Transcription
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Bugünkü videomda ehl sünnet kavramı üzerinde duracağım. Hem bu kavramın ortaya çıkışını hem de bununla neyin kastedildiğini anlatmaya gayret edeceğim.
Ehli sünnet terkibi, ehl sünnet vel cemaat ifadesinin kısaltılmış halidir. Bununla Hzreti Peygamber ve ashabın takip ettiği yolun kastedildiğine dair birtım yorumlar yapılmıştır. Ancak bu yoruma katılmadığımı baştan belirtmeliyim. Buradaki sünnet kavramı ile ashabın değil, Hazreti Peygamber'in sünnetinin kastedilmiş olması gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. Şayet klasik geleneğin yaptığı gibi ashabın sünneti de Resulullah'ın sünneti gibi Müslümanlara dayatılırsa, bu yorum oldukça problemlidir. Nitekim bu yol sizi Cemele, Sıffine veya Hz. Osman dönemindeki sıkıntılı sürece ya da Muaviye, Amr bin Elas veya Mugire'nin peşine kadar götürür ki, zannediyorum bunların bir kısmını kabul etmeyenler de olacaktır. Dolayısıyla sünnetten kastın Hazreti Peygamber'in sünneti olması gerektiğini özellikle vurgulamak durumundayım.
Ehli Sünnet vel Cemaat terkibindeki cemaat kavramı hemen her devirdeki Müslümanların çoğunluğu olarak yorumlanmış. Ancak bunun da sorunlu olduğunu yine belirtmek durumundayım. Zira İslam'a göre çoğunluğun yoluna değil, hak ve hakikatin yoluna uymak esastır. Ayrıca Kur'an, çoğunluğu genelde yermiştir. "Onların çoğu şöyle, onların çoğu böyle" diye birçok ayetin olduğunu bu vesileyle hatırlatmış olalım. Ve bunların hepsi de olumsuz mesajlar içermektedir. Diğer yandan hakikatin ölçüsü çoğunluk değil, taşıdığı değerdir. Dolayısıyla hakikat gücünü asla çoğunluktan almaz. Bu itibarla hemen her devirdeki Müslümanların çoğunluğu ve onların benimsediği görüş esastır gibi bir mantık ya da yorum kesinlikle yanlıştır ki, bugün de en fazla problemin burada düğümlendiğini görüyoruz. Selef-i salihin şöyle düşünmüştür, Müslümanların çoğu böyle düşünmüştür, alimler şöyle düşünmüştür diye sizlere habire duyar kasarlar ve geleneğin yorumlarını adres gösterirler. Oysa burada esas olan geleneğin yorumu değil, hak ve hakikatin ölçüsünün referans alınmasıdır. Unutulmamalıdır ki, Hzreti Peygamber de tebliğe başladığı zaman tek başınaydı. Karşısında da muazzam bir çoğunluk vardı. Demek ki çoğunluk esas değilmiş. Diğer yandan Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim'i tek başına bir ümmet olarak niteler veya tanımlar. Dolayısıyla da buradaki çoğunluk yorumu son derece problemlidir. Ancak geleneksel yorumlarda ehl sünnet anlayışı cilalanırken, Müslümanların çoğunluğunun görüşü, ashabın çoğunluğunun görüşü, alimlerin çoğunluğunun görüşü gibi yorumlarla sizlere birtım mesajlar verilir. Oysa bunlara tersten sorular sorduğunuz zaman bir kısmı boşluğa düşer. Nitekim de bu yüzden ben zaman zaman bunca alim bilmiyordu da sen mi biliyorsun veya sen mi akıllısın gibi yer bu tarz itirazlara maruz kalırım. Oysa tekrar edelim ki, ölçü asla çoğunluk değil. Ölçü, hak ve hakikat arayışı içerisinde olmaktır. Bunun için de olayları akıl süzgecinden geçireceksiniz. Sorgulayacaksınız. Neden, niçin, nasıl, kim, ne, kaç gibi sorular soracaksınız. Olayın veya size sunulan yorumun Kur'an'a, Resulullah'ın sünnetine uyup uymadığına, tarihi gerçeklere uyup uymadığına veya akla, tarihe, kronolojik gerçeklere uyup uymadığına bakıp böyle yorumlayacaksınız. Aksi halde çoğunluğu esas alırsanız, tıpkı Kur'an'ın müşriklerin itirazını yerdiği gibi "biz atalarımıza uyarız" diyorlardı. Biliyorsunuz Kur'an'da onlara yeriyordu. Aynı noktaya biz düşeriz ki, bunun yanlış ve problemli bir yol olduğunu tekrar vurgulamalıyım.
