıyor. Onun için gelecek daha hayırlı olsun demek içinde ben varım demek her şeyden önce. Ya şöyle düşünün lütfen. Çoluğumuz çocuğumuz için bizim bir hafta önce yayınlanan İstanbul okulundan son videomuz çıktı. Şöyle başlıyordu. Bana soruldu bu soru. Nüfusda bir azalma var ya doğum oranlarında ciddi bir düşüş var, azalma var. Bana birisi sordu. Çok sevdiğim, çok yakın birisi sordu. Hocam dedi, "Bu dünyaya bir çocuk getirmeye değer mi?" dedi. "Ya bu dünyaya, şu gördüğün dünyaya çocuk getirilir mi?" dedi. "Ya çocuğa" dedi, "kıyılır mı ya?" Ya bunu dedirtecek bir dünyayı kim yarattı? Bugünün insanı yaratmadı ki onu. Bu sonuç geçmişin teselsül halinde sebepler zincirini koyun. En sonunda buraya gelin. Onun için gelip gerçek tarih sebep olabileceğimiz olayların tarihidir. Şimdi şunu kim tersine çevirebilir? Hangimiz tersine çevirebiliriz? Diyelim ki sahabi arasında olup bitenler. Peygamberimizin vefatından sonra tersine çevirme şansın var mı? Yok. Peki Yavuz'la Şah İsmail arasındaki savaşı tersine çevirme şansın var mı? Yok. Yani tarihin travmatik dediğimiz olaylarını o olaylar bugünü belirliyor. Buna tarihsel amnezi deniyor. Ben de onu öneriyorum. İki kelime öneriyorum. Bir kolektif tövbe geçmişle yüzleşip geçmişle yüzleşip olan oldu. Orada benim katkım yok, rolüm yok kardeşim. Arkasından da tarihsel amnezi, tarihin bu tür travmatik olaylarını unut. Bu kişi de olabilir. Biliyorsunuz içimizde psikolog arkadaşlarımızın olduğunu biliyorum. Freud psikanalizi ile Alfred Adler psikanalizi arasındaki köklü farktır. Birisi size geldi. Efendim ben çok kötüyüm. Kabuslar görüyorum işte özgüvenim yok. İnsanlar içerisinde hep utanıyorum yere bakıyorum. Ben çok kötüyüm. Ne? A sen şöyle bir gel. Senin önce bir çocukluğuna gidelim. Bu Freud psikanalizi. Eskiden beri Alfred Adler'in psikanalizini okumadan önce bile ben şöyle düşünürdüm kendi eskiden beri ya hoca olmadan önce de bir yarayı sürekli kanırtmak onun iyileşmesini engeller ya tam kabuk bağladı iyileşecek kabuğu kaldırıyorsun yeniden dedim sürekli travmaları oralara geri dönmek bunu iyileştirmez tam tersi tazeleyip tazeleyip duruyorsun. Alferred Adler'in söylediği tam da bu. Bir kişiyi ele aldığınız andan geriye doğru değil ileriye doğru inşa edin diyor. Ona bir gelecek vadedin. Ona bir eylem yaptırın. İyi şeyler düşündürün. Bakın düşünce düşünce içerisinde kişinin kendisi olduğu için ve başkaları olduğu için düşünce düşünce değildir. Tek başına nedir düşünce? Bir eylemdir. Onun için derler ki dua ettiğin zaman karşılığını bekliyor. Ya dua ettiğinde karşılık bekliyor. Oysa dua etmenin kendisi bir fiildir ve karşılıktır. Yani dua ettiğiniz anda zaten bir fiilde bulundunuz. Ve bu çok değerli. Biz ş diyorum ki ben şuradayım. Bir kişinin o balerinin kaval kemiğini kırdığımızda biz zannediyoruz ki kaval kemiğini kırdık. Bir kemiği kırdık zannediyoruz. Hayır çok daha derin bir şeyi biz ortadan kaldırdık. Dua ettiğimizde ya Rabbi bana şöyle bir x nasip et. O olmadığı zaman zannediyorum ki ben hiçbir şey olmadı. Oysa daha derin de bir şey oldu. O duanın edilmiş olması tek başına müthiş bir şey. Ona razı olmadığımız için ikincisi gelmiyor. İlk basamağa basamadan ikincisine çıkamazsın. Duanın bizzat bir edim, bir eylem olduğunu kabul ettiğinde birinci basamağa bastık. İkinci basamağa ondan sonra