Transcription
Merhaba. Bu videoda Makyavel'in meşhur kitabı Prens'i inceleyeceğiz. Krallar, liderler ya da siyasetçiler nasıl yalan söyler, nasıl kandırır, lazım olduğunda nasıl hile hurdalara başvurur ve nasıl kuzuyu kurt, kurdu da kuzu göstermeyi başarırlar, buna bakacağız.
Ve tabii ki yalnızca farazi sözlerden ibaret bir video yapmayacağız. Dünya tarihinden örneklerle de olabildiğince videoyu zenginleştirmeye çalışacağız. Makyavel, bu anlattığım siyaset sanatı ya da sahtekarlık sanatı konusunda gerçekten de uzmandır ve şu meşhur "zafere giden yolda her şey mübahtır" sözünün de sahibidir. Hatta yazdığı kitap o kadar ses getirmiştir ki, çıkarcı davranmak, yalan söylemek, karşındakini kandırmak, içten pazarlıklı ya da şerefsizce hareket etmek gibi şeyler "makyavelist" hareketler olarak adlandırılmışlardır. Yani bu hususta pek de iyi bir namı yoktur.
Ama bence Makyavel bu kitabı yazarken "hocanın dediğini yap, yaptığını yapma" tarzında bir düsturla kaleme aldı. Yani kendisi bu kadar kötü, bu kadar çıkarcı, bu kadar hain bir adam mıydı? Yani sanmıyorum.
Kısa bir tanıtım gerekiyorsa eğer, Makyavel 15. yüzyılda yaşamış bir siyasetçiydi ve kendisi özellikle siyaset hakkında yazılar kaleme almıştı. Ama elbette yazdığı şeyler hem ahlaki, hem dini, hem de toplumsal bakımdan değerlendirilmiş ve olabildiğince aşağılanmıştı. Yani "ulan böyle kitap mı olur? Hay vereceğin tavsiyeye bilmem ne yapayım!" şeklinde adamı gelen geçen yerin dibine sokmuştu. Ama öte yandan dünya tarihindeki birçok siyasetçi ve kral da tam bu kitapta yazanları uygulamıştı ve bugün de uygulamaya devam ediyor. Bu yüzden de videoyu dikkatli bir şekilde izleyin. Hatta bence yetinmeyin. Videodan sonra kitabı da artık hangi yayınevinden, hangi tercümeyle alıyorsanız bir okuyun. Emin olun işinize yarayacaktır. Zira Makyavel 500 yıl önce ölmüş olsa da, göreceğiniz üzere Makyavelizm henüz ölmemiş ve uzun bir süre boyunca da öleceğe benzemiyor. Bu yüzden de özellikle siyaset felsefesi okuyanlara bu kitabı mutlaka okutuyorlar. E biz de bir okuyalım bakalım ne yazıyormuş.
Makyavel kitabı Medici ailesine yazmıştı ve adamın rüyası da İtalya'yı bir dünya imparatorluğu yapmak, birleşik büyük bir ülkeye çevirmekti. Dolayısıyla kendince tavsiyeler vermişti. Özetleyecek olursak, kitabın başında niye yazdığına dair şöyle bir açıklama yapmıştı: "Bir prensin gözüne girmek isteyenler genellikle onun beğeneceğini düşündükleri mücevherler yahut atlar ve hediyelerle karşısına çıkarlar. Benimse sunabileceğim en kıymetli şey, hem çağımızı hem de geçmiş kitapları inceleyerek kılık yararak edindiğim bu bilgilerdir. Bu kitabı bu yüzden yazdım ve bir liderin başarılı olabilmesi için gereken bütün tavsiye ve yöntemler bu kitapta vardır. Benim belki de yıllar içerisinde edindiğim bilgeliği size bir kitapla hediye etmekteyim."
Ve en başında da "devletler ya prensliktir ya da cumhuriyettir" diyerek bir sınıflandırma yapmış ve prenslikler konusunda da "prenslikler genelde tahtı veraset yoluyla aldıkları için atalarına bağlı kalmaları ve çok büyük başarısızlıklara imza atmamaları başta kalmaları için yeterli olacaktır. Çok yeni, çok aykırı bir şey yapmadıkları sürece halk zaten onları çoktan benimsemiştir ve boyun eğmeye devam edecektir" demiş. Yani ömür boyu başta kalmak için özel bir çaba sarf etmeleri gerekmiyor. Geri zekalı olmasınlar yeter.
Ve ola ki bir şekilde bir isyanla baştan indirilirlerse, ölmedikleri sürece zaten halkın yeni lidere alışması zor olacağından, yeni lider de ilk hatasında bir daha devrileceğinden ve halk geçmişi özleyeceğinden veraset sebebiyle eski lider yine başa gelebilir demiş ki kısmen doğru. Ki bütün prenslikler böyle değil ya. Bazılarında hanedanı devireyim, bir daha bir hanedan kurayım veya başka bir imparatorla yönetimi devralayım tarzında şeyler diyemiyorsunuz. Çünkü önemli olan devleti kuranlar oluyor. Örneğin Osmanlı'da böyleydi ve bu bir yandan da lideri zayıflatan bir şeydi. Çünkü sen ömrün boyunca zaten lider koltuğuna oturmayı bekleyerek büyüyorsun. Yani özel bir çaba sarf etmen, süper başarılı olman, kademe kademe yükselmen gerekmiyor. Bu yüzden de ülkedeki en başarılı adamlarla, en zeki komutanlarla, en kurnaz siyasetçilerle mücadele etmen gerekmiyor. Çünkü asıl rakibin kendi soyundan gelenler ve eğer çok fazla rakibin yoksa kafan rahat. Yani yarın öbür gün bir paşa beni devirir de acaba benim yerime padişah olur mu diye korkmuyorsun. Çünkü öyle bir şey olmayacak.
Osmanlı'da mesela birçok defa padişaha karşı bir ayaklanma başlatıldı. Yeniçeriler kazan kaldırdı ya da şehzadelerden bazıları vaktinden önce padişah ilan edilmeye uğraşıldı. Ama hiçbir zaman bir yeniçeri ağa, veziriazam "ben padişah olacağım" demedi. Bu yüzden de padişahın önlem alması ve hayatı boyunca izlemesi gerekenler belliydi. Yani bilmediği gizli bir düşman yoktu. Esas düşman ailendi. Kendi soyundan gelenlerdi. Bu yüzden de bütün bu potansiyel liderlerden en kuvvetli, en akıllı, en zeki olan kimse o tahta geçsin diye uğraşılmıştı. Ve bu uğurda çocukluktan itibaren tahta hak iddia edebilecek olanlar özel bir eğitim almışlardı. En iyi öğretmenler tarafından hem tarih, hem askerlik, hem yabancı diller, hem siyaset hem de görgü kuralları gibi bir liderde olması gereken özellikler aşılanmaya ve öğretilmeye başlanmıştı. Dolayısıyla hanedan kendi içinde bir savaş halindeydi. Kardeş kardeşle yarışacaktı. Çünkü her daim ilk doğan kral olmayacaktı. En büyük olanın padişah olacağı garanti değildi. Öyle görünüyordu. Ama işler her zaman daha kötüye gidebilir. Beklenmeyen olaylar yaşanabilir. Ya bazı savaşlarda, ya bazı suikastlar sonucunda ya da birtakım hastalıklar yüzünden sıralama değişebilirdi ve bu bir dezavantajdı. Çünkü bu durumda en akıllı, en başarılı veya gerçekten de en zeki olanlar bir katakulliyle veya kaderin bir cilvesiyle ölmüşlerse taht en başarısız, en geri zekalı, en manipüle edilmeye açık olan kişiye geçecekti ve millet de "ya bu adamdan padişah mı olur, başka bir adam bulalım" diyemeyecekti. Bu durumda asıl kuvvet padişahta değil, onun arka planında kuklacı gibi onu yönetmeye başlamış olan ve hatta çocukluğundan itibaren "bu padişah olursa köşeyi dönmüş olurum" diyerek onu manipüle etmeye başlamış olan lalalarda ya da dönemin mevcut veziriazamında olacaktı ki Sarı Selim devri böyleydi. Kanuni'nin en zeki, en başarılı çocukları ölmüşlerdi ve taht en beceriksiz, en hak etmeyen adama kalmıştı. Öyle ki Selim devri Selim devri diye bile anılmamıştı. O devre sadrazamı olan Sokullu Mehmet Paşa üzerinden Sokullu devri denmişti. Çünkü bütün savaşları o yapmıştı. Gerçek anlamda devleti o yönetmişti ve ön plana çıkan da o olmuştu. Ki bu bence bir padişah için utanılacak bir şey. Eğer Osmanlı batı tarzı bir yönetime sahip olsaydı Sokullu Mehmet Paşa Selim'i devirecek ve tahta el koyacaktı. Genelde böyle olur.