Diğer yandan ehl sünnet terkibinin Kur'an'da yer almadığını da görüyoruz. Erken döneme ait rivayetlerde de ehl sünnet kavramı veya terkibinin de geçmediğini görüyoruz. Tespitlerimize göre ki, bilgisayar ortamında yaptığım taramalarda yazılı kaynaklarda ilk kez bu terkibin İbn Sirin tarafından kullanıldığını görüyoruz. Ki kendisi hicri 110'da vefat etmiştir. Tefsirül Ahlam diye bir eserin ona nispet edildiğini görüyoruz ve burada bu kavramın kullanıldığına tanık oluyoruz. Ayrıca Zeyd bin Ali'nin Elmüsned adlı eserinde de yine ona da nispet edilen bir eserdir bu. 122'de vefat etmiştir. Yani 740'lara tekabül ediyor. Eee, Hişam bin Abdülmelik döneminde malumunuz bir isyan neticesinde hunharca katledilmiştir. Onun tarafından kullanıldığını görüyoruz. Keza Ebu Hanife'nin Elfikhul Ekber veya Ebsat adlı eserlerinde Mukatil bin Süleyman'da geçiyor veya Süfyan Esevri'de geçiyor ki 161'dir vefatı. Yine Enes bin Malik'in Muvata'sında da geçtiğini görüyoruz. Şeybani'nin Elmehariic adlı eserinde de geçiyor. Yahya bin Sellam ki o da 200'lü yıllardır. Abdurrezzak'ın Tarihu Sana adlı eserinde de yine bu kavramın kullanıldığını görüyoruz ki 211'dir vefatı. Demek ki ilk kaynaklardan itibaren Ehli Sünnet kavramının geçtiğini görüyoruz. Ama ilkini esas alırsak 1. asırdan sonra başlıyor. Peki bu zamana kadar ehl sünnet kavramı kullanılıyor muydu? Hayır. Daha öncesinde cemaat kavramının kullanıldığını görüyoruz. Ancak süreç içerisinde bu cemaat kavramının veya yorumunun ehl sünnete doğru evrildiğini görmüş olacağız. Nitekim yine hadis kaynaklarında İbn Ebi Şeybe 235'te vefat etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in eserindeki 241'dir. Yine hicri tarihleri söylüyorum. Keza Müslim'in eserinde de ehl sünnet kavramının kullanıldığına dair birtım rivayetler vardır. Muhaddis Darimi'de yer alan bir iddiaya göre ise ehl sünnet kavramını ilk kez Hasan Basri kullanmıştır. Neticede ilk rivayetlerde daha çok cemaat kavramı kullanılmış. Bununla da Müslümanların çoğunluğu kastedilmiştir. Ancak müteakip süreçte ehl sünnet terkibi ortaya çıkacaktır.
