Transcription
Enis hocam hoş geldiniz.
Hoş bulduk hocam.
Geçen hafta farklı bir tarz, bu hafta farklı bir tarz. Hocam, çok büyük bir kama yedik. Özellikle hanımdan abi. Hanım kınadı mı, ben değiştiririm tarzımı, hiç affetmem. Hanım dedi, bu nasıl saç? Beni rezil ediyorsun. Hemen bağladık yani.
Ve 21 Aralık sözleriniz bayağı da gündem oldu hocam onlarda.
Evet. E puanları oradan kaptık biz. Puan yazmış fazla puan.
Peki eşiniz bu konuyla alakalı bir şeyler söyledi mi size?
Mutlu olmuş. Videoyu izledi. Genelde videolar bak dedim, bu hafta sen varsın izle. Bazen videolar izlemiyor. O da izledi sağ olsun.
Hızlı bir şekilde sorularıma başlamak istiyorum. Enis hocam, bu bölümde dinin rasyonel düşünceyle olan kadim bağı ile alakalı merak edilenleri sormak istiyorum. Hocam, halk arasında çok düşünmek imandan eder algısının teolojik temelsizliği, İslam tarihindeki altın çağın bilimsel mirası ve günümüzde neden bilim din çatışması varmış gibi algılandığını konuşmak istiyorum. Halk arasında yaygın olan, çok düşünürsen dinden çıkarsın korkusunun İslam'ın akıl ve tefekkür vurgusuyla çeliştiğini söyleyebilir miyiz?
Çelişiyor tabii. İslam geleneği hiçbir zaman çok düşünme, dinden çıkarsın gibi bir ifadeyi savunmaz. Yani İslam kelam ekolleri. Bizde tabii teoloji kavramı batılı bir kavram. İyi bir kavram kullanabiliriz. Bizdeki karşılığı kelamdır. Kelam okulları. Kelam okulları istisnasız hepsi aklı bilgi kaynağı görür. Yani akılsız din diye bir şey hiçbirinde bulamayız. Bunun tabii birkaç sebebi var. En önemli sebebi Kur'an-ı Kerim'e baktığımız zaman 160'a yakın, yanlış hatırlamıyorsam 159 bir kere korpus Kur'an'dan saymıştım. 160'a yuvarlayalım. 160'a yakın düşünmeyi emreden ayet var. Yani bir kere Kur'an net. Hiçbir yerde aman düşünmeyin, sapıtırsınız diye bir şey olmadığı gibi tam tersi, akletmez misiniz? Tefekkür etmez misiniz? Hatta müminleri tanımlarken, otururken, ondan sonra ayaktayken, yatarken evrenin yaratılışı hakkında düşünen, tefekkür eden bireyler olarak tanımlıyor. Yani böyle anlatıyor. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in bu konudaki duruşu belli.
E peki bizim kelamcılar neden özellikle akla vurgu yapıyor? İki tane çok temel sebebi var. Bir kere zaten dedim, bize sorsanız dinin kaynakları nedir? Herkes şeyi sayar. Fıkıhtakileri sayar. Ama aslında kelamda üç tane kaynağı vardır dinin. Bizim kelam kitaplarında. Maturidi'nin kitabı tevhidi alabilirsiniz. Maturidi'nin kelam kitabı veya işte Eşari kelamını okuyabilirsiniz. Fark etmez. İşte Nesfi akaidini alabilirsiniz. Üç tane kaynak tanımlanır. Bir nakli içeren haber diye geçer bizim kitaplar. Çünkü başkasından duyuyoruz. Bize inmedi sonuçta vahiy haber. Başkasından duyuyoruz. Yani nakiller buradadır. Kur'an, sünnet. İkinci, akıl. Üçüncü, gözlem yani deneyim, tecrübe. Üçünü de bizim gelenek kabul eder.
Şimdi aklın burada çok özel bir rolü vardır. Nedir bu rol? Bir, dinin en temel inancı olan Allah'ın varlığı ve birliği ile Hzreti Muhammed'in peygamber olduğu inancı ki bu İslam'ın temelidir. Müslüman olması için bu ikisine inanmanız gerekiyor. Bu inancın hangi bilgi kaynağından gelir? Bütün kelamcıların diyeceği şey akıldan gelir. Niye? Çünkü bir şey kendi kendisini temellendiremez. Yani biz şöyle diyemeyiz. Kur'an Allah'tan söz ediyor. Kur'an Hazreti Muhammed'e peygamber diyor. Ondan ben inanıyorum. Bunu diyemeyiz. Niye? E çünkü Hristiyan da der ki kardeşim, ben de üçlemeye inanıyorum. Niye? İncil diyor. Ben Hazreti İsa'nın Allah olduğuna haşa inanıyorum. Niye? E incil diyor. Hindu da diyecek ya, ben birden fazla tanrıya inanıyorum. Nereden biliyorsun? E benim vedalarımda geçiyor. Ben vedalara iman ettim. Şimdi bir metne iman etmekle din başlayacaksa, herkes elindeki metne iman edip gider. O yüzden bizim kelamcılar bunu makul bir düşünce olarak kabul etmez. Allah'ın varlığı ve nübüvvet yani Peygamber Efendimizin vahiy aldığı inancı akılla temellendirilmelidir. Bu bir. O yüzden kelam kitaplarımız bizim, dediğim gibi fark etmez. Maturidi, Eşari, yani büyük kelamcılarımızın Gazali, işte okursak eserlerini, bu iki noktanın temelini görürüz. Yani Allah'ın varlığı delillerle gösterilir. Peygamber Efendimizin nübüvveti delillerle gösterilir.