çıkabiliriz. Yoksa ya Rabbi ya şu çıkarcılık değil mi arkadaşlar ya? Hiç aklına gelmezken tam ihtiyaç duyduk ya. Neye ihtiyacımız olsun? Bize diyelim ki 1 milyon para lazım. Niçin lazım olsun? E eskiden 1 milyon ev araba alırdı da hocam. Ev araba şimdi o da yok. Peki. 1 milyon hiçbir şey yapmadığı için kimse de bir şey diyemedi. Onu görmüş olduk. Yani ortada kaldı. Şu çıkarcılık değil midir? Tam ona ihtiyaç duymuşken ya Rabbi bana 1 milyon lazım. Şunu bana bir versen. E gerçekleşmedi. Ben istediğimi alamıyorum. Bu nasıl bir ilişkidir? O dua falan değil. Yani bu dua değil. Oradaki içtenlik, samimiyet değil mi? Orada yok. Geriye döndüm tekrar. Bir insanın içine döndüğünde, içine döndüğünde buna kendine şahitlik dediğimiz, eğer şahitlikten bahsediyorsak kişinin kendine şahitliği. İçime döndüm. Ne var orada benim kuluçka evresi dediğim? Bu James Cample'ın ifadesi var. Çok hoşuma giden onun ifadesi diyor ki aslında diyor girmeye korktuğunuz mağara aradığınız hazineleri içinde barındıran yerdir. Müthiş. Bence alkışlayın. Bu bu yalnız şunu fark ettim. Beni alkışladığınızda Orhan hocam orada birden ne oluyor diyor. Bu James Campple'ın sözü çok güzel. Çünkü mağaraların bir kısmı tehlikelidir. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ben çok öyle mağaralara kapısına kadar gittim. İçeride kurt mu var, ayı mı var, başka bir şey mi var, gaz mı var? Metan gazı birikiyor biliyorsunuz. Gaz ya bilmiyorsunuz. İçine giremiyorsunuz. Yani Hira mağarası böyle bir mağara değil. Hira mağarası havadar bir mağara yani. Ama böyle mağaralar var. Cample diyor ki içine girmeye korktuğunuz mağara aslında aradığınız hazineleri içinde barındıran yerdir diyor. Aslında mağara nedir orada? Mağara kişinin kendi içi, kendi benliği. İçinize dönüp baktığınızda, içinize dönüp baktığınızda bunu göreceksiniz. Şöyle diyelim. Ben ben ne yapabilirim bu dünyada? Benim kabiliyetim nedir? Hiç tarttınız mı? Bize verilen görevlerin dışında, bize verilen işlerin dışında performans odaklı bir dünyada yaşıyoruz. Doğru mu? Çocuklarımızı öyle yetiştiriyoruz. Kabiliyetlerine kimsenin baktığı yok. Böyle bir dünyada ben ne yapabilirim diyebilmeniz için önce birinci kelime anahtar kelime. Daha iyisini bir defa umut ediyorsanız böyle bir soruyu sorarsınız. Daha iyisini umut ediyorsanız. Anahtar kelime burada nedir? Umut. Fakat enteresan arkadaşlar, Türkçeye nasıl girdi bilmiyorum ama Eflatun ve Aristo felsefesinin tercümesi gibi girdi. O da şu: "Umut kimin ekmeğidir? >> Bir de o var. Çünkü Eflatun'da da Aristo'da da umut kelimesi negatiftir. Bir avuntudur diyor. O avuntudur. Yani ben size desem ki benim varsayın ben belediye başkanınızım. Ne yapmam gerekiyordu? Yol yapacaktım. İşte sular kesiliyor, sular kesilmeyecekti. Siz de kesintisi su getirecektim. Onu arıtacaktım. Şifalı su olacaktı. Aralarda kasisler olmayacaktı. Düşmeyecektiniz. Arabanızın lastikleri patlamayacaktı falan. Bu söylediklerim şehirlerimizin nesi? Şuraya bakar mısınız? Allah aşkına ya. Şu söylediklerinin hepsi şu memlekete hiç layık mı? Değil ama oluyor. Peki bir daha seçime yaklaşıyoruz. Ben size umut veriyorum. Ne oldu bu? Avuntu oldu değil mi? Ve Eflatun haklı çıktı. Peki o zaman bizim bahsettiğimiz umut bu umut değil. Ne dedim? Umut bir eylemdir. Umut söz değildir. Din ile felsefe arasındaki temel fark