Transcription
Bugünkü dersin esprisi, kim kalbine yön vermek isterse, bugünkü dersteki hakikatleri bilmesi lazım. Öyle oluyor değil mi? Kalbimizde nice duygular var, yön veremiyoruz. Akıl diyor ki, burada sinirlenmemen lazım ama avazın çıktığı kadar bağırıp öfkeleniyorsun. Aklın diyor ki, şu insanlar sana zarar verebilir, görüşmemen lazım ama o insanları görmediğin anda kendini güçsüz zannediyorsun. Aklın diyor ki, "Ya şu buluşmaları yapmaman lazım, bunlar hep sana haram getiriyor." ama kalbine, aklına bir türlü yön veremiyorsun. İşte bugünkü ders, bu aklın ve kalbin dizginini insanın eline vermeyip bir tamamı öğreten bir ders, çok elzem. Yani neyi gösteriyor? İnsan aklına nasıl hükmeder? Neyi gösteriyor? İnsan kalbine nasıl hükmeder? Yani neyi gösteriyor? İnsan hayatına nasıl hükmedebilir?
Şimdi bu cihette çok esrarlı bir ders, çok sırlı bir ders bu ders. Şimdi kendisine hükmedebilen insan örneği verin desem, aklınıza kim gelir? Resulullah. Peki ondan sonra akla kim gelir? Sahabe efendilerimiz. O zaman bizim akla ve kalbe hükmetme meselesinde örnek almamız gereken kişiler sahabe efendilerimiz olması lazım. Acaba onlar Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'dan nasıl bir ders almışlar ki akıllarına, kalplerine, hayatlarına ve bizimle ahiretlerine ön vermişler? Ya bu mesleği bizim edinmemiz lazım. Şimdi demek ki öncelikle bizim sahabeyi, hatta ve hatta sahabenin büyüklüğünü çok iyi anlamamız lazım.
Bir örnekle başlayalım. Şimdi Hazreti Vahşi bilirsiniz değil mi? Vahşi Bin Harp ya, Efendimizin canı ciğeri olan amcası Hazreti Hamza'yı şehit ediyor. Daha sonra Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam ona iki kez haber ulaştırıyor ve iki haberde de şu benzer cümleyi kullanıyor: Hz. Vahşi, "Benim gibi günah işleyen birisi affolunmaz." diyor ve Efendimiz nereye gelse oradan yer değiştirip gidiyor. Efendimiz ona gönderdiği son haberde Zümer Suresi'nden bir ayet gönderiyor ve diyor ki: "De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah dilerse bütün günahları bağışlar. Doğrusu o, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." Ve bunun üzerine Hazreti Vahşi, yani Vahşi Bin Harp iman ediyor. İman etmesine rağmen Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam ondan bir ricada bulunuyor: "Lütfen gözüme gözükme, zira seni gördükçe amcam Hamza'yı hatırlarım. Eğer onu hatırlarsam sana olan vazifemi tam yapamam." Yani endişe yine içinde, ona olan vazifesini eksik yapmaktan. Hz. Vahşi'yi şu yüzden anlattım. Eğer örnek gösterilecek olursak, ulema Hz. Vahşi'yi sahabenin en düşüğü olarak örnek göstermiş. Haşa biz öyle olduğundan değil, ulemanın örneğinden o şekilde söylüyoruz.
Bir de tabiiinden bizim tanıdığımız bir zat var, kimdir? Hasan Basri Hazretleri. Diyor ki: "Hasan Basri'ye ne zaman cehennem söyleseniz, hıçkıra hıçkıra ağlar, küt diye düşer, bayılırdı." diyor. Şimdi bir anda bir örnek verdik, Allahualem sahabelerinin, hani haşa öyle dediklerinden dolayı Vahşi Bin Harbi, Hazreti Vahşi örnek verdik. Bir yandan da tabiîn imamlarından zirve bir isim Hasan Basri'yi örnek verdik. İmam Rabbani ne diyor biliyor musunuz? "O Hasan Basri, Hazreti Vahşi'nin atının ayağındaki toz olamaz." diyor. Aman aman aman, bu nasıl bir makam ya? Tabiîn imamlarından bir zat Hasan Basri, sahabenin en küçüğü diye örnek gösterilen Hz. Vahşi. İşte bugün bu mertebeyi, makamı anlamamız lazım. Niye biliyor musun? Hayatımıza yön verecektik. Kalbimize yön verecektik. Doğruları daha hızlı, daha seri bir şekilde yapacaktık. Bunu öğreneceğimiz yer sahabe efendilerimizin hayatı olacak. Ama onların hayatını tam anlamadan önce neyini anlamamız lazım? Onların hayatlarının büyüklüğünü anlamamız lazım.
Beyyine Suresi'nde, Beyyine ne demek? Kanıt demek. Beyyine Suresi'nde şöyle bir ifade geçiyor sahabe efendilerimiz için: "Allah onlardan razı, onlar Allah'tan razı." Sübhanallah, bu nasıl bir ifadedir? Bu nasıl bir şereftir? Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı.
Şimdi yine ufak bir mesele daha anlatayım. Celaleddin Süyûtî, Risale-i Nur'da bahsi geçer ve Üstad Hazretleri Celaleddin Süyûtî için şu ifadeyi kullanır: "Uyanık haldeyken çok defa Peygamberle görüşmüştür." der. Aman aman aman, nasıl bir hadise. Biz rüyamızda bir kere gördüğümüzde o hatırayı ömür boyu saklamaya çalışıyoruz, Peygamber Efendimizin rüyamızda gördüm diye. Celaleddin Süyûtî rüyada mı görmüş? Utku? Yakazaten, yani uyanık bir halde birçok kez görüştü denilmiş. Peki yine sorayım aynı soruyu: Celaleddin Süyûtî yakazaten, birçok kez Efendimizle görüşmesine rağmen, "Ne olur gözüme gözükme, amcam Hamza'yı hatırlarım." diye tabir ettiği Hz. Vahşi'ye yetişebilir mi? Yine aynı ifadeyi kullanalım: Atının ayağındaki toz bile olamaz.
Peki sahabeyi bu kadar yüksek bir mertebeye çıkaran sır nedir? Şimdi Efendimiz iki şekilde görüşmesi vardır. Birisi hayattayken "Nübüvvet" ne demek? Nübüvvet peygamberlik. Birisi hayattayken nübüvvet makamında görüşmektir. Öbürü ise vefatından sonra velayet noktai nazarından görüşmektir. İşte Efendimiz sahabe efendilerimizle bizzat canlı kanlı nübüvvet makamından görüşüp onları çok yüksek bir mertebeye çıkarmıştır. Ama Celaleddin Süyûtî gibi zatlarla nübüvvet makamından değil, velayet makamından görüşse de nübüvvetin atının ayağındaki toza yetişememiştir. Demek ki Efendimiz'i dünya nazarında bir kez görmek, uykudayken bin kez görmenin üstündedir.
