Transcription
Yarın nasıl bir hayat yaşayacağınızı, akşam yatağa nasıl yattığınız belirler. Bunu hiç düşünmüş müydünüz?
Hayatınız boyunca yaşadığınız en kötü günlerin çoğu başınıza gelenler yüzünden değil, gece zihninizi nasıl kapattığınız yüzünden yaşandı. Aynı düşüncelerle yatağa girdiniz. Aynı kaygıları tekrar tekrar çevirdiniz. Çözülmemiş meselelerle gözlerinizi kapattınız. Sonra sabah uyandınız ve neden yorgun, isteksiz, huzursuz olduğunuzu anlayamadınız. Oysa sorun yeni bir güne uyanmak değildi. Eski yorgun ve zayıf bir zihinle yeni bir güne uyandığınızı sanmaktı. Çünkü insan sabahları yeniden başlamaz. Geceden kaldığı yerden devam eder. Aynı düşüncelerle uyuyan biri farklı bir hayata uyanamaz. En büyük hatalarınızın, en yanlış kararlarınızın ve en zayıf sabahlarınızın ortak bir noktası vardı. Zihninizi susturmadan uyudunuz. Hayatınızda sürekli aynı döngülerin içinde sıkışıp kaldıysanız sebebi yaşadıklarınız değil, yaşadıklarınızla yatağa girmeye devam etme alışkanlığınızdır. Bu yüzden gerçek güç günü nasıl başlattığınızda değil, günü nasıl kapattığınızda gizlidir.
Bu video geceleri zihninizi disipline etmeyi öğrenmeniz için hazırlandı. Artık uykuya rastgele değil, bilinçle girmenin zamanı geldi. Düşünmeyi bırakmak zorunda değilsiniz ama sizi sabaha yorgun taşıyan zihinsel yükleri bırakmak zorundasınız. Çünkü yatağa götürdüğünüz her düşünce ya yarın sizi güçlendirir ya da daha uyanmadan tüketir. Şimdi zihninize yeni bir kapanış emri vermek için yorumlara şu cümleyi yazın. Bu gece zihnimi sakinlikle kapatıyorum. Bu cümle bilinçaltınıza atacağınız ilk net sınır olacak. Çünkü nasıl kapatırsanız öyle açılırsınız. Seneka'nın da dediği gibi dünü kafasında bitiremeyen yarına asla başlayamaz. Hazırsanız yarını bu gece kazanmaya başlıyoruz.
Bir hikayenizi sessizlikle koruyun. Her hissettiğinizi anlatmak zorunda olduğunuzu hiç fark ettiniz mi? İçinizden geçen her duyguyu, yaşadığınız her mücadeleyi, zihninizde dönüp duran her düşünceyi kelimelere dökmezseniz sanki boğulacakmışsınız gibi. Bu refleks çoğu zaman rahatlamak diye satılır. Oysa birçok insan rahatlamak için konuştuğunu sanırken aslında kendini daha da açıkta bırakır. Çünkü konuşma bittiğinde beklediğiniz ferahlık gelmez. İçinizde tuhaf bir boşluk kalır. Bunun sebebi basit. Herkes sizi anlayacak kapasitede değildir. Her kulak sizin yükünüzü taşıyabilecek kadar güçlü değildir. Stoacı bakış şunu söyler. Sessizlik iyileşme sürecinizi koruma sanatıdır. Bazı duygular vardır kalabalığa açıldığında gücünüzü dağıtır. Bazı yaralar vardır fazla göz önünde kaldığında geç kapanır. Siz sustuğunuzda saklanmış olmazsınız. İç dünyanızdaki süreci güvene alırsınız. Çünkü herkes sizin iç hayatınıza girmeyi hak etmez ve herkesin kalbinde o emaneti koruyacak bir alan yoktur.
Modern çağ size sürekli paylaş der. Anlatmanızı, açıklamanızı, dışarıya dökmenizi ister. Susarsanız soğuk ya da mesafeli sanılmanız çok kolaydır. Oysa sessizlik bilgedir. Sizi kendinize yaklaştırır. Kendi sesinizi duymanızı sağlar. Başkalarının tepkilerine göre değil, kendi vicdanınıza göre düşünmenize alan açar. Çok konuştuğunuzda gücünüz dağılır. Çok anlattığınızda kırılgan noktalarınızı başkalarının eline bırakırsınız. Ve insanların bir kısmı bunu yardım için dinlerken bir kısmı kıyaslamak için dinler. Bir kısmı da zayıf noktanızı ileride kullanmak için dinler. Bu yüzden gerçek duygusal güç ne zaman konuşacağınızı ve ne zaman susacağınızı bilmekle başlar. Stoacı filozoflar, özellikle Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos, ölçülü konuşmayı bir erdem olarak görürdü. Çünkü onlara göre iç huzur herkes tarafından anlaşılmaya çalışılarak kurulmaz. Kendinize sadık kalarak kurulur. Bilge insan her şeyi anlatmaz. İç huzurunun başkalarının onayına bağlı olmadığını bilir. Bu yüzden bir sorununuzu paylaşmadan önce kendinize şu ağır ama hayat kurtaran soruyu sormanız gerekir. Bu insanın beni gerçekten taşıyacak bir olgunluğu var mı? Beni dinlerken yargılamadan durabilecek mi? Kıyaslamaya sapmadan kalabilecek mi? Akıl verme refleksiyile beni küçültmeden yanımda kalabilecek mi? Cevap net değilse susmak en doğru tercihtir. Çünkü her kırılganlık herkese emanet edilemez. Bazı şeyler kalabalıkta iyileşmez. Bazı yükler konuşuldukça hafiflemez. Yanlış insana denk geldiğinde daha da ağırlaşır. O yüzden çıkış yolu arıyorsanız doğru kanalı seçin. Bir defter, bir sayfa, bir yürüyüş, bir sessiz oda. Yazmak çoğu zaman sizi gereksiz açıklamalardan korur. Çünkü kağıt sizi yargılamaz. Kağıt kıyaslamaz. Kağıt akıl vermeye çalışmaz. Yalnızca içinizdeki ağırlığı dışarıya alır ve size alan açar. Eğer bir insana anlatacaksanız kalabalığa değil gerçekten dinleyebilen tek bir kişiye anlatın. Çok sayıda kulak iyileştirmez, samimiyet iyileştirir. Kelimelerinizi tuttuğunuzda bir şey fark edersiniz. Aslında birçok şeyin açıklanması gerekmiyordur. Huzur her şeyi anlatmakla büyümez. Neyin anlatılmaya değer olduğunu seçmekle büyür. Daha az konuşan insan daha çok gözlemler. Daha çok konuşan insan ise çoğu zaman kendi sesinde kaybolur. Sessizlik size kontrol kazandırır. Duygularınızın sizi yönetmesine izin vermemeyi öğretir. Çünkü siz konuşmayı seçmediğinizde tepki vermeyi bırakıp gözlem yapmaya başlarsınız. Açıklamayı bırakıp anlamaya başlarsınız. İşte o anda zihninizin içinde bir şey değişir. Unutmayın her sessizlik boş değildir. Bazı sessizlikler sığınaktır. Zihninizin kendini yeniden topladığı, ruhunuzun güç kazandığı bir iç kale gibidir. Zamanla şunu görürsünüz. Her şeyi anlatmamak sizi yalnızlaştırmaz. Sizi özgürleştirir. Siz iç dünyanızı yönetmeyi öğrendikçe dış dünyanın gürültüsü sizi daha az sarsar. Çünkü sessizliği ustalaştıran insan kendi içini de ustalaştırır ve içini ustalaştıran insanı dışarıdan kolay kolay kimse dağıtamaz.
