Transcription
Bu şeytanın tüyler ürperten bir hayat hikayesi var. Şeytan yaratılmış, tüyler ürpertici hadiseler başından geçmiş. Burada şeytan demişken, onun asıl adı İblis'tir. Şeytan aslında onun sıfatıdır. Ama böyle biz kullanım sıklığından şeytanı da isim gibi kullanmaya başlamışız. Hani "galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır" derler ya. Hani kullanımı asıl manasının önüne geçmiş. Daha sonra kendi yaratılış hammaddesini insanınkinden üstün sayaraktan itaat etmemiş, secde etmemiş. Daha sonra yoldan çıkmış, bozulmuş. Ve diğer fıtratı bozulanlar gibi başkalarını da bozmaya çalışmış.
Şimdi hikaye buradan başlıyor. Şeytan bozuk ve sürekli birilerini yoldan çıkarmaya çalışmış. İnsan İblis'in hayat hikayesini okuyunca şunu soruyor: "İyi de ya Rab, senin rahmetin sonsuz, engin. Senin hem Kur'an kitabından biz bunu biliyoruz. Hem de cisimleşmiş kitabın olan kitab-ı kebîr-i kâinattan senin engin rahmetini görüyoruz. Bir arkadaşımız bile bir ekmeği getirirken üşenir ama sen buğdayları bizim için rahmet hazinelerinden serersin. Senin ne kadar rahmetli olduğunu, rahmetinin engin ve sonsuz olduğunu biliyoruz. İyi de ya Rab, bu kadar sonsuz rahmette bizi yoldan çıkaran hatta sonsuz Cehennemimize sebep olan şeytanı neden yarattın? Yani herkes acaba direkt cennetlik olsa olmaz mıydı?" diye insanın aklına soru geliyor, değil mi?
Mesela ayette de geçiyor: "Ahsene kulle şey'in halaka" yani "her yarattığı ahsen, en güzeldir." Şimdi madem her yarattığı en güzeldir, hayırdır yani. "Ya arkadaş, bu şeytanın yaratılması da mı hayırdır?" Şimdi Kur'an'da defalarca birçok yerde "aman şeytana dikkat edin" diye ikazlar var. İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: "Ya Rab, sen bu ikazları bize vereceğine bu şeytanı direkt yaratmasaydın, ya da yaratıldığı gibi öldürseydin veyahut Hazreti Adem'e secde ettirseydin de bizim birçoklarımızın cehennemine sebep olmasaydı. Acaba olmaz mıydı?"
Bugünkü dersin en temel sorusu ben sorayım. Soru şu: "Şeytan olmasaydı herkes cennetlik olur muydu?" "Olur muydu Mehmet?" "Neden olmazdı?" "Fark kalmazdı meleklerle." "Meleklerle fark kalmazdı diyorsun. Başka sen söyle Mehmet. Şeytan olmasa herkes cennetlik olur muydu?" "Olmazdı herhalde." "Bak şeyi de hesapla: Adem cennetteydi, Allah Azze ve Celle Cennet'ten onu dünyaya getirdi. Öyle değil mi? E kalsaydık orada hiç şeytan meytan uğraşmasaydık olmaz mıydı?" "Fatih abi, sende var mı cevap?" "Abi, şeytan olmayınca yani imtihan da olmayacağı için. Evet, bence herkes cennete olurdu gibi geliyor bana." "Herkes cennete olurdu gibi geliyor."
Şimdi abi, tam cevap ne biliyor musun? "Şeytan olmasaydı Cennet olmazdı." Allah Allah! Ne demek o ya? Şimdi düşünün, bizim lezzet alabilecek kabiliyetlerimiz olmasaydı, bu kabiliyetlerinin karşılığının olmasının bir anlamı var mıydı? Şimdi kör, görmüyor. Sağır, duymuyor. Dilsiz, lezzet almıyor. Bir adamı dünyanın en güzel sarayına koy, en güzel kokular orada ama burun yok. En güzel manzaralar orada göz yok. En güzel lezzetler orada dil yok. Böyle bir adamın böyle bir sarayda olmasının anlamı var mı? Anlamı yok. Demek ki şeytan olmasaydı, Cennet olmazdı. Ne demek biliyor musunuz? Belki bir Cennet olsa bile insanların o Cennet'ten lezzet alabilecek kabiliyetleri de olmayacaktı.
Şimdi mesela bizim çocukluktan beri girdiğimiz imtihanlar var. İlkokuldan ortaokula geçiş için kaç tane sınava girmişizdir. Bu imtihanlara şeytan gibi düşünelim, olur mu? Şimdi bütün imtihanlar kalktı diyelim. Ben ilkokuldan ortaokula direkt sorgusuz sualsiz geçtim mi? Geçtim. Hiç sınav, yazılı, yoklama hiçbirisi yok. Ortaokuldan liseye geçtim mi? Geçtim. Liseden üniversiteye geçtim mi? Oraya da geçtim. Peki ilkokulu bile bitirebilecek kabiliyeti olmayan insanların üniversitede olması orayı üniversite yapar mı? Yapmaz. Düşünsene bak. Üniversiteye gidiyorsun ama üniversitede okuma ve yazmayı bilmeyen insanlar var. O üniversitenin bir kıymeti kalır mı? Kalmaz. Yani insanların üniversitede olması orayı üniversite yapmayacağı gibi, lezzet alabileceği kabiliyetlerinin yani manevi organlarının yani latifelerinin gelişmemiş bir insanın da direkt cennette olması orayı Cennet yapmaz.
Benim tıp fakültesinde olmam Şehmuz beni doktor yapmayacağı gibi. Çünkü minimum altı yıllık kabiliyet gelişimi gerekiyor, değil mi? Daha altyapısı da var. Benim tıp fakültesinde olmam beni doktor yapmayacağı gibi, o ilkokulu bitirmeyecek olan insanları toplayıp üniversiteye koymamız orayı da üniversite yapmaz. Bizim sonsuzdan lezzet alacak cihazlarımız gelişmeden, bizlerin cennete koyulması da orayı Cennet yapmaz. İşte bizim bu kabiliyetlerimizin gelişmesinin temel sebebi, şeytanın sürekli bize musallat olmasıdır. Yani demek ki Allah Azze ve Celle bizi Cennet'ten çıkarmış, Adem babamızı dünyaya koymuş ki bizim, Cennet'ten lezzet alabilecek kabiliyetlerimiz gelişsin, o gelişenleri de kendisine sonsuz muhatap alıp cennete tekrar geri koysun.