Üçüncü ve çok önemli bir atlatılan nokta, işte bazen sloganlar var. Bizim özellikle medya vaizilerimiz çok seviyor. İşte biz bu din akıl dini değil, nakil dini. Biz nakle iman ettik. Şimdi tabii bizim kelamcılar şunu soracaktır. Ya bu nakli neyle anlıyorsun sen? Elinle mi anlıyorsun? Yani nakli nasıl anlıyorsun? Bu Kur'an'ı neyle anlıyorsun? Akılla anlıyorsun. Dikkat edin. Okuma yazma Müslüman olmanın ön şartı değildir. Nedir ön şartı? Akledebilmek. Din akılla başlar. Senin aklın yoksa Müslüman olamazsın zaten. Yani dolayısıyla nakli neyle anlayacağız? Akılla anlayacağız. Akıl bize Kur'an'ı anlamamızı sağlar. Akıl bize sünneti anlamamızı sağlar. Dolayısıyla akılla naklin çelişmesi diye bir şeyi İslam geleneği baştan reddeder.
Ha neden böyle olduk? Akıldan korkuyoruz. Birkaç bunun temel sebebi var. Şimdi bazıları bizim geleneğimizden gelen, işte mesela çok yaygın bir şeydir, koca karı imanı gibi inanmak. Doğru, çok güzeldir koca karı. Ama koca karı imanı gibi inanmak akılsız inanmak mı? Yani bizim koca karılarımız akılsız mı? Bu modern bir okuma. Böyle denmesinin sebebi şu. Bir, koca karılar, hani ninelerimiz çok samimiler ve tecrübeler olgunlaşmış bir imanları var. İdeal iman samimidir, karşılıksızdır. Dünyevi bir çıkar için olmaz. Ninelerimiz artık ölüme yaklaşmışlar. Dünyadan bekledikleri bir şey yok. Samimi ve çıkarsız bir imana sahipler. İki, gelenekte koca karı aslında bilge kadını ifade eder. Koca bilge demek zaten aslında bizim gelenekte de bilge kadın. Biz, ben mesela çocukken benim için en bilge insanlardan biri ninemdi. Çünkü hastalıkta nasıl müdahale edeceğini bilirdi, tereddüt etmeden müdahale ederdi falan. Ona dönerdim başıma bir sıkıntı geldiğinde çocukken. Çünkü ailenin en tecrübelisi o. Geçmişte tıp vesaire olmadan önce asıl koca karılar yönetirdi insan ilişkilerini. En bilgi onlardı. Dolayısıyla bilgenin ve samimiyetin imanını temsil eder koca karı imanı. Cahilliği değil yani. Cahildi ondan inanıyordu. Kocak karılar bugün cahil görüyor olabiliriz. Bilmiyorum ben görmüyorum da hani bazıları belki öyle görüyorlar ama bizim geleneğimizde Ortadoğu anlayışında ve genel olarak hani dünyada kocak karılar bilgeliği temsil etmişlerdir genel itibariyle. Tabii cadılık vesaire gibi batıda negatif anlam verenler de var ama cahilliği sembolize etmez.
Tabii bir başka korku, bugün aslında İslam dünyası özgüvenini kaybetti. Özgüvenimize sahip değiliz. Özgüvensiz olduğumuz için başka birinden gelen bilgelere şüpheliyiz. Hani dinimizi mi alacaklar? İşte mesela oradan biri felsefe diyor. Oradan bilim mi diyor? Yabancı bir şeyler geliyor. Dinimizi elimizden mi alacak? Gidecek. Yani biz böyle bir korku iklimi oluştu. Bu tabii özellikle bazı Müslüman ülkelerin kolonize olması, orada zorla batılılaştırılması ile ilgiliydi. Bir travma var, aman din elimizden alınırsa diye. Bu tabii bilgiye bir uzaklaşmayı, bilgiden korkuyu ifade ediyor.
Bir de son olarak tabii Türkiye'de bazı dini çevreler, bazı dini yapılanmalar müritlerinin kendilerinden uzaklaşmalarını, takipçilerinin kendilerinden uzaklaşmalarını istemiyorlar. O yüzden farklı fikirlere açık olmama, onları okumama, get dolaştırmaya çalışıyorlar. Aman siz düşünmeyin. Ne lazım size düşünme? Aman siz araştırmayın. Neme lazım size araştırma? Biz size zaten gerekeni biliriz. Sizin hani ne zamandan beri düşünmeye başladınız? Biz sizin yerinize düşünürüz diye yaklaşımlar var. Ama bu İslam geleneği ile ilgili değil. Bugünkü sosyoloji ile ilgili meseleler bunlar.
Hocam, hatta Müslüman bir insan felsefeden uzak durmalıdır tarzında da düşünce vardır da siz yine bunları şu anda çürütmüş olduğunuzu düşünüyorum.