2. Hayatınıza aldığınız insanları bilinçli seçin. Hayatınızdaki insanların sizi ne kadar etkilediğini çoğu zaman fark etmezsiniz. Bir sohbetten sonra içinizin hafiflemesi ya da sebepsiz yere ağırlaşması tesadüf değildir. Çünkü her insan farkında olsanız da olmasanız da zihninize ve duygularınıza bir iz bırakır. Yanında bulunduğunuz kişiler düşünme biçiminizi, kararlarınızı ve hatta kendinizle kurduğunuz ilişkiyi şekillendirir. Bu yüzden herkesi hayatınızda tutmaya çalışmak iyi niyet değil. Çoğu zaman kendinizi yıpratmanın sessiz bir yoludur. Stoacı bakış açısına göre herkes hayatınıza aynı sebeple girmez. Bazıları sizi ileri taşır. Bazıları sadece yolun bir kısmında eşlik eder. Bazıları ise sınırlarınızı öğrenmeniz için gelir. En büyük hata bu farkı görmeden herkesi aynı yerde tutmaya çalışmaktır. Çünkü her insan size iyi gelmez. Bazıları enerjinizi yükseltirken bazıları siz fark etmeden sizi tüketir. Bu ayrımı yapmak bencillik değildir. Duygusal hayatta kalma refleksidir. Bir insanla vakit geçirdikten sonra kendinize dikkat edin. İçinizde hafiflik mi var yoksa açıklayamadığınız bir gerginlik mi? Kendinizi daha net mi hissediyorsunuz yoksa daha mı karışık? Bu sorular çok şey söyler. Çünkü bedeniniz ve zihniniz kelimelerden önce gerçeği fark eder. Sizi sürekli yoran, suçlu hissettiren, değerinizi sorgulatan ortamlarda uzun süre kalamazsınız. Toprak verimsizse en güçlü tohum bile büyüyemez. Stoacı filozoflar çevrenin insan ruhu üzerindeki etkisini açıkça dile getirirdi. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos bilge insanın çevresini bilinçle seçmesi gerektiğini söylerdi. Çünkü karmaşanın içinde kalan zihin zamanla kendi netliğini kaybeder. Siz sürekli dengesiz kıyaslayan huzursuz insanlarla çevriliyseniz bir süre sonra onların bakış açısını normal sanmaya başlarsınız. Oysa sakinlik sakinlikle, netlik netlikle beslenir. Hayatınızdan çıkan insanlara kızmak zorunda değilsiniz. Her giden sizi yarı yolda bırakmış değildir. Bazıları sadece görevini tamamlamıştır. Bir şey öğretmiş, bir sınırı fark ettirmiş, bir yönü göstermiştir. Olgunluk her ayrılığı ihanet olarak yorumlamamayı gerektirir. Bırakabilmek bazen en büyük içsel disiplindir. Kinle değil, farkındalıkla vedalaşmak sizi hafifletir. Sağlıklı bir çevre inşa etmek iç huzurunuzu korumanın temelidir. Sizi aşağı çekmeyen, başarılarınızı kıyaslamayan, zor zamanlarınızda rekabet etmeyen insanlarla birlikte olduğunuzda zihniniz rahatlar. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü güvenli bir çevre zihnin savunma modunu kapatır. Siz de enerjinizi kendinizi korumaya değil gelişmeye harcarsınız. Zamanla şunu öğrenirsiniz. Her gülümseyen iyi niyetli değildir. Her eleştiren de düşman değildir. Kimileri sizi ego için eleştirir. Kimileri gerçekten gelişmeniz için. Bu farkı ayırt etmek için tartışmaya girmenize gerek yoktur. Gözlem yeterlidir. Sessizlik ve mesafe çoğu zaman en güçlü cevaptır. Herkesle yüzleşmek zorunda değilsiniz. Herkesle bağ kurmak da zorunda değilsiniz. Çevreniz netleştikçe içiniz de netleşir. Daha az karmaşa, daha az iç gürültü, daha fazla berraklık hissedersiniz. Düşünceleriniz sadeleşir, duygularınız dengelenir, kararlarınız güçlenir. Çünkü artık sürekli kendinizi savunmak zorunda kalmazsınız. Hayat hafifler. Siz kiminle yürüyeceğinizi bildiğinizde yol da daha kolaylaşır. Unutmayın, herkes hayatınızda kalmak zorunda değil. Bazıları sadece geçip gitmek içindir. Bazıları yol arkadaşıdır. Çok azıysa yanınızda yürümeyi hak eder. Bu seçimi bilinçle yaptığınızda aslında sadece çevrenizi değil iç huzurunuzu da korumuş olursunuz.
