📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Müze-i Hümayun'dan İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne Müzecilik Tarihi ve Osman Hamdi Bey - Online Gezi

Arkeo Akademi54:29

Transcription

[müzik] Merhaba, hoş geldiniz. İlk önce bilmeyenler için bir İstanbul Arkeoloji müzelerine nasıl gidebileceğimizi, nasıl yaklaşabileceğimizi size göstereyim. Bunun için de ilk önce bir Google Earth görüntüsü aldım. Bu görüntü üzerinden tren hattını görüyorsunuz. Yani Marmaray hattını. Marmaray'dan indikten sonra Sirkeci durağından şuradan çıkışında bir kapı vardır. Sola döndüğünüz zaman dümdüz gittiğinizde size Gülhane'nin arka kapısını götürür. Bu Gülhane'nin arka kapısından girip Gülhane'nin içinden geçerek Osman Hamdi yokuşu dediğimiz bu yokuşun başlangıcına gelirsiniz. Birinci yaklaşım yolu budur.

İkinci yaklaşım yolu ise tramvayla Gülhane Parkı'nda inersiniz. Gülhane kapısının önünde inersiniz. Yine bu noktaya, bu anıtsal bir giriş kapısıdır. Bu noktaya gelirsiniz. Bu noktadan sonra şu yokuş Osman Amca yokuşu olarak geçer. Şu altta gördüğünüz alan Darphane binasıdır. Osmanlı dönemindeki darphane binası. Hemen onun karşısında şu U formlu biçimli yapı. Valeri'nin yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzelerinin klasik bölümünün yapısı. Çinili köşkü ve EŞEM diye bizim kısalttığımız Eski Şark Eserleri Müzesi'ni görürsünüz.

Biraz uzaklaşıp da baktığınız gibi aslında Gülhane Parkı'nda Topkapı Sarayı'nın etki alanının içinde bulunuyor. Yani çok özel ve ayrıcalıklı bir konumu bulunuyor. Gördüğünüz gibi bu Tarihi Yarımada'daki neredeyse tek yeşil alan ve özel olan alan burası. Burası aynı zamanda İstanbul'un antik şehrinin yani Bizant'un da Akropolisinin, yukarı kentinin olduğu bir alan. Bu bağlamda da ilk önce İstanbul Arkeoloji Müzelerinin nerede olduğunu, nasıl bir yerde olduğunu size göstereyim. Deminki gösterdiğim o yeşillik olan alan burada 45 olarak gördüğümüz alan aslında. Bu antik Bizant, yani Konstantin'in şehri kurmadan önceki daha eskiye giden şehrin tahmin ettiğimiz bir planı. Akropol'ün olduğu yerde Bizant döneminde tapınaklar olduğunu biliyoruz biz. Bu alanın kentin en gösterişli, en güzel alanı olduğunu görüyoruz. 8 ve tiyatronun olduğu ve buranın olduğu alan ise Bizans dönemindeki sarayın olduğu alan olacak. Büyük saray kompleksi. Tiyatro gördüğünüz gibi şurada kaldı. Bu tepe gördüğünüz gibi şurada. Yani o Topkapı Sarayı'nın bulunduğu tepe burada. Bizans döneminde Konstantin'den sonra saray yapısı hipodromun güneyinde teraslar halinde yerleşiliyor, konumlandırılıyor. Şurada görüyorsunuz Ayasofya var. Bugün Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer aslında Bizans döneminde çok fazla kullanılmış bir yer değil. Yani Bizant'un döneminde tapınakların olduğu, kutsal alanların olduğu bir yer olduğunu biliyoruz biz. Bizans dönemine geldiğimiz zaman İstanbul'un tekrar bir başkenti olduğu zaman baktığımız zaman orada kilise yapılarının inşa edildiğini ama çok da kullanımda olmayan bir alanın olduğunu görüyoruz.

1453'te İstanbul Osmanlıların eline geçtiği zaman ilk saray kompleksi aslında bugünkü Topkapı Sarayı'nın olduğu yerde değil. İstanbul Üniversitesi'nin olduğu Beyazıt'ta bulunuyor. Aslında belli bir süre sonra Topkapı Sarayı inşa edilmeye başlanıyor ve yavaş yavaş oraya geçiliyor. Biliyorsunuz ki Topkapı Sarayı'ndaki bugünkü gördüğümüz binaların da aslında uzun sürece yayınlanan yıllar içinde inşa edilmiş yapılar olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda baktığımız zaman bu 16. yüzyıl minyatürüne gördüğünüz gibi bu Beyazıt'taki eski saray olan kısım da burada olduğunu görüyoruz ve Topkapı Sarayı'nın artık 16. yüzyılda kemikleştiğini görüyoruz. Şurada mouse'un olduğu yerde Ayasofya'yı görüyorsunuz. Gülhane'nin surlarını görüyoruz. Surların içinde Ayya İrini'nin olduğu alan var. Topkapı'nın olduğu alan var. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin olduğu alan gördüğünüz gibi böyle bir boşluk alan gibi bir alana tekabül ediyor.

Bu bağlamda da ilk önce şunu belirtmek isterim. İstanbul Arkeolojik Müzeleri'nin yani Müze-i Hümayun'un olduğu yer bu sergi teşhir başladığından itibaren aslında Osmanlı padişahları tarafından kullanılan bir alan değil. Osmanlı padişahları 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra artık yavaş yavaş Beşiktaş'ın bulunduğu aksa doğru gidiyorlar. İlk müze binası inşa edildiği zaman ileride göreceğiz. Aslında padişahın ikamet ettiği bir alan değil burası. Bunu da gözümüzden kaçırmayalım ama yine de devlet organizasyonunun olduğu, devletin yönetim mekanizmasının olduğu hala ayrıcalıklı özellikli bir yer halinde duruyor. Burada şunu söylemeye çalışıyorum. Topkapı Sarayı'nın olduğu, devletin yönetim mekanizmasının olduğu bu kadar ayrıcalıklı yerde bu müze binasını neden inşa etmişler? Bunu anlatmaya çalışıyorum aslında size ve bunun sorusunu sormaya çalışıyorum. Yani gördüğünüz gibi direkt Topkapı Sarayı'nın teritoryumunun içinde bulunan bir alan. Eğer müze binasını buradan çıkartırsak gördüğünüz gibi bir tek Darphane var. O da ne kadar önemli bir yapıysa müze binasını da bu kadar önemli, bu kadar ayrıcalıklı bir idari merkez olarak görmüşler ki Topkapı Sarayı'nın bu kadar yakınında imparatorluğun direkt etki, yani birebir etki alanında bir yer tercih ettiklerini bu vesileyle görmüş oluyoruz.

Sanal gezimize gidelim. Bir müzeden bir giriş yapalım. Osman yokuşundan çıktığımız zaman karşıda Darphane'yi gördük. Kapıdan girdik. Kapıdan girdiğimiz zaman sol tarafımızda bilet gişelerini geçtiğimiz zaman ilk başta karşılayan bizi solda karşılayan yapı EŞEM, yani Eski Şark Eserleri Müzesi. Şuradaki gördüğümüz yapı. Bunların hepsini tarihçesini anlatacağım ben size. Bu kapının bu anıtsal merdivenin hemen sağında bir merdiven daha var. Orası da müdüriyetin olduğu yer. Yönetim biriminin olduğu yer. Şurada kafeterya var. Tam karşıda müze binasında şöyle baktığımız zaman, avlusuna baktığımız zaman bir anıtsal girişi görüyoruz burada. Ama bu üçüncü evre girişi ki bunları da size anlatacağım. İlk müze binasının olduğu yer ise şuradaki gördüğümüz Çinili Köşk'lüklerinden yapı. Bu alandaki ilk değişirler bu Çinili köşkler. Bunların hepsinin tarihçesini anlatacağım size. İlk yapılan bina ise karşıdaki gördüğümüz yapı.

Burada da şeyi açıklayalım. Niye İstanbul Arkeoloji Müzesi değil de İstanbul Arkeoloji Müzeleri? Çünkü aslında içinde Çinili Köşk'ü olduğu, İslam Eserleri, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Klasik Eserler Müzesi olmak üzere üç ana birimden oluşuyor. Bundan dolayı çoğul olarak kullanıyoruz biz. İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak kullanıyoruz. İsmi de bu nedenle bu şekilde çoğul.