Tabii, yani orada şöyle bir ufak nüans var, onu da ekleyeyim. Mesela bazıları diyecek ki, ya bizim gelenekte felsefeyi eleştirenler var. Mesela işte İmam-ı Rabbani, mesela Gazali. Şimdi burada bir anakronizm hatasına düşülüyor. Nedir anakronizm? Felsefe kelimesi çağlar boyunca farklı anlamlarda kullanılabilir. Gazali felsefeyi İbn Sinacılık anlamında kullanıyor. Yani İbn Sina'yı ve onun ekolünü ifade etmek için kullanıyor. Disiplin anlamında değil. Bizim gelenekte Aristocu Müslümanlar, Aristocu hatta Yeni Platoncu Müslümanlar İbn Sina gibi felasife okulu olarak bilinir. Felsefe okulu. Bunlar eleştirilmiştir. Niye? Çünkü işte İbn Sina atıyorum ölümden sonra hayatın bedensiz olacağını söylemiştir. İşte ne bileyim, Gazali'nin niye tekfir ettiğini söyleyeyim. İbn Sina evrenin ezeli olduğunu söylemiştir. İşte İbn Sina Allah'ın tekil olayları, tikelleri bilmediğini, cüzleri bilmediğini söylemiştir vesaire. Şimdi bunlar teknik meseleler. Bugün felsefe derken biz İbn Sinacılığı anlamıyoruz. Ne anlıyoruz felsefe derken? Temel konularda derin ve sistematik düşünmeyi anlıyoruz. Bu yüzden bizim için bugün kelam da felsefedir. Bizim için bugün İbn Arabi'nin yani sistematik tasavvufun eserleri de felsefedir. Bir Batılıya gidin, İbn Arabi kimdir deyin. Bir Müslüman filozof der. Gazali kimdir? Müslüman bir filozof der. Şimdi dolayısıyla bizim için modern anlamda Gazali de felsefecidir. Mevlana da felsefecidir. İbn Arabi de felsefecidir. Bunu anlamak gerekiyor. Bir konuda sistematik akıl yürütme varsa, kavramlar tanımlanıp sistematik bir şekilde ele alınıyorsa bu felsefedir. Ve dolayısıyla bizim gelenekte felsefe denilen şey bu değildir.
Ha burada çok ilginç bir konu açtınız. Bunu değineyim. Her düşünme iyi midir? Şimdi İslam geleneği bazen belli düşünme biçimlerini eleştirmiştir. Bazen bu da karıştırılır. Nedir belli bu düşünce biçimleri? İslam geleneğinde özellikle sufiler vesvese ile tefekkürü birbirinden ayırır. Şimdi bu çok önemli. Tefekkür nedir? Hakikat için yapılır. Belli bir amacı hedefi vardır ve sistematik yapılır. Yani düşünmeyi öğrenirseniz bilinçli bir şekilde belli bir bağlamda düşünürsünüz. Bu ibadet görülür. Bırakın caiz olmayı, ibadettir. Tefekkür Kur'an'ın emridir. Vesvese nedir? Ya da kötü düşünce. Vesvese bir kere bir amacı yoktur. Dağınık. Düşünmeyi bilmezsiniz, öğrenmemişsinizdir. Dağınık ve sürekli aklınızdan böyle düşünceler uçuşup gider. Hedef de hakikati bulmak değildir. Kaygı yaratır. Sonucu kaygıdır. Vesveseyle, vesveseyle Müslümanlar mücadele etmiştir. Kötü görmüştür. Vesvese istenmeyen kötü düşünceler. İşte mesela gittiniz abdestinizi aldınız. Ya acaba şurayı doğru yıkadım mı? Yıkamamış olabilir miyim? Bunlar işte vesveseye yöner. Haşa Allah'la ilgili kötü düşünceler, bunlar vesveseye yönerdir. Şimdi bunlar istenmeyen şeylerdir. Ama bunlar bizim felsefe ya da benim başta bahsettiğim düşünce tefekkür değil. Bunun tefekkür hakikat için yapılır. Sistematik yapılır. Zaten genelde vesvese de iyi düşünememekten çıkar. İyi düşünemeyen insanlar veyahut bazen negatif düşüncelerin esiri olan insanlar vesveseye düşer. Vesvesenin çözümü de çoğu zaman doğru düşünmeyi öğrenmektir. Buna işte psikolojide BDT, bilişsel davranışçı terapi deniyor. Doğru düşünmeyi vererek kişinin yanlış düşünceleri aşılmaya çalışılıyor.
Hocam peki bilim bize milyarlarca yıl önce evrenin büyük bir patlamayla, Big Bang'le oluştuğunu söylüyor. Ama İslam dininde baktığımız zaman da evrenin "oldu, oldu" hani "kün fe yekün" diye oluştuğunu söylüyor. Burada bir çelişki var mı hocam?
