📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

ZİHNİMDEKİ FISILTI & SESLİ KİTAP (1.BÖLÜM )

Kitap Sesi2:33:18

Transcription

Ben hayatımda her şey yolunda giderken, gün geçtikçe içinde büyüyen bir kaybolmuşluk hissediyordum. Kendimden kurtulamıyorum; kusursuz bir hayatım yoktu. Eğer insan gibi, artıları ve eksileriyle seviyorum yaşadığım hayatı. Ben küçükken, zorunda kaldığım isyanlar ve neden benden bir hiç olmadığım... Buna göre, başımıza gelen her şeyin bir nedeni olmalıydı. Yaşadıklarımızdan bir sorumluluk, mutlaka küçük dokunuşlar yapmışızdır. İsyan ettiğimiz her yaşamıştı. Bu benim süregelen masalım; başı var ama sonu belli değil. Bu mutfakta annemin kızgın sesini duyunca burukça gülümsedim. Ondan sevgi beklemeyi çoktan bırakmıştım. Artık eskisi gibi yapmıyordu; seviyor, sadece gösteremeyordu kendini.

Her zamanki gibi yine kendimi kandırdım ve odamdan çıktım. Bu mutfağa girdiğimde babamın işte olduğu için yine kahvaltı hazırlamak bana kalmıştı. Annem sadece babam olunca yemek yapardı. Onun dışında annemi pek mutfakta göremezdim. Çok üstüne koyduktan sonra dolaptan bir kaşığı çıkarıp masaya dizdim. Yemek yapma konusunda pek becerim olmadığı için, acemice bir şeyler hazırladıktan sonra yumurta bitirmiştim. Ben çayı demledikten sonra, üstüne sabahları ile annem mutfağa girdi. Hazırladığı masaya baktıktan sonra yüzünü oluşturmasını şaşırmıştım; o genellikle benim yaptığım hiçbir şeyi beğenmezdi. "Beceriksiz, bu yumurtalar yanlış pişirilmiş, onları bana yedirmeyi mi düşünüyorsun? Günün ilk hazırlığına bu şekilde günaydın mı diyeceksin?" bilmiş bir tavırla demişti. Sanırım yıllardır bu duruma alışmıştım; yediğim hakaretleri umursamadan ona tebessüm ettim. "Okula geç kalıyorum anne, bir dahaki sefere daha güzel yaparım." Bir seferde beni rencide etmeden bu evden çıkmayı ne çok isterdim.

Sen bana bakmaya tenezzül bile etmemişti. "Gitmek için niye bekliyorsun?" deyince derin bir nefes alarak başımı salladım ve çantamı alarak evden çıktım. Seviyor, sadece belli etmiyor; bir yalan daha yazdım anneme. Ne de olsa hayatımda olanlardan çok bir şey yoktu. Okula doğru yürürken, serin nisan yağmurunun yüzüme yaptığı küçük dokunuşlar tebessüm etmesini sağlamıştı. Zihnimde öylesine amansız bir boşluk vardı ki, kaybolmuştum ve kendimi bulamıyordum. Bazen kendimi kızgın bulutların üstünde küçük bir yağmur damlası gibi hissediyordum; toprağa düştüğü zaman son bulacak bir varlığım ya da hoyrat bir rüzgârda kapılıp aşağıya belirsizce solmuş bir yaprak gibi atılacaktım. Her adım bana tanıdık gelmeliydi, değil mi? Dört yıldır bu yolu aşılıyor ayaklarım. O zaman neden her yer bana yabancı ve benden çok uzakmış gibi bakıyordu? O kendi boylu düşüncelerinden dibi böyle hep son nefesimi vereceğim esnada okula geldiğini fark ettim. Derin bir nefes alarak ruhuma son kez yaşam nefesini söylemiştim. Bu okulu bir türlü sevemedim; merdivenleri ikişer ikişer çıksam da yine günün geç kalan öğrenci kupası tarafıma takdim edilmişti. Özel Korkunç Koleji; bugüne kadar bir kere bile vaktinde gelemediğim tek okul. Dakik biri değildim, o zaman benim suçum değildi zaten. Herkes bu kendimce zararsız alışkanlığıma alışmıştı.

Sınıfın kapısının önünde durmuş, son dört yıldır yaptığım gibi kapıya bakıyordum. Bu kapının arkasında gençliğimin en güzel yıllarını harcadığım, eğitim adı verilen işkence seansları vardı. Derin bir nefes alarak kapıyı tıklattım. İçerideki "Gir" komutu alınca kapıyı açıp isteksiz bir şekilde içeri girdim. Dilbilgisi hocamız ve benim bu hapishanede sevdiğim tek öğretmenimiz, Alkan hoca, bana hiç şaşırmadan baktı. "Çok geç kaldın Zeynep," demiştim ki sözlerimi kesip, "Özgürsün. Tıpkı dört yıldır üzgün olduğun gibi, bugün de üzgünsün." Ne kadar sonradan olsa da benim hala umudum vardı; mezun olmadan önce bütün geldiğimde seni benden önce gelmiş ve sıranı oturmuş vereceğim öğretmen bile sayemde birine daha geçmeden duramıyor. Konuşmama fırsat tanımadan kendi düşüncelerine dalmıştı. Bir tepsi de bana Sinan adama, "Umarım" demek istesem de, sükunetini bozmadan omuz silktim. Uyku sorunum olduğu için geceleri geç uyudum, doğal olarak da sabah uykuda kalıyordum. Eliyle işaretlenmiş sırada uyan kuzenimin yanına oturdum. Dersin başından sonuna kadar rahatını bozma zahmetinde bulunmayan kuzenime baktım. Yanağını saçlarıyla sıraya gömmüş ve uyanmak gibi bir düşüncesi yok gibiydi. Lisesiyle konu dikmeye başladım; yarı uykulu gözleri şaşkınca etrafını analiz ederken, bulunduğu yere yadırgamış gibi bir hali vardı. "Her şey yolunda mı?" Başını sallayarak beni onaylasa da yüz hatları bunun tersini söylüyordu. Her zaman büyük bir özenle taradığı kıvırcık kumral saçları dağılmış, yaşına göre çok berrak gözleri ormanı andırıyordu; bir kızı bile kıskandıracak pürüzsüz bir teni vardı. Bazen onu kıskanma mı sağlıyordu? Evet, kuzenim bebek suratlı ve çok hızlı kendisine hayran bırakacak bir yakışıklılığa sahipti. Ama kızlarla iletişim konusunda kesinlikle sınıfta kalırdı. Tolga, odunluğun dibine vurmuş, aklına eseni yapmaktan çekinmeyen bir serseriydi; özellikle son zamanlarda arkadaşları beni uğursuz ediyordu. Uykusuzluğun en büyük kanıtı olan göz altlarındaki şişlik beni endişelendirmemişti; ben hala ona gözlerimi kısarken biraz da baktığım için bu halime tebessüm etti. "Sadece uykusuzum." Karamel saç rengi karamel olduğu için çocukluğumuzdan beri bana böyle hitap ederdi. Tıpkı benim de kıvırcık saçlarından dolayı ona "Kıvırcık" dediğim gibi. Sanırım çocukken beklediğimiz kadar yaratıcı değilmişiz. "Bu aralar pek göremiyorum seni, aynı okulda okusak da sürekli bir yerlere sahip olması beni ihmal ettiğini düşünmeme sağlıyordu." Gözlerime bakarak içimizi ısıtacak bir şekilde gülümsedi. "Beni özlediğini bu kadar belli etme kuzen," alayla söylediklerine gözlerimi devirip kafasına bir tane geçirdim. Ondan kızım telefonu çalınca "Bir dakika" işareti yaparak sınıftan çıktı. Bir süre arkasından baktıktan sonra gelmeyeceğini anlayınca ben de sınıftan çıktım. Kantine gitmek için koridora geçmiştim ki, sınıfta yüksek sesle birinin bağırması dikkatimi çekti. Koridorda birkaç kişi olsa da onlar pek sesleri önemsemiyor gibi görünüyordu. O yavaşça sınıfın kapısını araladığımda Ceren ve İrem'in tartıştıklarını gördüm. Bu iki kızı daha önce okulda hiç bir arada görmemiştim; genelde kendi arkadaş gruplarıyla takılırlar.

Onları dinlemek belki yanlıştı ama bence bunu her meraklı kız yapardı. "Sen anlamıyorsun; bizim için geliyor, diğerleriyle konuşmalıyız. Lanet olsun şakası yok; edelim!" bağırarak söylediklerine karıştım. Neyden bahsediyordu? İrem ellerini kısa kestiği saçlarına daldırdı. "Bu işte yalnız değilsin; çocuk gibi mızıkçılık yapmayı bırak. Ettiğin yemine sadık kalmazsan hepimizi bitirirsin." İrem'in büyük bir öfkeyle sarf ettiği sözleri, dolu gözlerle bakmaya başlamıştım. Şu edilen yemeğini merak etmedim desem yalan olurdu; gördüm. Onun istedikleri çok ağırdı. "Ben... lanet olsun, dayanamıyorum artık! Yedin!" çaresiz bir şekilde dile getirdikleri beni derinden sarsmıştı. Neyden bahsettiklerini anlamasam da, ters giden bir şeyler olduğunu hissediyordum. İrem'in gözleri kapıya takıldığında, beni görmesin diye koşarak oradan uzaklaştım. İki kızı sadece isim olarak tanıyorum ve şifreyle konuşmuştum; yoktu. Sokakta bu gece kendimi insanlardan soyutlamıştım; kuzenim Tolga'dan başka kimseyle yakınlık kuramıyorum. Dört yıldır okuduğum okulun düşmanım çok fazlayken, dostum sadece kuzenim.

Kantinde kendimi içecek bir şeyler almak için tam tezgahın yanına gidiyordum ki, birinin omzuma çarpmasıyla sıkıntıyla sordum. "Yürürken biraz daha dikkatli olmalıydı." Zeynep, adımı küçümseyen bir dille getiren kızla karıştırmıştım. Aynı sınıftaydık, hatta aynı apartmanda oturuyorduk; kapılarımız karşı karşıyaydı. Çoğu zaman çok çıkardığımda onun kapısı açılınca onu görmemek için hızlıca asansöre binmiştim bile. Sürekli nedenini anlamadığım bir şekilde benimle uğraşsa da ondan korkuyordum. Sırrı uzun saçları ve dökülen mavi gözleri yüzünden fazlasıyla dikkat çekiyordu; hafif kalkık burnu ona kibirli bir hava veriyordu. Çok ince dudakları ve güzel bir fiziği ile 18 yaşından daha büyük gösteriyordu. Dış görünüşü için diyecek bir şeyim yoktu ama itici bulduğum karakteri için aynı şeyleri söyleyemem. "Bu benim için sen hiç var olmuyorsun, Zeynep. Neden bana bir iyilik yapıp kendin için benim varlığımı görmezden gelmiyorsun?" Sesi fazlasıyla mesafeliydi. Bu kıza bir türlü alışamadım. Kollarını göğsünde birleştirip alayla bana baktı. "Çoğu kişi için sen zaten hiç yoksun. Örneğin annen, seni görmezden gelmesi büyük bir körlüktür." dediğinde tüm hayatımı bildiği için ondan bir kez daha nefret ettim; zayıflıklarımı dile getirmek onu mutlu edecek kadar bencil biriydi. Yutkundum; annesi yani Emel Teyze benim annemle yakın arkadaşlardı, dolayısıyla sık sık geldikleri için annemle olan ya da hiç varolmayan anne-kız ilişkimizi iyi biliyorlardı. Yine de hakkını yiyemem; okuldakilere bundan hiç bahsetmiyor, sadece yalnız kaldığımızda bu konuyu açarak canımı yakıyordu. Yine de ondan nefret ediyorum. Turan gözlerimi saçlarımla kapatmaya çalıştım. "Beni rahat bırak, var yanından geçer giderim." o dediğinden çıktım; bu kızlar ne kadar uzak durursam onun için o kadar iyiydi. Çünkü bazen yapabilecekleri beni korkutuyordu. Ya keşke ailelerimizi seçmek bizim elimizde olsaydı; o zaman annemi seçerdim çünkü onu seviyordum; özellikle kahramanı olan babamı mutlu ediyordu. Beni etmese de olurdu; bazı alışkanlıklar eskisi gibi canımı yakmıyordu. Kendimi kandırmaya devam etmeliyim. "Zeynep," diye omzumdan arkamdaki kadın seslenmişti.