Osmanlı müzeciliği hakkında bilgilenmeye devam edelim. Her şeyin başladığı yer aslında deminki de gösterdiğim gibi Ayasofya'ya çok yakın olan ama Gülhane Parkı sınırları içinde olan, Topkapı Sarayı'na çok yakın olan bu yüzden de İstanbul Osmanlı tarafından ele geçirildikten sonra cami işleviyle dönüştürülmemiş. Altılı durumda bırakılmış. Çünkü saray kompleksine de çok yakın olması nedeniyle Ayya İrini'nin, Ayya İstanbul'daki bu eski eserlerin toplandığı ve sergilendiği alan olarak en eski kullanılan bina olarak karşımıza çıkıyor. En erken döneminde aslında cebehane, yani cephanelik olarak kullanılıyor. Zaman içinde değişim gösterecek. Bu Ayya İrini'nin kendisi. Osman Amca yokuşundan devam ederseniz zaten direkt önüne çıkıyorsunuz. Arkada da Ayasofya'yı görüyoruz. İçinden bir görüntü. Bugünlerde ziyaret edilebiliyor. Aynı zamanda İKSV'nin çeşitli etkinliklerinde konser dinlemiş olabilirsiniz. İçinde gözünüzün önünde bir ezberleyelim ama Naos bölümü Naos'ta koronanın olduğu yer. Ana mekanın kendisini görüyoruz. Bir bazilikal tipli bir yapı. Gördüğünüz gibi sütunlar var ve sütunların üzerinde kemerlerle de mekanlar birbirinden ayrılmış. Çünkü fotoğraflar göreceğiz. Bu yüzden bu görüşü belleğimize kazıyalım.

19. yüzyıla geldiğimiz zaman 19. yüzyıldan önce aslında Osmanlı'nın biriktirdiği şeyler var. Özellikle 15. yüzyıldan itibaren eski silahları biriktiriyorlar. Bu eski silahları biriktirmelerinin nedeni savaşlarda kazandıkları başarıyı ve güçlerini göstermek amaçlı ama aynı zamanda hoşlarına giden, eskiden üretilmiş şeyleri topluyorlar. Ama bu toplama faaliyetinin kendisini eski eser toplama gibi düşünmeyin. Bir iktidar, bir güç gösterisi olarak toplanan objelerden oluşuyor ve bu objelerin kendisi büyük bir yığın haline geliyor. 19. yüzyıla geldiğimiz zaman. Bunun çözümü olarak da 1846 yılında Feth Ahmet Paşa tarafından bir düzenleme yapılıyor ve bu aslında Türk müzeciliğinin ilk adımlarını atması diyebiliriz bunu. Bu eski silahlar koleksiyonu sınıflandırılıyor. İşte barutlu olanlar, barutsuz olanlar, mızraklar, kalkanlar gibi bir sınıflandırıyor ve bunları bir teşhir haline getiriyor. Bu sırada da koleksiyonu ikiye ayırıyor. Bir silahlar koleksiyonu olarak ayırıyor. Bir de Asar-ı Atika dediğimiz eski eserler, eski objelerin olduğu koleksiyon diye ikiye ayrılıyor. Müzecilik kavramının ortaya çıkışı, koleksiyonların ayrıldığını görebiliyoruz burada. Ama bu faaliyetler sonucunda sanki böyle insanların ziyaret edebildiği, gezdiği bir müze kavramı henüz ortada yok. Aslında büyük bir depo var. Aynı zamanda bu depoda eğer ihtiyaç duyulursa misafirlere o eski eserler veya eski silahlar ziyaret ettirilebiliyor, gösterilebiliyor. Yani halkın girip ziyaret ettiği, insanların da istedikleri zaman gittiği bir müzecilik kavramı gibi bir şey henüz ortada yok. Dönemindekine ilişkin fotoğrafı görüyoruz. Faaliyetin içinde 1846 yılındaki kullandıkları ilk yapı Ayya İrini. Demin karşıdan gördüğümüz naos kısmını gördüğümüz koro kısmı görünmüyor. Haç biraz yukarıda kalacak. Onun da fotoğrafta alınmıyor ama şurada gördüğünüz gibi solda ve sağda sütunlar görünüyor. Demin gördüğümüz kemerleri burada çok net şekilde görebiliyoruz. Yani 1846 yılından sonra Ayya İrini'de eser içinde bulunan eski eserlerin kendilerini grupladıkları ve bu grupları birisi geldiği zaman gösterebilecek şekilde bir tanziminin olduğunu görüyoruz. Hatta o kadar güzel ki yani çok kaliteli masalar yok. Gördüğünüz gibi derme çatma çakılmış masalar var ama yerlerde kilimler, masaların üzerinde örtüler ama aynı zamanda büyük bir kalabalık, büyük bir yoğunluk görüyoruz. Yani bizim ne 19. yüzyılda tam anladığınız gibi müzecilik gibi bir kavram gibi değil. Çünkü onlarda da büyük bir yoğunluk, teşhirde büyük bir kalabalık olsa bile bu kadar böyle ilk ön masadaki gördüğünüz gibi bir yoğunluk aslında yok. Aslında bir depo niteliğinde olduğunu buradan anlayabiliyoruz. Veya farklı bir fotoğrafa bakalım. Ve bu fotoğrafta da gördüğünüz gibi örtülere bir süs verilmiş. Gördüğünüz gibi eski silahların kendisi masalarda teşhir edilmeye başlamış. Bu önemli çünkü Müze-i Hümayun dediğimiz İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin Osmanlı dönemindeki karşılığı olan kuruma giden ilk adımları atmış oluyoruz. Ama bu sırada şöyle bir durum var. 1846 demiştik yapılan faaliyetlere ama biliyorsunuz ki Fransızların Mısır'a girişi 1798 gibi bir tarihi olması lazım. Yani tam 19. yüzyılın başlarında ve bu 19. yüzyılın içinde boyunca Avrupalıların özellikle Fransızların, İngilizlerin ve Almanların Osmanlı topraklarında yoğun bir eski eserlerle ilgili alakaları var. Ve birçok eser de bu sırada yurt dışına götürülüyor. Bu sırada da romantik imtiyazları alıyorlar. Bunları kullanıyorlar. Bazı durumlarda işte Mısır'da olduğu gibi fetihlerle de bu faaliyetleri yapıyorlar. Ama 19. yüzyılın kendisi nasıl Osmanlı'nın kraliyet sarayı, padişahlarının oturduğu yer, Topkapı'dan batılı tarzda Beşiktaş aksında Dolmabahçe'ye Yıldız'a doğru kayıyorsa, yani bir batılılaşma faaliyeti varsa, nasıl orduda bir yenileme, bir batılılaşma faaliyeti varsa, nasıl eğitimde özellikle tıp ve mühendislik birimlerinde bir batılılaşma hareketleri varsa, aynı zamanda Tanzimat, Islahat fermanları gibi fermanlarda devletin yönetim biçimi bile nasıl farklılaşacak? Aynı şey kültür için de geçerli ve bu kültür boyutunda gördüğümüz kurumun kendisi de bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri dediğimiz Müze-i Hümayun. 19. yüzyılda batılıların bu kadar yoğun ilgisi ilk başta Osmanlı bir anlam veremezken zaman geçtikçe kültürel mülkiyet bilincini ortaya çıkartıyor ve aslında bir imparatorluğun ya da bir devletin bir mekanizmanın ne kadar kuvvetli olduğunun eski eserler üzerinden de aktarıldığını anlıyor ve Müze-i Hümayun dediğimiz bu İstanbul Arkeoloji Müzeleri işte bu noktada önem kazanıyor. Ve 1869 yılına geldiğimizde resmi olarak Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından Müze-i Hümayun, yani İmparatorluk Müzesi olarak yapı kuruluyor. Gördüğünüz gibi Eğitim Bakanlığı'na bağlı. Bu bundan sonra kurum ilk kurulduktan sonra ilk yöneticilerine baktığımız zaman bu işleri kimler yapabilir diye düşündükleri zaman ilk buldukları çözüm olarak Edward Gold'u buluyorlar. Bu o sırada Galatasaray Lisesi'nde bir öğretmen ama bu işlerden de anlamadığı için kurumun başına o geçiyor. 1872'de ise Deti'ye geçiyor kurumun başına. Deti önemli çünkü gerçek manada ilk eser kataloglamasını ve teşhirlerin düzenini yapan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Ama bu dönemde şöyle de bir durum var. Dedik ya 19. yüzyılda yoğun bir batılıların Osmanlı topraklarındaki eski eserlere ilgisi var. E bunun önüne geçmek için yaklaşık bir 70-80 yıl sonra ilk kanunlar ortaya çıkartılıyor. Bu ilk kanun maddeleri 7 maddeden oluşuyor. Kağıt üzerinde çok iyi. Korunmaya ilişkin kesin kurallar var. Genel dışında bütün buluntuların yurt dışına çıkmasını yasaklıyor kanun üzerinde. Ama şöyle bir sıkıntı var. Mülkiyetin, yani eski eserin çıktığı mülkiyetin kime ait olduğuyla ilgili arazi sahibinin malı sayılması. Devlet ancak ondan satın alabileceğine ilişkin bir kanun çıkartıyorlar. Bu noktada da işte batılıların da öne açılmış oluyor toprakları. Yani mesela bir kazı alanını satın aldıkları zaman o kazı alanından çıkan her şeye sahip olmuş oluyorlar aslında. Böylelikle de hukuksal olarak onları elde etmiş oluyorlar. Hani Türkiye'den kaçırılan ama hala geri alamadığımız ama kaçırıldı veya kaçırılmadı onlar verildi olan tartışmaların nedeni bir oturdan bir kısım bu. Aslında uygulama bu kanun çok yeterli olmuyor. Çünkü uygulanmıyor. Yani uygulamasında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Çünkü o kadar büyük coğrafyada bunu denetleyebilecek 19. yüzyılın maddi zorlukların içinde bir kurum yok. Yani bu yüzden başarılı olmuyor. Deti'ye dedik ki 1872'de göreve gelmişti. Hemen şuradaki gördüğünüz gibi 1874'te 2 yıl geçtikten sonra bir kanun çıkartıyor. Tekrar bir kanun çıkartıyor. Buna biz kısaca 1/3 kanunu diyoruz. Çünkü çıkan eserlerin, hani toprak altından çıkan eserlerin üçte biri devlete ait, 1/3'ü arazi sahibine, 1/3'ü de kazı yapana ait. Ama burada da şöyle bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Kazı yapan yabancılar arazi sahibinden üçte birlik hakkı satın alıyorlar ve çoğunlukla devlete verecekleri üçte biri de telik olarak kötü olan evleri tercih ediyorlar. Onları bırakıyorlar ve bu vesileyle de 1/3, 1/3'te en iyi güzel teşhir edilebilecek şeyler işte Truva kazılarından çıkanlar gibi, Bergama kazılarından çıkanlar gibi yurt dışına götürülüyor. Ama burada da şöyle bir sıkıntı ortaya çıkmış oluyor. Bu yasa üzerinden üçte bir kanunun nedeniyle bunların yurt dışına çıkarılması yasallaşmış oluyor. Yani bugün Pergamon'un, Almanya'daki Pergamon Müzesi'nde bulunan Bergama Sunağı'nın orada olmasının diplomatik olarak değil, yasal olarak çözülememesinin nedeni aslında bu 1874 nizamnamesine dayanıyor. Buradaki kesin çözümünü 1884 yılında Osmanlı verecek. Osman Hamdi'nin kendisini açacağımız için bunu daha detaylı anlatacağım ama 1884'te çıkan yasa aynı zamanda bugünkü kullandığımız eski eserlerle ilgili yasanın bel kemiğini oluşturuyor ve birazcık değişikliğe uğrayarak hala aynı yasayı kullanıyoruz. Yani ne kadar başarılı olduğunu ve ne kadar özel bir çalışma olduğunu buradan anlayabiliyoruz. Ve bu 1884 yasasından sonra, nizamnamesinden sonra yani eski eserlerinin yurt dışına çıkması artık neredeyse son buluyor. Sadece çalışmak için ya da restorasyon için çıkan eserler olabiliyor. O da özel izinle çıkabiliyor. Ama bazı çalışmalarda şey görebiliyoruz biz. Bir şekilde Osman Hamdi'nin izni olup olmadığını bilmediğimiz bir şekilde çıkmış eserler de görebiliyoruz. Düzenin arşivini taradığınız zaman bilgi verilerek yapıldığını görüyoruz. Arada ikili anlaşmalar da yine yurt dışına çıkmış. Yani 1884'ten sonra yurt dışına çıkmış eserlerin olduğunu bu süreçte anlayabiliyoruz. 1884 nizamnamesi çok iyi. Eski eserlerin yurt dışına çıkması müsaade yasaklandı diye her yerde okuduğumuz ve bildiğimiz bir şey. Ama bu o kadar böyle kolay bir şey değil aslında. Çünkü 1884'e gelene kadar batının güçlü devletlerinin istedikleri gibi eserleri dışarıya götürdükten sonra bir anda böyle bir yasakla karşılaşmaları neticesinde Abdülhamid'e baskı uyguluyorlar. Buna karşın hem hukuk eğitimi almış hem de kültür bilinci çok üst safhada olan Osman Hamdi'nin de burada çok kilit rolü oynuyor. Yani sırf yasayı çıkarmış olmasıyla ilgili değil, yasanın işleyişiyle de ilgili çalışılmış olmasıyla da ilgili çok kritik bir rolü var. Bunu da Osman Hamdi'yi anlatırken size açıklamaya çalışacağım. Bu duruşu sayesinde 1884'ten sonra eski eserlerinin yurt dışına çıkması artık neredeyse son buluyor ve dediğim demin de dediğim gibi bu cumhuriyetteki uzanan bugünkü kanunumuza uzanan yere doğru ilerliyor.

