📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

İmam Gazali’yi Nasıl Bilirdiniz?

Mustafa Öztürk Arşivi40:57

Transcription

Merhabalar sevgili dostlar. İstenmeyen nedenlerle videolarımıza 10-12 gün kadar ara vermek zorunda kaldık. Şimdi yeni bir video ile karşınızdayım. Videomuz İmam Gazali'ye dair. İmam Gazali'yi nasıl bilirdiniz? Kimileriniz "Çok iyi bilirdik" diyeceksiniz. Kimileriniz de diyecek ki: "İslam'da aklın üzerine beton döktü. Özgür düşünceyi, sorguyu, soruşturmayı bitirdi. Eee, felsefeyi tüketti. Eee, nakilciliği, metinperestliği bize hediye etti." şeklinde eleştiriler öne süreceksiniz. Ben böyle keskin ve kategorik cümleler kurmaktan ziyade, İmam Gazali'yi kendi hayat hikayesi içerisinde, eee, böyle çarpıcı bazı noktalara işaret ederek sizlere tanıtmaya çalışacağım. Elbette bu tanıtımın neticesinde bir fikir hasıl olacak ama isterim ki, eee, kategorik keskin hüküm cümleleri ve önermeleri kurmak yerine, sergüzeştini anlattığım seyir içerisinde, eee, sonuç ortaya çıksın. Eee, takdir büyük ölçüde size kalsın.

Gazali'ye dair yaygın kanaatlerden birisi şudur: Sünni İslam düşüncesinin en büyük mimarı, mimarlarından biri demiyorum, belki de en büyük mimarı kabul edilir. Meşhur eseri İhya-i Ulumiddin'e dair de şöyle bir yaygın kanaat mevcuttur: "İslam'a dair tüm kitaplar yakılsa, ortadan kaldırılsa, geriye bir tek İhya kalsa, başka hiçbir esere ihtiyaç duyulmazdı. İhya kafi gelirdi." Bu bir yaygın kanaattir.

Gazali hayattayken Endülüs muhitinde İhya-i Ulumiddin'in yakılması gerektiğine dair ve yakıldığına dair bilgiler var. Keza kendisinin talebesi olan Ebubekir İbn Arabi, Maliki, Endülüslü, bir fakih ve müfessir. Bir iki yıl kadar ondan ders almıştır. Ama o da Gazali'nin İhya'sını eleştirenler arasındadır. En ağır eleştirenlerden birisi Selefi, Hanbeli alim Ebul Fereç ibnü'l Cevziid'dir. Başka İbn Teymiye gibi eleştirenler de vardır. Ama bunun dışında özel olarak mesela Kuzey Afrika'da Şazeliye tarikatı nezdinde başka birçok muhitte İhya Ulumiddin başüstünde tutulur. Hatta bazı bölümleri virt ve zikir gibi okunur. Hani gelenekte Buhari hatmi indirilir. Onun gibi Gazali'nin İhya'sının da bazı bölümleri virt olarak okuna gelmiştir. Böyle önemli bir eserdir. Hangi dünyada? Sünni dünyada. Sünni dünyanın fikir, dini fikir yapısının şekillenmesinde, özellikle tasavvufla fıkhın, şeriatın birbirine mezc edilmesinde ve bu ikisinin birbiriyle, eee, kardeş haline gelmesinde, eee, en büyük pay İmam Gazali'ye aittir. Bunu söylemekte bir sakınca yoktur.

