Transcription
Bizler geleceğimi düşünüyorum derken, hayaller üstüne belki de gerçekleşmeyecek bir hayatı çok düşünüyoruz. Ama o geleceğin karşılaşılacak en büyük hakikati olan ölümü hiç düşünmüyoruz.
Böyle geleceği düşünme olur mu? Yani birkaç ay sonra ihtimaller dairesindeki hayallerin içerisindeki dünyanın bir geleceğini düşünüyorsun. Ama mutlaka karşılaşacağın bir öte gelecekteki ölümü düşünmüyoruz. Bu geleceği düşünmek midir?
İstanbul'a gitmişsin, hastaneye yatırmışlar seni. Olayda şu, saç ektireceksin. Tam yatırmışlar işte. "Beyefendi, hoş geldiniz. Saç ekiminizi yapacağız." O arada kan testi falan alıyorlar, bir bakıyorlar, kanser çıkmışsın ya. Orada dermisin? "Aman canım, önemli değil. Sen saç ekimine devam et."
Aynı böyle bir şey oluyor değil mi? Bizim dünyada başımıza gelen geliyor gidiyor. En fazla dünyada başına ne gelebilir? Canını alabilirler. Onu da bir kez yapabilirler, değil mi? Şimdi dünyada böyle hayaller üstüne bir gelecek var. Saç ektirme mantığında. Gerçek bir hakikat var. Ölüm gibi. Ama biz bunun hesabını bir türlü yapamıyoruz.
Şimdi bir gün adamın bir tanesi eviyle dostluk kurmuş, ahbaplık kurmuş. Sonra da demiş ki; "Bak, ev seni baştan aşağı ben yaptım. Duvarında her yerde benim parmak izim var. Gel seninle bir anlaşma yapalım. Yıkılacağın zaman bana önden haber ver, olur mu?" deyince, evde demiş: "Tabi tabi, üstümde çok emeğim var, yıkılmadan önce sana haber vereceğim." Aradan günler geçmiş, zaman böyle akıp geçmiş. Bir gün adam başına ev yıkılıvermiş. Adam da demiş ya: "Seninle anlaşma yapmadık mı? Hani niye uymadın anlaşmamıza? Böyle mi konuştuk biz?" deyince, ev demiş ki: "Ben aslında sana yıkılacağıma haber verdim. Ama ne zaman duvarım çatlasa, bir avuç sıvayla ağzımı sen kapattın. Benim başka yapacak neyim var ki?" demiş.
Ya biz az önce konuştuğumuz üzere şu geleceği yaşayacağız mutlaka. Ya bu ölüm gelmeden önce acaba ölümü anlayabileceğim birkaç işaret var mıdır? Vardır, vardır. İşte bugün derste ölüm gelmeden önce ölümü anlayabileceğimiz birkaç işareti konuşalım. Ama ondan önce başka bir meseleyi konuşmamız lazım. Ölüm meselesinde bizim bir bakış açısı problemimiz var. Kur'an'da ölümünde yaratıldığı yazılıyor. Ahiretin, cennetin muazzam bir yer olduğu yazılıyor. Ama dünyada ölümle ilgili haberlere baktığınızda, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu görüyorsunuz. Mesela haberler nasıl veriliyor dünya namına? "Bilmem kaç kişi yok oldu. Bilmem kaç kişi bitti. Bilmem kaç kişi hayatını kaybetti. Mahvoldu, yandı gitti, kül oldu, bitti."
Şimdi ama onun yanında biri vefat ettiğinde biz ne diyoruz? "Allah neylesin, rahmet eylesin." Şunu konuşalım o zaman. Biz öldüğümüzde hayatı elimizden kayıp mı ediyoruz? Yoksa Allah'ın rahmetine mi kavuşuyoruz? Eğer hayatı tamamen kaybediyorsak, tamam ağlayalım. Sabahlara kadar ağlayalım. Toplanalım birlikte de ağlayalım. Ama eğer Allah'ın rahmetine kavuşacaksak, burada mutlu olunacak bir haber var. O yüzden bugün ölümle ilgili öncelikle şu bakış açımızı değiştirecek meseleyi çözmemiz lazım. Bu yüzden de bir ayet-i kerimede "Biz ölümü yarattık" diye bir ibare var. Bugünkü ana konumuz. Ölüm mahluk, yani yaratılmış bir şey nasıl olur? Normalde ölümle ilgili bakış açısı: "Hayat son buldu. Şu kişi mahvoldu. Bu kişi yok oldu. Yandı, bitti, kül oldu." Ama ayet-i kerimede "Biz ölümü yarattık" diyor.
Şimdi ben yaratılmasını biraz anlıyorum. Sen anlıyor musun İsmail, hayatın yaratılmasını? Bir anda çocuğun dünyaya gelmiş görüyorsun orada, değil mi? Canlı kanlı. Diyorsun ki: "A bak, bu hayat yaratılmış." Ama ölüm sürekli bize nasıl işlendi? "Yok oldun, bittin, hayat elinden gitti." Ama ayette diyor ki: "Hayır, hayır. Bir hayatı da yarattık, ölümü de yarattık." diyor. Ya o zaman bir yerde problem var. Herkes bize ölümün bir son olduğunu anlatırken, ölümün bir yok oluş olduğunu anlatırken, ölümün hayatın bitişi olduğunu anlatırken, ayet-i kerime diyor ki: "Hayır, hayır. Ölüm bir yaratılış." diyor. Eğer ölüm yaratılmışsa, ölümün arkasında başka bir hakikat olması lazım. Buyurun birlikte bu hakikate girelim. Başlayalım mı? Çok muazzam bir mesele. Derste uzun bir ders değil. Ama anlaşılması çok önemli mesele var. Öncelikle sormak istediğim, sonra anlaşıldı mı İsmail? Ölüm yok olmak demekse, insanların nezdinde Kur'an'da "Hayatı da ölümü de yarattık" diyor. Neden sorusunu arıyoruz. Aynen öyle. Bakalım Kur'an, "Biz ölümü yarattık" ifadesini neden kullanmış? Bu ifadeyi anladığımızda şunu anlamamız lazım. Ölüm üzülecek, korkulacak, kaçılacak bir şey mi? Ölüm sevinilecek, mutlu olacak, ruhun esas arzularına kavuşulacak bir şey mi? İşte Üstad Hazretleri buna ne diyor biliyor musunuz? Bir kelime ile söyleyebilecek biri var mı? Nazar. Dört kelime öğrendim diyor ya Üstad Hazretleri. Mana-yı harf. Mana-yı isim. Nazar. Niyet. Nazar ne demek biliyor musun? Bakış açısı demek. Batılı ne diyor buna? Paradigma diyor. Üstad Hazretleri o dört kelime öğrendim diye geçiyor ya Risale-i Nur'da, oradaki nazar bahsini işliyor. Şu nazar kelimesi ne biliyor musunuz? Risale-i Nur'un kökü, kökü, temeli. Bizim hayatımızın tamamı bu. Yani hadiseler zaten yaşanıyor. Ve perdeler yırtıldığında bu yaşanılanların hayır olduğu söyleniyor. Ama ben bu hadiseye baktığımda, perdesine baktığımda üzülüyorum. Demek ki benim ne bozukluğum var? Nazar bozukluğum var. Ayetlerde de çok geçiyor bu ifade. Mesela bizim ezbere bildiğimiz bir ayet var. Dimi? Şimdi bak, Allah'ın rahmet eserlerine. Fenzur, nazar aynı kök. Orada da diyor. Nazar et diyor. Yani Üstad Hazretleri o kelimeyi çıkarmış. Kuran'ın manasındaki alt yapısındaki o kelimeyi çıkarmış. Şu an bakış açısı değişecek. Yani bu formülü alırsak, Ömer ne olacak biliyor musun? Her şeyi değiştireceğiz. O yüzden biraz üstüne değindim. Buyurun başlayalım. Bismihi subhanehü. Birinci mektup, ikinci sual. Furkan-ı hakim de Bismillahirrahmanirrahim. Ellezi halakal mevte vel hayate li yebluvekum eyyukum ahsenu amela. "Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan odur." Ayetteki inceyi yakaladınız değil mi? Ölümü de yaratan o, hayatı da. Biz şunu konuştuk. Hayatın yaratılmasını bir nebze biliyoruz. Bir çocuk doğuyor. Bir tohum ölüyor, sümbül veriyor. Ama ölümün yaratılmasını anlayamadık. Onu konuşalım bir. Evet. Gibi ayetlerde mevt dahi hayat gibi mahluktur. Hem bir nimettir diye ifham ediliyor. Bakın olayın perdesi değişiyor. Ölüme hem sonradan yaratılmış bir mahluk dedi, hem de nimet dedi. Bakın güzel bir işaret var. Buyurun devam edelim. Yol izlerini izleyelim. Evet. Halbuki zahiren mevt inhilaldir. Ne demek inhilal? Dağılma. Zahiren ne biliyor musunuz? Ölümün perdesine bak. Şu an gözünüzün önünde hak vaki olsa, ben o ölümü yaşasam. Nedir bu ölüm perdesine baktığında? Dağılmadır. Devam. Ademdir. Zahire baktığında Mehmet artık yok olacak. Tefessüdür. Baktığında Mehmet öyle bir çürüyecek ki, en sevdiğin adamı iki gün daha evinde tutmayacaksın. Annem vefat etse, "Ya bu anam, ben ayrılamam" diye tutabilir misin evde? Hemen gömecek yer ararsın. Evet. Hayatın sönmesidir. Hadimü'l-lezzattır. Bitti. Alacağı lezzetler bitti, son buldu. Evet. Nasıl mahluk ve nimet olabilir? Hayatın verilmesini anladık. Ama ölümün yaratılması ne demektir bunu konuşacağız. Çünkü biz ölümü şimdiye kadar hep şöyle gördük. Yahu ölüm dediğin benim hayatın elimden alınması demek değil mi? Değil. O zaman problem nerede? Geldik probleme. Biz ölümün hakikatini bilmiyoruz. Neyini biliyoruz? Perde. Risale-i Nur'da bir ifade geçiyor. Muazzam ya. Nasıl bir şey biliyor musunuz? Ölümün hakikatini anlamış kamil insanlar ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Nasıl iş bu? Biz ölüm geldiğinde kaçıyoruz. O zaman şöyle bir çıkarım yapabiliriz. Biz ölümü sevmemişsek, hakikatini anlamamışız demektir. Neresinde takılmışız ölümün? Perdesinde. Şimdi ölümün suretinde bir üzücü an yaşanabilir. Dağılma var. Zahirde yok olma var. Bir daha onu göremeyeceksin, kavuşamayacaksın. Lezzet. Hayata dair lezzetler bitti. Ama hakikati böyle değilmiş. Hakikati neymiş? Nimetmiş, nimet.
Şimdi biz normalde zahirde perdeye takıldığımızda şunu yaşıyoruz. Bırak ölümü, Azrail aleyhisselam bile gözümüzde nasıl? Korkutucu ya. Filmlerde falan da öyle kullanırlar, değil mi? Azrail Aleyhisselam geldi mi ne olur? Korkunç müzik verilir. Ortam kararır. Alevler çıkar. Bir şeyler olur. Halbuki işin hakikatında nedir biliyor musunuz? İnsan en kıymetlisini emanet edeceği kişiyi çok sever. Peki benim en kıymetlim ne? Ruhum. Çünkü sonsuzluğu onunla yaşayacağım. Benim en kıymetlimi emanet edeceğim kim? Azrail aleyhisselam. Şimdi ben ona ruhumu emanet ediyorum. İnsan en kıymetlisini emanet edeceğini nasıl sevmez? Sizin böyle arada özel işiniz çıkıp çocuğu emanet ettiğiniz oluyor, değil mi? Ananıza, atanıza, ötenize. Şimdi sevmediğiniz bir adama gel de "Şu çocuğumu sana emanet edeyim" der miyim Utku bir insan? Mümkünatı yok. Benim en kıymetli şeyim var elimde, ruhum var. Ya ruhunu emanet edeceğini insan nasıl sevmez? Niye sevmiyoruz? Çünkü hakikatini bilmediğimizden. Ölüme hep soğuk bakmışız.
Şimdi çok güzel, çok tatlı, çok sevimli insanlar için bir tabir kullanılır. Nedir o tabir? "Melek gibi" derler ya. Ya bu adam var ya, bu adam melek gibi bir insan ya. Bakın, Azrail Aleyhisselam melek gibi değil. Meleğin ta kendisi. Ya melek gibi dediğin bir adamı severken, meleğin ta kendisinden nasıl korkarsın sen ya? Niye korkuyoruz biliyor musunuz? Biz emaneti verdiğimiz Azrail Aleyhisselam'ın nereye götüreceğini bilmediğimizden korkuyoruz. Gece çıkmışsın dersten evine doğru yürüyorsun, bir araba yanaşmış, birden tutmuş kolundan çekmiş içeri. Ne hissedersin? Korkar insan, değil mi? Eyvah der ya, eyvah der. Ne oldu ya? Ne oldu? Kime borcun vardı? Beni çekti arabaya, değil mi? Kafanı bir çeviriyorsun, arabanın içerisinde rahmete gitmiş annem ve babanı görüyorsun. Ne yaparsın? Sarılırsın ya. Kucaklarsın hasretinden. Az önce korkuyordun, şimdi mutlu oldun. Değişen ne? Seni kimin tuttuğunu gördün. Şimdi biz Azrail Aleyhisselam'dan niye korkuyoruz? Kim olduğunu bilmiyoruz. Mahiyetini bilmiyoruz. Vazifesini bilmiyoruz. Melek diyoruz ama daha kötü gösteriyoruz. Demek ki değişen o. Biz ruhumuzu kimin aldığını bilsek, ruhumuzu kime emanet ettiğimizi bilsek ve onun vazifesini bilsek. Korkularımız yerine neye bırakacak? Belki bir çay sohbetine. Belki bir muhabbete. Belki bir hoş amel etmeye. Belki "Ya hoş geldin, nerede kaldın ya? Ben Rabbimi özledim, beni götür artık" demeye uzlaşacak. Demek ki biz ölümden korkmamızın temel sebebini şöyle anlamalıyız. Biz ölümden korkuyoruz. Çünkü ölümün hakikatini bilmiyoruz. Neyini biliyoruz? Perdesini biliyoruz. Evet, devam edelim mi?
Elcevap: Birinci sualin cevabının ahirinde denildiği gibi. Soru şuydu: Ölüm nasıl mahluk olur? Nasıl nimet olur? Evet. Mevt vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur. Beyler, şu ölüm tarifini var ya, ah ah, şu kalp bir bilse, bir bilse var ya, o insana iki cihan korku yok. O kadar da iddialı konuşuyorum. Ya muazzam bir şey ya, şu ölümün tarifi var ya. Bir. Vazifeyi hayattan terhistir. İki. Paydostur. Şimdi düşün, bir fabrikada çalışıyorsun. Nasıl çalışıyorsun ama? Sabah akşam. İşler yetişsin, güçler yetişsin, şöyle olsun, böyle olsun, saat akşam beşi görmüş, kan ter içinde kalmışsın, bir düdük çalıyor. Ne oldu? Paydos. Şimdi bu adam sevinir mi? Üzülür mü? Sevinir ya. Niye? Çünkü bu adamın bir sorumluluğu var. Üstüne bir sorumluluk binmiş bu adamın. Fabrikada kendisine verilen işleri yapacak. Şimdi üstünde sorumluluğun ağırlığı olan bir insan paydos vaktini dört gözle bekler. Başka bir adam var. Fabrikada ayla aylak geziyor. Ne vazifesi var. Ne oranın ne fabrikası olduğunu bilir. Yani öyle tevafuken denk gelmiş fabrikada, böyle bir çay içiyor. Bir ona bulaşıyor, bir ona sataşıyor. Bu insan için paydos'un bir önemi var mı? Demek ki ölüm kimler için paydos, kimler için "Senin işin bitti artık, dinlenebilirsin" çağrısı, o vazifenin yükünü omuzunda hissedebilen adamlar için. Yoksa hepsi vazifeli aslında. Serkan.