Geri dönecek olursak müzenin hikayesine. Deti kurumun başına geçtiğinde hala Ayya İrini'deydi eserler. Ayya İrini ama Deti döneminde bu özellikle kanunun çıktıktan sonra yapılan kazılardan gelen eserlerin sayısının artması neticesinde yetersiz kalıyor. Aynı zamanda tabii ki Ayya İrini'nin bugünkü kondisyonda olmadığını düşünmek lazım. Sergileme ile ilgili sıkıntıların yanında aynı zamanda eserlere zarar vermesiyle ilgili rutubet ve nemle ilgili bir sıkıntıyla da karşılaşıyorlar. Bu durumda şöyle bir çözüm bulunuyor. Yine Ayya İrini'ye demin haritadan gösterdiğim gibi çok yakın olan İstanbul'un Osmanlılar tarafından fetihinden sonra inşa edilmiş Çinili Köşk dediğimiz bir köşk var. Bugünkü Topkapı Sarayı'na yakın, yani demin gösterdiğim müze kompleksinin içinde kalan bu yapı. Zaten gördüğünüz gibi tam Osmanlı karakterinde de olmayan bir sivil mimari, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bir sivil mimari örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapı Topkapı Sarayı artık gelişmiş, büyümüş 19. yüzyılda hatta 1875 tarihine geldiğimiz zaman padişahlar artık Beşiktaş aksına doğru kaymışlar bile yaşam alanı olarak. Bu yapı aslında bir nevi atıl durumda duran bir yapı ve 1875 yılında koleksiyonun buraya taşınmasına karar veriliyor. Yani bugünkü gördüğümüz müze kompleksinin içinde hiçbir şey yok. Demin minyatürde gördüğümüz gibi bir boşluk alan var. O boşluk alanda sadece Çinili Köşk var. Ayya İrini'den eski eserler bu Çinili Köşk'e 1875 yılında taşındığını görüyoruz. Ve buradaki fotoğraflara da bakacak olursak Çinili Köşk'e girdiğiniz zaman önde bir üstü kapalı bir alanı var. Bu alanın sol tarafında bugün yine müzeye girdiğiniz zaman sizi nasıl Tunr Base karşılıyorsa Tunr Base'in konumlandırdığını görüyoruz. Veya Çinili Köşk'ünün içine baktığınız zaman deminki Ayya İrini'deki silah deposuyla karşılaştırdığınız zaman çok daha gelişkin şekilde teşhir edilen eserlerle daha batılı şekilde yerleştirilmiş konumlarıyla görüyoruz. Ve hatta bu eserlerin hemen baktığımız zaman çok tanıdık olanları var. Mesela şurada Sapo'nun kendisini hemen burada görebiliyoruz. Şurada Krosbaşı var mesela. Bugün bildiğimiz eserlerin bir kısmını da buradan seçebiliyoruz. Kurumun kurulmuş olması, Müze-i Hümayun'un kurulmuş olması hem de Deti gibi önemli bir kişinin bu kurumun başında olması gördüğünüz gibi o depo, silah deposu gibi görünümünden artık bir müzeye doğru bir görünümü bize sağlıyor. Ama baktığımız zaman müze 1880 yılına kadar ziyarete açılmadığını görüyoruz. 1880'den sonra ziyarete açıldığını görüyoruz. Ama elimizde tam bir kanıt yok. Yani şu şekilde. Mesela kadınla erkek herkese açık mı? Haftanın her günü açık mı? Bunları bilmiyoruz. Haftanın iki günü mü açık? Üç günü mü açık? Bunları bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var. Bilet kesildiği, hatta bilet örnekleri de vardı. Ben bulamadım. Bilet kesildiğini biliyoruz. Bu Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri'nin 1895 tarihli biletle ilgili mesela bir karar. Biletin kendisini bulamadım ama bulabildiğim en erken örnek olarak bunu size gösterebilirim. Belgenin de özeti şu: Bilet, katalog ve fotoğraf satma hizmetinde bulunan Müze-i Hümayun memurundan Çaker ağının okuyup yazma bilmemesi ve lisana aşina olmamasından dolayı bu vazifenin Köske ihalesine uygun görüldüğü yazıyor yani burada. Yani bilet kesildiğini artık 1895'te biliyoruz ve bildiğimiz bir şey var. 1880'den itibaren ziyarete açık bir kurum olduğunu, insanların gelip ziyaret edebilen bir kurum olduğunu görüyoruz.