Makyavel devamında yeni kurulan imparatorluklarda veya prensliklerde ne gibi problemlerle karşılaşılabileceğine dair çok gerçekçi saptamalarda bulunmuş. Şöyle yazmış: "İnsanlar yöneticilerini kendisi için daha iyi olur umuduyla isteyerek değiştirirler ve bu umut onları kandırıp yöneticilerine karşı silahlandırır. Çünkü yeni prens askeri ihtiyaçlar ve bitip tükenmek bilmeyen diğer zorluklar sebebiyle tebasının sırtına yük bindirmek zorunda kalacaktır. Böylece o prensliği ele geçirirken zarar verdiğiniz herkesin düşmanlığını kazanmış olursunuz. Ve sizi oraya getirenlerin beklentilerini tam anlamıyla karşılayamadığınızdan dostluklarını koruyamadığınız gibi kendinizi onlara karşı mahkum hisseder ve bu yüzden sert tedbirler de alamazsınız. Çünkü bir kişinin ordusu ne kadar güçlü olursa olsun bir bölgeye girebilmek için oradaki halkın desteğine ihtiyaç duyar."
Burada halkı kazanma yöntemi basit. Yani halk neyi savunuyorsa, hangi kafadaysa öyle davranman lazım. Örneğin sen bir solcusundur ama kalabalık olan sağcılardır. Sağcı gibi davranman gerekir veya sen bir eşcinselsindir ama halk eşcinsel düşmanıdır ve eşcinsel olduğunu söylemezsin. Hatta eşcinsel düşmanlığı yaparsın. Ya da dinsizsindir ve dinsiz olduğu bilinen bir insan o halkta pek de yükselemeyecektir. Ne yaparsın? Dindar gibi görünmeye başlarsın. Yani kendi karakterinden, ideallerinden, kendi kişiliğinden taviz verir. Halkın istediğini onlara sunmaya çalışırsın ki fethettiğin veya yeni yükselmeye başladığın toprakta sana yabancı gözüyle ya da düşman gözüyle bakmasınlar. Ama bunu yapmazsan ne olur? Gelmiş geçmiş en iyi lider de olsan, en büyük imkanları da sunsan, elinden ne geliyorsa 1000 katıyla yapmış da olsan asla yaranamazsın. Çünkü tam anlamıyla istenilen kişi olmuyorsun. Hatta istenilenden çok daha iyi bile olsan yine de halkı memnun etmeyi başaramıyorsun.
Ki bu konuda mesela son 100 yılımızı örnek verebiliriz. Osmanlı çökmüş, dört bir yana borçlanmış, anormal derecede toprak kaybetmiş ve katıldığı bütün savaşlardan mağlubiyetle ayrılmış. Bunun sonucunda da dört bir yandan kuşatılmış, başkenti dahil her tarafı işgalci askerler tarafından ablukaya alınmış. Ama bu esnada bir adam çıkıyor ve kendince dağınık halde olan birçok orduyu, grubu, çeteyi, halkı bir çatı altında toplamaya başlıyor. Bir takım savaşlara girişiyor ve kazanıyor. Hatta önceki ateşkes tekliflerinden çok daha iyi şartlarla, çok daha avantajlı bir şekilde yeni bir anlaşmaya imza atıyor ve yeni bir rejimle yeni bir devlet kuruyor. Yani Makyavel'in deyimiyle yeni bir prensliğe imza atıyor. E tabii bu esnada birçok problemle karşılaşacak. Önceki devletten kalma borçları ödeyecek. Önceki devletten kalma düşmanlıklarla, saçma sapan anlaşmalarla uğraşacak, sırtında bir kamburla bir şekilde hayatta kalmaya çalışacak. E bu esnada devlet yeni kurulduğu ve zayıf olduğu için elbette birtakım azınlıklar, özerklik hayalleriyle iç isyanlar çıkartacaklar. Dış devletler de "fırsat bu fırsat" diyerek ne koparabiliyorlarsa koparmaya çalışacaklar. Bütün bunlarla uğraşacaksınız ve bir yandan da daha iyi bir ekonomi, daha iyi bir eğitim sistemi, daha büyük hak ve özgürlükler, öncekinden çok daha iyi bir ülke, daha iyi imkanlar, daha iyi bir gelecek derken bir yandan da savaşın yaralarını sarmaya uğraşırken illaki 20 alanda birden mücadele ediyorken beceremediğiniz ya da eksik yaptığınız ya da yanlış yaptığınız, yetişemediğiniz yerler de olacak. Peki sonra ne olacak? Hem o dönemki halk ilk fırsatta, her hatada ya da her problemde "öncekiler geri gelsin, ben padişahı istiyorum" diyecek. Nankörlük yapacak. Hem de 100 sene sonra bile millet "ya yeni ülke kurduk da ne oldu, bak hala millet fakir. Şunu şunu niye daha iyi yapmamışlar" diyerek burun kıvırmaya devam edecek. Yani sanki Atatürk'ün her vatandaşa havuzlu villa verme şansı varmış da o yapmamış gibi davranacaklar. Çünkü millet bir değişiklik olacaksa tanrısal bir değişiklik olsun. Böyle "dex makina" gibi yukarıdan gelen bir kol sihirli bir değnekle her şeyi düzeltsin isteyecek. Adeta cehennemden çıkıp cennette yaşamayı bekleyecekler. Sen hayatını da ortaya koysan, yıllar boyunca hizmet de versen, birçok alanda öncekine kıyasla çok iyi bir noktaya gelmiş de olsan yetmeyecek. Beklenti o kadar büyük olacak ki ne yaparsan yap yaranamayacaksın.
Mesela bugün X bir ülkede bir parti 25 yıl boyunca bütün ekonomiyi, eğitimi, askeriyeyi, polis teşkilatını, her şeyi mahvetmiş olsun. Yasama, yürütme, yargıya bile müdahil olmuş ve bütün savcıları, hakimleri adeta hak etmeyen, o mevkiye gelemeyecek olan insanlarla doldurmuş olsun. Bütün yalakaları, dal kabukları önemli makamlara getirmiş ve hemen her anlamda ülkeyi çürütmüş olsun ve bir seçim yapılsın. Bu sefer muhalif olanlar başa gelmiş olsunlar. Halk ne yapacak sizce? 20 yılda çürüyen ülkenin 10 yılda anca toparlanabileceğini düşünmeyecek. "Bana ne kardeşim? Bir anda her şey mükemmel olmalı" diye düşünmeye başlayacak. "Ne oldu? Sizi seçtik, bak iki yıl oldu halen bir şeyi çözemediniz" diye düşünmeye başlayacaklar. 20 yıl yavaş yavaş ezildiği, kaybettiği, battığı bir yönetimden çıktığı halde 2 yılda her şeyin mükemmel olmasını bekleyecekler ve ilk fırsatta, ilk tökezlemede eski partiyi tekrardan hükümete taşıyacaklar ve yetmeyecek, geçen 20 yılın cezasını da o iki yıllığına başa gelen ve hemen gönderilen hükümete yığacaklar. Sanki her şeyden onlar sorumluymuş. Sanki 20 yıl boyunca onlar yönetmiş. Sanki bütün hataları onlar yapmışlar gibi. Bir kabahati olmayanlar günah keçisi ilan edilecekken asıl kabahat olanlar da durduk yere aklanmış olacaklar. Bunu 1940'ların sonunda, 70 ve 80'lerin sonunda bol bol gördük ve merak etmeyin yakında bir daha göreceğiz. Çünkü insanlar genellikle maldır ve kalabalıkların hükmettiği ülkelerde malların istediği olur. Bu yüzden de yapacak bir şey yok.
Ama geçmişte tabii her zaman böyle olmuyordu. Monarşiyle, teokrasiyle ya da farklı yönetim tarzlarıyla hükmeden imparatorluk ve krallıklarda genellikle çok böyle medya, okuma, yazma, kitap, farkındalık ve vatandaşlık hakları gelişmemiş olduğundan hemen her hükümdar birtakım hareketlerle kısa süre içerisinde yepyeni imajlar yaratabiliyor ve halkı da çok kolay bir şekilde manipüle edebiliyordu. Örneğin buna dair Makyavel, "Bir prens yeni bir yeri fethettiğinde şunlara şunlara dikkat etmeli" tarzında birtakım maddelerden bahsetmiş.