Şimdi sana uykudayken bin lira mı vereyim, uyanıkken bir lira mı vereyim? Hangisi? Uyanıkken bir lira. Peki sana uykudayken kebap mı ısmarlayayım, uyanıkken peynir ekmek mi? Uyanıkken peynir ekmek. Şimdi baktığınızda aradaki farkı nasıl dağlar kadar fark var. Nasıl uyku ve uyanıklık arasında bu kadar fark varsa, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselamı bir insanın bizzat nübüvvet makamından görmesiyle, velayet makamından görmesi arasındaki fark dünya boyutunca kapatılabilecek bir fark değildir. Sahabenin sahabe olmasında yatan en büyük sır işte buradadır.
Geldim bir diğer bölüme. Velayet mertebeleri. Şimdi "Veli" ne demek? Veli Allah dostu demek. Şimdi bu Allah dostluğunun mertebesi var mıdır? Mesela biiznillah sen bir Allah dostu olabilirsin, değil mi? Evet, olabilirsin. Abdülkadir-i Geylani Allah dostu mu? O da bir Allah dostu. Peki sahabe efendilerimiz bir veli, yani bir Allah dostu mu? Onlar da bir Allah dostu ama az önce arada ciddi farklar söyledik. Demek ki Allah'a dost olmanın mertebeleri var mıymış? Mertebeleri var.
Şimdi bakın, inanılmaz inceliklerle sahabe efendilerimizi anlayacağız. Onların kamet-i kıymetine, yani hangi mertebede olduğunu tam koyacağız yerine. Ondan sonra da diyeceğiz ki: "Demek ki ben şu şu şu özelliklerle kalbime, aklıma, dünyama, ukbama yön ve şekil verebileceğim." diyeceğiz. Bu yüzden elzem meseleler konuşuyoruz, lütfen dikkatini verin. Velayetin üç adet mertebesi vardır. Birincisi, Velayet-i Suğra; Suğra, saire aynı küçük, değil mi? Velayet-i Suğra, yani veliliğin küçük mertebesi manasındadır. Tasavvuf ehlinin yolu bu yoldur denilir. Herkes oradan gidebilir mi? Evet, herkes oradan gidebilir. İşte o yoldan giden, yani Velayet-i Suğra yolundan giden bir gün tanıştığınız bir öğretmen veya sokaktaki bir simitçi arkadaşımız, hiç görmediğimiz insanların daha üstünde bir mertebeye haiz olabilirler, sahip olabilirler. Neyle bu mertebe? Neydi birinci mertebe? Velayet-i Suğra, küçük velayet.
Gelelim bir üst basamağa, bir üst mertebeye: "Velayet-i Vusta". Vusta hangi kelimeyi çağrıştırıyor size? Vasat, ne demek? Orta. Yani Velayet-i Vusta, orta velayet. Şimdi bu Velayet-i Vusta dediğimiz orta velayet dediğimiz, yine böyle bir çok insanı aşan bir meseledir. Az önce konuştuğumuz bazı isimler gibi, tabiîn, tövbe-i tabiîn'in bazı imamları gibi. Öyle insanlar böyle bir mertebede vardır. Ama onların emsali ve benzeri başka yoktur. Yani nasıl bir mertebe oluyor o zaman? Velayet-i Vusta, aklın almayacağı yüksek bir mertebe. Belki sahabe efendilerimizi şöyle bir kenara koyarsak, insanlığın ulaşabileceği en ciddi mertebelerden birisi diyebiliriz ve bu mertebe Velayet-i Vusta dediğimiz mertebe. Çalışma ile elde edilemez. Neyle elde edilebilir? O kalpteki mükemmel samimiyet sonucunda, ikram-ı ilahi ile ancak elde edilebilir. Çalışmayla hangi mertebe elde edilir? Velayet-i Suğra.
Şimdi bir daha sayayım. Birinci mertebemiz Velayet-i Suğra. Ne demek suğra? Çavuş, küçük değil mi? Sahira, o kelimeden geliyor, küçük velayet. Bir üstü ne idi? Necdet. Velayet-i Vusta. Vusta ne demek? Orta velayet. Gelelim üçüncü süne: "Velayet-i Kübra". Kübra kelimesi çağrıştırıyordur sizde. Kebir, Ekber, Kübra oradan gelir. Ne demek o zaman? Büyük demek. Kübra kelimesi müennes bir kelime olduğundan bayanlara isim olarak da çok kullanmışlardır. O zaman Velayet-i Kübra ne oluyor? Bu veliliğin en büyük mertebesi demek oluyor. Yani sahabe mesleği bu mertebe demek oluyor. Sahabe efendilerimiz hangi mertebedeymiş? Ömer? Velayet-i Kübra. İşte bu yolu takip edip, belki bu yolun kokusunu alıp nemalanmış, bu yoldan gidebilmiş başkaları kimler biliyor musunuz? Mezhep imamları, müçtehitler ve aktaplar, kutuplar değil mi? Allah Allah, nasıl bir yol, akıl alır gibi bir yol değil.
Şimdi sahabe efendilerimizin büyüklüğünü ve hiçbir insanın onlara ulaşamayacağını anlattık mı? Anlattık. Daha sonra dedik ki, üç tane velayetin mertebesi vardır. Birincisi Velayet-i Suğra dedik, bir diğeri Velayet-i Vusta dedik, bir diğeri Velayet-i Kübra dedik ve sahabe efendilerimiz bu velayettendir. Ama şimdi garip bir mesele var. Kimi sahabe efendilerimizden daha fazla ömrü olan, daha fazla yaşamış, belki daha fazla namaz kılmış, belki Kur'an'ı daha fazla okumuş insanlar var mı? Var. Nasıl oluyor da onlar bu mertebeye bir anda çekilemiyorlar ama sahabe efendilerimiz bir anda bu mertebeye çekiliyorlar? İşte buradaki özel sihirli kelime şu: Velayet-i Kübra dediğimiz makam çalışılarak elde edilemez. Bir anda çekilerek elde edilir. O bir anda çekilmeye "incizap" diyeceğiz birazdan. Demek ki yeni bölümümüzün kelimeleri şunlar: "İnsiba, İn'ikas, İncizap." Şimdi sahabe efendilerimiz o Velayet-i Kübra'ya nasıl çekiliyor, bunu konuşacağız ama bunu konuşmadan evvel üç kelime bilmemiz lazım. Nedir bu kelimeler? İnsibağ, İn'ikas, İncizap.
İnsibağ ne demek? İnsibağ boyanmak demektir. Hatta Ayet-i Kerime'de "Sibğatallâh" yani Allah'ın boyası diye bir tabiri vardır. Ama şöyle bir incelik var. Sibğa burada o boyanma manasını verirken, insiba eklendiğinde şöyle bir hal oluyor: Sen boyandığının farkında değilsin. İçten gelen imanla gayri iradi olarak boyanıyorsun. Boyandığının farkında bile değilsin. Demek insan kimlerle geçse, ne tür sohbetlere gitse, o insanların boyasıyla boyanır mı? Boyanır. Dikkat edin, sürekli iddia kuponu konuşulan bir meclise gitseniz, siz de iyi bir futbol oynayan insan olsanız, aradan aylar geçince ne olur? "Emice, bir kuponda bana yaz." dersin, değil mi? Peki sürekli Allah konuşan insanlarla bir arada olsanız, aradan bir süre geçince ne dersin? "Bir seccade de bana ser." dersin. Şimdi neden bu hal oluyor? Demek biz etrafımızdaki insanlarla ne oluyoruz? İbrahim abi, boyanıyoruz. İnsiba ne demekti? Boyanmak demektir.