Sonrasında da eve geldiğimde her yer bıraktığım gibiydi; yani darmadağın. Babam çok zaman dükkanda kalırdı, içine beklemiyorduk. Çünkü küçük kitapçılık yanımızdaki evimizden çok fazla uzaktaydı. Annem, son zamanlarda babamdan daha az evde görünüyordu; arkadaşları evden daha önemli olmalıydı. Üzerimi değiştirdikten sonra temizliğe başladım; zaten bu konuda uzman sayılırım. Okulda sürekli geç kaldığım için temizlik cezası alıyordum ve evde annem hiç temizlik yapmazdı. Çocukluğumdan beri bu işi yaptığım için bu konuda gayet tecrübeliyim diyebilirim. Bir saat boyunca uğraştığım temizlik sonunda bitmişti ama biten bir şey daha vardı; o da ben. Odama giderek kendimi yorgunlukla yatağa bırakalı beş dakika geçmişken kapım sertçe açılmıştı. Annemin öfkeli gözlerle bana baktığını görünce korkuyla yattığım yerden doğruldum. "Seni a****, babana benim evde olmadığımı ne cüretle yetiştirirsin?" diye bağırınca ayağa kalkarak yataktan çıktım. Neden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum; küçük bir fikrim yoktu. Başımı hızlıca iki yana sallayarak itiraz ettim. "Hayır anne, ben bugün hiç konuşmadım babamla." Sesim fazlasıyla yalvarır bir tonda çıkmıştı; çünkü bu kadın yapacaklarını çok iyi biliyordum. Sen her zamanki gibi yüzünde abartılı bir makyaj olan kadın. Bana inanmadığını gösteren bakışlarıyla üzerine yürüdü. Koruma tuttuğum serçe parmağımdan tenime hızla geçen acının varlığını hissedince gözlerim doldu; sonra engelledim. "Bana yalan söylemeye nasıl cesaret edersin?" Sesinden korkunç bir fırtınanın çıkardığı gök gürültülerini duymam birazdan yaşayacakları haber veriyordu. Koruma işkenceleri nedenini çekmeye çalıştım. "Neden bana inanmıyorsun?" İlk kez farkında olmadan sesimin kontrolünü sağlamamıştım ve eskisi gibi yanımda kollarıma baskı yapan elinin yüzüme sertçe çarpmasıyla son bulmuştu. Bu sokaktan daha kötülerini yaşatmıştı bana. Geri dizlerimin üstüne düştüm; saçlarım yüzümü örtmüştü. Beni dünyaya getiren kadının ilk darbesi değildi bu, ama içinde saklı kalan kız çocuğu hala alışamamıştı.