Çelişki yok. Burada tabii iki şey var. Bir kere "kün fe yekün" zamanda bir şeyin aniden olması için kullanılan bir ifade değil. Yani mesela Allah, Hazreti İsa'ya da "kün fe yekün" diyor. Bu Hazreti İsa'nın doğrudan Hazreti Meryem'in karnından aşamaları geçmeden çıktığı anlamına gelmiyor. Tabii ki Hazreti Meryem annemiz hamile kaldı. Hamileliği babasız bir hamilelik. Doğru. Burada bir mucize var. Ama sonuç itibariyle hamileliğin kendisi normal bir süreç olarak, doğumunu da hatta Kur'an anlatır. Normal bir doğumla, yani bir bebeğin getirdiği bütün aşamaları Hazreti İsa geçirir. Dolayısıyla "ol" dedi, "olur". "Kün fe yekün" ifadesi zamansızlığı ifade etmez. Yani Allah dedi, ondan sonra hemen olur, hiç aşamalar geçmez. Böyle bir şey yok. Dolayısıyla evet, Allah "ol" dedi ve evren oldu ama bu evrenin aşamalardan geçmesine aykırı değil. Nitekim zaten Kur'an-ı Kerim de evrenin altı aşamada yaratıldığını söylüyor. Yani dolayısıyla hani burada konu açık ama bu sorduğunuz soru aslında çok önemli. Ne için önemli? Biz iki farklı açıklama biçimini kaçırıyoruz Müslümanlar olarak. Şimdi biri metafizik temel seviyede açıklamalardır. Burada çoğu Müslüman bütün her şeyin açıklamasının Allah olduğunu söyleyecektir. Sadece evrenin yaratılışı değil. Yağmuru mesela Kur'an-ı Kerim'de Allah yağdırdığını söylüyor. Yağmuru Allah yağdırır. Biliyorsunuz meşhur ayettir. O oku sen atmadın, Allah attı. Yani Kur'an-ı Kerim'de Allah doğadaki bir sürü, hatta belki bütün fenomenleri, ehli sünnet Maturidi ve Eşariler diyecektir ki, her şeyi Allah yapıyor zaten. Şu anda siz evinizde bu YouTube videosunu izlerken önünüzde telefondan mı artık izliyorsunuz bilgisayardan bilmiyorum. O izlediğiniz cihazı çalıştıran da Allah. Bu görüntüyü size getiren de Allah. Hatta benim şu anda ağzımdan çıkan sesi çıkaran da Allah. Yani ben sadece niyetlerimi yaratıyorum, oluşturuyorum. Maturidi inancına göre bu niyetlerin dışarıya yansımasını Allah sağlıyor. Buna vesilecilik diyoruz. Ama sonuç itibariyle bir nihai açıklama var. Müslümanlar için bu Allah'tır. Evrenin yaratılışı, yağmurun yağışı. Ama bir de sebepler dünyasında, yani bizim görünür evrendeki bunun karşılığı vardır ve bu mekanizmalarla olur. Yani ses size benim ağzımdan elektromanyetik dalgalarla gelir ve bilimsel olarak bu izah edilebilir. Benzer şekilde Allah evreni "ol" dedi, evren oluyor ama bu oluşunun biz bilimsel açıklamasını getirebiliriz ve burada bir çelişki yoktur. Biri nihai açıklamayı verir, diğeri mekanizmayı verir. Nasıl olduğunu verir. Bunu gündelik hayattan da biliyoruz. Mesela bu çayı nasıl oldu diye sorabilirim. Hatta çay yok da elimde kahve var. Bu kahve nasıl oldu diye sorabilirim. Bu kahveyi kim yaptı sorabilirim. Şimdi bu soru iki şekilde cevap verebilirsiniz. Ya işte kahve çekirdeklerini sıcak suya koyduk. Suyun kinetik enerjisi arttı. Sıcaklık adı için kinetik enerjinin artmasıyla beraber sudaki moleküller işte kahve çekirdeklerindeki molekülleri kopardı vesaire. Kahve böyle oldu diyebilirsiniz. Ya da Ayşe Hanım, ben istedim, Ayşe Hanım yaptı, getirdi diyebilir. Şimdi bu çelişir mi? Çelişmez. Biri kahvenin yapılış mekanizmasını, diğeri hangi şahsın yaptığını ve amacını söylüyor. Amacı bana kahve, kafein bağımlılığı var, kafeini getirmek. Dolayısıyla iki farklı açıklama biçimi vardır. Birine teleolojik, metafizik açıklama, ne dersek nihai açıklama. Bu Allah'tır. Müslümanlar için. Her fenomen Allah'tır. Yağmuru Allah yağdırır. Ama bu demek değildir ki Ayşe Allah yukarıdan uçuyor, bize su damlacıkları atıyor. Allah bunu bulutları vesile kılar, o mekanizmalarla bize yağmuru yağdırıyor. Ve bu bütün İslam ekolleri, fark etmez, sadece kelamcılar değil, sufiler de böyle düşünür. Yani mesela buna nedenlerin adabı der İbn Arabi. Nedenlerin adabına uygun bir şekilde biz nedenlerle her şeyi açıklayacağız. Allah böyle murat etmiş. Dolayısıyla biz nedenleri inceleyeceğiz ve onlarla açıklayacağız. Bu haşa Allah'a edepsizliktir. Bunları reddetmek. Allah nedenleri koymuş. Biz nedenleri beğenmiyoruz. Allah yaptı diye her şeyi yaklaşalım. Evet, Allah yaptı diye inanacağız ama nedenleri de inceleyeceğiz. Dolayısıyla Big Bang bize evrenin yaratılışının mekanizmalarını verir. Nedensel zinciriyle nasıl yaratıldığı verir. Kur'an niçin yaratıldığını, kimin yarattığını, amacının ne olduğunu verir ve bunlar çelişmez.
Peki hocam, günümüze birçok genç ya da bazı insanlar diyeyim ben, bilimi seçtim, bu yüzden de dine ihtiyacım yok argümanıyla geliyor. Din ve bilim birbirinin alternatifi mi oluyor? Bilim varsa din ikinci planda mı oluyor? Nasıl yorumlayabiliriz bunu?