Şimdi Efendimiz aleyhisselatü vesselam, Hud Suresi yüz on ikinci ayet var ya, onunla ilgili bir ifadede bulunuyor. "Festekim kema umirte." "Emredildiğin gibi dost doğru ol." Diyor ki: "Bu ayetin yükü omzuma bindiğinde, saçlarım beyazladı" diyor. Saçlarım. "Bu ayet beni ihtiyarlattı" diyor. Neden böyle diyor biliyor musunuz? Çünkü o ayetin vazife ve sorumluluğu Efendimiz Aleyhisselam'ın üstüne binmiş. Şimdi Efendimiz'in üstünde o yük olduğunda ne oluyor? Dünya onun için o fabrikada çalışma. Ölüm ise onun için bir paydos, bir terhis oluyor. Maalesef, hani belki ifade üzücü olacak ama biz çoğumuz itibariyle biz ayetin bile farkında değiliz. Açıyoruz, diyoruz: "Aa, böyle bir ayet mi var yani? Resulullah'ı yaşlandıran, saçını beyazlatan böyle bir ayet mi var?" Sorumluluğun farkında olmayan bir insan, ölümün hakikatini de farkında olması mümkün değil, değil mi? Burası çok üzücü.
Şimdi bu hayat nasıl biliyor musunuz? Bu hayat. Vazifeli insanlar için söylüyorum. Yani herkes vazifeli ama herkes farkında değil maalesef. Çok ağır bir yük bu hayat. Ruhun kafesteki bir aslan gibi bu dünyada bir o yana dolanıyor, bir o yana dolanıyor. Zaman dilimi çok geniş gibi geliyor bize. Ama aslında şu anda sıkışmış, kafesteki bir aslan gibi içimiz darlanıyor, kalıyoruz. Şimdi ölümün içinde ne var biliyor musunuz? Bu hayvaniyetin darlığından kurtulmanın bir mutluluğu ve huzuru var. Biz eğer maçı bitirebilirsek, havlu atmazsak, son nefesi verdiğimizde Allah da "Sizi affettim" derse eğer, inşallah ne olacak biliyor musunuz? "Ya Rab, ben bu dünyaya nasıl dayanmışım!" diyeceğiz. İnanın bak, inanın. Dünya ile ilgili ehl-i kamil insanların ifadeleri hep böyle olmuş. Zindan demişler.
Şimdi bu dünyanın ömrümüzü adadığımız lezzetleri bile nasıl biliyor musunuz? Sofraya geldi mi en güzel yemekler? Geldi. Donattık mı sofrayı? Donattık. Bakın dikkat edin, hayatımızda en çok masrafı belki sofraya yapmışızdır. Ne kadar mideyi doyuracağız? Yumruk kadar mideyi. Yedin, yedin, yedin, doydun, sonra ne oldu? Lezzet bitti. Bu dünyadaki yemeğin lezzeti bile açlığa bina edilen bir lezzet. Yani bu dünyanın kanunlarını biliyor musunuz? Lezzetler zıttına bina edilmiştir. Acıkırsan yemek lezzetlidir. Yorulursan uyumak lezzetlidir. Mesela yorulmadan uyumayı dene, zulüm gibi olur. Eğer miden hararet yaparsa, su içmek lezzetlidir. Ya bakın, bu hakiki lezzet olamaz. Niye olamaz? Çünkü zıttının üstüne bina edilen bir lezzet, hakiki lezzet olamaz. Hakiki lezzet nasıl olur? Ne acıkacaksın, ne doyacaksın. Sadece zevk için yiyeceksin. Neyin tarifi bu? Bakın, cennetin tarifi bu. Cennette acıkmak var mı? Yok. Doymak var mı? Yok. Ne için yiyorsun? Zevk için. Mesela ben köyü çok severiz biz. Böyle bir yeşilliğe falan gidelim deriz. Ya o arabayla gitmişsin, belin ağrır. Arabadan inmişsin, soğuk vurur, sıcak vurur. Şu köyün şöyle şelalesinin suyunun üstüne gideyim dersin, bu sefer de dizlerinin bağı tutmaz. Ya arkadaş, bu nasıl zevk ya? Şimdi cennette sana dünyalar kadar mülk verilecek, biiznillah. Şimdi sen burada bu yorulacak vücutta gitsen olur mu? Olmaz. Demek vücudu da değiştirmen lazım. Bak, ölümün hakikatini konuşuyoruz. Öyle bir vücut, böyle bir diyara gideceksin ya. Bu dünya ise ruh için nasıl biliyor musunuz? Zaten ruhun isteklerine biraz bakan bir insanın ahirete düşünme ihtimali yok. Ruh beden hapishanesinin içerisinde sıkışmış, manevra yapamıyor ya, dönemiyor ya. Hayalleri nereye gidiyor? Her yere gidiyor. Ruhun gidebiliyor mu? Gidemiyor ya.
Şimdi ben Karadeniz'den daha büyük bir balinayı getirip Karadeniz'e koysam. Ne dersiniz? "Bu balık bu suya ait değil" dersiniz. Bakın, benim içimdeki ruha balık dersek eğer, bu dünya okyanusundan daha büyük bir ruha sahibim. Ruhumu dünyanın denizine koyduk. Yüzemiyor. "Bakayım şu imtihanı geç, hallederim" diye. Benim ruhumda nereden bakarsan bak, cennet emareleri var. Peki benim ruh bu sonsuzluğu nasıl böyle iştahlı arzu ediyor? Normalde bizim bir kaidemiz var. İnsan tatmadığı bir şeyi istemez. Bu bir kaide mi? Kaidedir. Ben sonsuzluğu canım çekiyor. Demek ki benim ruh bunu tatmış. Doğru mu? Allah Allah. Ta bezm-i elest, değil mi? Demek ki ta oralardan tatmış ki sürekli diyor ki: "Ya o sonsuzluğa kavuştur." Üstad Hazretleri diyor ki: "Kim dönüp uyanık vicdanına baksa, 'Ebed, ebed' çığlıklarını işitecektir" diyor. Cümleye bakar mısın? Muazzam bir şey ya. Bakın. Az önce işaretleri sayacağız dedik. O işaretleri sayıyorum. Bir. Vazifeyi hayattan terhistir. İki. Paydostur. Buyurun devam edelim.
Bir tebdili mekandır. Evet. Ölüm neymiş? Birincisi vazifeye hayattan terhis. Vazifelerin var mıydı burada? Vardı. Cennette var mı vazifeleri? Farz mı o ibadetler? Hayır. Ancak orada lezzet için yapabilirsin. Başka yok. Farz yok yani. Bak vazife-i hayat gitti. Paydos oldu mu? Paydos da oldu. Üçüncüsü ne? Tebdili mekan. Ne demek? Mekan değişikliği. Ya güneşi istediğin yerde tutamıyorsun. En sevdiğin gül solup gidiyor. Bu dünyanın şartları böyle, ahvali böyle yani. Sevdiğin annen toprağın içerisinde dağılmış gitmiş vücudu. Kimileri çocuğunu kaybediyor. Kimileri sağlığını kaybediyor. Kimileri aklını kaybediyor. Dünya böyle bir yer yani. Bir şeyleri kaybediyorsun mutlaka. Ya diyorsun ki "Benim bu mekanı değiştirmem lazım" diyorsun ya. Birazdan bir tohum örneği verip mekan değişikliğinin ne olduğunu ayrıntılı anlatmak istiyorum. O yüzden bu maddeyi burada bırakıyorum. Buyurun dördüncü maddeye geçelim.
