📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

SESLİ KİTAP MUSALLİN 1 #musallin #mustafaserdaroguz #kesfetteyiz #foryou #kuran #salat

Mustafa Serdar Oguz25:39

Transcription

Musallin önsöz.

Bu kitap bir roman değildir. Bu satırlar hayalin süsüyle yoğrulmuş bir hikayenin sayfaları değil. Kur'an'ın salatıyla hayatını şekillendiren bir insanın yaşanmış serüveninin sadeleştirilmiş halidir. Her cümlesi bir imtihanın izi, her kelimesi bir secdenin yankısı, her nefesi bir direnişin duasını barındır. Bedri'nin hikayesi kurgudan değil hakikatten doğmuştur. O kelimelerle anlatılan değil, hal ile yaşanan bir yürüyüştür. Çünkü bu kitapta anlatılan her şey bir ibadet biçiminin tekrarı değil, bir varoluşun, direnişin ve ayakta duruşun hikayesidir. Salatla ikame olmak şekli yerine getirmek değil, özüyle ayağa kalkmaktır. Çünkü Allah'ın insana salatı ikame et demekle değil, salatla ikame ol dediğidir. Onunla doğrulur insan. Onunla insana dönüşür. Salatla ikame olmak, her an Allah'ın ölçüsüyle ayakta durmak, her nefeste onun huzurunda bulunmaktır. Musallin bu hali yaşayan insandır. Zamanı ibadetle değil, ibadeti zamanla örer. Eliyle çalışırken, diliyle hakikati söylerken, kalbiyle sabrederken, yeryüzünde adaletle yürürken salatın içindedir. Bu kitap o dirilişin sade bir anlatımıdır. Namaz bir ritüeldir. Salat ise bir varoluş. Bu eser salatla ikame olmuş bir adamın yaşamını anlatır. Bedrinin, onun yürüyüşü, haksızlık karşısında eğilmeyen bir diklik, adalet karşısında bir secde, sabırla yoğrulmuş bir teslimiyettir. Burada anlatılan insanın içindeki secdenin, sabrın, tevekkülün, affın hikayesidir. Her okuyucu bu kitabı okurken kendi içindeki musallini arayacaktır. Çünkü salat kağıtla değil, kalple yaşanır. Zamanla değil, halle var olur. Salatla ikame olan insan ritüeliyle değil, duruşuyla görünür. Çünkü o artık eğilmeyi değil, ayakta durmayı, ikame olmayı öğrenmiştir.

Mustafa Serdar Oğuz.

