Transcription
Kayıt Dışı İktisattan herkese merhabalar.
E, bugün kanalda yaptığımdan daha farklı bir yayın yapmak istiyorum. E, yani ekranda böyle bir ne bileyim, zaten bizim kanalımızda grafik, veri vesaire olmuyor. Genelde sohbet üzerinden gidiyor ama daha ziyade güncel veya biraz daha tarihi ekonomik meseleleri konuşuyoruz. Ama aslında bunların bütün arkasında duran çok daha temel bir mesele de var, değil mi? İnsan korku çağında aklını nasıl korur? İnsan herkesin aynı cümleyi kurmaya zorlandığı, herkesin aynı şeye inanıyormuş gibi davranmak zorunda bırakıldığı, işte hakikatin, gerçeğin böyle kamusal alandan yavaş yavaş çekildiği, hiç tahmin etmediğimiz insanların bize yalan söylediği, eee, doğruyu söylemediği veya işte hain olduklarının ortaya çıktığı vesaire dönemlerde zihinsel olarak nasıl ayakta kalır?
Şimdi bugün size birkaç kitap göstereyim istiyorum ki bunlar sadece kitap değiller. Bunlar bir tür böyle hayatta kalma kılavuzu gibi. Ama nasıl zengin olur veya nasıl başarılı olunur? İşte nasıl kariyer yapıları türünden kitaplar değiller. Daha zor, daha derin, daha insani bir sorunun kitapları. Eee, baskı altında insan nasıl insan kalır? Hani entelektüel dediğimiz kişi korku karşısında ne yapar? E, sessizlik ne zaman bir savunma biçimidir? Ne zaman bir suç ortaklığına dönüşür? Ve en önemlisi de aslında insan kendi zihninin kiraya verilmesini nasıl engeller?
Bu yayın güncel siyaset yayını değil. Onu öyle söyleyeyim. İsimler üzerinden gitmeyeceğim. Çünkü zaten meselemiz kişilerden daha büyük. Maalesef her ülkede, her dönemde, her rejimde görülebilecek bir sorundan bahsediyoruz aslında. Hani gücün hakikati ezmeye başladığı, hukuk fikrinin zayıfladığı, kurumların kişilere bağımlı hale geldiği, medyanın ve üniversitenin kendi kendini sansürlemeye başladığı dönemlerden ki bu dönemler sadece gazeteciler, akademisyenler, yazarlar değil, sıradan insanlar da çok ağır bir zihinsel baskı altında yaşıyorlar. Fark etseler de fark etmeseler de.
Şimdi ilk önereceğim kitap eee bir şey kitabı. Eee, Çek Cumhuriyeti'nden veya Çekoslovakya'dan eee olan bir kitap aslında. Bakalım. Tutsak Edilmiş Akıl. Eee, Türkçeye de çevrilmiş. 1980 Nobel Edebiyat Ödülü kitabı aslında. Polonyalı eee bir yazar ve şair ki bu kitap özellikle Doğu Avrupa deneyimi üzerinden eee bu tam adını da nasıl okuduğu bilum Miloş herhalde soyadı ama Jess Miloş herhalde. Eee, özellikle Doğu Avrupa deneyimi üzerinden yazılan bir kitap. Ama tabii kitabın gücü şurada sadece bir rejim anlatmıyor. Türkçeye de çevrilmiş bir kitap. Bu arada diğer bazı önereceğim kitaplar maalesef İngilizce olacak. Çünkü Türkçesini ben bulamadım en azından ama bir reklam vesaire de yapmıyorum. Hangi yayın evi olduğuna bakmadım bile açıkçası. Ama e, kitabın gücü şurada. Sadece bir rejimi anlatmıyor. Sadece komünist deneyimi anlatmıyor. Asıl anlattığı şey hani zihnin nasıl teslim alındığı. Ki bu noktada çok dikkatli olmak lazım. Bu kitapları okurken böyle ucuz bir eee soğuk savaş propagandasına düşmek istemiyorum. Yani bakın şu ideoloji kötüdür, bu ideoloji iyidir gibi basit bir yerden konuşursak bu kitapların derinliğini kaçırırız. Burada Miloş'un gösterdiği şey çok daha karmaşık. Okursanız eğer belki