3. Uyum sağlamak için değil iç huzur için yaşayın. Hayatınızın ne kadarını başkalarına uyum sağlamak için harcadığınızı hiç düşündünüz mü? Kırmamak için sustuğunuz anlar, yanlış giden şeylere ses çıkarmadığınız zamanlar, ayıp olur, ne derler diye geri çekildiğiniz kararlar, bunların her biri küçük görünür ama zamanla birikir ve fark etmeden kendi hayatınızı başkalarının beklentilerine göre şekillendirmeye başlarsınız. İşte o noktada içinizde sessiz bir huzursuzluk oluşur. Nedeni tam belli değildir ama içinizde bir şeylerin yerli yerinde olmadığı hissi sizi terk etmez. Herkesi memnun etmeye çalışmak dışarıdan bakıldığında uyum gibi görünür. Oysa içeride yavaş bir tükeniştir. Çünkü herkesin onayını almaya çalıştığınızda kendi sesinizi kısmaya başlarsınız. Zamanla neyi gerçekten istediğinizi değil neyin sorun çıkarmayacağını düşünürsünüz. Kararlarınız içten değil güvenli olmaya başlar. Ama güvenli olan her şey huzur getirmez. Bazen tam tersine sizi kendinizden uzaklaştırır. Stoacı düşünceye göre gerçek sükunet başkalarının fikirlerine göre şekil almaktan değil kendi değerlerinizle tutarlı yaşamaktan doğar. Marcus Aurelius Seneka ve Epiktetos insanın en büyük özgürlüğünün kendi aklına sadık kalabilmesi olduğunu söylerdi. Çünkü siz başkalarının yargılarına göre yaşadığınızda gücünüzü onlara devretmiş olursunuz. Bugün alkışlayanlar yarın eleştirdiğinde içinizde bir dayanak kalmaz. Ama siz kendi ilkelerinize göre hareket ettiğinizde dışarıdaki sesler önemini yitirir. Kendinize şu soruyu sormanız gerekir. Aldığım bu karar beni gerçekten sakinleştiriyor mu yoksa sadece başkalarını rahatsız etmemek için mi böyle davranıyorum? Eğer cevap ikinci ise bunun bedelini zamanla iç huzurunuzla ödersiniz. Çünkü sürekli uyum sağlamak insanı görünmez yapar. Kendi sınırlarınızı belirsizleştirir. Bir süre sonra neye evet, neye hayır dediğinizi siz bile hatırlamazsınız. Başkalarının beklentilerine göre yaşadığınızda iç sesiniz yavaş yavaş kısılır. Oysa o ses sandığınızdan daha bilgedir. Bazen sizi huzursuz ederek, bazen içinizi sıkarak konuşur. Bu rahatsızlık bir sorun değil, bir uyarıdır. Size şunu söyler. Burada kendiniz gibi davranmıyorsunuz. Bu sinyali bastırmak yerine dinlediğinizde yolunuzu yeniden bulmaya başlarsınız. Stoğacılık başkalarının fikirlerini tamamen yok saymanızı öğütlemez. Ama her fikri süzgeçten geçirmenizi ister. Size gerçekten katkı sağlayanla sadece yönlendirmeye çalışanı ayırt etmenizi ister. Her eleştiriye açıklama yapmak zorunda değilsiniz. Her tercihinizi savunmak zorunda da değilsiniz. Eğer bir karar içten gelen bir tutarlılıkla alındıysa sessizlik çoğu zaman en güçlü duruştur. İnsanlar her zaman konuşur. Cesur olsanız da konuşurlar, geri dursanız da. Fark sizin bu sesler karşısında nerede durduğunuzdur. Siz kendi merkezinizde kaldığınızda eleştiriler sarsmaz. Çünkü içten içebilirsiniz. Bu karar başkasını memnun etmek için değil, kendinizle uyum içinde olmak için alındı. İşte bu bilinç geceleri rahat uyumanızı sağlar. Sizi gerçekten önemseyen insanlar kendinizi inkar etmenizi beklemez. Farklı düşündüğünüzde sizi cezalandırmaz. Uyum için eğilip bükülmenizi talep etmez. Ve eğer birileri siz kendi çizginizi koruduğunuz için hayatınızdan uzaklaşıyorsa bu bir kayıp değil bir yükten kurtuluştur. Çünkü zorla kabul görmek özgürlük değildir. Kendi doğrularınızla yaşamak bencillik değildir. Bu kendinize duyduğunuz saygının göstergesidir. Hayatınız alkışla değil tutarlılıkla anlam kazanır. Başkalarının ne diyeceğini düşünmeden ama kendinizle yüzleşmekten de kaçmadan yaşadığınızda aradığınız huzurun zaten içinizde olduğunu fark edersiniz. Çünkü gerçek sükunet uyum sağladığınızda değil, kendinizle çelişmediğinizde ortaya çıkar.
