Transcription
Merhabalar, hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Bu videomda sizlere Darül harp ve Darül İslam kavramlarından bahsedeceğim.
Aslında bu kavramlar tarihin derinliklerinde kalmış, aktüalitesini yitirmiş, herhangi bir karşılığı olmayan kavramlar olmakla beraber, günümüzde bile yer yer Darül harp ve Darül İslam kavramlarına vurgu yapılarak, bunlar üzerinden bir takım yorumlar, hatta deyim yerindeyse meşum iddialar dillendirilmektedir. Örneğin, Türkiye'nin bile Darül harp olduğunu söyleyenler çıkmıştır yakın geçmişlerde. Hatta bu nedenle Türkiye'de cuma namazının kılınmaması gerektiğini dair bile uçuk yorumları görebilirsiniz. Bunların uzantılarının yer yer dillendirildiğini de görüyoruz. Hatta bu konuda bazen bana yönelik de eleştiriler vardır. "Siz de işte küfür düzeninde maaş alıyorsunuz, hayatınızı idame ettiriyorsunuz, dolayısıyla da Türkiye'yi adeta küfür düzeniymiş gibi, küfür nizamiymiş gibi gösteren..." Hani ifadede bulamıyorum ama aklı evveller bile çıkmıştır, bunu söyleyebilirim.
Öncelikle şunu hatırlatmam gerekir ki, Darül harp ve Darül İslam kavramları kesinlikle kurani kavramlar değildir. Bir kere Kur'an'dan mütevellit olarak üretilmiş kavramlar değildir. Peki, bunlar Hz. Peygamber döneminden esinlenilerek mi üretilmiş? Hayır, böyle bir şey de yoktur. Bunlar tamamen klasik fakihlerin veya fıkıhçıların dile getirdiği yorumlardan mütevellit olarak ortaya atılmış iddialardır. Buna göre Darül İslam denildiği zaman, İslami idarenin olduğu (ne demekse bu, tırnak içerisinde kullanalım bu ifadeyi) veya İslami hükümlerin, yani Kur'an'ı hükümlerin hakim olduğu, Müslüman idare, idarecinin egemenliğindeki, yönetimindeki ülke olarak zikreden topraklar Darül İslam olarak nitelenmiş. Buna mukabil küfür düzeninin hakim olduğu topraklar, yani İslam sınırlarının, İslam hakimiyetinin dışında kalan beldeler Darül harb olarak nitelenmiş. Buna göre demek ki olunca ne oluyor? Bunlarla savaşılması gerekiyormuş gibi bir temel üzerine oturuyordur. Bunları aynı zamanda küfür yönetimi olduğu için Darüşşif veya Darül küfür olarak da nitelendirilmişlerdir ve küfür yönetiminin hakim olduğu ülkeler olarak aynı zamanda da kafir liderlerin idaresindeki ülkeler olarak tanımlanmıştır. Peki, Müslüman idarecilerin olduğu topraklarda haliyle Müslüman yurdu olarak nitelenmiş ve bu nedenle de Darüsselam, yani Barış Yurdu olmuştur ve buna göre de yönetimlerinin İslami kaidelere göre şekillendiği ülke diye tanımlanmıştır. Bu şekildedir.
