📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

SEYYİD KUTUB ve ÜLKEMİZDEKİ SİYASAL İSLÂMCILIK #seyyidkutup #ihvan #islam #dini

Prof. Dr. İsrafil BALCI35:45

Transcription

Dostlar merhabalar. Hepinize esenlikler diliyorum. Bugün sizlere Mısırlı düşünür, gazeteci, yazar, sosyolog, edebiyatçı ve aynı zamanda fikir adamı olan Seyit Kutup'tan bahsedeceğim. Bu isim ülkemizde özellikle de 70'li 80'li yıllarda çokça duyulan bilinen İslamcı mahallede hemen hemen birçok evde ismi zikredilen birisi epey bir etki bırakmıştır. Bununla ilgili birçok romantik yorumlar yapılmıştır. Ülkemizde daha çok din alimi gibi bilinir ve bu şekilde tanınır. Ancak aslında kendisi din alimi değildir. Daha çok fikir adamı olarak nitelendirilebilir. Biraz onun tarihçeyi, hayatından ve fikirlerinden bahsedeceğim. Ülkemizdeki fikirleri nasıl etki bırakmış, buna dair bazı hususları dikkatlerinize sunacağım.

Seyid Kutup 1906 yılında Mısır'da doğmuş ve 1926 yılında öğretmen okulunu bitiriyor. Ondan sonra Darul Ulum Fakültesi'ne giriyor ve burayı bitiriyor. Öğrenciliği sırasında edebiyata merak salıyor. Öğrenci hareketlerine katılıyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra 6 yıl kadar ilkokul öğretmenliği yapıyor. Sonra Eğitim Bakanlığı bünyesinde çalışıyor. Öğrencilik yıllarında aksiyon birisi. Bazı siyasi partilere katılıyor ama daha sonradan siyasi partilerle yollarını ayırıyor. Dünya Savaşı sonrasında genelde siyasi ve sosyal meselelerle ilgili yazılar yazmaya başlıyor. Mesela Aylık El Alalamül Arabi dergisini çıkarıyor ve burada birtakım görüşlerini serd ediyor. Sonra İhvan-ı Müslim'in hareketiyle veya örgütüyle yakınlaşıyor. Bu örgüt mensuplarının finanse etmiş olduğu haftalık Elfikrül Cedid adlı bir dergi çıkarıyor. Dergi yayınlıyor. Derginin yayın politikası iktidarı rahatsız edince bu sefer dergi 1948'lerde kapatılıyor.

Bu sefahattan sonra Seyit Kutup eğitim araştırmaları yapmak için devlet tarafından ABD'ye gönderiliyor. 2 yıl kadar New York'ta yaşıyor. Daha sonra İngiltere, İsviçre, İtalya gibi Batı ülkelerinde kalıyor ve birtakım incelemelerde bulunuyor. Batıyı tanıyor, dünyayı tanıyor, batı eğitimi ile ilgili birtakım araştırmalar yapıyor ve batı hayat tarzını da yakından tanıdığı için buna karşı bir menfi tutum takınacaktır. Nitekim de 1950'lerde Mısır'a dönünce sıkı bir batı karşıtı tutum sergilemesiyle dikkat çekiyor. Özellikle radikal İslamca kesimde onun bu görüşlerinden bir hayli etkileniyor. 1952 yılında bakanlıktaki görevinden istifa ediyor ve yavaş yavaş siyasi hareketlerin içerisinde yer alıyor. Nitekim bu dönemlerde Cemal Abdünnasır ile yakınlaşıyor ki biliyorsunuz daha sonradan bu isim Mısır'da darbeyle iktidara gelecektir. Onun önderliğindeki darbe hareketini tertipleyen genç veya hür subaylar oluşumu ile yakın ilişki içerisine giriyor. Darbe öncesinde Cemal Abdunnasır'la çok yakın dostluğu vardır, arkadaşlığı vardır. Hatta Cemal Abdunnasır ve arkadaşları Seyit Kutub'un evinde toplanırlar. Darbenin eee fikri altyapısını oluştururlar. Daha önce katılmış olduğu İhvan-ı Müslim'in teşkilatı da bu darbede o dönemlerde aktif rol oynamıştır. Yani Seyit Kutup'un durduğu yer burasıdır.