bir bayram okuması veya daha sonra yaz okuması olarak düşünebilirsiniz. Burada bir fikir başlangıçta özgürlük, eşitlik, adalet, kurtuluş gibi büyük vaatlerle ortaya çıkabiliyor. Ama o fikir zamanla kendisini tartışılamaz hale getirirse, eleştiriyi ihanet sayarsa, insanlardan sadece itaat değil, içsel bağlılık da isterse, işte orada zihinsel tutsak, zihinsel bir tutsaklık başlıyor. İşte Tutsak Edilmiş Akıl da aslında biraz bunda şunu soruyor. İnsan gerçekten inanmadığı bir şeye inanıyormuş gibi davranana davrana sonunda ne olur? Önce küçük bir taviz veriyorsunuz. Bu kadarını söylemeyeyim. Sonra bir taviz daha. Bu kelimeyi kullanmayayım. Sonra bir taviz daha. Bu konuyu hiç açmayayım. E, bir süre sonra böyle yalnızca dışarıdaki sözünüz değil de içerideki düşünceniz de değişmeye başlıyor. Kendi kendinizi denetlemeye, sansürlemeye başlıyorsunuz. Ve en tehlikesi de artık şu. Hani sansürcü dışarıda değil artık içinizde yaşamaya başlıyor. İşte bu Miloş'un kitabında aslında beni en çok çarpan şeylerden bir tanesi entelektüelin sadece dış baskıyla değil de kendi zekasıyla da tuzağa düşebilmesi. Yani mesela sadece korktuğu için sustu meselesi değil. Bazen çok zeki insanlar, çok eğitimli insanlar, çok parlak yazarlar kendi teslimiyetlerini böyle felsefi olarak gerekçelendirebilirler. Y, işte tarih böyle akıyor, başka seçenek yok, şimdi eleştiri zamanı değil, önce büyük amaç gerçekleşsin, sonra özgürlük gelir gibi cümlelerle kendi vicdanlarını ikna edebilirler. Bu bana çok önemli geliyor. Çünkü baskı dönemlerinde sadece kaba kuvvet işlemiyor. Aynı zamanda insanın kendini kandırma kapasitesi de işliyor. Ki Miloş'un da gücü burada bence. O bize entelektüelin nasıl satın alındığını değil de sadece nasıl kendi kendine ikna ettiğini de gösteriyor. Ve bence bu her ideoloji için aslında geçerli bir uyarı. İnsan kendi inandığı davanın içinde bile eleştirel mesafesini kaybederse bir süre sonra hakikati değil de aidiyeti savunmaya başlıyor.
İkinci önereceğim kitap Edward Said'in. Bu da Türkçeye çevrilmiş bir kitap. Entelektüel kitabı. Eee, bu Said burada yine yayınevi vesaire falan söylemiyorum. İnce bir kitap bu arada onu da söyleyeyim. Eee, Said burada tabii entelektüeli sadece bilgi sahibi kişi olarak tanımlamıyor. Yanlış anlaşılmasın. Hani diploma sahibi olmak entelektüel olmak demek değil. Akademisyen olmak da tek başına bunu karşılamıyor. Entelektüel dediğimiz şey aslında kamusal alanda hakikatle ilişki kuran kişi, işte rahatsız edici soruları sorabilen kişi, güçlülerin hoşuna gitmeyen cümleleri kurabilen kişi ve belki de en önemlisi kendi mahallesine de itiraz edebilen kişi. Şimdi bu çok önemli. Çünkü baskı dönemlerinde insanlar genelde ikiye ayrılırlar. Gücün yanında duranlar ve güce karşı duranlar. Ama Said'in entelektüelinden beklenen sadece iktidara karşı olmak değil. Kendi çevresindeki konforlu yalanlara da direnebilmek. Kendi mahallesinin hatalarını görmezden gelmemek. İşte bizden olan yaparsa sorun yok dememek. Entelektüel dediğimiz kişi yalnız kalma riskini göze alabilen kişi. Burada izleyiciye şunu söylemek isterim. Yani entelektüel olmak için ille de üniversitede çalışmanız gerekmiyor. Tabii ki çok okuyan bir işçi, adalet duygusu, güçlü