4. Kötü bir gün kötü bir hayat demek değildir. Bazı günler vardır sabah kalktığınız anda her şey ağır gelir. En ufak şey bile sizi yorar. Planlar dağılır. Kelimeler yanlış anlaşılır. İçinizde açıklayamadığınız bir huzursuzluk dolaşır. O anlarda zihniniz sessizce şu cümleyi fısıldar. Bir şeyler yolunda gitmiyor. İşte asıl tehlike burada başlar. Çünkü kötü bir günü fark etmeden kötü bir hayata dönüştürmeye başlarsınız. Oysa yaşadığınız şey bir çöküş değil, bir dalgalanmadır. İnsan zihni yoğun duygular altındayken gerçeği çarpıtır. Bugün yaşanan bir aksaklık size sanki her şey hep böyleymiş gibi hissettirebilir. O anki yorgunluk tüm hayatınızın özeti gibi görünür. Ama bu bir yanılgıdır. Stoğacı bakış tam da burada devreye girer ve şunu hatırlatır. Bir an bir bütün değildir. Bir gün bir hayatın ölçüsü olamaz. Zorluklar sizi yok etmek için gelmez. Sizi sınamak iç dayanıklılığınızı ortaya çıkarmak için gelir. Sürekli sakinlik içinde büyüme olmaz. İnsanı güçlendiren sarsıldığı anlarda kendini nasıl tuttuğudur. Fırtına esiyorsa mesele fırtınayı durdurmak değildir. Ayakta kalmayı öğrenmektir. Çünkü hiçbir fırtına sonsuza kadar sürmez. Ama ondan çıkan ders kalıcıdır. Zor bir gün yaşadığınızda yapmanız gereken ilk şey o günü genellememektir. Üzgünken karar vermek, yorgunken hayatı yargılamak karışık bir zihnin en sık yaptığı hatadır. O an hissettiğiniz şeyler gerçeğin tamamı değildir. Sadece o anki duygusal halinizdir. Bu yüzden kendinize zaman tanıyın. Bekleyin. Nefes alın. Duygunun geçmesine izin verin. Durmak vazgeçmek değildir. Durmak berraklık kazanmaktır. Stoğacılar insanın kontrol edebileceği tek şeyin kendi tepkisi olduğunu söylerdi. Dış koşullar her zaman değişir. Planlar bozulur. İnsanlar hayal kırıklığı yaratır. Beden yorulur. Ama siz bu olan bitene nasıl yaklaştığınızı seçebilirsiniz. Olanı felaket gibi görmek de mümkündür. Geçici bir sınav gibi görmek de. Aynı olay iki farklı zihinde bambaşka izler bırakır. Bazen dengeyi geri kazanmak için büyük hamlelere gerek yoktur. Küçük bir yürüyüş, birkaç derin nefes, gökyüzüne kısa bir bakış. Bunlar dünyayı değiştirmez ama sizin iç halinizi değiştirir. İç hal değiştiğinde dışarının baskısı da gücünü kaybeder. Kontrol her şeyi yoluna sokmak değildir. Kontrol kendinizi kaybetmemektir. Zor bir gün sizi zayıf yapmaz. Aksine doğru yönetildiğinde sizi daha sağlam kılar. Her atlattığınız an kendinize olan güveninizi artırır. Bunu da yaşadım ve ayakta kaldım duygusu insanın içini sessizce güçlendirir. Dayanıklılık kolay günlerde değil zor günlerde inşa edilir. O günler olmasaydı içinizde ne kadar güçlü olduğunuzu asla bilemezdiniz. Unutmayın bugün her şey karanlık görünebilir ama bu karanlık kalıcı değildir. Ne acı sonsuzdur ne de korku. Geçmeyen tek şey bu anlara verdiğiniz tepkinin sizde bıraktığı izdir. Siz sakin kalmayı öğrenirseniz fırtına gücünü kaybeder. Dışarısı hala karışık olabilir ama içiniz sakin kaldığında o karmaşa sizi yönetemez. Kötü bir gün, kötü bir hayat değildir. Bazen sadece durmanız, nefes almanız ve kendinize şunu hatırlatmanız gerekir. Bu da geçecek ve geçtiğinde siz eskisinden biraz daha güçlü olacaksınız.
5. Başkalarının yoluna bakmayı bırakın. Kendi yolunuza odaklanın. Başkalarının hayatına bakmak fark etmeden içinizde sessiz bir huzursuzluk yaratır. Başta masum görünür. Bir başarı hikayesi, bir ilerleme, bir gülümseyen yüz. Ama bir süre sonra zihninizde şu düşünce belirir. Ben geride miyim? İşte o an kıyas başlamıştır. Ve kıyas insanın iç huzurunu en hızlı tüketen alışkanlıklardan biridir. Çünkü siz başkalarının yoluna baktıkça kendi yolunuzdan uzaklaşırsınız. Gördüğünüz şeylerin tamamı gerçek değildir. İnsanlar size hayatlarının yalnızca parlatılmış kısmını gösterir. Arkadaki mücadeleler, bedeller, geceleri uykusuz bırakan korkular görünmez. Ama zihin eksik bilgiyi tamamlamaya çalışırken kendini aşağı çekmeyi seçer. Başkalarının hızını kendi ritminizle kıyasladığınızda kaçınılmaz olarak yetersizlik hissi doğar. Oysa her insanın yolu farklıdır ve her yolun temposu kendine özgüdür. Stoacı düşünce ilerlemeyi dışarıda aramaz. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos'a göre gerçek ölçü başkalarından ileride olmak değil, dünkü halinizden daha bilinçli olmaktır. Siz bugün daha sakin, daha ölçülü, daha farkında hareket edebiliyorsanız ilerleme buradadır. Bu ilerleme başkalarının gözünde görünmeyebilir ama sizin iç dünyanızda gerçek bir dönüşüm yaratır. Kıyas sizi bugünden koparır. O an sahip olduklarınızı, attığınız adımları kat ettiğiniz mesafeyi görmez hale getirir. Zihniniz sürekli eksik olana odaklandığında şükür duygusu silinir. Oysa büyüme sürekli ileri bakmakla değil, nereden geldiğinizi fark etmekle güçlenir. Bir yıl önce sizi zorlayan şeyler bugün daha yönetilebilir hale geldiğiyse bu bir başarıdır. Kimse alkışlamasa bile sosyal karşılaştırmalar arttıkça zihninizi korumak bir sorumluluk haline gelir. Kendinizi sürekli kıyaslarken buluyorsanız geri çekilin, gürültüyü azaltın. Başkalarının hızını izlemek yerine kendi adımlarınızı gözlemleyin. Kendinize şunu sorun. Bugün dün olduğum kişiden biraz daha mı bilinçliyim? Eğer cevap evetse yolunuz doğru yöndedir. Eğer değilse kendinizi suçlamadan yönünüzü yeniden ayarlayın. Çünkü gelişim cezayla değil istikrarla olur. Başkalarının başarısı sizin başarınızı küçültmez. Birinin ilerlemesi sizin geride kaldığınız anlamına gelmez. Hayat bir yarış pisti değildir. Aynı çizgide koşmak zorunda değilsiniz. Kimisi erken çiçek açar, kimisi geç. Ama her çiçek kendi zamanında açtığında anlamlıdır. Acele edenler çoğu zaman yolun tadını kaçırır. Sabredenler ise iç huzurunu korur. Kıyaslamayı bıraktığınızda fark edersiniz. İçinizde bir rahatlama başlar. Kendinizi kanıtlama ihtiyacı azalır. Onay arayışı zayıflar. Attığınız küçük adımlar değer kazanmaya başlar. Çünkü artık referans noktanız başkaları değil. Kendinizsiniz. Bu da sizi daha tutarlı, daha sakin ve daha güçlü yapar. Gerçek rekabet dışarıda değildir. Gerçek mücadele dün olduğunuz kişiyle bugünkü haliniz arasındadır. Siz bu farkı bilinçle izlediğinizde başkalarının yoluna bakma ihtiyacı kendiliğinden kaybolur ve o anda şunu fark edersiniz. Asıl huzur en önde olmakta değil, kendi yolunuzda, kendi ritminizle yürümektedir.