Fakat Cemal Abdunnasır darbe yaptıktan sonra İhvan ile Cemal Abdunnasır'ın arası açılacaktır. Çünkü İhvan din merkezli bir anlayışı temsil ediyordu. Bunu hakim kılmaya çalışıyordu. Böyle bir hareketti. Oysa Cemal Abdunnasır daha çok sosyalist bir bakış açısına sahipti. Tipik bir Baasçı anlayıştan geliyordu. Bu nedenle de araları açılacaktır ve ciddi bir doku uyuşmazlığı oluşacaktır. Seyit Kutup da bu durumda iki arada bir derede kalmıştır. Bir taraftan Cemal Abdunnasır, diğer taraftan İhvan ikisi arasında yakınlaşma kurmaya çalışıyor. Fakat bunun sonuç vermemesi üzerine yavaş yavaş tercihini yapacaktır. Cemal Abdünnas ise İhvan-ı Müslim'in yöneticilerinin bu teşkilatı kapatıp kendi denetimindeki Heyet Tahrire katılmalarını isteyecek. Ancak bu talep yolların tamamen ayrılmasını beraberinde getirecektir ve böylece Cemal Abdunnasır ile Seyit Kutub'unda yollara ayrılacaktır. Oysa Heyetüt Tahrir Teşkilatı 1953 yılında kurulmuştu. Cemal Abdunnasır bu oluşumun genel sekreterliğini yürütürken Seyit Kutup da onun yardımcılığını yapıyordu. Yani bu kadar sıkı fıkıdırlar. Seyit Kutup'un iki tarafı yakınlaştırma çabası sonuç vermeyince kendisi İhvan-ı Müsliminden yana tavır takınacaktır ve bu nedenle de Cemal Abdünnasır'la ters düşecektir.

1954 yılında İhvan-ı Müslim'in teşkilatı kapatılınca Seyid Kutup da tutuklanmış ve hapse konmuştur. Ancak gelen tepkiler üzerine serbest bırakılmıştır. Fakat kısa süre sonra Seyit Kutup tekrar tutuklanacaktır. Zira 1954 yılında Cemal Abdünnasır'a karşı tertiplenen bir suikast girişimi vardır. Ve bu suikast girişimine İhvan-ı Müslim'in örgütünün mensupları da dahil olduğu için Seyit Kutup dahil İhvan-ı Müslim'in örgütünün üst düzey yöneticileri de tutuklanmıştır. Böylece Seyit Kutup da ikinci kez tutuklanmış ve hapse konmuş. Hatta 15 yıla da mahkum edilmiştir. Kimisi bu suikast girişiminin düzmece olduğunu, İhvan-ı Müslimin örgütünün mensuplarını hapse tıkamak için böyle bir yolun seçildiğini iddia etmişler. Ama netice itibariyle Seyid Kutup ikinci kez hapse konmuş ve uzun bir hapis dönemi olmuştur.

Bu safahattan sonra Seyit Kutup İhvan-ı Müslimin çizgisinin de etkisiyle daha çok İslam'ı idealize eden bir anlayış benimsemiş ve hapisteyken Fi Zilalil Kur'an adlı tefsirinin üzerinde çalışmalara başlamış. Böylece büyük oranda ideolojik ve romantik yorumları ihtiva eden bir yazı dizisi kaleme almaya başlamış. İşte bu yazı dizileri veya bu yazıları daha sonradan da tefsire dönüşecektir. O meşhur Fi Zilalil Kur'an tefsiri böyle başlamıştır. Kitabının ön sözünde Kur'an'ın gölgesinde fi zilalil Kur'an Kur'an'ın gölgesinde demek malumunuz. Bu kitabın önsözünde de Kur'an'ın gölgesinde bir hayat yaşamayı nimet olarak görmüştür. Bu nimeti ancak tadanlar bilir gibi idealize etmiş. Kur'an'ı aynı zamanda ömrü yücelten ve ömrü arıtan bir nimet olarak nitelemiş ve bu şekilde Kur'an merkezli mesajlar vermeye çalışmıştır. Kur'an'ın gölgesinde yaşamayı lütfeden Allah'a şükredip bu yaşantıyı anlatmaya çalışmış ve bu uğurda mücadele etmek üzere ortaya çıktığını ifade etmeye çalışmıştır. Eserinde ayrıca Kur'an'ın yaşanmak için gönderildiğini, fert ve toplum tarafından yaşanmayınca beklenen etkilerinin göstermeyeceğini, Müslümanların uzun süreden beri Kur'an'dan kopuk hayat yaşadıklarını, Kur'an'dan uzaklaştıkları için İslam dünyasının da geri kaldığını iddia etmiş ve çeşitli sıkıntıların sebebinin de bu olduğunu söylemeye çalışmış. Yeniden Kur'an'a dönülmesi ve onun kulavuzluğunun seçilmesi durumunda Müslümanların ayağa kalkacağını iddia etmiş ve böylece Müslümanların bütün sıkıntılardan kurtulacağını da iddia etmiştir.