Sabahın henüz uyanmış buğusu toprak avlunun üzerinde ince bir perde gibi duruyordu. Güneş dağların arkasından yeni yükseliyor. Soğuk hava ise koyunların nefesinden buhar olup göğe karışıyordu. Avluda sessizlik sıkı bir örgü gibi gerilmişti. Annesi kapının eşiğinde duruyor. Yün hırkasının eteğini tutarken parmakları titriyordu. Yüzündeki çizgiler hem sabrın hem korkunun ince birer izi gibiydi. Gitmesin dedi gözlerini kısarak. Daha 12 yaşında bu çocuk babası sessizdi. Yüzü sert, rüzgarla taşlaşmış bir adamın yüzüydü. Elindeki tesbihi yavaşça çevirdi. Taneler birer karar gibi parmaklarının arasından geçti. Sonra başını kaldırıp oğluna baktı. Dağ adam eder insanı. Bedri başını eğmedi. İçinin derinlerinde hem korku hem huzur hem de açıklanamayan bir çağrı dolaşıyordu. Köyde herkes çobanlığı bir görev gibi görürdü ama Bedri için bu yalnızlığın ona yazdığı bir mektuptu. Koyunlar birer canlı değildi sadece. Her biri rüzgarla konuşan, toprağın sessizliğini taşıyan sırdaşlardı. Abisi gitmek istememişti. Ben şehirde kalacağım, pazarda çalışacağım." demişti. Baba sinirlenmiş. Sonra Bedri'ye dönmüştü. "Sen istersin değil mi?" Bedry sessizce başını salladı. Tam o anda rüzgar birden esti. Avludaki su kabının yüzeyinde halkalar oluştu. Sanki daha onu çağırmıştı. Annesi ağlamadı. Gözlerinde sessiz bir veda vardı. O bakışta hem dua hem teslimiyet gizliydi. "Yalnız kalırsın." dedi. Annesi, "Yalnız değilim ana. Dağda da Allah var." O gün 29 koyunla birlikte yola çıktı. Elinde bir sopa, omzunda bir torba ve kalbinde 12 yaşına sığmayacak kadar büyük bir inanç vardı. Köy geride kaldı. Rüzgar önünde. Ufuk sonsuzdu. Bedri yürürken taşlara, kuşlara, bulutlara baktı. Sanki her biri ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ve o anladı. İnsanın sessizliği bazen Allah'ın en gürsesidir. Gün batımına kadar yürüdü. Koyunlar dağın yamaçlarında otlarken o diz çöktü. Ellerini toprağa bastı. Toprak sıcaktı. Sanki içine bir nefes doluyordu. Sen buradasın biliyorum." diye fısıldadı. O günden sonra Bedri'in her sabahı bir ayet, her taşı bir kelime, her nefesi bir dua oldu. Namazı bilmiyordu ama duruşunda bir kıyam, suskunluğunda bir salat vardı. Güneş dağın ardına çekilirken gökyüzü mor bir hüzne büründü. Koyunlar gölgeye dönüştü. Bedri ateşin önünde oturuyordu. İnce bir duman ipliği göğe yükseliyor. Ateşin çıtırtısı yalnızlığın dili gibi konuşuyordu. Uzaktan bir kurt uluması duyuldu. Rüzgar ateşin yönünü değiştirdi. Sıcak bir nefes gibi yüzüne çarptı. İlk kez yalnız geceliyordu. Yıldızlar çocuğun gözlerine çok yakındı. Sanki her biri buradayım diyen bir nefes gibi parlıyordu. Koyunlar birbirine sokulmuş, gözleri karanlıkta ince bir ışık gibi yanıyordu. Bedri onların sessizliğine bakarken kendi kalbini duydu. Ben de onlar gibiyim. Korksam da Allah'ın gözü altındayım. O an kalbinin derinliklerinden bir cümle yükseldi. Salat yalnızken bile ayakta durmaktır. Dizlerini yere koydu, başını göğe kaldırdı. Dua etmedi, kelime söylemedi. Sadece baktı rüzgar sanki Kur'an'ın sayfalarını çevirir gibi esiyordu. "Sen buradasın biliyorum. Gece uzundu, ateş söndü, taşlar soğudu, rüzgar sustu ama Bedrinin içinde yeni bir şey doğmuştu. Bir güven, bir teslimiyet." O gece Bedri çocukluktan çıktı. Dağ artık onunla konuşuyordu. Sabah sessizlikle doğdu. Dağların doruklarına ince bir ışık dokundu. Bedri gözlerini açtığında gökyüzü sıradan bir mavi değil bir rahmetti. Koyunlar otlamaya başlamıştı. Her biri sessiz bir ayet gibiydi. Rüzgarın taşıdığı seslerle bir fısıltı dolaştı. Korkma sen buradasın çünkü arayış buradadır. Bedri ayağa kalktı. Rüzgar saçlarını savurdu. İçindeki tanıdık cümle yeniden yükseldi. Salat yalnızken bile ayakta durmaktır. Dağı ona bir minber olmuştu. Gökyüzü kubbe, toprak seccade, kalbi imam. Ellerini açmadı, dudaklarını kıpırdatmadı. Sadece durdu. Namazın şekli yoktu orada. Ama salatın özü vardı. Teslimiyet. Bedri dağda tek başınaydı ama yalnız değildi. Çünkü yalnızlık bazen Allah'ın en yakın halidir. Gözlerini kapadığında içinden sessiz bir ses geçti. Kalk ve ölçüyle yaşa. Eğilme, korkma, kaybolma. İçini saran ürpertiyle bir güç hissetti. Ayakta kalmanın anlamı buydu işte. Yeryüzünün üstünde, göğün altında yalnızca Allah'a ait olmanın berraklığı. Köyde öğrendiği din ona korku öğretmişti. Dağda öğrendiği iman ise güveni. O gün anladı ki dua bazen dilde değil duruşta olur. Secde bazen taşta değil hakikatte eğilmektir. Güneş yükseldikçe dağın yüzü aydınlandı. Koyunların gölgeleri kısaldı. Bedri bir taşın üzerine oturdu. Avuçlarını toprağa bastı. Ben buradayım ama biliyorum ki beni var eden sensin. Sonra sessizce gülümsedi. Çünkü anladı. İnsan Allah'ı bulduğunda ağlamaz. huzurla susar. O sabah Bedri çocuklukla iman arasındaki eşiği geçti. Ne medrese hocasının anlattığı cenneti düşündü, ne köy camisinde duyduğu cehennemi. Sadece ölçüyü düşündü. Çünkü Allah her sabah güneşle, rüzgarla ve toprakla yeni bir ölçü kuruyordu ve Bedri o ölçünün bir parçası olmaya karar verdi.