budur. Felsefe bir zihinsel eylemdir. Sadece zihindedir o. O da bir eylemdir ama zihindedir. Oysa Kur'an-ı Kerim'in yaptığı en temel en temel iş bana sorarsanız insanı bir sistem olarak ele almasıdır. Ne demek o? Bir şeyi düşünmeyin. Düşündüğünüz anda eylemdir o. Bugün ya da yarın. Kötü bir şeyi düşündüğünüzde onun eyleme geçebileceğini bilin. Daha önce de rastlamış olabilirsiniz. Keh suresinin ashab-ı Kehften bahsederken diyor ki onlar Allah'a inanıp güvendiler. Amenu birabbihim. Sonra ve zidnahum hüda inanıp güvendikleri için biz de onların bilgisini, bilme yeteneğini, kabiliyetini artırdık. Sonra veihim sonra bu bilgiyi kalplerine irtibatlandırdık. Sistemi görüyor musunuz? Tek bir edim değil. Sistem inanıp güvendiler. Amenu kelimesine sadece inandılar demek istemiyorum. İnanıp güvenmek daha kapsamlı geliyor bana. İnanıp güvendiler. Biz de bilme yeteneklerini artırdık. Sonra o bilgiyi kalpleriyle irtibatlandırdık. Ondan sonra ayağa kalktılar, kıyam ettiler ve dediler ki, "Biz Allah'tan başkasına inanırsak çok saçma bir iş yapmış oluruz." Bakın, inanıp güvenmek, bilmek, kalbe inmesi, sonra eylem, sistem fikri. Onun için anahtar kelime umut. Siz saati bu arada bana kim hatırlatır? >> Yarım saat daha var. Bura havalandırma imkanı var mı? >> Havalandıracağım ama kamarş >> içerisi. Çünkü yelpazelerin havada uçuştuğunu görüyorum. Sıcak oldu yani. Sıcak. Bu kendine şahitlikle, farkındalıkla ilgili olarak salondan bir iki cevap almak isterim. Ben şöyle Hzreti Peygamberin işte son 5 yılında Hiraya'ya çıkıp orada bir tecrit yaşadığını bana sorarsanız bu bir yorum tabii gerçekten Hazreti Peygamberin orada ne tecrübe ettiğini, ne yaşadığını, oraya niye çıktığını biz bilmiyoruz ama sonraki oradaki müddessir kelimesi Yani evine kapandı denilen Hazreti Peygamber için mağaraya kapandı bile diyebilirsiniz. Yani mağarada bile müddessir kendisini tecrit eden insanların içinden ayrılan demek. Orada keşfettiği şey, peşine düştüğü şey daha sonra gerçekleşen bir şey olmalıdır. Vaadedilen bir şey olmalıdır. Ne olabilir? Şimdi kaygılar ve korkular mı? Yani bir insanı harekete geçiren çok güçlü motivasyon ne olabilir? Şöyle düşünün. Denir ki bu da bir aktarım. Bir aslan Ceylan'ı yemek için, yakalamak için kovaladığında %90 Ceylan kurtuluyor. Aslan çok az yakalıyor Ceylan'ı. Sebep aslan bir ihtiyacını gidermek için yani yemek için hareket ediyor. Ceylan varoluşu için hareket ediyor. Canı için hareket ediyor. Ve oradan çıkan sonuç amaçlar araçları her zaman yener. Amaçlar, araçları her zaman yener. Teşekkür ederim Ayşe. Bu sana Ankara'da bir çay ve kahve olarak dönecektir. O zaman Hira'da tecrit'te peygamberimizin düşündüğü amaçlar ne? Onu gerçekleştirecek araçlar ne? Ya da amaç mı ve araç mı? Mesela şimdi diyelim ki bir din olsun, bir norm olsun, bir yasa olsun. Bu bir araç. Doğru mu? Bir dininiz olabilir. Bir kutsal kitabınız olabilir. Bu araç niçin var? Buyurun. Niçin var? Bir din niçin var? Bir yasa niçin var? Amacı ne? >> Efendim? >> Neyi düzenleyecek? Bütün bunların dönüp dolandığı anahtar kelime kimdir? >> İnsan. İnsan. İnsan biliyorsunuz Arapçada ne demek insan? Göz bebeği demek. Göz bebeği İbn Arabi'nin sözüdür, ifadesidir. Der ki, "Bir gözün içindeki bebek, göz bebeği göz için ne ifade ederse insan da Allah için onu ifade eder. Dolayısıyla benim