Bu tefsiri malumunuz Türkçeye de çevrilmiş ve dile getirdiği bu romantik tutumlara dünden hazır bir kitle olduğu için eseri Türkiye'deki dindar mahallenin adeta baş ucu kitaplarından birisi haline gelmiştir. Zaten etkisinin sebebi de budur. Seyit Kutup bu kitabında Kur'an'ın gölgesindeki yaşamın doyumsuz nimet olduğunu vurguladığı gibi onun verdiği doyumsuz hazzın pratik hayattaki faydalarını da anlatmaya çalışmıştır. Aynı zamanda kendisi edebiyatçı olduğu için dili de etkilidir. O nedenle de bir o kadar daha etki bırakmıştır. Mesela her surenin kalbe hayat veren bir özelliğe sahip olduğunu iddia etmiş. Kur'an'ı bütünüyle beşerin mutluluğunu gaye edinen bir hayat nizamı olduğunu anlatmaya çalışmış. Bunlar tabii din merkezli, Kur'an merkezli, devlet, yönetim biçimi gibi birtakım hayalperest düşüncelerin en önemli yapı taşları olmuştur ve o nedenle de Seyit Kutup fazlasıyla idealize edilmiştir. Tabii bunu söylerken ne anlatmak istediğime birazdan da değineceğim. Bizim dindar mahallede hala bir din devleti, İslam devleti gibi tanımlamalar vardır. Bunlar işte bu gibi yorumlardan esinlenilerek dile getirilen iddialardır. Oysa bunların hiçbirisinin reel hayatta karşılığı yoktur. Çünkü Kur'an hiçbir zaman bir devlet modeli, bir yönetim modeli biçimi sunmaz. Kur'an sadece birtakım ilkelerini verir. Siz o ilkeleri esas alır, buna göre bir anlayış benimsersiniz. Yani adalet ilkesine, istişare ilkesine, ahlak ilkesine, hukuk ilkesine riayet ettiğiniz zaman zaten bir anlamda Kur'an'ın ilkelerini de hayata tatbik ediyorsunuzdur demektir. Ama İslamcı mahallede bu Araplardan intikal eden anlayıştan hareketle işte Seyit Kutup gibi romantik yorumları olan bazı isimlerin de etkisiyle İslam devleti, işte Müslümanların devleti, İslami yönetim biçimi gibi birtakım meşum yorumlar yapılmıştır. Oysa İslam'ın devleti olmaz, Müslümanların devleti olur.

1960'lı yıllar düşünülürse Seyit Kutub'un bu dönemden sonraki etkisini biraz daha anlayabiliriz. Çünkü bu dönemlerde hala sosyalizm, komünizm, kapitalizm gibi çeşitli görüşler revaştadır ve bu doktrinlere eee büyük önem verilmektedir. Bu tür siyasi ve fikri olaylardan Seyit Kutup da etkileniyor. Bunları tenkit ediyor, eserini alıyor. Tabii eee ülkemizde de etkili olmasının bir nedeni de budur. Yani bu akımlara karşı İslami' idealize eden bir anlayışı savunuyor ve onlar karşısında güya komünizmi, kapitalizmi çürütüp İslam eksenine bir model sunuyor gibi düşünüldüğü için Seyit Kutup adeta idol haline gelmiş ya da getirilmiştir.

Onun kitabı Fi Zilalil Kur'an 1968 ve 77 yılları arasında Bekir Karlı'a, İsmail Hakkı Şengüler ve M. Emin Saraç tarafından eee tercüme edilmiştir. E daha önceden YÖK başkanlığı yapan Yekta Sarac'ın babası. Bunlar tarafından tercüme edilmiştir. 16 cilt halinde yayınlanmıştır. İlk yayın budur ama daha sonradan tekrar tekrar tercüme edilmiştir. Nitekim de Salih Uçan, Vahdettin İnce ve bir grup tarafından da yine 1991 yılında 10 cilt halinde basılmıştır. Hatta yetmemiş. Bir de 3üncü baskısı yapılmıştır. 3üncü kez tercüme edilmiştir daha doğrusu. Yine 1991 ve 95 yıllarında Yakup Çiçek, Ali Turgut ve bir grup tarafından bu sefer 12 cilt olarak basılmıştır. Yani üç kez basılan bir kitaptan bahsediyoruz. Ve az önce de söylemeye çalıştığım üzere onun o romantik yorumları da büyük oranda kabul görmüş veya İslamcı mahallede adeta bir soluk gibi algılanmış. Dediğimiz gibi zaten İslam'ı idealize eden İslami yönetim, İslami devlet, cihat, e bu gibi konulara teşne muazzam bir kitle olduğu için çok kolay bir şekilde karşılık bulmuştur. Dolayısıyla da bu dönemlerde bu eser İslamcıların adeta başucu kitaplarından birisi haline gelmiştir. Diğer yandan onun siyasi mücadelesi ve romantik yorumları ülkemizdeki bu 80'li yıllardaki darbe ve bunun akabinde getirdiği travmalarla da bir o kadar daha etkili olmuştur. Keza dikkat edilirse 79'larda İran'da Humeyni devrimi olmuştur. Ve bir dönem benim de öğrenci olduğum yıllarda radikal İslamcılar denirdi. Bunlar İran eee devriminden etkilenen kişilerdi ve İran merkezli bir anlayışı benimserlerdi. Bir anlamda Humeyni devrimi güya tahuti rejim olan cumhuriyete karşı bir nefes gibi algılanmıştır ve İslamcı mahalle buna teşne bir tutum takınmıştı. Dolayısıyla böyle bir safahatta Seyit Kutup'un az önce dile getirmeye çalıştığım görüşleri de bir o kadar daha etkili olmuştur. Ve onun idealize ettiği İslam merkezli hayat tarzı aynı zamanda cumhuriyet karşıtlığının da etkisiyle Türkiye'deki İslamcıların hayallerini süsleyen bir kuruntuya dönüşmüştür. Buna kuruntu diyorum çünkü bunun bir karşılığı yoktur. Yani Müslümanların idealize ettiği gibi şeriat, İslam devleti gibi ve meşum yorumların reel hayatta hiçbir karşılığı yoktur. Fakat Müslümanlar tarih boyunca bunlarla avunurlar. Dikkat edin. Peygamberden sonra günümüze doğru gelirseniz, Müslümanlar birçok devletler kurmuşlar ama bir türlü de bellerini doğrultamamışlardır. Bu nasıl bir İslami modeldir ki sahabeye yaranamıyor, peygamberin bir evinin çocuklarına yaranamıyor. İnsanlığa eee böyle çözüm olabilecek yani bir fındık kabuğunu doldurmayacak kadar bir çözümleri yok. Ama beri taraftan hala İslami yönetim, şeriat, İslam devleti gibi söylemlerle insanlar avutuluyor ve bu aynı zamanda idealize edilen bir hayat tarzı olarak sunuluyor. Özellikle de siyasi mücadelesi ve idam edilmesi de ona olan özlemin veya hayranlığın bir o kadar artmasına da neden olmuştu.