Çökmüş kollarımı dizlerime sararak acıyla gözyaşları döküyordum. Dudağımı ısırarak, gözlerimi silmeye çalışarak acıyla harmanlanmış bakışlarımı ona çıkardım. Büyük bir kayıtsızlık vardı gözlerinde; merhamet hiç uğramıyordu bakışlarına. Bir anne nasıl kendinden olana karşı bu kadar acımasız olurdu? Onu gözlerinden ateşler çıkartırken yaptığı şeyden dolayı zerre pişmanlık duymuyordu. "Seni bu gece görmek istemiyorum; odandan çıkmıyorsun!" diye öfke içinde bana bağırınca sadece başımı sallamıştım. Yüzüme çarpan kapıyla birlikte usulca yerimden kalktım. Gittikçe şişen bedenimi banyoya sürükleyip aynanın karşısında durduğumda ellerimi lavaboya koyarak aynaya yaklaştım. Ela gözlerim yaşlarından dolayı kızarmış, terim hastalıklı bir derecede soğuktu; ruhumdaki kanser usulca bedenimi sarıyor, bana dair ne varsa ele geçiriyordu. O kendi yansımam; uzun uzun buluşturdum; çünkü gittikçe bir canavara dönüşen bu kız bazen beni korkutuyordu. Soğuk suyu avuç içlerimden toplayarak yüzümü yıkadım da biraz olsun kendime gelebilmiştim. Banyodan çıkınca odamın camını açarak ciğerlerime büyük bir nefes çektim. Dördüncü katta oturduğumuz için ne zaman karanlık gökyüzüne baksam kendimi yıldızlara daha yakın hissederdim; onlarla aramdaki tek fark benden sonsuzluk kadar uzak olmalarıydı. Yıldızlar ışığını asla kaybetmez ve göz kamaştırıcıydı; ben sarışınımı yitirmiş sonsuz bir karanlık ve lanetlenmiştim. Çoğu zaman beni ziyarete gelen takip edilmiş hissi yine benliğimde vardı. Yavaşlamak istiyorum; yıldızlardan alıp karanlık sokakları yönetim; bu hep oluyordu. Bazen tek başıma yürürken ya da bir yerde otururken hep biri ya da birilerinin beni takip ettiğini hissederdim; ama kimseyle konuşmadığım için birinin beni takip etmesini saçma bir fikirden hızla kurtulurdum. Sokak lambalarının aydınlattığı yollarda birini bulamamak yine saçma hissettiriyordu; ister istemez esir olduğunu gösteriyordu. Sonrasında hep aynı rutini tekrarlayan günlerin birbirinden farksızlığı; bazen düşünüyorum acaba herkes benim gibi düşünüyor diye ama sonra etrafındaki insanları görünce bu hükümden hızlıca uzaklaşıyorum. Bir şeyler eksik hayatımda hissediyorum ama neyin eksik olduğunu bulamamak canımı sıkıyordu. Eksikliğini hissettiğim şey neydi? Neden kendimi boşlukta hissetmekten geri alamıyordum? Her geçen gün aleyhime işler işliyor ve hani böyle bir soru işareti olarak geri dönüyordu. Bir ateş çemberinin içinde sıkışıp kalmıştım; ne kadar koşarsam koşayım, etrafımda canımı yakan alevler ve ben kendime aynı yerde buluyordum. Tıpkı şu anda olduğu gibi; yine ben, yine benimle alay eden bir sınıf dolusu öğrenci, yine bana fırça atan bir öğretmen ve sürekli derslerime geç kalıyordum. "Zeynep Hanım, bakıyorum da bunu alışkanlık haline getirdiniz." Sinem Hoca'nın söylediklerini duymazdan gelip sınıftan bir kaçış planı çıkarmıştım. İnsanların düştüğü durumu kendilerine eğlence olarak bulan bu insanları anlayamıyordum. Derin bir nefes alarak bakışlarımı ona çıkardım. "Gerçekten çok üzgünüm hocam," bu kelimeyi belki de yüzüncü kez cümlelere döken dilim isyan edecek bir hale gelmişti. Sinem Hoca'ya baktım bir umutla beni azad etsin diye ama kadın ojeli tırnaklarını göz hizasına getirmiş, onlara bakıyordu; beni umursamıyor bile. İşte bu harika varlığının farkında olmayan kadın. Gelişigüzel süzdüm; her zamanki gibi çok şık olduğunu inkar edemem. Sarı saçlarını atkuyruğu yapmış, mavi gözlerini ortaya çıkaran koyu makyaj ve dudaklarına sürdüğü kırmızı rujla güzel görünüyordu. Giydiği beyaz gömlek göğüslerini zor kapatıyordu; altına uzun ve kalem etek giymiş, vücut hatlarını gözler önüne seriyordu. "Sen bu biri bu kadına bir okulda olursa ergenliğe bir yere doğdun hatırlatabilir mi?" Mavi gözlerini kısarak bana bakmaya başlamasıyla birazdan olacakların tedirginliğini şimdiden yaşıyordum. "Sen söyle Zeynep, sana nasıl bir ceza vermeliyim? O kendi ölüm fermanımı imzalama mı bekleyen kadına inanmadım. Bu seferlik görmezden gelip beni yerine gönderseniz hocam." Bu sözler asla kabul görmeyecek bir doğanın ümit kırıntılarını taşıyordu. "Olur Zeynepciğim, kahve ister misin? Sonuçta senin memnuniyetin hepimizin önceliği." Bu sözlerin sahibi, sırasına rahat bir şekilde oturmuş ve düştüğüm utanç verici durumu zevkle izleyen başkası değildi. Onun alaycı sözlerinden sonra sınıftakilerin daha çok gülmesi, o utançtan nefesimi tutarak varlığımı son verme isteğimi daha çok tetikliyordu. Bu bayrak ters bir şekilde bakan kuzenim beni savunmak için gecikmişti. "Neden bana bir iyilik yapıp ben yapmadan sesini kızmıyorsun?" Tolga'nın sesindeki tehdit anlamlıydı; yaptığıma göre mesajı alan Bahar ikinci kez konuşmayıp beni kendi sesinden kurtarmıştı. Karşımdaki öğretmenim olacak kadının yüzündeki sinsi sırıtmayı görünce vereceği cezadan pek hoşlanmayacağımı fark ettim. "Ben senin için uygun bir ceza buldum; işte yine başlıyorduk." Sonrasında Özlem Orhan Koleji'nden nefret ediyorum. Şu anda elimde bir kova ve paspas, Sinem Hoca'nın talimatı üzerine temizlik yapıyordum; öğretmenler odasında bitirdikten sonra balkonu temizliyorum. Burası özel bir okul; neden hademelerin işini ben yapıyorum anlamıyorum. Şimdi kafamı sıraya koymuş uyuyor olmam gerekirdi; podyumlarda fırlamış bir öğretmenin cezası yüzünden temizlik yapmak değil. "Balkona ne yaptın?" diyen sesi hala kulağımda. Of, bu kadın kesin bana takmıştı; evde annem, okulda hocalar; hayatımı bana zehir etmek için elbirliği ile yarışıyorlardı. Dışarıda elimdeki paspas yere koydum ve sırtımı demirlere dayadım; gerçekten çok yorulmuştum. Uykusuz geçen gecelerin meyvesini sabah okula geç kalarak alıyordum ve sonuç yine ceza. Çağda düşündüğümde, ha ödemelerden çok temizlik yaptığımı fark etmiştim. Acaba burada temizlikçi olarak çalışsam maaş ne kadar? Yıllardır ki lanet olsun nice sıyırdım. Başımı yukarı kaldırıp hazırlığını demirlere verdim ve derin bir nefes çektim ciğerlerime. Daha doğrusu çekemedim; çünkü daha ben ne olduğunu anlamadan yaslandığım demirlerden önce bir ses geldi, sonra büyük bir gürültüyle önce demirlikler, sonra da ben düştüm. Her şey o kadar hızlı oldu ki dudaklarımdan koca bir çığlık fırladı. Bir gün bu konu yüzünden öleceğini biliyordum; fakat son yılımda... Ne diyordum? Kafamı yukarı kaldırıp baktığımda rahat bir nefes almıştım; evet, düşmemiştim. Sonunda balkonun kenarından tutmaya başarmıştım; hiçbir zaman işe yaramayan reflekslerim bugün iyi çıkmıştı. İyi de ben şimdi ne yapacaktım? Herkes derste; de çıkmanı, on bilemedin beş dakika vardı. Ben fazla bir, ya da iki dakikada dayanırım; geliş yok. Tutunduğum yerlerin silinmiş gibi tırnaklarımı geçirmiştim. Şu anda resmen çamaşır gibi balkondan sallanıyorum; ayaklarım boşlukta sallanıyor, kollarımı hissetmiyorum bile. İkinci kat olmasına rağmen fazla uzak değildi; giriş katı içe gömülü olduğu için aslında bir kat uzaklığındaydı. Okulun mimarına buradan şükranlarımı sunuyorum; adam sanki burada sağlıklı kalacağımı bilmiş gibi katların uzunluğunu kısa tutmuştu. Tabii bu korkmama engel değildi; sakatlanma ihtimali yüksekti. Neyse, katlanacağım ya; en fazla düşer bir yerim kırılır. Çok yüksek değildi; hatta Tolga'nın bir seferinde buradan atladığını ve ayakları üzerinde yerde durduğunu görmüştüm. Fakat o bir erkekti ve bana göre daha güçlüydü; yani ben düşsem kesinlikle ayakta durmayı bırak, şarjda kafeslere takılırım. Kendi kendime moral vermekte kimse eline su dökemezdi; kahretsin, düşmekten korkuyordum. Dudaklarımdan bir feryat kaçtı; ne zamandır ağladığımı bile bilmiyorum ki biri bana yardım etsin diye bağırdım. Tekrar bir feryat; "Kimse yok muu? Lütfen!" dedim. Gözyaşları içinde kendimi bile zor duyduğum bir sesle; zaten hemen ağlamazsam kesinlikle hasta olduğumu düşünürdüm. Çırpındıkça kollarım daha da güçsüz düşüyordu ve bedenim inanılmaz bir derecede ağır gelmeye başlamıştı. Etrafta ölüm sessizliği hüküm sürmüştü; duyduğum tek ses hızlı nefes alışlarım ve hıçkırıklarımdı. Artık daha fazla tutamayacağımı biliyorum; alıştığım işler yanıyor sanırım. Çok sıkılmıştım; demirlikler koptuğu için tuttuğum o demir çok keskindi; elim kesilmiş olabilir ya da ben fark etmiyorum; şu an elimdeki kesilmesinden daha büyük sorunlar var; mesela yerle bütünleşmek gibi, daha fazla çıkmayacağını bildiğinden. Ne olacaksa olsun, diye gözlerimi kapatıp bıraktım kendimi boşluğa. Büyük ihtimalle saniyeler içinde yapacağım; acaba, ay canım çok yanacak. "Maaşını kandırıyorsun Zeynep, canın çok yanacak!" düşüncelerimi sesli bir şekilde dile getirdiğim nadir anlardan birini yaşıyordum. Pekala, o zaman kırık olmasın; hastaneye uğraşamam şimdi. Bunu sesli bir şekilde çektim ne çok alıyordum o an bir şey fark ettim; o da hala yere çakılmamıştım. Bir dakika! Beni hala düşmemiş gibi hissediyorum; aynı yoksa düştüm diye ölecek miydim diye düşünmeye başladığımda hatta yabancı bir ses yankı yaptı kulaklarımda. "Bu eğer saçmalamayı bırakıp gözünü açarsan neden canının yanmadığını anlarsın, aptal kız!" Evet, çok yakınlardandır bir yerden böyle bir ses duyduğuma eminim. Pekala, sanırım gözlerimi açmam gerekiyor. Duyduğum sesle neler olduğunu tam olarak anlamasam da benden isteneni yaptım ve gözlerimi açtım. Çok fazla anladığımdan olsa gerek, gözlerimi açarken zorluk yaşadım; birbirine yapışmış kirpiklerimi açmak hiç kolay olmamıştı gözyaşlarımdan dolayı her şeyi bulanık görüyordum. Gözlerimi birkaç kez karıştırıp tekrar açtım ve gördüklerim ile gözlerimin kocaman açılmasına engel olamadım. Acaba şu an sıra dışı bir şey mi gördüm? Ya zaten birini görüyorum; öyleyse annemin bir yerlerden fırlayıp ortaya çıkmaması mümkün mü? Bu hemen birkaç santim ötesinde, farklı bir bizzat vardı; ama öyle böyle değil, dehşetli. Gözlerini kısarak bana bakıyordu ve gözleri karanlığın en güzel tonuna sahipti ve nefesimi kesiyordu. O çok yakındaydı; öyle ki verdiği nefes yüzünün her santimini hissediyordum ve yabancı gözlere baktıkça farklı bir boyuta geçiş yaptığımı hissettim. Doğru ve yanlış arasında bir yere çekilmiştim; yapacağım tercihin notunu onun gözlerinde alacakmışım gibiydi. Hayatımda yüzlerce siyah gözlere sahip insanlar görmüştüm ama hiçbiri bana saf karanlığı bu derinliklerine kadar hissetmemi sağlamamıştı. Büyük, karanlık bir girdabın içinde durduğunu hissettim; baktıkça beni karanlığa çeken bir girdap; fakat bir türlü bakışlarım ondan çekemeyecek kadar büyüleyici bir karanlıktı. O kadar dikkatli bakıyorsun ki gözlerimi kaçırdığım esnada sıkıntıyla bir nefes oldu. Tekrar bakışlarım onu bulduğunda gözleriyle bir işaret ediyordu; bakışlarını takip ettim; kollarımı gösteriyordu. Anladığımı nereden anladı? Allah'ım bu adam gerçek olamayacak kadar baş döndürücüydü; kalbim anlamsız bir şekilde çırpınıyor ve içinde binlerce pervane kadar çırparak ona doğru uçuşuyordu. Bence bu insan dışı varlık gerçek değil ve ben öldüm; Azrail bana acıyarak şekil değiştirip son kez beni mutlu etmek istedi ya da Azrail çok yakışıklıydı. Eğer öyleyse ben niye daha ölmedim ya da artık nasıl ona bakıyorsan bir an dudakları yavaşça kırılmıştı; bakarsan ki bunu bana göstermek istemezmiş gibi özle kendini toparlamış, tıpkı kollarını diyor musun? Gözleri artık ahtapot gibi yapıştı bana. İfadesiz bir sesle söylediklerine bir anlam veremiyorum; çünkü ona bakarken hiçbir şey düşünemiyorum. En sonunda gözleriyle beni işaret edince neyden bahsettiğini anlamadığım için kollarıma baktım; afalladım. Kollarımdan biri onun boyundaydı diye düşündüğümde tişörtünü tutuyordu; ben bu yabancı adamın kucağında yaydım. Bu da yetmezmiş gibi, ne zaman yaptığımı bilmediğim kollarım tıpkı bir kovala gibi ona sımsıkı sarılmıştı. Benden şaşkınlığını üzerinden atamadan bir anda kendimi yerde bulmuştum. Anlaşılan onun kollarındaki misafirliğin sona ermişti; sanırım bu çok gurur kırıcıydı. Bocuma acımasıyla yüzüm buruştu; acımasız adam beni yere bırakmıştı. Belki beni düşmekten kurtardığı için ona teşekkür etmem gerekiyordu ama beni böyle gereksiz bir şeyden kurtulmak istercesine yaratması içimden anlamsız öfke lavları oluşturmuştu. Zaten öfke patlamaları hep olmadık zamanlarda ortaya çıkardı. Canımın acımasını göz ardı ederek yerden hızla kalktım; üstümdeki tozları elimi silkip, 3D bakışlarımı beni yere atan adama çıkardım. "Canım yandı!" diye ağzımın içinde homurdandım; fakat cevap gelmeyince başımı yettim ve beni izleyen adamı inceledim. İlk dikkatimi çeken kişiden daha karanlık siyah gözleri oldu; dipsiz bir kuyuya andıran siyahları, uçsuz bucaksız karanlık bir gökyüzünü andırıyordu. Gözleriyle uyumlu siyah gür saçlara sahipti; çıkık elmacık kemikleri ve vişne çürüğü renginde dolgun dudakları fazlasıyla dikkat dağıtıcıydı. Sert yüz hatları ve hiç değişmeyen ciddi bir duruşu vardı; bir yabancının saçlarının birkaç tutamı anına bu kadar halinde dökülmüş, ona serseri bir hava katmıştı. Bulunduğum yerden ona bakarken başımı yukarı kaldırdığım için bunun benden uzun olduğunu söyleyebilirim. Geniş ve yapılı, devasa bir vücuda sahip olduğu için kendimi onun yanında fazla küçük hissettim. Spor kıyafetleri bu okulda olmadığını gösteriyordu; zaten yaşa da benden oldukça büyük görünüyordu; tahminim 20'li yaşların ortasındaydı; ama itiraf etmeliyim, bu adam muhteşem kelimesinin vücut bulmuş haliydi. Düşüncelerimin gittiğini farkedince hemen kendimi toparladım; zaten tek yaptığım bakışlarım onu taciz etmekte ve bu beni rahatsız etmişti. Şu anda yoldan çıkmış hormonlarım yok sayıp işaret parmağını göğüs hizasına doğru uzattım. "Siz bayım, az önce beni yere mi attınız?" diye hesap sordum. Sonuçta kendimi aniden yerde bulmayı beklemiyordum. Sıkılmış bakışlarını işaret parmağıma çıkardı; ondan hesap sormam onu hiç etkilememiş gibi bana baktı. Daha sonra parmağımı süper indirdi; "Bu yaşta bu kadar fevri hareketler göstermeni ergenliğine bağlıyorum, çocuk." Sesindeki ölümcül sakinliğine cinayet işlemiş gibi ondan küçük olabilirdim ama kesinlikle bir çocuk değildim. Şeyler vardı bu adamda. Sonu bakışları ben ona çekerken aynı zamanda beni korkutan bir şeyler vardı; bu hissettiğim korkuyu anlatamadım. Gözlerimi onun silahlarından kaçırdığımda sızlayan avuç içlerim dikkatimi çekti ve ellerimi hafifçe kaldırarak ters çevirdim ve ofisler soyulduğunu gördüm; tutunduğum yerlerde kesikler vardı ve küçük kan birikintisi oluşmaya başlamıştı. Acıyla bağışıklık kazanan tenim için bu küçük bir şeydi; akışını ruhumun derinliklerinde her nefes aldığım her saniye yaşıyordum. Başımı kaldırdığımda yabancının dikkatli gözlerle ellerime baktığını gördüm. Ellerimden olan bakışları o kadar yoğundu ki biraz rahatsız oldum ve ellerimi indirip yaralarım görünmesin diye yumruk yaptım. Sıktığım parmaklarımda fazla acı hissetmemi sağlamıştı. Gözlerini yumruk yaptığım ellerimden usulca çekerek onaylamaz gözlerle bana baktı. Aramızdaki bu sessiz kısım tuhaf bir şekilde rahatsız edici bulmuştum; sanırım bakışlarla konuşmak bana göre değildi. Boğazımı hafifçe temizleyip, "Ben... ben gitsem iyi olacak," hızlı bir şekilde onu arkamda bırakıp gideceğim esnada yine sesini duymuştum; bekledim, durdum. Neden onu dinlediğini bile bilmiyordum; belki de onu biraz daha görmek istemiştim. Yavaş adımlarla tam karşımda durdu; benden çok fazla uzun olduğu için bana doğru eğilmişti. Kemikli büyük ellerini kendi elimle birleştirince sertçe yutkundum; beklemediğim dokunuşuyla fazla atmıştım. Yavaşça elimi kaldırdı; avuç içlerindeki kanı arada bir sürü oyalan da bakıştı. Cebinden beyaz bir mendil çıkardı ve dikkatli bir şekilde ellerindeki kanı silmeye başlamasını şaşkınlıkla izliyordum; bir yabancıyla olan bu yakınlık bana farklı hissettirmişti. Aramızdaki teması kesme amaçlı elimi çekeceğim esnada buna izin vermedi. "Hareket etme," küçük bedenim anlamsızca onun dudaklarından dökülen her cümleyi emir suyu ediyordu; parmak uçlarından vücuduma akan bu olduk elektriği sanki bana enjekte ediyor gibiydi. Keskin gözlerinin tek hedefi pansuman yaptı ellerimde; ama ben onu izlemekten kendimi alamıyordum. Elimi usulca bıraktığında büyük bir nefes koyverdim; bana olan yakınlığından dolayı nefesim yüzünü yalayıp havada yok olmuştu. Aynı işlemi diğer elime uygulamasını kesinlikle beklemiyordum; elindeki mendili fazla bastırmış olmalıydı ki hissettiğim yoğun acıdan dolayı dudaklarımı birbirine bastırdım. Bunu anlamış gibi başını yavaşça kaldırdığında olan yakınlığı nefesimi tutmamı sağladı. "Canın yandı?" bu bir soru değildi; bu bildiği bir şeyi kelimelere dökmesiydi. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım; hiç acımadı. Ona bakarken doğru kelimeleri bulamıyorum; söylediklerimin anlaşılmadığını o da biliyordu. Elim hala büyük ellerinin arasında pisken, "Hissettiğin acıdan utanmalısın, çocuk," duygu bulamadığım bir seste söyledikleri. "Çocuk demeyeydin iyiydi," ama bu ellerimi bıraktı; ama ondan uzaklaşmak için iki adım geriye gittim. Bu hareketin dikkatinden kaçmamıştı. Tamam, ona cevap vermek için hazırlanıyordum ki telefonu melodisi ile susmak zorunda kaldım. Telefonu cebinden çıkartıp açtığımda bile gözleri hala bende idi. "Neredesin Kerem?" tepkisiz bir sesle konuştuğu esnada hemen arkasından bir ses daha duydum; "Neredesin Kerem?" tepkisiz mi sesle konuştuğunda hemen arkasında bir ses daha duydum. "Ben de seni aradım Savaş!" diyen diğer kişi telefonu cebine koyduktan sonra yabancının yanında durdu. Demek bana yardım eden kişinin adı