Peki, acaba gerçekten böyle midir? Yani tarih boyunca baktığınız zaman Müslüman ülkelerin hali kürmeli ortadan acaba ne derece İslami kaideler hakimdir? Yani mesela Darül harp denen ülkeler aynı zamanda zorbalığın hakim olduğu ülkeler olarak nitelendirilmiş ve bundan dolayı da bunlarla savaşılması gerektiğine dair bir yorum geliştirilmiştir. Yani çünkü Darül harbdir, buna tabidir, Darüşşif diye. Peki, o zaman soralım acaba tarih boyunca Müslüman dünyanın idaresi çok mu adil olmuş? Yani Darül harp olan ülkeler zorba yönetimlerde, Müslüman idareciler acaba çok mu İslami kaideler veya ahlaki veya hukuki kaidelere göre idare edilmişler? Bunu bir sorgu. Aslında benim ne demek istediğimi anlarsınız. Oysa Müslümanların idaresine bakarsanız tarih boyunca kurucu ilkeler diyebilirim ki Darül harb olarak tanımlanan yani ülkelerden çok çok çok daha zalime idarelere sahne olmuştur. Baktığımız zaman kurucu ilkelerin Hz. Peygamber'den sonra işletildiği birkaç dönem zikredebiliriz. İşte Hazreti Ebubekir ve Hz. Ömer dönemleri ki bu dönemlerde de bir takım sıkıntılar olmakla birlikte daha kabul edilebilir bir idare olduğunu görüyoruz. Keza Abdulaziz döneminin bu bağlamda örnek gösterilebileceğini söylerim. Hemen aklınıza belki Hz. Ali dönemi gelecektir ama Hz. Ali dönemindeki savaşlara, iç savaşlara baktığınız zaman öyle çok da Darül İslam diye tanımlanan o kriterlere uymadı tartışmalıdır. Dolayısıyla da bu detaya girmiyorum. Yalnız bunun ötesinde baktığımız zaman hangisini biz acaba Darül İslam, Barış Yurdu olarak niteleyebileceğiz?
Peki, bunun yanında İslam size bir devlet modelimiz sunuyor? Hayır, böyle bir şey de yoktur. İslam biliyorsunuz ilkeler sunar size. Bu ilkeler çerçevesinde siz idarenizi şekillendirirsiniz. Nedir bu ilkeler? Bu kurucu ilkeler aynı zamanda adalet değeri, ahlaklı vicdandır, ehliyettir, liyakattir, istişaredir, emaneti ehline vermedir. Bunlar temel kurucu ilkelerdir. Bakınız ve bunlar aynı zamanda Kur'an'ın emridir. Acaba kaçta kaçını biz Müslüman ülkeler diye tanımladığımız yönetimler tarafından bunların işletildiğini söyleyebiliriz? Bu soruyu verilecek cevap aslında Darül harp ve Darül İslam kavramlarının ne anlama geldiğini özetlemesi bakımından çarpıcı bir örnekle diye düşünüyorum. Mesela işte yani hak hukuk adalet, ne bileyim bunun ötesinde haksız kazanç, yani yakın geçmişlere kadar yer yer yansıyordu medyaya, yani çalıyorlar ama aynı zamanda da çalışıyorlar mantığını benim işleyenler yok mu? Hani nasıl oluyor mesela bunu sorgulayın. Ne demek istediğimi anlarsınız.
Peki, fıkırlar bu Darül yorumunu neye göre tesis etmişler? Bunlar bütünüyle İslam beldesi veya hakimiyetinin dışında kalan, yani Müslümanların idaresinin dışında kalan ülkeleri adeta bunlarla savaşılması gereken ülkeler, ön harp olan yerdir. Dolayısıyla da Darül harbi savaşılması gereken ülke olarak konumlandırmışlar ve buna göre yorumlamışlardır. Oysa acaba bu ne kadar Kur'an-ı Kerim, ne kadar Hz. Peygamber'in alar örtüşebilir ve örtüştürebilir? Burası son derece tartışmadır. Demin dediğim gibi bir kere bu kavramlar kesinlikle kur'ani değildi. Evet, Kur'an teorik olarak dünyayı iki kutuplu dünya olarak niteler. Buna göre inananlar ve inanmayanlar dünyası ve inanmayanlar dünyasını inananlar dünyasına katmayı Müslüman'ın ödevi olarak görür ki buna da biz ne diyoruz? Emri bil maruf, nehy yani münker. Şimdi bu emri bil maruf ve nehyi anil münker yükümlülüğünü, yani iyiliği emredip kötülükten sakındırma misyonunu Müslümanlar veya klasik fakihler bütünüyle cihada, savaşa veya ithala harbe odaklı bir yorumla temellendirmişler. Oysa bu yorum son derece tartışmalıdır. Oysa halbuki Kur'an-ı Kerim önce savaşı değil, savaşı tam aksine en son çare olarak görür. Bu bağlamda baktığımız zaman emri bil maruf ve nehyi anil münker'in yürütülmesi için mutlaka savaşılması gerekmiyor. Yani bu sadece kılıçla yapılan bir şey değildir. Bunu özellikle vurgulamak isterim. Diğer yandan Kur'an-ı Kerim hiçbir zaman toprak kazanma gibi bir hedef de gütmemiştir. Bunun da altını çizmek isterim. Yani ve ben aynı zamanda fetihler çalışmış birisiyim. İlk dönem İslam fetihlerini çalıştım ve hiçbir cephe şuraları da gidelim, İslamlaştıralım, buralara da İslam'ın sesini duyuralım diye bir gaye ile açılmamıştı. Tam aksine bunun siyasi bağlantıları vardır. Konu uzundur, bu detaya girmeyeceğim. Diğer yandan Hz. Peygamber kendisi ile gelip görüşen kabile reislerinden hiçbir tanesini ön koşul olarak mutlaka itaati, yani Müslüman olmayı zorunlu kılmamıştır. Dikkatli dikkatinizi çekerim. Aksine kendisine tabi olanların kendi kaidelerini kabul etmelerini istemiş ve bu bağlamda onları serbest bırakmıştır. Yani mutlaka bunlarla savaşılması gerektiğine dair bir ön koşul üzerinden hareket etmemiştir. Bunun altını çizmek istiyorum tekrar tekrar.