bir öğretmen, ülkesini düşünen bir hekim, bir çiftçi, ne bileyim kendi çocuğuna doğruyu anlatmaya çalışan bir anne baba da aslında entelektüel bir tutum olabilir. Entelektüellik meslek değil zaten. Bir duruş. Ve bu duruşun da özü şu hakikati güce göre eğip bükmemekten geliyor. Ki Said'in entelektüel tanımı bu yüzden bence çok kıymetli. Çünkü günümüzde bilgi çok, yorum çok, uzman çok değil mi? Her tarafta çıkıyor zaten. Bu kanalda da çıkıyor. Ama bağımsız ses az. Herkes bir yere ait olmak zorundaymış gibi davranıyor. İşte bir partiye, bir cemaate, bir ideolojik kampa, bir medya çevresine, bir fon ağına, bir kariyer hesabına. Ama Said'in entelektüeli ise biz aslında sürgünde bir entelektüel. Yani fiziksel olarak sürgünde olması gerekmiyor. Zihinsel olarak sürgünde. Tam olarak hiçbir yere rahatça yerleşemiyor ki bu yalnızlık romantize edecek bir şey de değil. Burada zor, insanı yoran bir şey yani. Ama entelektüel onur biraz da buradan gelir. Yani alkışlandığınız yerde konuşmak kolay. Zor olan şey alkış beklemeden hatta bazen kendi çevrenizi de rahatsız ederek doğru bildiğinizi söylemekte ki Said bize işte entelektüellerin asıl görevinin güç karşısında makul suskunluk üretmek değil de kamusal vicdanı diri tutmak olduğunu hatırlatıyor bir nevi.
Bir diğer kitap gene Said'ten sonra şimdi göstermek istediğim bir kitap bu. İngilizce Türkçesini bulamadım çünkü okumak için bu. Azer Mafisi'nin İranlı bir yazar. Reading in Tehran. Yani Tahran'da Lolita'yı Okumak. Şimdi bu kitap İran devrimi sonrasında giderek yani İran İslam Devrimi 1979 eee burada giderek daralan bir kamusal alanda edebiyat okutmaya çalışan bir kadın akademisinin anıları. Nafisi üniversiteden uzaklaştıktan sonra evinde küçük bir öğrenci grubuyla işte Nabokov, Fitz Gerald, Henry James, Jane Austin gibi yazarları okuyor. İlk bakışta bu sadece edebiyat dersi gibi gözükebilir ama aslında çok daha fazla bir şey. Daralan hayatın içinde küçük bir özgürlük odacığı açmaya çalışıyor aslında. Ki bu kitabı da bu yayın akışına özellikle eklemek istedim. Çünkü bize şunu gösteriyor. Baskı dönemlerinde kitap okumak bazen pasif bir faaliyet değildir. Tam tersine aslında insanın iç dünyasını koruma biçimi. Rejimler sadece gazeteleri, üniversiteleri, mahkemeleri, sokakları kontrol etmek istemezler. Aslında insanların hayal gücünü de kontrol etmek isterler. Hangi karakterle özdeşleşeceksiniz? Hangi hikayeyi okuyacaksınız? Hangi acıya isim vereceksiniz? Hangi hayatı mümkün göreceksiniz. Bütün bunlar politik hale gelir zaten. O yüzden işte televizyonlarda, dijital kanallarda, e-kitaplarda vesaire falan etkin olmaya çalışırlar biliyorsunuz zaten. Ama burada yine dikkatli olmak lazım tabii bu kitabı eee hani eee doğu kötüdür, batı iyidir gibi sığ bir yerden okumamak gerekiyor. Mesele burada batı edebiyatını falan kutsamak değil kesinlikle. Mesele edebiyatın insana verdiği iç mesafeyi, hayal gücünü ve ahlaki özgürlüğü savunmak. Bugün herhangi bir ülkede herhangi bir ideoloji adına, herhangi bir iktidar adına insanları ne okuyacakları, nasıl düşünecekleri, hangi kelimeleri kullanacakları dayatılıyorsa eğer orada edebiyat bir sığınak olmaktan çıkar. Aynı zamanda sessiz bir direnç alanına dönüşür.