Seyit Kutup yaklaşık 10 yıl kadar hapiste kaldıktan sonra hapisteki zor koşullarında etkisiyle sağlığı iyice bozulmuştur. 1964 yıllarına doğru tahliye edilecektir. Özgürlüğüne kavuşacak. Ama özgürlüğüne kavuştuktan sonra yine İhvan-ı Müslimin mensuplarıyla bir araya gelecek. Teşkilatı yeniden canlandırmaya çalışacaklar ve bu faaliyetlere katıldığı için tekrar tutuklanacak. Çünkü İhvan-ı Müslimin dediğimiz gibi dinci ve İslamcı bir anlayışı, din eksenli bir yönetim modelini çözüm sunuyordu. Baas rejimi ise buna karşıydı. Bu nedenle tekrar tutuklanacak ve uzun süre yargılandıktan sonra idama mahkum edilecek ve 29 Ağustos 1966 yılında infaz edilecektir. Tabii uzun süre hapis hayatı yaşaması ve dramatik bir şekilde idama mahkum edilmesiyle beraber onun ismi daha da sembolleştirilecektir. İddiaya göre Cemal Abdunnasır pişman olması durumunda eski dostu olduğu için affedilebileceği mesajını göndermiş. Ama Seyit Kutup bunu kabul etmemiştir. Özellikle de bu duruşu ve aynı zamanda idam edilmesi onu İslamcı hareketin önderi ve direnişin sembol ismi haline getirmiştir. Adeta kahramanlaştırmıştır da diyebiliriz. Eserleri pek çok dile çevrildiği için 20. yüzyılın ikinci yarısında İslami düşünce ve İslami hareketlere adeta esin kaynağı olmuştur. Aynı zamanda sesi de geniş kitleler tarafından duyulmuştur. Türkiye'nin yanı sıra değişik İslam ülkelerinde de ciddi karşılık bulmuştur. Özellikle de onun kökten dinci görüşleri ve cihatçı fikirleri bazı dini grupların radikalleşmesinde de bir hayli etkili olmuş. Mesela 1970'lerde çeşitli eylemlere katılan Tekfir vel Hicre ve Cihad gibi kimi örgütler doğrudan ondan etkilenmişler. Onun fikirlerinden etkilenmişler ve birtakım bu tarz radikal çıkışlar sergilemişlerdir. Bunun yanında mesela Suudi Arabistan'daki İslamcı muhalefet, Cezayir'deki İslamcı Kurtuluş Cephesi (FIS) biliyorsunuz kapatıldı daha sonradan. Filistin'deki Hamas örgütü bugünlerde de hala bildiğimiz Hamas'ta bundan epey esinlenmiştir. Bunun yanında Mısır, Ürdün, Suriye, Irak, Lübnan gibi değişik İslam ülkelerindeki İhvan-ı Müslimin örgütleri de yine Seyit Kutup'un fikirleri ve görüşleri çerçevesinde örgütlenmişlerdir. Dolayısıyla da geniş bir yelpazeye sahiptir ve birçok ülkede etkisi olan bir isimden söz ediyoruz. Tarihçeyi hayatıyla ilgili genel olarak söyleyeceklerimiz bunlar.