Bu noktada da 1881 yılında artık Müze-i Hümayun dediğimiz kurumun kaderi tamamen değişecek. Bu da sol taraftaki gördüğümüz Osman Hamdi ile beraber olacak. Osman Hamdi'nin en tanınan karakter analizlerinde, en tanınan yönlerine baktığımız zaman işte ressam olarak bildiğimiz, aynı zamanda çok kazılar yaptığı için arkeolog olarak kimliği olan, aynı zamanda diplomat kimliği olan bir birey. Osman Hamdi'nin neden bu kadar önemli olduğunu yine kendisinin hayat hikayesini anlatarak size açmak istiyorum. Bu noktada 1881 yılında müze müdürlüğüne atanıyor ve 1887 yılında bir haber geliyor. Bugün olan bölgede Doğu Akdeniz'de Sayda ve Sidon denilen yerde çok nitelikli lahitler bulunduğuna ilişkin. O da diyor ki "Durun, ben geliyorum" diyor. Her şeyi seferber ediyor, atlıyor, gidiyor ve orada kazılar gerçekleştiriyor. Bu kazılar sayesinde ya da neticesinde bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin en tanınan İskender Lahdi gibi önemli lahitler bulunuyor. Müze-i Hümayun'un bugünkü gördüğümüz bu halini almasına vesile oluyor. Osman Hamdi o kadar büyük bir karakter ki şöyle bir anı var. Ne kadar doğru olduğunu bilmesek bile böyle bir söylenti var. William Alman çeşmesinde bağışlayan Hipodrom'daki William'ın Osmanlı'yı ziyareti sırasında İskender Lahdi'nden çok etkilenip onu padişahtan istediğine ilişkin ancak Osman Hamdi'nin buna kesinlikle karşı durduğunu, "Onu koruyamazsınız" demesine rağmen William'ın Osman Hamdi'nin net duruşu sayesinde ülkemizde kaldığını söyleyebiliriz.

Bu noktada da demin size sanal müze uygulamasından gösterdiğim bir de şöyle bakalım. Demin biz curser'ün olduğu bu yerden girdik. B dediğimiz yer EŞEM, yani Eski Şark Eserleri'nin bulunduğu alan. İçeriden devam ettiğimizde A dediğimiz alan Çinili Köşk, üçer odayı barındıran ana yer. C'nin gördüğünüz gibi ilk binası. Birinci yapılan binası. Daha sonra bunun sol taraftaki kuzey olmuş oluyor. Burası kuzey aksındaki ek kısmı yapılıyor. Daha sonra üçüncü aşamada sağ taraftaki gördüğünüz bu alanda da hem güney cephe yapılıyor. Burada olmayan daha güncel dönemde yapılan bir ek bina daha var. Burası da yetmeyince arkaya bir ek binayla burası bu şekilde büyümüş oluyor. Bu gördüğümüz sanal uygulamayla gördüğümüz bu anıtsal girişin kendisi ve binanın mimarı Osmanlı tebasından olan Valeri. Valeri Ecole des Beaux-Arts mezunu. Yani Fransa'da, Paris'te Güzel Sanatlar Okulu'nda mimarlık eğitimi almış. Dönemine ilişkin önemli mimarlardan biri. Mesela en bilinen diğer eserini söyleyecek olursak işte Peraperas'ta Valeri'nin eserlerinden bir tanesi mesela ve bunu döneminin üslubuna göre, yani bir Yunan Roma tapınak mimarisi olarak inşa ediyor. Ama burası ile ilgili şöyle bir söylence var. İlk yapılan, yani demin söyledik ya Ayya İrini'den sonra Çinili Köşk'e taşındı. Çinili Köşk'ten ilk binanın yapılmasıyla ilgili durum aslında şöyle. Sayda, Sidon kazıları sırasında çok sayıda eser bulunuyor ve çok görkemli, teşhir niteliği çok ön planda olan eserler bunlar. İskender Lahdi gibi, Satrap Lahdi gibi, Likya Lahdi gibi ya da buradaki gördüğünüz Ağlayan Kadınlar Lahdi gibi şöyle bir söylence var. Ağlayan Kadınlar Lahdi'nin biçimi müzenin ana görünüşüne ilham kaynağı olduğuna ilişkin. Ancak Valeri'nin böyle söylediği anılarında herhangi bir yerde böyle bir paylaştığı bir şey yok. Ama herhangi bir şey okuduğunuz zaman onun bu lahitlerden ilham almış olabileceğine ilişkin bir düşünce vardır diye karşınıza çıkan yazılar olur ki lahitin kısa kenarına baktığımız zaman iyon sütunlarını görüyorsunuz. Üçgen bir alınlık görüyorsunuz. Bu üçgenin alınlığının üzerinde akroter, tepe akroteri veya akroterler var. Ancak ben bu noktada bu görüşe karşıyım. Birincisi şunu söylemem gerekiyor. İlk önce aslında bence benzemiyor. Hani benzeyen hiçbir tarafı yok. Gördüğünüz gibi sütun başlıkları iyon değil. Akroterlere de bakacak olursanız tepe akroteri ve tepe akroterinin bir benzerliği yok. Yan akroterlere şu yan süslemelere baktığımız zaman burada öyle bir şey görmüyoruz. Burada öyle bir şey görmüyoruz. Ama bu uzun kenarlardaki kıvrılmış gibi duran süsleme öğelerinin iyonik olduğunu görüyoruz. Ben şunu söylüyorum. Bu aslında Valeri'nin bu eserden yola çıkarak esinlenerek yaptığı bir uygulama değil. Döneminin zaten olması gereken uygulamalarından biri. Şimdi buradaki durum Müze-i Hümayun'un aslında Osmanlı batılılaşmasında oynadığı rolle ilgili. Bu rolde de içindeki eserler de dahil olmak üzere durduğu nokta batılılarla olan kültürel yarışın bir yeri ve bu yarışın yerinde ise içinde ise baktığı tarafta batılıların kendisini konumlandırdığı antik Yunan medeniyetinin üzerine kuruluyor. Bu noktada da gördüğünüz gibi mesela British Museum'dan örnek alacağımız gibi ki İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nden gördüğünüz gibi daha eski yine bir üçgen alınlıklı bir tapınakmış gibi iyonik tarzda yapılmış bir süsleme görüyoruz. Yani aslında Beaux-Arts'ın buradaki tercihi şey Ağlayan Kadınlar Lahdi'nin kendisindeki bezemeler değil, dönemindeki mimari anlayış ve mimari yakınlaşma. Ki bunu sadece İngiltere örneğinde yok. Alman örneğine bakacak olursak kütlesel olarak inşa edilmiş ama gördüğünüz gibi tepe akroterlerde, yan akroterler, üçgen alınlık bir tapınak biçiminde olan eski Pergamon Müzesi binası. Bu Pergamon Müzesi binası bu. Bu güncel bina değil. Bu yıkılıyor. Sonra güncel bina inşa ediliyor. Ya da mesela 1902 yılında Amerika'daki Metropolitan Müzesi'nin inşaatına baktığımız zaman ID kulal yoma tarzı süslemelerle olan bir üslup görüyoruz. Yani özetle söylemeye çalıştığım şey aslında böyle bir eski şark eserlerindeki gibi Arap Yarımadası, işte Babilur eserleri değil de içinde batının kendisini kökten konumlandırdığı eserlerinin bulunacağı bir yer inşa ettiğiniz zaman ister istemez o tapınağın ifade biçimi de yine bir Yunan tapınağıymış gibi, Roma tapınağıymış gibi veya Yunan Roma mimari unsurlarından süsleme olmak durumunda oluyor. Aslında Valeri'nin de tercih ettiği şey bu. Kısacık özetleyebilirim.