Bir tahvili vücuttur. Ne demek? Vücut değişikliği. Şimdi bak. İsmail, cennete anlatıyor muyuz? Sonsuz bir yer. Bak, cennetin en güzel tarifi ne biliyor musunuz? Ama bunu söyleyen adam unutmaması lazım. Öyle bir tarif. Cenneti Üstad Hazretleri şöyle tarif etmiş ya Risale-i Nurlarda. Cennet diyor, "Ruh vüs'atinde genişliğinde, hayal sür'atinde." Ya bu ne demek? Mekanın seni kayıt altına alması yok. Buradayken burada olmamak da yok. Aynı anda bin yıldızdasın. Cennet öyle bir şey. Ya tarife bakar mısınız? Ruh vüs'atinde, hayal sür'atinde. Nimetler, lezzetler, hiçbiri kayıt altına alınmıyor. Hiçbiri bitmiyor. Ulaşamayacağın hiçbir lezzet yok. Şimdi ben böyle bir cennete, iki tas yemekle doyan mideyle gitsem olur mu? Olmaz. O zaman benim neyi değiştirmem lazım? Bedenimi. Bak ne diyordu. Tahvil-i vücuttur. Bakın, vücudun değişikliği lazım mı? Lazım. Şimdi o kadar görüntüler, manzaralar olacak cennette. Düşünsene yani, bin katlı saray verilmiş sana ve bu dizilerle ben nasıl çıkayım? Zaten dizimden yeni ameliyat oldum. Nasıl çıkacaksın bu dizilerle? Çıkamazsın. Ne yapmam lazım? Benim oranın keyfiyetine göre yeni bir beden kıyafeti giymem lazım.
Şimdi bakın, çok ince bir şey anlatayım ya. Bu teknoloji hayatımızda muazzam bir yeri var. Seviyor muyuz? Seviyoruz arkadaş. Hiç sordunuz mu kendinize? Ya ben bu teknolojiyi niye bu kadar seviyorum? Niye biliyor musun? Çünkü bu cesedin standartlarını ruhun standartlarına bir parça yaklaştırmaya yarıyor. Bunu gören ruhta teknolojiyi bırakmıyor. Şimdi normalde benim cesedim saatte kaç kilometre hız yapıyor? Dört. Peki şöyle sağlam bir arabaya binsen, saatte kaç kilometre hız yapıyor? İkiyüz, üçyüz, dörtyüz yapıyor. Şimdi ruhun standardına bir parça yaklaşıyor mu? Yaklaşıyor. Ruh bundan bir lezzet alıyor. Ya diyor, "Bunun uçağı da yok mu?" diyor. "Beni füzeye de bağlayın" diyor. Değil mi? Uzaya mı atacaksınız? "Beni de bağlayın" diyor. Niye? Çünkü cesedi ruhun standartlarına yaklaştığın anda ruhumdan lezzet alıyor. Diyor ki: "Aa, ben bunu yakalayayım, bırakmayayım." Şimdi mesela normalde sizde kalbinize baktığınızda, aynı anda bütün dostlarınızla buluşma ve konuşma arzusu vardır. Mesela şimdi cennete gittiğinizde Resulullah Aleyhisselam'a kavuşmak için sıra beklemek ister misiniz? Yok zaten öyle bir şey. Demek ki aynı anda birçok insanla temas kurulabilecek bir haslet, bir özellik lazım. Peki bu özelliğin bir emsali telefonda var mı? Var. Aynı anda bir basıyorsun, onu arkadaşına aynı anda mesaj gidiyor mu? Gidiyor. Demek ki teknoloji aynı anda birkaç kişiyle görüşmeye yarıyor. Aynı anda birkaç arkadaşa haber ulaştırıyoruz. Konuşmuş oluyorsun aynı anda. Demek ki teknoloji şu cesedi ruhun özelliklerine bir parça yaklaştırdığında ne oluyor? Bırakmıyor, vazgeçmiyor onu ya. Şimdi biz hayatı sürekli sürekli sürekli ceset standartlarına yaşadığımızdan, gerçekten ahiretin lezzetinin ne olduğunu farkında değiliz. Ben ahiretin lezzetinin ne olduğunu en çok iman derslerinde hissediyorum. En çok. Yahu diyorum, bu ahiretle ilgili bir mesele bahsedildiğinde ruhun bu kadar coşuyorsa, lezzet alıyorsa, ya bir de bu ahireti göster, nasıl olur diyorum. Hayal edilmiyor, değil mi? Öyle muazzam bir lezzet var içerisinde. Allah Allah. İşte bunu bilmediğimizden. Ceset standartlarında yaşadığımızdan. Affedersiniz yani, hayvani özellikleri üzerinde bir hayat sürdüğümüzden. Zannediyoruz ki esas lezzet budur. Sen bunları gerçek lezzet zannedersen, ölüm gelince ne yaparsın? Korkarsın ya. Niye? Zahirini görmüşsün, hakikatini görememişsin. Devam edelim mi konuşmaya?
Hayatı bakiyeye bir davettir, bir mebde'dir. Beşincisi nedir? Hayatı bakiyeye bir davettir, bir mabde'dir. Geldik anahtar kelimeye. Bakın, ölümden önce ölümün işaretini veren beş madde konuştuk. Ve bu maddelerin içerisinde en ciddisine biliyor musunuz? Mebde kelimesi. Niye? Yahu arkadaş, mebde'de demek başlangıç demek. Yani şunu böyle biraz daha yalın ifade edecek olursak; "Ölüm bir başlangıçtır" demek istiyoruz. Ya arkadaş, bak filmleri izleyin, şarkıları izleyin, klipleri izleyin, ölüm şimdiye kadar bize anlatılan şekliyle hep bir sondur. Hep bir yok oluştur. Şimdi Kur'an'ın ifadesinde diyor ki: "Ölüm bir başlangıçtır" diyor. Hangisi doğru bunun? Burayı bizim iyi anlamamız lazım. Bakın, Efendimiz Aleyhisselam'a ölümden sonraki hayatı sormuşlar. Ne demiş biliyor musunuz? "Ne göz görmüş, ne kulak duymuş, ne kalbi beşere hutur etmiş." Yani kalpte bile böyle bir şeyin emaresi gelmemiş diyor. Öyle bir diyar yani. Ya şimdi böyle bir olay başlangıç olmaz mı? Şimdi sizin fabrikada insan yirmi yıl çalışsa, çalışsa, çalışsa, hayalindeki bir projeyi gerçekleştirecek parayı biriktirse, adam demez mi? "Ya işte ben şimdi hayata başlıyorum." Ya şimdi bu vazifelerle biz inşallah Allah razı olursa o sevapları biriktirip kazansak, ahirette de "Evet, sana bu bahsedilen standartlar verilecek" denilse. O ölüm yok oluş değil, bir başlangıç olur. Evet, devam edelim mi?
Bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesidir. Şu maddeleri okuduktan sonra insana şunu demesi lazım: "Ben dünyada belki olması bile meçhul olaylara geleceğim." Diyorum, arkadaş gelmemiş, gelecek benim geleceğim olamaz. Beraber ortak kulüpler, ortak dernekler kurmuşlar. Mesela yeryüzünde gerçekleşen depremler olmuş. Deprem mağdurları dernekleri kurmuşlar. Niye? "Bizim ortak bir derdimiz var. Bu derdimize kulak verin ve depremde mağdur olan insanların yardımına yetişelim" demişler. Veyahut lösemiyi yaşayan insanlar olmuş. Lösemi ile ilgili dernekler kurmuşlar. Demişler ki: "Bizim böyle bir derdimiz var. Böyle bir problemimiz var. Gelin bunun çatısı altında bu dertlerimizi konuşalım" demişler, değil mi? Mesela madde bağımlılıkla ilgili dernekler var. Toplanıyorlar, birbirlerine rehabilite ediyorlar, bir uzman eşliğinde. Ve ne yapıyorlar? "Ortak bir derdimiz var bizim ya, biz bu maddeye müptela olduk. Kurtulmamız lazım" diyorlar, değil mi? Şimdi nasıl çözerizin derdi onları hep ortak bir paydada birleştirmiş. Şimdi bizim dünya ile ilgili konuştuğumuz dertlerin tamamı en fazla insanın canını alır. Ama ortada bir dert var. Nedir o dert biliyor musunuz? Ölüm, ölüm. Başına gelmeyen insan yok. Başına gelmeyen beşer yok. Bundan önemli bir hakikat yok. Şimdi dünyevi dertleri konuşmak için insanlar toplanıyor da, böyle bir hakikati konuşmak için insanlar nasıl toplanmaz? Hani bazen diyorlar ya, "Bir arkadaş, siz toplanıp ders okuyorsunuz da, Kur'an'ın hakikatlerinden tefsir dersleri yapıyorsunuz. Niye toplanıyorsunuz?" Ne dememiz lazım biliyor musun? "Sen niye toplanmıyorsun?" Böyle bir hakikat gözünün önündeyken, ölüm gibi bir gerçek varken. Sen nasıl bunun farkında değilsin de? Sen nasıl toplanmıyorsun? Sen nasıl buna çare aramıyorsun? Nasıl aramıyorsun? Asıl bizim buna şaşırmamız lazım. Şu dünyada araba için, ev için ömrünü verenler, şu ölümün hakikatinin perdesi biraz yırtılıp biraz açılsa, ne yaparlar biliyor musunuz? Var gücüyle asıl bu işe çalışırlar. Çünkü on kuruşluk menfaati için mücadele eden adam, bir seviyeli yerde bin kuruşluk menfaat var. Daha çok mücadele eder. Dünyanın geçici saadeti için mücadele eden bir adam, bir ise sonsuzluğu kazanmanın bir formülü var. Bunun için daha çok mücadele eder. Demek ki biz o perdede kalıyoruz. Ölümün hakikatini bilmiyoruz. O yüzden ölümün yaratılan bir şey olduğunu da farkında değiliz. O yüzden ölümün nimet olduğunun da farkında değiliz. Şu ifadelere bakar mısın? Ölüm mekan değişikliğidir, ölüm vücut değişikliğidir, ölüm başlangıçtır diyor. Sübhanallah, ne demek ya? Ben başlangıca mı gidiyorum? Başlangıca gidiyorum. Biz aslında bir şeyi kazanmıyoruz. Kaybetmemeye çalışıyoruz. Başlangıca gidiyorsak. Yani bizim şu verilen hayat var ya, bu hayat üzerinden ahireti kazanmaya çalışmıyoruz. Kaybetmemeye çalışıyoruz. Çünkü sinni buluğ'a kadar, on beş'e kadar zaten cennet garanti, haricisi sana doğru mu? On beşten sonra ben fıtratı bozmadığım anda otomatik cennete gideceğiz. Doğru mu? İnşallah. Demek ki ben yeni bir şey kazanma gayretinde değilim. Verilen bir müjdeyi, verilen bir beşareti kaybetmeme gayretindeyim ya. Bakın, nasıl nazarlar değişti, nasıl bakış açılar değişiyor, değil mi? Buyurun devam edelim.
Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdirledir, öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Nasıl ki hayat, bir çocuğun dünyaya gelmesi, bir tohumunun sümbül vermesi bir yaratılıştır. Ölümde aynen öyle bir yaratılıştır. Ben dünyaya kasten gönderildiğimi nereden anlıyorum? İlk bunu soralım mı? Ben dünyaya tesadüfen gönderilmediğimi, kasten gönderildiğimi nasıl anlıyorum? Bakın şöyle anlıyorum. Anne karnında çocuğun cihazatlarına bakalım birlikte. El var mı? Var. Kullanabiliyor mu? Kullanamıyor. Göz var mı? Var. Kullanabiliyor mu? Kullanamıyor. Ağız, dil, kulak, ayak anne karnında var mı bunlar? Bak, anne karnında kullanabiliyor mu bunları? Kullanamıyor. Beslenmeyi bile bir hortum kanalı ile karnından yapıyor, değil mi? Şimdi bakıyorsun, bu cihazatları kullanabileceği bir diyara geliyor. Yani verilen cihazatların karşılığı bu dünyadaysa, bu iş tesadüf işi olamaz. Bak, anne karnında göz var. Dünyada görüntü var. Ya Allah aşkına ya, şu eşlemelere bakar mısınız? Yani şaşırtmıyor mu ya işlemeler? Çok muazzam bir şey yani. Anne karnında kulak var. Dünyada da işiteceği sesler var. Anne karnında dil var. Dünyada tat var, tat. Ya bu muazzam bir şey yani. Anne karnında el var. Dünyada tutacağı şeyler var. Anne karnında ayak var. Dünyada koşacağı çayırlar, çimler var. Böyle bir dizayn hiç tesadüf eseri olabilir mi? Olamaz. O zaman şunu demek zorundasın: O cesedi yaradan, bu dünyayı bilerek yaratmış. Yoksa böyle bir uyum olabilir mi? Mümkünatı yok. Anne karnı nasıl? Boğucu. Niye? Kullanamıyor cihazları. O ceset için anne karnı ne kadar boğucuysa, bu ruh için de dünya inanın o kadar boğucu. En son hacmini genişletip anne karnında daralan ceset nasıl dünyaya doğuyorsa, bizde dünyada sıkıla, sıkıla, sıkıla, sıkıla ahirete doğacağız. Demek ki; ölüm yok oluş değil, bir yeniden doğuma, bir yeniden başlangıçmış o zaman. Ve inanın, o doğum gerçekleşince, gözümüzü ahirette açınca, zaten dünya böyle bir iki dakika gibi gelecek zaman kavramından dolayı. Ve şunu çok defa söyleyeceğiz: "Ya Rab, ben bu dünyaya nasıl dayanmışım! Nasıl dayanmışım bu dünyaya ya!"
Şimdi bakın, bu dünyada muhabbet ettiğimiz her şey birçok perdelerden geçmiş gölgeler. Örnekleyelim. Gece vakti yürüdüğünde denizin üstünde neyi görüyorsun? Yakamozu. Çok güzel ışık diyorsun, değil mi? Çok güzel ışık. Peki o yakamoz nereden yansıyor ışığı? Aydan. Peki ayın ışığı nereden yansıyor? Güneşten. Yani sen aslında denizin üstündeki ışığı, yakamozu severken güneşi sevdiğini söylüyorsun. Çok iyi anladık mı burayı? Çünkü o yakamozun ışığı ayın kendisinden değil. Denizin kendisinden de değil. Güneşin kendisinden. Demek ki sen o yakamozu sevdiğini söyleyerek aslında güneşi sevdiğini söylüyorsun. Demek ki sen annenin şefkatini sevdiğini söyleyerek aslında Allah'ın şefkatini seviyorsun. Demek ki sen çocuğundaki güzellikleri sevdiğini söyleyerek aslında Allah'ın o güzellikleri verdiği merkez olduğunu bilerek Allah'ı sevdiğini söylüyorsun. Demek sen dünyadaki o envai çeşit lezzetleri, nimetleri sevdiğini söyleyerek Allah'ın hazinesini sevdiğini söylüyorsun. Şimdi bak. O güneşe şiddetle ışığına bak. İki tane perdeden geçince seyrek bir ışık haline geliyor. Bir aya çarpıyor, iki denize çarpıyor. O güneşin kuvvetli ışığını iki tane perde ne kadar az bir hale getiriyor. Doğru mu? İki perde. Şimdi bak. Güneş dediğimiz Allah'ın nur isminin yetmiş bin perdeden süzülmesidir. Allah'ın nur ismi yetmiş bin perdeden süzülüp güneş gibi bir hakikati doğuruyorsa, cennette bu yetmiş bin perde birden açılınca ne olacak? Lezzete boğulacaksın. Elmada böyle mi? Elma da böyle. Yani mesela elmadan bir lezzet alıyorsun, değil mi? Aslında ne yapıyorsun biliyor musun? Cennetten elmanın gölgesi yansımış. Sen de o gölgeye dil vurmuşsun. Dostluktan, hanımından, çocuğundan lezzet alıyor musun? Alıyorsun. Cennetteki uhuvvet, o kardeşlik, gerçek muhabbet gölge olarak vurmuş. Sen de dünyada o gölgeye dil vurmuşsun. Bakın, gerçekten bu ifade bile az kalır. Yani bu ifade mübalağa içermiyor, bu bile cennetin nimetleri arasında az kalır. Resulullah'ın ifadesini hatırlatalım. "Ne göz görmüş, ne kulak duymuş, ne kalbi beşere hutur etmiş" diyor. Öyle bir hatıra gelmemiş kalbe beşere. Ya böyle bir şeyden bahsediyoruz. Gölge ifadesi bile tasvirler için yetersiz kalıyor yani.