Birincisi, yeni bir prenslik kurduğunda önceki prenslikten kalan bütün hanedan üyeleri yok edilmeli. Yani muhtemel bir rakip bırakmayacaksın. Kundaktaki bebek bile olsa öldürmek zorundasın demiş. Ve Rus çarlığı devrildiğinde Bolşevikler bunu yapmışlardı. Hatta Osmanlı'da bile genelde bir şehzade başa geçtiği zaman diğer şehzadeleri ve tahta geçme ihtimali olan kim varsa kendi kardeşlerini, yeğenlerine kadar öldürtmek zorundaydı. Aksi halde yarın öbür gün onu devirmeye kalkarlardı ve işler sarpa sarabilirdi. Bu yüzden de şehzadeler bugünkü gibi bir kardeşlik bağına sahip değillerdi. Çünkü onlar için her kardeş potansiyel bir düşmandı. Ya o beni öldürecek ya ben onu öldüreceğim. Vakti geldiğinde taht uğrunda savaşacağız ve kaybeden taraf olursam yalnızca ben değil benim çocuklarım da öldürülecekler. Yüzlerce yıl boyunca hanedan böyle bir anksiyete, böyle bir tehdit altında hayatta kaldı. Çünkü Makyavel'in birinci maddesi taht oyunları için mecburiydi.
İkinci madde ise şuydu: Ya gittiğin bölgede veya yeni kurduğun sistemde hiçbir yasayı, hiçbir vergi düzenlemesini değiştirmeyeceksin. Böylece senden yabancı ya da aykırı bir şey bekleyenler böyle bir şey göremeyecekler. Ya bak adam geldi ama aynı tas, aynı hamam devam ediyoruz. Bu yüzden de hani "isten çıkartmaya veya bir açığını kollamaya gerek yok, böyle iyi durumdayız" diye düşünecekler. Tabii ki bu kısa süreliğine uygulayacağın bir göz boyama olacak. Ya da tam tersi, önceki düzenden çok daha iyi koşullarda, çok daha iyi imkanlar sunacaksın ve senden kötülük bekleyenler "oha bu adam öncekinden de iyiymiş. Keşke en başından beri bu gelseymiş" diyecekler. Ki bunu bugün de yaparlar. Yani bir siyasetçi gelir ve önceki hükümetten kalma zenginlikleri ya da doğal afetler için ayrılmış olan fonları, yani devlette olan bütün parayı pulu yol yapmaya, gösteriş yapmaya, şov yapmaya, halka dağıtmaya harcar. Sağdan soldan borç alır. Birçok yeri özelleştirmiş olur. Devletin, milletin en orijinal, en önemli alanlarını satmış, kaybetmiş olur. Ama onlardan gelen parayla halk 5 yıl boyunca "yükseliyoruz, şaha kalkıyoruz, dünya bizi kıskanıyor" ilüzyonu içinde yaşar. Peki sonra ne olur? Bu 5-10 yıl esnasında bu hükümet öyle bir her yere sızmış olur ki, gerçekler ortaya çıktığında esasen yükselmediğimiz, düştüğümüz, battığımız anlaşıldığında bile onları göndermek o kadar da kolay olmaz.
Ki Osmanlı bunu istimalet politikası adı altında uygulamıştı. Balkanlara, Avrupa'ya veya kimi bölgelere geldiğinde önceki sistem eğer oradaki halktan sözüm ona %30 vergi alıyorsa Osmanlı %5 vergi almıştı. Böylece millet çok kısa süre içerisinde Osmanlı'yı sevmiş, ona bağlanmış ve başta kalmasını istemişti. Çünkü Osmanlı varken daha iyi durumda olacaklardı. Üstelik Osmanlı ile aynı dini paylaşmıyor olsalar dahi, Hristiyan olan halk çok rahat bir şekilde Müslüman bir yönetimi benimseyebilecekti. Ama sonra ne oldu? Osmanlı milletin çoluğuna çocuğuna göz dikmeye başladı. Devşirme alacağız adı altında 7-8 yaşındaki erkek evlatları zorunlu bir şekilde Osmanlı'ya asker yapıldı. Hristiyan çocukları Müslüman edildi. İsimleri değiştirildi. Askeri okullarda büyütüldü ve büyüdükleri zaman da kendi devşirildikleri topraklarda ola isyan çıkarsa kendi halklarıyla, kendi akrabalarıyla savaşmaya yollandı ya da başka bir bölgeye yine fetih yapmak amacıyla gönderildi. Ama tabii bunu tamamen deccalsi bir şekilde yapma şansınız yok. Yani herkesten zorla çocuğunu alırsanız ve bütün evlatlarını alırsanız bir yerde onlar da isyan çıkartacaklar. Bu yüzden de sadece bir tane erkek çocuğu olanlardan devşirme alınmadı. Ya da yarın öbür gün olur ya isyan eder, geçmişini hatırlar diye çok büyük yaşta olanlar gaspedilmedi. Hatta çoğu aileye de "bakın çocuğunuz ileride başarılı olursa eğer paşa olacak, vezir olacak, hayatınızı kurtaracak" tarzında vaatler verildi ki öyle de oldu. Evet. Yani Osmanlı'daki en büyük komutanlar, en önde gelenler genelde devşirme olanlardı ama bunlar 10.000'de birdi. Kalan 9999 kişi savaşlarda ölecekti, yükselmeyecekti. Yine de bu halkın gözünü boyamaya yetmişti. Birçok kişi "ya evladım gider büyük adam olur" mantığıyla devşirme sistemine boyun eğmişti. Ama boyun eğmeyenler de vardı elbette. Buna "kan haracı" diyen, Osmanlı yakın güden ve hatta devşirilmiş olanlardan bile geçmişini hatırlayan, büyüdüğünde ihanet etmeye fırsat kollayan paşa veya vezir olduğunda belli bir bölgeyi Osmanlı adına yönetmeye gittiğinde orada bağımsızlık ilan eden ve düşmanla birleşen, isyan çıkartan onca kişi vardı. Yani Osmanlı tarihi böyle adamlarla kaynıyor. Say say bitiremeyiz. Bu kişiler Osmanlı'ya karşı hainken, devşirme alındıkları topraklara karşı kahramanlar. "Özümüzü, dinimizi, halkımızı unutmamış. Yeri geldiğinde yumruğunu masaya vurmuş" diyorlar. Ki bu da Makyavel'e göre bir siyasetçinin yapması gerekenlerden bir tanesi. Ayıya dayı demek ve son raddeye kadar başarılı olabileceğin ana kadar kim olduğunu gizlemek. Olabildiğince uzun bir süre boyunca herkesin gözünü boyamak.
Yine Makyavel başka bir toprağı fetheden veya başka bir toprağı fethetmeyi amaçlayanlar üzerine şöyle bir tavsiye vermiş: "Daha güçsüz komşu hükümdarların savunucusu ve başı haline gelmeli. Güçlü olanları zayıflatmak için elinden gelen her şeyi yapmalı." İki sayfa sonrasındaysa "ama güçsüz olanların fazla güçlenmemesi ve bağımsızlaşmaması konusunda da dikkatli davranmalı" demiş. Yani bu da doğru. Siz bir bölgeyi fethetmek istiyorsanız eğer oraya kendi askerinizle, kendi halkınızla, kendi paranızla gidip de risk almaya, düşmanlık kazanmaya, onca şeyi feda etmeye gerek yok. İstihbarat toplayacaksınız. Hangi lord hangi lordla kavgalı? Kimin kimle arası bozuk? Hangi halkın hangi halkla problemleri var? Bunları öğreneceksiniz ve oradaki büyük kuvvetlere karşı küçük kuvvetleri destekleyeceksiniz. Arka plandan fonlayacaksınız, abilik yapacaksınız. 3-4 tane küçük kuvvet birleşecek ve büyük kuvvetleri kendi başlarına halledecekler ve kazansalar da kaybetseler de iki taraf da yıpranmış olacak. Böylece çok rahat bir şekilde içeri sızabilecek ve son darbeyi vurabileceksiniz. Ama en başında bu düşmanlığı veya kurnazlığı belli ederseniz eğer her şey ters tepebilir ve bu dağınık kuvvetler sizi daha büyük bir düşman olarak gördüklerinden kendi aralarında birleşip size karşı savaşabilirler ve bu durumda zararınız daha fazla olur. Haliyle işin zor tarafını başkalarına yaptırmak istiyorsanız eğer çok ince bir diplomasi yürütmek ve insanları suya götürüp susuz getirmek zorundasınız. Çünkü ortada eğer kuvvetsiz ve kullanılmaya müsait bir grup varsa, e bunu siz kullanmadığınız takdirde bir başkası kullanacaktır. Yarın öbür gün o başınıza dert olacaktır. Dolayısıyla şimdilik dost görünmek ama arka planda gizli gizli bıçağınızı bilemek ve koşullar oluştuğunda gerçek yüzünüzü ortaya çıkarmak en doğrusu olacaktır.