İşte bu yüzden de bu kitabı şimdi Václav Havel'in kitabına bağlayacağım. The Power of the Powerless. Eee, güçsüzlerin gücü diye çevireceğimiz bir kitap. Aslında bu kitapta göreceksiniz. Birazdan söyleyeceğim ama hani hakikati içinde yaşamak diyor. Hani Nafisi bize bunun bazen bir oturma odasında birkaç öğrenciyle bir romanın etrafında da mümkün olacağını gösteriyor. Böyle çok büyük bir kahramanlık değil. Belki bu küçük ama sahici bir özgürlük alanı. Belki de zor zamanlarda işte entelektüel kalmanın en somut yollarından bir tanesi okumaya devam etmek, konuşmaya devam etmek, yazmaya devam etmek, çalışmaya devam etmek. Metinlerin içinde başka hayat ihtimallerini böyle canlı tutmak.
Şimdi geleyim bu kitaba. Václav Havel, Çek Cumhuriyeti'nin e veya evet Çek Cumhuriyeti'nin başbakanı cumhurbaşkanı ilk cumhurbaşkanı doğu bloku yıkıldıktan sonra Çekoslovakya iki'ye ayrıldıktan sonra bildiğim kadarıyla. Václav Havel, Güçsüzlerin Gücü'dür. Power of the Powerless. Bunu da gene Türkçesini bulamadım. Eee, bu bir deneme. Hani metinde çok meşhur bir örnek veriyor. Manav dükkanının camına ideolojik bir slogan asıyor. Bu sloganı gerçekten inandığı için mi asıyor? Çoğu zaman hayır. Başına iş gelmesin diye asıyor. Ben uyumluyum, ben sorun çıkarmıyorum, ben sistemle kavga etmiyorum mesajını vermek için asıyor. Ş, aslında dehası da burada Havel'in. Baskı rejimleri sadece polisle, mahkemeyle, işte cezaevleriyle falan işlemiyor. Eee, mahkeme kararlarıyla vesaire işlemiyor. İnsanların hani küçük küçük uyum davranışlarıyla da işliyor. Herkes birazcık rol yapıyor. Herkes biraz inanıyormuş gibi yapıyor. Herkes biraz susuyor. Herkes biraz başını çeviriyor. Sonra bir bakarsanız böyle bütün toplum devasa bir tiyatro sahnesine dönmüş. Herkes rolünü biliyor ama kimse gerçekten inanmıyor ama herkes inanıyormuş gibi davranıyor. İşte Havel buna yalan içinde yaşamak diyor. Çıkış nedir diye soruyor. Cevabı çok sade ama çok da radikal. Hakikat içinde yaşamak. Bu illa böyle meydanlara çıkmak, kahramanlık yapmak işte büyük bedeller ödemek anlamına gelmez diyor. Bazen sadece yalanını tekrar etmemekte. Bazen kendine ait küçük bir alanı temiz tutmakta. Bazen çocuğuna gerçeği anlatmakta. Bazen bir haksızlığa bu haksızlıktır diyebilmekte. Bazen sadece bilmiyorum ama bana anlatılan hikayeye de inanmıyorum. E, diyebilmekte değil mi? Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır diye bir gene Hazreti Muhammed'e atfedilen bir eee hadis var. Yani sarih midir değil midir? Tartışılır belki. Ama şimdi Havel'in manav örneği de burada özellikle önemli. Çünkü bize baskının gündelik hayatla kurduğu ilişkiyi gösteriyor açıkçası. Yani insan bazen böyle büyük ideolojik nutuklarla değil de küçük uyum jestleriyle ufak ufak sisteme dahil oluyor. Bir imza atar. Ne bileyim bir sloganı eee tekrar eder. Bir toplantıda susar. Eee, bir haksızlığa benim konum değil, aman ben karışmayayım falan der. Bir öğrencisinin, bir meslektaşının, bir komşusunun başına geleni görmezden gelir. Bunların hepsi böyle ufak ufak gözükebilir belki ama milyonlarca küçük suskunluk birleştiğinde büyük bir sessizlik rejimi ortaya çıkar. Bu yüzden de aslında Havel'in işte hakikat içinde yaşamak fikri çok büyük bir ahlaki çağrı. Herkesten kahraman olmasını istemez ama herkese şunu sorar. Senin küçük dükkanın camında hangi slogan asılı? Sen hangi cümleyi inanmadığın halde tekrar ediyorsun? Sen hangi yalanı sadece rahat etmek için sürdürülebilir kılıyorsun diye soruyor.