Mesleği onun için çok önemli olmadı. Bunu tanıdığımdan beri bana ilk kez ismimle hitap etmişti. Kitaplardaki gibi adım, onu da fırından çıkınca mutluluktan havaya uçmadı; maksine dişlerinin arasından adım, öyle bir söyleyiş şekli vardı ki bir an adımı değiştirmeyi düşündüm. Adını seviyorum; babamdan dolayı. Çünkü bana bu ismi vermişti. Ve demir kapının tekrar açılmasıyla gözlerimi savaşın, öfkeyle bana bakan gözlerinden çektim. Kerem, yanımda üç kadınla içeri girdi; savaşın yanında durduktan sonra bana baktı. “Nasılsın Zeynep?” Onu sildim. “Böyle bir yerde nasıl olursam öyleyim,” sanki komik bir şey söylemişim gibi. Güldü. “Bu çocuk niye çok biliyor? Bu uyumana Tolga’yı hatırlattı.” Telefonlarımızı elimizden aldıkları için aramıştım. Buna üzüldüm. “Keşke senin için yapabileceğim bir şeyler olsaydı, ama arkadaş da olsak…” Savaş, “Benim amirim,” dediğinde af anlamıştım. “Ama bir mi? Siz kaç yaşındasınız öyle?” diye sonunda yaşadığını gösteren bir soru sordu. Var bu savaşa dönüp baktım; yeşil ilgili tahminler var ama emin değilim. “Ben 25.” Savaş veren benden biraz büyük, yani 26/28 yaş var aramızda. “Yeşil hiç göstermediğini söyleyebilirim,” bu hareketleri ve kendine güvenen olgun davranışlarıyla kesinlikle yaşına hakkını veriyordu. “Öğren şu kumral yeşil gözleri olan çocuklar değil mi?” diye merakla sordum. Bakıyorum da o kısacık zamanda gözlerinin rengini bilecek kadar incelemesini, onu bayağı asabinin adayla konuşması sadece canımı daha fazla sıkmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu savaş, bu kızları hangi hücreye koymalıyım? Savaşın kızları incelemesiyle ben de başımı çevirip onlara baktım. Üç tane; bir esmer, diğer iki sarışın, orta yaşlı kadınlardı; yedikleri kıyafetler var mı? Yok. Aralarında bir şey vardı; yüzlerindeki makyajla gerçekten de güzellerdi. Sorun güzelliklerinde değildi; sorun sarışın kadının kafasını esmer olanın boynuna koyup sesler çıkarmasaydı; sorun esmer olanın sarışın üzerinde ulaşıp pek çok şeyler yapmasaydı… Burada tam olarak ne olup bitiyordu? Birinin koymuş çekmesiyle kim olduğuna baktım; buhar kocaman yaşlı gözlerle bana bakıyordu. “Sen… app… bu kadınların hepsi şey… sanırım,” dedi yüzünü buruşturup. Nokta nokta… deyince daha önce sokakta birkaç tane görmüştüm. Ben onları yere sarhoş iş başında ilk kez görüyorum. Hem bu onların elimi kimseye önemlilerinden dolayı yargılayan bir olmadım. Kadınlara kaçamak bir şu anda meraklı; onları incelediğimin farkında değildim. Uzun saçlı sarışın bana göz kırpmasıyla kaşlarımı çattım. Dikkatli bir şekilde beni süzdükten sonra gülümseyip öpücük atmıştı. “Bu şey bana öpücük mü attı?” Kadınların bana olan iğrenç bakışlarını görmemek için hızla başımı farklı bir yere çevirdim. Savaş bana bakıyordu. Ve yüzümde ne gördü bilmiyorum ama onu evlendirdiği kesin; sürekli kadınlara attığım kaçamak bakışlarla 100% aydınlandı; dudakları iki yanına kıvrıldı. Önce kadınlara sonra bana baktığında korkmuştum. Aklıma gelen şeylerle gözlerimin büyüyüp dudaklarımın kocaman açılmasına engel olamadım. “Bunu yapamazdı değil mi?” “Evet, sen bana düşündüğüm şeyi yapmayacağını söyledin,” diye bir umut yalvardım. Beni kendisine hayran bırakacak bir şekilde güldü. Öyle bir güldü ki yola bakıp; “de etkilenmeyecek biri olduğunu sanmıyorum,” yaptıklarını hatırlayınca gülüşü bir an benim için silindi. “Burada bu hayattan bir zor baydı; kesinlikle yapacağım.” Kerem, “Onları buraya koy,” dediğinde kaşlarımı çattım. Demirliklere sert bir tekme attığımda sızlayan düşünecek durumda değildim. “Seni zorba! Söylesene senin benimle zorun ne?” diye haykırdım. Öfkem sadece onu da fazla evlendirmiş tipi… işaret parmağıyla pijamalarımı gösterdiğinde gülmemek için kendini zor tutuyor gibiydi. “Bu pembe şeylerin içinde seni ciddiye alamıyorum çocuk!” Sesindeki alay daha fazla çıldırmama etmişti. Tüm itirazlarına rağmen o kadınları bizimle aynı yere koymuştu. Giderken denizindeki sinir bozucu gülümseme; satmama gereğinde bulunmadan açık kıyma ile arkamdaki kadınları gösterip; “Başladın!” demiş ve gitmişti. “Uslu durmuş seni adi herif! Çıkar beni buradan!” diye arkasından öfke içinde bağırdım. Pislik, bilerek benimle uğraşmıştı; adım gibi eminim bağırmaları başınaydı. Çünkü savaş çoktan gitmişti. Beni burada bir adet var ve 3 kadın; özellikle kadınlardan birinin tuhaf bakışları altında bırakıp gitmişti. Ve en kötüsü annemin bana yapacaklarıydı. “Allah belanı versin!” Adam sonrasında duyduğum görüntülerle gözlerim usulca açtım; yattığım yerden doğrulmamamla benim de boynumda hissettiğim açıyla yüzümü buluşturdum. Neredeydim ben? Yumuşak yatağım nereye gitmişti? Gözlerimi karıştırıp etrafıma baktım. Kahvesine ala mezar ettiğim çavuş değil miydi? Vücudumdaki hadi görmezden gelerek ayağa kalktığımda yerinde sen denemiştim; üzerinde kayıp düşen şeye baktım. “Bu bir battaniye,” diye düşündüm; ben akşam yerken bu üstümde yoktu. Sadece iki tane battaniye vardı; birini Bahar, esmer kadın üzerine atmıştı, diğerini ise o iki sarışın üstüne atmıştı. Kahretsin; biri de sarışın görmek istemiyordum. Sırf bu sapık kadınla kurtulmak için en uzak köşeye sığınmıştım; o kadın yüzünden buz gibi zeminde yatmak zorunda kaldım. Ama inanamıyorum gözlerime; etrafta ne var uyanmış; saçlarını karıştırıyordu. Yanındaki esmer hala uyuyor ve sarışınlardan s**** olan uyanmış; neyse koyuyordu diğer sarışını yanlış ettiğiniz yatıyordu. İsimden akşam söylemişlerdi ama savaş olan öfkem yüzünden aklımda tutamadım. Gözüme yerdeki battaniyelerin çarpmasıyla kendi battaniyeme baktım. Onlarınki kahverengiydi ve oldukça eski görünüyordu ama benimkisi maviydi. Elime alıp dikkatli baktım; oldukça temiz, yumuşaktı; yeni gibiydi. Bu battaniye kim getirdi? Asıl soru kim benim üzerime örtmüştü? “Zeynep! Bahar! Uyanmanıza sevindim; hazırlanın, çıkıyorsunuz!” Canım kapıyı açmış, çıkmamızı bekliyordu. Sonunda bir yerden kurtulacaktım! Elimdeki battaniyeyi yere bırakıp Kerem’in yanına gittiğimde sonunda buradan kurtulacaktım. Bu arada gelince Kerem yeniden kapıyı kitledi. Buradan diğer kadınlara bakıp merak içinde neden Kerem’e dönmesini baygın gözlerle izledim. “Nasıl ya? Onlar çıkmıyor mu?” diye uyku sesiyle konuşunca; en azından adıyla sorunlar olduğunu düşünmeye başladım. Kerem kafasını iki yana salladı. “Onlar bir süre daha burada,” diye cevap verdiğinde Bahar üzülmüş gibi dudaklarını büzmüştü. Tüm gece yanında kesme ile sohbet etmişti sanırım; mı sevdi? “İstersen sen burada kal. Hem yeni arkadaşından da ayrılmamış olursun,” dedim kinaye dolu bir seste. Üzerine korkuyla şıp itiraz edince sonunda Kerem’in peşinden çıktık. İnsanlarla dolu bir kaç koridor geçmeye başlamıştık. Birçok kişiyi polisler bir yerlere götürüyordu; bazıları polislerin kolunda kendi isteğiyle veriyordu, bazıları ise zorla götürülüyordu. Sivil polisler üniformalara göre daha çoktu. Gecenin bir yarısı savaş tarafından zorla getirildiği için fark etmemiştim. Koridor bitince merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. Biraz yürüdükten sonra çıkış kapısını görmemle yüzümde küçük bir tebessüm oluştu. “Kerem! Şu dosyaları amirin olacak adama götür!” Arkamda duyduğum sesle olduğum yerde durmak zorunda kaldım. Bir insan karşımıza durup elindeki dosyayı Kerem’e uzattı. Kerem önce dosyaya sonra sonra zaten kişiye bakarak kaşlarını çattı. Aralarında bir sorun olmalıydı; yoksa Kerem onu niye böyle sinirli baksın ki? Bakışlarımı Kerem’den alıp dosyayı eline alan kişiye çevirdim. Uzun kahverengi saçları boynun biraz yukarısında bitiyordu; kahvenin açık tonlarındaki üzüme sahipti; bordo tişört, deri ceketli; olgun bir gibi duruyordu; savaştan yaşlı olmalıydı. “Dosya içine başkasına varos! Benim işlerim var!” diyen adam sıkı dişlerinin arasından konuşmuştu. “Oğuz” denen kişi kelimeyi duymamış gibi yaparak sıra attı. “Beni ilgilendirmez! Ben sana bir görev veriyorsam yapmak zorundasın!” Sesi fazla emir gibi taşıyordu ve fazla o kadar gibi geldi. Kerem bu durumda başlanmamış gibi kaşlarını çatmıştı. İkiside birbirine ölümcül bakışlar atarken havadaki gerginlik elle tutulur türdendi. Keremi de önce hiç böyle görmemiştim; o genellikle sakin etkileyiciydi. Şu anda onu kaç kere gördüm ki; kendi kendimi yaratmakta üstüme yoktu. Karşısındaki kişiye nefret bakışlar atmak savaşını; şimdi bence bana üstünlük taslama. “Bırak o unutma; benim anladım sen değil savaş! İlla birilerine konumunda ağlatacaksan git kendi ekibine ulaş!” Kerem’in sabırsız bir ses tonu yanmasıyla ona karşı tamamen yok gibiydi. Sanırım bu iş düşündüğümden daha ciddi; daha fazla onların tartışmalarını izlemek istemedim. “Kendi aranızdaki sorunları başka zaman çözseniz; izliyorum. Bana bir iyilik yapın ve ikiniz yolundan çekilin; eve gitmek istiyorum artık!” Kavga edecek başka zaman bulamadılar; şimdi ikisi de bana bakıyordu. Kerem’in bakışlarında sorun yoktu ama bu Oğuz denen kişi arsız gözlerle beni süzüyordu. “Ben bu kızların baskından ele geçirenler değil mi?” diye sorduğunda vardı; herhangi bir baskın olup olmadığını düşündüm. Bana doğru bir adım atmasından rahatsız olmuştum. Nokta nokta…lık yapmak için biraz fazla çift değil misin?” dediğinde tek kelimeyle şoka girmiştim. Nokta nokta mı? Ona haddini bildir! Kesinlikle bu ses benim düşüncelerim; aksini düşünmek istemiyorum; düşüneceğim şey de bilmiyorum. Fakat kendi sesimi zihnimde hızlı olarak dönünce dehşete kapılmıştım. Ya benim sesim değilse? Kalorisi ne saçmalıyorum lanet! Hiç sesin birliği girdi ama gözüm dönmüş gibi; bedenimi öfke dalgası sardı; damarlarımda