6. Suçluluğu ve gelecek korkusunu bırakın. Zihninizi en çok yoran iki yük vardır. Geçmişte yaptıklarınız ve henüz yaşanmamış bir gelecek. Biri çoktan bitmiştir, diğeri ise henüz yoktur. Ama siz çoğu zaman bu ikisini de omzunuzda taşırsınız. Geçmişte söylediğiniz bir söz, aldığınız bir karar, kaçırdığınız bir fırsat zihninizde tekrar tekrar canlanır. Ardından gelecek gelir olabilecek sorunlar, ihtimaller, korkular ve siz şu an içinden sessizce çekilip giderken fark etmeden tek gerçek gücünüzü kaybedersiniz. İçinde bulunduğunuz anı. Geçmişe saplanıp kalmak kendinizi cezalandırmanın en sinsi yoludur. Sanki geçmişi tekrar tekrar düşünerek onu düzeltebileceğinizi sanırsınız. Oysa geçmiş işini çoktan yapmıştır. Öğretmesi gerekeni öğretmiş size bir şeyler göstermiştir. Ama siz hala kendinizi yargılamaya devam ediyorsanız ders almıyorsunuz. Kendinizi kilitliyorsunuz. Kendinizi affetmek geçmişi inkar etmek değildir. Geçmişi bilgelik haline getirmektir. O an sahip olduğunuz farkındalıkla elinizden geleni yaptığınızı kabul ettiğinizde yük hafiflemeye başlar. Stoacı düşünce burada çok nettir. Kontrol edemediğiniz şeyler üzerinde enerji harcamak iç huzurunuzu gereksiz yere tüketir. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos insanın gücünün yalnızca düşüncelerinde, seçimlerinde ve şu andaki tepkilerinde olduğunu söylerdi. Dün artık sizin değildir. Yarın ise henüz size teslim edilmemiştir. Ama şu an tamamen sizin elinizdedir ve bu an hayatın inşa edildiği tek yerdir. Gelecek korkusu da aynı tuzağı kurar. Olmamış şeyleri olmuş gibi yaşarsınız. Henüz gelmemiş sorunlar için şimdiden acı çekersiniz. Oysa kaygı sizi korumaz, sizi yorar. Olası her senaryoyu düşünmek sizi daha hazırlıklı yapmaz. Sadece zihninizi karartır. Gelecek belirsizdir. Evet. Ama belirsizlik zayıflık değil. Uyum yeteneğinin alanıdır. Siz geleceği kontrol edemezsiniz ama ona uyum sağlama gücünü geliştirebilirsiniz. Zihniniz geçmişe ya da geleceğe sürüklendiğini fark ettiğinizde durun. Nefesinize dönün. Bedende olun. Şu anda ne görüyorsunuz, ne hissediyorsunuz? Ne duyuyorsunuz? Bu basit farkındalık sizi tekrar merkeze çeker. Yazmak da bu yüzden etkilidir. Kafanızdaki karmaşayı kağıda döktüğünüzde çoğu düşüncenin aslında ne kadar gürültüden ibaret olduğunu fark edersiniz. Zihin sustukça berraklık ortaya çıkar. Kendinize her gün şunu hatırlatmanız gerekir. Gücüm yalnızca şu anda. Ne geçmişte ne gelecekte. Şu anda verdiğiniz küçük kararlar yarını şekillendirir. Ama yarını kontrol etmeye çalışarak değil, bugünü bilinçle yaşayarak. Geçmişten ders alıp orada yaşamayı bıraktığınızda gelecek korkusu da yavaş yavaş etkisini kaybeder. Çünkü siz artık hayata tepki vermiyorsunuz. Bilinçle karşılık veriyorsunuz. Gerçek huzur kusursuz bir geçmişten ya da garanti bir gelecekten gelmez. Huzur bugünle barıştığınızda ortaya çıkar. Şu an kabul ettiğinizde, eksik hissetmediğinizde, acele etmediğinizde işte o zaman zihniniz gevşer. Hayat daha sade görünür. Küçük şeyler fark edilir hale gelir. Ve siz aslında aradığınız dinginliğin hep burada olduğunu anlarsınız. Geçmiş size bir şeyler öğretti, görevini yaptı. Gelecek henüz gelmedi ve gelince sizinle birlikte şekillenecek. Ama şimdi bu an sizin alanınız. Yükleri bırakıp burada durabildiğinizde zihniniz ilk kez gerçekten özgür hissetmeye başlar.