Az önce söylediğim gibi, kimi rivayetlerde güya Resulullah, "Ümmetim 72 veya 73 fırkaya ayrılacak" diye belirtmiş ve bunlardan birisinin de fırkayı naciye olacağını, diğerlerinin ise cehennemi boylayacağını haber vermiş. Kurtuluş fırkası genellikle cemaat olarak yorumlanmış ve bununla da ehl sünnetin kastedildiği şeklinde iddialar ortaya atılmıştır. Ayrıca vel cemaat kavramıyla da daha çok kurucu ümmetin kastedildiği ve onların inanç, ibadet, hukuk ve ahlak gibi konulardaki benimsedikleri yolun ifade edildiği yönünde görüşler de dillendirilmiştir. Hatta bu iddia Resulullah'a isnat edilen çeşitli rivayetlerle de tahkim edilmiştir. Birkaç tanesini hatırlatacak olursam, mesela rivayetlerin birisinde "Allah'ın rahmeti cemaat üzerinde olacaktır. Cemaatten ayrılmayanlar cennetin ortasında yer alacaklardır." şeklinde Tirmizi'de bir hadis-i şerif vardır. Fiten bahsine bakarsanız burada görürsünüz. Aynı şekilde bir başka rivayette ise "Çok az bile olsa cemaatten sapanlar veya ayrılanlar İslam'dan çıkmış sayılırlar ve cahiliye ölümüyle ölürler." Yani cemaatten ayrılırsanız cahiliye ölümüyle veya kafir olarak ölürsünüz denilmektedir. Bu da Buhari ve Müslim'de yer alan bir rivayettir ki, Buhari'nin fiten bahsine bakarsanız, keza Müslim'in imare bahsine bakarsanız burada bu minvaldeki rivayetleri görürsünüz. Bu yüzden Gazali ve onun yolunu takip eden klasik ulema ehli sünnetten ayrılmayı küfürle eş değer görmüştür. Zira onlara göre ehl sünnet Allah'ın dininin ta kendisidir veya Allah'ın dinini temsil etmektedir. Oysa bunun başlı başına insan yorumu olduğunu zaten videonun sonunda ifade etmiş olacağız. Göreceksiniz. Dolayısıyla da rivayetler üzerinden birtım yorumlar tahkim edilmektedir. Bu rivayetleri aktarırken bunlara büyük önem verdiğim için veya bunları doğru kabul ettiğimden değil, ehl sünnet yorumunun nasıl tahkim edildiğini ve aynı zamanda Resulullah'a ne tür rivayetlerin isnat edildiğini veya iftira atıldığını da anlatmaya gayret ediyorum. O yüzden bu tür örnekler veriyorum. Düşünebiliyor musunuz? Ahf 9'da Hzreti Peygamber kendisinin bile sonunun ne olacağını bilmiyor ama diğer yandan cemaatten ayrılmayanların cennetlik veya cehennemlik olduklarını güya söylüyormuş, güya gelecekten haber veriyormuş gibi. Oysa gaybın bilgisi sadece Allah'a mahsustur. Sadece bu ayetlerin muhtevasından baktığınız zaman bunların ne kadar içinin boş yorumlar olduğunu görürsünüz. Ancak gelmiş bunlar Buhari, Müslim, Tirmizi gibi birtım hadis eserlerinde yer almış ve bunlar da kutsal addedilmişler. Böylece bu rivayetler millete dayatılmaktadır. O yüzden de vay efendim mezhepsiz, efendim ehl sünnetin dışında diye birtım yorumlarla insanları din dışına itmekteler ve ehl sünnet yorumunu da adeta Allah'ın dininin ta kendisi olarak dayatmaktadırlar. Ki bu bir hakikat tekelciliğidir ve asla da doğru değildir.