Ve bu noktada yapının üç aşaması olduğunu söylemiştik. İşte bir ilk aşamasına baktığımız zaman tam Çinili Köşk'ün karşısında gelen anıtsal giriş kapısının kendisi, bir tane teşhir salonunun kendisi 1891 yılında inşa ediliyor. Kuzeydeki, yani karşınıza aldığınız zaman bu girişi sol taraftaki kanat 1903 yılında inşa ediliyor. Sağ kanattaki kanat ise 1907 yılında inşa ediliyor. Bu aynı zamanda bu kısa zaman zarfında müzenin kendi içindeki koleksiyonunun ne kadar hızlı şekilde arttığını, fazla yükseldiğini bu burada görmüş oluyoruz. Alan yetersiz kalmasından dolayı sürekli büyütülüyor ve büyütüldüğü dönemi şöyle düşünebilirsiniz. Bu dönem aynı zamanda Osmanlı'nın aslında siyasi ve ekonomik olarak içinde bulunduğu en zorlu alanlardan biri. Böyle aynı zamanda Düyun-u Umumiye binasının mimari. Yani bu onu buradan yola çıkarak böyle düşünebilirsiniz ama bu zorluklara rağmen nasıl padişah kendisini batı tarzı bir sarayda oturmaya ev veriyorsa, gönlü nasıl tıp ve mühendislik eğitimlerinde ne olursa olsun harcama yapılıyorsa benzer şekilde işte kültür ilişkilerinde bir diplomatik bir kimlik aracı olması nedeniyle bu noktada da herhangi bir harcamadan kısıtlama gibi bir şeyden kaçınılmadığını görüyoruz. Ve Osman Hamdi'nin aynı zamanda bu müze binasını büyütmekle beraber yaptığı bir şey daha var. 1882 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi olarak döneminde isimlendirilen ama Sanat Akademisi diye Türkçeye çevirebileceğimiz kurum kuruyor. Bugün eski Şark Eserleri Müzesi olan EŞEM olan binanın kendisi 1882 yılında Sanayi-i Nefise olarak hayata geçiyor ve 1883 yılında eğitime başlıyor. Burada dört tane temel verilen eğitim var. Bunlardan biri resim eğitimi, diğeri heykel eğitimi, bir diğeri mimarlık, bir diğeri de hakkaklık. Hakkaklığı kabartma sanatı olarak düşünebilirsiniz. Hani materyal farklı olmakla beraber işte ahşap yontma gibi de düşünebilirsiniz ama bu mermer de olabilir. Yani bir yontma sanatı, işte bir kabartma sanatı olarak düşünebilirsiniz. Bu dört temel eğitimi faaliyete geçiriliyor ve bundan önce usta-çırak ilişkisiyle ilerleyen süreç bundan sonra bugünkü alışık olduğumuz tarzda bir eğitim kurumu olarak ortaya çıkıyor. Ki bu noktada dedik ya Paris'te eğitim gördü Ecole des Beaux-Arts'ta işte benzer şekilde Osman Hamdi'nin de Arist'te eğitim görmesi ve burada hukuk eğitimi alacakken bir anda resme kaçmasının etkili olduğunu da görüyoruz. Bu Sanayi-i Nefise olan mektep bugün aslında varlığını hala devam ettiriyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi dediğimiz üniversitenin temeli aslında ki burada gördüğünüz bu Sanayi-i Nefise Mektebi'ne dayanıyor. 1883 yılında kurulan. Ama şöyle bir durumun talihsizliği var. 1917'de buradaki yerinden çıktıktan sonra bir süre işgal yıllarında da mekan değiştirmek zorunda kalıyor. Bu sürede arşivleri, eğitim kurumunun kendisi sekteye uğruyor. Onun tamamen bambaşka bir hikayesi var. Eğer bu kadar sık yer değiştirmese, bu kadar yersiz kalmasa bugünkü gördüğümüzden çok daha güçlü bir kurum olarak muhtemelen karşımıza çıkacak olan bir kurum. Ama Sanayi-i Nefise'nin 1917'de buradan çıkıp bu eğitim kurumunun buradan çıkmasından sonra bu yer İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin sergi salonu olarak özellikle eski şark eserleri kısmında, yani Arap, Babil, İslam öncesi Arap Yarımadası, Mısır eserlerinin teşhir edildiği, sergilendiği bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Bu da Osman Hamdi zamanından değil. Yani gördüğünüz gibi karma eğitimi var. Çünkü kadın-erkek eğitim var. Döneminden bir Sanayi-i Nefise Mektebi'ne ilişkin bir fotoğraf. Gördüğünüz gibi antikiteyle iç içe geçen bir eğitim görüyoruz ki bu aslında Valeri'nin ve Osmanlı'nın aldığı eğitimde pek farklı değil. Dediğimiz gibi daha sonra da burada doğu eserlerinin bulunduğu bir müze haline geliyor.

Bir diğer yapı ise dediğimiz gibi Çinili Köşk. 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılıyor. Bugün içinde İslam eserlerinin bulunduğu, çoğunlukla da Sırlı Çinli eserlerinin bulunduğu bir müze olarak karşımıza çıkıyor burası. Bu Müze-i Hümayun'un ana yerlerinden, ana karakteristik kurumlarından bir tanesi olması manasında önemli bir yer. Buradan sonra bir de Osman Hamdi'nin bir karakteri olarak analizini yapsak bir ona baksak kısmına geçiyoruz. Yani Müze-i Hümayun'un nasıl kurulduğunu, hangi aşamalardan geçtiğini, hangi binaları kullandığını, nasıl genişlediğini, nasıl büyüdüğünü şu ana kadar görmüş olduk. Burada Deti'den sonra 1881 yılında kurumun başına geçen Osman Hamdi'nin önemli bir rolü var. Osman Hamdi değil de başka birisi olsa bugünkü gördüğümüz bu güçlü kurumla karşılaşmayacağız. Aslında bu noktada bunu birazcık açmak istiyorum size. Bu sırada da bu dönemde Osmanlı'nın siyasi çalkantılar, ekonomik bunalımlar içinde olduğunu, siyasi olarak da Tanzimat, Islahat gibi fermanların bu dönemde olduğunu görmüştük. Bu büyük değişim ve bir yandan çöküş, bir yandan da kimlik değiştirme içinde cereyan ettiğini bu olayların hepsine burada parmak basmak istiyorum. Bu aslında bir karşı duruş. Yani Batılılara aslında biz de sizin yaptığınız gibi eğitim verebiliriz. Biz de sizin yaptığınız gibi bunları belgeleyebiliriz. Bunları ortaya çıkartabiliriz. Biz de koruyabiliriz. Yani İngiltere ile, Almanya ile, Fransa ile Osmanlı'nın "Biz de size eşit siyasi güçteyiz" demesinin bir yolu aslında Müze-i Hümayun kurumunun kendisi.