Bunlar tamamen ayrı tabii ki. Kesişim noktaları vardır ama tamamen ayrı hedeflere cevap verir. Bilim ne yapar? Bilim evreni anlamaya çalışır. Evrendeki çalışan mekanizmaları anlamaya çalışır ve bu kendi başına çok kıymetlidir, önemlidir. Ben mesela hayatımın bir kısmını bu uğraşla geçirdim. İşte fizik okudum, fizikte doktora yaptım. Doktora yapım sürecinde bazı fizik problemleri çözdüm, makale yayınladım. Yani bilimle ilgilendim. Bu evreni anlama çabası. Hepimiz bir şeyler burada katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bilimle uğraşıyorsunuz. Kimisi çok sağlıyor, kimisi benim gibi hemen hemen çok azıcık, hiçe yakın katkı sağlıyor. Ama katkı sağlıyoruz. Evreni anlamaya çalışıyoruz. Evrendeki mekanizmaları anlamaya çalışıyor. Şimdi din burada zaten bu mekanizmaları vermeye çalışmıyor. Kur'an bize evrenin mekanizmalarını aramaya yönlendiriyor. Bakın, görün vesaire diyerek, tefekkür edin diyerek bizi bu mekanizmalar anlamına yönlendiriyor. Ama bu mekanizmaları bize hazır bir şekilde vermiyor. Şimdi dolayısıyla bilimin yeri var. E bilimle ben uğraştım abi. Bilim bana niye yetmesin? Allah'a veya dine niye ihtiyaç duyayım? Şimdi bilim evrenin nasıl çalıştığını tarif ediyor. Bu bir tariftir. Ama hayat sadece tariflerle, evrenin çalışmasının tarifleriyle ilerlemez. Her şeyden önce biz hayatın bir anlamı var mı? Varsa bu anlam nedir sorusuyla ilgileniriz. Bilim de bu anlamlı bir soru değil. Çünkü hayatın anlamını deneye tabi tutamazsınız. Dolayısıyla bilim, hatta daha genel olarak bunlara normatif sorular diyoruz. Nedir normatif? Estetik. İyi olan nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım? Hayatın anlamı demek, nasıl bir hayat, iyi hayat nedir? Ve nasıl bu hayatı yaşamalıyım? Hangi kadınla evlenmeliyim? Zamanımı nasıl harcamalıyım? Hayatımı daha anlamlı nasıl kılabilirim? İşte ondan sonra maneviyat ihtiyacım varsa ki bence var. Maneviyat ihtiyacımı nasıl giderebilirim? Şimdi bu soruların önemli bir kısmına bilim cevap veremez zaten ve ilgilenmez de. Bu bilimin alanı değildir. Çünkü bilim tarif eder ama şunu yap demez. Bilim bir insanı nasıl öldürebileceğinizle ilgili size yüzlerce formül verebilir ama insan öldürmenin yanlış olduğunu gösteremez. Burada koyalım 100 kişiyi keselim bakalım. Niye yanlış insan öldürme göremeyiz? Dolayısıyla dinin ana amacı nedir? Dinin amacı bir varoluşsal sorulara cevap vermek. Hayatın amacını vermek, Allah'la kişinin irtibatını kurmak ve tabii ki ahlakın temelini sunması. Bilimin yeri evreni tarif etmesidir. Evrendeki çalışan mekanizmaları tarif etmesidir. Bunlar büyük oranda aslında birbiriyle etkileşmez. Ayrı sorulardır. İlişkilendikleri yerler yok mu? Var. Yani tamamen ayrı değiller ama kesiştikleri nokta azdır aslında ve ikisi farklı ihtiyaçlara cevap verir. İnsanın farklı ihtiyaçlarına cevap verir. Dolayısıyla hem bilim hem din lazım. İkisinin de insan hayatında yeri var.
Hocam peki ateizm ve deizmin yükselişinde dinin rasyonel bir temele oturtulamamasının bir sebebi yani ondan mı kaynaklanıyor?
Hem evet hem hayır. Tabii, yani bence deizm ve ateizmin yükselişi ki bu yükseliş var.
Hocam, insanlar aklındaki sorularda dinde bir cevap mı bulamıyor, karşılık mı bulamıyorlar?
Doğru. Şimdi bir kısmı öyle. Yani insanlar neden dinden uzaklaşıyor? Ya da din harici bir anlam paradigmalarına gidiyor. Deizm gibi bir sebebi bu. Bahsettiğin şey tek sebebi değil. En önemli sebep mi? O da tartışılır. Ama gençler içerisinde tabii şöyle bir algı oluşuyor. Benim birtakım sorularım var. Bu sorulara din cevap vermediği gibi dinin ortaya koyduğu cevaplar da aslında bilimin veya aklın ortaya koyduğu cevaplarla çelişiyor. Şimdi bu bir algı. Bu yanlış bir algı bence. Yani benim direkt uzmanlık alanım. Yayın yaptığım alan din bilim ilişkisi. Baştan söyleyeyim. Bu yanlış. Yani dinle bilim çelişmez. Bilimin cevap veremeyeceği bayağı önemli sorulara din cevap verir. Bilimin cevaplarıyla da herhangi bir tutarsızlığı yoktur. Benim kanaatim böyle. Hani uzun oturup konuşabiliriz ama bu önemli bir problem. Yani bazı insanlar bu algıyı da tam ilk konuştuğumuz soru besliyor. Siz devamlı ya aman düşünme, dinden olursun, dinden olursun derseniz ne yapar insanlar? Şuna bir kere bilinçaltında inanmaya başlar. Ya demek ki akılla din çelişiyor. Sonra bir aklın önemini kavrıyor adam. Ya akıl da güzel bir şeymiş diyor. He, o zaman demek ki dine benim ihtiyacım yok. Veya siz bilime karşı insanları biliyorsunuz. Türkiye'de çok oluyor bu. Benim öğrencilerden de görüyorum. İşte şu bilim yanlış, bu bilim yanlış mesela bir bilimsel teoriye karşıt oluyorsunuz. Evrim teorisi