kan yerine ülke atmaya başladığında kaşlarımı çattım. Sinirim bedenimden beynime ulaştığında eminim kimse ama kimse benimle bu şekilde konuşamazdı; herkes bana karşı sınırını bilmeliydi. Bu öfkemin nedenini biliyorum; bana söylediği çirkin sözler ve ki tek bir kelime için cinayet işlenen; evet şu anda tam olarak yapmak istediğim buydu; kan dökmek ve lanet olsun; etrafı hissetmeye başlamıştım. Hiç düşünmeden ona yaklaşıp yüzüne tüm gücümle sert bir tokat attım. Off! Kendi nasıl yaptım bilmiyorum ama o kadar sert olmuştum ki çıkan tok sesle herkes bize bakıyordu. “Oğuz pisliği!” Kafasını yavaşça bana çevirdi; burnundan alıp verdiği nefeslerle kırmızı görmüş bir bu adam farkı yoktu. Aramızdaki mesafeyi hızlı kapattıktan sonra; “Konuşsak bir şekilde sıkı; sen ne yaptığını sanıyorsun ucuz nokta nokta!” demişti ki bir onun sözlerini serçe kesti. Suratını dağıtma mı istiyorsun? Durma, devamını getir o sözlerin! Bu tanıdık ve öfkeli ses oldu; durdurmuştu. Yavaşça arkamı dönerek beni savunan kişiye baktım; savaştı; öfkesiyle o da bakıyordu. “Edirne söyledikleri uzun susmasını sağlamıştı.” Birkaç adım uzaklığımdaydı; elleri yumruk olmuş; kaçtığını çarpışıyor kedi; bakışlarının tek bir hedefi var ve o da kolumu eziyet eden kişiydi. İki adımda aramızdaki mesafeyi kapattı; o uzun kollu mutant elini tuttu ve sert bir şekilde kolumuzdan kurtarıp önüme geçerek oğlumu beni görmesini engellemişti; ya ne kadar savaşın geniş omuzlarından dolayı Oğuz görmesem de o alay eden sesini duymama engel değildi. “Bak sen asayişin gözlümün; savaş atan basit bir kız için bana kapatıyor!” Söyledikleri bi’ asabi çok daha kızdırmış olmadı ki; elleri yumruk olmuş parmakları onları beyazlamıştı; sinirlendiğini anlamak için bunun da tanıtımları görmeme gerek yoktu; tişörtün altından bile katılan sırtı bunun en büyük kanıtıydı. Oğuz’a doğru bir adım atmıştı ki Eren omzundan tutarak; “Abi! Burada olmaz; herkes bize bakıyor!” dedi alımlı bir sesle. Daha sonra o da baktı; “Sen de işine bak! Bu kızlar kavga çıkardıkları için buradalar; farklı bir sebep düşünme!” diye konuşunca; bu çalışmamızdan sonra onun sesini ilk kez duyuyorum. Gerçekleri öğrenince Oğuz’un yüzünün aldığı şekli görmek için başımı hafif demiştim ki Savaş hissetmiş gibi bir adam sattı işlenmeden başını çevirerek omuzunun üstünden bana baktığında kaşlarını çatmıştı. “Orada göreceğim bir şey yok çocuk önceden,” diye bir hazırlamasını beklemiyordum; bu adam her defasında sinirli benden çıkarmak zorunda mıydı? Eve dönerek bakışlarıyla bizi gösterdi; Bahar ve onu evine bırak; Eren başına bir işaret yapıp onu sahip etmemizi istedi. Savaş, Oğuz birbirinden nefret bakışlar atarken biz çıktık; siyah bir arabanın yanında durunca var ile birbirimize bakıp arka koltuğa geçtik. Yol boyunca arabada tuhaf bir sessizlik hakimdi; zaten Eren’le konuşmaya pek niyeti yoktu. Evin önüne gelince arabadan inmiştik; Eren Elif siyah bir poşet uzatınca içini açtığımda iki telefon vardı; tabi ya bizim telefonlarımız; telaştan unutmuş olmalıyız. O telefonunu aldı diğerini Bahar’a uzattım; kapalıydı ya da şarjı bitmiş olmalı. Arkamdan duyduğum araba sesiyle Eren’in gittiğini anladım; Bahar yanıma geldiğinde onun arkasından bakıyordu. “Ne kadar da tuhaf… beri orada konuşturur duymasaydım… Biz sizlerin,” dedi. Onu onaylarcasına başımla onayladım. “Haklısın; gerçekten öyle.” “Hoş vay asabinin arkadaşlar kendisi gibi,” diyerek onu sıttım. Kapıya gelince anlatırım; çıkarıp kapıyı açtığımda olacaklardan çok korkuyordum. İçeri girince ise korkularının yersiz olmadığını maalesef görmüş oldum. Annemle babam koltukta oturuyorlardı; Kazım amca ve teyzem sakinleştiriyor ve Tolga elinde telefon; nasıl anda volta atarken beni ilk fark eden olmuştu. O, “Zeynep! Neredesin lan sen?” dedikten sonra koşarak endişeyle bana sarılmıştı. Anlaşılan yokluğum çoktan deşifre olmuştu. “Bırak onu solda; bize hesap versin! Tüm gece neredeymiş ve pijamalarıyla öğlen 12’de nereden geliyormuş?” Bu sesin sahibi her zamanki gibi annemdi; üstelik yine çok öfkeliydi. Annemin kızgın sesini duyunca Tolga benden ayrılmıştı. Annem ve teyzem bana hesap verir gibi bakarken babam ve amca beni gördükleri için rahatlamıştı. Tolga baktım yardım et dercesine ama omuz silkti. “Vallahi bu sefer seni ben bile kurtaramam kuzen,” dediğinde omuzlarım yenilgiyle çöktü. Sanırım bu sefer başım cidden beladaydı. Pekala, işte şimdi ne başlıyoruz? Xwe… 10 gün sonra son dersler çalınca var; ben masaya bırakarak ayağa kalktım okuduğum kitabı. Masadaki eşyalarımı elime alıp sınıfa doğru birkaç adım atmıştım ki Bahar, Esma, Filiz’i de gördüm. Ben, Esma bu acıklı ayakkabısını gösterip onlara bir şeyler anlatıyordu; Filiz ve Cansu beyaz ayakkabı hayranlıkla bakarken Bahar onların görmediği bir anda gözlerini devirmişti; büyük ihtimalle İsmail aldığı bir şey gösterip hava atıyordu; bu arada bu durumdan sıkılmış gibiydi. Varlığa o geceden sonra hiç konuşmadık; aramızda sessiz bir anlaşma vardı; sanki ikimiz de birbirimizi görmezden geliyorduk. O gecenin üzerinden 10 gün geçmişti; savaşı bu süre zarfında hiç görmemiştim. Zaten sürekli bana sorun çıkaran bir adamı görmek istemiyorum; onun yüzünden hala cezalıyım. Evdekilere sabah sporu desem de bana inanmadılar; babam üzerime gelmese de annem okul dışında bir yere gitmem yasaklamıştı. Üstelik babamın evde olmadığı fırsatta gece kiminle geçirdiğimi sormuş ve beni ahlaksızlıkla suçlayıp üstüne mesajlarımı kavrayıp vurmuştu. Bazen ona katlanamıyorum; eğer babam onu bu kadar çok sevmeseydi o zaman ona karşı bu kadar ben olmazdım. Ben bu gece ile ilgili tüm gerçekleri bir tek Tolga’ya anlatmıştım; zaten istesen de ondan bir şey saklayamadım; başta bana biraz kısa, daha sonra nezarete düştüm diye benimle bir güzel dalga geçmişti. Kendimi toparlayıp yürüdüm; muharebe tayfasının tam önünden geçiyordum ki Esma’nın bacağına bir siz ama kaldırmasıyla durdum. “Yedi bu mini etekli nasıl bacağını böyle açabiliyor? Dua rissen getirdiğim ayakkabı nasıl Zeynepcik?” kelimeler ağzının içinde uzatarak söylemesiyle yüzümü buruşturdum; özellikle adıma böyle telaffuz etmesi sinirlenmemi sağlıyordu. “Bacağını öyle kaldırdığınız sürece emin ol insanların ilgisi milyon dolarlık ayakkabında olmaz tatlım,” diye onu taklit ederek dudaklarımı büzüp konuştum. Esma ne demek istemediğini anlamış olacak ki yine bana olumsuz bakışlar atıyordu; gözlerinde bize bakan ve çoğunluğun erkek olduğu öğrencileri gösterdim. Fakat Esma onların bakışlarından rahatsız değilmiş gibi güldü ve gözlerimi devirdim; yine bacağını hafif yorum indirmesini sağladım. “Em görgüsüz hem de olursam az onlar gidince bakışlarını mağara çıkarmıştım; bu kızları nasıl tamir ettiğini anlamıyorum; hepsi de kendini beğenmiş aptallar!” Başını olumsuz bir şekilde iki yana salladı. “İnan bana son günlerde bu soruyu ben de sık sık soruyorum kendime,” bana baktı. “Teyzen ne alemde?” diye sordum; ona ceza ne olduğumu nereden öğrendim diye sormadım; annem ve teyzem yakın arkadaş oldukları için büyük ihtimalle teyzem söylemiştir. “Değişen bir şey yok; 18 yaşındayım ve hala ceza alıyorum; bazen bana hiç güvenmediğini hissediyorum annemin ne yapmaya çalıştığını artık anlayamıyorum.” Bari güldü; ama bu gerçeklikten uzak bir görüştü. En azından senin adına endişelendiği için yaptıklarına karşılık ceza veriyor; ama benim annem onu bile yapmıyor; babamı saymıyorum bile. Diğer üzümlü konuşmasını beklemiyordum. “Bu… pekala,” diyerek tedirginlik içinde bir adım geriye attım. “Bu çok tuhaf,” diyerek ona derse baktım. “Arkadaşın değilim ve arkadaşım değilsin. O yüzden mümkünse sen yine bana laf sok ve ben de kafamda sana işkence planları kurmaya devam edeyim,” diye mırıldandığımda gülmesiyle kaşlarımı çatarak yanından geçtim. Pen bu kızdan uzak durdukça evren adıma bizi yakınlaştırıyor; du bu onun için üzülüyordum; varlığı yanlış ama sakta bu ona üzülmeme engel değildi; bu durumda yapabileceğim bir şey olmadığı için ondan nefret etmek kolay ama geliyordu; onu üzülmem onu yakında istediğim anlamına gelmiyordu. Sınıfa gidip Tolga’nın yanında oturdum; öğretmenin gelmesiyle ders başlamıştı. Sıkıcı geçen derslerden sonra nihayet bir gün daha bitmişti. Çantamı toplayıp sınıftan çıktığımda Tolga’nın beni bahçede beklediğini gördüm; yanına gittiğimde tebessüm ederek ona selam verdim. “Bu akşam yemeğe çıkalım mı? Hem sana da gelir,” dediği soruyla bir çektim; evdeki durumu bilmiyormuş gibi konuşma. “Annem hayatta izin vermez!” Tolga güldü. “Sen orasını bana bırak kuzenim; her şeyi hallederim bebek!” Kendisiyle göründüğünde her durumda bu kadar neşeli olmasını kıskandım; bu çocuk ne zaman böyle özgüvenle konuşsa başarılı oluyordu. Yani dışarıya çıkma ihtimalim sıfır gibi görünüyordu. O eve geldiğimizde hiçbir şey umduğumuz gibi gitmemişti; ya da her şey beklediğim gibi gelişti diyebilirim. Kolla ne söylerse söylesin annem anlamamakta inat ediyordu; bana karşı bu kadar sert olması canımı yakıyordu. “Seni kırmak istemiyorum Tolga ama sar etme lütfen,” dediğimde izin vermeyeceğini zaten bildiğim için pek umursamadım; fakat Tolga pes edecek gibi görünmüyordu. “Hadi ama teyze; izin ver çıkalım; sadece bir…” kişiliğine annemi hayır dercesine başını salladı; fakat kurtarıcı meleğim her zamanki gibi iş başındaydı; Serpil. “Yeter artık! Son günlerde Zeynep olan kısmı hiç hoşuma gitmiyor; özellikle bu cezalar… çocuk değil erkek; o kendi başının çaresine bakabilir yani!” Babama minnetle baktım; beni bir tek o anlıyordu; babam benim olmaz olmazım mıydı? O benim