Görüşlerine baktığımız zaman az önce zaten bir kısmını dile getirmeye çalıştım. Büyük oranda radikal İslamcı çizgide bir isim. Aynı zamanda ülkemizde de ilim adamı olmasa da ilim adamı gibi algılanıyor. Halbuki fikir adamı olarak nitelendirilebilir. Başta İhvan-ı Müslim'in teşkilatı olmak üzere birçok İslami hareketin de adeta ideoloğu gibi kabul görmüştür. Dini konuların yanında özellikle edebiyat, eğitim, siyaset, yayıncılık, gazetecilik ve sosyal meselelerle ilgilenmiş, iktisadi konularla ilgilenmiş, bu alanlardaki görüşleriyle de epey etki bırakmıştır. Aslında baktığımız zaman çocukluğunda dini eğitim almış ama gençlik yıllarında seküler hayatı tercih etmiştir. Dini hayata ise az önce de söylemeye çalıştığım gibi sonradan dönmüştür. Özellikle de batıdan döndükten sonra hapis hayatıyla beraber dini alana yönelmiş ve bundan sonra eee adeta İslam'ı idealize eden, onu yücelten birtakım romantik yorumlarıyla gündeme gelmiş bir isimdir. Onun dine yönelmesinde Taha Hüseyin gibi, bunlar da Mısır'da önemli etkiye sahip isimlerdir. Keza Muhammed Hüseyin Heykel gibi, Ahmet Emin gibi birtakım otoritelerin de etkisi vardır. Ayrıca edebiyata özel ilgisi vardır. Bu konuda da Abbas Mahmut Akkad'ın onu etkilediği söylenir. Eee 1940'lı yılların ikinci yarısına kadar çoğunlukla şiirle ilgilenmiş. Yani din konularıyla ilgilenmemiş. Hikaye, roman, makale ve edebiyat türü yazılar yazmış. Ama hapse düştükten sonra veya hapis hayatıyla birlikte dini konulara daha çok ağırlık vermiş. Bir yönüyle aslında bizdeki Necip Fazıl'ın hayatını andırır bir özelliğe sahiptir veya ona benzer bir hayat tarzı yaşamıştır. Ama tabii ki Necip Fazıl gibi kalemini satmamıştır veya eee başbakandan ikide bir para dilenip de ondan sonra bunları kumarda yememiştir. En azından bu konuda sağlam duruşu olan birisidir. Onun gibi zigzakları yoktur. Net bir duruş sergilemiştir. Bu yönüyle de zaten takdir görmüştür.

Diğer yandan onun sosyal adalet fikri ve İslam'daki zekat konusundaki görüşleriyle de sosyalistlerin savunduğu görüşleri benimsiyor veya onların görüşleriyle örtüşüyor diye sosyalist olarak da nitelendirilmiştir. Ama doğrudan bir sosyalist değildir. Bu tarz fikirlerin olduğunu görüyoruz. Mısır'da, Suriye'de, Lübnan'da bu tarz isimler vardır. Mesela Mustafa Sıbai de bunlardan birisidir. Zaten Mısır'da da sosyalist bir damarın olduğunu, Baasçı rejimlerde böyle bir damarın olduğunu söyledin. Özellikle de eee fakirlik, mülkiyet hakkı, sosyal adalet, sosyal dayanışma ve sosyal güvenlik gibi konulardaki görüşleri bu gibi nitelemelere neden olmuştur. Yani onun sosyalist olabileceği yönünde bir iddia ortaya atılmıştır. Dediğimiz gibi Suriyeli fikir ve siyaset adamı olan Mustafa Sibai'nin de benzer görüşlerinin olduğunu görüyoruz. Birbirinden etkilenmişlerdir de. Sibai de herkesin mülk edinme hakkını kabul etmekle beraber sermayenin tek elde toplanmasına karşıdır. Bunu doğru bulmaz. Kamu yararına olacak şekilde mülkiyete belli bir sınır konabileceğini savunmuştur. Benzer düşünceler 3 aşağı 5 yukarı Seyit Kutup'ta da vardır. Yani o sosyal adalet fikri bu aynı zamanda Cemal Abdunnasır ve Baas rejimini benimseyen liderlerde de olan bir anlayıştır. Her neyse Seyit Kutup da bu şekilde sosyalist olarak anılmış ama baktığımız zaman doğrudan bir sosyalizm fikrini benimseyen birisi değildir.

Seyit Kutup dine yöneldikten sonra yazılarında özellikle de adalet, eşitlik, hürriyet, emperyalizm gibi konuları ele almış. Ayrıca ekonomik ve sosyal hatta siyasal meselelerle ilgilenmiş bu yöndeki açıklamaları da tabii ki onu takip edenler tarafından daha fazla kabul görmesine vesile olmuştur. Özellikle de çağdaş ekonomik sorunlar, fakirlik, geri kalmışlık gibi problemlere değinmiş ve şayet Müslümanlar İslam'a dönerlerse eee tekrar şaşalı dönemlerine ulaşacaklar gibi bir romantik bir iddia ortaya atmıştır. Ama Müslümanların ne zaman şaşalı döneme ulaştıklarını söylerseniz ben bilmiyorum. Evet. Abbasiler döneminde o Golden Age denen bir dönem belli bir mesafe kat etmişlerdir. Bilimler tarihi alanında çok büyük ilerlemeler yapılmıştır ama çok kısa sürelidir. Öyle dünyaya hükmedebilecek boyuta gelmiş değillerdir. Bu itibarla da işte o yaşadığı dönemde kapitalizm ve komünizmin neden olduğu birtakım sorunlara İslami pencereden bakarak güya cevap bulmaya çalışmış ve bunları çürütmeye çalışmış. Eee kapitalizm ve sosyalizmin getirdiği sorunlara karşı çözümü İslam'da bulmaya çalışmış. Bu nedenle de adeta bir soluk gibi gözükmüştür. Bir yandan bu tür görüşleri diğer yandan da din ve devlet konusundaki o melankolik yorumları ve özellikle de cihat fikirleri nedeniyle devlet tarafından takibata uğratılmış ve bu süreçte az önce söylediğim gibi hapis hayatı ve sonunda idama kadar onu götürmüştür.