Diğer yandan baktığımız zaman bu klasik fakihler neye göre belirlemişler bu kaideleri? Dediğimiz gibi tamamen kendi dönemlerinin koşullarına göre yorumlamışlar ve kendi dönemlerinin koşulları çerçevesinde bu kavramlara bir takım anlamlar yüklemişler. Bu bağlamda mesela Hanefilerden örnek verirsek, mesela Müslümanların Darül harpte işledikleri suçlara cezai hüküm uygulanmaz diye bir yorum benimsemişlerdir. Tabii ki Hanefiler deyince de bütün Hanefi fakihlerde kastetmiyorum ama genel eğilim böyle. Yani gayrimüslim bir belde değilseniz, yani tırnak içerisinde Darülhak beldesinde iseniz, herhangi bir suçunuzdan dolayı size bir eylem veya ceza uygulanmasına gerek yoktu. Bunun anlamı nedir aslında? Bir bakıma her halt'ı yiyebilirsiniz veya her yol mübahtır anlayışı. Peki bu anlayış ne kadar İslami? Mesela günümüzde de küfür dünyasında faiz haram mı değil mi birtakım tartışmaları olur ve özellikle de Müslümanım diyenler, tırnak içerisinde yine gavur ülkesi diye burada faiz yemeği veya faiz almayı mübah görürler. Çünkü nedir? Burası Darül küfürdür. Kimi Hanefi fakihler daha da iyilikler ve faiz alınabileceğini söyledikleri gibi aynı zamanda kesin kazanılacağına inanılmazı bilinmesi durumunda kumarız oynanması durumunda bunun bile kumar sayılmayacağını dile getirmişlerdir. Tabii ki yine hepsini kastetmiyorum. Keza faizin her yerde haram olduğunu benimseyenlerde vardır ama yani dikkat çekmek istediğim hususlar kendi çıkarlarına bir yorum olduğu zaman kapının arkasından dolanarak kendilerini uygun yorumlar geliştirebilmişlerdir ve bunları da aynı zamanda bir Müslüman kimliğine tipine veya modeline yakıştırılabilmiştir. Burası son derece aslında sorgulanması gereken noktaları. Yani İslam dünyasında genelde Makyavelis anlayış denir. Yani nedir bu? Gayeye giden her yol mübahtır. Yani bunun dik alasını aslında Müslümanlar kendileri tesis etmişler ama hani yine yani bu kavramları seçerken özellikle de vurgulamak istiyorum ama belirtmek istiyorum. Yani benim istediğim için değil ama tırnak içerisinde söyleyelim. Elin gavuru olunca onlara istediğiniz gibi eleştirebiliyorsunuz ama siz her türlü standartsızlığı kendinizle mübah görebiliyorsunuz.