Gazali'nin Sünni İslam dünyasında ne kadar etkili biri olduğunu şöyle bir kurgusal hikaye üzerinden de anlatmak mümkün. Aslında bu bir rüya ama Gazali ile ilgili menakıp kitaplarında da yer alır. Rüyanın sahibi Ebül Hasan e-şazeli, yani Şazeliye tarikatının kurucusu. Rüya şöyle: Mescid-i Aksa civarında, eee, bir çadır, çadırda bir taht, tahtta oturan kişi Hazreti Muhammed, çevresinde bir topluluk var. O topluluğun da arasında meşhur peygamberler, Hazreti Musa'lar, Hz. Nuh'lar derken, Hz. Musa ile Hz. Muhammed arasında bir diyalog geçer. Diyalog şöyledir: Hz. Musa peygamberimize hitaben, "E, evlat sen şöyle bir söz söylemişsin. Doğru mudur?" diye sorar. Söz şu: "Benim ümmetimin alimleri İsrailoğulları peygamberleri mesabesindedir. Onlar gibidir." "Sen böyle bir şey dedin mi?" "Dedim." "Hakikaten böyle alimleriniz var mı?" "Senin ümmetinin içinde var." Peygamberimiz Gazali'yi işaret eder. Gazali gelir o manevi huzura. Hz. Musa Gazali'ye sorar: "Adın ne?" Gazali'de "Ebu Hamid Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed" diye devam eder. Hazreti Musa: "Evlat, bak ben kısacık bir soru sordum. Bu kısacık soruya kısacık bir cevap gerekir. Adım Ahmet ya da Mehmet'tir. Ne lüzum var bütün nesebini burada sayıp dökmeye?" deyince Gazali'nin cevabı ilginç olur: "Böyle bir itiraz aynı şekilde senin için de geçerli," der Hz. Musa'ya. "Nasıl?" "Şöyle: Allah sana sormadı mı, 'Ve tilke yeminike ya Musa?' diye. Evet, sordu. Neydi soru? Elindeki nedir, Musa?" "E, sen diyesin ki, 'Hiye asâ.' E, asamdır işte." "Peki, kısa ve kestirmeden bu elimdeki asamdır demek dururken, 'Etevekkeu aleyhâ'sına ne gerek vardı? Ve 'Ehlânemihâ'sına ne gerek vardı? Ve yahut 'Ve li fîhâ meâribü'ne ne gerek vardı?' Yani sen niye bu asamdır deyip kestirip atmadın da arkasından, 'Yok, ben buna yaslanırım, yok davarlarım için bunla yaprak silkelerim, yok başka birçok iş daha görürüm' demenin ne lüzumu vardı?" deyince Hazreti Musa tabir caizse içinden geçirir: "Ya evet, bunlarla baş edilmez yani." Evet, gerçekten de Hz. Muhammed'in ümmetinin alimleri biz İsrailoğulları peygamberleri kadar varmış demek durumunda kalır. Hikaye bu. Ama Gazali'ye dair böyle anlatılar mevcuttur.