Başta şunu söyledik, değil mi? "Şeytan birçoklarının da cehennemine vesile oluyor" dedik, değil mi? Şimdi baktığında başta, kömürle elmasın hammaddesi aynı mı? Aynı. Aynı karbon sayılarından oluşturulmuş. Daha sonra ne oluyor biliyor musun? O kömürlerin her birisine çok yüksek ısıda bir ateş veriyorlar. Ateş verildikten sonra kömürlerin bazısı duman oluyor, kül oluyor. Bazısı da elmas oluyor, kul oluyor. Allah Allah! Şimdi biz oradaki manzaraya üzülsek, desek ki: "Yahu siz bu ateşi bu kömürlere verdiniz ama kaç ton kömür zayi oldu?" desek, üzülsek mantıklı bir üzülüş olur mu? Olmaz. Neden? Çünkü ortaya çıkan bir avuç elmas yanan tonlarca kömürün çok üstündedir.
Nasıl bu ayrımı ateş araya girince sağlıyorsa, insanların da aynı karbon yapısındaki kabiliyetlerden kiminin sobaya kömür olmasını, kiminin vitrine elmas olmasını sağlayan ateşin adı şeytan ateşidir. Allah Allah, bak, bak kabiliyetler nasıl ortaya çıkıyor. Şimdi demek ki maksat elmaslara ayırmaksa, o kadar kömürün o ateşle yanması zayi olmaz diyeceğiniz gibi, yeryüzüne gelişimizdeki maksat insanların kabiliyetinin gelişimi, Cennet'ten o sonsuz lezzetleri almaksa, şeytan ateşiyle birçoklarının kömür, bir kısımlarının da elmas olması zayi olmaz. Çünkü bir avuç elmasla tonlarca kömür alınabilir. Demek ki şeytan olmasa cennet ehli ortaya çıkmayacak.
Şimdi aynı suali Risale-i Nur'da da sormuşlar. Ben aynı meseleyi birkaç kez daha anlatacağım bugün çünkü çok önemli bir altyapı istiyor. Çoklarının iman noktasından, iman dairesinden çıkmasına sebep olan sorular bunlar. Mesela çokları demiş ki: "Hazreti Adem'in günahını, vebalini biz niye çekmişiz?" demişler. Allah Allah! Yani o Cennet'ten bir zelle ile, değil mi? Peygamberlerde kusur, günah olmaz, değil mi? Onlar da zelle olur. Bir zelle ile Cennet'ten çıkarılmış. Şeytan da bize musallat olmuş. Musallat olunca birçoklarımız bu sefer cehenneme gitmişiz. "Cennette kalsak olmaz mıydı?" diye Risale-i Nur'da bir yerde sormuşlar. Bir suali ufak okuyayım: "Hazreti Adem'in aleyhisselam Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni Adem'in cehenneme ithali dahil olması ne hikmet mebnidir?" Sadece bir cümle okuyacağım. Hazreti Adem'in Cennet'ten çıkarılmasının hikmeti nedir biliyor musunuz? Hikmeti tavziftir. Yani Hazreti Adem'in vazifeli olmasıdır.
Bak şimdi, bak. Şu örneği anladınız mı? Bugün bu dersi biz bitiririz. Şimdi benim şurada bir çuval tohum olsa. Muz tohumu, incir tohumu, elma tohumu, armut tohumu. Ben de bu tohumları çiftçiyim, aldım toprağa saçtım böyle. Tohumların bir kısmı ağaç olup bana ciddi tonlarca meyve verecek mi? Verecek. Peki tohumların başka bir kısmı da ya gübre olacak ya da ne olacak? Bir tavuğun gıdası olacak, bir böceğin gıdası olup gidecek. Şimdi orada toprağın altına giden tohum suyu alır almaz neyin mücadelesini veriyor? Çürümemenin mücadelesini veriyor. Böcekle mücadele ediyor. Çürümemekle mücadele ediyor ve içindeki ruhunda yazılı olan güzellikler yani tonlarca meyveler, fıstıklar, elmalar, armutlar ortaya çıkıyor. Bazıları da bu mücadelede dayanamıyor. Ne oluyor bu sefer? Gübre haline dönüşüyor, değil mi?
Şimdi biz çiftçiye desek ki: "Yahu çiftçi bey, bak bu kadar tohumun en az yarısı belki yazık oldu, mahvoldu. Sen bu tohumları toprağa atmasaydın olmaz mıydı?" Çiftçi bize ne der biliyor musun? "Kardeşim, sen bu tohumların içinde yatan programı bilmiyorsun. Bak şu tohumun içerisinde bir ton incir yatıyor. Bak şu tohumun içerisinde bir ton elma yatıyor. Bak bu tohumun içerisinde bir ton muz yatıyor. Bunların ortaya çıkmaması için, bir kısım tohumların mahvolup perişan olmaması için ben hiçbir tohumu toprağa atmasaydım tohumların tamamı perişan olacaktı. Yani o tohumlar toprağa atılmadıktan, ağaç olmadıktan sonra ha toprakta kalmış ha poşetin içerisinde kalmış bir farkı var mı? Bir farkı yok."
Demek ki bir tohumun kabiliyetlerinin ortaya çıkabilmesi için, içindeki ruh programındaki o güzelliklerin ortaya çıkarabilmesi için, o tohumun toprakla buluşması lazım. Toprakla buluştuktan sonra bir kısmı güzel meyvedar ağaçlar olurken, bir kısmında ne olacak? Gübre olacak. Ama biz ya bu tohumların bir kısmı toprağın altında gübre olmasın diye tohumların hiçbirisini toprağa atmazsak, bütün tohumlar gübre gibi o kavanozun, poşetin içinde kalıp yazık olacak. Öyle değil mi? İşte insanlık tohumları tohum olarak kalmasın, içindeki güzellikler ortaya çıksın diye, Allah Azze ve Celle Hazreti Adem'i Cennet'ten aldı, dünyanın toprağına ekti. Niye ekti? İnsanların içerisindeki güzellikler ortaya çıksın diye. Allah Allah!