Bakın şimdi, öncelikle latif kesif ne demektir? Şu şişe kesiftir, buradan sana etki oluşturur mu? Oluşturmaz. Şimdi benim elimde bir el feneri olsa, o el fenerini buradan tutsam, sana etki oluşturur mu? Aydınlatır seni. İşte etrafına etkisi olmayanlara, katı şeylere kesif diyeceğiz. Bastığında, kullandığında etrafına etkisi olan şeylere latif diyeceğiz. Masa nedir? Kesiftir. Şu ışık nedir? Latiftir. Bizim o sobanın demiri nedir? Kesiftir. Yaktık içine ateşe, ateş nedir? Latiftir, çünkü etrafa yayıldı. Şimdi bu latifte de iki tane kavram bilmemiz lazım. Birisi Yarı Nuranî, birisi Tam Nuranî diyeceğiz. Ben başlayayım anlatmaya. Güneş yarı nuranidir, etrafına etkide bulunur mu? Bulunur. Şimdi ben bir aynaya taş tutsam, bu taş aynaya özelliğini verebilir mi? Ömer? Veremez. Niye veremez? Kesif olduğu için veremez. Ben bir aynaya güneş tutsam, bu güneş aynaya özelliğini verebilir mi? Verebilir. Çünkü güneş yarı nuranidir, aynayı hem ısıtır, aynayı hem ışıtı. Demek ki bir şey yarı nurani ise, etrafını boyayabiliyor. Güneş neyle boyuyor etrafının fotonlarıyla, doğru mu? Soruya dikkat edin. Bu arada yine bir ince anekdot vereyim. Bizim görebildiğimiz latif şeyler yarı nuranidir. Bizim göremediğimiz latif şeyler tam nuranidir. O zaman Utku, güneş hangisine girer? "Yarı Nuranî", çünkü görebiliyoruz. Ruh hangisine girer? Tam Nuraniye, çünkü göremiyoruz.
Geliyor işi koparacak soru. Yarı Nurani olan güneş etrafını boyar da neyle boyuyor? Isıyla, ışığıyla. Tam Nurani olan ruh boyamaz mı hiç? Boyar. O zaman güneş parçacık atıyorsa, ruhunda yani şey olarak anlaşılsın diye söylüyorum, yoksa bir parçacık değil de tabii ruhunda manen attığı etrafa fotonlar, parçacıklar vardır, değil mi? Vardır. İşte ruhun attığı bu parçacıklara "Timsal-i Suret" denebilir. "Tılsım" denebilir. Hatta batılıların astral vücut diyor. İşte bizim bulunduğumuz bir meclisin veya karşılıklı konuştuğumuz bir insanın ruhundan aldığımız o boyama haline insiba deniyor. Nasıl mesela? Şimdi sahabe efendimiz Efendimizin huzurunda iken ne olmuş? Boyanmış. İşte buna ne deniyor? Efendimizin nübüvvetten gelen insibağı, yani boyaması. Bir insanı birden sahabe yaparken, velayetten gelen insanı boyaması o mertebeye bir insanı götürmüyor. O yüzden dünyadaki bütün insanlar toplansa bir sahabeye yetişemiyor. Neden? Çünkü ruhu ile boyamış.
Diğer bir kelime "İn'ikas". Sohbetteki insiba sırrını konuştuk. Şimdi de in'ikas sırrını konuşacağız. İn'ikas demek aksetmek, yansımak demektir. Hani aynaya ışığı tutarım, oradan yansır ya, o işte in'ikas. Şimdi normalde bu kelime akseden gelir, yansımak demek, akse. Ama kelime in'ikas halini alınca gayri iradi bir yansımayı kastediyor. İstesen de yansıyacak, istemesen de yansıyacak. Şimdi Onur, seninle gül dükkanına gitsek, 5 dakika oturup çay içsek, gül kokar mıyız? Kokarız. Gülün kokusu bize yansır mı? Yansır. Peki istesem de yansır, istemesem de yansır mı? Evet. Anladınız mı in'ikas kelimesindeki inceliği? O ortamda bulunuyor musun? Bulunuyorsun. İstesen de o sana yansıyacak, istemesen de o sana yansıyacak.
Şimdi şu insiba ile in'ikas telif etmem, evlendirmem lazım. Şimdi insibaya boyama dedik, in'ikasa yansıma dedik. Bunu şöyle bir örnekleyelim. Elimde WiFi'li bir harici diskle Hayalhanem'e, yani bu medreseye girdim. Bu medresenin modemine bağlandım, değil mi? İşte o modeme bağlanmaya insiba deniyor. Sahabe efendilerimiz ve diğer insanlar, her birisi Efendimizin huzuruna, la teşbih, o modemine bağlandı mı? Bağlandı. Hepsi çekebildi mi? Çekemedi hepsi. İşte o modeme bağlanmaya insiba denir. Senin hard disk büyüklüğüne göre veri indirmene de in'ikas denir. Modeme bağlandım, insiba. Elimde var 1 GB, ne oldu? İn'ikasım o kadar. Modeme bağlandım, insiba. Elimde var bir terabayt, ne oldu? İn'ikasım o kadar oldu, bana o kadar yansıdı, aksetti. Modeme bağlandım mı? Bağlandım, insiba. Elimde var hard disk bozuk, veri indirmiyor, ne oldu? İn'ikas geçmedi. Küfür üstüne kaldım. İnsiba ile in'ikas telif ettiniz, değil mi? Yani bu kelimeleri birlikte düşünmemiz gerekiyor.
Şimdi geldi mi üçüncü kelime? Ya neydi üçüncü kelime? İncizap kelimesi. Bir ufak tekrar yapayım. Sahabe efendilerimizin makamını konuştuk. Daha sonra dedik ki, bu makamı üçe ayıralım dedik: "Velayet-i Suğra, Velayet-i Vusta, Velayet-i Kübra." Sonra şu soruyu sorduk: Sahabe bu Velayet-i Kübra denen mertebeye nasıl çıkıyor? Dedik ki, şöyle çıkıyor dedik: İnsiba ve in'ikas ile Efendimizle boyanıyorlar ve o ruhun özellikleri ona geçiyor. Ondan sonra da incizap dediğimiz birden merkeze çekilme ile o sahabe mertebesine yükseliyorlar. Üçüncü kelime incizap, ne demek incizap? Birden merkeze çekilmek demek. Şimdi dışarıda insanlar, bu arada incizap size hangi kelimeyi çağrıştırdı? Cezve. Çok güzel. Demek ki incizapta bir cezbe hali var mı? Var. Şimdi dışarıda adam kendisini bilgisayar oyununa kaptırıyor mu? Kaptırıyor. Serkan, kaç saat oynuyorlar? 40-50 minimum. Bak 40-50 saat. Ne oldu bu insan? Cezbeye geldi. Oyunun cezbesine geldi bak. Birden merkeze çekildi. Oyunda başka bir insana bakıyorsun, kumara kendisini kaptırıyor mu? Kaptırıyor. Neyini unutuyor? Kendisini. O kadar cezbe haline gelip gelmiş adam, evini barkının çoğunu, çocuğunu unutuyor. Onları bile masaya koyuyor, doğru mu?