gibi. Sonra adam ikna oluyor. Evrim doğru bence diyor. E şimdi ikna olunca ne olacak? Siz dinle çelişiyor dediniz ya. Adam tabii müritlerine konuşuyor. Zannediyor ki imanları gitmez. Evrime düz gidiyor. Hadi bakayım şeyle yüzleş. Farklı fikirden insanlarla ortama gir, yüzleş. Yani kendi cemaatinle konuşmak kolay. Oraya girdiğinde bir bakıyor, ya bunlar iyi cevap veriyor diyor adam. Evrim doğruymuş. Ben ikna olmaya başladım. E şimdi dinsizliğe itebilir. Ve ben üniversitelerde bunu gördüm. Akademisyen olduğum için çok sayıda üniversiteye konuşmaya gidiyorum. Ondan sonra ders veriyorum. Burada öğrencilerin entelektüel meselelerde yetersiz kaldıkları yerde ki burada din değil, aldıkları din eğitimi yetersiz kalıyor. Empoze edilen din eğitimi yetersiz kalıyor. Dinden uzaklaşabiliyorlar. Tabii bu işin bir boyutu, akli boyutu. Başka sebepler de var. Mesela Türkiye'deki önemli bir sebep kötü din örnekleri. Özellikle böyle yüceltilen din adamları hatalar yaptıkları zaman ahlaki veya dünyevi, bunlar olumsuz kendi takipçilerine çok olumsuz imajlar oluşturabiliyorlar ve dinden hatta kopmalarına neden olabiliyorlar. Ki son anketlerde Türkiye'de özellikle din adamlarına güvenin çok düştüğü dikkat çekiyor. Yani burada özellikle din temsili de diyebiliriz buna. Dini temsil eden insanlar kaliteli olmadığı zaman insanlarda çünkü biz arketiplerle düşünürüz. Yani model insanlarla düşünürüz. Din adamı modeli getirin karşınıza. Bu olumsuz bir modelse siz dini işte cehaletle özdeşleştirmeye başlarsınız. İkinci sınıf olmakla özdeşleştirmeye başlarsınız ve duygusal olarak dinden uzaklaştırırsınız. Meşhur bir akademisyen hatta ismini verim, işte Ufuk Uras, citediği için dalga geçtikleri an bir üniversitede namazı bıraktığını anlatıyor. Şimdi burada akli bir şey yok. Namazdan dalga geçti. Bu duygusal bir şey var. Yani Müslüman olmak dalga geçilecek bir şey gibi algılıyor ve duygusal olarak dinden soğuyor. Şimdi bu çok oluyor bizim toplumda. Çünkü geçmişte dinin temsilleri bir kısmı bilinçliydi. Hatırlayalım filmleri. Dindar nedir? Kapıcıdır abi. Genelde de böyle mesela filmlerde de neydi? Din adamları böyle hani dolandırıcılar direkt dolandıracak, şey yapacak falan filan. Hani böyle cinci hocalar götürecek şeyi. Şimdi bu model tabii bugün filmlerden belki düzeltildi ama filmlerde de zaten gene veya medyada hala pozitif bir dindar imajı az oluşturuluyor bence. Ama pratikte de baktığımız zaman örnekler kötü. Medyaya çıkartılan örnekler iyi değil yani bunu söyleyeyim. Özellikle gençleri yanlış algıya kaptıracak söylemleri, işte böyle tehditkar, sert, ondan sonra bilim karşıtı, akıl karşıtı söylemleri yaygınlaştırırsanız bu dinin imajına duygusal olarak zarar verir. İnsanlar dinden uzaklaşabilirler. Tabii ailelerde de dinin baskıcı bir üslupla verildiği ve genellikle zihinde, gençlerin zihninde dinin negatif duygularla ilişkilendirildiğini de görüyoruz. Bu da bir problem. Yani çok fazla faktör var. Bu faktörlerden biri sadece bahsettiğimiz akıl ama çok önemli bir faktör. Yani bizim din eğitimimizin çağdaş olması, bugünün ihtiyaçlarına binaen geliştirilmesi gerekiyor. Böyle bir eğitimde ne yazık ki şu anda yok. Yani bunu açıkça söyleyelim. Yani bugün bir çocuk gidip bir dini eğitim aldığında bu ister okullarda olsun ister çoğu cemaatte olsun aldığı eğitim onu üniversitede karşılaş veya dış dünyada iş dünyasında karşılaşacağı sorular sorunlarla yüzleşmeye yetmiyor. Yeterli değil yani. Bu önemli bir eksiklik.
Hocam peki Kur'an'daki doğa olaylarına dair ayetleri birer bilimsel veri olarak okuyabilir miyiz hocam?
Dikkatli olmak gerekiyor. Hangi açıdan dikkatli olmak gerekiyor? Şimdi ben baştan hiç okumayalım Kur'an'ı öyle hiçbir zaman demem ama bilimsel teoriler nedir? Bunu anlamak gerekiyor. Şimdi insanımızın çoğu lisede bilim eğitimi verilse de o da belli ki iyi verilemiyor. Bilimsel okuryazarlığı zayıf. Şimdi bu neye yol açıyor? Bu şuna yol açıyor. Bilimi böyle bir sloganik cümle zannediyorlar. İşte mesela evrim diyorsun, maymundan geldik. Big Bang, büyük patlamayla çıktık. Evren genişliyor. Şimdi bu bunlar değil bilimsel teoriler. Bilimsel teori dediğinize bir kere şöyle bir kitaplık bir şey yani evrim teorisi şöyle bir kitap. Gidin üniversiteden evrim teorisi kitabı alın öğrenmek için. Üniversite ders kitabı şöyle bir şey. Kuantum teorisi şöyle bir şey. Büyük patlama dediğiniz lambda CDM model diyoruz biz buna. Freedman denklemleri var. Bu denklemlerin farklı çözümleri farklı yerlerde var. Mekanizmalar var. Evrenin çalışmalı. Koskoca bir alan ya. Tek cümleyle özetlenemez bilimsel teoriler. Bilimsel teoriler bir