Şimdi böyle bir diyara gidecekken bizim şu anlattığımız metaforda şunu anlamamız lazım. Ne kadar çok perdeyi kaldırırsan, o kadar çok lezzetle buluşacaksın. Dünyadaki bütün sebepler perde midir? Perdedir. Mesela canım portakalı istiyor. Toprak sebebi lazım mı? Lazım. Su sebebi lazım mı? Lazım. Cennette canım portakal istiyor, sebep lazım mı? Lazım değil. Bakın olaya bakar mısınız. Dünyada bir lezzete ulaşmak için sebepler lazım ve o sebepler lezzetin kıymetini düşürüyor. Cennette canım bir lezzet istediğinde hiçbir sebep ortada yok. Demek ki dünya hikmet diyarı, bir şeye ulaşmak için bazı sebepleri kullanman lazım. Cennet kudret diyarı, "Kün Fe Yekûn" dedi mi Allah, her şey oluyor. Hiçbir sebep söz konusu değil. Madem sebep ortada yok, o güzel lezzetleri Allah'ın hangi isimleri veriyorsa, o isimlerle bizzat muhatap olacaksın. Böyle bir şey olur mu ya? Dünyadaki yalan lezzetler için bunca mücadele eden insanlar, şu sebeplere takılmasa, şu sebepler yırtılsa, ölümün hakikatini görse, bütün nefeslerini burada feda ederler. Bize düşen durum nedir? Hatırlatmak. Sürekli bunu hatırlatacağız. Buyurun devam edelim.
Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayatı nebâtiyenin mevti, çiçekleri ölümünden bahsediyor evet. Hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, tohum ölünce ne oluyor? Muz oluyor. Şeftali oluyor. Böyle bir ölüme üzülür mü insan? Devam et bak o mantıkta dinleyin. Bakış açımızda hastalık var gerçekten hastalık var. Allah'ın nimet diye yarattığı şey korkulacak bir şey görüyoruz. Yani bu ciddi bir problem. Nazarımızda kaymalar var, problemler var. Lütfen anlayalım şu satırları, çok önemli meseleler. Buyurun.
Gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor. Ana konumuz: Tohum öldü, sümbül doğdu. Dersin en kemik yerini anlatıyorum. Çiftçi bir tohumun ölümüne üzülür mü? Üzülmez. Niye üzülmez? Tohumun ölmesi demek patates demek ya. Tohumun ölmesi demek şeftali demek, ananas demek, kivi demek. Ya şimdi çiftçi buna üzülür mü? Tohumun toprağa düşmesinden sonra bire bin verdiğini gören bir insan kendi toprağa düşmesinden üzülür mü? Üzülüyorsa demek ki tefekkür edememiş. Tefekkür ne demekti? Bazı sebepleri alarak neticeye varmak. Ya tohumun toprağı düşünce bire bin verdiğini gören bir insan, kendi bedeninin toprağa düşmesinden üzülür mü? Üzülüyorsa anlayamamış demek meseleyi. Neyi anlayamamış? Ölümün hakikatini.
Şimdi bakın, fark ettiğiniz üzere toprak. Toprağın altında tohum ölüyor. Ama toprağın üstünde sümbül olarak çıkıyor. Şimdi bizim ölme meselesini tam iyi anlamamız lazım. Şimdi ben şu tohum meselesine toprağın altından bakarsam, buradan nazar edersem, öldü, üzülür müyüm? Üzülürüm. Toprağın üstünden baktığımda meyve veren, güneşle buluşan, yağmurlu arkadaşlık eden koca bir ağaç görüyorum. Şimdi üzülür müyüm? Sevinmem lazım. Kur'an diyor ki: "Biz ölümü yarattık." Anladınız mı ne demek olduğunu? "Tohumu sümbül haline getirdik" diyor. Şimdi bakın, biz toprağın altından bakıyoruz, yani dünyadan. Ne diyoruz tohumun ölüşüne? "Yazık, gitti. O tohumla ne sümbül oldu? Koskocaman ağaç oldu." Demek ki bizim bakış açımız ölümün hakikatini bize gösterecek. Toprağın altından baktığın anda meseleyi anlamıyorsun, "gitti, atam gitti, ötem gitti, ben gittim, beden gitti" diyorsun. Ama toprağın üstünden, yani Kur'an'ın nazarıyla bakabilirsen, tohum sümbül oldu.
Şimdi sahabe Efendilerimiz cihattan döndükten sonra üzülürlermiş, yine şehit olamadık diye. Şimdi olay da çok ilginç. Onlar şehit olamadım diye üzülüyor. Biz ölüyoruz diye üzülüyoruz. Gerçekten bir bakış açımızda problem var. Şimdi Efendimiz Aleyhisselam'ın bir sahabe efendimize bir hatırası var, diyor ki: "O Allah ile konuştu, Allah da onu doğruladı." diyor. Bir gün cihata gidiyorlar. Cihattan sonra ganimet paylaşımı yapılıyor. Sahabe Efendimiz bir tanesi diyor ki: "Ben bunun için gelmedim buraya" diyor. "Ben şurama bir ok saplansın da şehit olayım diye geldim" diyor. Aradan biraz zaman geçiliyor. Gerçekten cihattan sonra bir sahabe efendimizin şehadetinden bahsediyorlar. Efendimiz Aleyhisselam bakıyor ki, tam o sahabe efendimiz, tam "Ben buraya şuradan ok yiyip şehit olmak için geldim" diyordu ya, tam oradan Allah oku yaratıyor ve oradan ok saplanıyor, şehit oluyor. Ve Efendimiz Aleyhisselam diyor ki: "O Allah'la konuştu, Allah da onu doğruladı" diyor. Bakın olaya bakın. Şimdi burada demek ki bizden nazar kayması var. Onlar ölüme, hatta Allah için ölüme, hatta şehadete iştah duyarlarken, biz ölüm için ne diyoruz? "Ya ölüm korkulacak bir şey, ya üzülecek bir şey, gitmeyelim oraya" diyoruz. Allah Allah. Şimdi demek ki bir problem var. Biraz daha okuyalım bakalım, canlandıralım.
Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatadır. Çekirdek öldü mü? Öldü. Ne doğdu? Sümbül doğdu ya. Asıl sen çekirdeği toprağa niye ekiyorsan o çıkıyor ortaya. Evet. Belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır. Ölümün yaratılma ifadesini anladık mı? Bence çok iyi anladık. Evet. Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ki ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahluk denilir. Anladınız mı ifadeyi? Yani senin yediğin bir hayvanın eti veyahut bir bitki bile. Şimdi onu dalından kopardığında, hayvan öldürdüğünde aslında ölüyor. Ama insan vücudunun bir parçası olduğundan aslında hayat mertebesi yükselmiş oluyor. Gerçekten ölümün hakikaten anlayınca bakış açısı çok değişiyor ya.