a… sallayarak eliyle kendisini gösterdi. “Ben mi suçluyum yani? Kimse Zeynep’teki değişikliği görmüyor mu?” diye konuşmaya kalkmıştı; ne değişikliğinden bahsediyordu? Aynıydım; değişen bir şey varsa da kendisiydi; babam dayak atmıştı; ben son sözümü söyledim. “Kızımıza güvenmeyi öğren artık! Zeynep bir hazırlan; cezan bitti!” Babamın sözlerinden sonra koşarak ona sarılmıştım; moda gülüp saçlarımdan öptüm. Annemin yanına gittim ama o bana sarılmadan mutfağa gitmişti. “Sen annene bakma; her zamanki halleri! Hadi hazırlan!” diyen babamı onayladım. Kırk yılın başı bir dışarı çıkıyorum ve annemin kardeşleri yüzünden bunu harcamazdım. Ben odama gidip dolabımı açtım ve beyaz, dizlerimin biraz altına gelen uzun bir elbise giydim; saçlarımı dağınık topuz yaptım; hiçbir makyajdan sonra krem rengi sandaletlerimi giydim. Telefonu çantama koyup odamdan dışarı çıktığımda babam görünmüyordu; odasına gitmiş olmalıydı. Mutfaktaki seslere bakılırsa annem bana olan sinirini tabaklardan çıkarıyordu. Beni bekleyen Tolga’nın yanına gelince ıslık çalıp elimden tutarak etrafında bir tur dönmemi sağladı. “Kızım ne olmuş sana böyle? Anlaşılan bu ceza sana yaradı mı?” diyerek söyledikleri beni güldürmüştü. Elimle mutfağı işaret ederek; “Boşver! Hadi gidelim!” diye acele ile konuştuğumda yürümüştü; annemin vazgeçmemesinden çok korkuyordum. Tolga, ben onaylayınca kaçar gibi evden çıkmıştık. Tolga’nın arabasına bindim; yola çıktığımızda rahat bir nefes alabilmiştim. “Arabada nereye gittiğimizi sorsam da sürpriz,” demişti. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra bunun durmasıyla geldiğimizi anladım. Evet; Tolga’nın peşinden ben de indiğinde geldiğimiz büyük mekanı görünce Tolga’ya baktım. “Bu… sürpriz? Farkındaysan burası sizin aile restoranınız ve ben ilk defa geliyorum buraya ya!” Tolga benim lisemi güldü. “Zeynep; sürprizler genelde beklenmedik olur. Sen de seni buraya getireceğimi bekleniyordu mu?” “İtiraf et; buranın yemeklerini sen de seviyorsun. Haklısında; burayı kazmam geçiyordu ama yemekleri çok güzel!” dedi. Birçok yerde müşterileri gelirdi; bazen boş masa bulmak imkansız ama ben ve Tolga halen olduğumuz için bize her zaman boş bir masa vardı; hem yemeklerimiz bedavaya geliyordu; anlayacağınız kuzenim benden zengindi. Çılgın koluna girip içeri girdiğimizde burnuma gelen harika yemek kokularıyla gerçekten çok acıktım; fark ettim; buraya ikimiz çok sık geldiğimiz için çalışanların hepsi bizi tanırdı; bize selam verenlere aynı şekilde karşılık verdik; hem de bir an önce karnımı doyurmak istiyordum. Her zaman oturduğumuz masaya birkaç adım kala; şu an tanıdık seslerle başımı kaldırdım. Ve gördüm ki… ise sağlam bir küfür savurdum. “Hadi ama! Bir çeşit şaka mı bu? Burada ne işi vardı bunun? Üstelik Savaş bey bizim masamızda oturuyordu!” Yanındaysa Eren’le karşısında Kerem vardı; ellerin sağ tarafından mavi saçlı bir kızla esmer ve kızıl saçlı iki erkek daha vardı. Savaş siyah üstüne beyaz askılı bir tişört giymişti; saçlarını her zamanki gibi kendi anne bırakmıştı; fakat bunu daha da çekici yapmıştı; kusursuz kaşları çatılmış; elinin anlattığı şeyler daha da sinirleniyor gibiydi; sadece birkaç adım vardı aramızda; hemen arkama dönmeme sohbet durdurdum ve kuzenim şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Zeynep ne yapıyorsun? Çekil şu önünden!” dediğinde yavaş konuşsun; diyorlar; sus işareti yapmaya başladım. Başımı çevirip arka tarafı tekrar kontrol ederek hızlı kıvırcığa döndüm. “Tolga; ben vazgeçtim; hadi gidip başka bir yerde yemek yiyelim; savaşla karşılaşmamız bir kavgayla sonuçlanıyordu ve yine başıma bir şey seni istemiyorum!” Fakat inatçı kuzenim kendi bildiğinden geri adım atmayacak gibiydi. “Olmaz! Yine ben çok açım; hem yol boyunca acıktın söyleyen sen değil misin?” Araba tutan şeyin adı beni deli ediyor; sadece evet desen ki canı çıkardı yüzün. “Evet açtım ama bu durum baya bi görünecek sürmüştü; savaşla karşılaşmak istemiyorum; o adam beladan başka bir şey getirmiyordu bana; her karşılaşmamız benim için kabus gibi geçiyordu ve neme lazım yine beni tutuklar falan; hiç uğraşamam.” O tozlu gözlerini kısmış bana bakıyordu; bir ihtimal neyim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Daha sonra arkama baktım da yüzü aydınlandı; sanki aradığını bulmuş gibiydi. “Savaş değil mi o? Aynı seni düşünmekten kurtaran; yanındaki de yanılmıyorsam Kerem.” Okulda onlar yanımda uzaklaşmadan hemen önce onları görmüştü; sorduğumda isimleri ne kadar her şey anlatmıştım ve şimdi onları anlattığım için hiç olmadığım kadar pişmandım. Telaş değerinde kıpırdatarak yalvarırcasına baktım. “Evet onlar! Hadi lütfen gidelim buradan!” Bir umut kabul etsin diye bakmıştım ama yok; yine de etti. “Bir kere ne gitmesinden bahsediyorsun? Hadi ya; selam veririm,” diye konuşup tam bir adım atmıştı ki hızla tekrar ne geçtim ne teşekkür eden bahsediyorsun sen diyerek kaçırmış attım. “O uyuz adama bırak teşekkür etmeyi; aklıma gelen tüm küfürleri yüzüne karşı söylemek istiyorum!” diye kendimi tutamayıp bağırdım; bunun farkında bile değildim. Beni nezarete atan bir adama teşekkür etmek saçmalıktan bu değildi. “Zeynep!” Tolga’nın laflarını söylemesini görmezden geldim; buradan gitmek istiyorsan onu ikna etmeliydim; başıma ne geldiyse onun yüzünden geldi; o dengesiz kaba şey beni nezarete attı ve sen selam vermekten bahsediyorsun? “Bana bak kıvırcık; buradan hemen gidiyoruz!” Sözlerini bitirince bir nefes aldım; sinirlenince çok hızlı konuşmuştum. Dur! Tolga yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışarak bana ile arkama doğru bakıyordu; bu sinsi bakışların altında kesinlikle bir şeyler çıkacak gibiydi. Tam ona neler olduğunu soracaktım ki birinin kolumu çekmesiyle sert bir şeye çarptım; sanırım birinin göğsüne çıkmıştım. Daha doğrusu biri beni göğsüne çekmişti; burnuma gelen yağmur sonrası toprak kokusu ile korkarak başımı hafif yukarı kaldırdım ve onu gördüm; nefesimi kesen gece gözleri bana öfkeyle bakıyordu; kusursuz kaşları çatılmış; siyahlarında tehlike kol geziyordu; bakışlı bu hedefi vardı; o da el alırım; parmakları bana işkence etmek ister gibi tenime istiyordu; tuşu o kadar sert ve acımasız; bedenime verdiği acı anlatılamazdı. Kolumu biraz daha sıkıp beni kendisine doğru çekince iyice aramızdaki mesafeyi kapatmıştı; etrafımızdaki insanların bize attığı garip bakışları ise biliyordum ama bu onun umurunda bile değildi. Kısa boyumdan dolayı üzerine eğilerek yüzlerimizi aynı hizaya getirmişti. “Ali’de dişlerinin arasından; az önce tüm küfürleri yüzüme bakarak söylemek istediğini söyleyen sen değil miydin? Seni dinliyorum,” diye sert bir sesle konuşunca da nefesim diğerlerinde sıkışıp kalmıştı; ses tonundaki tehdidi anlamak için yaptığı olmak gerekiyordu. Kolumu kurtarmaya çalışıp sert yutkunduğumda kendimi yine nasıl bu hale sokmuştum anlamıyorum. Ah şans gerisinde buradan şükranlarımı sunuyorum; her zamanki gibi harika hiç çıkarıyordu. “Annem beni hangi saatte do bu oluyorum sokak bildiğin bir şey varsa o da Kadir Gecesi’nde doğurmadı; aksi halde bunlar neden başıma gelsin ki?” Şu anda ne yapacağımı bilmiyordum; ne vardı şom ağzımı kapalı tutsaydım; o zaman belki de koluma koparmak üzere olmazdı. Bütün bunlar çok saçma; ondan kaçtıkça sanki görünmeyen bir tarafından ona çekiliyordu. Peki neydi? Ben onu çeken sakarlıkları mı? Ya da son zamanlarda aşinası olduğum dipsiz kuyu yandırın gece gözlerimi. Savaş koruma baskı uygulayarak benden cevap bekliyordu; bu süre zarfında gözleri yüzünün her zerresini inceliyordu. Fakat ben onu izlemek dışında bir şey yapamıyordum; sanki beğenirim işlevini yitirmiş gibi. Ona bakarken etrafında olan şeyleri algılayamıyorum; onun bakışları her ne kadar hesap sorarsa da açıkçası ona verecek bir cevabım yoktu. Bu dudaklarım yanından olsa da kıvrıldı; yüz ifadem insatta halinden tutup gözlerimi karıştırdım. “Ne güzel tesadüf değil mi? Makine karşılaştık,” diye sevimli c konuşan; kesinlikle beğendim; sanki az önce ağzına geleni söyleyen ben değilmişim gibi konuşmuştum; söylediklerim işe yaramamış olmadı ki hala aynı ifadesizlikle bana bakıyordu. Beni bırakır mı bilmiyorum; fakat bir şeyler yapmalıydım; konuma yaptığı şey normal değildi; daha diğer açtığı morluklar kapanmadan yenisini istemiyorum. “Bak; sakin olmaya çalışıyorum ama parmak uçlarım bir bıçak gibi tenimi acıtır; kendi imkansız ya… Beni bırakırsın ya da…” demiştim ki o hızla müdahale edip sözlerimi kesti. “Ya da adama bak; sen konuşma! Konuşmama tehdit lafını duyunca hemen konuş; iyi de ya da ne? Nereye gideceğim ben? Onu ona doğru düzgün tanımıyorum bile.” O an aklıma gelen saçma şeyi söyledim. “Emin ol; senin için iyi şeyler olmaz!” dedim. Niye gaz o bile bilmeden sinir bozucu adam; etkilenmediğini gösteren aracı gülüşüyle bana; “Bu kağıdı tek kaşını kaldırıp neler yapabileceğini görmek istiyorum!” dediğinde suratının ortasına yumruk atmak istedim; eğlenerek söylediği bu sözler benim daha çok sinirlenmemi sağladı. Saati hafif öne kaldırdım; bunu yaparken onunla göz temasını kesmiyorum; dudaklarım seni seven şekilde kırıldığında dizimi kaldırıp bacak arasında servis çekme attım. Şimdi gördü işte neler yapabileceğimi; sekmem ile birlikte kolumu bırakmak zorunda kalmıştı. Yüzünü buruşturup; “Değildi; seni öldüreceğim bu sefer; benden kurtulmaya çalışacaksın! Baş belası!” diye korkuyla ondan uzaklaşmıştı. “Msi sözlerini öyledir ses tonunda söyledi ki tüm bedenim soğukta kalmışçasına üşümüştü; sanki buz gibi suya maruz kalmışçasına; baştan ayağa titremiştim.”