Bakın o bir poşet az önce tohum dedim ya, misalen söylüyorum. Bir poşette tohum belki yüz liradır. Ama o tohumun sadece biri ağaç olsa ve o ağaçtan ben tonlarca muz alsam, belki milyarlar alacağım yani onun karşılığında poşet poşet tohum alacağım. Şimdi biri dese ki: "Yahu arkadaş, bu tohumların bir avucu, bir kısmı toprak altında gübre olacak, elleme" dese. Ben bu sefer o meyveden de olacağım. Birileri dese ki: "Yahu bizi dünyaya göndermeseydi. Dünya toprağına ekmeseydi. Şeytan da bize musallat olmasaydı. Hepimiz orada tohum kalsaydık" deseydi. İnsanlığın hiçbirinin Cennet'ten lezzet alabilecek kabiliyetleri gelişmeyecekti ve gelişmeyeceğinden biz cennette bile olsak orası cennet olmayacaktı. Ne gibi? Kör, sağır, dilsiz bir adamın dünyanın en güzel sarayında olup lezzet alamaması gibi, kabiliyetleri gelişmeyen bir insan da demek ki Cennet'ten lezzet alamayacaktı, değil mi?
Şimdi demek ki bizim dünyaya gönderilme sebebimiz, ya Allah Azze ve Celle birini cennete birini cehenneme atmaktan ziyade, bizim kabiliyetlerimiz gelişip Allah'ın esmasına muhatap olmak içinmiş. Ve bunun için nasıl tohum toprağa atılıp su onunla buluşuyor, biz de dünya toprağına atılıp şeytan bizimle buluşturuluyor. O kabiliyetlerimiz gelişsin diye. Biliyor musunuz birçok evliyanın evliya olma sebebi nedir? Şeytanın kuvvetli olmasıdır. Yani birçok evliyanın o kabiliyette, o kuvvette olmasında ona hocalığı kim yapmış? Şeytan yapmıştır. Yani senin şer dediğin şeytan bugün birçok evliyanın gelişmesinin temel sebebidir.
Niye biliyor musun? Çünkü rakip olmazsa, müsabaka da yok demektir. Şimdi Mike Tyson neden Mike Tyson? Bir rakiplerine bakar mısınız? Ağır sıklet boks şampiyonları mesela Evander Holyfield olmasaydı. Mike Tyson sürekli bu odadaki insanlarla dövüşseydi. Bir yumruğu bir nokta sekiz ton düşünebiliyor musun bak? Kurban Bayramı'nda vursa danayı devirir yani. Mike Tyson, Evander Holyfield gibi böyle adamlarla dövüşmeseydi, bizlerle dövüşseydi. Acaba adı namı bu kadar olabilir miydi? Mümkün değil, değil mi?
Şimdi bir futbol kulübüne kuradan çat diye Barcelona çıksa bu adam sevinir mi, üzülür mü? Sevinir. Çünkü senin Barcelona'da kaybetmen bile para kazanman demek, doğru mu Hasan? Sen futboldan anlıyorsun, değil mi? Peki ben şu mahallede her gün birilerini yensem, ne para kazanması, her gün bir de günlük top parası veririm. Ayakkabı parası veririm. Para kaybederim. Demek ki müsabakada kuvvetli olmak için rakibin de kuvvetli olması gerekiyor. Bugün Mike Tyson'ı Mike Tyson yapan Evander Holyfield'dır. Barcelona'yı Barcelona yapan Real Madrid'tir. Evliyaları evliya yapan şeytanın ta kendisidir.
Şimdi o evliya bu dünyada evliyaysa, ahirette cennette alabileceği lezzet kabiliyeti düşünebiliyor musun? Yani gözü hepimizden daha fazla gelişecek, görmekten daha ciddi bir lezzet alacak. Kulağı hepimizden daha fazla gelişecek, duymaktan daha ciddi bir lezzet alacak. Dili hepimizden daha fazla gelişecek, tatmaktan daha ciddi bir lezzet alacak. Allah Allah!
Bismihi Sübhanehu on ikinci mektup ikinci sualiniz: "Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenâb-ı Hak şeytanı ve şerleri halk etmiş; hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabîhin halkı kabîhtir." Allah Allah, bak çokları bu sorudan gitmiş. Ne soruyorlar anlıyor musun? "Ya bu şeytanın yaratılması şerdir. Sen bu şeytanı yaratıp neden bizim cehenneme gitmemize vesile oluyorsun?" Bak birçokları ne yapmış biliyor musun? Demek ki; demişler haşa "Allah'ın her efali hayır değil" demişler, burada sapkınlığa düşmüşler. Başkaları da Allah'a şerri yakıştırmamış, şöyle demişler: "Demek hayrı Allah yaratıyor. Şerri de şeytan yaratıyor" demişler. Allah Allah! Birçokları bu noktada sapkınlığa düşmüş.
Şimdi mesela bir tane bıçak üreticisi düşünün. Bu bıçak üretim fabrikaları sizce insanlığın hayrı için mi uğraşıyor, şerri için mi? Hayrı için. Evinde yemeğine etini, salatasını doğrasın diye. Ama bazen kötü niyetli bir adam geliyor. Hayır için üretilen bıçağı alıyor. Bir insanı öldürüyor. Şimdi siz hiç böyle bir davada bıçak fabrikasına dava açıldığını duydunuz mu? Duymadınız, niye? Çünkü orada küllî bir hayır var. Bıçak üretmek küllî bir hayırdır. Ama bir tane kötü niyetli adam gelmiş o küllî hayrı almış, kötü niyetle kullanmış. Nasıl bıçağın üretilmesi şer değildir, kullanılması şerdir. Aynen öyle de şeytanın da yaratılması şer değildir. Şeytanın kullanılması şerdir. Demek şeytanı yarattığından dolayı haşa Allah'a şer işlemiş denilebilir mi? Asla denilemez.