Şimdi bir gün bir tane müzisyen, böyle cezbe haline gelmiş bir müzisyen trafikte kaza yapmış. Müzisyen ama cezbe halinde. Her duyduğu şeyde müzik çağrışıyor onda. Demişler ki: "Kim vurdu, gördün mü?" "Yok görmedim." "Nerede vurdu, gördün mü?" "Yok görmedim." "Vuran arabayı gördün mü?" "Yok görmedim." demiş. Ama egzozundan "Do re mi fa" diye ses çıkıyordu demiş. Ne hali bu? İncizap hali. Demek birden merkeze çekilen bir insan, çekildiği merkezin halini alır. Yani onun cezbesiyle dört döner. Bir ufak örnek vereyim, tam pekişsin. Siz şurada mesela bir iki yıl önce belki içki içmiş bir insan oturuyor, onu görmüş ukala bir insan da "Ya bundan nasıl Müslüman olur?" diyor. Oluyor değil mi böyle hadiseler. Diyor ki: "Ya Allah bunu haşa nasıl böyle iyi bir Müslüman yapacak?" diyor. Ben diyorum ki: "Değil böyle bir insanın Müslüman olması, Efendimizi öldürmeye gelecek insan sahabe olmuş." diyorum. Bak, başka bir mesele. Sahabe ne demek? Dünya toplansa atının ayağının tozu olamaz demek.
Avres Bin Haris diye bir tane kumandan, Bedir'in intikamını almak için Efendimiz Aleyhissalatu Vesselamı takip ediyor. Tam takip ederken Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam bir ağacın gölgesinde gölgeleniyor, yatmış uzanıyor. Avres birden Efendimizin önüne çıkıyor, kılıcı çekiyor. "Söylesene şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" diye bağırıyor. Efendimiz ayağa kalkıyor. "ALLAH KURTARACAK!" diye nidada bulununca, Avres korkudan kılıcı düşürüyor. Efendimiz kılıcı yerden alıyor. "Söylesene Avres, peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" deyince, Avres titremeye başlıyor. Efendimiz'den eman diliyor, "Beni affet." diye. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam, "Seni affettim." diyor. Hala korkuyor ama çok panik halinde. Nasıl beni affetti? Ben onu öldürmeye geldim. Ve diyor ki: "Sen beni öldürebilirdin, neden öldürmedin?" diye merak ediyor, soruyor. "Biz insanları öldürmek için değil, ebedi hayatla müjdelemek için gönderildik." diye Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam söyleyince, Avres ayağa kalkarken Kelime-i Şehadet getiriyor. Ne oluyor yani? Radıyallahu anh oluyor, doğru mu? Yani Avres Bin Haris, Efendimizi öldürmeye gelecek bir insan ne oluyor? Sen, ben, atam, ötem, yedi düvel birleşelim, atının ayağının tozu olamıyoruz ya. Bakın bahsettiğimiz insan nasıl bu hale geliyor? Nasıl incizapla Efendimizle görüşüyor, insiba Efendimizin ruhundan ona ne oluyor? Aksetiyor, in'ikas ve bu işin sonucunda birkaç dakika bile görüşse, birden Velayet-i Kübra'ya çekiliyor, incizap.
Şimdi peki bu incizabın sırrı, sahabe olma adayı birisini merkeze alır da merkeze çeker, cezbeder de sahabe olmaya yakışmayan birisini dışarı atmaz mı, def'iyle? Demek ki incizapta iki sır var: Bir, merkeze çekme. İki, dışarı atma. Sahabe döneminde Efendimizin zuhuru ile bütün zıtlar birbirinden ayrılıyor. Şuraya iki tane yumurta koysam, birisi timsah, öbürü tavus kuşu. Yumurta olarak bunlar yan yana durabilirler mi? Durur, bir sıkıntı yok. Kuluçka makinesi gördünüz mü hiç? İstediğiniz yumurtayı koyun, hepsi yan yana durur mu? Durur, sıkıntı yok. Şimdi onlar yumurta olarak, yani daha mahiyetleri ortaya çıkmamışken yan yana durabilmişlerdir. Ama onları ne zaman kuluçkaya yatırdın? İnsiba, in'ikas, incizabın sırları kuluçkada onlara geçti ve yumurta kırıldı, birinden timsah çıktı, öbüründen tavus kuşu. Artık bunlar yan yana durabilirler mi? İmkanı yok. Fıtratları ortaya çıktıktan sonra bunlar artık yan yana duramaz.
Şimdi Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam gelmeden önce iki tane Ömer yan yana durabiliyor muydu? Durabiliyordu. Birisi Ömer Bin Hattab dediğimiz Hazreti Ömer, öteki Amir Bin Hişam dediğimiz, aslında Arapçada Ömer yok ya, Amr, Amr Ömer diyoruz biz. Diğeri de Amr Bin Nijam dediğimiz Ebu Cehil. Biri Amr, öteki Amr, değil mi? Biri Amr Bin Hattab, öteki Amr Bin Şam. İkisinin yan yana durabiliyor muydu? Durabiliyordu. Neden? Çünkü ikisinde de karbon vardı ama karbonlar henüz dizilmemişti. Niye dizilmedi? Efendimiz daha zuhur etmedi. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam zuhur etti. Artık insanlar istese de istemese de onu gördü, insiba. Onun ruhu insanlar istese de istemese de insanlar aksetti, in'ikas. Ondan sonra karbon dizilimleri başladı. Ruhdaki daha önce dizilmemiş karbonlardaki ruhlar yan yana durabilirken, birden Efendimizin zuhuruyla karbonlar dizilmeye başladı. Ebu Cehil'in karbonundan kömür çıktı, aşağı düştü. Hazreti Ömer'in karbonundan elmas çıktı, yukarı yükseldi. Demek insiba, in'ikaz ve incizabın sırrını almış zıtlar dizilimlerini tamamlar ve artık yan yana duramazlar. Muazzam değil mi ya? Şu sırlara bak ya. Yoksa baksan ya, Ebu Cehil Mekke'de putlarla ilgili ticaret yapan bir adam da ne oldu da cehennemin dibine gitti? Bak ne olmuş. O Medine münafıkları, onu bunu kandıran adamlardır. Münafık, kafirden eşektir. Ne oldu da cehennemin daha daha dibine gitti? Bak ne olmuş. Buradaki sırlar neymiş görüyor musunuz?