Bir şey takıldı. Geriye doğru düşmeden önce bir çığlık attığımda düşmeye beklerken belimden çekinmem de kurtulmuştu. O kimin beni tuttuğunu anlamak için ona bakmama gerek yoktu; kokusu kim olduğunu söylüyordu zaten. Tabii bir de sert dokunuşları. Başımı hafif kaldırıp ona baktığımda rahatlamış gibi bir nefes koy vermişti. Bana olan siniri geçmese de eskisi kadar değildim. El boşluğundaki o sert ve sahiplenecek diyordu ki vücudumun baştan ayağa titrediğini hissettim. Dipsiz kuyulara bir süre sadece el ele baktık. Bakışları o kadar yoğundu ki gözlerimi ondan alamıyordum. Gözlerimdeki duygu kırıntıları da… Neyin nesiydi? Neden bana böyle bakıyordu? Her bir bakışı içimde farklı duygular uyandırıyordu. Bir sanatçının ellerinden çıkmış gibi yakında duran kusursuz yüzü bir nefes uzaklığındaydı.

“Ben seni çakıl almayacağım, değil mi? Sana durumumu söyledim,” dedi. Sıkıntıyla konuştuğunda daha sıkı tutmuştu beni. Ama, “Beni öldüreceğini söyledin!” Hemen savunmaya geçerek hafif sitem etmiştim. Sonuçta fare görmüş kedi gibi üzerime atlayan o, sözlerinden sonra yüzünde hafif bir tebessüm oluşmuştu. Bu küçük tebessümü bile kalbimin ritmini bozmaya yetti. Bakışlarını vişne çürüğü dolgun dudaklarından alamıyordum. Sesli bir şekilde yutkundum ve beni yanlış anlamasını istemediğimden zor olsa da gözlerini çekip bilmiştim. Benim…deki ellerimiz… Hoca çekince benden birkaç adım uzağa gitmişti. Vallahi hiç öyle… Ellerini çekince dokunduğu yerler üşümedi; aksine tüm vücudu rahatladı. Bu adama yakın olmak istemiyorum. Bana ne yaptığını bilmediğimden ve dokunuşlarının bende uyandırdığı duyguları yabancı olduğumdan mümkünse dokunmasın bana da emin ol hala o dediğim şeyi yapmak istiyorum.