Ve bu da tarih boyunca bin defa yapıldı. Mesela Osmanlı Katolikliğe karşı Protestanlığı destekledi. Ama Hristiyanlıkla veya Protestanlıkla bir alakası yoktu. Yarın öbür gün Protestanlık çok kuvvetlenmiş olsa bu sefer Protestanlığa karşı başka bir şeyi destekleyecek veya bizzat kendisi savaşacaktı. Yine Fransa başka bir Avrupa ülkesi ile savaş halinde olduğunda ya da anlaşamadığında Avrupa'dan kaçan lordları, kralları Osmanlı kendi bünyesinde korudu. Çünkü onları kuvvetlendirip geri gönderip kendi aralarında bir daha kavga ettirecekti. Ve bunu başardı da. Hatta kendi beslediği, kendi kuvvetlendirdiği adamlar daha sonra Osmanlı'ya karşı savaştılar. Yani planların tutmadığı da oldu. Siz insanları kullanmaya çalışıyorken insanlar da sizi kullanıyor ki bu şekilde muhalefetin liderini bile kendisi seçerek yalandan 15-20 yıl boyunca başta kalmayı başaran, adeta mecliste tiyatro çeviren partiler ve liderler var.
Devam edersek Makyavel şöyle bir taktik de vermiş: "Diğer ve daha iyi bir yol da prensin o devlet için kilit öneme sahip bir iki yerde koloni oluşturmasıdır. Aksi takdirde bunu yapmazsa orada çok sayıda süvari ve piyade tutmak zorunda kalacaktır. Bir prens koloniler için çok fazla ya da hiçbir masraf yapmaksızın onları o topraklara gönderip geçimlerini sağlayabilir. Böylece yalnızca toprakları ve evleri ellerinden alınmak suretiyle yeni yerleşimcilere verilenler nedeniyle halkın küçük bir bölümü zarar görmüş olacaktır. Kaldı ki bu küçük azınlık da yoksul düşmüş ve dağılmış olacağından prense asla zarar veremeyecektir. Geri kalan çoğunluksa zarar görmediğinden sessiz kalacaktır. Aynı zamanda da malları yağmalanmış ve darmadağın olmuş olanların başlarına gelenleri görmüş olacaklarından aynı şeyler kendi başlarına da gelmesin diye korkudan daha dikkatli yaşayacaklardır. Bu bakımdan bu insanların ya gönüllerinin alınması ya da başlarının ezilmesi lazımdır."
Bu yöntem de uzun bir süre boyunca uygulanmıştır. Yani ordu yollamak veya orada bir tabur asker bırakmaktansa bütün bir bölgeyi, örneğin İstanbul'dan bahsediyorsak işte Ümraniye veya Üsküdar'ı komple ele geçireceksin. Oradaki bütün halkı sürgüne yollayacak veya başka yerlere yerleştireceksin. O bölgeyi tamamen kendi adamlarınla dolduracaksın ve bir ilçe aracılığıyla bütün bir ili kontrol altında tutmaya devam edebileceksin. Hatta kılıç hakkı dediğimiz şey bile bunun temel bir versiyonu. Sen bir bölgeyi fethetmeye gittiğinde 3 gün boyunca orada aklına gelebilecek her şeyi yapmak serbest. Ganimet yağmalamak, kadınlara tecavüz etmek, normal şartlarda suç sayılan ne varsa o esnada yapmak tamamen mübah. Çünkü asker canını tehlikeye atmış, ölümü göze almış, adam öldürmüş, aylar boyunca belki yol yürümüş, kampta kalmış ve bunun sonucunda kendince cenneti yaşaması gerekiyor. Aksi halde daha sonra senin için savaşmaya gelmez. Ya da ilk fırsatta düşmanla işbirliği yapması, satması, savaştan kaçması büyük bir ihtimaldir. Askerin bir daha yağma yapmak, bir daha istediği her şeyi özgürce gerçekleştirebilmek amacıyla kısa süre içinde yeniden savaşmayı istemesi lazım, özlemesi lazım. Yeniçeriler bu yüzden birkaç yıl savaşılmadığında kazan kaldırıyorlar ya da hadi fetih yapalım, gaza yapalım diye şehir içinde isyan çıkartıyorlar. Sen bu şekilde hem orduyu memnun etmiş oluyorsun hem de fethettiğin bölgede halk öyle bir kıyımla karşılaşıyor ki "ya şimdi isyan çıkarırsak veya başka bir ülkeyle birleşirsek yarın öbür gün aynı şeyi bir daha yaparlar" korkusuyla uslu uslu oturuyor ve bunu gören komşular da "ulan aynı şeyi bize de yapmasınlar, savaşır da kaybedersek başımıza gelmeyen kalmaz" diyerek erkenden teslimiyet bayrağını çekiyorlar yani çifte kazanç elde etmiş oluyorsun hem asker mutlu hem de civar bölgeler erken en pes etmiş, savaşmaya bile gerek kalmadan sana diz çökmüş vaziyette.
Osmanlı mesela Balkanlarda ve Avrupa'da bunu yaptı. Vahşice davrandı ama işini garantiye aldı ve hatta İslam topraklarında bunu yapmamayı tercih etti. Fethettiği Arap coğrafyasında kılıç hakkı, yağma, taciz, tecavüz böyle şeylere kesinlikle yasak koydu. Ve ne oldu? Araplar ilk fırsatta Osmanlı'ya karşı diğer ülkelerle birleşti. Çünkü korkmadılar. İradeleri kırılmadı. Özgüvenleri ya da isyan etme güdüleri yok edilmedi. İyi davranıldı. "Din kardeşimdir" dendi ve sonunda Osmanlı her 5 yılda bir aynı Arap topraklarını fethetmek için ordu göndermeye devam etti. Diğer bir ifadeyle barbarca bir yöntem. Evet. Ama bütün imparatorluklar bunu yapmışlar ve yapmadıkları zaman da kaybetmişler. Dolayısıyla Osmanlı zamanında şunu şunu yaptığı vahşiydi demek aptalca. Çünkü yapmayan yok. O dönemde Avrupa'da aynı şeyleri uygulamaya devam etmiş. Ondan çok daha önce diğer dünya imparatorlukları da bin beterini yapmışlar. Yapmasalardı imparatorluk olmaları mümkün değildi. Ve imkanı olan her krallık, her beylik de zaten bunu yapar. Yapmıyorsa imkanı olmadığındandır.
Kiros ve Kambiz nasıl oldu da ilk dünya imparatorluğu olan Pers İmparatorluğuna imza attı? Çünkü kıyım, katliam, tecavüz, hile, hurda, entrika ne varsa kullanmışlardı. Büyük İskender, "Nasıl oldu da 10 yılda dünyayı büyük ölçüde fethetmeyi başardı? Çünkü adam bir yere girdiğinde at arabalarının arkasına insanları bağlıyordu ve bütün derileri paramparça oluncaya kadar, uzuvları kopuncaya kadar insanları şehrin etrafında sürükletiyordu. Millete öyle işkenceler yaptırıyordu ki insanlar İskender gittikten sonra aman bir daha aynı şeyleri yapmasınlar diye ağızlarını bile açmıyorlardı." Yani İskender bir yeri fethettikten sonra gözü arkada kalmıyordu. Çünkü biliyordu ki orada bir daha bir problem yaşamayacak ve önündeki maçlara bakıyordu. Roma nasıl o kadar büyüyebildi? Çünkü merhamet göstermedi. Bütün isyancıları kilometrelerce yol boyunca çarmıha gerdirdi. Adeta canlı mezarlıklar yaptırdı ve bunu görenler de isyan etmeye cesaret edemedi. Yetmediği savaş esirlerini arenalarda ya gladyatörlere ya da vahşi hayvanlara canlı canlı yem ettirdi ve bunu da bir şölene, bir eğlenceye çevirdi. Yine Arap liderleri çevre kabilelerde kim varsa bütün Yahudilerle, Hristiyanlarla savaştılar, yağma yaptılar. Yeri geldiği bütün bir kabileyi sürgüne gönderdiler. Hatta çoluk çocuk demeden bütün erkekleri idam ettiler ve bunun sonucunda adamlar çeyrek asırda topraklarını 10 katına çıkarttılar. Keza Osmanlı'da dediğim üzere kardeş katli vaciptir muhabbetiyle yüzlerce yıl boyunca kundaktaki bebeğe kadar hanedan üyesi olanları mecburen katletti. Diğer bir ifadeyle yönetmek, siyaset yapmak, politika, hükümdarlık. Bunlar zayıf karakterli ya da iyi kalpli olanlara göre işler değiller. Son derece acımasız, son derece kötü, çıkarcı, içten pazarlıklı ve hatta sahtekar olmanız lazım. Her şeyi göze almanız lazım. Acı ama gerçek.