Bu noktada da Osman Hamdi'ye bakacak olursak Osman Hamdi aslında İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu. İbrahim Edhem Paşa'nın çok acayip geçmişi var. Kendisi Osmanlı tarafından batılılaşma hareketleri sırasında batılı tarzda eğitim görsün diye Paris'e gönderilen ilk öğrencilerden biri. Maden mühendisi kendisi ve Louis Pasteur'ün kuvvetle muhtemel sınıf arkadaşı olarak karşımıza çıkıyor. İyi eğitimli ve o kadar önemli bir eğitimi var ki işte sadrazam olmuş, yani devletin ikinci adamı olarak yükselebilmiş birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bunu düşündüğümüz zaman tabii ki o Osmanlı döneminde olduğumuzu düşünürsek sert mizaçlı otoriter bir baba ama kuvvetle muhtemel döneminde Osmanlı kimliğinden bizim aşina olacağımızdan farklı bir ev hayatı var. İyi bir Fransızca konuşan bir aileyle karşı karşıyayız. Yani frankofon bir aileyle karşı karşıyayız. Maden mühendisi olduğunuz baktığımız zaman pozitif bilimlerle karşı karşıyayız, rasyonel bir bakış açısıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bu Osmanlı'da ev içinde aslında Fransızcaya artık aşina olduğunu bu yönden anlayabiliriz. Ve ilk önce ilk eğitimine ilk önce 1856 yılında Maarif Adliyesi'nde başlıyor ama 15 yaşına geldiği zaman Paris'e gönderiliyor. Alttaki harita temsili, yani yolculuğunun nasıl olduğunu bilmiyoruz ama 1883 tren hattının yapıldığı, Paris-İstanbul tren hattının yapıldığı tarih, ilk başladığı tarih 1883. Kuvvetle muhtemel deniz gitmiş olması lazım. Doğruluk iyi olabilir. 15 yaşında babasının iyi bir eğitim, iyi bir tahsil görmesi manasında kendi geçtiği yollardan geçmesini istemesi ile Paris'e gönderiliyor. Paris'te 12 sene kalıyor. Çocukken gittiği yerde artık büyük yetişkinlik haline gelmiş oluyor. Bunu söylemek lazım. Ve Paris o dönemin Paris'ini, yani bugünkü gibi böyle bir eskide sıkışmış bir yer gibi düşünmemek lazım. Bugünkü Manhattan neyse, yani New York neyse dönemi içinde Paris'te öyle bir yer işte uluslararası sergilerin, expo'ların yapıldığı kültür merkezi, dünyanın kültür merkezinin olduğu, büyük müzelerin, büyük görevin olduğu bir yer. Aynı zamanda batının da oryantalizm, yani doğuya bir bakış açısının olduğu resimler, tablolar ürettiği bir dönemle karşılaşıyoruz. Osmanlı'nın bulunduğu zamanki baktığımız zaman ve bu noktada aslında babası onu hukuk eğitimi alması için gönderiyor. Çünkü hukuk eğitimi alırsa aslında birçok farklı imparatorluktaki birçok farklı kurumda çalışabilir ama sonra hukuk eğitiminden sıkılıyor ve devam etmiyor hukuk eğitimine. İlk başta söylemiyor bunu. Mektupları var çünkü babasıyla aralarında. Babası işte eğitimini nasıl diyor? Aslında eğitimi bırakmış ama çok güzel falan diyor. Bu sırada sanat eğitimi almaya başlıyor. Resim eğitimi almaya başlıyor. Zaten hep istediği şey de o. Döneminde aldığı sanat eğitimini şöyle düşünmeyin. Hani sanki bir okul vardı işte 4 yıl okudu, işte mezun oldu ya da 6 yıl okudu mezun oldu gibi bir durum yok. Özellikle resim konusunda usta-çırak ilişkisine benzer bir ilişki var. Resim tarafından bir heyet tarafından kabul ediliyorsunuz. Kabul edildikten sonra onun yanında onun gösterdiği şekilde çalışmaya başlıyorsunuz. Ve işte Osman Hamdi de bu sırada Ecole des Beaux-Arts'ın hocalarından olan önemli isimler Jean-Léon Gérôme gibi önemli isimlerden ve oryantalist olan isimlerden eğitimler almaya başlıyor. Bu geri kalan zamanı böyle geçiriyor. Bu aslında onun için çok önemli. Nasıl eğer hukuk eğitimi önemliyse ve 1884 yasasını nasıl bu aldığı eğitim sayesinde çok başarılı şekilde yaptıysa resim eğitimi de çok önemli. Çünkü baktığı şeyi görmesini sağlayan ve arkeolojik çalışmalardan önemli olan kısımlardan bir tanesi belgelemedir. Birebir şekilde belgelemesine sebebiyet veren, aynı zamanda estetik algısının oluşmasına sebebiyet veren bir eğitimle karşılaşıyoruz. Aynı zamanda eski eserlerle olan ilişkinin sadece eseri bulmak, teşhir etmekle sınırlı kalamayacağını, bunun için bir eğitimin de olması gerektiğini ve insanların da yetişmesi gerektiğini de fark ediyor. Nasıl Ecole des Beaux-Arts önemli ise Fransa için kendisi de buraya geldiği zaman Rum kimlikleştiği zaman Sanayi-i Nefise Mektebi'ni kuruyor. Şöyle hayal etmek lazım. Güzel Sanatlar Okulu'nu Paris'teki bunlar antikiteyle iç içe gördüğünüz gibi orijinal eserler kurumun içinde var. Burada eğitim gören insanlar bunları görebiliyor. Muhtemelen dokunabiliyorlar. Yakından inceleyebiliyorlar. Yani Fransa'da gördüğü eğitim sırasında aslında Osman antiteyle tamamen tanışmış durumda. Bir aşinalığı artık oluşmuş durumda. Muhtemelen bunların dönemini bile bakarak anlayabilecek şekilde bir seviyeye henüz Fransa'dayken gelmiş durumda. Uzun geçen 12 yılın ardından bakıyor ki babası bu iş bitmiyor. Onu bir mekana geri eve çağırıyor. Bu İstanbul'a 1869 yılında geri dönüyor. Geri döndükten sonra bürokratik işlerde çalışıyor. Çeşitli bürokratik işlerde çalışıyor. Direkt müze müdürü olmuyor. Zaten gördüğünüz gibi arada 1881'de zaman farkı var. Onlar bizim bağlamımız dışında olduğu için onlardan pek bahsetmeyeceğim. Oraları atlayacağım. Ama baktığımız zaman bizim için önemli kimlikleri ne? Hukukçu, 1884 nizamnamesini hazırlayacak önemli bilgi birikimine sahip. Ressam. Bu da belgeleme ve eğitimlerin bir arada olmasını sağlayacak faktörü. Aynı zamanda Sadrazam'ın oğlu olması, Osmanlı bürokrasisinin içinde birisi olması, nasıl nerede nasıl hareket edeceğini biliyor olması önemli faktörlerden bir tanesi bu kurum için. En aslında karakteristik özelliği de o olacak. Ve bu noktada batılıda eğitim görmüş birisi de olarak aslında Osmanlı'nın batılılaşma hareketlerinin birçok yerde başarılı olmazken Sanayi-i Nefise Mektebi ve Hümayun üzerinden Osmanlı sayesinde başarılı olan bir vizyon olduğunu görebiliyoruz. Ki bu bağlamda sadece bu binaları yaptırmıyor. Bu binalarla beraber kurum içinde bugün hala kullanılan ve Osman Hamdi'nin zamanından başlamış olan kitap koleksiyonunu hala görüyoruz. Kütüphane kurduruyor. Belgelemek için fotoğrafhane kurduruyor ki fotoğraf o dönem için çok zorlu, çok pahalı bir şey. Modelhane kurduruyor. Bunu restorasyon birimi olarak düşünebilirsiniz. Modelhaneyi kurduruyor ve burada Osman Hamdi'nin ne kadar bir rolde olduğunu bir de bir hikayeyle anlatayım. Dedik ya padişah aslında Topkapı Sarayı'nda değil. Ancak cuma günleri hala prens olarak Ayasofya'da cuma namazlarını kıldığı dönemler oluyor. Bu namaz sırasında da bir törensel bir geçiş yapılıyor. Normalde törensel geçişin güzergahı Osman Hamdi Yokuşu, yani müzenin önünden geçen bir yerden değil ama Osman Hamdi bürokratik yeteneklerini kullanıyor. Çünkü kütüphane için kitap alması lazım ama yazışmalarla devlet tarafından bütçe ayrılmasını hiçbir zaman başaramıyor. Yani devlet hiçbir zaman öncelik olarak buradaki kurumun bir kurulmasını öngörmüyor. Bunu da aşabilmek için bürokratik ilişkilerini kullanarak padişahın törensel güzergahını müzenin kurumunun önünden yaptırmasını sağlıyor. Bu noktada da tabii ki padişah oradan geçeceği için padişahı selamlaması lazım. Selamlamak için beklerken tabii ki hem sadrazam çocuğu olmasından faydalı hem de padişah muhtemelen birebir de tanıyor olabilir. Geçerken selamlaşma sırasında padişah direkt fiziki olarak böyle bir ihtiyaç olduğunu, buranın bir kütüphane kurulması gerektiğini, bunun için bir bütçe ayrılması gerektiğini ama başarılı olamadığını, yani çok müteşekkür olacağını bir şekilde dile getiriyor. Bu karşılaşma sırasında padişah kendi cebinden çok ciddi bir bağış yapıyor. Yani bu bağışın ne kadar olduğunu hatırlayamıyorum şu anda ama hani çok ciddi bir bağış yapılıyor ve Avrupa'dan yüzlerce kitap getiriliyor ki kütüphanenin bugün kütüphanenin temelini oluşturacak yüzlerce kitap aslında o kitaplar. Yani bu noktada da işte Osman Hamdi'nin kendisinin olması, yani sadrazam çocuğu, batıda eğitim görmüş, hukuk eğitimi almış, güzel sanatlar eğitimi almış bireyin ne kadar önemli olduğunu Osman Hamdi değil de X bir kişisi olsa aslında bu kadar başarılı bir kurumun ortaya çıkması mümkün değil.

çıkamayacağının bir kanıtı da bu kısacık hikaye olarak karşımıza çıkıyor. Osman Amzi'nin müze müdürlüğü sırasında yaptığı arkeolojik kazılar var. Nemrut Dağ araştırması var mesela. Bunu o kadar iyi bir kitabı var ki böyle çok büyük boyutlarda, dönemin ölçülerinde o kadar iyi bir belgelemesi var ki buna Oxford bu yayın üzerinden Osman Hamdi'yi tarihi doktora veya nişanla ödüllendiriyor. Yani aslında şeyi de kanıtlamış oluyor. Koruyamazsınız dediğiniz, siz ne anlarsınız dediğiniz noktada aslında sizin kadar başarılı ve yetenekli olduğunuzu ispatının bir neticesi Nemrut Dağ çalışmaları ve bunun yayını.

Bunun dışında Side Sidon kazıları var. dediğimiz gibi Müzei Humayun'un temelini oluşturulacak İskender lahtı gibi, Ağlayan Kadınlar Lahti gibi önemli eserlerin bulunduğu kazıyı gerçekleştiriyor. Bunu daha sonra da 1891 yılında da bugün hala müzede gittiğiniz zaman ziyaret edebileceğiniz, gezebileceğiniz kabartmaları olan Dagina Hekate tapınağının kazılarını gerçekleştiriyor.

Aynı zamanda bir eğitim kurumunu ortaya çıkartarak alaylı olarak insanları yetiştirerek gelecek nesillere önayak olmuş oluyor. Burada bu parantezi açalım. 19. yüzyılda henüz bizim anladığımız anlamda arkeolog dediğimiz bir eğitim yani arkeolog yetiştirecek bir eğitim tarzı yok. Arkeolog dediğimiz insanların işte Shinan olsun, Rens olsun e dediğimiz insanlar ya askerler y çoğunlukla askerler ya da zenginler paraları var harcayabiliyorlar gibi insanlar. Bu insanlar hafiyatliyat yapıyorlar aslında. Bu hafliyat sırasında ortaya çıkan şeyleri de belgeliyorlar. eğitim haline gelmesi için yaklaşık bir yani bugünkü anladığınız anlamda bir eğitim sürecinin içinden geçmesi için arkeolojinin yaklaşık böyle bir 60 yıla kadar ihtiyacı olacak. Osman Hamdi evet özünde bir arkeoloji eğitimi almamış ama arkeoloji eğitiminin gerekli olacağı sanat eğitimini alarak yani belgelemedeki faaliyetler sırasında sanat eğitimini alarak ve aynı zamanda human çok valeri dışında Oskan Bey gibi çok önemli figürler var. bu figürlerin eee yardımıyla çok nitelikli ve dönemi için önemli kazıları da gerçekleştirebiliyor.