7. Hayatınıza giren her insan bir ayna ya da derstir. Hayatınıza giren insanların çoğunu rastlantı sanırsınız. Oysa bazı karşılaşmalar tam da sizi sarsması gereken noktada çıkar karşınıza. Kimi sizi sevgiyle tanıştırır. Kimi sınırlarınızı fark ettirir. Kimi de vedanın ne demek olduğunu öğretir. Herkes kalmak için gelmez ama herkes boşuna gelmez. Her temas içinizde bir şeyleri ortaya çıkarır. Bazen güç, bazen yara, bazen de fark etmediğiniz bir yön. Bir ilişki bittiğinde çoğu insan şuna takılır. Benden ne aldı? Oysa asıl soru şudur. Bana ne bıraktı? Bazen bir insan size sabrı öğretir. Bazen kendinize saygı duymayı, bazen de tutunmamanın ne demek olduğunu. Hayal kırıklıkları bile öğreticidir. Çünkü sizi uyandırır. Ne istediğinizi neye artık razı olmadığınızı gösterir. Ve bu farkındalık çoğu zaman acının içinden çıkar. Stoacı düşünceye göre insan ilişkileri ruhun sınandığı alanlardır. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos her karşılaşmayı karakterin yoğrulduğu bir sahne olarak görürdü. Başınıza gelenleri kişisel bir ceza gibi yorumlamak yerine bir alıştırma olarak görmek sizi güçlendirir. Çünkü başkalarının davranışları sizin kontrolünüzde değildir. Ama onlara verdiğiniz anlam sizin seçiminizdir. Aynı olay bir insanı yıkarken başka bir insanı olgunlaştırır. Fark bakış açısındadır. Birisi hayatınızdan çıktığında hemen tutunmaya çalışmak doğaldır. Cevap ararsınız. Nedenler bulmaya çalışırsınız. Ama bazı gidişlerin açıklamaya ihtiyacı yoktur. Görevini tamamlamıştır. O ilişki size göstereceğini göstermiştir. Tutunmak dersi uzatır. Kabullenmek ise sizi özgürleştirir. Çünkü siz bırakmayı öğrendiğinizde kendinizi de bırakmazsınız. Tam tersine kendinizi geri alırsınız. Yaşadığınız acıların hepsi düşman değildir. Bazıları gizli öğretmendir. Sizi daha net, daha sağlam, daha bilinçli bir hale getirir. O yüzden neden benim başıma geldi sorusu sizi yerinizde saydırır. Bu bana neyi öğretmek için geldi sorusu ise sizi ileri taşır. Bakış açınız değiştiğinde yük hafifler. Aynı anı, aynı insan, aynı gidiş. Ama siz artık başka bir yerdesiniz. Affetmek de burada devreye girer. Affetmek olanı onaylamak değildir. Affetmek o yükü artık taşımamaya karar vermektir. Karşınızdaki kişi hiçbir zaman özür dilemeyebilir. Ama siz içten içe bağışladığınızda o bağı çözersiniz. Çünkü kin sizi geçmişte tutar. Anlayış ise sizi bugüne geri getirir ve bugüne döndüğünüzde gücünüzü yeniden hissedersiniz. Her insanla hikayeniz mutlu bitmek zorunda değil. Bazı hikayeler sadece bir bölümden ibarettir. Kapısı sessizce kapanır ama ardında bir ders bırakır. Siz o dersi aldığınızda artık aynı döngüye geri dönmezsiniz. Kendinizi daha iyi tanırsınız. Sınırlarınız netleşir. Ne istemediğinizi bildiğinizde, ne istediğinizde berraklaşır. Geçmişe kinle bakmak zorunda değilsiniz. Şükranla bakmanız yeterli. Sevdiğiniz, kaybettiğiniz, canınızı yakan, sizi ayağa kaldıran herkes, hepsi bugünkü halinizin bir parçasıdır. Hiçbiri boşuna değildi. Hepsi sizi bir adım ileri taşıdı. Bunu fark ettiğinizde vedalar bile anlam kazanır. Hayat tutunmakla değil, anlamakla hafifler. Ve siz her karşılaşmayı bir ders olarak gördüğünüzde artık hiçbir ayrılık sizi eksiltmez. Sadece olgunlaştırır.
8. Kararlarınızı baskıyla değil hazır olduğunuzda verin. Hayatınızdaki en ağır pişmanlıkların çoğu aceleyle alınmış kararlardan doğar. Zaman daralmış gibi hissedersiniz. Bir şeyleri kaybedecekmişsiniz gibi bir baskı oluşur ve bu baskı sizi harekete zorlar. O an karar aldığınızı sanırsınız ama aslında korku karar verir. Yalnız kalma korkusu, geride kalma korkusu, eksik kalma korkusu. İşte bu duygular sizi kendinizden uzaklaştıran seçimlerin temelidir. Baskıyla verilen kararlar ilk anda rahatlatıcı olabilir. En azından belirsizlik bitti dersiniz ama içten içe bir huzursuzluk kalır. Çünkü o karar sizin özünüzden değil kaçma isteğinizden doğmuştur. Zamanla bu huzursuzluk büyür ve şu cümleye dönüşür. Aslında ben bunu istemiyordum. İşte o anda bedel ödenmeye başlanır. Çünkü korkudan doğan her seçim sizi bir süre sonra kendinizle karşı karşıya bırakır. Stoacı düşünce karar alma sürecinde sükuneti merkeze koyar. Stoacılara göre bilge insan duyguların en yoğun olduğu anda harekete geçmez. Çünkü yoğun duygu zihni daraltır. Acele netlik değildir. Gerçek netlik duygular yatıştığında ortaya çıkar. Bir karar bir gecenin ardından hala size doğru geliyorsa o zaman değerlidir. Eğer birkaç saat sonra anlamını yitiriyorsa bu sadece geçici bir dürtüdür. Kendinize şu soruyu sormanız gerekir. Bu kararı gerçekten istediğim için mi alıyorum yoksa mecbur hissettiğim için mi? Bu soru basittir ama çok güçlüdür. Eğer cevap korkuya dayanıyorsa durmanız gerekir. Çünkü korku sizi bir yere bağlar ama özgürleştirmez. Oysa doğru zamanda alınan kararlar ilk başta zorlayıcı görünse bile içinizde bir hafiflik yaratır. Çünkü o karar sizi kendinize yaklaştırır. Beklemek çoğu insana zayıflık gibi gelir. Oysa beklemek kendinize duyduğunuz saygının göstergesidir. Hemen cevap vermemek, hemen adım atmamak, hemen söz vermemek. Bunlar kaçış değil, bilinçtir. Sabır, pasiflik değildir. Kontrol demektir. Kendinizi bir baskının içine atmadan önce duygunun geçmesine izin verdiğinizde gerçeği daha net görürsünüz. Büyük kararlar sessizliği sever. Gürültüde, panikte, korkuda sağlıklı seçim yapılmaz. İçiniz sakin olduğunda kararlar da netleşir. Eğer bir seçim sizi sürekli sıkıştırıyor, huzursuz ediyor ve acele ettiriyorsa orada durmanız gerekir. Çünkü size ait olan şey kaçmanıza gerek bırakmaz. Zorlayabilir ama boğmaz. Endişelendirebilir ama küçültmez. Şunu da unutmayın. Hayat sizi kovalamaz. Size ait olan şey siz hazır olduğunuzda gelir. Koşarak yakalamaya çalıştığınız şeyler çoğu zaman sizi yorar. Ama sakin kalarak verdiğiniz kararlar sizi taşımaya başlar. Çünkü o kararlar eksiklikten değil, güven duygusundan doğmuştur. Baskıyla alınan kararlar kafes kurar. Sükunetle alınan kararlar alan açar. Siz acele etmediğinizde hayat durmaz. Aksine siz netleştiğinizde hayat da netleşir. Beklemek zaman kaybı değildir. Yanlış bir hayat yaşamaktan korunmaktır. Karar vermek hemen hareket etmek değildir. Karar vermek neyi istemediğinizi de netleştirmektir. Siz bunu sakinlikle yaptığınızda attığınız her adım sizi yormaz, sizi taşır. Çünkü o adım korkudan değil farkındalıktan doğmuştur.