Buyurun devam edelim. Elcevap: "Haşa halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir." Ya bu cümle inanılmaz bir cümle ya. Ne diyor biliyor musun? Şerrin yaratılması şer değildir. Şerrin kullanılması şerdir. Bıçağın icat edilmesi şer değildir. Bıçağın kullanılması şerdir. Ateşin üretilip insanlara dağıtılması şer değildir. Birçokları yemeğini pişiriyor onunla, değil mi? Ateşin kullanılması şerdir. Allah Allah!
Şimdi mesela ben matematik öğretmeniyim, ben imtihan gereği Melih abi, beş şıklı bir teste dört tane yanlış şıkkı koyarsam şer mi işlemiş olurum? Hayır. O şıklar içerisine yanlışı koymam yanlış değildir. Bir öğrencinin doğru şık varken yanlış şıkkı tercih etmesi yanlıştır. Yani burada öğretmen yanlışları oraya koyarak yanlış yapmadı. Öğrenci çalışmadı ve yanlışı seçerek kendisi yanlış yaptı. Demek ki şeytanın yaratılması yanlış ve şer değildir. Birçok evliyalar onun sayesinde evliya olmuş. Bizler eğer cennete girebilirsek o mücadeleden dolayı cennete girebileceğiz. E o zaman ne bu? Bu kadar insanlar da cehenneme gidiyor. Demek ki onlar kendi iradeleriyle şeytanı kullandıklarından dolayı şer işlemiş oluyorlar.
Buyurun devam edelim. Çünkü, halk ve icat bütün netâice bakar. Kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususi netâice bakar. Yaratması çok geniş bir mânâdır. İnsanların cenneti o geniş mânâ içindedir. Ama kullanılması dar bir mânâdır. Şerri işleyenler o dar mânâya bakmaktadır. Evet. Meselâ, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var; bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, "Yağmurun icadı rahmet değildir" diyemez, "Yağmurun halkı şerdir" diye hükmedemez.
Şimdi ben mahsulümü toplamışım, bahçede de açık unutmuşum. Allah Azze ve Celle de yağmuru göndermiş. Şimdi benim mahsulüm ıslanmış, mahvolmuş, perişan olmuş. Ben diyebilir miyim? "Ya bu yağmurun yağması, mahsulün ıslanması da ne kadar kötü bir olay." Şimdi zaten yağmur yağmasa ileride ıslanacak mahsul de hiç kimsede kalmayacak. Burada kötülük kime ait o zaman? Mahsulünü tedbir ile ıslanmasın diye garantiye almayana kötülük anlatabilir mi? Buyurun devam edelim. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Mahsul ıslandı, bir şer var ortada, zayi oldu. O şer yağmur yağdırana ait değildir. Mahsulüne dikkat etmeyene aittir. Yani yağmuru kötü kullanana aittir. Yağmur yaratan ve yağdırana ait değildir.
Hem ateşin halkında çok faideler var; yağmurdan ateşe geçti. Birazdan ateşten de şeytana geçecek. Şimdi bu ateşin yaratılmasındaki hayırlar nedir? Yav biz her gün bunları tadıyoruz: kebaplar, ciğerler, tantuniler, öyle değil mi? Şimdi baksan, ateş olmasa yemek pişmez. Ateş olmasa sanayi olmaz. Sanayideki ocaklar demiri, bakırı, altını neyle pişiriyor? Ateşle pişiriyor. Demek ki Allah Azze ve Celle ateşi biz birbirimizi ve elimizi yakalım diye yaratmadı. Ateşi hapsedelim ve ne hapsedilmiş ocakta yemeğimizi, madenimizi pişirelim diye yaratmış. Demek Allah Azze ve Celle şeytanı ona uyup biz cehenneme düşelim diye yaratmadı. Şeytanı bir alanda hapsedelim, onunla mücadele edelim, kendi kabiliyet ve kaslarımızı geliştirelim diye yaratmış. Bütünü hayırdır.
Fakat bazıları sû-i kesbiyle, su-i istimaliyle ateşten zarar görse, "Ateşin halkı şerdir" diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti. Ateş yemek pişirmek için, şeytan da insan pişirmek için. Dayanan pişecek, cennette lezzet alabilecek kabiliyetlerini geliştirecek. Az önceki örneği hatırlıyorsunuz, değil mi? O elmas örneği ve kömür örneği çok önemli. Aynı hammaddeden, aynı karbon sayısından vurmuşlar ateşi, bazıları dayanamamış kül olmuş. Bazıları da ateşe dayanmış, kabiliyeti gelişmiş. Elmas olmuş. Kul olmuş. Oradan bir avuç elmas çıksa belki yanacak tonlarca kömüre tercih edilir, ona bedeldir. Allah Allah! Bak şeytanın yaratılışındaki inceliklere lütfen dikkat edin.
Buyur. Elhasıl: "Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir." Ne demek biliyor musun? Yani ortada büyük bir hayır varsa küçük şerler ne olur? Kabul edilir yani. Şimdi zamanında köyde teyzenin bir tanesini çocuğuna araba çarpmış, demiş ki: "Bu arabayı icat edenin Allah belasını versin!" demiş. Şimdi bu arabanın icat edilmesi kötü bir şey mi? Arabanın icat edilmesi kötü bir şey olsa devletler arabayı, otoyolları bu kadar masraf yapıp serbest etmezler. Demek teyzenin başına gelen ne? Cüzzî bir şer. Peki arabanın var olması ne? Küllî bir hayır.
Demek şeytan musallat olduğu için zaten tohum olan bazı tohumların gübre olması küçük bir şer. Çünkü para etmiyor. Ama bir tanesinin ağaç olup o torbalardan daha pahalı olması küllî bir hayır oluyor. Şimdi Şehmuz, size geliyorlar ameliyata girmek için, değil mi? Normalde sen keseceksin. Kesmen küçük bir şer oluyor mu? Küçük bir şer oluyor mu? Çünkü adamın canı acıyor, değil mi? Peki niye kesiyorsunuz? Küllî bir hayır için. Eğer abi ben orayı kesmezsem sen ileride daha çok canın acıyacak diye. Allah Allah! Şimdi ben küçücük keseceksin diye ameliyatı terk etmediğim gibi, şeytan da küçücük bir şerden dolayı bu büyük hayır ortadayken neden yaratıldı diye sorulması abestir.