Şu halde buraya kadar anlattıklarıma baktığımız zaman acaba Türkiye Darül harbi midir? Bu konuda ne söyleyebiliriz? Esas itibariyle yine bu meseleyi klasik fıkıhçıların jargonuyla temellendirebiliriz veya ortaya koyabiliriz. Mesela nedir? İyi fakirler diyorlar ki efendim yani bir ülkenin Darül harp olması için gayrimüslim bir ülkenin oraya bir Müslüman beldeni saldırması gerekiyor, Yuki Darül harp olsun. Veya daha da ileri gidiyor mesela bazı fakihler Ebu Yusuf gibi, İmam Muhammed gibi bunlar da diyorlar ki Darül İslam içerisinde küfür ahkamı eğer uygulanıyorsa bu durumda Darül harabe dönüşür. O zaman söyleyelim. Şimdi bu bir iki örnekten hareketle Türkiye gayrimüslim bir ülke tarafından işgal altına uğruyor mu? Maşallah böyle bir şey yok. Peki, diğer yandan burada Darül İslam dediğimiz yani veya yani harp dediğimiz tanımlanan ülkede küfür ahkamı hakim. Halbuki evrensel hukukun kaideleri geçerli. Peki neye göre Darül harp diyorsunuz o zaman? Yani işinize geldiği gibi kavramlara anlam giydiriyorsunuz, takla attırıyorsunuz ve buna göre kendi romantik yorumunuzla birtakım tanımlamalar yapıp kendinize alan açıyorsunuz. Bu itibarla asla ve kata böyle bir şey zaten dillendirilemez. Bu son derecede saçma bir şeydir. Kaldı ki çağdaş bugünkü ülkeler yani çağdaş devletler hukuku normlarına göre idare edilmekte diriler ve anayasal düzenleri vardır, hukuki kaideleri vardır ve buna göre yani hayatlarını sürdürmektedirler. Yani evrensel hukukun normları geçerlidir. Evrensel hukukun benimsediği normlar aynı zamanda İslam'ın da benimsediği yorumlardır. Az önce saydığımız ilkeler İslam'ın kaideleri, İslam'ın da benimsediği kaideler ama aynı zamanda dikkat ederseniz bunlar nedir? Yani evrensel hukukunda benimsediği kaidelerdi. Dolayısıyla neden bu yönüyle baktığımız zaman yani yine klasik fıkırçınların jargonuyla mümkün değil. Yine mesela Hanefi fakihlerden örnekler verdim. Güven ve emniyetli olan bir yer, Müslümanların güveni ve emniyetli olduğu bir belde de Darül harp olamaz diyor. Peki Türkiye'de Müslümanlar hani güvensiz bir ortamda mı? Zaten %99'u Müslüman diyoruz. Böyle bir şey yok. Neye göre siz Darül harp diyorsunuz? Kendi kafanıza göre uydurduğunuz bir takım terimlerle veya klasik fıkı fakihlerin kendi dönemlerinin koşulları çerçevesinde dile getirdikleri tarihin derinliklerinde kalmış, hatta tarihin çöp sepetine atılması gereken bir takım yorumlar. Bunlar dediğimiz gibi asla Kuran'ı değil, asla Hz. Peygamber'in uygulamaları üzerinden de temellendirilemezler. Bunun özellikle altını çizmek isterim.