Yine rivayetler arasında yani bu cemaati tahkim etme rivayetleri arasında güya Resulullah demiş olsun ki, "Herhangi bir konuda ihtilafa düştüğünüz zaman çoğunluğa uyunuz." İbn Mace'de geçen bir rivayettir bu. Yine bir başka rivayette Resulullah'ın kendisinden sonra ümmetin ayrılığa düşeceğini haber verdiği ve etrafındakilere de "Şayet o günlere ulaşırsanız, hulefa-i raşidinin sünnetine uyun" diye onlara tavsiyede bulunduğu gibi saçma sapan rivayetleri de görürsünüz. Neden böyle saçma sapan diyorum? Çünkü Hzreti Peygamber kendisinden sonra dört halife diye bir dönemlendirme olacağını bilmiyordu. Kendisinden sonra ne olacağını zaten bilmiyor. Kur'an'ın verilerine göre sadece bu detayı dikkate aldığınız zaman bunların neden saçma rivayet olduğunu da kolaylıkla idrak edersiniz. Tabii ki bu söylediklerim rivayetlere böyle iman etmeyip de sadece rivayetleri anlayanlar için geçerlidir. Bunu da belirtmiş olalım. Buraya kadar anlatılanlara bakılırsa güya Resulullah Müslümanları hem sahabenin çoğunluğuna hem de dört halifenin sünnetine uymaya çağırmış veya bunu teşvik etmiş. Oysa henüz sahabe döneminde Müslümanlar bölük pörçük olmuşlardır. Dört halife döneminde sahabe adeta birbirini yemiş, iktidar kavgaları nedeniyle ve oluk oluk Müslüman kanı akmıştır. Ve bir yandan da Hazreti Peygamber dört halifenin sünnetine uyun diyecektir. O zaman dört halifenin sünnetine uyulacaksa ve bu rivayetler doğru kabul edilecekse, demek ki kan dökmek sahabenin sünneti arasındadır. Dolayısıyla bunun başlı başına problemli bir yorum olduğunu zaten başta belirtmiştim ve o nedenle de sahabenin sünneti anlayışına şerh düşmüştüm. Bilmiyorum izah edebildim mi maksadımı?
Bu itibarla da şayet bir sünnetten bahsedilecekse, burada Hzreti Peygamber'in sünneti esas alınmalıdır. Ki Hazreti Peygamber'in sünneti dediğiniz zaman bile kime ve neye göre sünnet? Bu soruyu da sormak gerekir. Mesela birileri sakal bırakmayı, şalvar giymeyi, ne bileyim fistan giymeyi sünnet addediyor. Acaba sünnet bu mudur, değil midir? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Dolayısıyla sünnetin sınırları bile net olarak çizilemezken veya belirlenemezken birilerinin kalkıp ehl sünnet yorumunu dinin ta kendisi, Allah'ın dininin yorumu olarak sunması ise son derece yanlıştır.
Sonuç itibariyle, ümmetin 73 fırkaya bölüneceğine dair rivayetten hareketle birtım iddiaların ortaya atıldığını ve cemaatten ayrılmayanların cennete gireceğinin ifade edildiğini anlıyoruz. Oysa 73 fırka diye bilinen ve aynı zamanda Resulullah'ın ağzından ümmetin bölüneceğinin meşrulaştırılması iddiası da başlı başına bir problemdir ve kesinlikle doğru değildir. Nitekim bunu ben demiyorum. Klasik ulemadan da bu hadisin son derece zayıf olduğunu söyleyenler de vardır. Mesela benim aklımda kalanlardan İbn Hazm Zahiri, biliyorsunuz 73 fırka hadisinin isnat açısından zayıf olduğunu söyler. Dikkat edilirse, Resulullah peygamberliği boyunca müminlerin birliği için mücadele etmiştir. Oysa rivayetlere bakıldığı zaman Müslümanların bölük pörçük olmasını bir anlamda zaten meşru görmüş. Bunlar arasından da bir tanesinin kurtuluş fırkası olacağını söylemişmiş gibi bir