Şimdi bir diğer kitap Hop Against Hope. Nadejda Mandelstam'ın kitabı. Eee, Umuda Karşı Umut diye çevirebiliriz herhalde Türkçeye. Eee, bu anı kitabı büyük Rus şair Osip Mandelstam'ın Stalin dönemindeki trajedisini anlatıyor. Eşi zaten, eee, Nadejda da. Ama sadece bir şairin trajedisi olarak anlatılmıyor. Aynı zamanda böyle bir hafızanın nasıl bir direniş biçimine eee, dönüşebileceğinin kitabı. Bu Mandelstam'ın şiirleri yasaklanabilir, defterleri yok edilebilir, insanlar susturulabilir. Ama işte Nadejda Mandelstam bu bazı şeyleri ezberinde tutuyor. Çünkü baskı dönemlerinde hafıza dediğimiz şey sadece kişisel bir şey değil. Politik ve ahlaki bir şey. Bir toplumun hafızası silinirse o toplum kendisine yapılanı bile e, adlandıramaz hale gelir. Bu yüzden tanıklık çok önemli. Ben gördüm demek çok önemli. Bu oldu demek. Bu adam vaktiyle böyle yaptı demek çok önemli. Eee, hani bunu bize yaşattılar demek önemli. Ama burada tabii basit bir antikomünist okuma yapmamak lazım bu kitap için. Hani burada anlatılan trajedi sadece belirli bir ideolojinin değil de eleştiriyi yok eden her siyasal aklın trajedisi. Bir dava kendi insanını ezmeye başladığında şairden, işçiden, köylüden, kadından, çocuktan mutlak sadakat istediğinde artık özgürleştirici olmaktan çıkıyor. Bu sol adına yapılsa da böyle, bir din adına yapılsa da böyle, sağ adına yapılsa da, millet adına yapılsa da işte ne bileyim devlet adına yapılsa da sonuç değişmez. İnsan küçülür, korku büyür. Bunu öyle söylemiş olalım.
Son anlatacağım iki kitap aslında daha ilkini okuyabildim. İkincisi henüz gelmedi maalesef. Eee, bekliyorum. Yurt dışından geliyor çünkü. Shall Be Witness, eee, diyeceğimiz bu Victor Klemperer'in günlükleri. Eee, ilk kitap 1933'ten 41'e kadar olan Nazi Almanya'sına geçen bir dönem. İkinci kitap bu arada yani bu işte eee, hani I Shall Bear Witness ilk kitap 1933-1941. Devamı da To the Bitter End. Eee, 1942-1945. Biliyorsunuz 1933'te Adolf Hitler iktidara geliyor. 1945'te de işte savaşın bitimiyle, intiharıyla Nazi rejimi son buluyor. Bu Nazi Almanya'sında yaşayan Yahudi kökenli bir Alman filolog. Onun günlükleri ki büyük tarihi anlatılarından farklı. İşte tanklar, cepheler, generaller, büyük kararlar falan yok. Sadece gündelik hayat var. Küçük yasaklar var. İnsanların yüz ifadeleri var. Hani bir kelimenin eee anlamının nasıl değiştiği var. Dilin nasıl zehirlendiği var. Filolog da olduğu için zaten eee o açıdan ilginç oluyor ki en çarpıcı tarafı da şu. O baskının bir anda gelmediğini gösteriyor. Felaket çoğu zaman böyle bir sabah kapınızı kırarak eee başlamıyor. Önce kelimeler değişiyor, sonra selamlaşmalar değişiyor, sonra komşularınızın size bakışı değişiyor. Sonra bazı yerlere giremiyorsunuz. Sonra bazı işleri yapamıyorsunuz. Sonra bazı haklarınız zaten size fazla görülmeye başlanıyor. Sonra insanlıktan çıkarılmanız da normalleşiyor sonunda zaten. Bu yüzden de Klemperer bence bugün okumak çok sarsıcı. Çünkü bize şunu gösteriyor. Otoriterleşme