Burada var mı yok mu bilmiyorum. Kitabın adı şu: Tanrının Göz Bebeği İnsan. Bu ismi İbn Arabi'den mülhem koydum, diyor. Dolayısıyla bütün araçların yöneldiği amaç varlık insan. Hangi insan? Şimdi onu söyledim.

Mağarada tek kaldığınızda arkadaşlar, şunu gerçekten bunu tecrübe etmeniz için Türkiye'de oturup da Müslüman bir ülkede doğup büyüyen bir insan, hiçbir gayrimüslimle, hiçbir Hristiyanla, hiçbir Budistle, Hinduyla karşılaşmayan, onların da yaşadığı kaygıyı, korkuyu, trajedileri görmeyen bir insan, oturduğu yerde "Benden başka abi yani dünya benim etrafımda dönüyor. Diğerlerinin ne hali varsa işte görsün falan," öyle bakar. Sorsan, "Benim dışımda herkes de cehennemliktir," falan. Cehenneme gönderdiğin adam zaten dünyada da cehennemi yaşıyor. Hiç görmedim. Bilmiyorsun ki adamın zavallının durumunu. Doğru mu?

Dolayısıyla renginden, dilinden, dininden, coğrafyasından bağımsız olarak insanı düşündüğünüz zaman büyüdünüz, çoğaldınız demek. Yoksa öbür türlü eksildiniz, küçüldünüz demek. Kendinden başka insanı hayatına almayan bir adam büyük bir adam mıdır, küçük bir adam mıdır? Küçük bir adamdır. Çok açık. Peki bunu din için sorun. Kendisininkinden, kendi inananından başkasını adam yerine koymayan bir din büyük bir din midir, küçük bir din midir? Küçük bir dindir.

Onun için Kur'an-ı Kerim'in, Kur'an-ı Kerim'in birinci ayeti ile sonuncu ayeti eğer bir daire olarak düşünürseniz, Kur'an-ı Kerim'i bütün ayetlerini bir daire halka haline getirin. "Kul eûzü birabbin nâs" ile "Elhamdülillâhi rabbil'âlemîn" birbirine bitişir. O da şu: Allah kimdir? Bütün alemlerin rabbidir. Bütün insanların rabbidir. Bak, başlarken de herkesi içine alan bir dil. Bitirirken de öyle.

Çok ilginç bir anımı anlatacağım size. Amerika'da Fulbright'la Amerika'ya gittim. O işimin bir parçası olarak bulunduğum eyalette bütün üniversitelere gidip ders veriyorum. Öyle koordine edilmiş. Presbiteryen Üniversitesi var. Eyalet Alabama. Presbiteryen Üniversitesi'ne gitmeden önce de bir siyahi üniversite var. Orada konuşma yaptım. Çıktıktan sonra siyahilere yaptığım konuşmayı dinleyen, beni koordine eden Edward dedi ki: "Bu konuşmayı dedi Presbiteryen Üniversitesi'e yaparsan dedi sıkıntımız büyük dedi. Yani bu konuşmayı orada yapmasan iyi olur hocam," dedi. "Ne olur?" dedim. "Konuşmayı orada yaparsam ya döverler mi?" dedim. "Dövmezler," dedi. "Salonu boşaltırlar," dedi. "Protesto ederler." O da dedi, "Olmaz." Peki, konuşmamda şunu, biraz evanjelik düşünce, Yahudiler, onlardan bahsediyorum. Dedim ki: "Bir Müslüman günde her gün namazda biz ne yapıyoruz? Nasıl bir dua yapıyoruz? Tahiyyata oturduğumuz zaman, 'Allahümme salli alâ Muhammed kemâ salleyte alâ İbrâhîm ve alâ âli İbrâhîm.' Ya, her bir Müslüman her gün şu kolektifliğe bak, şu evrenselliğe bak, şu büyüklüğe bak. Bütün insanları kucaklayacak bir yürek. Sadece kendisi için dua etmiyor. Bak, sizin için de diyorum. Diyor ki: 'İbrahim'e de, İbrahim'e aidiyet iddiasında bulunan bütün insanlara da ya Rabbi rahmet et, bereket ver onlara,' diyor. Onları var kıl. Yani var olun," diyor.