Şimdi benim size anlattığım bu kısımda aslında çok güzel bir kitap var. Baktım baskısı yoktu. Bulabilirsiniz bu Vand Show'un Osmanlı müzeciliği, müzeler arkeoloji tarihin görselleştirilmesi ama benim size anlatmaya çalıştığım bu siyasi hikayeleri de Osmanlı'nın içinde bulunduğu durum. Bu durumda neden bir müze gibi bir şeye bu kadar para yatırdığını, niye bu kadar masraf ettiğini, aslında görünüş olarak ne hedeflediğini anlatan çok güzel bir çalışma. Hani bulabilirsiniz, okursanız tavsiye ederim. Bir de Edemeld'den var. Bu aileden geliyor. Yani Osman Hamdi'nin içinde bulunduğu aileden gelen bir hoca. Tarih profesörü. Onun çok güzel makaleleri var. Hem Osman Hamdi ile hem Osman Hamdi'nin kardeşiyle ilgili bu babasıyla olan yazışmalarla ilgili yazım dili de çok güzeldir Edem Hoca'nın. Eğer karşınıza çıkarsa bu kitabın da baskısı yokmuş ama karşınıza çıkarsa ve ilgileniyorsanız e kitabıyla veya makaleleriyle Edem Hoca'nın makaleleriyle dönemi daha rahat daha iyi anlayabilirsiniz.

Buradan geri müzeğişirine döneceğiz. Şimdi tekrar girişe bir geri dönelim. Onun en başında başladığımız gibi arkamızda bilet gişesi ve ilerlediğimiz zaman sol tarafta eski şarkı eserleri müzesi. Artık buna eşem diyeceğim izninizle. Eşemin içine doğru gidiyoruz. Bugün ziyaret ettiğiniz zaman burada çevre düzenlemesi var. Bu yüzden bu karolar kalkmış durumda. Ortalık biraz şantiye alanı gibi. Aynı zamanda Eşem'in kendisinde restorasyon var. Yaklaşık 2 sene önce başladı. Kabbaca herhalde bir ik sene daha devam edecek. Yani bugün gittiğiniz zaman eşemin kendisini gezemiyorsunuz. Burada bahsettiğim gibi bu yapılan uygulama yani şu sanal müze uygulaması pandemi zamanında yapılmaya başlanan ve birçok kurumun yapılan bir uygulama. Bu yüzden bugün kapalı olsa bile eski tarihli bir şey olması vesilesiyle biz son olarak Eşem'i gezebileceğiz.

Eşem'in kendisinin içinde de bahsettiğim gibi Arap Yarımadası, Lamiet öncesi eserleri ve bunun dışında Hitit, Mısır, Asur, Babil eserleriyle karşılaşıyoruz. Eşem'in ama şöyle bir sıkıntısı var. Mesela İstanbul arkeoloji müzelerinin yeni teşirlerini gördüğünüz zaman bir hikayesi var. Size bir şey anlatıyor. Bu yüzden karşıya anlatması da kolay. Eşem pek öyle değil. eşem coğrafi olarak yerleştirilmiş kronolojik olarak karışık şekilde eserlerden oluşuyor. Ben de size eşem kısmından birkaç parça seçtiğim şeyi göstereceğim ve anlatacağım.

Şimdi burası Mısır seksiu. Yani biliyorsunuz ki Osmanlı çok uzun süreler Mısır'ın hakimi olan bir kültür ama İstanbul Arkeoloji Millerinin Mısır'la ilgili teşir edebileceği eser sayısı şuradaki gördüğünüz eser kadar. Bu hem şuna delalet aslında hem Osmanlı için eski eserlerle olan ilişkinin ne kadar geç başladığını yani dedik ya Mısır aslında Batılılar tarafından ilk talan eden Napolyon tarafından işte 1798 yılından itibaren oradaki hakimiyetin başladığı ve eserlerin oradan çekildiği bir dönem Osmanlı için çok erken bir dönem ilgi oğa olması için bu nedenle çok az eserle karşılaşıyoruz ve çok nitelikli eser yok sadece şuradaki gördüğünüz güzel bir Mısır laneti var Osmanlı'nın ın yine çok önemli olan bir coğrafyasını yani Mezopotamya dediğimiz dönemine ilişkin aslında eserlere sahip olabilecek durumda. Şuradaki gördüğünüz Çinili panoa olduğu gibi bunlar aslında Babil'deki iş dar kapısı. Ne olduğunu şimdi göstereceğim size. Ama gördüğünüz gibi aslında burada çok az konu var. Şimdi slayta geri döneceğim. Burada slayttan devam edeceğim. İlk önce slayttan size anlatayım. Bu anlattıklarımı sonra üzere karşılıklarını da göstereceğim.

Buradaki gördüğünüz mesela şu ordudaki aslan figürü, boğa figürü ve şuradaki gördüğünüz ejderha figürü orijinal. Çevresindeki diğer yerler kabartı boyama. Bir bu cephede biraz görüyorsunuz. Bir de şurada biraz var şur tarafta. Bunlar aslında Babil'deki işar kapısı dediğimiz büyük anıtsal kapının süslemeleri. Altında kerpiç var. Bu kerpiçin üst tarafına hem bir anıtsallık, hem bir gösteriş, hem bir süs hem de konuma amacıyla sırla pişmiş çinlilerle süslüyorlar. Bu gördüğünüz bu parçalar aslında o kadar az ki sunumu açabilirsem size göstereceğim. Bugün bu parçalarının çoğunluğu neredeyse birebir ayağa kaldıracak kadar fazla olanı Almanya'da Pergomon yüzesinin içinde bulunuyor. Biz burada da görüyoruz ki erken dönemdeki yapılan batılılar tarafından çalışmalar kazılar sırasında aslında ne kadar önemli eserlerin Osmanlı topraklarından alınarak batıya gittiğini görüyoruz.

Bu bölümde Aur bu salonda Aur eserleriyle karşılaşıyoruz. Şimdi bu Almanya'ya gitti dedik onlara. Buradaki bir panoyu göstereyim mesela. Panoda bu çok bilinen frizlerden bir tanesidir. Alçak kabartmalardan bir tanesidir. Kanatlı şurada kanat bir aşağı bakıyor. Bir tanesi yukarıya bakıyor. Sakallı bir boynuzlu bir melek gibi tanrısal bir figür var. Bu tanrısal figürünün bir elinde bir kozalak gibi bir şey tutuyor. Karşısında normalde hayat ağacı var bunun. Hayat ağacını döllüyor onlar. Sol elinde de işte bir sepet bu. Ve buradaki gördüğünüz parça sayısına bakalım. 1 2 3 4 5 parça gibi parça göreceğiz. Bizim en son Anadolu Kültür Tarihinde incelediğimiz kısımda Ekremokulga'nın Doğu Batı kitabı kısmında biz bunun bu sefer İngiltere'de Britiş Müzey'da ne kadar güzel parçalar olduğunu, ne kadar güzel yerler olduğunu, ne kadar güzel sanat eserlerinin olduğunu görmüştük. İstanbul'da kalan-iede kalan kısmı sadece bu kadar diye size söylemiş olayım. Aynı zam okuduğum Doğu Batı kitabının birinci parçasını olan kısımdan bir Balavat kapısı vardı. Burada da Balavat kapısını görüyoruz. Bunu da şimdi açabilirsem size sunumdan göstereceğim.

Eşem'de şöyle bir şey görüyoruz. Eşem'deki gördüğünüz gibi Osmanlı'nın aslında eski eserlerle olan ilgisinin ne kadar geç başladığını, bu sırada batılıların Osmanlı topraklarını nasıl kazılar yapıp da eserlerini kendi ülkelerine götürdüğünü ve büyük büyük müzeleri nasıl doldurduğunu görüyoruz. Eşemin küçük olması, bu kadar az eserinin olması aslında nedeninin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi bu tarafta Mezopotamya eserlerini görmüştük. Diğer tarafa doğru da gidince diğer tarafta Anadolu'daki bu bir girmediğim bir salon var. Oradaki tabletler var. Orayı atlıyorum. Bu salonda ise geç Hitit kabartmaları ve Hitit kabartlarını göreceğiz. Buradaki salonlardaki göreceğimiz şeyler bunlar. Bunları da yine Anadolu Kültür tarihinde konuştuğumuz şeyler. Bunları da o yüzden atıyorum sunumu iyice uzatmamak için. Ama şunu söylemek istiyorum. Evet bunlar geçititler eserleri. Müzey-i Humayun da çok az. Müzey Unar çünkü klasik eserler bazında daha yoğun bir salon ama bunların da güzel örneklerini bu sefer yeni bir ülkünün doğduğu yerde yani cumhuriyetin doğduğu yerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'e karşımıza çıkacak. Bu konuya da burada dikkatinizi çekmek isterim. Bu kısmın Eşemin önemli eserlerinden bir tanesi de buradaki gördüğünüz Kadeş Anlaşmasının kopyalarından bir tanesi. Eşemin önemli eserleri olarak karşımıza çıkıyor. Eğer başarabilirsem bir sunuma atlayacağım. sunumda size buradaki eserlerin biraz daha detaylı göstermek istiyorum.