Geldim diğer kısma: "Kurbiyet-Akrebiyet". Şimdi dedik ki: Biz kalbimizi, aklımıza, dünyamıza hakim olmak istiyoruz. Hakim olmak istiyorsan kime benzeyeceksin? Sahabe efendilerimize. Sonra dedik ki, tamam o zaman sahabe efendilerimizin bir mertebesini anlayalım. Bundan sonra biz onların velayet mertebesini üçe ayırdık. Dedik ki: "Velayet-i Suğra, Velayet-i Vusta, Velayet-i Kübra." İşte sahabe efendilerimiz Velayet-i Kübra'dandır dedik. Sonra bir soru sorduk. Dedik ki: Velayet-i Kübra'ya nasıl gelmişler? Velayet-i Kübra'ya gelmelerinde şu üç şey birleşmiş dedik: "İnsibağ; boyanma, İn'ikaz; aksetme, sonra incizapla merkeze çekilmişler." O yüzden muhalle olmuş, dedik.
Şimdi geldik yeni soruya: İncizapla merkeze çekilmişler ya, o merkez dediğin nedir ki? Nereye çekilmişler? Anladın mı yeni soruyu? Merkeze çekilmişler, değil mi? İşte o incizapla çekildikleri merkez nedir sorusuna cevap vermemiz için iki kelimeyi bilmemiz lazım: "Kurbiyet ve Akrebiyet." Ve dersten sonra onları çekildiği yerin akrebiyet olduğunu anlayacaksınız. Yani onları akrebiyet-i ilahi çekmiş diyeceğiz. Kurbiyet, Allah'a yakınlık demek. Akrebiyet ise Allah'a daha yakınlık demek. Kurbiyet mesleğinde kul mertebeleri atlaya atlaya atlaya atlaya Rabbine yaklaşmaya çalışır. Taptuk Emre'nin dergahında 40 yıl odun taşıdıktan sonra Yunus Emre, Yunus Emre olur. Nedir bu? Kurbiyettir. Yani mertebe mertebe mertebe Allah'a yaklaşma hali. Bir de Allah Azze ve Celle bana şah damarımdan da yakındır deyip birden bunu fark edersin, birden o mertebeye yükselirsin. Bu da akrebiyet olur. Yani kurbiyette mertebe mertebe mertebe mertebe Allah'a yaklaşman gerekirken, akrebiyette bir anda Allah'a yaklaşırsın.
Şimdi ben bir gün güneşe yaklaşmak ister isem eğer, güneş bana kaç sene mesafede? 4000 sene mesafede. Benim güneşe yaklaşabilmem için ne kadar mesafe kat etmem lazım? 4 bin sene mesafe kat etmem lazım. Bu hangi meslek? Kurbiyet. Peki güneş bana ne kadar yakın? Bir anda her yerimde yakın. Ben bunu fark ettiğim anda güneşin bana yakınlığı bende inkişaf eder. İşte buna da akrebiyet mesleği denir. Yani benim Allah'a yakınlaşma çabamla mertebeye yükselmem kurbiyet, Allah'ın bana yakınlığını fark etmem akrebiyet mesleği denir. İşte sahabe efendilerimiz bu kurbiyet mesleğinden gitmemiş. Zaten onlara yakın olan Allah Azze ve Celle'nin inkişafı sağlanmış ve bir saat içerisinde dünyada hiçbir insanın yetişemeyeceği bir mertebeye akrebiyet-i ilahi ile çıkmışlar.
Risale-i Nur'da bir cümle var. Üstad Hazretleri şöyle diyor: "Emirdağ'da imanın şüphesiz ve vesvese sessiz mertebesine çıkmaktır ki, sırrı akrebiyete ve veraset-i nübüvvete bakar." Demek orada ne varmış? Şüphe yok, vesvese yok. Muazzam, göz görmediği bir sadakat söz konusu.
Şimdi geldim son kısma. Risale-i Nur'da az önce bahsettiğimiz meselelerin geçtiği 15. Mektuptan ufacık bir sual okuyacağız. Ama Üstad Hazretleri bu bahsi neden yazmış, önce biraz onu konuşalım. Şimdi veli zatlarda çok fazla keramet hali gözükebilir. Hatta Allah'ın onlara bildirmesiyle gaybı da bilebilirler mi? Bilebilirler. Allah onlara gelecekteki bir haberi bildirir, onlara da malum olmuş olur. İnsanlar, sahabe efendilerimizde görmediği kadar kerameti Allah'ın veli kullarında görmüşler ve akıllarına şöyle bir sual gelmiş: "Yahu, veli kullarda bu kadar keramet varken, bu kadar meseleye vakıflarken, madem sahabeler onların çok üstü bir mertebededir, hatta ve hatta Hulefa-i Raşidin, yani Hz. Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimiz hiçbir insanlığın yetişemediği bir mertebededir. Nasıl olur da o dört güzide insanın üçü şehit edilmiş ve onlar kimin şehit edeceğini bilememişler? Hz. Ömer şehit edilmiş Firuz tarafından, Hz. Osman şehit edilmiş, Hz. Ali bir harici tarafından şehit edilmiş. Bunca mertebe yaşamış insanlar şehit edileceğini nasıl oluyor da fark edememişler?"
Şimdi mesela Abdülkadir Geylani Hazretlerinden nasıl kerametler var? Bir gün bir talebesi riyazete kapanmış, yemek yemiyor. Talebesinin annesi de üzülmüş, her an ne deme, oval var geliyor: "Ya imam, sen burada tavuk yiyorsun." Abdülkadir Geylani Hazretleri de tavuk yiyor. "E benim oğlum içeride kuru kemiğe talim ediyor. Bu nasıl hal?" demiş ya. Birden Abdülkadir Geylani Hazretleri tavuğu bitirmiş, kemikleri duruyor ve "Biznillah" demiş, tavuk tekrar canlanmış. "Senin oğlun ne zaman bu hale ulaşırsa, buyursun o yesin," demiş, değil mi? Şimdi baktığında akıl alır gibi kerametler. Değil sahabe efendilerimizde de hiç keramet yok diyemeyiz. Onlarda da keramet hali olmuştur. Özellikle sahabelerde hangi noktada samimiyet göstermişlerse, o noktada kerametler zuhur etmiş. Mesela Hz. Ali deyince aklınıza hangi ibadet geliyor? Namaz geliyor, değil mi? Allah Azze ve Celle'den niyaz etmiş: "Ya Rab, namazımı huşu ile kılmam için bana iki tane ifrit" yani "cin nöbetçi ver." demiş. Namazları esnasında iki tane cin ona nöbetçi kalmış. Şimdi namaza hassasiyetinden dolayı keramette namazda gelmiş. Kendisine saplanan bir oku, ne demiş? "Namazda çıkarırsanız, ben hissetmem." demiş ve namazda çıkarmışlar. Ardından Hz. Ömer'in en çok yoğunlaştığı meseleye bakarsak, İran'a asker gönder, Bizans'a asker gönder, değil mi? On buçuk yıl hayatında bulunan mücadele etmiş. Hatta bir gün namazda, namazı yanlış kıldığından sehiv secdesi yapıyor. Onu görenlerde diyor ki: "Ya Ömer, hayırdır, ne haldir, sen sehiv secdesi yapıyorsun, namazı düzeltmek için yapılan secdeden yapıyorsun?" dediklerinde, "İnanın o an zihnimde İran'a ordu gönderiyordum." diyor. Yani namazda sehiv secde yapma meselesi bile hep proje üretme meselesinden.