yorum ortaya çıkmaktadır ki, bunu da kabul edebilmek mümkün değildir. Kaldı ki az önce de ifade ettiğim gibi, zaten geleceği, gaybı sadece Allah bilir. Peygamber de bilir ama ne kadarını bilir? Allah'ın ona bildirdiği kadarını bilir. Bunun dışında ise elbette ki yine Hazreti Peygamber gelecekle ilgili bilgiler verebilir. Ancak bunlar sizin benim gibi tahminden öteye geçmeyen yorumlar olabilir. Bu itibarla Hzreti Peygamber üzerinden sanki o ümmetin parçalanmışlığını meşrulaştırmış. Bunlardan bir tanesinin de kurtuluş fırkası veya cennet ehli olduğunu söylediği iddiası büsbütün hem Kur'an'ın ilkesine hem de Resulullah'ın öğretisine aykırıdır. Adeta Resulullah kendisinden sonra senaryoyu yazmış, çizmiş, Müslümanlar da bu senaryoyu oynayan figürlar konumuna düşerler. O zaman şöyle basit bir soru soralım. Madem Resulullah bu kadar uyarmış, Müslümanlar niçin Resulullah'ı dinlememişler de bölük pörçük olmuşlar? Hem de kendisinden 10-15 sene sonra. Bu soruları sorduğunuz zaman rivayetlerin hangi zemine oturduğunu da kolaylıkla görmüş olursunuz. Dolayısıyla ümmetin fırkalara ayrılacağı ve cemaatten ayrılmayanların cennete gireceği iddiaları büsbütün uydurmadır ve doğrudan Resulullah'a iftiradan başka bir şey değildir.
Burada dikkat çekmek istediğim bir başka detay ise cemaatten ayrılmayanların cennete gireceği iddiasıdır. Rivayetlere bakılırsa bu versiyon Muaviye'den gelir. Oysa 72 veya 73 fırka hadisine bakılırsa ki, tekrar hatırlatırsam "Ümmetim benden sonra 72 fırkaya veya 73 fırkaya ayrılacak. Bunlardan bir tanesi fırka-i naciye olacak veya cennetlik olacak" şeklindedir. Ancak "Ümmetin 72 fırkaya ayrılacak. Fırka-i naciye değil de cemaatten ayrılmayanlar cennete girecek" versiyonu da tesadüfe bakın ki Muaviye'den geliyor. Dikkat edilirse, Muaviye 661 yılında iktidarı tamamen eline almış. Hazreti Hasan onun lehine hilafetten feragat etmiştir. Böylece 661 yılını "Amül Cema" yani birlik yılı ilan etmiş ve Müslümanları kendi idaresi altında birliğe çağırmıştır. Dikkat ederseniz, cemaatten ayrılmayanların cennete gireceği versiyonu da ondan gelmektedir. Bu rivayetin hangi saiklerle uydurulduğunu herhalde izah etmeme gerek yoktur. Dolayısıyla bu gibi rivayetlerde rivayeti doğrudan kabul veya reddetmek değil, rivayetin size ne anlatmak istediğine bakmanız gerekir. Aksi halde rivayeti reddetmek veya doğrudan kabul etmek aynı kolaycılıktır ve aynı yola çıkar. Dikkat ederseniz de dinin içerisinde olan ehli hadisçiler ile dinin tamamen dışında kendilerini konumlandıran ateist çevreler büyük oranda rivayetler üzerinden giderler ve ikisi de aynı noktada buluşur. Birileri hezeyan türü rivayetleri savunur. Ötekileri de onlara habire gol atar. Ve bizim gibi bu rivayetleri irdeleyerek gidenlere ise bu sefer "Siz rivayetleri inkar ediyorsunuz" diye bizi de itham ederler. Böylesine enteresan kısır döngüdür. Burada ne savunmacı noktadan meseleye bakıyorum ne de olduğu gibi kabullenmeci bir anlayışla olayları irdeliyorum. Ben burada elimden geldiğince objektif bir şekilde meseleleri değerlendirme gayreti içerisindeyim. Bu yüzden de iki taraftan da tamamen beri olduğumu bu vesileyle hatırlatmış olayım.