Şimdi hoca bunu söyleyince grup çok mutlu oldular ya. Bunu alkışladılar. Hoca da mutlu oldu. Ben döndükten sonra evde Amerika'da neler oldu anlatıyorum. Bu olayı anlattım. Kızım dedi ki: "Baba," dedi, "ben dedi bu 'Salli alâ İbrahim'in anlamını bilmiyordum. Şimdi öğrenmiş oldum. Bundan sonra da hiç okumayacağım." Ya dedim, "Kızım ya, siyahilere konuşuyorum, öbürü küser. Onlara konuşuyorum, kızım küsüyor," dedi. "Ben dedi hiç dedi o adamlara esenlik falan dinleyecek halim yok dedi. İbrahim'in soyuna dedi ya." Dedi, "Şu işe bak."

Şu teolojileri ve dinleri sistem olarak birbirinden ayırırız biz. Teoloji çok doğaldır. Düşünce olarak teoridir. Yani o da şu: Teoloji, insan insandır, değil mi? İnsan insandır. Bir türdür. Allah'ın yarattığıdır. Doğru mu bu? Seversin, sayarsın, acıkır. Senin gibi. Kızarsın, üzülür. Senin gibi. İnsan insandır. Fakat olunca bu sefer o insan başka bir kimlikle karşına geliyor. Ne oluyor? Budist oluyor, Konfüçyüs oluyor, Müslüman oluyor, Yahudi oluyor. O zaman dinler o doğallığı daha baştan öldürüyorlar. Ondan sonra da "Dünya niye bu halde?" diyoruz. Onun için o doğallığı, ben Kur'an-ı Kerim'in insan felsefesinin gerçekten bahsettiğim evrensellik anlamında, biz kime karşıyız? Kime düşmanız? "Ve illâ men zaleme." Bir adam zulmettiğinde, bu adamın adı Müslüman da olsa Allah'ın düşmanıdır. Yahudi de olsa, Budist de olsa. "Ve mâ hum bi zâlimîn." Zulmedenlerle bizim derdimiz. Yoksa barış içinde yaşadığın bir adama niye düşmanlık besleyeceksin ki?

Arkadaşlar, şunu biraz pragmatist bakalım. Ben diyorum ki, içine geldiğimiz şu dünyanın sıkıntılı, trajik dünyanın bu hale gelmesinde dinlerin rolü nedir? Ve bu halden kurtulmasında dinlerin oynayacağı bir rol var mıdır? Bu hale gelmesinde dinlerin rolü var mı? Var. Şuraya bakar mısınız? Yani kavga gürültü hep var arkadaşlar ya. Tam onu söyleyeceğim. Haklısın. Tam onu söyleyeceğim. Yani kavga gürültü hep var. Din olmadığı zaman da kavga gürültü var. Benim sorum şu: Din olduğu zaman o olmaması gerekir. Dinin varlık sebebi bu. Bakın, dinin tek varlık sebebi toplumsal anlamda bu. Nereden çıkardık? Ayetten. Diyor ki ayet-i kerime: "Kânet'nâsu ümmeten vâhıdeten." İnsanlar tek bir topluluk halinde yaşıyordu. Henüz peygamber yok. Peygamber yok. Sonra aralarında ihtilaf ettikleri için bir kitapla diyor, peygamber gönderdik ki aralarında hak ile hükmetsin. Ayet bitmedi. Devam ediyor: "Fakat ondan sonra ihtilafı çıkaranlar bu peygamberlerin ümmetlerinin bizzat kendileri oldu," diyor. >> Hayda, işe bak.