Ve Makyavel de yine devletlerin çıkarcı, yalancı, hile hurdacı olmak zorunda olduklarına dair şöyle bir pasaj yazmış: "Sahip olma isteği doğrusu gayet doğal ve olağandır. Ve insanlar güçleri yettiğince daima böyle yapar ve bunun için kınanacakları yerde övülürler. Ama güçleri yetmediğinde ve her ne pahasına olursa olsun böyle bir şey yapmayı istediklerinde hataya düşmüş olurlar. Bu yüzden şayet Fransa Napoli'ye kendi güçleriyle saldırabilecek olanağa sahip olsaydı öyle yapmalıydı. Ama o olanağa sahip değilse de yapmamalıydı." Yani ne olursa olsun her zaman sahtekar, her zaman çıkarcı, her zaman kötü olacaksın diye bir şey yok. Başarılı olabiliyorsan böyle yapacaksın. Sonunda başarılı olamıyorsan uslu duracaksın. İyi geçineceksin. Zira her barış bir sonraki savaşa kadar geçen bir ateşkesten ibarettir. Şu anda dost olduğun, arayı iyi tuttuğun ülkeler ilk fırsatta arkandan vurabilir ve onların çıkarı ne olacaksa seni hemen satabilirler. Öyleyse ne yapacaksın? Kimseye dostum gözüyle bakmayacaksın. İlk fırsatta eğer karına olacaksa sen satacaksın. Çünkü sen böyle yapmazsan karşındaki yapar ve yapmasa dahi ileride yapmayacağının bir garantisi yoktur. O halde kazık yiyen taraf olacağına kazıklayan taraf ol. Eğer kaybetmek istemiyorsan herkesin yalan söylediğini, kuyunu kazdığını, arkandan iş çevirdiğini, herkesin başka planlar yaptığını varsayman lazım. Dürüst, iyi niyetli, anlayışlı olursan en sonunda sen zararlı çıkarsın. Çünkü ya kullanan taraftasındır ya da kullanılan tarafta. Ve eğer ülke yönetiyorsan, liderlik ediyorsan, arkanda bütün bir millet, ordu, bir halk varsa enayi ya da iyi niyetli olma şansın yoktur. Şeytanla mücadele ediyorsan iyilik meleği olmayı bırakman lazım. Sen yalnızca kendi imajını, kendi karakterini, kendi yaşam tarzını düşünemezsin. Binlerce, milyonlarca insandan sorumlu olduğun için kendi erdemlerinden, etik anlayışından, kendi insanlığından feragat etmen, herkesten daha şeytanca düşünmen lazımdır.
Sözün özü Makyavel: Eğer bir komşun varsa onu sömürmeye bak. Toprağına göz koy. Bir şekilde ayağını kaydır ve evini gaspet. Yoksa sen bunu yapmazsan yarın öbür gün o yapar. Eh madem ki bir ailen var, çoluğun çocuğun var, korumak istiyorsun. O halde ilk kötülüğü yapan, ilk taşı atan, ilk kuyu kazan, ilk yavşaklık eden sen olmak zorundasın. Aksi halde komşun senden önce davranırsa bedelini yalnızca sen değil ailen de ödeyecek demeye getirmiş ve bütün siyaset felsefesini de bu prensipler üzerine inşa etmiş. Ve hatta "savaştan kaçılmaz. Savaş yalnızca aleyhinize ertelenmiş olur" demiş.
Şimdi dürüst olmak gerekiyorsa adam haklı. Çünkü cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşeli. Bugün acıdığın yetim yarın döner pişman eder. Etmese bile etme ihtimali var mı? Var. Ve bu riski göze almaya değer mi? Değmez. Gerekirse kötü olacaksın ama kazanan tarafta olacaksın. Çünkü sen kazandığın sürece kahramansın ve kahraman olduğun sürece yaptığın hiçbir kötülüğün bir önemi yoktur. Ve aynı şekilde kaybettiğinde de ne kadar ahlaklı olduğunun, ne kadar iyi olduğunun, ne kadar naif düşündüğünün, ne kadar düzgün bir kişiliğe sahip olduğunun bir önemi kalmayacaktır. İyilik şikayet eden, ilk senden kurtulmak isteyenler, sırt çevirenler uğrunda yıllarını, hayatını feda ettiğin o halk olacaktır. Yeterince kurnaz, çıkarcı, uyanık, yeterince temkinli olmadığın için seni suçlayacaklardır ve "gördün mü bak senin yüzünden böyle oldu" diyeceklerdir. Millet kazanıp kazanmadığına bakar. Bu yüzden de "zafere giden yolda her şey mübahtır." Ne kadar kötüysen, ne kadar acımasızsan, ne kadar soğukkanlıysan ve ne kadar kolay adam satabiliyorsan o kadar hızlı yükseliyorsun.
Yine Osmanlı'ya örnek vereyim. Mesela Osmanlı'da da 600 yıl boyunca bütün padişahlar kardeş katili olmadı. Kardeşlerini çok seven veya kundaktaki bebeğe kıymak istemeyen adamlar da geldi ve her biri sonunda pişman oldu. Her biri ya sırtından bıçaklandı, ya ayağa kaydırıldı ya da ondan öncekiler cennet gibi bir hayat yaşarken bunlar paranoya içinde tam anlamıyla hükmedemeden yaşadılar. Ve hayatta bıraktıkları kardeşleri de her fırsatta, "ulan ya yarın öbür gün beni öldürmeye karar verirse, ya fikri değişirse, ya yarın başıma bir şey gelirse" korkusuyla arka plandan ihanet etmeye, kuyu kazmaya hazır bir biçimde yedek planlar yapmak zorunda kaldılar. Yine fethettiği bölgelere çok iyi davranan hatta bol keseden dağıtan, halkın sevgilisi olmaya çalışan liderler gördük ve onlar da arkalarını döndükleri anda o toprağı kaybettiler. Bir daha gelmek zorunda kaldılar. E ne oldu peki? Sonrakiler bundan ibret aldılar ve ona göre davrandılar. Ve biz de bu insanlara zalim ya da gaddar diyoruz. Ama öyle olmak zorundalar. Yani bu bir çocuk oyuncağı değil. Yeri geldiğinde sana sadık olanları, en yakın adamlarını bile harcaman gerekiyor. Kahraman ilan ettiğin, görevlendirdiğin, senin uğruna bir şeyleri başaran, fetheden, kendi hayatını ortaya koyan adamları işin bittikten sonra hain diye göstermek ve devreden çıkartmak zorundasın. Yani yalnızca düşmanlarını değil dostlarını da kullanman gerekiyor.
Ve bunun bugün siyasette tonla örneği var. Bir adam yıllardır sağ kolundur. Onun sayesinde birçok şey başarmışsındır. Ama bir gün bir şeyin ifşa olduğunda, bir yolsuzluğun ortaya çıktığında, "Ben yapmadım, o yapmış, haberim yok" diyerek ilk önce o adamı devreden çıkartıyorsun. Bütün oklar onun üzerine çevriliyor ve onun senin hakkında bir açıklama yapması, ifşa etmesi, gerçekleri ortaya dökmesi de pek mümkün olmuyor. Çünkü bütün ailesiyle, sülalesiyle, her şeyiyle tehdit etmen yani adamın elini kolunu bağlaman gayet olağan. Bir gün ekonomist olarak bir adamı başa getiriyorsun kendi yakının ve sorulduğunda hiç alakan olmadığı halde "ben ekonomistim, ben bu işlerden anlarım" diyorsun. Haliyle ekonomi bakanın da ekonomiden anlamayan bir adam olduğundan ya da sen ne söylersen onu yapacak olan bir piyondan ibaret olduğundan yarın öbür gün ülke krize girdiğinde veya ekonomi çöktüğünde "ben yapmadım, bu yapmış" diyerek adamı istifaya zorluyorsun ve konu kapanıyor. Yine bir terör örgütüne operasyon yaptın diyelim ama o örgütteki birçok kişiyle yıllardır anlaşmalar yapmışsın. Hatta bu yollarda beraber yürümüşsün ve onlardan birçoğu halen daha yakınında işini gören adamlar. Ne yapıyorsun? Gerçek ele başlarını, gerçek suçlu olanları içeri attıracağına, "aman ucu bana dokunmasın, ben kuvvet kaybetmeyeyim" diyerek sana muhalif olanları veya konuyla hiçbir alakası olmayan masumları içeri attırıyorsun. Ve böylece "bakın kaç kişiyi içeri attırdık. Büyük bir temizlik yaptık. Nelerle uğraşıyoruz görüyor musunuz?" diyerek kuzuyu kurt, kurdu da kuzu gösteriyorsun. Ve temelde hiçbir şeyi çözmüş olmadığın halde, asıl içeride olması gerekenler dışarıda hatta devletin başında olduğu halde millet ülkeyi kurtardığını zannediyor. Çünkü sen siyaset yapıyorsun. Siyaset kandırmak, oyalamak, göz boyamaktan ibaret. Ve bunun için böyle 30 katmanlı planlar, çok yüksek zeka, satrançlar planlamana gerek yok. "Kandırıldım, bilmiyordum, haberim yoktu. Ben masum, benim de hakkımı yendi." falan diyorsun ve konu kapanıyor.