Şimdi bir gün Hz. Ömer Mescid-i Nebevî'de hutbe çıkmış, hutbe okuyacak. Hem de Cuma namazı hutbe okuyacağı esnada Sariye isminde bir kumandanı var, nerede savaşıyor? İran cephesinde savaşıyor. Hz. Ömer tam hutbe verecekken birden bağırıyor oradan: "Sariye elcebel, elcebel!" Yani Sariye'ye, Cebel ne demek? Dağ. Dağın arkasından düşman gelecekken, Hazreti Ömer onu oradan sesleniyor, o hadiseyi görüyor, müşahede ediyor. "Ey Sariye, elcebel, elcebel! Dağın arkasından asker geliyor, düşman geliyor, dikkat et!" diyor. Ve Sariye o sesi duyup fark edip savaşı kazanıyor. Sariye Medine'ye dönüyor, insanlar onu tebrik etmeye geliyor. Sariye diyor ki: "Ne beni tebrik ediyorsunuz? Ömer seslenmese biz mahvolmuştuk." diyor. Şimdi nerde yoğunlaşmışsa orada kerametleri zuhur ediyor. Ama aynı Mugire bin Şu'be'nin Hristiyan bir kölesi var, Ebu Lülü, yani biz ona hangi ismiyle biliyoruz? Firuz ismiyle biliyoruz. Firuz sırtından hançerleyecekken onu fark edememiş. "Ya şimdi böyle zatlar nasıl olur da birisi onu hançerleyecekken göremiyor?" diye Üstad Hazretleri'ne sormuşlar. Buyurun şu cevabı okuyalım, okuduğumuzda çok ince sırlara biz de erişmiş oluruz inşallah.
Bismihi Subhanehu. On Beşinci Mektup. Aziz kardeşim; senin birinci sualin ki, "Sahabeler nazar-ı velayetle müfsitleri neden keşfetmediler?" Nazar-ı velayet almışlar, mertebelerine bak. Ta, Hulefâ-yı Raşidinin üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki, küçük sahabelere büyük velilerden daha büyük deniliyor. El cevap: Bunda iki makam var. Neyde iki makam var? Bu kadar mertebeli sahabe şehit edileceğini nasıl bilememiş? Bunda iki makam var. Neyde iki makam var, anlaşıldı değil mi? Bakın bu bağlantıları yapmazsak, meseleyi anlamazsak, Kur'an ilk akla hitap eder. Biz aklımızda sindiremeyiz. Kalbe iman potasında gidemeyiz. Lütfen bu bağlantıları kurmamız önemli. Yani o yüzden tekrar edip duruyoruz ya sabahtan beri. El cevap: Bunda iki makam var.
Birinci Makam: Dakik bir sırr-ı velayetin beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki: Sahabelerin velayeti, Velayet-i Kübra denilen veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikata geçip. Bak, burası çok ilginç bir tabir ya, zahirden direkt hakikate geçmişler. Şimdi bu ne demek biliyor musunuz? Kur'an'ı bütün anlam tabakalarıyla fehm etmişler, yani beslenmişler, birinci el kaynaktan beslenmişler. Şimdi sahabe efendimiz meyveyi tufan da yemiş, birinci elden. Biz salamura yemişiz. Araya çok vasıta girmiş. Sahabe efendilerimiz güneşi bizzat görmüş. Biz aynalardan yansaya yansaya güneşi görmüşüz. Sahabe efendilerimiz suyu kaynağından içmiş. Biz su bize ulaşana kadar üstünden kaç kurbağa atlamış, kaç sazanlıkta kirlenmiş olsun. O yüzden vesveselerimiz, şüphelerimiz var. O yüzden vesveseleri, şüpheleri yok, tam bağlanmışlar. Şimdi zahirden hakikate doğrudan geçmek ne demek, anladınız mı? Birinci kaynaktan bizzat beslenmişler. "Akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına bakan bir velayettir ki," bu da oldu mu değil mi? İncizapla dedik ya, o akrebiyet-i ilahinin in'ikas manaları oturuyor mu? Devam. "O velayet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyatı çoktur. Keşif ve keramet orada az görünür." Biz az önce kurbiyet dedik ve akrebiyet dedik. Sahabe mesleği hangisi? Akrebiyet. Şunu anlamamız lazım: Kurbiyet mesleği çok uzundur, keyifli, kerameti hediyesi boldur. Akrebiyet mesleği çok kısadır, keyfi, kerameti hediyesi azdır.
Şimdi biz buradan İstanbul'a gelecek olsak, kurbiyet mesleğini temsil etsin diye otobüsle gidelim. Akrebiyeti temsil etsin diye de uçakla gidelim. Şimdi ben buradan İstanbul'a otobüsle 15 saatte giderim ama yolda çorba molası var mı? Var. Eşi dostu telefonla arama var mı? Var. İki üç tane film izleme var mı? Var. Hediyelik eşya dükkanından hediye alma, pişmaniye alma var mı? Var. Ama kaç saatte gidiyorum? 15. Anladınız mı? Kurbiyet uzun ama kerameti bol olan bir yoldur. Peki uçakla gidersem, yolda çorbası, molası, hediyelik eşyası var mı? Bunların hiçbirisi yok ama varacağın yere bir saatte varıyorsun. İşte akrebiyet mesleği de bu şekildedir. Kurbiyet mesleği uzundur, uzun olduğundan keşif, keramet, eğlence, keyif içinde boldur. Akrebiyet mesleği ise kısa, bir saatte, bir andadır. O yüzden de içinde keşif, keramet azdır. Şöyle bir hususiyet daha var: Sahabe efendilerimizin yanında Efendimiz Aleyhisselam ve Kur'an gibi iki mucize varken, hangi keramete ihtiyaç olacak ki? Kur'an var, beşeri aciz bırakan bir şey. Efendimiz var, beşeri aciz bırakan mucize. Ne demek beşeri aciz bırakan? Böyle iki mucize varken, hangi kerametin onların yanında bir hükmü olabilir ki? Bu da kerametin keşfin az olmasının başka bir sebebi. Buyurun devam edelim.