sadece anayasa maddeleriyle, seçimlerle, mahkeme kararlarıyla falan ölçülmüyor. Gündelik hayatta da ölçülüyor. İnsanlar konuşurken seslerini kısıyor mu? Üniversitede hocalar bazı cümleleri kurmaktan kaçınıyorlar mı? Korkuyorlar mı? Gazeteciler haber yazarken önce eee mahkemeden aman başına bir şey gelir diye mi düşünüyor? İşte aile sofralarında bile bazı konular açılmıyor mu? İnsanlar sosyal medyada cümle kurarken üç kere düşünüyor mu? İşte bunlar da aslında bir toplumun ruh halini gösteren şeyler ki bu Klemperer'in günlükleri ayrıca bize şunu gösteriyor. Felaketin tarihi sadece büyük olayların tarihi değil. Bazen bir kelimenin değişen anlamında saklı. Bazen işte bir komşunun artık selam vermemesinde. Bir akademisyenin sınıfta cümlesini yarıda kesmesinde, bazen gazetede aynı kelimelerin sürekli tekrar edilmesinde, bazen herkesin aynı anda aynı ifadeleri kullanmaya başlamasında. Ş. Bu nedenle aslında Klemperer'i okumak bugünün medya diline, resmi dile, sosyal medya diline daha dikkatli bakmayı gösteriyor bize. Hangi kelimeler daha fazla kullanılıyor? Hangileri yasaklanıyor? İşte bozguncu, dış güç, eee, değil mi? Tehdit mesela, marjinal falan. Bunlar hani hangi kategorilerde kullanılıyor bu kelimeler? Çünkü dil siyasetin aslında ön cephesi. Dil bozulduğunda toplumun ahlaki pusulası da bozulmaya başlıyor.
Ki bu kitapları böyle yan yana koyduğumuzda ortak bir ders çıkıyor. Bazen baskı dönemlerinde asıl mücadele sadece dışarıdaki kurumlarda verilmez. Elbette tabii hukuk önemli, seçim önemli, medya önemli, üniversite önemli ama bir de iç cephe var. Yani zihin cephesi. İnsanın içindeki cepheyi kastediyorum. Vicdan cephesi, hafıza cephesi, dil cephesi. İnsan orada da yenilebilir burada onu da söyleyeyim. Ama hatta bazen dışarıda yenilmeden önce içeride yenilir. E, buna dikkat etmek lazım.
Peki bu kitaplar bize ne öneriyor diyeceksiniz. Birincisi yalanı tanı. Bakın yalanı tanı. Her dönemin kendine özgü yalanları vardır diyor bu kitaplar. Bazen her şey çok iyi gidiyor yalanı. Bazen başka çare yok yalanı. Bazen ben haklıyım hukuk böyle karar verdi yalanı. Bazen zaten herkes böyle yalanı. Bazen konuşsan ne değişecek yalanı. Bazen de işte akıllı insan susar yalanı. Şimdi baskı dönemlerinde aslında en tehlikeli cümlelerden bir tanesi bu. Sonuncusu akıllı insan susar. Evet, bazen insan kendini korumak için susabilir doğru. Ama suskunluk sürekli hale gelirse insanın ruhunu ufak ufak ufak ufak kemirmeye başlar.
İkinci ders veya ikinci öneri hafızanı koru. Şimdi yalanın tanığı değil ki. İkincisi hafızanı koru. Bugün yaşananı yarın unutmamak gerekir. Çünkü baskı dönemleri aynı zamanda unutturma dönemleri. Dün söylenen bugün inkar edilir. Bugün yapılan yarın öyle olmadı denir. Kurumlar hafızasını kaybeder. Medya hafızasını kaybeder. Toplum hafızasını kaybeder. O yüzden günlük tutmak bile önemli. Not almak önemli. Okumak önemli. Çocuklara, öğrencilere, dostlara bu dönemde bunlar yaşandı diyebilmek önemli.