9. Zaman en büyük servetinizdir. Onu boşa harcamayın. Zaman çoğu insanın en çok harcadığı ama en az ciddiye aldığı şeydir. Para kaybolur, geri kazanılır. Enerji düşer, yeniden toparlanır. Ama geçen bir dakika asla geri gelmez. Buna rağmen günler sanki sınırsızmış gibi tüketilir. Önemsiz tartışmalar, boş kaygılar, sizi ileri taşımayan alışkanlıklar. Zaman en sessiz şekilde böyle çalınır ve çoğu insan bu kaybı fark ettiğinde çoktan geç kalmıştır. Zamanı boşa harcamak mutlaka hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez. Aksine çoğu zaman çok şey yaparken boşa harcarsınız. Gün boyu meşgul olursunuz. Ama akşam olduğunda içinizde ilerlemişlik hissi yoktur. Çünkü önemli olan ne kadar hareket ettiğiniz değil, neye doğru hareket ettiğinizdir. Acil olan her şey önemli değildir. Önemli olan ise çoğu zaman sessizdir, sabır ister ve dikkatinizi talep eder. Stoacı düşünce zamanı kutsal bir emanet gibi görür. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos hayatın bir anda değil küçük anların savurganlığıyla kaybedildiğini söylerdi. Günleriniz neyle doluysa hayatınız da onunla doludur. Zihninizi değersiz şeylerle meşgul ettiğinizde fark etmeden kendi potansiyelinizi törpülersiniz. Çünkü dikkatinizi verdiğiniz şey kim olduğunuzu belirler. Bu yüzden her gün kendinize sormanız gereken basit ama güçlü bir soru vardır. Bugün zamanımı gerçekten neye verdim? Bu soru suçlamak için değil, fark etmek içindir. Sizi ileri taşıyan üç temel şeye odaklandığınızda geri kalan her şey önemini yitirir. Her şeyi yapmak zorunda değilsiniz ama anlamlı olanı yapmak zorundasınız. Kalite niceliğin önüne geçtiğinde zihniniz de hafifler. Zamanınızı korumak insanlardan ve durumlardan hayır diyebilmeyi gerektirir. Her daveti kabul etmek, her mesajı cevaplamak, her beklentiye koşmak erdem değildir. Bu sınırların silikleşmesidir. Kendinize saygı duyan insan zamanına da saygı duyar. Çünkü her evet başka bir şeye verdiğiniz gizli bir hayırdır ve çoğu zaman bu hayır kendi gelişiminize söylenir. Dinlenmek zaman kaybı değildir. Kaçmak ise öyledir. Zihninizi besleyen dinlenme sizi yeniler. Ama kendinizden kaçmak için yapılan her oyalama içinizdeki boşluğu büyütür. Sessizlikten kaçmak, ekranlara sığınmak, düşünmemek için oyalanmak. Bunların hepsi zamanın en sinsi israfıdır. Çünkü sizi ileri götürmez, yerinizde tutar. Hayatınızı boncuk dizisi gibi düşünün. Her gün bir boncuk. Bazıları parlak, bazıları soluk ama her biri tektir. O günü neyle doldurduğunuz dizinin anlamını belirler. Büyük hayaller küçük ama bilinçli günlerden doğar. Sonra yaparım dediğiniz şeyler çoğu zaman hiç yapılmaz. Zaman kendiliğinden oluşmaz. İnşa edilir. Ne kadar vaktiniz kaldığını kontrol edemezsiniz ama elinizdeki vakitle ne yapacağınızı seçebilirsiniz. İşte gerçek güç buradadır. Zamanın efendisi olduğunuzda hayatınız da size ait olmaya başlar. O yüzden günlerinizi rastgele harcamayın. Bilinçle yaşayın. Çünkü hayat ne kadar uzun yaşadığınızla değil, o sürede ne kadar anlam ürettiğinizle ölçülür.
10. Kalbinizin söylemek istediğini bastırmayın. İçinizde kalan sözlerin zamanla nasıl ağırlaştığını fark ettiniz mi? Söylenmeyen her cümle, dile gelmeyen her duygu içinizde yavaş yavaş birikir. Başta sizi koruduğunu sanırsınız. Susmanın daha güvenli, daha akıllıca olduğunu düşünürsünüz. Ama zaman geçtikçe bu sessizlik bir sığınağa değil bir baskıya dönüşür. Çünkü ifade edilmeyen duygu kaybolmaz, şekil değiştirir ve sizi içeriden yormaya başlar. Birçok insan hissettiklerini söylemekten kaçınır. Kırılmamak için susar, sorun çıkmasın diye içinden geçenleri bastırır. Yanlış anlaşılmaktan korktuğu için geri çekilir. Oysa bu tutum sizi korumaz. Sadece geciktirir. Ve geciken her şey zamanla daha ağır bir bedel ister. Söylenmeyen sevgi pişmanlığa dönüşür. Dile getirilmeyen kırgınlık içten içe sertleşir. Stoacı düşünceye suskunluk ile bilge sessizlik arasında net bir ayrım yapar. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos'a göre insan ne zaman konuşacağını da, ne zaman susacağını da bilmelidir. Sessizlik erdemdir. Evet. Ama sessizlik korkudan doğuyorsa orada erdem değil kaçış vardır. Kendinize dürüst olmadığınızda zihninizde bir çatlak oluşur. Bu çatlak zamanla huzurunuzu sızdırır. Duygularınızı ifade etmek kontrolsüzce konuşmak demek değildir. Bu içinizden geleni saygıyla ve netlikle ortaya koymaktır. Söylediklerinizin herkes tarafından anlaşılması gerekmez ama sizin kendinizi inkar etmemeniz gerekir. Bir cümle bazen bir ilişkiyi kurtarır, bazen de bir dönemi kapatır. Hangisi olursa olsun gerçek olanı söylemek sizi yükten kurtarır. Pek çok insan doğru zamanı bekler. Oysa çoğu zaman o an hiç gelmez. Zaman geçtikçe kelimeler ağırlaşır, mesafe artar, fırsat kapanır. Geriye de sadece keşke kalır. Kalbinizden geçen bir şey varsa bunu sakin bir yerden dile getirmek cesarettir. Sonuç ne olursa olsun içinizde bir ferahlık bırakır. Çünkü artık taşımanız gereken bir ağırlık kalmaz. Aynı şey vedalar için de geçerlidir. Her ayrılık kavga gerektirmez. Bazen bir teşekkür, bazen sakin bir kabul yeterlidir. İfade edilmeden biten ilişkiler zihinde yarım kalır. O yarım kalan şeyler de insanı ileri değil geriye çeker. Oysa siz sözlerinizi tamamladığınızda sayfayı gerçekten kapatırsınız. Bastırmak sizi güçlü yapmaz. Sadece sertleştirir. Gerçek güç içinizden geçenleri incitmeden ifade edebilmektir. Göz teması kurarak sakin bir tonla korkmadan bu kontrol kaybı değil sorumluluk almaktır. Kendi duygularınızın sorumluluğunu üstlendiğinizde başkalarının tepkileri sizi eskisi kadar sarsmaz. Hayat söylenmemiş sözleri biriktirmek için fazla kısadır. Seviyorsanız söyleyin, kırıldıysanız dile getirin. Bitmesi gereken bir şey varsa uzatmadan kabul edin. Çünkü ifade edilmemiş duygular sizi ileri taşımaz. Ama dile gelen her gerçek sizi biraz daha özgürleştirir ve özgürleşen zihin en sağlam huzuru burada bulur.