Bir gün bir arkadaş dedesini kaybetmiş de öyle ağlıyordu. Ama "vay vay la" ile. Arkadaş da bu işlerden uzak bir adam. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Ya dedim, ne konuşsak, nasıl teselli versek dedim. Deden nasıl biriydi dedim. Ya dedi, dedem dedi. Namaz abdest o biçim dedi. Hep hayır hasenat yardımcı olurdu. Hatta dedi, cemaat namazlarında camiyi bile kaçırmazdı dedi. Dedim ki: "O zaman dedim, sen dedene ağlıyorsun ya. Allah eğer ona cenneti nasip ederse dedim, bence dedim deden sana ağlıyordur." Ya biz ibadetle, namazla, oruçla uğraştık, kurtulduk da. Bu tabi mecazi bir ifade yani. Yoksa orada ağlamak, üzülmek yok da. Şimdi biz demek ki olayın hakikatini anlasak, bakış açımız çok değişecek. Mesela şimdi bizim burada arkadaşlar umreye gittiğinde. Siz de göndermişsinizdir atanıza, ötenize, dedenizi, nenenizi, değil mi? Umreye gönderirken biz insanlara gülüyoruz. Ya umreye gidiyor diye mutlu oluyoruz.
Ama vefat ettiğinde üzülüyoruz. Bakın burada da bizde bir nazar olarak bir farklılık var aslında. Umreye kime gönderiyoruz biz? Ravzayı mutahhara'ya gönderiyoruz. Efendimiz Aleyhisselam'ın yanına gönderiyoruz. Bak düşünün bir zat var. Hem de o zat Efendimiz Aleyhisselam. Sen onun beytine gönderirken, evine gönderirken gülüyorsun. Zatına bizzat kendisine gönderirken ağlıyorsun. O zaman ölümün bir hakikati daha açıldı. Ölüm ne biliyor musunuz? Allah resulü aleyhisselatu vesselam'a kavuşmak.
Şimdi biz burada sevdiğimiz dostlarımızı falan bazen düşünüyoruz ediyoruz da, inanın ehli imanın toprağın altında toprağın üstünden daha fazla dostu ahbabı vardır. Ve onların başı kim biliyor musunuz? Piştarı kim? Bizim dostlarımızın piştarı kim? Efendimiz MUHAMMED MUSTAFÂ -aleyhisselatu vesselam.
Şimdi ahirete gitmişsin, sırattan geçmişsin. O af buyruğunu almışsın eline. Kaybettiğin insanlar orada ama gözün onlara bakmıyor. Diyorsun bir geçin. Benim beklediğim biri var. Komşu olmayı beklediğim biri var. Birkaç tane tanıdık görüyorsun. Musabları görüyorsun. Enes bin Malik'leri görüyorsun. Huzeyfe-tül Yemâni'yi görüyorsun. Sa'd bin Vakkās'ı görüyorsun. Muâz bin Cebel'i görüyorsun. Diyorsun ki; onlar varsa onların dostu da vardır diyorsun. Ötelerden bir göz. Açmış avcunu, açmış ellerini geldin mi ya Mehmet'im diyor. Geldin mi diyor. Ölüm bizzat ona kavuşmaktır ya. Sen onun beytine birisini gönderirken gülerken. Onun zatına kavuşsan nasıl gülmez bir insan. Anlamıyoruz, anlamıyoruz. Ölümün ne olduğunu anlamıyoruz.
Ya şimdi bu dünyada hangimiz masaya otursak sahtelikleri konuşacağız. Sahte bir dost gördüm. Sahte bir yüz gördüm. Ya tamam kurtulalım o zaman kurtulalım. Şu vazifeyi hakkıyla yapalım. Vizemiz gelsin Allah tarafından geliyor. Yani o alamıyorsun. Önden gideyim arkadan gideyim yok. Öyle yok. İmtihanda sınav kağıdını yırtıp atıp gitmek yok. O zili bekleyeceğiz mecbur. Emir gelecek yani emre itaatteki inceliği yakalamak zorundayız. Allah da böyle inşallah bizden razı olduğu bir anda dualarla, amelle ya dese ki; Tamam madem o kadar sürekli sabah akşam salavat getiriyorsun. Buluşturayım seni o sevdiğin Habib-i zişan'la dese. Vallahi biz onunla göz göze gelsek. Cenneti de görebilir miyiz? Emin değilim yani. Cennetin sebebi hilkati ne? Resulullah'a muhabbet. Böyle garip bir olay var ortada. Anlayamıyoruz hakikatini. Anlasak ölüm bize bir de kapı gibi gelecek. Girdin mi o kapıdan? Girdin. Açıldı mı? Açıldı. Kim var kapının arkasında? Resulullah aleyhissalatu vesselam var. Eğer o rıza makamına erişirsek. Onunla buluşmak ve kavuşmak adına bir sıra bekleme ihtiyacımız olmayacak. Orası öyle bir yer değil. Bu dünyadaki acizliklerin hiçbirisi ahirette yok biiznillah. Onu beş dakika gördükten sonra rahatsız eder miyim o da yok. Sonsuzluğa medar bir dostluk kuracaksın. Resul-i Ekrem aleyhissalatu vesselam'la.
Ya şimdi ölüm bu demek yani. İnsan buna nasıl iştah duymaz ki? Nasıl duymaz? Ölümün hakikatini bilmezse, Azrail Aleyhisselam'ın vazifesini bilmezse, en kıymetleri ruhunu emanet ettiği bir zatı bilmezse, o kapının arkasında kimlerin beklediğini bilmezse. Ya annene bu dünyadaki muhabbetim var. Ağlasa üzülüyorsun. Yaşlansa üzülüyorsun. Hastalanınca üzülüyorsun. Aynı annene bir de bu kapıdan geçtikten sonraki muhabbetim var. Hiçbir üzülmenin emaresi olmadığı. Anne bile bu dünyada sevilemiyor doğru düzgün orada sevilir ya. Böyle bir diyara giden bir insan ölümden nasıl kötü kötü bahseder. Ölüm nasıl ona yokluk gibi gelebilir haşa. Gelmemesi lazım. Demek ki bir problemimiz var. Ölümden korkuyorsak hakikatini bilmiyoruz demektir. Allah Allah. İstemez misin? Resulullah (s.a.v) ellerini açmış seni bekliyor. Hoş geldin ya seni bekliyordum diyor bir de. Seni izliyordum diyor. Ya diyordum ki bunlar da bu asrın musabları herhalde diyodum diyor. İstemez misin yani? Ebuzer gibi taş yedi bunlar diyor. Ya gelin de bi pansuman edeyim dese, şöyle bir kafayı okşasa Allah Allah. Hakikati bilmediğimizden işte maalesef buyurun.
İşte en ednâ bir tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava aleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da âlemi berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbüllü verecektir.