Buraya kadar anlatılanlara bakıldığı zaman ilk kaynaklarda ehl sünnet terkibinin geçmediğini görüyoruz. Daha çok cemaat kavramının kullanıldığını ve bu kavramın da Müslümanların kahir ekseriyetini ifade ettiğini görüyoruz. Veya kavrama böyle bir anlam yüklenmiş. Müteakip süreçte de cemaat kavramı ehl sünnet terkibine dönüşmüştür. Nitekim mezhepler tarihi konusunda önemli kaynaklardan birisi olan Şerhistani, "Elmilel" adlı eserinde 73 fırka hadisine yer verdikten sonra Resulullah'ın sadece kendisinin ve ashabının yolundan gidenlerin kurtuluşa ereceğini söylediğine atıf yapmış. Bunların da ehl sünnet vel cemaat'e bağlı kalanlar olduğunu ifade etmiştir veya bu bağlamda açıklamalar yapmıştır. Dikkat edilirse, Şerhistani epey geç bir kaynaktır. Artık yavaş yavaş ehl sünnet kavramının veya terkibinin kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Diğer yandan ehl sünnet yorumunu benimseyenler aynı zamanda "sünni" olarak da nitelendirilmişlerdir. Bununla sağlam ve doğru inancı benimseyenlerin kastedildiğine dair yorumlar yapılmıştır. Rivayetlere bakılırsa, "sünni" ifadesinin ilk kez tabiinden olan Said bin Cübeyr tarafından kullanıldığını görüyoruz. Ki vefatı hicri 95'tir. Buna göre sünni kelimesinin 1. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıktığını veya kullanıldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar şarkıyatçı Watt, sünni teriminin hicri 4. asırdan itibaren kullanılmaya başlandığını söylemişse de, daha öncesinde kullanıldığını görüyoruz. Diğer yandan ehl sünnet terkibinde olduğu gibi, "ehil" kelimesine farklı isimler eklenerek değişik terkipler de kullanılmıştır. Mesela ehli hadis, ehli rey, ehli hak, ehli iman sayabilirsiniz. Böyle çeşitli kullanımlarında olduğunu bu vesileyle hatırlatmış olayım.
Buraya kadar anlattıklarım hicri 1. asırda ehl sünnet kavramının ortaya çıkışı ve kullanımıyla ilgili teknik bilgileri oluşturmaktaydı. Diğer yandan ehl sünnetin hicri 1. asırdan itibaren yavaş yavaş itikadi bir mezhep olarak da kullanılmaya başlandığını veya teşekkül ettiğini görüyoruz. Bu kavramın itikadi anlamda kullanılmasında özellikle de ehli bidat olarak nitelenen ve din dışında konumlandırılan birtakım fırkaların artmasının etkili bir rolü vardır. Sonuç itibariyle, önce siyasi tartışmalarla başlayan ayrışma süreç içerisinde giderek itikadi boyutlara taşınmış ve Müslümanlar ana damar olarak da Şii ve Sünni şeklinde ayrışmışlardı. Tabii bunların birçok alt kolu vardır. Bunlara değinmiyorum. İlk siyasi ayrışmalar aslında Hz. Ali'nin halifeliği döneminden itibaren başlamış ve giderek derinleşmiştir. Özellikle Şia'nın ilk üç halifenin iktidarını gayrimeşru saymaları, onları Hz. Ali'nin hakkını yedikleri iddiasıyla tekfirle itham etmeleriyle beraber Müslümanlar arasında başlayan tartışma ve ayrışma bambaşka bir boyuta taşınmıştır. Diğer yandan iktidarın Emevilerin eline geçmesinden sonra yine bu tartışmalar daha da alevlenmiştir. Şia'nın iddialarına karşı ilk dört halife ve aynı zamanda da Muaviye'nin hilafetinin de meşru olduğunu kabul edenler olmuştur. Hatta bunlara Osmaniye denildiğine ve Hariciler dışında tüm Müslümanların bu isimle anıldığına dair de enteresan yorumlar vardır. Bu detaya girmeyeceğim. Haricilerle beraber Şii gruplarda kapsam dışı bırakılmışlar ve azınlık olarak kategorize edilmişlerdir. Dolayısıyla Osmaniye kavramı başlangıçta siyasi anlamda ehl sünneti ifade eden bir kavram olarak da kullanılmıştı. Bu da işin bir başka boyutudur.