Şimdi peygamberlerin geliş sebebi nedir? Ortada var olan kaosu, hak ihlalini ortadan kaldırmak. Hadi teknik bir soru sorayım. Uykunuz da açılsın. Hiç kimsenin hakkının, hukukunun garanti altında olmadığı, her an başına her şeyin gelebileceği toplum yapısına ne denir? Kur'an-ı Kerim ne diyor? Anarşi kelimesinin Kur'an'daki karşılığı nedir? Savaştan daha kötüdür denilen kim? Dedi? >> Fitne. İsminizi de lütfen bahşedin. Seyfullah Bey. Fitne. Fitne. Su kaç derecede kaynar? Umut? 100 derecede. Peki 100 derecede demir eritebilir misiniz? Hayır. Demiri eriten ateşe Arapçada fitne denir. Demiri eritecek kadar şiddetli. Peki fitne nedir? İnsanların hakkını, hukukunu eriten. Garanti altında hiçbir şeyiniz yok. Ne yaşamınız, ne malınız, mülkünüz, ne namusunuz, hiçbir şey garanti altında değil. Böyle bir ortama ne deniyor? Fitne ortamı deniyor. Peki fitnenin tam karşıt kelimesi ne? Şık veriyorum. Aşık vereyim mi yoksa? Üç harften oluşuyor. Harf satın alın. Harf satın alın. Karizmanı çizeceğiz. Üç harften oluşuyor. Selam dedin. Yanlış mı duydum? Aa, >> İngilizcesi "peace" >> geldi mi? Kim dedi? >> Nedir? >> İsmini söyle. >> Baturalp. Batural. Kaç yaşında? Batural 5 yaşında. Baturalp'ten doğru cevap geldi. Dedi ki: "Hocam," dedi, "fitnenin karşıtı dedi, tabii ki dedi, dindir," dedi. Gördünüz mü? Alkışlayın Baturalp'i. Hayatının ilk toplu alkışını aldın Baturalp. Tebrik ederim seni.

O zaman bakın dikkat edin. Diyor ki Kur'an-ı Kerim: "Fitne ortadan kalkıncaya, din Allah'ın oluncaya kadar mücadele edin, savaşın." Tamam. Ayetin içerisinde var. Fitne ortadan kalkıncaya, din... Bakın orada veriyor. Fitne ve din karşıt. O zaman fitne neydi? Kimsenin, bakın, hiç kimsenin hakkı hukuku garanti altında değil. Ne malı, ne canı, ne dini, ne aklı, ne namusu. O beş temel hak diyoruz ya. Hiçbirisi garanti altında değil. Bir düşünsenize Allah aşkına ya. Geliyor adam, işgal ediyor memleketini. Ya kim olursa olsun, Türkler işgal etti diyelim bir memleketi ya da onlar işgal etti Türkleri ya da İngilizler. Yağmalıyorsun her şeyi, değil mi? Yağmalıyorsun. Karısını, kızını alıp götürüyorsun cariye diye. Gözünün önünden alıyorsun çocuğunu. "Cariyemdir bu benim." Niye? "Elimde benim kılıç var," diyor.

Arkadaşlar, insan dediğiniz varlık böyle bir tür. Eğer bu insanın gücünü sınırlamazsanız, eğer bu insanın gücünü ahlaki zeminde neşet bulacak bir adalet kavramı etrafında örgütlemezseniz, burası bir insanat bahçesine döner döner. İnsanat bahçesi. Tıpkı bugün yaşadığımız gibi. Burası bir normal bir türün meydana getireceği bir dünya değil yahu. Kesinlikle değil. Gücü yeten yetene. Bu nedir? Kant'ın bir sözünü ben ilk karşılaştığım zaman vallahi ürküttüm, dedim. Bu dünyayı tanımlıyor. Dünyanın halini tanımlıyor. Bugünü de tanımlıyor. Geleceği tanımlamaması için ne yapmak lazım bilmiyorum. O söz şu: "Biz güçlüyü adalete teslim edemediğimiz için adaleti güçlüye teslim ettik." Felaket, felaket ya. Elinde silah olan, "Ben kendi hükmümü sürerim," diyor. Böyle bir şey yok. Öyle bir dünyayı nasıl kuracağız, nasıl edeceğiz? Bunu düşünmek lazım arkadaşlar.