Dikkat ederseniz klasik fakirler Tebük seferi safahatında nazil olan Tevbe suresindeki 29 ayeti esas alırlar diziye ayetini ve bu Cizye ayeti üzerinden hüküm bütün ah yanma, yani öteki ile tırnak içerisinde ilişkileri dizayn ederler. Halbuki Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman burada Yahudilerle ortak devlet kurmuş, daha sonradan mesela Hayber'deki Yahudilerle karşılıklı hukuka dayalı ilişkiler konmuş. Peki ne için burası gözükmüyor? Neden burası pas geçiliyor? Hani zaman zaman tartışılıyor efendim işte Kur'an'ın tarihselliği üzerinden bir takım yorumlar geliştirilince işte Kur'an'ı tarihe gömdüler, işte şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar bir kısım eleştiriliyor. Peki o zaman şöyle söyleyelim. Hz. Peygamber'in uygulamaları ortada. Yani Cizye ayetinin geldiği dönem belli, 630. Bundan önce Hz. Peygamber'in uygulamalarına niye esas almıyoruz biz? Onca yani ayet vardır, Mekke döneminde nazil olan, Medine döneminde nazil olan ve ötekiyle, yani Müslüman olmayanlarla ilişkileri düzenleyen ayetleri var. Neden bunları görmüyoruz? Çünkü işimize böyle geliyor. Bu neyi gösteriyor bize? Klasik faikikilerin namazda Mekke döneminde farz kılınmıştır, Medine'de yeni bir namazı ihdas edilmemiştir. Medine'de sadece bir korku namazından bahsedilir, Nisa 101-103 ayetlerde bu kadar. Bunun ötesinde namazlar yani farz olan namazlar Mekke döneminde farzlaşmıştı, teşrin kılınmıştır. Medine'ye gelindiği zaman yahudilerden esinlenenlerin toplu cemaatle ibadet anlayışından esinlenerek henüz Hz. Peygamber gelmeden öyle Cuma günü öğlen namazı toplu kılınmıştır. Peygamberimiz de geldiği zaman bu uygulamayı devam ettirmiştir. Genelde insanlar cuma namazı Cuma suresinin Cuma namazını referansı gösterirler. Halbuki Cuma Suresi risaletin son yılında nazil olmuş, Cuma namazı diye bildiğimiz namazda Rasulullah Medine'ye geldiği ilk haftadan beri kılınan bir namaz olmuştur, toplu kılınıyordu. Mesele budur. Peki Cuma suresinde ne anlatılıyordur? Cuma suresinde cuma namazından, cuma namazının ihlasından bahsedilmiyor. Aksine namaz öncesinde ve bulunduğu zaman diliminde insanlar alışverişe gidip de namazı savsaklamaları gerek, savsaklamalarından kaynaklı bir eleştiri vardır. Bu da bununla ilgili bir düzenlemeden bahsediliyor. Dolayısıyla da buradan hareketle efendim işte Cuma namazı kılınamazmış, ne için kullanamıyormuş? Bunun sebebi nedir biliyor musunuz? Sevgili dostlarım, burası pek de dillendirilmemiştir ama video uzayacak ki yalnız birkaç cümle de özetlemeye çalış. Yani bunun anlamı şudur: Bugün mesela bir devlet bağımsızlığını ilan ettiği zaman, işte Birleşmiş Milletler tarafından kabul ediliyorsa, diğer dünya devletleri tarafından kabul ediliyorsa bağımsız oluyor. Eskiden yani bir devletin devlet kurmak veya bir devletin siyasal anlamda bağlılığını ispat etmesinin koşulu neydi? Birisi çıkıyor ortaya, ben işte sultanım, ben halifeyim, ben padişahım, ben devlet kurdum diyor. Çıkıyor ve ondan sonra kendi hakim olduğu bölgeye bölgelere görev atıyor. O görevlilerde onun ismini anarak onun bulunduğu hakimiyet alanını belirlemiş oluyor. Dolayısıyla da mesela sizin gönderdiğiniz bir vali size isyan edip kendi bulunduğu bölgede kendi adına hutbe okuyunca bu tabii birtakım otorite kargaşasına neden olduğu için dolayısıyla da özellikle de Hanefi fakihler işte resmi görevli tarafından görevlendirilmeyen birisinin cuma namazı kıldıramayacağını söylemişti. Halbuki o cuma namazı o günün öğlen namazdır. Yani bu namazın kıldırılmayacağına dair bir kaide mi vardır? Yok, böyle bir şey yok. Yani birileri tarafından mutlaka kıldırılmasına gerekiyor. Yani tayinle kıldırılması mı gerekiyor? Yok, düzgün Kur'an okuyan herkes namaz kıldırabilir vesselam. Bu kadar. Yani bunu niye için bu kadar