Buyurun devam edelim. "Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intac eden bir şer, terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur." O teyzenin çocuğuna araba çarpmasın diye bütün arabaları piyasadan kaldırsak büyük şer olacak, değil mi? Şerr-i kesir olacak. Örneklere dikkat edin, bak çok güzel örnekler var. Üstad Hazretleri acayip örnekler vermiş.
Evet. Cihada asker sevk etmekle, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Oluyor, değil mi? Yani on, yirmi yıl birisi şehit oluyor, on, yirmi yıl özlüyoruz onu ve özlem cüz'î bir şer sayılabiliyor belki veyahut ne oluyor? Ekonomi oraya harcıyorsun, ekonomi paranın bir kısmını vermişsin, cüz'î bir şey oluyor. Şimdi insan diyebilir mi? "Ya bu cüz'î şer için hiç askerler olmasın, komple bırakalım." Bakalım destek ne oluyor? Evet. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki. Yani o savaşta, cihatta büyük bir hayır var ki. Evet. İslam, küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. Yani birilerinin cihada gidiyor burnu kanıyor. Biz de diyoruz ki: "Aman burnu kanamasın, komple cihadı, askeri iptal edelim." Tamam burnu kanamadı ama bu sefer kelle gitti. Öyle mi? Şimdi bir insan küçücük bazı şeyler için bu küllî hayrı bırakır mı? Bırakmaz, değil mi? Mümkün değil. Evet. O ayn-ı zulümdür.
Yine bir örnek daha veriyor iyice kuvvetlensin diye çünkü mesele çok önemli, önemli bir altyapı, evet. Hem meselâ kangren olmuş ve kesilmesi lazım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur. Halil, "ben parmağımı vermem" diyenin neyi gitti? Kolu gitti. Kola da yayıldı. "Kolumu da vermem" diyenin, kendisi gitti. Şimdi bu parmağın kesilmesi ufak bir şer, ama senin komple kurtulman, küllî bir hayır. Şeytanın yaratılmasında bazıları kötü kullandığından küçük bir şer gibi gözüküyor. Ama Cennet'ten lezzet alabilmenin tek yolu şeytanla mücadele olduğundan ortada küllî bir hayır var. Allah Allah! Demek ki şeytan ateşi içimize girmezse, bizler bu ayrıma maruz kalmazsak, kabiliyetlerimiz gelişmezse Cennet diye ve Cennet'ten lezzet diye bir kabiliyetin de gelişmesi söz konusu değil.
Buyurun devam edelim. İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icatları şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic-i mühimme için halk olmuşlardır. Şimdi burayı da çok iyi dinleyin, meleklerle ilgili bir bahse giriyor. Evet. Mesela melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sâbittir, tebeddül etmez.
Bak şimdi insanın aklına şu da geliyor: "Biz aldık bu soruları. Ya abi bizi yaratıyor da hiç böyle şerre kabiliyetimiz olmadan hep hayır işleyen şekilde yaratsa olmaz mıydı?" E öylesini yaratmış zaten, onun adı ne? Melek. Ama az önce bir şey demiştik, birinin rakibi olmazsa kendisi de gelişmez. Melek terakki eder mi? Etmez. Neden? Bak çünkü Melek'le uğraşan bir şeytan yok. Şimdi mesela bizle de şeytan uğraşıyor, bazen günaha giriyoruz. Günaha girince bir dua ediyoruz: "Ya Rabbim, Rahim isminin gereği, Afüvv ismin gereği beni affet" diyoruz. Ve Allah'ın iki tane esmasını ben tanıyorum bu sefer, günah işlediğimden tanıyorum. Peki Melek o iki esmayı biliyor mu? Bilmiyor, çünkü makamı sabit. Allah Allah!
Şimdi mesela günah işleyen bir tanesi "Ya Rab günahlarımı ört" diyor. Allah'ın Settâr ismine mazhar oluyor, tanıyor. Allah'ın Settâr ismi var. Melek tanıyor mu? Tanımıyor. Niye? Günah işlemiyor. Şimdi ben acizlikten dolayı bazen karnım acıkıyor. Acizliğimi anlıyorum. "Ya Rab bana nimet gönder" diyorum. Allah'ın Rezzak ismini tanıyorum. Melek tanıyor mu Allah'ın Rezzak ismini? Tanımıyor. Niye biliyor musun? Çünkü Melek acıkmıyor, hiç muz yememiş. Şimdi ben hasta oluyorum, yatağa düşüyorum. Her yerim ağrıyor. "Ya Rabbim" diyorum. "Yardım et" diyorum. Allah Azze ve Celle'nin Şafi ismini tanıyorum. Melek tanıyor mu Allah'ın Şafi ismini? Neden tanımıyor? Hasta olmuyor.
Şimdi bak Allah makamı sabit, sürekli hayır üzere bir şey yaratmış mı? Yaratmış, onun adı Melek. Peki sürekli şer için çalışan bir şey yaratmış mı? Yaratmış, onun adı Şeytan. Peki ne hayır, ne şer tanımayan bir şey yaratmış mı? Yaratmış, onun adı affedersiniz hayvan. Demek ki bu üç saydığımın bir dördüncüsü lazım. Nedir o? Hem hayır, hem de şerre kabiliyeti olan bir şey yaratması kaldı. Bak baştan alayım. Sadece hayır yarattı: Melek. Sadece şer yarattı: Şeytan. Ne hayır, ne şer yarattı: Hayvan. Ne kaldı dördüncü? Hem hayır, hem şer kabiliyeti olan bir şey yaratacaktı, o da insan oldu işte. İşte o insanın o hayra kabiliyeti de şeytan onunla uğraşmazsa terakki edip gelişmeyecek.
Buyurun devam edelim. Keza hayvânâtın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nakıstır. Yani tavuk hep aynı yumurtayı verir, değil mi? "Ya bugün de bir çikolatalı yumurta vereyim" demez, değil mi Melih abi? Der ki: "Benim dedem de böyle veriyordu, ben de böyle veriyorum" der. Yani hiçbir terakki edeyim bir inek "ben de sütümü bugün şöyle sağdırayım, içi muzlu kremalı çıksın" demez çünkü onlar da terakki yok. Kimde var terakki? Sadece, sadece insanda var. Allah Allah! Ve o terakki ile az önce bahsettiğimiz meleklerin üstüne çıkabiliyor, biliyor musunuz?