Hem evliyanın kerametleri ise ekserisi ihtiyari değil. Ummadığı yerden, ikram-ı ilahi olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de seyr ü sülûk zamanında, tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden hilaf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar. Sahabeler ise sohbet-i nübüvvetin in'ikasıyla ve incizabıyla ve iksiriyle, tarîkattaki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyine mecbur değildirler. Yani o uzun yolculuğa mecbur değillerdir. Niye mecbur değillerdir? İnsiba, in'ikaz, incizapla akrebiyet-i ilahi onlara ikramda bulunuyor. Bu yüzden o uzun yolculuğa muhtaç değiller. Bakın biz az önce iki yolculuk konuştuk, anlaşalım diye. Birine otobüs yolculuğu dedik, birine uçak. Bu konuştuğumuz sahabeninki aslında ışınlanma, nübüvvetin o tılsımlı cümleleriyle bir anda o makama çekiliyor. Yani bizim konuştuğumuz mesela aslında ışınlanmanın seyahatı. Devam edelim.
Bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler. Mesela, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadir'e ulaşmak için iki yol var: Biri: Bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Amacım ne? Bir yıl sonraki Kadir Gecesi'ni yakalamak. Birinciye yolu ne? Bir yılı beklemek. Buyur, bu hangisine örnek oluyor? Kurbiyet örnek oluyor, evet. Şu ise ehl-i sülûkun mesleğidir ki, ehl-i tarîkatın çoğu bununla gider. İkincisi: Zamanla mukayyed olan cism-i maddî gılafından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip dün geceki Leyle-i Kadir'i öbür gün Leyle-i İyd ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, hissiyatı insaniye ruhun derecesine çıktığında zaman diye bir şey ortada kalmadığından, sen hangi Kadir Gecesi'ni istersen, hepsi bir noktada gözüküyor zaten. Benim Leyle-i Kadir'i yakalamamın iki yolu var. Birinci Yolu; Kurbiyet yolu, bir yıl bekleyip mücadele edeceğim ve yakalayacağım. İkinci yolu; Akrebiyet yolu, bütün latifelerin ve hissiyatlarım ruhun hayat mertebesine çıkacak. Şu beden hapishanesinden kurtulacağım. Zaman dediğimiz olay madden hareket etmesi olduğundan, madde kalmayınca zamanda kalmayacak ve ben zamanın geçmişi, geleceği, şimdisi bir an gibi yaşanan bir mertebede bütün Kadir Gecelerini şimdiki Kadir Gecesi gibi yaşayabileceğim.
Bu ruhun inbisatı dediğimiz, ruhun genişlemesi dediğimiz, zamanın üstüne çıkması dediğimiz olayla ilgili mükemmel bir örnek var. Bir gün Efendimiz Aleyhisselam, Hazreti Ali'nin dizine şöyle bir uzanıyor ve uyuyor. Vakitlerden ikindi vakti. Birden ikindi vakti geçiyor ve Efendimiz namazını kılmış ama Hazreti Ali namazını kılmamış. İkindi namazını kılmamış. Hz. Ali efendimiz onu uyandırmamak için ikindi namaz vaktini tam bir saat geçiriyor. Şimdi insanın aklına geliyor değil mi? "Uyandırsa olmaz mıydı? Namazdan daha mı önemli?" Evet, namazdan önemli. Çünkü alemler onun hürmetine yaratılmış. Namazlar onun hürmetine bize emredilmiş. Kainat onun yüzü suyu hürmetine dönmüş. Şimdi kainatın varlık sebebi o olduğu için, Hz. Ali efendimiz onu uyandırmaya cesaret edemiyor, kıyamıyor ve ikindi namazı bir saat geçiyor. Bey, 19. Mektupta tam şöyle geçiyor: Güneş bir saat tevakkuf etti, yani yerinde durdu. Allah güneşi gökyüzüne çaktı ki, Hazreti Ali'nin bu hareketinden dolayı namazı kaçmasın diye. Nasıl bir hadise! Allah sistemleri durduruyor. Allah kainatı namazın hürmetine durduruyor ama biz otobüsü durduramıyoruz. Öyle oluyor değil mi? Adamla binerken anlaşma yapıyorsun ama namaz saatinde adam durmuyor. "Hocam," diyor, "koskoca otobüs namaz için durur mu?" Kainat durmuş, otobüs nedir? Güneş durmuş, çivi gibi gökyüzüne çakılmış bir saat tevakkuf etmiş, otobüs dediğin nedir? Yani biz şu namazın önem ve hakikatini bilsek, ölüm döşeğinde sürünerek yine gideriz. Kainat bunun için durmuş. Şimdi bu ruhun inbisatı ve zamanın durma, tevakkuk etmesi biraz daha kafada canlanabildi mi acaba? Evet, devam edelim buyur.
Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir. Şimdi çok güzel kavramlar öğrendik, velayet kavramları öğrendik, insiba gibi kavramları öğrendik, akrebiyet gibi kavramları öğrendik. Öğrendik de niye öğrendik? Amaç ne bunları öğrenmemdeki? Amaç Allah'a yakınlık hali. Ne zaman ben bu kavramları tam manasıyla kullanarak Allah'a yakınlık halini yaşayabilirsem, o zaman bu işi çözerim. Bakın bu kavramların yaşanması ibadetle değil, ubudiyetle olabilecek bir hal. Ne demek istiyorum biliyor musun? İbadetin yapılmasında ince bir amaç var, ubudiyetin, yani abdın, yani kul ve köle olmanın içinde o acizliğin ince bir sırrı var. Bunu yakalamak. Yunus bin Metta, okyanusun ortasında yunus balığının karnındayken namaza mı durdu? Hayır. "La ilahe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn" dedi. Acizliğin, ubudiyetin sırrını yakaladı. Hz. Eyüp, yaraları içerisinde o zor haldeyken oruç mu tuttu? Hayır. "Rabbehû ennî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn" dedi. Ve acizliğin o ince, muazzam sırrını yakaladı. Şimdi demek ki benim bu kavramları bu kadar konuşmamdaki amaç, ubudiyette, kullukta bu ince sırlar yakalandığı anda Allah'a muazzam bir yakınlık hali başlıyor. Ondan sonra kontrol edilemez dediğin hayatında ne varsa, bu sırlar ve formüllerle kontrol ediliyor. İnanın dersi tamamen yapma sebebim şu son vuruş olacaktır. Bu kadar anlattık ettik, kime anlattık? Sahabeyi anlattık. Sahabe hangi kelime ile aynı kökten geliyor hatırlıyor musunuz? Sohbet kelimesi ile aynı kökten geliyor. O zaman şunu net anlamamız lazım bu dersin sonunda: Sahabeleşmek için sohbet etmek lazım.