sorun ediyoruz ve cuma namazını ve bu bağlamdaki ibadeti neden siyasallaştırıyor? İşte fıkıhçıların bu tarihsel şartlarla alakalı yorumlarından kaynaklı olarak dile getirilen bir iddiadır. Efendim hür olmayan cuma namazı kılamazmış. Yok ya, nerede yazıyormuş bu? Ayakta yazıyormuş. Ne neye göre neymiş? Yani efendim hapiste olan cuma namazı kılamazmış. Cemaatle kılar, kendi başına kılar. Yani ne demek? Yani efendim hemen belki buradan kalkacaksınız hutbeden bahsedeceksiniz. Dikkatinizi çekerim, hutbe bir daha minber vesair Peygamberimiz 628'den sonra edilmiştir. O zamana kadar nasıl kılınıyordu? Bildiğimiz öğlen namazı şeklinde kılınıyordu. O yüzden de sadece işte Peygamberimiz namaz öncesinde, namaz sonrasında toplananlara yani dini konularda bilginin efendinin Türkiye darülhakmış, burada cuma namazı kılınmazmış, işte faiz harammış değilmiş, bunlar yabancı ülkede olursa Müslüman alabilir gibi bunların tamamı meşru mu iddialarda hiçbir temeli yoktur. Tam aksine Kur'an'dan bütünüyle baştan aşağı çelişen şeyler yaklaşımlarda. Hırsızlık, yolsuzluk, faiz gibi bir takım hususları yani kitabına uydurup cebellesi etmeyi kendisine mübahat sayan Müslüman güya Darül İslam'a gelince bunlardan muaf oluyor veya Darül harp de bunlardan muaf oluyor, Darülislam'a gelince bunlardan sorumlu oluyor. Yüzde bir karakteriyle beraberinde getirir ve ilkesiz bir karakteriyle beraberinde getirir. Oysa bunlar dediğimiz gibi kesinlikle ne Türkiye şartları için ne de günümüz güncel devletler hukuku bağlamında baktığımız zaman bu tarz yorumların bir karşılığı vardır. Türkiye'yi hala böyle tanımlanmak isteyenlere veya tanımlayanlara da ben sadece ne diyeyim akıl sağlığı dileyebilirim başka bir şey diyemem. Bu bağlamda bu yorumlar kesinlikle çalışılır, Kur'an'ı değildir, sadece düşmanlık üretmeye odaklıdır. Oysa İslam barış dinidir, barışın mesajını mesajı yerine böylesine ötekileştirici söylemi kullanıp da ve bunu da aynı zamanda Darül harp, harp yurdu, yani Müslüman olmayan beldeleri doğrudan savaşılması gereken alanlar olarak görmek de asla ve asla ne İslam'ın özüyle ne Hz. Peygamber'in öğretisiyle bağdaştırılabilir. Dolayısıyla da bütünüyle baştan aşağı demo da olmuş dediğimiz gibi tarihin derinliklerinde kalmış kavramlardan hiçbir zaman Türkiye ile zaten uzak tan yakınlar ilişkilendirilemez. Böyle bir şeyle de insanların kafasını karıştırmanın da bir anlamı yoktu. Klasiklerin dile getirdikleri bu yorumlar maalesef dinin içerisinde zannedildiği için bu tarz yorumlarda zaman zaman gün demek gelmiştir vesselam.
Zannediyorum maksadım izah edebildim. Ee artık edemediysem de bağışlayın. Bu konuyla ilgili ee takdir edersiniz ki aslında çok söyleyecek olduğum söz var ama videoyu açmamak için burada kesiyorum. Ben İslam fetihleri konusunu çalıştım. Savaş, barış, cihat, diplomasi, dış politika, yani İslami bağlamda Müslümanların idaresi erken dönemindeki bu uygulamaların ne olduğuna dair epey kafa yormuşluğum vardır. Benim doçentlik tezinde İlk İslam Fetihleri ve Savaşın Barış İlişkisi diye, yani barış, savaş var da barış bunun neresinde veya İslam barış dini neden hep savaş gibi konuları ele aldım ve nihai anlamda ötekiyle barışa dayalı ilişkiler kurulup kurulamayacağı meselesini devlette hukuku bağlamında ya da yorumlamıştım. Dolayısıyla da bu tarz konular aslında çok daha belki ele alınması gerekiyordu derinlemesine ama ben sadece bir video boyutunda özellikle de Darül harbi ve daha doğrusu İslam kavramları çerçevesinde meseleyi ele aldım. Belki ileride fetihler bağlamında bu konuya dair evrensel barış bağlamında cihat diplomasisi, savaş hukuku ve bu konularla ilgili de haklı savaş, haklı olmayan savaş gibi meseleleri de belki ileriki videolarımızda ele alırız. Dinlediğiniz için teşekkürler ediyorum. Hoşça kalın.