Üçüncüsü dilini koru. Çünkü dil bozulursa düşünce de bozulur. İnsanlar artık haksızlık diyemiyor. Onun yerine süreç diyorsa korku diyemiyor. Onun yerine hassasiyet diyorsa mesela, sansür diyemiyor. Sansür kelimesi yerine tedbir diyorsa mesela. Orada dil kirlenmeye başlamıştır. İşte Klemperer'in en büyük dersi bu. Mesela rejimler önce kelimeleri ele geçirirler. Çünkü kelimeleri ele geçirirseniz insanların dünyayı anlama, yorumlama biçimini de ele geçirmiş oluyorsunuz.
Dördüncüsü kendi mahalleni de eleştir. Şimdi bu yayın açısından belki de en hassas nokta bu. Baskı rejimlerini eleştirirken bunu ucuz bir ideolojik konfora da çevirmemek gerekiyor. Evet. Doğu Avrupa'nın işte Sovyet döneminin, Stalin döneminin ağır suçları, büyük trajedileri, derin baskıları vardı. Bunları inkar etmek bence ahlaki olarak da entelektüel olarak da savunulmaz. Ama buradan hareketle bütün eşitlik arayışlarını, bütün adalet mücadelelerini, bütün antiemperyalist tarihleri çöpe atmak da başka bir körlük olur. Öyle söyleyeyim. Kaliteli düşünce aslında tam da burada başlar. Hem kapitalizmin eleştirilerini, eşitsizliklerini yani kapitalizmi eleştireceğiz, eşitsizliklerini eleştireceğiz. Sömürüsünü, piyasayı kutsallaştıran o insanlık dışı taraflarını göreceğiz. Hem de ama devlet adına, devrim adına, bazen ideoloji adına işte dediğim gibi din adına, millet adına, devlet adına neyse artık insana ezen deneyimleri eleştiririz veya bir kişi adına, kişi kültü adına birini görmek için ötekine kör olmayacaksınız. Çünkü entelektüel dürüstlük dediğimiz şey burada başlar. Kendi inandığınız değerleri savunurken bile o değerler adına yapılmış hataları görmezden gelmeyeceksiniz.
5inci öneri küçük hakikat alanları kurmak. Herkes büyük kahraman olmak zorunda değil. Herkes her gün bedel ödeyemez. Bunu da söyleyelim. İnsanların ailesi var, işi var, çocukları var, geçim derdi var. Bu yüzden kimseye böyle kolay kahramanlık vaazı vermemek gerekir. Ama herkesin küçük bir alanı olabilir. Bu okuma grubu olur, dost meclisi olur, sınıfta kurulan öğretmenseniz bir dürüst bir cümle olur, ne bileyim bir öğrencinin zihni açılan bir kitap tavsiyesi olur. Mesela benim yaptığım gibi. Aile içinde hakikati çarptırmamak olabilir. Sosyal medyada linç kültürüne katılmamak olabilir. Bunlar küçük şeyler gibi gözükür. Ama hani Havel'in söylediği gibi bazen sistemin en zayıf yeri bu. Tam da küçük hakikat alanlarına başlar.
Neden tanıtıyorum bugün bu kitapları? Çünkü eee yani bu 6 kitabı birden veya işte hani şeyle beraber ikinci ciddiyle beraber 7 diyelim. Çünkü zor dönemlerde insan sadece haberi izleyerek ayakta kalmaz. Sürekli gündemi takip etmek insanı tüketir. Her sabah yeni bir kriz, her akşam yeni bir öfke, her gün yeni bir korku. Bir süre sonra insanın zihni parçalanır. O yüzden derin okumaya ihtiyacımız var. Bence tarihsel okumaya ihtiyacımız var. Bizden önce de insanlar oldukça karanlık dönemlerden geçti. Bizden önce de insanlar korktu, sustu, direndi, hata yaptı, bedel ödedi, yazdı, sakladı, hatırladı. İşte bu kitaplar bize bugün göstermeye çalıştığım bütün bu kitaplar bize yalnız olmadığımızı gösteriyor. Ben bu kitapları böyle bir kaçış olarak değil de bir toparlanma biçimi olarak okudum, okuyorum. Çünkü okuma bazen dünyadan kaçmak değildir. Dünyayı daha güçlü dönmektir aslında. Hani insan iyi bir kitabı kapattığında sadece bilgi edinmiş olmuyor. Kendi içindeki dağınıklığı, kafasındaki dağınıklığı da birazcık topluyor. Korkusuna isim veriyor varsa. İşte öfkesini inceltiyor, umudunu daha gerçekçi hale getiriyor. Eee, bunlar için de kitap okuyoruz diye düşünüyorum.