Netice itibariyle, Emevilerin iktidarı ele geçirmeleri ve siyasi amaçlı olarak cebir inancını ortaya atıp aslında bütün yaşananların Allah'ın kaderinin bir tecellisi olduğunu söylemeleri ve bu yolla iktidarlarını tahkim etmelerine karşılık olarak Mabed Elcüheni gibi birtım isimler kaderi inkar eden fikirler ortaya atmışlar. Diğer yandan Hariciler büyük günah işleyenleri tekfir etmişler. Dolayısıyla da büyük günah meselesi ve bu konular ciddi ciddi insanlar arasında tartışılmaya başlamıştır. Bunlara ilaveten Ömer bin Abdülaziz'in Müslümanları Hzreti Peygamber'in sünneti etrafında birleştirme çabası, halkı bidatçı anlayışlardan veya fırkalardan sakındırma gayreti, ashabın yolundan gitmeleri için onları teşvik etmesi, diğer yandan kadere iman konusu ciddi ciddi tartışıldığı için bu meseleyi teslimiyetle çözme çabası veya teslimiyeti adres göstermesi gibi yaklaşımlarıyla beraber sünni anlayışın tohumları yavaş yavaş atılmaya başlamıştır. Ki özellikle de bu dönemde Hasan Elbasri'nin önemli bir figür olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Meselere genelde maslahatçı yaklaşmış. Birtım olumsuzlukları olsa da siyasi iktidara isyan etmeyi doğru bulmamış. Halkı fitneden uzaklaştırmaya çalışmış. Cemaat şuurunu aşılamaya çalışmış. Bu yönüyle Emevi idaresini bile meşru görmüş ve halkı ortak noktada buluşturma gayreti gütmüştür. Ki bu anlayış aslında ehl sünnetin tohumlarının atıldığı dönem olarak da zikredilebilir. Dolayısıyla da ehl sünnet akidesinin oluşumunda onun son derece önemli bir rolü vardır. Aynı dönemde malumunuz Ebu Hanife'de ortaya çıkmıştır. O da ehl sünnet akidenin oluşması ve sistemleşmesinde son derece önemli bir figürdür ve önemli bir isimdir. Ebu Hanife Hz. Ali'nin Haricilere karşı tutumunu referans almış ve onu ehl sünnetin öncüsü olarak nitelemiştir. Dikkat edilirse, Hz. Ali Haricileri tekfir etmemiştir. Aralarında onca mücadele olmasına rağmen. Ebu Hanife'den sonra ise İmam Malik gibi veya İmam Şafii gibi otoriteler de eserlerinde muhafazakar bir akideyi savunmuşlardı.
Buraya kadar anlatılanlar Emeviler dönemindeki gelişmelerdi. Emevilerin yıkılışı ve Abbasilerin kuruluşundan sonra ise Ehl Sünnet anlayışı biraz daha şekillenmiştir. Özellikle de 786'da Mutezilenin ortaya çıkması ve devlet tarafından desteklenmesi ile beraber Müslümanlar ehli rey ve ehli hadis ekolü olarak iki kategoride ele alınmıştır. Bir dönem ehli rey ekolü devlet desteğini almış. Daha sonradan da 847'lerden itibaren ehli hadis ekolü devlet desteğini arkasına alıp ana akımı oluşturmuştur. Bunlar genelde Müslümanların çoğunluğu olarak kabul edilirken süreç içerisinde Mutezili anlayış erimiş gitmiştir. Buna mukabil Şii ve Hariciler kapsam dışında tutulmuşlardır. Süreç içerisinde Hariciler de eriyip gidince böylece Müslümanlar hicri 3. asırdan itibaren iki ana kola bölünmüşler. Şii ve Sünni olarak kategorize edilmişlerdir. Ve bu bölünme o günden bugüne kadar devam etmiştir. Oysa şunu hatırlatalım ki, bu ayrım tamamen sunidir. Zira ne sünnilik ne de şiilik Allah'ın dinini temsil eder. Bunların tamamı sonradan oluşturulmuş yorumdan başka bir şey değildir ve bireylerin, insanların yorumudur. Yani Allah'ın dini değildir.