Böyle bir adam ne yaptı da bu üne, şöhrete kavuştu? İşte onu anlatmaya çalışacağım. Gazali bugün İran coğrafyasında, işte Meşhed diye bilinen şehrin civarında TUS isimli bir beldede dünyaya gelir. Eee, hicri 450, miladi 1058. Eee, o zaman adet olduğu üzere babası dindar, belki biraz tasavvufa meyilli bir kişi. Çocuğunun dini eğitim almasını ister. Civardaki hocalara gönderir. İşte ilk böyle elementer diyebileceğimiz tahsilini TUS civarında yapar. Cürcan'a gider. 10-12 yıl kadar bir tahsil hayatı geçer. Ama daha sonra dönemin kudretli veziri, Selçuklu veziri Nizamül Mülk'ün Sünni düşünceyi, Sünni İslam'ı yayma ve güçlendirme projesinin önemli bir eğitim kurumu olan Nizamiye Medreselerinin Nişabur'daki, eee, bölümüne Gazali, kendi memleketindeki bir grup gençle birlikte Nişabur'daki Nizamiye Medresesine girer. Bilir ki devlet bu medreselerdeki öğrencilere, parlak öğrencilere güzel bir istikbal ve ikbal vadediyor. Burs imkanları sunuyor tabir caizse. Eee, kendisi de o yolda mesafe almak, belki üne kavuşmak, şöhret yapmak, meşhur bir ilim adamı olmak gibi hayalleri, emelleri var. Girer burada tasavvufla, eee, ilk kontağını, yakın temasını Ebu Ali el Farmedi isimli hocasıyla o sayede kurar. Fakat daha da önemlisi, eee, kendi memleketinde böyle basit fıkıh, gramer ilimleri tahsil etmesinin ötesinde kelamla, felsefeyle tanışıklığını ve altyapısını dönemin meşhur alimi İmamül Haremeyn el-Cüveyni sayesinde Nişabur'daki o medresede tahsil eder. Cüveyni'nin talebesi olur ve o dönemde "Menkul" adlı bir eser yazar. Fıkıh'a dair. Cüveyni der ki: "Ben sağken beni diri diri gömdün." Yani boynuz kulağı geçer ama bu kadar da geçeceğini tahmin etmiyordum dercesine Gazali'nin ne kadar parlak bir öğrenci olduğunu ve kendisini bile aştığını ima edecek şeyler söyler. Evet. Cüveyni vefat eder, hocası 478'de, yani yıl miladi 1085'e denk düşer. Cüveyni'nin vefatının ardından Gazali o dönemde nerede olduğu bilinmeyen bir yere gider. Gittiği yer vezir Nizamül Mülk'ün karargahıdır ve Nizamül Mülk'ün himayesine girer. Bu himaye ile devletin alimlere sağladığı imkanlardan faydalanmak ve meşhur bir alim olmak gibi niyetler mümkündür. Olabilir. Bunlar insani şeyler. Nizamül Mülk de belli ki Gazali'yi takip eden birisidir. Onu himayesine alır ve kendisine birkaç önemli proje verir. Bunları yerine getirmesi, gerçekleştirmesi için. Bir: Evet, ilmi birikimini Şafii fıkhının güçlendirilmesi, Sünni akaidinin, yani Eşari akaidinin tahkim edilmesi yolunda harcayacaksın. Buralara dair ürünler vereceksin. İlmi çalışmalar yapacaksın. Bu birinci görev. Birinci proje. İkinci proje: O dönemde hem dinen hem fikren hem de siyaseten Sünni dünyayı sarsan, çok ciddi bir tehdit oluşturan Bâtıniliğe karşı reddiyeler yazacaksın. Bâtıni düşünceyi çürütecek eserler kaleme alacaksın. Bu da ikinci proje. Gazali iki projenin de hakkını vermiştir. Eee, bu arada, eee, vezirin himayesine girdikten bir süre sonra 1091 senesinde, eee, Nizamül Mülk tarafından Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine atanacaktır. Bu makam o dönemde ulaşılabilecek en üst düzey ilmi makamdır. Ve burada kaldığı 4 senelik zaman zarfında ünü halifenin ününe muadil olmuştur. Yani devlet başkanı kadar şöhret yapmıştır. Eserler yazmıştır, dersler vermiştir. Eee, bu arada devletin kendisine tevdiye ettiği projelerin de gereğini yerine getirmiştir. Mesela Abbasî halifesi Müstazhir'in isteği üzerine "Fedâihu'l-Bâtıniyye" adlı bir eser yazmıştır. Bu eserin girişine bakılırsa Gazali der ki: "Ben burada bu mutluluk yurdunda, yani Bağdat'ta, bir elim yağda, bir elim balda, imkanlar, nimet içinde yüzer vaziyetteydim. Ama bunca nimetin şükrünü nasıl ifa edeceğim bilememekteydim." Adet olduğu veçhile bir eser yazıp, eee, halifeye ithaf etsem ama hangi konuya dair yazacağım onu seçememekteydim derken, o ulvi makamdan, yani hilafet makamından bir emir sadır oldu. Emirde dendi ki: "Bâtınileri, eee, çürüten, onların iddialarını, eee, geçersiz hale getiren bir eser yazıver." Ben de seve seve bu isteğe, bu emre icabet ettim. İşte bu emir gereği bu eseri meydana getirdim. Eser bir devlet projesi olarak yazılmış.

Şunu söylemekte bir beis yok: Gerek himayeye girişinde, gerek Abbasi halifesinin isteğini yerine getirişinde, gerek Bağdat'ta kaldığı süredeki o nail olduğu nimetlerin şükrünü ifa etme isteğinde görüleceği üzere, Gazali resmi alimlik sıfatını bile isteye kabul etmiştir. Yani resmi olarak alimliği neyi gerektiriyorsa, onun gereklerini yerine getirmiştir. Devlet bürokrasisi talep etmiş, o yerine getirmiştir. Emredilmiş, gereğini ifa etmiştir. Bunun nedametini bilâire kendisi duyacak ve bunu itiraf edecektir. Nitekim 4 yıllık bir "eli yağda, bir eli balda" yaşadığı dönemin sonlarında derin bir krize girecektir. Psikolojik kriz. Bunu bizzat kendisi "El-Munkizu Minet Dalal" adlı eserinde, muhtemelen bu eser vefat ettiği 1111 tarihinden 35 sene önce kaleme alınmış, belki son eserlerinden birisidir. Aslında bu eserde Gazali kendi hayatının fikri sergüzeştinin bir özetini verir. Yani hakikati arama yolculuğunda dört gruptan söz eder. Kelamcılar ve kelam ilmini tarif ederken, Ehl-i Sünnet itikadını sapkın düşüncelerden koruma, kollama amacıyla teşekkül etmiş bir ilim olarak görür. Çok ilginç bir tanım bu. Kelam neye denir? İslam akaidi inancı demiyor. Ehl-i Sünnet akaidini, Ehl-i Sünnet itikadını ehli bidat, sapkın fırkalara karşı koruyup kollama ilmi olarak görüyor. Bu ilginç bir kelam ilmi tanımı. Kelamcıları ele alır. Bunların yol ve yordamının hakikate ulaştırıp ulaştırmayacağını sorgular. Yok. Buradan bize bir sonuç çıkmaz der. Felsefecileri ele alır. Onları adam akıllı tartışır. Oradan da hakikate ulaşılmaz der. Bâtınileri ele alır. Onları anlatır, tanıtır yöntemlerini. Nitekim bu kendisine yönelik bir eleştiri konusu da olacaktır. "Adamların görüşlerinin reklamını mı yapıyorsun be adam?" şeklinde bir eleştiriye de uğrayacaktır. Onlardan da bir, eee, hakikate vasıl olma sonucu çıkmaz noktasına varır ve son kerte de aslında kendi hayat hikayesinin de bir neticesi, semeresi olarak, yani hakikat ancak mürekkep yalayarak, mektep medrese tahsili yaparak değil, hal ile zevk ilmiyle, yani sıfatları değiştirmekle, yani sufi tecrübeyle elde edilir denir ve hakikate vasıl olanlar zümresini tasavvufçular olarak gösterir ve kendisi de zaten Bağdat'tan o krizi aşamayıp oradan ayrıldıktan sonraki yaşayacağı 10 yıllık inziva döneminde İhya-i Ulumiddin'i kaleme alacaktır. Hayatının bir nevi öz eleştirisi olarak.

Evet, Bağdat'ta 4 yıl "bir eli yağda, bir eli balda" yaşadı ve orada bütün imkanlara sahip olmasına rağmen mutsuz olduğunu kendi ağzıyla açıkladı. Yemeden içmeden kesildiğine, doktorların bu rahatsızlığını tedavi edemediğine dair, renginin solduğuna, fiziki yapısının bile bozulduğuna dair kendisi "El-Munkiz"de bunları anlatıyor ve makam mevkii peşinde koşturduğunu kabul ediyor. O güne kadarki ilmi çalışmaların "ya neye hayrı var?" diye sorguladığına, yani burada "neye hayrı var?" derken benim kişiliğime, karakterime, ahlakıma dair hangi olumlu etkisi oldu? Bunca şey yazdım, çizdim. Felsefecilere daldım, onları yerden yere vurdum. Bâtınileri eleştirdim. Şunu yaptım, bunu ettim. E bize hayrını, yani geldik gidiyoruz bu dünyadan noktasında ciddi bir sorgulama geçirir. Aslında bu bir öz eleştiridir. Yani bizim buradaki bunca zamanki uğraşımız makam, mevki, şöhret peşinde koşmakla geçmiş tarzında bir nedamet duygusu sezinleniyor anlattıklarından, bizzat kendi anlatımlarından ve terk diyar ediyor. Orada her şey yerli yerindeyken, bütün imkanlar elindeyken bütün imkanları terk ederek çekip gidiyor. Çekip gittiği tarihler 1095 yılı. Ondan sonraki 10 yıl boyunca bir inziva dönemi var. Ama o inziva dönemi çok berrak değil. O 10 yılı nerede geçirdi? Tamam, Şam, Emeviye Camii, halvethaneler, eee, Kudüs birkaç yıl orada geçiriyor. Sonra muhtemelen bir ara Bağdat'a dönüyor. Çünkü Ebubekir İbn Arabi Bağdat'ta ondan ders aldığını söylüyor. Aldığı tarihler bu inziva dönemine denk geliyor. Ders aldığı tarihler. Sonra bir daha inzivaya dönüyor. Sonra en nihayet Bağdat'a değil, Horasan'a, memleketine, hasretini belki çektiği yurduna, yuvasına avdet ediyor. Tabir caizse İstanbul'un en cafcaflı ekran yüzleri, en popüler hocası iken her şeyi bırakıp köyüne, kentine gibi bir hal bu. Fakat inzivaya çekilirken Mekke, Medine'ye Hicaz'a gidiyorum diye söylüyor. Nitekim inziva yıllarında Mekke, Medine, Hicaz, eee, ziyaretleri de var. Hac farizasını da yerine getirmesi de var. Eee, fakat "Münkiz"de anlattığına göre bir bunalımla birlikte kendi hayat ve yaşamının öz eleştirisi mahiyetinde "Bugüne kadar çabalarımız, uğraşlarımız hep dünyalık biriktirmek. Nam, ün, şan. Ama geldik gidiyoruz, ahiretimize zerre miskal yatırım yapmadık." dercesine inzivaya çekildiğini ima ederken, bazı araştırmacılar dönemin siyasi yapısının da etkili olduğunu söylerler. O dönemde Bağdat'ta Sultan Berkyaruk iş başına gelmiştir. Ama bu sultanla araları son derece limonidir. Dolayısıyla Bağdat'ta ortamın tadı kaçmıştır. Bu yüzden gitmiştir diyenler var. Bâtıni fedailerinin suikastından korktuğu için izini kaybettirdi, inzivaya çekildi diyenler var. Bunların tek etkisi olmuş mudur? Olmuştur. Nitekim vezir Nizamül Mülk, eee, 1091'de Gazali'yi müderrisliğe tayin ettikten bir yıl kadar sonra bir Bâtıni fedaisinin suikastine kurban gitti. En büyük hamisini kaybetti Gazali. Ardından Melikşah kısa bir süre sonra, aynı yıl içinde 1092'de, o da şaibeli bir ölümle, eee, ortadan kalktı. Eee, dönem ortam huzursuz. Dolayısıyla tehdit algısı oluşmuş. Eee, ve kendi anlattıkları da ruhsal, psikolojik olarak etkili olmuş olabilir. Multifaktöriyel, yani birçok faktöre bağlı olarak Gazali'yi o şöhretten vazgeçerek, tabir caizse izini kaybettirdi. Bu inziva yıllarında bir bakıma, eee, kendi hayatının sergüzeştinin bir öz eleştirisi mahiyetinde İhya-i Ulumiddin'i yazdı. İhya-i Ulumiddin'i yazma sebebi, ilmi alanda, ahlaki alanda, İslam toplumlarının yozlaşması dolayısıyla İslami düşüncenin topyekün bir ıslaha ihtiyacının olduğunu söyler. Ama orada vaizlerin tumturaklı laflarından, samimiyetsizliklerinden, ahlaklılıktan ziyade ahlakçılık yapmalarından, iki yüzlü riyakarlıklardan, eee, yozlaşmadan, çürümeden, kokuşmadan bahseder. Bunların içerisinde kısmen kendisini de bu sorunların içerisine dahil etmiş görünmektedir. Dolayısıyla İhya'yı hem kendi hayat öz eleştirisi hem de o dönemdeki toplumda gördüğü dini ve ahlaki yozlaşmanın bir özeleştirisi mahiyetinde yazmıştır.

İhya ne işe yaramıştır? İhya şu işe yaramıştır: Tasavvufla, yani muamelat tasavvufuyla fıkhı, yani şeriatı birbiriyle kaynaştırmış. Dolayısıyla, eee, tasavvuf böyle felsefi tarafından ziyade pratik, günübirlik hayatta vatandaşın abdestiyle, namazıyla tasavvufi bir hal içerisinde, yani fıkhın içerisine biraz tasavvufi neşe veya tasavvufi bir zevk katmaya çalışmıştır. Aslında kimilerine göre Cabiri gibi bazı araştırmacılara göre bir bu projenin bir son halkasıdır. Tasavvuf biraz Şii irfanıyla da hısım olduğu için, bu Şiilerin elinden bu Şii irfanından tasavvufu kurtarıp Sünnileştirmenin itikadi alandaki ilk etabını Kelabazi Taaruf adlı eserinde yaptığı tasavvuf kavram dünyasını Sünniliğe uygun olarak kuşri oluşturdu. Ki Gazali bu eserlere muttaliydi. Çünkü Muhasibi'yi de okudu, Kuşeyri'yi de gördü. Bir etap kaldı: Şeriatla tasavvufu bağdaştırmak, barıştırmak, kardeş hale getirmek. Dolayısıyla abdestli, namazlı bir mutasavvuf, tasavvuf tecrübesi üretmek. Gazali bunu başardı. Dolayısıyla Gazali tasavvufun muamelat ilmini, o pratik yönünü, eee, fıkıhla hemdem hale getirdi. Ha müşahede yönünü, o derin tarafını, daha gizemli tarafını onu fazla kurcalamadı şeyde, nedir? İhya'da. Ama gene de mesela İhya'nın ilim bölümünde bakarsanız, ilim babında "Peygamberin vahyi ile biz evliyanın veyahut, eee, velilerin ilhamı arasında mahiyet farkı yoktur," der. İkisi de aynı membadan, aynı kaynaktan beslenir. Arada belki bir fark, onlar peygamberler vahiy getiren meleği görür. Biz göremeyiz. Hani piksel gibi düşünün bunu. Netlik ayarı vahiyde biraz fazla nettir. Bizde biraz fuludur demeye getirir. Ama bazı başka sufiler var ki onlar meleği gördüklerini de iddia ederlerdi. Vahiy ile ilham arasında fazla bir fark olmadığını söyler ama fazla ileri gitmez.

Ama Gazali sadece hayatının öz eleştirisini İhya ile yapmadı. Zamanında belki nedametinden birisi de budur: Devletin resmi alimi sıfatıyla, eee, filozofları, Bâtınileri eleştirdiği birtakım düşünceleri ilerleyen yıllarda "Mişkâtü'l-Envar" gibi eserlerinde, efendime söyleyeyim "El-Me'ârifü'l-Akliyye" gibi eserlerinde, "Me'âricü'l-Kudüs" gibi eserlerinde haydi haydi fazlasıyla dile getirdi. Yani özellikle Mişkatü'l-Envar'ı açıp bakarsanız, oradan nasıl söyleyeyim size? Eee, eee, vahdet-i vücuda da imalar, işaretler bulabilirsiniz. Bu Bâtıniliğe özgü Kur'an ayetlerinin aşırı yorumlarına ilişkin Bâtıni tevillere dair de sayısız örnek bulabilirsiniz. Mesela "Fahlâ naleyk" ayetini, "Ey Musa, nalinlerini çıkar ayağından" ayetini, Gazali'nin "kendini hem uhrevi hem dünyevi kaygılardan, tasalardan arındır" yani Allah'ta fena gibi yorumlarıyla karşılaşırsınız. İşte bundan dolayıdır ki bazı Bâtıni müellifler, mesela Ali bin Muhammed, İbnü'l-Velid'in "Dâmi'u'l-Bâtıl ve Hâtu'l-Münâdil" adlı eserine bakın. Evet, biraz dili fazla agresif, sert ama haklılık payı da çok. "Kardeşim, bizi dinsizlikle, imansızlıkla, Kur'an ayetlerini oraya buraya çekmekle, Bâtıni tevil üretmekle suçladın. Ama sen bunların şu şu şu şu şu eserlerinde, işte 'Mazlumlarında', 'Mişkatında', efendime söyleyeyim 'Maarif-i Akliyye'sinde, 'Meracü'l-Kudüs'ünde, hatta 'İhya'nda, hatta 'Cevâhirü'l-Kur'an' adlı eserinde bunların tillahını yaptın. Bu bizim Bâtıni tevilimize rahmet okutturacak nice tevili sen ürettin. Allah'ın indinde iki elimiz senin yakanda olacak. Bize bu attığın iftiralar yüzünden" diye Bâtıni müellifler Gazali'ye sağlam giydirmişlerdir ve haklılık payları da yok değildir.

Evet, Gazali Sünni İslam dünyasında bizzat hakikatin yolcuları taifesinden bir de şu meşai filozoflara bakayım. Canım, bunlar ne yapmışlar etmişler? Dur bir "Makâsıdu'l-Felâsife"yi yazalım, sonra da "Tehâfüt"ünü yazarız deyip sırf entelektüel bir merakla değil, Bâtınilerin Sünniliği tehdit malzemeleri arasında felsefe önemli bir yer işgal ediyordu. Çünkü Bâtıni İsmailî müelliflerin eserlerine bakarsanız, büyük ölçüde Yeni Eflatuncu kavramların Kur'an ayetlerine uyarlanması şeklindedir. O yüzden Gazali, bu meşai filozofları İbn Sina ve Farabi özelinde aldı, ele girdi yola. "20 Mesele"de onları eleştirdi. Üçünü ayırdı bir kenara. Üçünü de tekfir etti. Alemin ezeliliği, Allah'ın tikelleri bilip bilmemesi, uhrevi hayatın, yani haşrın cismaniliği meselesi konusunda, eee, bu filozofların görüşlerini tekfir babına dahil etti. Yani bunlar kâfir oldu dedi. Fakat ahir ömründe "Faysalü't-Tefrika"yı yazdı. Gene orada da bu konuların bir tekfir konusu olacağını söylemekle birlikte, "Yahu arkadaşlar, bu tekfir konusunda bu dilimizi biraz yumuşatalım ya. Biraz böyle, eee, kılıç kalkan elimizde herkesi kesip budayarak bu kâfirdir, şu zındıktır demeyi bırakalım" diyerek orada da bir yumuşak bir yumuşamaya gittiğini görüyoruz. Ama bu filozoflara yönelik bu ağır eleştirileri de gene bir devlet projesi olarak, Bâtınilerin o felsefe kozunu çürütmek, zayıflatmak niyetiyle yaptı. Ama kendi konjonktüründen bağımsız olarak Gazali'nin bu çabaları İslam düşüncesinde felsefeyi öldürdü şeklinde okundu, yorumlandı ve gerçekten de felsefeye konan Sünni dünyadaki mesafe konusunda Gazali'nin payı, eee, yoktur denemez. Ama entelektüel muhitlerde felsefe, kelam birbirine harmanlanarak Razi üzerinden, İbn Sina, Razi, Kadı Beyzavi üzerinden gene de Osmanlı tecrübesinde yaşaya geldi. Fakat halihazırdaki Türkiye'de baktığınızda İslam, ilahiyat, felsefe dendiğinde alerjiyle karşılanan bir durum vardır. Dolayısıyla bugün de Nizamül Mülk'ün uygulamaya koyduğu Sünniliği tahkim projesine benzer bir proje devlet tarafından yürütülmeye çalışılmaktadır. Bugün ne tür bir Bâtıni tehdidi var bilmiyorum ama, eee, herhalde bizi Bâtıni olarak gördüklerinden olsa gerek, Türkiye'deki cemaatler, tarikatler siyasi iktidara tabir caizse Nizamül Mülk'ün Gazali'ye tevdiye ettiği projeye benzer bir projeyi telkin ediyorlar. "Aman aman ne yapalım? Sünniliği güçlü tutalım. Eee, tasavvufu güçlü tutalım. Hadisi güçlü tutalım. Mümkün mertebe çocukların aklına, fikrine, sorguyu, sorgulamayı aşılayacak felsefeden, kelamdan bunları mümkün mertebe uzak tutmaya çalışalım" şeklinde bir proje halihazırda Türkiye'de ilahiyat alanında iş başında görünmektedir. Dolayısıyla Gazali'nin ruhaniyeti hala egemendir denebilir.

Gazali ile ilgili hayatında çok dikkat çekici bir konu var. Onu da, eee, sözlerimi bağlarken aktarayım. Gazali bu 10 yıllık, eee, inziva dönemi ki bu inzivadan sonra memleketine gidecek, 1111'de, eee, vefat edecektir. Fakat vefatından önce muhtemelen Nizamül Mülk'ün oğlu Fahrül Mülk'ün yönlendirmesiyle bir kez daha bir medrese hayatına dönecek. Yani bu inzivadan artık çıkıp gene halka, memlekete bir faydamız olsun, gene ilmi çalışmalar yapalım diyecek ama eski tadı, eski neşesi kalmadığını anlayacak. Fazla da duramayacaktır. Kendi memleketindeki medresede, Nizamiye Medresesinde gene birkaç yıllık bir, eee, eğitim öğretim faaliyetinden sonra bırakacak ve ondan sonra daha çok sohbet halkalarında kendi münzevi hayatında kalmayı sürdürecek. 1111'de TUS'ta vefat edecek. İşte bu meşhur şair Firdevsi'nin mezarının yakınına bir yere defnedilecektir. Ama bu memleketine dönmeden önce, bu Kudüs'te veya Şam'da bulunduğu sıralarda, kimilerine göre o zaman Horasan'da da olabilir. Yani memleketine dönmüş de olabilir. Fakat 1099 Kudüs işgal ediliyor Haçlılar tarafından. Gazali o sırada şeyde, inzivada, halvethanede. Yerinden oynuyor Kudüs, yani Müslümanların harim-i ismetine tecavüz edilmiş, işgale uğramış Haçlılar tarafından. Millet cihada çağırıyor, Haçlılara karşı savaşa çağırıyor. Tabir deyim yerindeyse dedim ya, yer yerinden oynuyor. Fakat Gazali'den çıt ses çıkmıyor. Kudüs'ün işgali ile ilgili olarak Gazali'den ne bir tek kelime duyulmuştur, ne bir tek satır yazı okunmuştur. Gazali'de müthiş, korkunç bir sessizlik vardır. Kimine göre Gazali büyük cihatla meşguldür, eee, işi başından aşkındır. Kendi öz eleştirisiyle meşguldür. Nedametiyle meşguldür. Küçük cihada vakit bulamamıştır. Kimilerine göre Horasan'dadır, çok uzak bir diyardadır. Bâtıniler zaten başını yeterince ağrıtmaktadır. Onlarla ilgili olarak bir dizi kitap kaleme almanın uğraşı içindedir. Dolayısıyla, eee, çok uzak bir yerdeki Kudüs'teki işgalle ilgilenememiştir. Ne olursa olsun bu durum Gazali'nin hayatında, hayatıyla ilgili olarak her zaman hayreti mucip bir konu olarak devam edegelmiştir. Yani Gazali'nin Haçlı işgaline karşı bu suskunluğu, tek kelime etmemesi. Eee, mesela İbn Teymiye'nin Moğollarla olan, eee, mücadelesini dikkate aldığınızda Gazali'nin bu suskunluğunu bir yere oturtamıyorsunuz. Bir yığın bahane gösterilir ama hala açıklanabilmiş bir konu değildir. Gazali'nin işgale karşı bu suskunluğunu izah etmenin imkan ve ihtimali pek olmamıştır. Tatmin edici bir izah bulunamamıştır. Bunu da burada not edeyim. Eee, tabir caizse bugün Gazze'ye giden Sumut Filosu'nun aktivistlerinin ve yönlendiren düşüncenin Tunus'ta sol komünist partisi olması, İspanya'da İsrail'e karşı en yüksek perdeden tavır koyanın gene solcu bir başbakan olması, eee, sağdan, sağ taraftan, yani İslam'da uğurlu sayı, sağdan bir hayır hasenat çıkmaması, eee, hep ilginç olduğu gibi, Gazali'nin de bu Haçlı meselesine, eee, suskun kalması hep büyük bir soru işareti olarak kalmıştır.

Sonuç olarak, Gazali'nin ruhaniyeti halihazırda Türkiye'nin 2025 ilahiyat ikliminde bütün etkinliğiyle, nüfuzuyla varlığını muhafaza etmektedir. Eee, benim hoşlandığım bir dini düşünce yapısı değildir. Ben Gazali mi diye sorarsanız, İbn Sina mı diye sorarsanız, İbn Sina ve Farabi derim. O düşünceyi tercih ederim. Eee, Gazali'nin ortaya koyduğu düşünceye çok sıcak bakan birisi değilim. Allah ameliyle muamele etsin. Eee, bunun ötesinde, eee, kesecek, biçecek, hakkında ağır sözler edecek birisi olmaktan da imtina ediyorum. Hepinize sağlık, sıhhat diliyorum. Hoşça kalın. Sağlıcakla kalın. Yeah.