11. Şüphe güvensizlik değil, gelişimin işaretidir. Şüphe duyduğunuz anlarda kendinizi zayıf hissettiğiniz oluyor mu? Kararsız kaldığınızda, bir şeyi sorguladığınızda ya da emin olamadığınızda sanki bir adım geriye düşmüş gibi. Oysa şüphe çoğu insanın sandığı gibi bir eksiklik değildir. Aksine bilinçlenmenin ilk işaretidir. Hiç şüphe etmeyen insan çoğu zaman düşünmez. Düşünmeyen insan ise otomatik yaşar. Şüphe durup bakmanızı sağlar. Aceleyle atılacağınız bir adımı yavaşlatır. Sizi körü körüne ilerlemekten alıkoyar. Eğer içinizde bir tereddüt belirdiyse bu çoğu zaman zihninizin bir şeyi henüz netleştirmedik demesidir. Bu bir alarm değil bir pusuladır. Doğru kullanıldığında sizi doğru yöne çeker. Stoacı düşünceye göre bilgelik ilk dürtüye teslim olmamakla başlar. Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos insanın yargılarını sınamadan harekete geçmesini tehlikeli bulurdu. Çünkü duygular anlıktır ama sonuçlar kalıcıdır. Şüphe tam bu noktada devreye girer ve sizi düşünmeye zorlar. Gerçekten istediğim bu mu? Bu karar beni sakinleştiriyor mu yoksa geriyor mu? Bu sorular sizi durdurmaz, sizi sağlamlaştırır. Elbette her şüphe aynı değildir. Biri sizi korkudan kilitler, diğeri ise gerçeğe yaklaştırır. İlki sizi sürekli beklemeye iter. İkincisi sizi daha bilinçli bir karara hazırlar. Aradaki fark niyettir. Eğer şüphe sizi kaçmaya itiyorsa orada korku vardır. Eğer şüphe sizi anlamaya zorluyorsa orada gelişim vardır. Bu ayrımı yapabildiğinizde şüphe düşman olmaktan çıkar. Karar vermek her zaman hız gerektirmez. Bazen durmak, nefes almak ve beklemek gerekir. Aceleyle verilen kararlar çoğu zaman geri dönüp düzeltilir. Oysa biraz beklenen kararlar daha az pişmanlık bırakır. Zihniniz sakinleştiğinde bulanık olan netleşir. Endişe çekildiğinde gerçek ortaya çıkar. Sabır burada bir erteleme değil, bir filtredir. Başkalarının fikirlerini dinlemekten korkmayın ama kararınızı onlara teslim etmeyin. Farklı bakış açıları şüphenizi derinleştirebilir ama bu kötü bir şey değildir. Aksine görüşlerinizi genişletir. Dinleyin, süzün ve içinizde neyin yankılandığını fark edin. Size huzur veren seçenek genellikle doğru yerdedir. Çünkü beden ve zihin doğru kararı genellikle kelimelerden önce hisseder. Kendinizden şüphe ettiğiniz anlarda şunu hatırlayın. Bu bir başarısızlık değil öğrenme sürecidir. Konfor alanından çıktığınızda belirsizlik hissetmeniz doğaldır. Gelişim kesinlik içinde olmaz. Gelişim soru işaretlerinin içinde filizlenir. Bugün emin olmadığınız şey yarın sizi daha güçlü bir yere taşıyabilir. Fikrini değiştirmek de zayıflık değildir. Aksine esneklik göstergesidir. İlk düşündüğünüzde ısrar etmek gururun bir oyunudur. Ama gerçeği fark edip yön değiştirmek olgunluktur. Şüphe sizi daha doğruya yaklaştırıyorsa ona alan açın. Çünkü şüphe ile yoğrulmuş kararlar daha sağlam olur. Şüpheyi bastırmayın, yönetin. Onu korkuya dönüştürmeyin, farkındalığa dönüştürün. Doğru kullanıldığında şüphe sizi durdurmaz. Sizi daha bilinçli bir adımla ileri taşır. Ve işte o zaman anlarsınız şüphe güven eksikliği değil, bilincin derinleşmesidir.
Hayatınızı düzeltmek için mucizevi bir ana, büyük bir kırılmaya ya da dışarıdan gelecek bir işarete ihtiyacınız yok. İhtiyacınız olan şey her sabah zihninizi nereye koyduğunuzu fark etmek. Bugün dinledikleriniz size yeni bir kimlik vermedi. Zaten içinizde olan gücü hatırlattı. Stoğacılık hayatı kontrol etme vaadi sunmaz. Size tek bir şey öğretir. Kontrol edebileceğiniz tek yer kendi tutumunuzdur. Bugün yaşanacaklar belirsiz olabilir. İnsanlar beklediğiniz gibi davranmayabilir. Planlar bozulabilir ama siz zihninizi disipline ettiğinizde hiçbir gün sizi savuramaz. Bu videoyu her sabah hatırlayın. Çünkü en iyi gün dışarıda olanlarla değil, içinizde nasıl durduğunuzla başlar. İzlediğiniz için teşekkür ederim.