Dikkat edilirse, sünnilik içerisinde sayılamayacak kadar birçok farklı kol vardır. Mesela birkaç isim söyleyeyim konuyu anlatabilmem için. Ebu Hanife'de onu tekfir eden Buhari'de ya da Buhari'yi dünyayı dar eden Ahmed bin Hanbel'in öğrencileri yani Hanbeli holiganlar da ehl sünnet kategorisi içerisindedirler. Bugün bile çok farklı isimlerin ehl sünnet kategorisi içerisinde yer aldıklarını görüyoruz. Nitekim yakın zamanda çıkan IŞİD de ehli sünnettir. Vehhabiler de ehli sünnettir. Anadolu'daki Müslümanlar da ehli sünnettir veya değişik bölgelerdeki Müslümanlar. Dolayısıyla ehli sünnet Müslümanların genelini ifade eden bir çatı gibi düşünülmüş. Ancak hiçbir zaman da böyle olmamıştır. Dikkat edilirse, bugün de kimi vaizler ehl sünneti adeta Allah'ın dini gibi sunarlar ve hakikat tekelciliği yaparlar. Kendileri gibi olmayanlar da parmak sallarlar, sopa gösterirler, din dışına iterler, tekfir ederler veya kafir olarak yaftalarlar. Dolayısıyla ehli sünnet diyoruz ama kime ve neye göre ehli sünnet demeyi de hatırlatmak isterim. Bu yönüyle bakılınca sünnilik aslında "kendin pişir, kendin ye" yorumundan başka bir şey değildi. Nitekim sünniler kendilerini dinin merkezinde görürler ve hakikat tekelciliği yaparken, Şiiler de kendilerini dinin merkezinde görmekte ve onlar da sünnileri tekfir etmektedirler. Oysa bunların hepsinin insan eksenli yorumlar olduğunu tekrar hatırlatmakta yarar vardı. Unutmayalım ki, bu yorumların hiçbirisi Hz. Peygamber döneminde yoktu. Kur'an'da yoktu. Sahabe döneminde yoktu. Dört halife döneminde yoktu. Hatta Emeviler döneminde yani tabiin döneminde de yoktu. Sonradan ortaya çıkmış yorumlardır. Bu itibarla da kimse hakikat tekelciliğine soyunmasın. Ben ehli sünnetim demekle Allah'ın dinini kimse temsil edemez. Veya ehl sünnet Allah'ın dini veya Allah'ın dininin temsilcisi değildir. Bu itibarla kimse de kendisine Allah adına polislik yapma rolü vermesin. Çünkü hepimizinki aslında bir yorum. Onun için ben "din anlatın ama din dayatmayın" diyorum ve aynı zamanda "inancı bireylerin tercihlerine bırakın. Siz görüşünüzü anlatın fakat dayatmayın. Dayatırsanız burada kaos başlar. Ondan sonra da barışık yaşamadan söz edemeyiz."
Evet değerli dostlar, ehl sünnet anlayışının ortaya çıkışıyla ilgili görüşlerimi bu şekilde ifade etmeye çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. Dinlediğiniz için teşekkürler ediyorum. Bir başka videoda görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın. Yeah.