Anne karnında iki tane ikiz düşünün. O ikizlerin bir tanesi doğsa ve dünyaya gelse. Şu doğan. Şu da anne karnındaki. Ya şimdi şuna sorsak anne karnındakine. Ne oldu senin kardeş? Nereye gitti? Sorma. Çıktı gitti buradan herhalde öldü der. Bu anne karnında çıkmış olan bebekle konuşsak. Ya desek ki bu senin birader senin için öldü çok üzülüyorum falan diyor. Ne üzülmesi ya der. O düşünemiyor herhalde. O kadar güzel bir diyara geldim ki bütün cihazatlarımı kullanabiliyorum. Elim, ağzım, gözüm. Asıl ben onun haline çok üzülüyorum. O daracık mekandan acaba kurtulabilecek mi diye bu asıl onu öldürür. Size de soralım buradaki anne karnındaki hayat mı asıl hayat? Yoksa o bebeğin doğup dünyaya gelmesi mi asıl hayat? Şimdi biz bu nazarı bir değiştirebilsek var ya ölüm bize şu dünyada sunulan en büyük nimet olacak. Düşünsene şu dünyada sonsuz yaşadığını, sevdiklerin yaşlanıyor. Gözünün önünde eriyor. Ama bu dünyadan bir şey yapamıyorsun değil mi? Şimdi bu dünyada da böyle bir olay var. Ölüm olunca ihtiyar bir sevdiğinin gözünün önünde erimesi bile ayrı bir anlam kazanıyor. Mesela biz evde bir ihtiyara baksak ne diyoruz. Ya gün ve gün gözümün önünde eriyip gidiyor diyoruz. Halbuki erime dediği ne biliyor musun? Tohum ölüyor. Sümbül vermiş ahirete sümbül. Hani az önce konuştuk ya. Ya bu ölümün işaretleri var mı? Var olmaz mı ya. Dünyada kim ölüme kötü bir ibare koymuşsa. Ya gözümün önünde eriyip gidiyor diye. O eriyip gitmek asıl, ahiret de namına sümbül vermek demek. Ama anlamıyoruz. Meseleyi bir şekilde ifade edebildiğimizi düşünüyorum. Ama anlatmak muhatabı ikna etmek için yeterli değildir. Bir de hidayetten nasibi olması lazımdır. Allah o hidayetten nasibini hepimize versin. Amin.
Biz birlikte bir plan yapalım. Ahirette inşallah Allah nasip ederse gidelim. Ayşe anamızı bulalım. Diyelim ki; ana bak şimdi ben dünyada ne zaman dara düşsem. Başım dişim ağrırsa. Anam beni hep korurdu kollardı hiç bırakmazdı. Sen de bu ümmetin anasısın. Şimdi senin kapına geldim. Ne olur beni bırakma diyelim. Anamız değil mi? Yaa.... Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El fatiha maassalavat.
Ya nurların her meselesi gibi buda çok kemik bir mesele. Yani ben bir insan bunları bilmeden nasıl dünyada rahat edebilir. Ben anlam veremiyorum. Benim için anlamı yok. Hikmeti dünya ve mafiha bilen arif değil. Arif odur ki bilmeye hikmeti dünya ve mafiha nedir. Diye böyle bir ibare vardı. Belki hatırlarsınız. Yani şimdi biz böyle dünyayı bilen insanlara böyle hayretler nazarıyla bakıyoruz. Hele bir de adam dünyaya biraz kazanmışsa adamın ahlakı falan da bizim umurumuzda değildir hani. Şimdi ben bir cihette anlam veremiyorum yani. Şimdi olmazsa olmaz dünya mı? Olmazsa olmaz ahiret mi? Hep o ifadeyle karşılaşıyorum sürekli. Ama dünya olmadan nasıl olacak. Ya şimdi hikmetli bir dairede ikisini zaten muazzene eder bir insan. Bu muazenenin at başı önderliği ahirettir. Ama ahirete elinde tutmayıp dünyayı tutan insanların sonu hiçbir zaman hayır olmamış. Ama dünyayı arkadaş ben umursamıyorum var mı bir şey diye mülahazasıyla yaşayıp ahiretini kurtaran verilen rivayetlerde çok insan olmuş. Yani bunun öncelik sırasını da biz bilmiyoruz. O yüzden ben bazen böyle meclislerde oturuyorum. Bazı arkadaşlar muhabbet ediyor. Hayran, hayran bakıyorum. Diyorum ki ya bu nasıl bir zeka? Bu nasıl bir analiz? Bu nasıl bir sentez beyin? Onu oradan parçalamış onu oradan onu oradan bir inşaat yapmış. Allah Allah diyorum ya nasıl akla gelmiş. Bir ticaret çevirmiş adam diyorum ki Allah Allah ya bu kadar ayrıntılı parametreyi nasıl düşünmüş. Aynı beyni şu dersler için kullansa adam bir numaralı kul olur diyorum ya bir numara yani forma yaptırırız adama ayın kulu diye. Ahiret için verilmiş bu cihazatları dünya için kullanan bir insan ahiret için kullanmıyorsa acaba Allah'a resmen nankörlük ediyor mudur? Bunu da soralım. Hep aynı ifadeler. Ama dünyasını kazanmasın mı? Kazansın. Ama ahirete dair bir şey yok bu adamın. Namazı yok bu adamın. Bak sen çocuğun on dört yaşında Kur'an'a başlamış diye mevlüt verip mutlu olmuşsun. Aynı çocuk on sekiz, on dokuz de bir şuur kaybı var o zaman. O şuur kaybı niye biliyor musun? Bu hakikatleri bilmemekte. Biz hep lafızda takılmışız. Bunların manasını anlamıyoruz. Bakın ceset ruh içindir. Lafız mana içindir. Kur'an bu hakikatlerin dersi içindir. Biz bu derslerle muhatap olmak zorundayız. Bu her birinin üzerine düşen farzı ayndır. Değil mi? Allah Allah.
Allah bizi muhatap almış. Bakın bu ayetler lisanıyla bizi muhattap olmuş satır satır konuşuyor. Bir de o satırları tatbik eden bir zat var. Kim? Efendimiz aleyhissalatu vesselam. Şimdi mesela bazen arkadaşlar böyle bir cihaz alıyor. Bir makine alıyor falan. O makinanın kurulumuna bir adam geliyor. Tanıtımına bir adam geliyor. Bir şeyine bir adam geliyor. Ya Allah Allah diyorsun. Üstüne yüz, iki yüz tane düğmesi olan bir adama kursun ve tanıtsın diye elçi göndermişler. Doğru mu? Dimi abi. Bir makine için ne gönderiyorlar? Elçi gönderiyorlar ya. Yüz düğmeli bir makine Allah Allah diyorsun ya. Bir makine için elçi gönderilmişken. Şu kainat nasıl bir makine? Nasıl bir saray? Muazzam akıl ermez. İnsan nasıl bir makine? Nasıl bir saray? Tarif edilemez. Ya bunun için Allah azze ve celle elçi göndermiş. Niye? Satırdaki lafızlarla tatbikat arasında bir anlam kaybı yaşanmasın diye. Yoksa bize kalsa o satırlar maalesef canını okuruz. O yüzden Allah bir de acımış bize Efendimiz aleyhissalatu vesselam'ı göndermiş. Her satır manaya yüklenmiş onun üstünde, tatbik olmuş her satır. Çünkü kelimeler biliyorsun dil canlı derler ya. Mesela şu kartona koy dersem. Ne anlarsın? Ha karton bardaktır. Çay koy dersin. Ama bundan elli yıl önce kartona koy desem. Ya karton ne demek yani kartona bir şey mi konur dersin. Yani dil canlı bir şey böyle. Sürekli anlam değişikliğine uğrayabiliyor. O yüzden bizim o ifadeleri aynı dirilikte yaşamamız lazım. Allah azze ve celle bir elçi ile bunu sağlamış. Efendimiz Aleyhisselam'a. Ya böyle bir şey var önümüzde ama. Affedersiniz ne Kuran'ın hakkını veriyoruz. Ne Efendimiz'in hakkını veriyoruz. Ama dışarıda üç kuruşluk ticaret olsa zeka küpüyüz. Kimse bizi uyansak evet. Video ile ilgili yani yorum yapıp beğenip paylaşabilirseniz bu başkalarının da istifadesi için güzel olabilir. O yüzden onu da hatırlatalım. İnşallah diyelim. Ah ah. İstanbul deme bir ders daha çıkar şimdi. Deme İstanbul medrese deme sabah akşam yatıyorum kalkıyorum rüyalarımda görüyorum ya. O medreseyi de açıp inşallah orada da böyle dersler sabah akşam dersler ya inşallah inşallah ondan çok dua etsinler ya çok dua etsinler ona ya evet.