Buyurun. "Âlem-i insaniyette ise merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat, nihayetsizdir." Şimdi burada ufak bir şey daha anlatacağım. Burayı da anlarsak, dersi tam anlarız. Bizde terakkinin mertebeleri ne kadar? Sınırsız. Şimdi bak bu sonsuzluk içerisinde bazen insanların aklına şu geliyor bak. "İyi de abi, tamam bazıları cennete gidiyor da çokları da cehenneme gidiyor. Bu hakikatleri duyup lakayıt kalan insan sayısını bir hesaplarsak milyar milyar insan var." Var, değil mi? Şimdi insan dese ki: "Ya bu kadar insan da cehenneme gidiyor ama bu sayısal çokluğu nasıl hesaplayacaksın?" dese size, tek bir çaremiz var. Allah Azze ve Celle nazarı ilahisi nasıldır? Yani hangi pencereden bu hadiselere bakmaktadır? Buyurun birlikte bakalım.
O bakış açısı için iki kelime öğreneceğiz. Kelimenin biri kemiyet, sayı çokluğu demek. Diğer kelimemiz keyfiyet, kalite çokluğu demek. Şimdi ben size soruyu yönelteyim. Erkal, senin için sayı çokluğu mu önemlidir, kalite çokluğu mu önemlidir? Kalite çokluğu. Mesela sana on tane bisiklet mi versem istersin, bir Lamborghini mi versem istersin? Bir Lamborghini satsan bisikletin fabrikasını bile alırsın. Demek ki Allah Azze ve Celle'deki o nazar kullarında da cüz'i bir şekilde mevcut. Size ton ton taş mı vereyim, bir avuç altın mı vereyim? Bir avuç altın ne demek biliyor musun? Allah Allah! Değil mi? Dağ alırsın ona, dağ alırsın.
Şimdi baktığında demek bizim nazarımızda da sayı çokluğunun değil kalitenin önemi var. Az önce bir tohum torbası vardı ya. Şimdi o tohum torbasında tohumların tamamı etse, etse yüz lira eder dedik. O tohumların bir tanesini aldım, kabiliyetle geliştirdim. Çünkü toprağa attım, suyla buluşturdum. Yani şeytanla buluşturdum. O tohum koskocaman muz ağacı oldu, verdi on, yirmi ton muz verdi. Hangisini istersin? Bin tane açmamış tohum mu, bir tane açmış muz ağacı mı? Bir tane muz ağacından o tohumun fabrikasını satın alırsın.
Demek Allah Azze ve Celle'nin nazar-ı ilahisinde insanlarda esmasının tohumları var. O tohumların açmamışları hiç önemli değil. Ama üstündeki esma tohumlarının tamamı sadece bir zatta açsa bütün dünyanın yaratılmasına ve diğer tohumların tamamının gübre olmasına bile değer. O yüzden koskocaman kainatı sadece efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam için yarattım diyor. Değil mi? "Levlâke levlâk lemâ halaktü'l-eflâk." "Ey Habibim, senin için felekleri, dünyaları yarattım." diyor, bak, bak olayı görüyor musun? Yani Allah Azze ve Celle'nin her insanda esmasının tohumları var mı? Var. Her insanda o tohumlar açıyor mu? Hayır. Birçoğu gübre oluyor. Yani küfür üstüne ölüp gidiyor. Peki bir kulda o esma tohumlarının tamamı ağaç olsa, onun için bütün yok olan tohumlar değer mi? Değer.
İşte efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam'ın tohumlarının belki de tamamı özellikle hususiyetle Miraç hadisesinde Sidretü'l-Müntehâ'da Cibril-i Emin'i bile geride bırakarak devam etmiş, açmış, inkişaf etmiştir. Ve bir muz ağacı için binler tohum nasıl heba edebilirse, Efendimiz Aleyhisselam için de bütün kainatın yaratılması değer seviyededir. Çünkü Allah Azze ve Celle'nin Nazar-ı ilahisinde sayı çokluğunun önemi yoktur. Kalite çokluğunun önemi vardır. Ve bu yüzden bir yerde şu ibare geçmektedir: "Allah'ın esma tohumlarının üstünde açmayan birisi için haşerat nevinden" diye bir ifade geçmektedir.
Ne demek biliyor musun? Şimdi bir böcek böyle tuvalette yetişen pis bir böcek ne kadar kıymetlidir? Hiçbirimiz evimize alıp beslemeyiz bile. Ben girsem "ya bunlar tuvalete dadanmış, ellisini öldürsem" gelip "elli tane böcek öldürdüm" desem. "Eline sağlık" dersiniz. Haşerat nev'inden olduğu için. Ama desem ki "ya bir tane güzel kedi var, İran kedisi, tuttum öldürdüm" desem, dersiniz ki "vahşi misin, cani misin?" Neden bir tane kediye kızdınız da elli tane böceğe kızmadınız? Çünkü böcekte esma güzellikleri tezahür etmemişti ama kedi ise tezahür etmişti ve kedi keyfiyet cihetiyle, kalite cihetiyle elli tane böcekten daha üstündür.
Bak şimdi. Şimdi demek ki bizim o güzelliği yakalayabilmemiz için yani haşerat nevinden değil, kusura bakmayın, kedi gibi güzellikleri yakalayabilmemiz için Allah'ın esma tohumlarını ne yapmamız lazım Abdullah? Geliştirmemiz. Peki geliştirebilmek için oturduğum yerde olur mu? Olmaz. Ne lazım bana mücadele için? Şeytan lazım. Şimdi bak. Bende sabır diye bir tohum var. Aynı tohum ve ağaç gibi düşünün. Bu tohum ne kadar gelişirse Cennet'ten alacağım lezzet o kadar artacaktır. Şimdi bir sabır tohumu mesela şu yanında bir insan olsa, ben bu insanı şöyle sürekli dürtsem rahatsız olur, değil mi Cihat? Peki ben bu insanı sürekli dürtmezsem o insan rahatsız olup onun sabır kabiliyeti gelişir mi? Mümkün değil. Demek ki sabrını zorlayacak bir şeytan lazım ki sabır tohumun ağaç olsun, çiçek versin. Allah Allah!