Ki tarihe bakıldığında bunun 1001 katıyla karşılaşıyoruz. Örneğin Sicilyalı Agatokles bütün arkadaşlarını satmış, herkesi sonuna kadar kullanmış, başkaları sayesinde yükselmiş ve yardımını gördüğü herkesi en sonunda düşürmüştü. Yine Oliverotto da Fermo rakibi gördüğü insanları toplantıya, yemeğe davet etmişti ve Giovanni Fogliani gibi halkın da desteğini toplamış olan birçok kişiyi yemek sofrasında öldürtmüştü. Basbayağı, Red Wedding'den bahsediyoruz. Dünya bu tip örneklerle dolu. Diğer bir ifadeyle bu dizi ve romanlarda gördüğünüz şeyler hayal ürünü değiller. Bin beterini yapan onca kral ve lider var.
Çünkü siz eğer başkaları sayesinde başa geldiyseniz başta kalırken o başkalarına borçluk almaya devam edersiniz. Taviz vermek zorunda kalırsınız. "Bizim sayemizde buraya geldin" derler ve sürekli torpil beklerler. Ya da her hamlende onay alman gerekir ve iktidar ortaklık kabul etmez. Haliyle tamamen özgür ve tamamen tüm gücü elinde tutan, hükmeden bir adam olacaksan zamanında kullandığın tüm o koltuk değneklerinden acımasızca da olsa kurtulmaya mecbursun.
Mesela bu hususta bu sefer ben değil Makyavel Osmanlı'yı örnek gösteriyor ve şöyle bir ayrım yapıyor: "Avrupa'da krallar birtakım lordların desteğiyle kral olmuşlardır ve o lordların da onlara sadık olan tebaları vardır. Yani özel toprakları, özel askerleri, kendilerince bir iktidarları vardır. Bu yüzden de krallar lordlara bağlı kalır ve keyiflerince bir lordun lordluğunu alamazlar. Çünkü bunu gören diğer lordlar isyana kalkışabilir ve kralın otoritesi sarsılabilir. Ama Osmanlı'da bütün devlet, bütün ordu, bütün tebaa tek bir hanedana bağlı ve o hanedanın da bir tane padişahı var. Bu yüzden de yarın öbür gün bir vezirim, bir komutanım acaba padişah olur mu? Ya da belli bir bölgeye gönderdiğim bir paşa, benim adıma yönetsin diye oraya bıraktığım bir vasal veya satrap yarın tüm halkı bana düşman edip üzerime yürüyebilir mi gibi bir tehlikeyle karşı karşıya değiller. Çünkü bir paşanın, bir vezirin kendinde bir kuvveti yok. Ona sadık olan bir tebası yok. Ona kuvvet kazandıran soylu bir aile, geçmişten gelen bir kök, özel bir toprak falan yok. Onu oraya padişah gönderdi ve yarın öbür gün oradan alır, başka bir adam yollar. Bu yüzden de halk oradaki paşaya veya vezire bağlı kalmaz. Esas bağlılığı padişahadır. Bu yüzden de padişah tam anlamıyla iktidar sahibidir." demiş.
Ve tabii bunun da dezavantajları var. Mesela Avrupa'da bir kral düştüğünde ya da bir darbe yapıldığında ülkeyi bir daha kurmuyorlar. Yani ülke aynı, sistem aynı, devlet aynı. En kuvvetli olan Lord yeni imparatora veya yeni krala dönüşüyor. Yani hanedan değişiyor ve sistem devam ediyor. Ama Osmanlı'da hanedan çöktüğü zaman devlet de çöküyor. Ki bu bir kere oldu ve görüldüğü üzere Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Yani Atatürk kalkıp da "ben yeni padişah olacağım" ya da "bu ülkenin adını Kemalistan koyacağım" demedi. İkinci bir Osmanlı yaratıyorum demedi. Bilakis ne yaptı? Hım. Hanedanlar, hilafet bu tip makamlar kontrolsüz kuvvet barındırıyorlar ve bunlar zayıfladıkları takdirde yabancı ülkelerin kuklası, maşası, piyonu haline gelebiliyorlar. Öyleyse şöyle bir şey yapalım. Her 4-5 yılda bir liderliği başka birine verelim ve kimin lider olacağına da halk karar versin ki her ne kadar bugün bile kıymetini bilemiyor olsak da o gün yapılabilecek en iyi hamle oydu. Zaten bu yüzden daha sonra da birçok devlet mevcut krallık ya da imparatorluk yıkıldığında cumhuriyete ve demokrasiye geçti. Yani Rusya, Yunanistan, Almanya var oğlu var. Ama neyse biz Makyavel'den devam edelim.
Kendisi her zamanki gibi acımasızlığı, zalimliği hatta bir anlamda vahşiliği öğütleyen şöyle bir paragraf kalemi almış: "Spartalılar Atina Tebe'yi orada bir yönetim oluşturmalarına rağmen kaybettiler. Romalılarsa Kapua, Karta ve Numantiya'yı elde tutmak amacıyla yerle bir ettiler ve kaybetmediler. Yunanistan'ı ise Spartalıların yaptığı gibi özgür bıraktılar. Kanunlarına izin verdiler ve başarılı olamadılar. Ve sonunda elde tutmak için ülkedeki birçok şehri yakıp yıktılar. Aslında bir ülkeye hakim olabilmek için yakıp yıkmaktan daha emin bir yol yoktur. Ayrıca özgürlüğe alışkın bir şehrin efendisi haline gelip onu yıkmayan biri o şehir tarafından yok edilmeyi beklemelidir. Çünkü ne zamanın ne de menfaatlerin asla unutturamayacağı o özgürlük ruhu ve eski ayrıcalıklar her zaman bir ayaklanma konusu olacaktır. Halkın içindeki birlik ve beraberlik dağıtılmadığı müddetçe o ruhu ve ayrıcalıklarını asla unutmazlar." Yani haksız değil zaten örneklerinden bahsettik.
Bununla beraber Makyabel, "Zorlu koşullar güçlü adamları yaratır ve güçlü adamlar şartları kolaylaştırır ve kolay şartlar zayıf adamları yaratır. O zayıf adamlar da şartları zorlaştırırlar" tarzındaki kısır döngüye yani o mükemmel tespite çok yakın şeyler söylemiş. Eğer İsrail halkı köle olmasaydı Musa...
olamazdı ve Musa'ya ihtiyaç da kalmazdı. Musa'yı doğuran şartlar o zorluklardı." demiş. Ve buna mukabil eğer Med halkı çok rahatlamış, gevşemiş, böyle salmış bir vaziyette olmasaydı, Pers halkı aradan sıyrılamaz ve isyan çıkartıp Med İmparatorluğunu yenemezdi diye de eklemiş. Bu da doğru.
Kısacası ne çok zor durumda olacaksın ne de çok rahat olacaksın. Çünkü çok zor durumda olduğunda devrilmeye, tahttan indirilmeye müsait bir yapıya sahip oluyorsun. ve çok zeki, çok başarılı, halkın desteğini toplamış, kahraman olmaya müsait adamlarla uğraşıyorsun. Ama öte yandan fazla rahat bıraktığında, her şeyi saldığında, güllük gülistanlık ah deyip geçtiğinde bu sefer de o rahattan istifade, bunu zayıflık bilen ve ihanet etmek amacıyla fırsat kollayan adamlarla uğraşıyorsun. Haliyle ne yapacaksın? Ne halkın tamamen kötü bir vaziyette olacak, ne senden tamamen bıkacak ve indirmek isteyecek, ne de sorgulayabilecek vakte sahip bir yaşantıları olacak. İkisini de bırakmayacaksın. Hem senden memnun olunan hem de bir yandan korkulan bir iktidar yaratman lazım.
Ki bunu Makyavel'den de çok önce Platon devlet kitabında anlatmıştı. Bir lider eğer karşısında büyük bir düşman varsa halkın korktuğu başka bir devletle, başka bir ülkeyle ya da bir terör örgütü ile mücadele ediyorsa koltuğu garanti olacaktır. Çünkü büyük bir rakibe sahip olmak büyük bir destek getirir. Bu yüzden de eğer karşınızda büyük bir düşman yoksa, boğuştuğunuz bir terör grubu yoksa yaratmak zorundasınız. Ben gidersem bu devlet çöker. Bak gördünüz mü? Dış güçler bizimle uğraşıyor. Ben olmasaydım bitmiştik. Bunlarla anca ben mücadele ederim diyebilecek kontrollü bir şekilde uzun yıllar boyunca halkı koruyor gibi görüneceksiniz. Böylece normal şartlarda beğenmeyecekleri, şikayet edecekleri, eleştirecekleri şeyler gözlerine görünmeyecek. Çünkü daha büyük bir düşmanla, daha büyük bir korkuyla boğuşacaklar. Diğer bir ifadeyle ölümü görecekler ve sıtmaya razı olacaklar.