>> Hani Osman Hamdi belgelemede uzmanlaştı dedik ya. Belgeleme deyince benim aklıma böyle kağıda yazma geliyor. Belgeleme çok özel bir işlem mi? Bir eseri yapmak dışınd özel. Şöyle sadece eserin kendisi olarak düşünme. Kazı sırasındaki kazı sonuçta bir tahribat ya. kazdığın da kazdığın anda yok oluyor ya aslında kazdığın şey. Oradaki izlenimlerin, görüşlerin, onları da doğru şekilde aktarmak, ne kadar hafriyat kaldırdın falan filan mesela onları da aktarmak falan önemli. Bunun dışında eseri de iyi belgelemen lazım. Bir de dönemin koşullarında şöyle diye düşün. Bunlar sonuçta analoji yapıyoruz ya biz eserleri birbiriyle karşılaştırarak yorumlar üretiyoruz ya. Belgelediğin zaman kitaplaştırabiliyorsun, yayınlaştırabiliyorsun. Bu tabii ki 19. yüzyıl dünyasında kitap demek aslında o eser hakkındaki her şey demek. Eğer onu ne kadar nitelikli ve iyi yaparsan bilimsel çalışmaya, aynı zamanda orada o an onu görmemiş kişilere onu hakkında yorum yapmaya ve o çalışmaya dahil etmiş oluyorsun. O yüzden çok önemli bir şey oluyor. Günümüzde hala öyle bir günümüzde artık bir lazer tarayıcıyla üç boyutlu taramasını yapabiliyor olsam bile bir eserin biz hala geleneksel usul çizimlerini ki birçok sunumda gösteriyorum çizimlerini yapmaya devam ediyoruz.

>> Teşekkür ederim.

>> Sunum yansıyor. Ben de devam ediyorum. Tam ekran yapmayacağım. Böyle daha kolay yönetebiliyorum. Demin size elinde sepet olan burada insan yüzüyle çizilmemiş ama bizdeki var olan kısımları insan yüzü kanatlı bir yerinde kozalak tutan bir yerinde sepet olan melek gibi cin gibi figürleri demon olan figürleri göstermiştim ya da hemen oğunun girişinde Lamasu figürü vardı. Bu eserleri bir canlandırmasına baktığımız zaman bu eserlerin tarihi aslında demir çağı Mezopotamya'nın demir çağına denk geliyor. Bunlar buradaki gördüğünüz oradaki gördüğünüz hepsi aslında renkli boyalı eserler. Minim boyalar ulaşamamış durumda. O yüzden biz yontulduğu malzemenin kendisini görüyoruz. birkaç tane sarayı var. Bu saraylarını süsleyen yapılar aslında bunlar. Bu sarayın kendisine baktığımız zaman lama suların koruma özelliği yani lamasu dediğim şu sakallı, boğa gövdeli karışık yaratıklar koruma işlevinde. Bunların hepsi kerpiç yapı. Bu kerpiç yapıların da dış üzerinde deminki gördüğünüz gibi aslında taş plakalarda var. Bu taş plakalarda İstanbul arkeoloji müzelerinde çok az olmakla beraber özellikle Britiş müziğumda bunların av sahneleri, ziyafet sahneleri, karşılama sahneleri, bir kenti ele geçiriş sahneleriyle ilişkili çok fazla sahnenin olduğu kabartmalarla karşılaşıyoruz. Demin Çin'de gösterdiğim yani ayans olarak gösterdiğim işler kapısının kendisinin açıklamasına bakıyoruz. Bunu bunları paylaştığım için bunların detaylarına bakarsınız. Ben tamamen anlatıp zaman kaybetmek istemiyorum burada ama gördüğümüz aslan, boğa, ejderha gibiler vardı. Aslan aslında içer sembolü olduğu için bu kapıyı süslüyor. Boğa ise hava tanrısının sembolü olduğu için süslüyor. Ejderha ise Muş kuşu aslında Babilcisi ve en büyük tanrı olan Marzun sembolü olduğu için bunları yapılmış durumda. Eğer bugün Berlin'deki Pergomon Müzium derseniz aslında karşılaşacağınız tablo bu. İşar kapısının birebir canlandırması. Buradaki hayvan panelleri orijinal. Tamamen orijinal değil bunlar. Mesela aradaki mavi süslemelerin bir kısmı sonradan yapılma. Orijinal olanların zaten ton farkı var. oradan gözümüzü seçiyordur herhalde şuradaki olduğu gibi. Ama ne kadar görkemli hani insan ölçeğine de baktığınız zaman ne kadar görkemli, nasıl tüme yakın yapıyken İstanbul'da gördüğünüz gibi bunların çok küçük bir parçası gelmiş durumda. Burada da biz aslında şunu görmüş oluyoruz. Bu 19. yüzyıldaki batılıların Osmanlı topraklarındaki talanı karşımıza Osma eşem üzerinden görmüş ve anlamış oluyoruz. Deminki Lamasu'nun olduğu sal bu ağurk süslemelerinin, alçak kabartmaların olduğu yerde bir panelde size Balavat kapısını göstermiştim. bugünkü Irak'ta olan yine Mezopotamya'nın demir çağına denk gelen milattan önce 9. yüzyıla ilişkili eserler bunlar. Bu aslında büyük bir deminki gördüğünüz gibi ahşap bir kapı aslında. Bu ahşap kapının üzerinde kurulmuş lehvalhavalar var. Stil olarak baktığımız zaman deminki gördüğünüz alçak kabartmalarla birebir aynı stilde olan eserler bunlar. Ama sadece metale yapılmış, metal dövülerek yapılmış büyük bir kapıyı koruyorlar. Bizdeki kısmı o idi. Bu yine Britiş Müzey'dan bir alınma. Bunların hepsi orijinal değil ama tamamını sanki varmış gibi düşünmeyin. Eksikleri de kendileri tamamlıyorlar. Tamamlayarak bir canlandırma olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi buradan geri ayrılıyorum ve sanal müze uygulamasına geri dönüş yapıyorum. Sanal müze uygulamasında da Eşem'e hızlıca girdik, çıktık. Eşem'in kapısını göstereyim de Eşem'e hızlıca girdik, çıktık. Eşem'den çıktıktan sonra şu merdiven müdürriyete gider. Bizim sonra müze binasının olduğu kısmı görüyoruz. Buradan ilerleyelim. Burası ikinci etapta yapılan kısım. Birinci etapta 1901'de yapılan kısım şuradaki kalan kısım. Bundan önce Çinli köşke sokacağım hızlıca. Demin Tanrı Bes'i göstermiştim. Tanrı Bes'in tam olarak durduğu yer burası. İşte eğer 19. yüzyılda 1880'lerden sonra müzeye giriş yapabiliyor olsaydınız oraya girdiğiniz zaman orada Tanrı Bes'le karşılaşacaktınız. Çok mekanlı ve İznik, Kütahya falan filan gibi çeşitli yerlerde eserler bulunan bir yer. Bunları atlıyorum ben. Hani bunlar ne benim uzmanlığımla ne de benim konumla çok alakalı değil. O yüzden atlıyorum. Ama bunun içinde size göstermek istediğim bir yer var. Eee, sizde bugün dümdüz ilerledim. Gördüğünüz gibi dümdüz ilerlerken en arkadaki üçlü odanın sol taraftaki odaya doğru geçtim. Bu oda içinde en Çinlilerle falan odalar oda aslında. Ve bu odada inanılmaz güzel bir şey var. Şu oynayabiliyorsa klasik bir Türkiye gerçeği bu güzelliğin içinde klimayla. Burada çok güzel bir çeşme var. Bu videoda o çeşmeyi görüyoruz. Sebilli oda olarak isimlendirilmesinin nedeni de aslında o. Şurada size yakından fotoğrafını göstereyim. 3. Murat zamanında yapılmış tavuz kuşuyla süslü bir çok güzel nakışları olan, çok güzel süslemeleri olan bir çeşme bu. Eğer İstanbul Arkeoloji müzelerine gidecek olursanız mutlaka görün. Yani içerideki eserler için hani ilginizi çekiyorsa okey ama hani bunu bu bunu görmeden bu binadan çıkmayın deyip buraya da atlıyorum ve şeye geri dönüyorum. Arkeoloji müzeleri kısmına geri dönüyorum. sunumlarda gördüğümüz ilk yapılan evreye baktığımız zaman bu anıtsal giriş bu noktada o zaman tam çinili köşkün karşısına gelen kısmı ziyaret ettiğimizde neyle karşılaşmamız gerekiyor? Tabii ki Osman Hamdi'nin kazılarını yaptığı eserlerle karşılaşmamız gerekiyor.