Şimdi Allah Azze ve Celle'nin Cûd diye bir ismi var. Allah Cevvad-ı Mutlak, şimdi sonsuz cömert. Bende de bunun tohumu var mı? Var. Bu tohum nasıl gelişecek? Nasıl gelişecek biliyor musun? O cömertliği bir şekilde sen de yapacaksın, gelişecek. Şimdi sporda kas öyle gelişiyor, değil mi Mehmet? Mesela üç çarpı sekiz sete gireceksin, en son kolun böyle acımış diyorsun ki: "Üç tane daha basayım" diyorsun. Tam yanıyor ya, tam orada işte kas gelişiyor. Demek bu cömertlik tohumu nasıl gelişecek? "Allah için infak ettim" diyeceksin. Yüz lira verdin, tohum yanıyor mu? Yok, hiç su bile değmemiş. "Yav" dedin, "bin lira daha atayım" dedin. Tohum böyle biraz kıpırdamaya başladı, su yaklaştı, değil mi? Tuttun iki bin yaptın. Tohum böyle kımıl kımıl oldu. Beş bini bir koydun, yangın yeri ortalık, tohum orada ne oldu? Gel işte sen de o esma'nın tecellisi açtı.
Şimdi bizde adalet duygusu var mı? Var. Nereden geldi bu duygu? Allah'ın Adil isminden, ismi Adl'dan geldi. Peki bu adalet duygusu nasıl gelişecek? Dişini sıkıp mümkün olan her noktada adil oldukça o tohumun çiçek açacak. Cennet'ten de o ölçüde o lezzet alacaksın. E benim adaletimin gelişmesi için bir yerde adaletsizlik olması lazım. İşte o da şeytan, anladınız mı olayı? Muazzam bir olay ya, Allah Allah!
Şimdi bende sevmek kabiliyeti var mı? Var. Nereden geldi? Allah Azze ve Celle'nin Vedud isminden geldi. Şimdi ben onu doğru bir şekilde, hikmetli bir şekilde sevgimi geliştirip, geliştirip, geliştirip, geliştirip bütün insanlığı içine alabilirsem, tohumdu sevme kabiliyetim ağaç oldu ve Cennet'ten o ölçüde de lezzet alabileceğim. Allah Allah!
Allah Azze ve Celle'nin Kuddüs ismi var. Bende de karşılığı ne var? Temizlik var. Demek ki ben ne kadar temizliğe ehemmiyet versem, değil mi? Tabi burada manevi temizlik de var. Nedir o? Tövbe. Ne kadar maddi manevi temizlik kabiliyetini geliştirsem, benim çekirdek olan o kabiliyetim ağaç olacak ve ben cennette o ölçüde lezzet alacağım. Ama bunu geliştirmem için karşılığında kirlilik lazım, günah lazım ki tövbe olsun, temizlik olsun. Bu kirlilik nereden gelecek? Şeytandan gelecek. Allah Allah! Şimdi cennetteki bütün lezzetlerin sebebi şeytan çıktı. Çünkü gelişim şeytanla. Sporda o ağırlığı kaldırmak nasıl hikmetsiz gelmiyorsa, burada da şeytanla müsabaka ve mücadele aynen öyle hikmetsiz değildir. Hatta ve hatta büyük küllî bir hayır bunun altında vardır. Allah Allah!
Az önce Allah'ın birkaç esmasından örnek verdik. Allah'ın bütün esmasına muhatap lazım mı? Lazım mı İbrahim abi? Lazım. Peki Allah'ın isimleri sonsuz mu? Sonsuz. İsim sonsuzsa muhatabı da sonsuz olması lazım. Allah Allah! "İyi de Ya Rab, sonsuz olacağız da hangimiz iyi, hangimiz kötü? Hangimiz sana muhatap olabilecek kabiliyette nasıl anlaşılacak?" İşte bizi Cennet'ten alıp Allah o yüzden dünya toprağına ekti. Sonra suyla buluşturdu. Yani? Şeytanla buluşturdu. Kimileri kabiliyetlerini geliştirdi. Ruhunun programını dışına çıkardı. Meyvedar bir ağaç oldu. Kimileri de toprak altında öldü, gübre olup gitti. İşte orada ağaç olanları Allah Azze ve Celle ayıklayacak.
Ya cümleye dikkat edin. Bu sonsuz da zatına muhatap edecek, bak. Şurada birisinin dayısı muhtar olsa beş dakika oturayım diye kırk takla atar, değil mi? Biraz daha büyütelim. O bölgenin idarecisinin huzuruna çıksan, değil mi? Valiye, kaymakama çıksan. Beş dakika daha fazla kalayım diye yeni bir konu daha çıkarırsın ortaya, niye? Çünkü makamda kalmak lezzet verir insana. Ya Allah Azze ve Celle bizzat zâtına muhatap seçiyor seni, ne kadar hem de? Süre ne kadar? Sonsuz. Allah Allah, Allah Allah! Demek ki bizim dünya toprağına ekilmemizin sebebi Allah'ın zatına muhatap olmamız. Kim o esma'nın tohumlarını ağaç yapsa o, o kadar kârlıdır. Peki bu iş için ne lazım? Şeytan lazım.
Buyurun devam edelim. "Nemrutlardan, Firavunlardan tut, tâ sıddıkî-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var. İşte kömür gibi olan ervah-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-ı enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış." Şimdi adam diyor ki: "Ya ben kömür olarak yaratıldıysam benim suçum ne?" Sen kömür olarak yaratılmadın arkadaş, aynı karbon sayısında yaratıldınız. Daha sonra ateşle buluştunuz. Neydi o ateş? Şeytan ateşinde buluştunuz. O ateşte buluştuktan sonra kendi kullandığın cüz'i irade ile sen kömür olduysan, orada kabahat sana aittir. Çünkü Allah neden o şeytanı yaratıyor? Yav kim dayanacak elmas olup vitrine gelecek. Kim dayanamayacak kömür olup sobanın içine girecek. Allah Allah, bak şimdi.