Son sözüm şu olsun burada. Hani baskı dönemlerinde en büyük tehlike sadece böyle hapse girmek, işini kaybetmek, susturulmak değil. Bunlar tabii ki çok ağır şeyler kabul ediyorum. Ve eee hani işte etrafınızda varsa, dünyada varsa tanıdıklarınızın arasında tabii ki çok ağır şeyler ama bir de daha sessiz bir tehlike var bunlara ek olarak. İnsanın kendi kendine kendi içinde küçülmesi, hiçbir şeye inanmamaya başlaması, herkesi satılık, her sözü boş, her mücadeleyi anlamsız görmesi. İşte bu kitaplar aslında bize buna karşı direnmenin yollarını gösteriyor. İşte Miloş mesela bize zihnin nasıl tutsak edildiğini anlatıyor. Said entelektüelin yalnız ama gerekli sorumluluğunu anlatıyor. Havel yalan içinde yaşamayı öğretiyor. İşte Mandelstam hafızanın bir direnişi olduğunu gösteriyor. Klemperer ise gündelik hayatın ve dilin nasıl yavaş yavaş zehirlendiğini kaydediyor. Bunlar karamsal kitaplar mı? Evet aslında yer yer çok karamsarlar açık konuşayım ama aynı zamanda da tuhaf biçimde umut verici kitaplar. Çünkü hepsi şunu söylüyor. En karanlık dönemlerde bile tanıklık mümkün, dürüstlük mümkün, hafıza mümkün, dil mümkün, insan kalmak mümkün. Eee, bugün hani bu yayını izleyenler de aslında küçük bir öneriyle bitireyim istiyorsanız. Tam bu noktada hani bu kitapların hepsini bir anda okumak zorunda değilsiniz. Birinden başlayın mesela belki Havel'den başlayın çünkü kısa ama çarpıcı bir kitap veya Said'ten başlayın. O da entelektüellerin rolünü düşünmek için iyi bir kitap. Belki Klemperer'den başlarsınız. Çünkü günlük formu insanı hemen içine alıyor kitabın. Ama bir yerden başlayın. Çünkü zor zamanlarda iyi kitaplar lüks değildir. Zihinsel savunma hattıdır. Ve belki de aslında bugün en çok buna ihtiyacımız var. Aklımızı, dilimizi, hafızamızı ve vicdanımızı koruyacak bir savunma hattına. Okuduğunuz, düşündüğünüz, itiraz ettiğiniz, hafızanızı canlı tuttuğunuz sürece tamamen yenilmiş sayılmazsınız hiçbir zaman. Korku dönemlerinde bile sayılmazsınız. Korku dönemlerinde bile insanın içinde kimsenin tam olarak ele geçiremeyeceği bir alan vardır. İşte edebiyat, düşünce ve tanıklık bize o alanı hatırlatır.
Bugünkü yayın böyle olsun isterseniz. Hani ekonomi konuşmadık gibi gözüküyor ama aslında bence ekonominin de, siyasetin de toplumun da en temel meselesini konuştuk. İnsan nasıl ayakta kalırı konuştuk diye düşünüyorum. Bir sonraki yayında görüşmek üzere. Okumaya, düşünmeye ve kime olursa olsun, neye olursa olsun zihninizi teslim etmemeye lütfen devam edin. Görüşmek dileğiyle. İyi günler. Yeah.