Ama şu gerçek, bakın. İdealar, idealler, fikirler, teori çok değerli ama içerisindeki eyleme geçirme gücü, motivasyon gücünü gerçekten oluşturamazsanız, oradaki desteği yaratamazsanız işe yaramıyor. Bir örnek vereyim size. Daha doğrusu Maturidi ismini hiç anmadım, bugün anmış olayım. Maturidi diyor ki: "Bütün peygamberler aynı davanın iddiasını sürdüler." Doğru mu? Bütün peygamberlerde adalet, hakkaniyet, liyakat, güvenlik, ne derseniz. Peki neden bazıları başarılı oldu da bazıları öldürüldü gitti? Tarih hiç onları anmıyor bile, unuttuk. Çok realist bir cevap veriyor. Çok gerçekçi. Çünkü diyor, "Bir kısmının destekleyeni vardı, bir kısmının yoktu," diyor. Hazreti... şöyle düşündünüz mü hiç geriye doğru? Zafer Hoca'nın kullandığı kelimeyi kullanayım. Geriye doğru bir retrospektif düşünce yapalım. Hz. Peygamber bu davasını ilk ortaya çıkıp seslendirdiğinde hiç destekçisi olmasaydı, tek başına kalsaydı ne olurdu? Diğer peygamberlerin başına gelen şey gelirdi başına. Onun için sahabelerle ilgili Kur'an-ı Kerim'in kullandığı dil ve Hz. Peygamber'in de vefat edene kadar onlara gözünün bebeği gibi bakması, çok vefakar davranmasının sebebi o. Bu az bir şey değildir ya. Gerçekten sahabelerin... Sahabi ama sahabi kimdir? Çok enteresan, güzel bir tanımı var sahabinin. İşte denir ki genel tanım, "Sahabi, Hz. Peygamber'i gören kişilerdir." Ama başka güzel bir tanım şu: "Hayır. Sahabi, Hz. Peygamber'in gördüğü kişidir." Tabii. Yani o görmek sadece görmek değildir. O görmek bir değer aklını içerir. Peygamberin gördüğü, göz bebeği gibi baktığı kişidir. Onu bilir. Dolayısıyla bir dava, o davayı destekleyen insanların... Kabul edin, etmeyin, o niceliksel topluluğun, o rakamın da bir anlamı var. Bak yani dünyaya bir bakın işte olup bitene bakın ya.

Yavaş yavaş toparlıyorum da vaktin sonuna doğru geliyoruz. Soru cevap olur mu? Soru. Soru alım son dakika aslında. >> Hah, o zaman bir dakikada toparlayayım. Tane de soru alalım. Neyi vermeye çalıştın bu akşam? Kişinin kendine şahitliği ya da kendi potansiyelinin farkındalığını ele alalım istedim. Kendi işimize dönüp kendi kutsal zamanımızı, kutsal mekanımızı yaratarak potansiyellerimizi bir gözden geçirelim. Kaygılarımız, korkularımız, beklentilerimiz, umutlarımız. Ne yapabilirim? Hayata nasıl dokunabilirim? Bunu Hira örneği üzerinden, mağara kültü üzerinden biraz konuştuk. İçine girmeye korktuğumuz mağaranın aslında aradığımız hazineyi içinde barındırıyor olabileceği sözünü de bir taç olarak bunun arkasına koyduk. İki ayet-i kerimeyi irdeledik. Bence çok esaslı. Onu üzerinde düşünmenizi size öneriyorum. Kişinin kalbi ile arasına Allah'ın bir gerilim koyması. Elmalılı Hamdi Yazır'ın o tercümesi üzerine ben şimdi bir kitap, Allah nasip ederse, lütfen dua edin, 2025 yılı çıkmadan önce o kitabı çıkarmak istiyorum. Bu söylediğim gerilimi bir diyalektik üzerinden onu yorumlamaya çalışıyorum. Çünkü sadece o tercümeyi verdi, geçti. Bir yorumu yok. O ayetteki gerilim, korkularımız, kaygılarımız ve yaratmak istediğimiz dünya arasındaki gerilimi aşacak üçüncü bir yol diyorum ona ben. Üçüncü bir yolun olabilmesi için mevcuda veda etmesini, o cesareti göstermemiz lazım ki ödül olarak daha iyisi bizi bulsun. Bunun için de aletia, letiya ve Mesih teorisini karşılaştırdık. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum. Sağ olun. Var olun. Ah.