“Küçük fakat sen bu sakarlıkla bana gerek kalmadan kendi sonunu getirsin var mı?” Bir kez daha yüzüme çarpan bu sözlerden sonra sustum. Telefonu çalınca cebinden çıkartıp baktı. Arayan kişi kim bilmiyorum ama yüzündeki eğlenen ifade her şeyi anlatmıştı. Telefonu açmadan cebine koyduktan sonra üzerine eğilerek gözlerime baktı. “İçimden bir ses bu son karşılaşmamız olmayacak diyor,” dediğinde sesi fısıltıyla çıkmıştı. “Baştan uyarıyorum; o gün geldiğinde düzgün ve sorunsuz bir şekilde çık karşıma,” dediğinde kaşlarını çattı. Anladığımı yavaşça kırmıştı. “Ben de sürekli arıza çıkaran bir kız çocuğuyla karşılaşmaktan hoşlanmıyorum,” diyerek bir işaret parmağıyla alnımı hafifçe vurdu. Ama içimden bir ses diyor ki: “Senden kurtulmak bu kadar kolay olmayacak.” O yüzden sıradaki karşılaşmamız için ustadır. Gitmeden önce yine bana laf sokmuş ve ağır adımlarla çıkıp gitmişti.

“Ben seninle karşılaşmak mı? Tövbe de Allah yazdıysa bozsun,” diye sessizce mırıldandım. Umarım o içimdeki ses, herkese konuşan yalancı bir sestir. Yanıma gelen Kerem benim için endişeliydi. Tabii arkadaşının nasıl bir manyak olduğunu biliyordu. “Sen iyimisin?” Sadece başımı sallamakla yetindim. Hepimiz ayakta duruyorduk. Savaş çoktan gitmişti. Şimdi hepimiz tuhaf bir şekilde birbirimize bakıyoruz. “Buyurmu sadece ya da bir an ben değilmişim ki…” Esmer çocukla aynı anda gülmeye başladık. Savaş’tan olanlardan sonra sanırım sinirlerim bozulmuştu. “Aynı şeyleri düşünmüş olamayız, değil mi?” diye konuştu. Günlerin ardından…

“Kesinlikle haklısın,” gülerek elini uzattı. “Ben Murat.” Siyah saçları vardı, mavi ya da yeşil karışımı bir göz rengine sahipti, uzun boylu olup da dikkat çeken biriydi. Bana uzattığı elini tuttum. “Memnun oldum. Ben de Zeynep,” dediğimde başını sallayarak tebessüm etmişti. Daha sonra, “Dediğin arkadaşlarını… Ben seni bizimkilerle tanıştırayım,” dedikten sonra kızıl saçlı çocuğu gösterdi. “Bu Selçuk ama biz ona Turuncu diyoruz.” Selçuk’a baktım. Havuç kabası tabirle uyan kızıl saçları vardı; yüzünde hafif çizgiler olan kahverengi gözlere sahipti. Muhtemelen bizimle yaştaydı. Yakışıklıdan çok sempatik bir bence Selçuk. Gülümseyip baş selam vermekle yetindi. Murat bu sefer de, “Adını bilmediğim için mavi saçlı kız,” dediğim şeyi gösterdi. Çünkü saçlarını maviye boyamıştı. “Bu tarafta da sahip olduğum arkadaşımın adı da İpek. Bu aynı zamanda Selçuk’un kız arkadaşı.” İpek Murat’ın konuştuğunu fark ederek kaşlarını çatmıştı. “Ben kendimi tanıtabilirim canım,” diyerek arkadaşları istemeden kıza bakıyordu. Ona baktığımda dikkatimi çeken mavi ve uçlarına doğru açılmış boyatmış saçları olmuştu. Benim gibi ela gözleri vardı; güldüğünde ortaya çıkan gamzesi ile en güzel hem de sevimli bir kız diyebilirim. Gülümseyip bana sarıldı. Böyle bir hareket beklemediğim için şaşırmıştım. Bellerim iki yanında öyle lekesiz kaldı. İpek ona sarılmadığını fark edince benden ayrıldığında yüzünde hayal kırıklığı gördüm. Emin olduğum yine de tekrar girip konuşmuştu.

“Az önce olanları gördüm. Gerçekten sıkı tek miydi?” Olanları hatırlayınca gerildim. Özellikle Savaş’ın o sözleri söyledikten sonra kaçar gibi gitmesi beni rahatsız etti. Yine de yüzüme takıldığım sahte gülümsemeyle karşımda ki kıza baktım. “Ben olanlar için üzgünüm. Aslında çok şanslısın. Eğer Savaş seni tutmasaydı çok kötü yaralanabilir…” diye o anlamaz bakışlarını yolladım. Eliyle arka taraftan biri gösterince bakışlarım orayı buldu. Gördüklerine şaşkına uğramıştı. Az önce takıldığım şey bir servis arabasıydı. Üstelik üzerinde sıcak yemekler vardı. Aman Allahım! Eğer Savaş beni tutmasaydı yemeklerin üzerine düşecektim. Şimdi Savaş’ın neden bana yardım etmek için acele ettiğini anlayabiliyordum; bana yardım etmişti. Öyleyse neden söylemedi? Söylemek yerine alay ederek yaptığı şeyi izlemişti. Sanırım ne kadar uğraşırsam uğraşayım Savaş’ı asla anlayamayacaktım. “Ömene gerek yok. Savaş’ın üstesinden gelemeyeceği bir şey değil.” Ben muhtemelen şu anda kum torbasına işkence etmekle meşgul… Kerem’in gülerek söylediklerine gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Adam bana yardım etmişti; üstelik hemen öncesinde diğerlerine tekme geçirmiştim. Daha sonra hepsi Tolga ile tanıştılar. Hepsi de oldukça cana yakın gibiydiler bir kişi dışında ve o da bana soğuk bakışlarını atmakla meşguldü. Kerem bana her yeri göstermişti.

“İstemiştiniz mi veren?” Kerem’in sözlerinden sonra buna daha dikkatli baktım ama bakışları öylesine boş ve ifadesizdi ki düşündüğünü anlamak imkansız diyebilirim. Yeni olmuştu; yine bu çocuğa bakarken farklı hissetmeye başlamıştım. Belki de her genç kız gibi gördüğüm yakışıklı bir erkeğe böyle tepkiler vermem normaldi; fakat onu… Beni huzursuz… Bir şeyler olduğunu hissediyordum. “Tanışmamıza gerek yok,” diyerek kestirip atmıştı. Kendisinin nasıl biri olduğunu bu kısacık zamanda anladım; duygudan yoksun bir sesle söyledikleri beni kızdırmıştı. Bu da neydi şimdi? Demek istediğini anlamadığım için kaşlarımı çattım. Tolga dışında kimse onun bu tepkisine şaşırmış gibiydi. Karakteri böyle olabilir mi ya da soğuk mu, ulaşılmaz biri miydi? Yine de beni tanımadığı halde böyle konuşması beni kızdırmıştı. “Öyle mi? Nasıl biriymişim ben?” diye sorduğumda ona karşı büyük bir öfke şimdi yükseliyordu. Bana cevap vermek yerine sadece bakmakla yetindi mi? Evet. A çok kızdırıcıydı. Kerem ortamın gerildiğini fark etmiş olmalı ki bizi masalarına davet etti. Erhan dışında hepsi onaylamıştı ama ne var ne yok Tolga’nın yemek yiyecek hali kalmamıştı. O yüzden Tolga onları kibarca reddetti. Evet, kuzenim bazen gerçekten… ki var olabiliyordu.

Tolga ile mekandan çıkınca vakit kaybetmeden arabaya binmiştik. Yoldayken ne kadar ısrar etse de yemek yiyelim diye kabul etmedim. Bir an önce eve gidip uyumak istiyordum ve bugün olanları unutmak… Eve geldiğimizde bizimkiler çoktan uyumuşlardı. Ses çıkarmadan odama gittim; üzerimi değiştirerek yorgunlukla yatağıma girdim. Ne kadar istemesem de Savaş’la olan son konuşmamız geldi aklıma. Bu yanlıştı; onu… Sözleri beni düşündürüyordu. Yeniden karşılaşmamız imkansızdı. Öyle kaba bir adamı kim görmek ister ki? Peki bana yardım etmesi… Benden nefret ettiğini adım gibi emindim. O halde gözlerinde gördüğüm o şey endişe değil de neydi? Düşüncelerinin beni rahatsız ettiğini fark edince gözlerimi kapattım ve uyumaya bekledim. Ne kadar geçti bilmiyorum ama telefonuma gelen üst üste bildirim sesiyle uyanmak zorunda kaldım. Yataktan oturup ışığı açtığımda telefonu şarj cihazından çekip saate bakmıştım. 4’ü geçiyordu. Bu saatte kim bana mesaj atardı ki? O uykumdan ağlamadan mesajı baktım. Bilinmeyen bir numaradan üst üste mesaj vardı. İlkine açarak baktığımda gördüklerim dudaklarımdan “Oh!” çıkmıştı.

Lanet olsun! Bir çeşit şaka mı? Telefonu yatağın üzerine atıp hızlıca yataktan kalktım ve çığlık atmamak için elimi dudaklarıma bastırdım. Şu anda telefonla bir yaratık görmüş birine baktığıma eminim. Ama bu elimde değildi; korku bir sızı gibi içimde hareket ediyor, beni sarıyordu. Daha önce yaşamadığım bir an yaşıyorum ve bu yabancı isim daha çok korkutuyordu. “Sakin ol Zeynep! Sana şaka yapıyor!” diyerek kendimi teselli etmeye çalıştım fakat hiç işe yaramıyordu. Usulca çarşafın üstündeki telefonu aldım ve gördüklerimi korkudan yutkunma mı sağladı? Bu gerçek olamaz! Evet, şu anda baktığım şey şaka olmalı. Evet, kesinlikle şaka! Birileri benimle dalga geçiyordu. Kahretsin çok gerçekçiydi! Yataktan kalktığımda o zaman içinde ileri geri gidiyordum. Bir kez daha baktım mesaja ama yok, aynıydı. Lanet olsun! Defalarca bakmama rağmen değişen bir şey yoktu. Telefonuma gelen mesaj bir resimdi ama sıradan birisinden farklıydı. Bu resimdeki kız bizim okuldan, benim gibi son sınıf öğrencisi, sayısalcı İdil Fırat’tı. Onun fotoğrafından bu kadar korkmanın sebebi normal bir resim olmamasıydı. İdil’in ölüp bedeninin fotoğrafı! Yatağın üstünde, elleri yatağın başlığına bağlanmıştı; dudakları siyah bir bezle kapatılmıştı, üzerindeki beyaz geceliği kana bulanmıştı. Gözleri açıktı ama sanki yaşamıyor gibiydi; gözlerinin feri sönmüş, boş bakışları öylece bakıyordu. Sanki… kahretsin… ölmüş gibiydi. Havaların sıcak olmasına rağmen tüylerim diken diken olmuştu; vücudum çok hızlı hızlı nefesler alıyordu. Derin bir nefes aldım kendimi sakinleştirmek için. İkinci mesajı açtım: “Ben seninle tanışmamızın vakti geldi. Dokuz numara.” Bunlar yazıyordu. Titreyen parmaklarımla son mesajı açtım: “Sürpriz mi? Beğendin mi? Çünkü sıra sana da gelecek. Çok yakında hasat mevsimi başladı. Dokuz numara.” Lanet olsun! Bunlar gerçek miydi? İşte böyle dostlar, bir bölüm burada bitti. Bu güzel hikayenin yazarı Mavimsi Yazar, ben de Cihan Bozacı. Kanalımıza abone olmadıysanız abone olmayı unutmayın. Bir de sizden bir ricam var; bu iki ayda ki işte eğer katili falan biliyorsanız ya da iki ayla ilgili bilginiz varsa lütfen yorumlarda bunlardan bahsetmeyelim ki hani ilk kez dinleyenler beri işte gelecek bölümlerde ne olduğunu bilmesin; aynı heyecanı kaçmasın. Sizden rica ediyorum. Demem o ki, yolları kaldırımda böyle bir şey yapmayı ben de kaldırmak zorunda kalmayayım rica ediyorum. En yeni bölümü beklerken bir kere tavsiye ederim. Size fantastik bir kağıdın diğer kınalı yükledim YouTube’da. Darma kısmına bu var sesli kitap diye yazarsanız çıkacaktır. Bu var sesli kitap muhteşem hikaye sizleri bekliyor. Ya böyle biraz fantastik karışık bir hikaye ama ben keyifli okudum fena yani. İşte çok güzel hikaye hani. İşte böyle! İlk başlarda ne diyor bu adam falan diyebilirsiniz ama seni normal hikayelerden biraz daha farklı bir kere ben çok beğendim. Hikayeyi seslendirirken de ilk okuduğumda… Umarım sizde beğenirsiniz. Ben bu hikayeyi okurken bugün ayın kaçı? Nisan’ın 13’ü herhalde. O ikisi ne zaman gideceğiz? İşte Allah bilir. Bunu hala birisi var inşallah. Bu hikayeyi yüklediğim zaman ortalıkta birleşmemiz kalmamış olur ve yepyeni bir güne uyanmış olursunuz. Era 11ÜS hayatımızda ise da tez zamanda en az hasarla çıkıp gider inşallah. Kendinize iyi bakın dostlar. Allah’a emanet olun.