Demek ki bu manayı anlayan biri şunu da anlar: Şeytan insanı bozmuyor. İnsanın tohumunda ne varsa onu içeri çıkarıyor. Suyla buluştuktan sonra tohumda muz varsa muz çıkıyor. Devedikeni varsa devedikeni çıkıyor. Demek ki şeytanla buluştuktan sonra tohumda hayır varsa gül bahçesi çıkıyor. Şer varsa haristan çıkıyor ortaya, dikenlik çıkıyor. Allah Allah!
Bir gün İstanbul'da oturuyoruz. Karadenizli iki arkadaş var. Trabzon-Rizeli, sizin gibi. Bunlar oturdu, hani o kuzeydeki bazı kapılar açıldı. Af edersiniz, orada bazı şeylere meyil edildi ya, onu konuşuyorlar da aralarında. "Yav o kapılar açıldı, taife-i nisa çıktı. Bizim insanımız bozuldu" dedi ondan sonra. Birisi ne dedi biliyor musun? "Hayır, hayır" dedi. "Onlar zaten bozuktu, kapı açılınca ortaya çıktı" dedi. Demek şeytan insanı bozmuyor. İnsan zaten bozuktu. Şeytan kapısı açılınca bozukluğu ortaya çıkıyor. Allah Allah, Allah Allah!
Devam edelim mi? "Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar beraber kalacaktı. Belki elması bile kömür görüp sobanın içine atmaya çalışacaktı." Evet. "Âlâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu esfel-i sâfîlîndeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı." Yani sen şeytan olmasaydı, Ebu Cehil gibi bir tane naleti belki Ebu Bekir gibi bile zannedebilecektin, değil mi? Nasıl bir ayrım ortaya çıktı? Şeytan ateşiyle, evet.
Demek şeyâtin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icatları şer değil, çirkin değil. Belki sû-i istimâlâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiye'den gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana aittir; icad-ı ilâhiyeye ait değildir. Zannediyor ki Allah Azze ve Celle şeytanı yarattı, birilerini Cehennem'e atmak istedi. Bizzat böyle söylüyorlar. Şimdi çok iyi anlamak zorundayız, cennet ve cehennem amaç değildir. Yani Allah Azze ve Celle'nin bizzat amacı Cennet, Cehennem mi? Hayır, hayır. Cennet ve cehennem ne biliyor musun? Biz temel gayemize giderken ki teşvik meselesinin adı cennet, cehennemdir.
Şimdi köyde çoban malını, sürüsünü çekerken şöyle bir ot verir, sürü gelir. Bazen de inat ederler, ot çok cazibeli gelmez. Otun cazibesi sürünün gelmesine yetmeyince hafifçe şöyle deynekle vurur. İşte Cennet ve Cehennem'deki maksat budur. Olay ne biliyor musunuz? Allah Azze ve Celle kendi zatındaki güzellikleri bildirmek istedi. Hem kendisi görüp bizim anlayamayacağımız kutsî bir lezzet alıyor. Hem de bize gösterip bizim aldığımız lezzetten başka bir kutsî lezzet alıyor. Yani ressam hem yaptığı resimden kendi bir lezzet alıyor, hem de resmi övenlerin övmesinden başka bir lezzet alıyor.
Kâinatın yaratılışının temel sebebi buydu ve bunun için bütün mevcudata esmasıyla boyayıp güzelliklerini göstermek istedi. Ve ne yaptı? Nasıl böyle ben de bir mana uyansa, manayı cümle kalıplarına döküyorum, Allah Azze ve Celle de o esmasını mevcudat kalıplarına döktü. Daha sonra şeytanı bu mücadelenin içerisine başrole koydu, bazı gübreleri ve ağaç olacak tohumları ayırdı, kendisine sonsuza muhatap seçti. Allah Allah, Sübhan Allah! Nasıl büyük bir olay, değil mi? Demek ki şeytan mutlaka bu senaryoda başrol olması gereken bir şeydi.
Evet, durumlar böyle, dua ile bitirelim. Allah şeytana uydurmasın. Değil mi? "Ben bu dersi yaptım, bugün de evladım dedi ya Allah o şeytandan razı olsun" dedi, biliyor musun? Bak bir insan her şeysiz Cennet'e belki gidebilir. Allah dilerse "Allah imansız almayacağım" diyor. Bu dersler ne dersleriydi biliyor musun? İman, inanma, güvenme dersleri, Allah'ı bilme, bildirme dersleri. Kâinatın yaratılış amacı bu dersler. Şu an kainat dönüyorsa bu dersler uğruna dönüyor yani o yüzden meselenin ehemmiyetini anlamak lazım.
Kırşehirli Mehmet'in bir ifadesi vardı. "Bu Risale-i Nur'daki dersleri dinlemeden önce şöyle zannediyordum" dedi: "Aman namaz kılsan iyi bir şeydir. Kılmazsan da aman kılma, ne olacak" zannediyordum dedi. Birçok insanlar bu iman derslerini böyle zannediyor: "Aman biraz vakit ayırsak iyi bir şey, vakit ayırmasak da ne olacak yani iman dersini bilmemiş olabiliriz." Nasıl bir şey biliyor musun? Tohumlarının ağaç olmasının suyu bu iman dersinde. Ama diyorsan "su vermeyin, gübre olsun, şeytan tasallut etsin" diyorsan ona diyeyim ki Allah akıl fikir versin.
Evet. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El Fatiha maassalavat.
Bu dünya toprağına düşmüşken bazı tohumların da meyveler olabilmesi için İstanbul fidanlığına yani oradaki açılacak Hayalhanem'e çok dua istiyor arkadaşlar. Hem onu eksik etmeyelim. Hem de diyorlar ki: "Abi o güzel tohumlar bu toprağa gelsin, aynı fidanlıkta omuz omuza hizmet edilsin" diyorlar. O noktada insanlar neler için memleketler değiştiriyor, neler için mücadeleler ediliyor. Bizim kardeşler de diyor ki: "Neden hizmet için olmasın bu mücadele, bu terakki?" O noktada bol bol dua edelim diyelim ve bitirelim.
Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz...