📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

ALLAH'IN Her Şeyi ÇEKMEN İçin Sana Verdiği 5 KELİME | Carl Jung

Carl Jung Felsefesi54:31

Transcription

Bugün sana açıklayacağım sırlar, yüzyıllar boyunca insanlıktan saklanmış, en derin kadim metinlerde fısıltıyla anılmış, gücün en saf halini barındıran ritüellerde kullanılmış ve günümüz modern bilimi tarafından da gerçekliği bükebilecek anahtarlar olarak nihayet doğrulanmış olan beş kelimenin ardındaki gizemdir.

Eğer bu kelimelerin gerçek doğasını, taşıdıkları o muazzam frekansı ve ruhunun en karanlık köşelerine bile sızabilecek olan dönüştürücü kapasitelerini bilmezsen, ilahi sistemin sana sunmak için hazırda beklettiği tüm o sonsuz ihtimalleri, tüm o bereketi ve mucizeleri kendi ellerinle bloke ediyor olabilirsin. Bu yüzden şu an zihnini tüm dış seslere kapatmanı ve bu sözlerin en derin hücrelerine kadar işlemesine izin vermeni istiyorum. Çünkü bu kelimeleri anladığında, kader dediğin o aşılmaz sandığın duvarların aslında senin kendi ağzından çıkan nefesle nasıl şekillendiğini göreceksin.

Sadece sesli olarak kalabalıklar içinde dile getirdiğin kelimelerden bahsetmiyorum. Gecenin en zifiri karanlığında başını yastığa koyduğunda kimsenin seni duymadığı o mutlak sessizlik anlarında kendi kendine fısıldadığın, zihninin yankılı koridorlarında tekrar tekrar yankılanan o sessiz inançlardan bahsediyorum. Bu kelimeler sıradan harf dizilimleri değildir. Onlar bilgelerin, Anadolu erenlerinin, tasavvuf ehlinin ve evrenin matematiğini çözmüş olan mistiklerin dudaklarından dökülen kutsal kodlardır. Eğer bu kodları doğru ve bilinçli bir şekilde kullanmayı öğrenirsen, kalbinin en derinlerinde arzuladığın her şey sana doğru yola çıkmaya başlayacaktır. Bu bir şans eseri olmayacaktır. Bu bir tesadüf de olmayacaktır. Bu tamamen senin, evrenin ve yaratıcının konuştuğu o ilahi dili nihayet öğrenmiş ve o dilde konuşmaya başlamış olmandan kaynaklanacaktır.

Fakat bu beş sihirli kelimeyi sana emanet etmeden önce, zihninin temellerini sarsacak ve algını tamamen yeniden inşa edecek çok temel bir gerçeği idrak etmen gerekiyor. Kelimeler sadece rüzgarda kaybolup giden ses dalgaları değildir. Kelimeler, insan algısını kökünden değiştirebilen, maddenin en sert görünen yapısını bile yumuşatıp dönüştürebilen ve içinde yaşadığımız bu devasa kuantum alanını, bu sonsuz olasılıklar denizini ilmek ilmek dokuyan titreşimsel frekanslardır. Kadim metinlerden Anadolu'nun bağrından kopup gelen irfan geleneğine kadar, Hermes'in öğretilerinden bugünün en karmaşık sinir bilim araştırmalarına kadar kelimenin gücü her zaman herkesin gözü önünde duran ama çok az kişinin görebildiği bir sır olmuştur. İnsan bilincinin en cesur kaşifleri, dilin sadece var olan bir gerçekliği tanımlamakla kalmadığını, o gerçekliğin bizzat mimarı olduğunu, onu yoktan var ettiğini kanıtlamışlardır.

Asıl sorulması gereken soru şudur: "Sen bu muazzam yaratım gücünü kendi hayatının mimarisi için nasıl kullanabilirsin?" Gözlerini kapat ve şu an içinde bulunduğun dünyayı bir anlığına düşün. Gördüğün, dokunduğun, hissettiğin ve gerçek sandığın hiçbir şey aslında saf ve dokunulmamış bir gerçeklik değildir. Bütün bunlar sana çocukluğundan beri öğretilen, zihnine kazanan kelimelerle inşa edilmiş devasa bir yorumlar bütünüdür. Yani sen dünyayı olduğu gibi, o çıplak ve nötr haliyle görmüyorsun. Sen dünyayı sana nasıl olması gerektiği söylendiyse öyle görüyorsun. İnsanların neden görünmez hapishanelerde yaşadıklarını, neden kendi potansiyellerinin çok altında ezildiklerini ve neden kendi elleriyle ördükleri duvarların ardında ağladıklarını anlamak istiyorsan, onların zihinlerinde yankılanan kelimelere bakmalısın.

İsviçreli büyük düşünür ve analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung, Zürih gölünün kıyısındaki o sessiz, kitaplarla dolu loş çalışma odasında hastalarını dinlerken tam da bu muazzam gerçeği fark etmişti. Jung ofisindeki o deri koltuğa oturup hayatlarının enkazını anlatan insanları gözlemlerken, sorunun sadece yaşanılan travmalarda değil, o travmaları anlatırken kullandıkları dilde kendilerini hapsettikleri kelimelerde olduğunu görüyordu. Jung, derinlemesine incelediği kolektif dış bilinç, insanların sadece kendi anılarından değil, insanlığın ortak hafızasından süzülüp gelen arketiplerden, kelimelerden ve inançlardan nasıl etkilendiğini ortaya koyuyordu.

Zihnimiz sadece dışarıdan gelen bilgileri pasif bir şekilde işleyen bir makine değildir. Zihnimiz, gerçekliği bir heykel tıraş gibi yontan, bilincimiz ile evrenin devasa yapısı arasında köprü kuran ilahi bir araçtır ve bu köprünün yapı taşları kelimelerdir. Ağzından çıkan her bir kelime, görünmez bir suya atılan bir taş gibi etrafına dalga dalga yayılan bir titreşim yaratır ve senin enerji alanını, auranı, varoluşsal frekansını doğrudan ve anında etkiler. Daha basit bir tabirle söylemek gerekirse, sabah akşam bıkmadan, usanmadan tekrar ettiğin her neyse, o senin dış dünyaya yaydığın ana frekansın haline gelir. Ve dış dünyaya yaydığın frekans, sana neyin geri döneceğini, hayatına neyi çekeceğini tartışmasız bir şekilde belirler.

Karl Jung, hastalarının ruhsal dönüşüm süreçlerini, o karanlık gölgeleriyle yüzleşmelerini incelerken, belirli kelimelerin insan zihninde adeta kozmik kilitleri açan anahtarlar gibi işlev gördüğünü keşfetmişti. Bu anahtarlar, zihnin paslanmış kapılarını kırarak açabiliyordu. İşte bugün, o kadim bilgeliğin ve derin psikolojik anlayışın ışığında, hayatının akışını sonsuza dek değiştirecek o beş kozmik anahtarı seninle paylaşacağım. Bu kelimeleri derinlemesine anlamaya ve hayatının tam merkezine yerleştirmeye başladığın an, etrafındaki her şeyin, gökyüzünün renginden insanların sana bakışına kadar her şeyin nasıl dönüşüme uğradığına inanamayacaksın.

Bu kozmik kilitleri açan kelimelerin ilki, duyduğunda sana çok sıradan gelebilecek ama derinine inildiğinde evrenin en güçlü titreşimini barındıran o efsanevi ifadedir: "Ben." Sadece ben değil, ardından gelen kelime ile birlikte yaratımı başlatan o kudretli benlik bildirimi. Antik çağlardan beri bu ifade, evrendeki en güçlü yaratım kelimesi olarak kabul edilmiştir. Bu, günlük hayatta kullandığımız basit bir özne, alelade bir cümle başlangıcı veya sıradan bir olumlama cümlesi değildir. Bu kozmik bir anahtardır. Senin kim olduğunu ve bu uçsuz bucaksız varoluşta kendine nasıl bir yer biçtiğini tanımlayan, kaderini yazan titreşimsel bir fermandır.

İnsanlık tarihi boyunca kutsal metinlerde bu ifadenin izleri sürülmüştür. Yaratıcının kendi varlığını tanımlarken kullandığı o mutlak ve değiştirilemez varoluş beyanı, insanın kendi içindeki o ilahi kıvılcımı ateşlemesi için ona verilmiş en büyük hediyedir. Başlangıçta bu kavramın derinliği zihne çok kapalı gelebilir. Neden daha belirgin, daha etiketlenmiş bir kimlik yerine bu kadar saf, bu kadar çıplak bir varoluş hali seçilmiştir diye düşünebilirsin. Fakat sonra idrakin kapıları aralandığında şunu anlarsın: "Ben" kelimesinden sonra ağzından çıkan her neyse, o an itibariyle ete kemiğe bürünmeye, evrenin kumaşına işlenmeye ve senin gerçeğin olmaya başlar.

Bilinçaltı denilen o karanlık ve devasa okyanus, Karl Jung'un da ofisinde sayısız defa şahit olduğu gibi, asla şaka kaldırmaz. Bilinçaltı, senin kullandığın kelimelerin mecaz mı yoksa gerçek mi olduğunu analiz etmez. Seninle pazarlık yapmaz. Seni sorgulamaz. O sadece körü körüne, muazzam bir sadakatle itaat eder. Sen her "ben" dediğinde, zihnine doğrudan ve kesin bir emir verirsin. Eğer dersen ki, "Ben güçlüyüm." Zihnin o saniyeden itibaren senin gerçekten güçlü biri gibi davranman, güçlü adımlar atman ve engeller karşısında yıkılmaman için gereken tüm nörolojik altyapıyı, o görünmez sinir ağlarını inşa etmeye başlar. Fakat eğer dersen ki, "Ben zayıfım, ben zavallıyım." İşte o zaman bedenin, enerjin, düşüncelerin ve hatta duruşun bile anında bu karanlık inanca uyum sağlamak üzere çöker.

En büyük tuzak da tam olarak buradadır ve sen bunun farkına bile varmazsın. Bizler, daha o masum çocukluk yıllarımızdan itibaren çevremizdeki insanlar tarafından, ailemiz, öğretmenlerimiz, toplum tarafından zehirli kelimelerle programlanırız. "Ben çok sakarım." "Ben matematikte çok kötüyüm." "Ben aşkta her zaman kaybeden tarafım." "Ben başarısız biriyim." gibi cümleler duyarak büyürüz. Ve zamanla, o küçücük yaşlarda duyduğumuz bu yıkıcı cümleler, farkına dahi varmadan bizim kendi kendimize verdiğimiz fermanlara dönüşür. Hayatımızı adeta görünmez bir kafes gibi sarar.

Karl Jung, Zürih'teki o sakin çalışma odasında, hayatlarında sürekli aynı hüsranı, aynı terk edilişi, aynı iflası yaşayan hastalarını dinlerken bu döngüyü çok net görmüştü. İnsanlar geçmişlerindeki bir acıyı alıyor ve onu kimlikleri haline getiriyorlardı. "Ben terk edilmiş biriyim." inancı, onların tüm geleceklerini zehirliyordu. İşte tam bu noktada kendine o büyük, o sarsıcı soruyu sormalısın: Eğer yıllar boyunca bilerek ya da bilmeyerek kendi zihnini bu kadar yıkıcı, bu kadar negatif ve karanlık kelimelerle programladıysan, acaba zihnini güç kelimeleriyle, aydınlık ve yaratıcı ifadelerle programlamaya başlarsan ne olur? İşte gerçek dönüşüm, gerçek ruhsal devrim tam bu soruyu sorduğun an başlar.

Durup derin bir nefes almalı ve düşünmelisin. Eğer ağzından çıkan her "ben" ifadesi evrene gönderilen bir emir ise, eğer her "ben" deyişinde aslında yeni bir gerçekliğin tohumunu toprağa ekiyorsan, neden bugünden tezi yok bu ilahi gücü kendi lehine, kendi aydınlığın için kullanmaya başlamıyorsun? Aynanın karşısına geçip kendi gözlerinin ta içine, o ruhunun pencerelerine bakarak deneyebileceğin bir simya işlemi vardır. Kendine dönüp cesaretle şunları söylemelisin: "Ben gücün ta kendisiyim. Ben başarının somutlaşmış haliyim. Ben bolluk ve bereketin akışıyım."

İlk başlarda bu kelimeleri söylerken, zihninin içindeki o eleştirel ses, o yılların tortusuyla oluşmuş olan gölge kimliğin sana şiddetle itiraz edecektir. Sana yalan söylediğini, kendini kandırdığını haykıracaktır. Zihnin sana diyecektir ki: "Hayır, sen başarılı falan değilsin. Cebinde paran bile yok. Hayatını değiştiremezsin. Sadece birkaç süslü kelime söyleyerek bu bataklıktan çıkamazsın." Ancak sen, bir dağ gibi sarsılmaz bir kararlılıkla bu itirazlara kulak tıkayıp inatla gün be gün bu kelimeleri fısıldamaya devam etmelisin. "Ben bolluğum, ben gücüm, ben sevgiye layık o eşsiz ruhum." Ve sen bu kelimeleri toprağa düşen damlalar gibi ısrarla tekrar ettikçe, içerilerde bir yerde, o derin bilinçaltı okyanusunda inanılmaz bir kırılma yaşanmaya başlar. Sadece zihnin değil, bedenin de bu yeni frekansa tepki verir. Omuzların dikleşir, nefesin derinleşir. Bakışlarındaki o eski korkak ifade, yerini yırtıcı ve kendinden emin bir ışığa bırakır. Senin içindeki bu ateş harlanırken, dışarıdaki evren de boş durmaz. Karşına çıkan fırsatlar değişir. İnsanların sana olan yaklaşımı bambaşka bir hal alır. Sanki bütün evren seni dinliyor gibidir. Çünkü gerçekte evren her zaman seni dinlemektedir.

Bu anlatılanlar sadece mistik bir rüya, uçuk kaçık bir kişisel gelişim masalı değildir. Modern sinir bilim, beynin aslında fiziksel olarak gerçek olan bir olay ile senin çok yoğun bir duyguyla ve inançla hayal ettiğin bir olay arasındaki farkı ayırt edemediğini kanıtlamıştır. Sen her gün inanarak "Ben bereketliyim" diye tekrar ettiğinde, beynin bu ifadenin doğru olduğuna inanır ve bütün fiziksel yapısını, nöron bağlantılarını bu yeni gerçeğe göre yeniden inşa etmeye başlar. Yeni sinapslar oluşur. Yepyeni davranış kalıpları ortaya çıkar. Vücut dilin değişir ve en önemlisi, enerjin bu yeni kimliğinle tam bir uyum içine girer. Kuantum alanında sen ne titreştiriyorsan, evren sana onun aynasını tutar. İşte tam da bu yüzden, her gün sızlanarak "Ben bir zavallıyım. Ben bir kaybedenim." diyen bir insanın hayatında olan biten her şey, bu karanlık inancı doğrulamak için adeta sıraya girer. Ama bir insan, kalbinden gelen bir ateşle, zerre kadar şüphe duymadan "Ben başarılıyım!" diye haykırdığında, evrenin tüm çarkları ona karşılık vermek için dönmeye başlar.

Peki bu gücü hayatını dönüştürmek için nasıl kullanacaksın? Eğer "ben" kelimesi gerçekliğin kodlanma biçimi ise, onu bir cerrah titizliğiyle, derin bir niyetle kullanmalısın. Carl Jung'un da analitik psikolojide vurguladığı gibi, bireyleşme süreci insanın kendi içindeki potansiyeli bilince çıkarmasıyla mümkündür. Bilinçsizce ağzından kaçırdığın öfkeyle ya da üzüntüyle söylediğin zehirli "ben" cümlelerini artık sonsuza dek lügatından çıkarmalısın. Kendine özel bir zaman ayır. Sessiz bir köşeye çekil. Anadolu'nun o irfan dolu toprağında bir tohum eker gibi, zihnine güçlü cümleler ek. Şimdiki zaman kipiyle ve tamamen olumlu kelimelerle 10 adet muazzam cümle yaz: "Ben her daim bolluk içindeyim. Ben çelik gibi güçlüyüm. Ben koşulsuz seviliyorum. Ben başarının kendisiyim." Her sabah güneş doğarken, o yeni günün taptaze enerjisiyle bu kelimeleri aynanın karşısında kendine oku. Ama sadece kuru kuruya bir metin okur gibi değil. Her bir heceyi ruhunun en derininde, kemiklerinde hissederek söyle. Onları çoktan gerçekleşmiş, çoktan senin gerçeğin olmuş gibi kabul et. Ve gün içinde, sanki o kişi senmişsin gibi, o güce, o başarıya çoktan ulaşmışsın gibi yürü, konuş ve kararlar al. Anahtar nokta buradadır: Mekanik bir tekrar değil, ruhun o kelimeyle alev alev yanmasıdır. Onu mutlak bir gerçeklik olarak hissettiğinde, hayatının nasıl çiçek açtığına şahit olacaksın.

Evrenin kapılarını sonuna kadar aralayan ve dönüştürücü gücüyle hayatına damga vuracak olan o ikinci sihirli kelime ise "şükürler olsun" ya da "teşekkür ederim" kelimesidir. Dışarıdan bakıldığında ne kadar da basit ve sıradan duruyor, değil mi? Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen bir nezaket kuralı, birisi bize bir iyilik yaptığında ağzımızdan otomatik olarak dökülen kibar bir yanıt olarak biliriz onu. Oysa Anadolu kültürünün en derin felsefesi olan şükür, sadece kuru bir teşekkürü değil, varoluşun tamamına karşı duyulan muazzam bir minnet halini ifade eder. Bize çocukken bu kelimenin sadece bir ahlak kuralı olduğu öğretildi. Ama kimse bize bunun aslında gerçekliği sil baştan kurgulayan, yokluğu varlığa çeviren titreşimsel bir şifre olduğunu söylemedi.

Bu sırrı tam olarak idrak etmeden önce, birçok insan gibi sen de sürekli bir yoksunluk, bir eksiklik bilinci içinde yaşıyor olabilirsin. İnsan doğası gereği hep daha fazlasını ister. Hep bir şeylerin eksik olduğunu, hep bir yerlere yetişemediğini hisseder. Bir hedefe ulaşırsın. Tam sevineceksin derken, zihnin anında bir sonraki eksikliğe odaklanır. "Evet, bu işi aldım ama arabam hala eski." "Evet, biraz para kazandım ama hala o mükemmel evi alamadım." "Daha param olursa o zaman mutlu olacağım." "Eğer o kusursuz aşkı bulursam, o zaman kendimi tam ve bütün hissedeceğim." diye düşünür durursun. Oysa Carl Jung, Zürih'teki ofisinde, dışarıdan bakıldığında her şeye sahipmiş gibi görünen ama ruhları adeta bir çöle dönmüş insanları tedavi ederken, bu bitmek bilmeyen açlığın insanın kendi içindeki o ilahi merkezi, o bütünlüğü reddetmesinden kaynaklandığını çok iyi biliyordu. Bu zihniyet seni asla tatmin olmayan, sürekli bir sonraki başarıyı bekleyerek bugünü ziyan eden karanlık bir kısır döngüye hapseder. Ta ki yaratımın ve tezahürün o en büyük sırrını, o sarsılmaz kanununu anlayana kadar.

Bir şeyi deli gibi arzulamak, aslında evrene bağıra bağıra, "Bende o şey yok, ben ondan mahrum!" mesajını göndermektir. Eğer sürekli parayı arzuluyorsan, paranın peşinden çaresizce koşuyorsan, evrene yaydığın frekans parasızlığın, yoksulluğun frekansıdır. Eğer deliler gibi aşkı arıyorsan, dışarıya yaydığın o gözle görülmez sinyal yalnızlığın ve çaresizliğin sinyalidir. Eğer başarının peşinde hırsla tükeniyorsan, evrene sürekli "Ben henüz başarısızım!" teyidini veriyorsundur. Ve bilmen gereken en acı ama en gerçek kural şudur: İlahi sistem, evren ya da kader senin ne istediğine, ne için yalvardığına yanıt vermez. Evren senin tam olarak ne olduğuna, hangi titreşimde olduğuna yanıt verir.

İşte "şükürler olsun" kelimesinin o akıl almaz, o büyülü gücü tam da bu noktada devreye girer. Eğer frekansın yokluk, kıtlık ve eksiklik üzerine kuruluyken güzel bir şeyler çekmeyi bekliyorsan, bu okyanusta susuzluktan ölmeyi beklemek gibidir. Enerjini acilen değiştirmen gerekir ve bu enerjiyi, bu zehirli frekansı en hızlı, en keskin şekilde dönüştürebilecek yegane simya şükran duygusudur. Henüz o çok istediğin şeye sahip olmasan bile, sadece o ihtimal için, hayattaki varlığın için şükretmeye başladığında frekansın bir anda değişir. Çaresizce dilenir gibi istemek yerine, o şeye zaten sahipmişçesine büyük bir vakar ve kesinlikle şükretmek, ruhunun ibresini 180 derece çevirir.

Sen şükrettiğinde, evren artık seni bir şeyler dilenen, çaresiz biri olarak değil, zaten o bolluğa sahip olan, o bereketi yaşayan biri olarak görmeye başlar. Çünkü şükrettiğinde, zihnin, bedenin ve tüm enerjin korkunç bir yoksunluk halinden çıkıp muazzam bir kabul ve alıcılık haline geçer. Şükran duygusu, bilinçaltına ve evrene gönderilen en net mesajdır: "Ben zaten aldım, ben zaten doydum. Her şey yolunda." Ve evren, senin bu tatmin olmuş haline karşılık olarak sana şükredecek daha fazla şey göndermekten başka bir şey yapamaz.

Bu sadece eski çağların tozlu raflarında kalmış spiritüel bir masal değildir. Bugünün en modern laboratuvarlarında yapılan araştırmalar, şükür duygusunun insan beynini kelimenin tam anlamıyla yeniden programladığını kanıtlıyor. Düzenli olarak şükreden, hayata teşekkürle bakan insanların beyinlerindeki o mutluluk ve tatmin merkezlerinin nasıl ışıl ışıl aydınlandığını görebilirsin. Bu duygu sadece senin ruhunu değil, bedeninin kimyasını da değiştirir. Dopamin ve serotonin gibi senin kendini iyi, güvende ve motive hissetmeni sağlayan hormonlar şelale gibi akmaya başlar. Şükür, günümüz insanının en büyük vebası olan o iç kemiren kaygıyı, o derin depresyonu kökünden kazır. Hayata minnetle bakan insanların strese karşı nasıl çelik gibi bir kalkan oluşturduğunu, zorluklar karşısında nasıl sarsılmaz bir dağ gibi durabildiklerini görmek mucizevi bir şeydir. Sadece ruhsal değil, fiziksel olarak da bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerinin daha uzun ve sağlıklı yaşamasını sağlayan genleri aktive eder. Kısacası, şükrü dilinden düşürmeyen, kalbinde bu ateşi yakan insanlar sadece daha mutlu olmakla kalmazlar. Aynı zamanda daha sağlıklı, daha dingin ve çok daha başarılı olurlar.

Eğer şükran duygusu insan beyninde ve bedeninde bu kadar muazzam bir devrim yaratabiliyorsa, onu sıradan bir duygu olmaktan çıkarıp nefes almak gibi doğal bir varoluş haline getirdiğinde neler olabileceğini bir düşün. Şikayet etmenin o zehirli sarmalından çık. Sahip olamadıkların için sızlanmak yerine, şu an elinde olan o bir lokma ekmek, o alabildiğin rahat bir nefes, görebildiğin güneş için şükretmeye başla. Ve sadece bununla da kalma. Henüz sana ulaşmamış, henüz fiziksel alemde görünmeyen ama yola çıkmış olan tüm o güzellikler için de şimdiden teşekkür et. Sabah gözlerini açtığında, daha yatağından kalkmadan o loş odanın içinde kendi kendine fısılda: "Bu yeni gün için şükürler olsun. Bedenimdeki sağlık için şükürler olsun. Bana doğru su gibi akan o bereket için şükürler olsun. Etrafımı saran sevgi için şükürler olsun. Karşına çıkacak olan ve şu an hiç bilmediğin o muhteşem fırsatlar için de şimdiden şükret." Henüz gözünle görmesen bile, onlar zaten seninmiş gibi, senin ayrılmaz bir parçanmış gibi yaşa. Bunu istikrarlı bir şekilde yaptığında, hayatındaki o tıkanmış damarların nasıl açıldığına inanamayacaksın. Kapalı sandığın kapılar kendiliğinden aralanacak. İşler hiç ummadığın kadar kolaylaşacak. O ağır ve kasvetli enerjin bir anda hafifleyecek. Ve insanlar sendeki bu ilahi ışığı fark etmeye başlayacak.

Eğer "teşekkür ederim" demek, gerçekten de bereketin o devasa kapılarını açan altın bir anahtarsa, onu cebinde unutmak yerine her gün her an bilinçli bir şekilde o kilide sokmalısın. Kuantum şükran denilen bu derin yöntemi hayatına üç adımda entegre edebilirsin. İlk adım olarak, elindeki o somut, o aşikar nimetlere teşekkür et. Her gece başını yastığa koyduğunda veya sabah o ilk nefesi içine çektiğinde, zihninde teşekkür edeceğin o kadar çok şey bulacaksın ki: "Beni soğuktan koruyan şu duvarlar için şükürler olsun. Bedenimi doyuran şu rızık için şükürler olsun. Benimle ağlayıp benimle gülen o güzel insanlar için şükürler olsun." de. İkinci ve en güçlü adımsa, henüz gerçekleşmemiş olanı çoktan olmuş gibi büyük bir veçt içinde kutlamaktır. Sakın yalvarma, sakın dilenme. Sadece peşin peşin teşekkür et. "Hayatıma bir güneş gibi doğan o büyük başarı için şükürler olsun. Cebime hiç çaba harcamadan giren o helal kazanç için şükürler olsun. Ruhumu tamamlayan o derin sevgi için şükürler olsun." diyerek evrenin zaman algısını bük. Üçüncü adımdaysa bu şükrü anın tam içine yerleştir. Gün içinde başına gelen en ufak bir güzellikte bile, o anı kutsamak için sesli bir şekilde "Şükürler olsun!" de. Sokakta hiç ummadığın eski bir dostunu mu gördün? Şükürler olsun. İşin rast mı gitti? Şükürler olsun de. Bu küçük gibi görünen eylem, senin tüm enerji alanını anında ve keskin bir şekilde yıkar, temizler. Bunu hayatının merkezine koyduğunda, evrenin seninle nasıl bir oyun oynadığını göreceksin. O güne kadar imkansız sandığın eş zamanlılıklar, Jung'un o meşhur tesadüf sandığımız ama aslında evrenin bize göz kırpması olan o gizemli bağlar bir karşına çıkacak. Doğru zamanda doğru insanlarla karşılaşacaksın. Zihnin o karanlık ve korkutucu yokluk vadisinden çıkıp, her yerde sadece bolluğu ve bereketi gören bir cennet bahçesine dönüşecek. Eskiden yıllarını alacağını sandığın o büyük hedeflerin bir anda akıl almaz bir hızla hayatına dahil olduğunu göreceksin. Çünkü bereket, kan ter içinde peşinden koşulacak bir av değildir. Bereket, kalbini ona açtığında kendiliğinden içeri süzülen ilahi bir ışıktır. Ve bu ışığı içeri almanın tek yolu şükretmektir.

Şimdi kendine sor: Son zamanlarda ne için tüm kalbinle şükrettin? Yoksa sürekli neyin eksik olduğuna mı odaklandın? Seçim tamamen senin ellerinde. Ya sürekli şikayet edip o yokluk çukurunda debelenmeye devam edeceksin, ya da şu an tam bu saniye elindeki her şeye teşekkür edip evrenin sonsuz hazinesinin kapılarını açacaksın. Şunu asla unutma: İlahi sistemin kulakları her zaman açıktır ve senin kalbinden geçen her şükür, oraya yazılan altından bir harftir.

Bu büyük uyanış yolculuğunda, insan doğasını belki de en çok zorlayan, zihnin o kalın duvarlarına en çok çarpan üçüncü kelime ise "güveniyorum" kelimesidir. Anadolu irfanında tevekkül olarak bildiğimiz o derin teslimiyet hali. Söylemesi dile ne kadar kolay gelse de, onun o derin, o okyanuslar kadar engin anlamına gerçek manada nüfuz etmek, insanın kendi içindeki o kontrol delisi, egoyu, o her şeyi kendi aklıyla yönetebileceğini sanan o kibirli benliği paramparça edip uçuruma atmasını gerektirir. Bizler, özellikle günümüz modern toplumunda, her anımızı, her detayımızı, yarın ne yiyeceğimizden 10 yıl sonra nerede olacağımıza kadar her şeyi kontrol etme hastalığına tutulmuşuz. Çocukluğumuzdan beri zihnimize ince ince işlenen yalanlar vardır: "Başarılı olmak istiyorsan tırnaklarınla kazıyacaksın. Kanter içinde kalana kadar savaşacaksın. Gözünü bir an bile kırpmayacaksın. Hayatta hiçbir şey kolay verilmez. Eğer direksiyonu bir saniye bile bırakırsan, uçuruma yuvarlanırsın." İşte bu yüzden, birisi bize dönüp de "Akışa güvenmelisin. İlahi sisteme teslim olmalısın. Evrenin senin için en iyisini hazırladığına inanmalısın." dediğinde, bu zihnimize son derece saçma, korkutucu ve hatta ahmakça gelir. Çünkü hastalıklı inancımıza göre, güvenmek, kontrolü bırakmak aptallıkla ve zayıflıkla eşdeğdir. "Eğer ipin ucunu ben tutmuyorsam, hayatımın mahvolmayacağını nereden bilebilirim?" diye kudurur içimizdeki o korkak ego.

Ancak bu kontrol çılgınlığının içinde fark edemediğimiz o korkunç gerçek şudur: O sımsıkı tuttuğumuz, avuçlarımızı kanatan o kontrol etme hırsı, aslında hayatımıza girmek için can atan mucizelerin, o güzel ihtimallerin önündeki en büyük, en kalın duvardır. Carl Jung, kendi hastalarının rüyalarını ve nevrozlarını incelerken, modern insanın en büyük trajedisinin bu aşırı akılcılık ve kontrol arzusu olduğunu görmüştü. İnsanlar, hayatın o gizemli, o karanlık ama doğurgan sularına kendilerini bırakmaktan ölümüne korkuyorlardı. Yaratım yasalarına inandığını iddia eden, "Ben harika şeyler başaracağım!" diye bağıran sayısız insan var ama kalplerinin en karanlık odasında o korkunç başarısızlık korkusu pusuya yatmış bekliyor. Dil para gelecek diyor ama gözler korkuyla banka hesabına bakıyor. Zihin sürekli "Ama nasıl? Ama ne zaman?" diye çırpınıp duruyor. Aşk istiyor, bolluk istiyor ama bunların ona gelebileceğine zerre kadar güvenmiyor.

Ve evrenin o kusursuz yasası burada da işliyor: Evren sana çaresizce yalvardığın, tırnaklarını geçirip koparmaya çalıştığın şeyleri vermez. Evren, senin zaten senin olduğuna %100 emin olduğun, güvenle arkana yaslanıp beklediğin şeyleri sana sunar. Bu öğrenilmesi gereken en acı, en zorlu ama en özgürleştirici derstir. Sen panik halinde ter içinde bir şeyleri oldurmaya çalıştığında, evrene yolladığın tek bir mesaj vardır: "Ben ilahi sisteme güvenmiyorum. Ben bu işin kendiliğinden olacağına inanmıyorum. Yalnızım ve çaresizim." Evren, senin bu korkunç frekansına bakar ve sana daha çok korku, daha çok tıkanıklık, daha çok şüphe geri gönderir.

İnsanın sinir sistemi de tıpkı böyledir. Korku ve endişe, beynin o ilkel kısımlarını, o sürekli hayatta kalma mücadelesi veren alarm merkezini ayağa kaldırır. Sürekli bir tehlike altındaymış gibi hissedersin. Bedenin kasılır, zihnin daralır, vizyonun kaybolur ve kapına kadar gelen fırsatları körleştiğin için göremezsin. Ancak gerçekten inandığında, o derin teslimiyet haline, o hakiki tevekküle geçtiğinde, bedenin gevşer, beynin en üst düzey, en yaratıcı kısımları aydınlanır. Enerjin yumuşar. Bir nehir gibi çağlamaya başlar ve her şey kendiliğinden su gibi yolunu bulur. İşte o an kendine sorman gereken soru şudur: "Eğer benim bu her şeyi kontrol etme krizim, benim bu içimi kemiren korkum hayatımdaki tüm güzellikleri bloke ediyorsa, ipin ucunu tamamen bıraksam, yaratıcının ve evrenin benim için hazırladığı o kusursuz plana kendimi bir yaprak gibi bıraksam ne olur?"

Korku kapıları kapatırken, güven tüm kilitleri paramparça eder. Bazen insan her şeyi yapar. Tüm olumlamaları söyler. Zihnini temizler. Doğru adımları atar ama bir milim bile ilerleyemez. O anlarda hatırlanması gereken o kadim formül şudur: Dile, inan ve tamamen serbest bırak. Dileyip sonra şüphe etme. Dileyip her saniye "oldu mu, olacak mı?" diye kıvranma. Sadece kalbinden gelerek iste. Onun sana verilmiş bir hak olduğuna inan ve sonra derin bir nefes alıp arkana yaslan. Gözlerini kapat ve o sonsuz karanlığa doğru seslen: "Benim için en hayırlı olanın, benim nasibim olanın bana doğru yola çıktığına tüm kalbimle güveniyorum. Yaratıcının sonsuz rahmetinin ve evrenin o muazzam işleyişinin benim lehime çalıştığına, her şeyin tam da olacağı en mükemmel zamanda, en güzel şekilde gerçekleşeceğine kayıtsız şartsız teslim oluyorum." de. Ve sonra o omuzlarındaki tonlarca ağırlıktaki yükü at. Bir şeyleri zorla oldurmaya çalışmaktan, insanları değiştirmeye çalışmaktan, olayları kendi dar aklınla yönlendirmeye çalışmaktan vazgeç. İlk başta egon buna isyan edecek, çıldıracaktır. Ama o eşiği atladığında, o teslimiyetin huzuruna vardığında, hayatındaki kör düğümlerin çözülmeye başladığını, hiçbir şey yapmadığın halde işlerin nasıl rast gittiğini görüp hayretler içinde kalacaksın.

Bu güven ve teslimiyet halini hayatının dokusuna işlemek için üç aşamalı bir teslimiyet metodunu hayatına katabilirsin. İlk olarak, nerelerde kontrolü elden bırakamadığını, hangi konularda gizli bir dehşet yaşadığını dürüstçe itiraf et. "Daha fazla bolluk istiyorum" diyorsun ama paranı kaybedeceğin korkusuyla uykuların kaçıyor. "Gerçek aşkı arıyorum" diyorsun ama kimseye güvenemiyorsun. Bir iş istiyorsun ama içten içe mülakatta eleneceğine eminsin. İkinci adımda, bu korkularının tam zıttı olan o derin tevekkül cümlelerini yarat. "Param yok" korkusunu, "Evrenin bana her an yetecek bereketi sağlayacağına güveniyorum" inancıyla değiştir. "Aşksız kalacağım" korkusunu, "Kalbime en uygun olan ruhun beni doğru zamanda bulacağına eminim" cümlesiyle yok et. Ve üçüncü, en can alıcı adımda, inancını eyleme dönüştür. Eğer bir şeye gerçekten güveniyorsan, o şey çoktan olmuş gibi davranırsın. Başarıya ulaşacağına güvenen bir insan sürekli şüphe içinde kıvranmaz. İşine bakar. Hayatın tadını çıkarır. Gerçek sevginin onu bulacağına inanan insan çaresizce sağa sola saldırmaz. Kendi ruhunu demler, kendi bahçesini güzelleştirir. İçerideki hava değiştiğinde, dışarıdaki iklim anında ona uyar. İlahi sistem baskı altında çalışmaz. Zorbalığı sevmez. Evren, hayatın o en büyük mucizelerini sen her şeyi kontrol etmeyi bıraktığında, gözlerini kapatıp kendini o sonsuz şefkat denizine bıraktığında kapına getirir. Çünkü sen güvendiğinde, görünmez eller devreye girer. Şu an hayatında neyi boğarcasına sıkıyorsun? Hangi derdini kendi dar aklınla çözmek için çırpınıyorsun? Onu bugün avuçlarından azat edip gökyüzüne doğru bıraksan ne olur? Bu bir sihir değildir. Bu evrenin ta kendisidir. İşte o ilahi sistemin işleyişine inan ve sonra ipi bırak. O ipi bıraktığında, rüzgarın yelkenlerini nasıl doldurduğunu ve seni hiç hayal edemediğin kıyılara nasıl taşıdığını göreceksin.

Dördüncü kelimenin barındırdığı sırlar ise insanın kendisiyle olan savaşının en kanlı cephesidir: "Hak ediyorum" ya da "Layığım" kelimesi. Kişisel dönüşüm yolculuğunda her türlü yöntemi deneyip, her cümleyi kurup zihnini terbiye etmeye çalışsan da, eğer ruhunun o en karanlık, o en rutubetli mahseninde aslında bütün bu güzellikleri zerre kadar hak etmediğine dair gizli, sinsi ve köklü bir inanç varsa, o zaman kapına kadar gelen bütün mucizeleri kendi ellerinle ateşe atarsın. Carl Jung'un analitik psikolojisinde gölge dediğimiz o karanlık yanımız işte tam olarak buraya yuvalanır. Bilinçaltı seninle oturup mantıklı bir tartışmaya girmez. Sana istediğin şeyleri değil, her zaman derinlerde hak ettiğini düşündüğün şeyleri verir. Eğer sen kalbinin derinliklerinde, çocukluktan kalma yaralarınla, ailenin sana aşıladığı o değersizlik duygusuyla, başarıyı, büyük bir aşkı ya da zenginliği hak etmediğine inanıyorsan, evren sana bunları altın tepside sunsa bile, zihnin bir yolunu bulup o tepsiyi devirecektir.

İnsanın kendi kendine oynadığı en büyük, en acımasız oyun budur ve Jung'un hastalarında en çok karşılaştığı trajedi de buydu. İnsanlar iyileşmek için para döküp ofisine geliyorlardı. Ama iyileşmeyi hak etmediklerini düşündükleri için kendi tedavilerini kendileri sabote ediyorlardı. Bu nesiller boyu aktarılan o melankolik, acıyı kutsayan, çile çekmeyi bir erdem sanan hastalıklı kültürün bir sonucudur. Anadolu'nun bazı yanlış anlaşılan damarlarında acı çekmek, fakir kalmak, çilekeş olmak ruhsal bir üstünlük gibi yansıtılmış olabilir. Oysa ilahi olan, kulunun acı içinde kıvranmasını değil, onun sonsuz bereketini yansıtmasını ister.

Ancak bu gizli değersizlik hissi içimize bir kez işlemiştir. Güzel bir fırsat karşımıza çıkar. Hemen bir hata yapar, onu mahvederiz. Harika bir insan kalbimize dokunur. Sudan sebeplerle kavga çıkarıp onu uzaklaştırırız. Hayatımızda her şey yolunda gitmeye başladığında, içimizi anlamsız bir korku kaplar. "Bu kadar mutluluk fazla, kesin başıma kötü bir şey gelecek." der. Ve o kötülüğü kendi ellerimizle yaratırız. Ve işin en vahim tarafı, bütün bu yıkımı yaparken o baltanın sapını kendi ellerimizde tuttuğumuzu asla fark etmeyiz bile. Suçu kadere, şansa, kötü insanlara atar dururuz. Ta ki o muazzam kelimenin, "hak ediyorum" kelimesinin ateşleyici gücünü keşfedene kadar.

Bir insan göğsünü gere gere, utançlarını, çocukluk travmalarını, başkalarının ona yapıştırdığı o çirkin etiketleri söküp atarak, "Ben tüm güzellikleri hak ediyorum!" diyebildiğinde, içeride yıllanmış bir buz dağı çatırdamaya başlar. Sanki o güne kadar kendi önüne ördüğü bütün o utanç ve değersizlik duvarları yerle bir olur. Evrene, ilahi sisteme yıllardır beklettiği hediyeleri artık teslim etmesi için nihayet izin kağıdını imzalar. Zihninin o eleştirel, o zehirli sesi her devreye girdiğinde sana, "Sen kimsin ki büyük işler başaracaksın? Sen kimsin ki o saf aşka layık olacaksın? Bu kadarı sana fazla!" diye fısıldadığında, onun boğazını sıkıp gözlerinin içine bakarak net bir şekilde şunu söylemelisin: "Hayır, ben bunu sonuna kadar hak ediyorum. Ben ilahi bir kaynaktan koptum geldim ve varoluşun en güzel, en yüce hallerini yaşamaya layığım. Bolluk ve bereket bana bir lütuf değil, benim en doğal, doğuştan gelen hakkımdır. Ben her şeyin en güzelini zahmetsizce, acı çekmeden, sürünmeden almayı hak ediyorum."

Bunu söylemeye başladığında, günbegün içindeki o ezik, o korkak karakterin nasıl silinip gittiğini göreceksin. Fırsatlar gelmeye başlayacak ve sen artık onlardan kaçmak yerine onlara kollarını açacaksın. Çünkü bir insan içten içe bir şeye layık olduğunu hissettiğinde, evren o şeyi ona ulaştırmak için önündeki tüm engelleri bir su gibi aşar. Hayatının hangi noktalarında kendi ayağına çelme taktığını, hangi alanlarda içindeki o değersizlik şeytanının seni geri çektiğini bulmalısın. Sevgi mi? Para mı? Huzur mu? Başarı mı? O karanlık noktaları tespit et. Sonra o alanlar için her gün bıkmadan, usanmadan "hak ediyorum" olumlamaları yaz ve bunları sadece dilinle değil, tüm hücrelerinle tekrarla: "Ben eşsiz bir başarıyı ve sular seller gibi akan bir bolluğu hak ediyorum. Ben beni el üstünde tutacak, ruhumu sarıp sarmalayacak o hakiki aşkı hak ediyorum. Ben hayatın tüm nimetlerini en kolay, en güzel haliyle alıp kabul etmeye layığım." Ve son olarak, gerçekten bu nimetleri hak eden bir insan nasıl duruyorsa öyle dur. Nasıl konuşuyorsa öyle konuş. Başı eğik, omuzları düşük, ezik bir kurban olmaktan çık. Sen içindeki o karanlık gölgeyi aydınlattığında, evrenin sana bugüne kadar imkansız sandığın şeyleri nasıl birbiri ardına sunduğunu şaşkınlıkla izleyeceksin. Çünkü aslında sen her zaman doğduğun ilk günden beri o muhteşem şeylerin hepsini hak ediyordun. Sadece bunu unutturulmuştum. Şimdi tek yapman gereken bu kutsal gerçeği tekrar hatırlamak ve onu varlığının en derinine mühürlemektir.

Ve geldik yaratımın, tezahürün ve niyetin tüm o titreşimsel çemberini kusursuz bir şekilde kapatan o nihai, o mühür niteliğindeki beşinci kelimeye: "Oldu, bil, gerçekleşti." ya da tasavvuftaki o muazzam karşılığıyla "kün fe ye kün" yani "ol" der ve olur. Bu aşamaya geldiğinde, hayatın o en derin kozmik sırlarından birini daha idrak etmiş oluyorsun. Yaratım süreci, sürekli bir endişeyle bir şeyler için yalvarmak, acınası bir halde diz çöküp beklenti içine girmek değildir. Bu süreç, mutlak bir idrakle, sarsılmaz bir kararlılıkla sonucun çoktan varlık aleminde yerini aldığına dair o kesin hükmü verebilmektir.

Çoğu zaman hepimiz aynı hataya düşeriz. Kalbimizde bir arzu belirir ve biz hemen sızlanmaya başlarız: "İnşallah bu olur. Umarım ilahi sistem bana acır ve yardım eder. Bunu başarmak için elimden geleni yapacağım ama keşke olsa." Bu cümleler, dışarıdan ne kadar masum, ne kadar umut dolu görünse de, aslında evrenin kumaşına işledikleri o karanlık mesaj, derin bir şüphe ve inançsızlıktır. "Umarım olur" demek, aslında içten içe olmayabileceği ihtimaline de inandığını, kalbinde korkuya yer açtığını bas bas bağırmaktır. Oysa Carl Jung'un da analitik psikolojisinde belirttiği gibi, bilinç ile bilinçaltının tam bir bütünlüğe ulaştığı, insanın kendi içindeki o arketipsel yaratıcı, o büyücü enerjisiyle temasa geçtiği an, şüphenin tamamen yok olduğu andır.

Evren, senin o titreşen, ikircikli, emin olamayan dalgalı ruh haline net bir cevap veremez. Ne zaman ki sen zihnindeki o şüphe bulutlarını dağıtır, o çocuksu yalvarma halini terk edip "oldu bil" demenin kudretine ulaşırsın, işte o zaman kaderin yazıldığı o kalemi kendi eline almış olursun. Bu kelime, evrenin o devasa ana bilgisayarında, senin o ana kadar yazdığın tüm kodları, tüm niyetleri kalıcı hale getiren, onaylayan ve sisteme yükleyen o devasa "Enter" tuşudur. İçinde hiçbir şüpheye, hiçbir acabaya, hiçbir korkuya zerre kadar yer bırakmayan, geri dönüşü olmayan çelikten bir emirdir.

Bu kelimenin titreşimi bu kadar muazzamdır. Çünkü o sadece senin inancını değil, zamanın kendisini büker. Sen "oldu bil" ya da "gerçekleşti" dediğinde, zihnin artık gelecekte bir gün olacak bir ihtimalden kopar. Şu an tam bu saniye o şeyin var olduğu gerçeğine çapalanır. İlahi sistem sadece şimdiki zamanı tanır. Eğer sen o şeyin zaten gerçekleştiğine dair o muazzam mühürü basarsan, evrenin sana o gerçekliği fiziksel alemde de sunmaktan başka hiçbir seçeneği kalmaz. Kuantum alanı senin o sarsılmaz kesinliğine boyun eğer.

Bu gücü kuşanmak için önce zihnini netleştirmelisin. Niyetini kristal berraklığında, şüphe götürmez bir kesinlikle ifade et: "Ben bolluğun ta kendisiyim. Akışa ve yaratıcının kusursuz planına sonsuz bir şekilde güveniyorum. Hayattaki en güzel şeylerin benim hakkım olduğunu biliyorum." de. Sonra bu muazzam cümlenin ardına, tıpkı erimiş kızgın bir mumu mektubun üzerine damlatıp mühürler gibi, bütün inancınla "oldu bil", "gerçekleşti", "oldu ve bitti" de. Ve o andan itibaren, beklentinin o zehirli, seni içten içe yiyen bekleyişinden kurtul. Her saniye kapıya bakıp kargoyu bekler gibi kaderi darlama. Zaten senin olan bir şeyi beklerkenki o sakin, o rahat, o yüzünde hafif bir tebessüm olan ruh haline bürün. Zaten kazanmış olan bir insanın, zaten sevilen bir insanın, zaten güvende olan bir insanın huzuruyla o günü yaşamaya başla. Bunu yaptığında, o güne kadar yıllarca sürüklenen, bir türlü çözülmeyen, sürekli pürüz çıkaran işlerin, engellerin bir anda bir sihir değmişine kağıttan kaleler gibi nasıl yıkıldığını ve her şeyin nasıl şimşek hızında hayatına girdiğini göreceksin. Çünkü sır sadece istemek değildir. Sır, onu tüm hücrelerinle, yaratıcının o "kün fe ye kün" sarsılmazlığıyla "oldu bil"mektir.

Şimdi derin bir nefes al ve zihninin aynasında bugüne kadar geçirdiğin yılları bir süzgeçten geçir. Hangi kelimelerle kendi boynuna ilmekler attığını, hangi şüphelerle kendi çiçeklerini kuruttuğunu gör. Ve bugün şu an bu kelimeleri dinledikten sonra evrene neyi haykıracaksın? Zihnini o eski, kokuşmuş, sınırlandırıcı inançlardan temizle. Sabahları gözlerini açtığında, o taptaze günün enerjisiyle kendine de ki: "Ben başarım, ben gücüm. Bana doğru bir nehir gibi akan, sahip olduğum ve olacağım tüm güzellikler için sonsuz şükürler olsun. İpimi bıraktım. Yaratıcının benim için hazırladığı o kusursuz yola, o muhteşem serüvene tüm ruhumla güveniyorum. Dünyadaki en güzel duyguları, en saf bereketi sonuna kadar hak ediyorum. Ve dilediğim, kalbimden geçen her şey şu an itibariyle oldu bil."

Bütün bunlar sıradan bir tesadüf değildir. Senin şu an bu videoyu izlemen, bu kelimelerin senin kulaklarından girip ruhunun derinliklerine işlemesi, o ilahi matematiğin kusursuz bir parçasıdır. Eğer bu kelimeler seni bulduysa, bu senin ruhunun artık o karanlık uykusundan uyanmaya, zincirlerini kırmaya ve kendi ilahi gücünü, o yaratıcı kudretini eline almaya hazır olduğu anlamına gelir. Şimdi asıl mesele, asıl kader sınavın şudur: Sana verilen bu muazzam bilgiyle, bu evrensel sırla ne yapacaksın? Onu duyup geçecek misin? Yoksa hayatının temeline bir mihenk taşı gibi yerleştirecek misin? Duyduğun, hissettiğin ve ruhunda en çok yankı uyandıran o kelimeyi, bu sarsılmaz iradenin bir kanıtı olarak mühürlemek için yorumlara yaz. Unutma ki, senin dudaklarından, zihninden dökülen her bir kelime, karanlık ve bereketli bir toprağa atılmış bir tohumdur. O tohumu korkuyla, şüpheyle, değersizlikle mi sulayacaksın? Yoksa inançla, şükürle, güvenle ve kesinlikle mi yeşerteceksin? Seçim senin. Tohumlarını derin bir bilinçle ek ve sonra evrenin o muazzam mekanizmasının senin için nasıl çiçekler açtırdığını, dağları nasıl yerinden oynattığını sessizce, büyük bir hayranlıkla izle.

Eğer bu yolculuk kalbinde bir ateş yaktıysa, bu ruhsal uyanışını daha da derinleştirmek, o titreşimsel yasaları kendi hayatının doğal bir nefesi haline getirmek için doğru yerdesin. Zihnini bu ilahi gerçeklerle beslemeye, bu büyük ve uyanmış ailenin bir parçası olmaya devam et. Kaderini değiştirecek, görünmez kilitleri açacak o büyük bilgi yolculuğunda bu duydukların senin için sadece muhteşem bir başlangıç olsun. Gerisi senin inancının ve o beş sihirli kelimenin kudretiyle yazılacaktır. Oldu bil ve yoluna o muazzam ışıkla devam et.