Bana bazen soruyorlar: "İnternetten izledik, kitaptan okuduk, bu kadarla İslam yaşanabilir mi?" Çok güzel adımlar, çok güzel başlangıçlar ama İslam bu kadar değildir. İslam'ın göz göze, biz bize, birlik olarak, cem olarak, topluluk olarak yaşanmasının bütün formüllerini bugün konuştuk. Madem formüller bu, madem insibağın bir sırrı var, madem in'ikazın bir sırrı var, madem incizabın bir sırrı var. Bu işler kitapla, bu işler internetten dinleyerek ancak bir yere kadar olabilir. Bu işin daha yüksek bir noktaya taşınabilmesi için, yani sahabeleşebilmek için sohbette olmamız, sohbet halkalarında ve sohbet meclislerinde bulunmamız, birlik olmamız, omuz omuza sorumluluk ve projelere girmemiz şarttır. Bakın İslam bir ideoloji değildir. Niye söylüyorum bunu? Sadece masada entel entel konuşulabilecek bir hadise değildir. İslam hayatınızın bütün evrelerini tanzim edecek Allah'ın bir sistemidir. Yatarken de İslam'dır, su içerken de İslam'dır, mücadele ederken de İslam'dır, helal haramda da İslam'dır. Allah'ın yolunda sahabeye, peygambere yetişip benzeyip nasıl insanlığın imanına yetişebilirim meselesi de bir İslam'ın tanzimidir. O yüzden İslam kitaptan okuma dini değil, bir pratik dinidir. Bunu anlamamız lazım. O yüzden bu sırların her birisi birlik olmanın pratiğin içindedir. Bir insan evde, internette, kitabın başında İslam'ı ancak bir yere kadar anlayıp yaşayabilir. Yani mesela öyle derler değil mi? "Kur'an'ı evde oku." Ya okuduğum Kur'an evden çık diyor sana ama çok ters mantıklar var. Sahabeyi evde oku ama senin o sahabe dediğin insanların dünyanın dört bir tarafında kabirleri var. Neden bu kadar mücadele etmişler acaba? Biz burayı anlayamıyoruz. Nasıl okuyarak yüzme öğrenilmez, nasıl okuyarak direksiyon öğrenilmezse, sadece okuyarak İslam'ın öğrenilmesi mümkün değildir. Bu iş, bu din, bu sistem bir pratik dinidir. Yani okuduğumuzu mucibince tatbik etmek için meclisler bu işin olmazsa olmazıdır. Şu an şimdiye kadar okuduğum kavramların sırrı, esrarı nedir? Meclislerdir. İşte kardeşlik kuvvetle ilgili meseleler okuyorum ama kardeşimle gerilebileceğim bir atmosferde omuz omuza mücadele etmiyorum. Ne işime yarayacak benim bu okuduklarım? Ne işime yarayacak? Sizin fabrikanıza gelsem on yıl demircilikle ilgili bilgi öğrensem, en son demez misin ya arkadaş, bu kadar bilgiyle dükkan açsana artık, ne duruyorsun? Sizin oraya gelsem tırcılık öğrensem ama hiç tır satın almasam, demez misin on yıldır bilgi öğreniyorsun, niye taşımacılık yapmıyorsun? Niye bu boş bilgilere öğreniyorsun? İslam sadece masalarda konuşulacak, muhabbet edilecek ideoloji dini değildir. Allah'ın tanzim ettiği ve pratiğe dökülmesi zorunlu olan bir sistemin adıdır. Ecdat cami yapmış ama cami yaparak bırakmamış. O camiyi doldurabilecek bütün kurumları da cami ile birlikte yapmış. Yani bu sohbet meclislerini. Şimdi biz toplumda bir insana sorsak, hatta camideki insanlara sorsak, nasıl insanlar istiyorlar? Ahlaklı, temiz, dürüst, namazında niyazında, Rabbini bilen, Allah'ı bilen. Bakın benim saydığım bu şeyler neticedir. Bütün neticeler bir sebebe bağlı olur. Bu beklenilen neticelerin sebebi bu meclislerdir. İşte burayı anlamamız lazım. Ecdat o yüzden cami yaparak bırakmamış. Tekkeler, zaviyeler, mektepler, medreseler. Bu manayı sahabe efendilerimizden, suffa meclislerinden, Darül Erkam ekollerinden çok iyi almışlar. Bunu çok iyi anlamamız lazım ki sadece konuşmayı bırakıp omuz olup bazı şeyleri tekrar ihya etmenin vakti gelmiştir.
Efendimizin meclislerle ilgili bir hadisini okuyup dersi bitireceğim. Allah'ın yeryüzüne gönderdiği seyyah melekleri vardır. Bir meclis bulunca her birine haber verirler: "Gelin, falanca yerde Allah için bir araya gelen topluluk var." derler. Meleklerde bu şekilde bir irade vardır. Hoş kokuya, hoş sohbete gelme kabiliyetini Allah onlara vermiştir. Kanatlarıyla arşa kadar helezon oluştururlar. Allah onlara sorar: "Ne yapıyor kullarım?" "Seni tesbih ediyor ya Rab. Onlar Beni gördü mü?" "Hayır ya Rab." "Peki onlar beni görselerdi ne yaparlardı?" "Şu an ne yapıyorlarsa ziyadesini, fazlasını yaparlardı ya Rab." "Peki o kulların benden ne istiyorlar?" "Senden cennet istiyorlar ya Rab." "Peki o kulların cenneti gördüler mi?" "Hayır görmediler ya Rab." "Peki görselerdi nasıl isterlerdi?" "Şimdi nasıl istiyorlarsa ziyadesiyle isterlerdi ya Rab." "Peki o kullarım benden ne için sığınıyorlar?" "Senden cehennem için sığınıyorlar ya Rab." "Peki o kullarım cehennemi gördüler mi?" "Hayır görmediler ya Rab." "Peki o kullarım cehennemi görseler de nasıl sığınırlardı?" "Şimdi nasıl sığınıyorlarsa ziyadesiyle sığınırlardı ya Rab." "Ben bu haldeki kullarımın hepsini bağışladım." Bakın, bağışlanan yer bir meclis. "Ya Rabbi, içlerinde bazıları var ki, onlar gibi değil, yani onlar gibi değil. Ne demek? Arkadaş soruyla gelmiş, canı sıkılmış gelmiş, geçerken gelmiş, kınamak için gelmiş bak. Ama o cemaatin içinde, o topluluğun içinde orada oturanlar öyle iyi kimseler ki, aralarında oturan da şakir olmaz. Ben hepsini birden bağışladım." buyuruyor. Niye bu kadar bereket var? Affedilecek kadar çünkü mecliste, sohbette insiba var, in'ikaz var. O an dinleyenlerin algıları kapalı bile olsa, o tohum ekiliyor mu oraya? Ekiliyor. Çocukken atanızın, ötenizin götürdüğü sohbetlerde anlamadığınız birçok şeyi ilerleyen yaşınızda "Evet, bu!" deyip anlamadınız mı? Anladınız. Neden? Çünkü insibağ ve sırrıyla o tohumlar o zamanlardan ekildi. Bu iş pratik dinidir. Birlik olmazsak bu iş olmaz. Omuz omuza ortak proje yapmazsak, ondan adam olmaz. Sorumluluk almazsa delikanlılığı ortaya çıkmaz. Dünya için elektriğin, suyun, faturasını, evin işin mesuliyetlerini, bedenimizin sağlığımızın gerekliliklerini yaparken, hizmet için bir grup olup onun içerisinde sorumluluk almamak ne demek ya? Ne demek? Okuyarak mı sahabeye benzeyeceğiz? Sübhanallah, ne günlere kaldık. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiri davaina hümel elhamdi lillahi rabbil alemin. El-fatiha me salavat.