sürü şeyi ortaya koyarlar. Demin de konuştuk ya bilimle çelişmesi. Ya bir kere teorinin dinle çelişmesi mümkün değil ki ilk bakışta. Yani bir sürü katmanı var. Ancak bir kısmı, bir iddiası, iki iddiası çelişebilir. Ama teori bir iddialar kümesidir. Yani çok sayıda iddialar kümesidir. Hele matematiksel teori. Şimdi dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'de var mı böyle bir şey? Yok. Kur'an-ı Kerim bize matematiksel denklemler vermiyor. Bize detaylı evrenin nasıl çalıştığı ile ilgili mekanizmalar vermiyor. Dolayısıyla Kur'an'dan siz bilimsel bir teori çıkaramazsınız. İşte Big Bang'ten söz ediyor Kur'an. Hayır. Maksimum söz ettiği Zariyat suresinde evrenin genişletildiği Allah tarafından. Şimdi bu bilimsel bir teori değil ki. Bu bir gözlem. Doğru bir gözlem. Bence evren genişliyor ve Kur'an-ı Kerim bunu gerçekten önceden insanların bilmediği bir zamanda söylemiş olabilir. Ama burada söylenen şey bilimsel bir teori değil. Bir doğa olgusuna gönderme var. Yani Kur'an-ı Kerim doğa olgularına gönderme yapar. Bu doğa olguları o dönem insanının bilmediği olgular olabilir. Mesela Kur'an denizlerin altının zifiri karanlık olduğundan söz ediyor. O dönemki insanlar bilmiyorsa evet, bu Kur'an'ın o dönem insanların bilmediği bir doğa olgusuna göndermedir. Ama denizlerle ilgili bir bilimsel teoriye gönderme değildir. Evrenin genişlemesi bir doğa olgusudur ama bilimsel bir teori değildir. Yani Kur'an-ı Kerim'den bilimsel bir teori çıkmaz. Bir, çünkü bilimsel teoriler çok kalındır, çok tekniktir. Kur'an herkese konuşuyor. Bilim insanlarına konuşmuyor. O kadar teknik detaya gerek yok. İki, Kur'an'ın amacı zaten bilim vermek değil. Kur'an bize Allah'la ilişkimizi sağlama, ondan sonra evrenin amacı, insanın varoluşunun amacı gibi konularla ilgili bilgi veriyor. Ki bunlar çok önemli konular. Bunların içerisinde niye bize bilim versin ki? Bilim gündem değil. Ama dediğim gibi bazen doğa olaylarına referans verir. Bu referansları ciddiye alabiliriz. Referanslar üstüne düşünebiliriz ama bu referanslar eşit değildir. Bilimsel teori. Yani bu çok büyük bir hata olur. Bu moda oldu ne yazık ki. Bazı bu modern bir moda. Bazı Müslümanlar Kur'an'dan bilimsel teori çıkarmaya çalışıyor. Bu mümkün değil. Yani bunu yapmaya çalışan arkadaşlar bilimsel teorilerin nasıl çalıştığını bilmiyorlar. Ve gerekli değil bu arada. Yani olmuyor diye Kur'an'da bir eksiklik var değil. Kur'an'ın amacı bu değil ya. Bu şuna benziyor. İyi kahve nasıl yapılır? Kur'an'dan çıkarayım. Kur'an'ın amacı, Kur'an bize ekspresü yapmak için, ideal bilgileri vermek için inmedi. Yani bu gerekli bir bilgi de değil herkese kahve yapmıyorsanız. Dolayısıyla aynı şey bilimsel bilgiler için de geçerli.
Son bir soru daha sormak istiyorum. Bilimsel bir keşif, örneğin evrim, dini metinlerle çelişir gibi olduğunda bir Müslüman burada ne yapması gerekiyor hocam?
Şimdi evrimi tabii ayrı bir gündem etmemiz gerekiyor. Evrim çok büyük mesele. Bizim geleneğimizden cevap vereyim. Örnekler de verilebilir. Şimdi bir kere burada hemen modernizm suçlaması geliyor. İşte siz bir teoriyle çeliştiğinde hani biz teoriyi reddederiz, işte öyle gene örnekler var. Biz İslam nakil dinidir, işte en iyi teorinizle gelir reddederiz falan filan. İşte ehli sünnetin duruşu değil. Bunu bir kere söyleyeyim. Şimdi bizim İslam geleneğinde tevil kavramı vardır. Tevil kuralları bellidir. Mesela Gazali'nin bununla ilgili müstakil çalışması Fahrettin Razi'nin var. Gazali ve Fahrettin Razi'den örnek vereceğim. Daha genel soralım. Akli bir bilgiyle ki bilimsel bilgi de burada. Zahiri okuması Kur'an. Zahiri ne demek? Yüzeysel anlamı. İlk akla gelen anlamı. Arasında gerginlik çıktığı zaman ne yaparız? İslam geleneğinin cevabı burada nettir. Kur'an ayetlerini tevil ederiz. Akli gerekçeyi reddetmez. Kur'an ayetini tevil eder. Şimdi bizim halk tersini bekler. Hatta böyle ben Gazali'den pasajları okuduğumda şaşırıyorlar falan. Bu bizim ehli sünnet budur ya. Modernizm falan değil. Ehli sünnet budur. Yani ehli sünnet kelamı Maturidi, Eşari fark etmez. Akli bir veriyle Kur'an'daki metinlerin zahiri anlamı arasında gerginlik çıkarsa akli veri güçlüyse tabii güçlüyse orada biz tevil ederiz. Kur'an'ı yeniden yorumlarız. Çünkü Kur'an ayetlerinin her zaman birden fazla anlamı vardır. Çelişmeyecek bir anlamı ararız ve tevil ederiz. Bunun örnekleri nedir? Çok var. Bilime gitmeden önce gidelim. Bir kere Allah'ın eli var mı? Allah'ın yüzü var mı? Allah'ın üstünde oturduğu bir kürsüsü var mı? Şimdi ehli sünnetseniz diyeceksiniz ki yok. Değil mi? Allah'ın eli yok. Haşa haşa hatta diyeceğiz. E Kur'an'da