Seyid Kutup 1950'li yıllardan sonra Mısır'da başlatılan bu sekülerleşmeye şiddetle karşı çıkmış ve sıkı bir muhalefet sergilemiştir. Zaten hapse girmesinin nedeni Cemal Abdunnasır'la ayrılmasının sebebi de budur. Çünkü o hür subaylar hareketini sert dille eleştiriyor. Daha çok ihvancı çizgi yani siyasal İslamcı bir çizgi dedir. İşte zaten Türkiye'de de siyasal İslamcıların Seyit Kutup ismine bu derece teşne olmalarının sebebi de budur. Hem kendisinin hem de diğer ihvan üyelerinin hapislerde sürünmelerinde veya işkence görmelerinde onun bu sert muhalefetinin etkisinden de söz edilmektedir. Hayatının özellikle de idamla son bulması nedeniyle de radikal dinci akımlar onu adeta önder lider görmüşler ve sembol isim olarak kodlamışlardır.

Hapiste bulunduğu sırada Ebü Ala el Mevdudi, Ebül Hasan Ennedvi gibi otoritelerin eserlerini okumuş, onlardan etkilenmiş. Özellikle de Mevdudi'nin uluhiyet anlayışına dayalı hakimiyet fikrinden bir hayli etkilenmiş ve bunu savunmuştur. Ona göre hakimiyet kavramı Allah'ın mutlak hükümranlığını ifade eder. İlahi hakimiyet insan kaynaklı hiçbir güce bırakılamaz şeklinde bir anlayışı benimsemiştir. Dikkat edilirse bu anlayış bugün de hala işte demokrasi, cumhuriyet bu gibi rejimlere karşı bir alternatif görüş olarak sunulur. Dolayısıyla da bu fikirlerin nereden neşet ettiğini de bu vesileyle görmüş oluyoruz. Ona göre meşruiyetini Allah'tan almayan tüm yönetilimler zorbadır ve aynı zamanda tahuti düzendir. Yani eee zorba düzendir. Buna bakarsanız Müslümanların tarihi baştan aşağı zorba ve tahuti düzendir. Ama aynı zamanda Seyit Kutup ve avaneleri onun bu fikirlerini savunurlar. Kendi kendilerini tekzip ettiklerinin bile farkında değillerdir. Dolayısıyla da Allah'ın mutlak hükümranlığı işte şeriat, İslam devleti, cihat, Müslümanlar iktidara gelecek eee işte her şey güllük gülistanlık olacak gibi böyle idealize edilen hayalperest yorumların ülkemizde neden özellikle 60'lı, 70'li, 80'li hatta 90'lı ama özellikle de Seyit Kutup özelinde düşünürsek eee 70, 80 90'lı yıllarda neden bu kadar idealize edildiğinin arka planındaki sahlerinde de bunlar olduğunu göstermiş oldum.

Seyit Kutup toplumu Müslüman halk ve cahiliye halkı olarak ikiye ayırır. Dikkat edilirse eee ülkemizde de ne vardır? İşte eee Müslümanlar onların karşısında olanlar. Yani evet Türkiye'deki şartlar gereği bunlar din dışı söylenemiyor ama dini kendi tekellerinde görüp de kendileri gibi düşünmeyenlere asla yaşama hakkı tanımayan koca bir damar vardır. Bakınız karpuz gibi toplumu ikiye bölerler. Bu anlayış buralardan neşet etmiştir. Dolayısıyla da o da Müslüman halk ve cahiliye halkı olarak insanlığı ikiye bölüyor. Müslüman halkın sadece Allah'a kul olup dikkat edin sadece Allah'a kul olup hayatını onun hükümlerine göre düzenleyen toplum olarak nitelendiriyor. Cahiliye halkını ise İslami kaidelerin hakim olmadığı toplum olarak nitelendiriyor. Fakat mesele burada bitmiyor. Müslüman olmayanları yani bu cahiliye halkı olarak gördüğü için cahiliye toplumuna karşı mücadeleyi ise zorunlu görüyor. Yani onlara karşı cihat edilmesi gerektiğini savunuyor. Burası son derece önemli. Dikkat edilirse bir yandan İslam'ı idealize ediyor. Diğer yandan da cahiliye olarak gördüğü İslam dışı anlayışı, yorumu ve yaşam biçimini getiriyor. İslam'a mahkum ediyor ve eee bir yandan da yine İslam'ı barış dini olarak, hoşgörü dini olarak niteliyor. Ancak diyor bu cahiliye halkına karşı tebliğ engellenirse burada da cihat kaçınılmazdır diyor. Görebiliyor musunuz çelişkileri. Tebliğ ve cihadı bir bütün olarak görür ve tebliğin engellenmesi durumunda cihat onun için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bildiğiniz klasik cihat doktrinine sığınır. Eee burada da mantık şöyle işliyor. Ya benimsin ya toprağın. Müslümanlar biliyorsunuz cihatla ilgili fikirlerini genelde bu temel üzerine oturturlar. Benim gibi olursanız tamam Müslümansınız ama Arap olmadığınız zaman ikinci sınıf Müslümansınız. Peki kendi inancınızda yaşayabilir misiniz? Yaşarsınız ama ikinci sınıf ve alçaltılmış zimmi olarak yaşarsınız. Ha hem Müslüman olmayı kabul etmiyor hem de eee benim hakimiyetim altında yaşamak istemiyorsan o zaman bir başka şık geliyor karşınıza. O da ölümdür. Dolayısıyla de eee Seyit Kutup aslında temelde cahiliye toplumu olarak nitelendirdiği toplumlara yaşama hakkı tanımaz. Onlar için de ya benimsin ya toprağın seçeneğini adres gösterir. Dolayısıyla da böyle bir katı anlayış, cihatçı anlayış vardır. O nedenle de bu cihatçı anlayış değişik eee radikal akımlar tarafından da benimsenmiştir. Diğer yandan cihadı sadece savunma mücadelesi olarak görmez. Yeryüzündeki bütün insanları kurtarmayı hedefleyen bir mücadele aracı olarak görür. Yani Arap dünyasını bitiriyor hazret. Ondan sonra da bütün dünyayı cihatla Müslümanlaştıracağı anlayışını benimsiyor. Bu anlayış dikkat edilirse 3 aşağı 5 yukarı bugün işte Boko Haramından alınız IŞİD'e kadar eee işte ne bileyim eee Taliban'a kadar değişik İslamcı örgütlerde var olan bir anlayıştır. Her siyasal İslamcı bu tarz görüşleri benimser ve aslında içlerinde kendilerinden olmayanlara karşı böyle bir canavarı beslediklerini de görmüş olursunuz.

Ona göre şayet yeniden dine dönülür, dinin aslı ihya edilir ve onun ilkelerine uyulursa ayağa kalkmak mümkündür. Aksi halde asla ayağa kalkamaz. Burada da Müslümanların eski güçlerine bu yolla ulaşabileceklerini söylü güçlerine ne zaman ulaşmışlardır sorusunu sorduğunuz zaman koca bir soru işaretiyle karşı karşıya kalırsınız. Zaten de bu konuda böyle romantik yorumlar yapıyor ama ne sistemli ne de ikna edici bir açıklama sunamaz veya böyle bir çözüm modeli ortaya koyamaz. Sadece top çevirirdi. Bu anlamda da işte siyasal İslamcıların üç aşağı beş yukarı zihin dünyaları böyle işler. Bugün işte Türkiye'de işte şeriat deniliyor, İslami devlet deniliyor. Nedir acaba sizin şeriat dediğiniz? Efendim işte İslami model dediğiniz veya işte İslami ekonomik model dediğiniz nedir? Bakınız NAS ekonomisi dedik. Patladık. Gördüğümüz üzere bugün de mesela devlet politikası olarak TOKİ'den kredi alırsanız mübah ama başka bankadan alırsanız mübah değil gibi böyle e 5 yaşındaki çocuğun bile kabullenemeyeceği nitelikteki birtakım yorumlar gelmiş din veya çözüm olarak insanlığa sunulmaktadır. Dolayısıyla da bu anlamda Seyit Kutub'un da ülkemizde bir hayli etkili olduğunu görüyoruz. Ona göre bir toplum ancak İslam'la medeni hale gelebilir. Şimdi bugünkü dünyaya bakınız. Eee ve bunun sunduğu çözüme bakınız. Mesela bugün eee Afganistan'da Taliban denen bir örgüt şu anda iş başında ve tam da Seyit Kutup'un idealize ettiği bir yönetim biçimi. Bakalım acaba medeniyet orada mı, başka tarafta mı? Müslümanlar bunu söylerler ama ilk fırsatta batı kapısında eşik yalamaya çalışırlar. Bu böyle kısır döngüdür öteden beri ve İslamcıların genel karakteristiğidir. Bunu da belirtmiş olayım.

Ona göre Müslümanların zayıflığı İslam'dan değil, Müslümanlardan kaynaklıdır. Bu zaten genel geçer bir iddiadır. Müslümanlar Yunan felsefesinden etkilendikleri için özden kopmuşlardır. Tekrar öze dönmek için yabancı tesirlerden kurtulmak lazım. Yabancı tesirlerden kurtulur, öze dönersek bu durumda tekrar ihya oluruz gibi kısır döngüden ibaret bir anlayışı benimsemiştir. Bu yüzden de ona göre İslam'ın reforma ihtiyacı yoktur. İslam zaten baştan beri özü itibariyle en mükemmel, en kusursuz bir yönetim biçimidir. Bu anlamda Müslümanlar kendilerini yenilemelidirler diye düşünüyor. Aynı zamanda düşünce dünyasına bakılırsa bir yönüyle radikal ama diğer yönüyle ıslahatçı bir yönüyle de çelişkilerle dolu bir portre karşımıza çıkmaktadır. Ancak çözüm olarak klasik İslam'ın yeniden ihyasından öte herhangi bir çözüm sunmadığını görüyoruz. Bu konuda da sadece hayali yorumlar yaptığını zaten söylemiş oldum.