Çok refah içinde yaşarlarsa, her şey güllük gülistanlık olursa senden daha iyi birini aramaya başlarlar. Ya tamam iyi durumdayız ama daha iyi de olabilir mi acaba? Şu adamın da şöyle falsoları var ya. Geçen şöyle bir açıklama yaptı. Beğenmedim. Alternatifte şöyle başka bir lider var ya onu mu başkan yapsak acaba falan diye düşünmeye başlarlar. Ama gündem sürekli meşgul olursa, halkın dikkati her gün dağıtılırsa ve her gün başka bir düşmanla, başka bir problemle, başka bir şeytanla uğraşılırsa sana şükretmeye başlarlar. Önlerindeki lokmayı bile alsan Allah seni başımızdan eksik etmesin. Sen olmasaydın bitmiştik derler. Bu yüzden de bir yönetici asla ama asla halkını şımartmamalı, asla onlara tam anlamıyla özgürlük vermemeli. Hiçbir zaman çok iyi niyetli ve yardımsever, çok vatanperver olmamalı. Ama öyle görünmeli. Yani halk onun her şeyiyle, canıyla, kanıyla 724 uğraştığına ve olabilecek en iyi şeyin mevcut sistem olduğuna inanmalı. Çünkü insan tabiatı doyumsuz. Sen herkese villa, havuz, araba da dağıts beğenmezler. bir yerden sonra daha fazla isterler ve hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin etmeyi başaramazsın. Canla başla hizmet de versen asla yaranamazsın.
Bu yüzden de sen tehlikede olacağına, sen koltuk korkusu yaşayacağına, sen yarın öbür gün devrilme tehlikesiyle başa kalacağına halk sıkıntı yaşasın. Onlar zaten arka planda yapılan anlaşmaları, sözleşmeleri, diplomasiyi, toplantıları, şunu bunu bilmeyecekler. Siyasetin ne kadar kirli olduğunu, o çok iyi olduğuna inandıkları adamların bile arka planda ne kadar düzenbaz olduklarını bilmeyecekler. Ve senin yerine başka birisi gelse muhtemelen daha kötü yönetecek, daha çok sömürecek. Allah bilir kimin adamı olacak, hangi dış güçlerle anlaşma yapacak ve başımıza neler gelecek. O halde bildiğin düşman bilmediğin dosttan iyidir mantığıyla ben başta kalayım. Bütün siyasetçiler böyle düşünecekler. Bu yüzden de hiçbir zaman her şey çok güzel olmayacak.
Şimdi anlıyor musunuz bazı geri kalmış ülkelerde neden her 10 yılda bir darbe, her 5 yılda bir eğitim sisteminin bir daha reforme edilmesi, her 20 yılda bir başka bir iç savaş, başka bir bölünme, başka bir terör örgütü, her seçim öncesi 5 yılda bir aynı muhabbetler sürekli yaşanıyor. Niye? Durduk yere zaten çoktan bitmiş. yok edilmiş bir terör örgütü bir şekilde bir daha hortluyor ya da tam da belli bir siyasetçinin işine yarayacağı zaman bombalar patlıyor ve sonra yıllar boyunca hiçbir ses seda görmüyoruz. Neden sürekli aynı problemlerle boğuşuyor? Filmi başa sarıyor, hep aynı yerde kalıyor. Hatta bırak ilerlemeyi geriye gidiyor gibi hissediyoruz. Neden? Bütün siyaset, bütün gündem, bütün haberler, bütün hayatımız bir dejavuya benziyor? Çünkü en kolayı bu. Sağ gösterip sol vuracaksın. Sonra sol gösterip sağ vuracaksın. Sonra sağ gösterip bir daha sol. Millet zaten çoğunlukla salak olduğu ve bunları anlamadığı için uzun bir süre böyle idare etmen mümkün.
Şimdi şu yeni bir ülke kurma veya yeni bir rejim getirme ya da 30 yıldır başta başka bir parti varken muhalif olanların başa gelmesi neden problemli ve ne gibi zorlukları var? Şunlardan bir daha bahsetmek lazım. Çünkü kitapta o noktaya bir daha dönmüş ve ben de bu konuda birkaç bir şey daha söylemek istiyorum. Mesela en temel zorluklardan biri şu: Eski düzenden zevk alan ve orada rant elde etmiş olan herkes size düşman olacak. Adamların tekerine çomak sokmuş olacaksınız. Ama öte yandan yeni bir şey getirdiğiniz için ve halk her zaman yeniden bilinmeyenden korkacağı için sizi destekleyecek olanlar yarım ağızda korka korka aman ben başıma bela almayayım dur sorumlusu ben olmayayım patlarsak üstüme kalmasın mantığıyla lafta destekleyecekler. Yani sizi istemeyenler, beğenmeyenler, eskiyi arayanlar canla başla 724 muhalefet yapacakken, yeni düzene uyum sağlayabilecek, ılımlı olan ya da içten içe bunu isteyenler destek bile denmeyecek bir şekilde destek verecekler. Siz tam güce ulaşmadan, işinizi garantiye almadan ortaya çıkmayacaklar. Yani düşman epey bir fazlayken dost epey bir az olacak.
Bu yüzden de bir yol ayrımına geleceksiniz. Ya halkın doğruyu görüp de destek vermesini bekleyeceksiniz. Yani zamanla anlayacaklardır diyerek pasif kalacaksınız ki bu durumda başarılı olma şansınız yok. Çünkü diğer taraf anormal bir propaganda yapacak ve siz çok güzel şeyler de yapsanız, vatana millete çok faydalı işlere de imza atsanız, mükemmel bir hizmet de verseniz yaranamayacaksınız. Ağzınızla kuş tutsanız, "Şuna bak, ağzıyla kuş tutmuş da hava atıyor" diyecekler. Ne yaparsanız yapın, öven az olacak ama söven her tarafı kuşatacak. Hatta ve hatta bu ılımlı davranışınız, halk gerçeği görür deyişiniz, baskı yapmayışınız, yumruğunuzu masaya vurmayışınız, iç isyanlara, karışıklıklara, özerken diğer birtım gruplara ya da sizin ülkeniz üzerinde ya da bu rejim üzerinde kendince planlar yapan yabancı kuvvetlere karşı sizi ve ülkeyi savunmasız bırakacak. Üstelik siz insanları biraz daha özgür bırakmak, gönüllerini almak, onları mutlu etmek yani sevilmek amacıyla birtım haklar ve özgürlükler sunmaya başlarsanız asıl hatayı işte o zaman yapmış olursunuz. Çünkü önceki düzende ağzını açamayanlar, kul köle olanlar, korkanlar şu anda bundan cesaret bulacak ve bu gevşettiğiniz iple sizi boğmaya kalkışacaklar. Bu yüzden de bir darbe yaptıysanız ya da yeni bir ülke kurduysanız işleri garantiye alıncaya kadar zorba olmak zorundasınız. Eğer zorbalık yapmazsanız, diktatörleşmezseniz, merhametli bir baba gibi davranmaya uğraşırsanız sonunda her şeyin boşa gitme ihtimali epey bir fazla.
Bu yüzden de Makyavel kitap boyunca işte hile hurda yap, çıkarcı ol, insanları kandır. Yeri geldiğinde gaddar davran ama fazla uzatma. Yani 30 yıl başta kaldıysan 30 yıl boyunca böyle olma şansın yok. işleri garantiye alıncaya kadar böyle davranman ardından da biraz böyle iyi niyet sunman, kendini sevdirmen lazım. Çünkü hiçbir lider ne tamamen korkuyla ne de tamamen sevgiyle başta kalamaz." demiş. Ve bu da mükemmel bir tespit.
Yani mesela Atatürk'e bakalım. Adam savaştan çıktı, ülkeyi kurdu. Ama ilk meclise baktığımızda birkaç ay öncesinde ona başkumandanlık veren ve "Bizi kurtar di" diye ağlayanlar Atatürk'ü ülkeden kovmaya çalışıyorlardı ya da başarısız olsun da idam edelim diyorlardı. Hatta ilk fırsatta padişahlık geri gelsin, hanedan ülkeye girsin, hilafet bir daha yükselsin gibi planlar yapmaya başlamışlardı. Yetmemiş. Üstüne onca suikast teşebbüsü, onca başka bir ülke kurma planları, isyanlar saymakla bitiremeyiz. Yani o dönemde kız çocuğu okumaz, evden çıkmaz diyen yobazların torunları bugün Atatürk sayesinde okuyorlar ve öğretmen, hakim, savcı oluyorlar ve kalkıp da Atatürk yüzünden dinimizi yaşayamadık diyorlar mesela. Halbuki dinini yaşayabilseydi öğretmen hakim savcı olamayacaktı ve onun ne düşündüğü de sorulmayacaktı. Fikrini beyan edemeyecekti. Hem mirasta hem şahitlikte bir erkeğin yarısı kadar sayılacaktı ve bir erkeğe dördüncü olacaktı. Ama bugün Atatürk'ün birçok Avrupa ülkesinden de yıllar önce tanımış olduğu haklar sayesinde bir birey oldu, vatandaş oldu, eğitim aldı ve kendi fikri var. ve o fikriyle ona bu imkanları sağlayan kişiye çemkmeyi tercih ediyor.