ayet var ama Allah'ın iki eli açıktır diyor. Allah'ın yüzü her yerdedir diyor. Arşa istiva ettiğinden söz ediyor Kur'an. Şimdi kürsüsünden söz ediyor Allah'ın Kur'an. Şimdi ne yapacağız burada? Şimdi ehl-i sünnet diyor ki, akli gerekçelerle Allah'ın eli olamaz. Dolayısıyla oradaki eli literal okumayacağız. Oradaki eli tevil edeceğiz. Allah'ın kudreti mesela diyeceğiz. Allah'ın iktidarı diyeceğiz mesela kürsüsüne. Allah'ın zatı diyeceğiz mesela yüzüne. Şimdi dolayısıyla tevil ederiz. Bu bütün ehli sünnet böyle. Halkı da sorsak böyle der. Mesela Allah zamandan münezzeh midir? Zamanın içinde midir? Hemen sorun. Halkımız diyecek ki, tabii ki zamandan münezzeh. Tabii ki zaman doğru. Peki Kur'an'da var mı? Hangi ayette zamanda münezzeh diyor. Tam tersi sizin katınızda işte 10.000 yıl, Allah katında 50.000 yıl, Allah katında bir güne eşittir diyor. Allah katındaki bir gün. O zaman Allah katında zaman mı var? Ne yapıyor Eşari Maturidi gelenek? Tevil ediyor. Allah zaman içinde olamaz argümanlarını, gerekçelerini de sunuyor. Uzun konuşabiliriz. Ve tevil ediyor ayeti. Ayete yeni mana veriyor. Dolayısıyla İslam geleneğinin tutumu nettir. Akli gerekçeler ağır bastığında biz Kur'an ayetlerini alternatif bir manasını veririz. Buradaki yaklaşım şu: Aklını biz Kur'an'a tercih ettik. Hayır. Akılla Kur'an ikisi de hakikate götürür. Arada bir gerginlik varsa ve akıl güçlü bir veri sunuyorsa Kur'an ayetlerinin birden fazla manası var. Onları tercih ederiz. Ki burada Fahrettin Razi çok güçlü bir şekilde savunuyor bu görüşü. Gazali, ikisinin de ortak dikkati çektiği nokta şu: Sen Allah'a, imanı ve peygambere nereden geldin? Akılla geldin. Öyleyse aklı reddedemezsin. Aklını reddetmek haşa Allah'ın varlığını soru işaretine getirir. Hzreti Muhammed'in peygamberliğini soru işaretine getirir. Akıldan geri adım atamayız. Çünkü sen aklı reddettiğin zaman Allah'a akılla imana gelmiştin. Bindiğin şeyi kesiyorsun. Dalı kesiyorsun. Dolayısıyla akıl kesinlikle geri adım atacağımız bir nokta değildir der Müslümanlar. Çünkü akıl da bizim hani akıl nakil sanki akıl nakiller rakipmiş. Hayır, ikisi de bizim bilgi kaynağımızdır der. Ve tarih boyunca bu bilimsel konularda da olmuştur. Birkaç örnek vereyim. Mesela ta çok geçmişten Taberi'ye bakarsanız ilk tefsirde güneşin balçıklı bir suya battığını söylediğini görürsünüz. Kehf suresinde biliyorsunuz Zülkarne peygamber batıya gittiğinde güneşi bir balçıktan suya batarken gördü diyor Kur'an-ı Kerim. Peki batabilir mi? Güneş balçıklı bir suda batabilir mi? Bilimsel olarak mümkün değil. Ne demiş bizim gelenek? Taberi battı diye. Ama sonraki bütün tefsircilerimiz hayır, bu ayeti farklı okuyacağız. Burada Zülkarne'ye öyle göründü diyeceğiz diyor ve tevil ediyor. Ya da yeryüzünü yaydık. Bazıları dünya düz demeye çalışmış burada yaydık ifadesinden. Ama bizim Suyuti zaten düz diyor mesela. Suyuti hariç bütün tefsirciler, özellikle işte Fahrettin Razi vesaire. Hayır, dünya yuvarlaktır. Bu konuda kati veriler vardır. Bu ayet dünya düzdür diye okunamaz demişlerdir. Başka örnek, Kur'an-ı Kerim düşünce merkezi olarak nereyi gösteriyor? Zahiren kalbi gösteriyor. Onların kalpleri kapalıdır. Kalpleri mühürleme vesaire. Şimdi beynin düşündüğünü ifade eden Kur'an'da doğrudan bir ayet yok. Kalbi ima eden ayetler var. O zaman beyin düşünmez, kalp düşünür mü diyeceğiz ki? Var bugün. Bugün de diyenler var. Çoğu bugün İslam alimi diyecektir ki, hayır ki bu geçmişte de demişlerdir bunu. Oradaki kalp bildiğimiz fiziki kalp değil. Manevi bir anlam. Ne yaptınız? Yüzeysel anlamını, kalp ilk akla geleni çektiniz. Dediniz ki, hayır bu manevi bir anlam. Dünya merkezli model. Geçmişte popüler olan oydu. Fahrettin Razi herkes dünya duruyor, güneş etrafta dönüyor diye düşünmüşler. Mesela Yasin suresinde güneş akıp gitmektedir ayetini gelenekte hemen hemen hepsi, hemen hemen hepsi değil, hepsi dünya duruyor, güneş dönüyor diye anlamış, etrafında böyle yorumlamış. E şimdi bugün buna inanıyor muyuz? Hayır. Ne yaptık? O ayeti reddettik. Hayır. Demek ki orada güneşin akıp gitmesi dünya etrafındaki akıp gitmesi değildir dedik. Ve nitekim şimdi galaksi merkezi etrafında dönmektir diyen var vesaire. Şimdi bu meşru bir yoldur. İslam geleneği yeni bilimsel bir bilgi çıktığında ve güçlü olduğunda döner. Yüzeysel yorum, ilk yorum, zahiri yorumla bir gerginlik varsa alternatif yorumlara bakar ve bunları seçer. Bu meşrudur. Ve ehli sünnetin duruşu budur. Yani modernizm falan değildir bu. Bizim gelenek budur. Yani bu gelenektir yani.
Enis hocam teşekkür ederiz. Ağzınıza sağlık.
Sağ olun.
Haftaya görüşmek üzere.
Görüşürüz.