Seyit Kutup idarede istişareye ve şura fikrine büyük önem verir ki Kur'an'da da iki ayette geçer. Aynı zamanda Hzreti Peygamberin de en önemli ilkelerinden birisidir. Zaten Kur'an'da da olduğu için savunuyor ama bu nedenle de yönetimle de ters düşüyor. Çünkü istişare ile iş yürütmek o günkü şartlarda Baas rejimiyle ters düşmesine neden oluyor. O yüzden de zaten takibata alınmasının sebeplerinden birisi olarak da gösterilir.

Seyit Kutup'un ilginç yorumları vardır. Yani Kur'an'la ilgili değişik birtakım görüşler veya yorumlardan o da etkilenmiştir. Ona göre Allah'ın hükümlerinin hakim olmadığı devlette memur olarak çalışmak ve dikkat edin maaş almak hatta laik devlette memur olarak görev yapmak küfürdür. Dikkat edebiliyor musunuz? Hatırladınız değil mi bu görüşleri? Bakınız hala ülkemizde bu tür hezeyanlara inanan veya bunlardan beslenen bir damar vardır. Yani bize yabancı değildir. Ama aynı zamanda bunun kaynağının nereden olduğunu da bu vesileyle anlatmış oldum. Dolayısıyla da bu arızalı fikrin dayandığı temel buralara kadar gider. Çünkü bunların da beslendiği kaynak dediğimiz gibi Seyit Kutup ve bu tarz romantik yorumlar yapan insanların görüşleridir. Zira dindar mahallede de Seyit Kutub'un Fi Zilalil Kur'an'ı veya Yoldaki İşaretler adeta baş ucu kitabı niteliğindedir ve bu nedenle de ülkemizde fazlasıyla karşılık bulmuştur. Özellikle de Fi Zilalil Kur'an ve Yoldaki İşaretler kitapları en çok okunan kitaplar arasındadır ki zaten diğeri çok kapsamlı bir tefsir aynı zamanda da başıtıdır.

Seyit Kutup birtakım radikal görüşlerin yanında aynı zamanda eleştirilmiştir de. Yani benimsenenler olduğu gibi onu eleştirenler de vardı. Mesela bazı eserlerine reddiyeler yazmış. Hatta ezher uleması onun fitne çıkarmakla suçlamış. Haricilerin yöntemini veya üslubunu benimsemekle eleştirmiştir ve bu konuda da fetva yayınlamıştır. Yani bizzat ezher bile ona karşı çıkmıştır. Özellikle de hakimiyet, cahiliye ve aynı zamanda tekfir, ridde, yönetim gibi konulardaki görüşleri nedeniyle onu dava arkadaşları da eleştirmişler. Mesela İhvan-ı Müslimin'in ün lideri onun düşüncelerinin örgütün resmi görüşü olmadığını beyan etmek durumunda kalmıştır. Kur'an ışığında yaşamanın bir nimet olduğunu söylemiş. Müslümanlar şayet Kur'an'a dönerlerse eski şahşalı günlerine dönecekler diye böyle bir iddia ortaya atmış. Ama şaşalı günler ne zamandır diye sorarsanız içi boştur bunun. Ve Kur'an merkezli, İslam merkezli bir anlayışı benimsediği için bunu adres göstermiş. Klasik yorumların dışında yeni bir çözüm önerisi sunabilecek hiçbir açıklama getirememiştir. Ama bununla beraber edebiyatçı olduğu için birtakım söylemlerindeki romantik yorumlarla beraber ve aynı zamanda hayatındaki mücadele ve neticede dramatik bir şekilde idama mahkum edilmesi gibi sebeplerle ülkemizde sembol isimlerden birisi haline getirilmiştir. Ama dediğimiz gibi görüşleri artık bugün miyadını doldurmuştur. Bunların çözüm olmadığını yaşadığımız tecrübelerle de gördük. Ama hala o radikal İslamcı damar o günden bugüne ülkemizde karşılık bulmakta ve belli bir kesim tarafından idealize edilerek aynı zamanda cumhuriyete ve Atatürk'ün açmış olduğu yola, hedefe alternatif gösterilmektedir. Burası son derece manidar ama böyle bir realitenin olduğunu da bugün herkes biliyor ve görüyoruz. O yüzden de ben öteden beri hep ne diyorum? Cumhuriyet, Mustafa Kemal ve Cumhuriyetin kazanımları, Cumhuriyetin bize sunduğu imkanlar. Bunun dışında bir başka çözümü adres görenler yanlış yola satmış demektirler. Bunu da özellikle belirtmek isterim.

Evet değerli dostlar, ana hatlarıyla Seyit Kutub'u anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. Dinlediğiniz için teşekkürler ediyorum. Bir başka konuyla tekrar karşınızda olmak dileğiyle kendinize iyi bakın. Hoşça kalın.