Yani bu yüzden diyorum Makyavel haklıymış. Çok da iyi olmayacaksın. Yeri geldiğinde çok gaddar davranacak. Gerçek anlamda diktatör olacak ve had bildireceksin. Eğer öyle yapmış olsaydı bugün aynı insanlar Atatürk'e tapıyorlardı. Az bile yapmış. Keşke daha çok yapsaydı falan diyorlardı ama öyle olmadı. Yani Makyevel'e göre Atatürk o kadar da iyi bir lider değil. Çünkü kendinden önce halkı, koltuğundan önce milleti, eğitimi, çoluğu, çocuğu düşünmüş. 600 yıl boyunca kul köle olan, herhangi bir vatandaşlık hakkı olmayan, maraba gibi davranılan bir halkı almış, zekidir, çalışkandır diyerek övmüş, tepesine çıkartmış ve en sonunda sırtını yasladığı bu halkın büyük bir çoğunluğu ona ajan, dinsiz, düşman gözüyle bakmış. Ama neyse burayı fazla uzatmayayım çünkü nankörlüğe tahammül edemiyorum.
Buradaki asıl sıkıntı şu. Avrupa'daki halk uzun yıllar boyunca Rönesans'ta, kiliseye karşı yapılan devrimlerle, protestanlıkla birtım mücadeleler sonucunda ve çok büyük bilim adamlarıyla filozofları da kurban vermek suretiyle insan hakları, vatandaşlık hakları, seçme seçilme böyle şeyler elde etmişler ve kıymetini de bilmişler. Çünkü bunları kazanmak için adamlar bilinçli bir şekilde yıllar boyunca uğraşmışlar. Ama bizim ülkede bir adamın vizyonu, zekası, ileri görüşlülüğü sayesinde hop tepeden inme bir şekilde bedava ulaşılmış. Millet hak etmediği, kıymetini bilmediği, ne kadar önemli olduğunu idrak edemediği bir hakka, bir pakete ulaşmış ve Hoşaf'ın yağını kesmişler fıkrasında olduğu gibi burun kıvırmaya başlamış. Makyavel de bu yüzden en başında diktatör olun, gaddar davranın, elinizden ne geliyorsa ardınıza koymayın ama sonrasında yavaş yavaş vitesi düşürmeye başlayın demiş. Atatürk'ün de hatası bu en başındaki diktatörlük muhabbetini yeterince yapmamış olması. Bu dengeyi iyi sağlamak lazım.
Çünkü insanlar sizden sadece korkarsa ilk fırsatta düşmanla işbirliği yapar ve arkanızdan bıçaklar. Bunun da en büyük örneği Sezar. Adam gerçekten korkulan, rakibi olmayan bir kişiliğe dönüştü ve en yakınları tarafından bıçaklandı. Ama eğer sizi sadece severlerse bu durumda da kıymetinizi bilmezler. Yani bir akrabanın akrabaya kazık atması ya da bir tanıdığa iş yaptırmaya çalıştığınızda mutlaka suistimal etmesi, sizi kullanması gibi halkınız da iyi niyetinizi, yufka yüreğinizi ya da vatanperverliğinizi kendi çıkarına kullanmaya başlayacaktır. Ve seven sevilmez de öteki türlüsünü yapan sevilir hesabı ya eskiyi isteyecektir ya da daha kötü, daha çıkarcı, daha sahtekar bir adamın peşinde koşmaya başlayacaktır. Çünkü insan tabiatı böyle. Kapıcıya iki gün selam veriyorsun. Çüncü gün herkesin çöpünü atıyor. Seninkini atmıyor. Sorduğun zaman da "A unutmuşum ya." falan diyor. Espriye vuruyor. Aranızdaki samimiyete güvenerek işten kaytarıyor. Ya da eve bir usta çağırıyorsun. Bir tadilat yaptırıyorsun. Ya şimdi susamıştır bir şeyler ikram edeyim. Dur adama kölenmiş gibi davranmayayım. Yanında durayım sohbet edeyim diyorsun. Adam savsaklamaya, oyalanmaya, ajitasyon yapmaya, fiyatı yükseltmeye çalışıyor. Bir restorana gidiyorsun. Güzel bir hizmet veriyorlar. Bahşiş bırakıyorsun. Sonra birkaç defa daha oraya gitmeye devam ediyorsun. Ya burası iyi yer diyorsun ama seni birkaç kere gördükten ha bu zaten buranın müşterisi oldu dedikten sonra ya servisi soğuk yapmaya başlıyorlar ya başka masalarla uğraşıyorlar seni görmezden geliyorlar ya boşları almıyorlar ve şikayet edeceğin zaman da ya sen zaten bizdensin diyorlar. Nasıl olsa nazımız geçiyor mantığıyla olabildiğince kullanmaya ve kendilerini başkalarına beğendirmeye uğraşıyorlar. Arkadaşlıklarda bile böyle çok alttan aldığınızda, bazı şeyleri suratlarına vurmadığınızda, büyüklük bende kalsın dediğinizde aynı şeyi 1in defa daha yapmaya başlıyorlar. Ve hatta en başında ilk seferde karşı gelmediniz diye o mesafeyi koymadınız diye siz suçlu oluyorsunuz. Daha sonrasında ciddiye alınmıyorsunuz.
Bu yüzden de eğer kazıklanmak, enayı yerine konmak, kaybetmek istemiyorsan bütün hayatınızda her konuda içten pazarlıklı, çıkarcı ya karşımdaki beni aptal yerine koyuyor galiba, beni kazıklamaya çalışıyor, kandırmaya çalışıyor galiba gibi kötü varsayımlarla kuruntulu bir şekilde paranoyakça düşünmeniz lazım. Bütün hayatınız bir anksiyete olacak. Acaba bana kazık atacaklar mı? Ama böyle de yaşanmaz ki be kardeşim ya. Ne yani? Ruh hastası gibi sürekli insanlardan kazık mı bekleyeceğiz? ve hatta dur onlar beni kazıklamadan ben kazık atayım mı diyeceğiz? Yani bütün ilişkilerimizde bir oyun teorisi falan mı kuracağız? Doğru düzgün kimseyle sosyalleşemeyecek miyiz? Güvenemeyecek miyiz? Bir rahat edemeyecek miyiz? Eğer kaybetmek istemiyorsak evet maalesef böyle yaşamak zorundayız. Eh biz böyle yaşamayı beceremesek de aynı hataları tekrar etmeye, sevdiğimiz insanlara karşı zafiyet göstermeye ya da büyüklük bende kalsın demeye devam etsek de bazı insanlar yapmıyor. Herkes de arayı iyi tutuyor ama bir yandan da herkesin arkasından konuşuyor. Herkesin ayağını kaydırıyor. Herkesi kullanabildiği noktaya kadar kullanıyor ve yükseliyor. Ve artık ihtiyaç duymadığı insanları bir yerden sonra uzay mekiği hesabı modül niyetini arkada bırakıyor. Yeni avlara bakıyor. daha da yükselmeyi hedefliyor ve en sonunda işte milletvekili, siyasetçi, parti başkanı falan oluyor.
Yani toparlayacak olursak siyaset, politika bunlar kirli mevzular. Herkesin hamuruna göre değiller. Herkes beceremez. Böyle biraz duygularınızı belli eden dobra, açık sözlü ya da dürüst olduğunuz zaman arada elenir gidersiniz. Halk da böyle insanları tercih etmez. Eleştiri yağmuruna tutar. Ama iki yüzlü olan, güzel rol kesen, halkın istediği gibi görünmeyi başaranlar sitten gitmezler. Yapacak bir şey yok arkadaşlar. Bu konuda daha konuşabileceğimiz tabii birçok mevzu var. Yani kitabın yarısına geldik, diğer yarısı kaldı. Ama videoyu fazla uzatmak istemiyorum çünkü hem benim için yorucu hem de tek bir videoda oturup beyin yakan mevzular çevirmek çok mantıklı olmuyor. Ne yapacağım? İkinci bir bölüm yapacağım. Değinemediğim mevzulara orada değineceğim. Ama şimdilik bu kadar. Ben Diamond. Diğer videolarda görüşmek üzere. [Müzik] [Müzik]