Gece sessizdi. Rüzgar taş duvarlara çarpıyor. Lambanın titrek ışığı Bedri'nin yüzüne düşüyordu. Önünde açık duran eski meali parmak uçlarıyla tutuyor. Sararmış sayfalardaki solgun mürekkebi sanki nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. Harfler suskun görünüyordu ama Bedri onların her an canlanabileceğini, içlerinden bir sesin yükseleceğini hissediyordu. Kur'an'ı okumaya başlamıştı. Fakat her yerde karşısına çıkan namaz kelimesi içini tuhaf bir sıkıntıyla dolduruyordu. Kelime ağırdı. Köyün her gün tekrarlanan çağrısı gibi soğuktu. Çünkü Bedri o kelimeyi dolduran insanları görmüştü. Aceleyle kılınan, gösterişle söylenen, kalbi taşlaşmış dillerden dökülen namazlar. Fakat onu asıl zorlayan şey, milyonlarca insanın aynı kelimeyi hiç sorgulamadan tekrar etmesi, çoğunluğun baskısının onu kendi içinde bir arafta bırakmasıydı. Geleneksel algı o kadar güçlüydü ki, yanlış anlıyor olabilir miyim? düşüncesi içini kemiriyor. Sürüden ayrılmanın korkusuyla hakikate yürümek isteyen kalbi arasında bir savaş başlıyordu. Bedri içindeki bu iki sesin çatışmasını ilk kez bu kadar derinden hissediyor. Çoğunluğun dayattığı itaat ile Allah'ın öğrettiği ölçü arasında gidip geliyordu. Bedri bu yüzden kelimenin kokusu yoktu onda ama anlamın özünde bambaşka bir şey hissediyordu. Bir duruş, bir denge, bir direniş. Bedri o gece kitabı gözleriyle değil hayal gücüyle okudu. İbrahim bendim." dedi içinden. Avluda yalnız duran o adam gibi sessiz bir kararlılıkla putların gölgesini kıran biri gibi sayfayı çevirdi. Musa'nın saray koridorlarındaki yankısını duydu. Adaletin nasıl tehlikeli bir söz olduğunu, hakikatin söylenince kimsenin duymak istemediğini hissetti. "Ben Musa değilim ama onun korkusunu biliyorum." dedi. Çünkü hakikati söylemek bazen hayatta kalmaktan bile zordu. Yusuf'un kuyusuna indi. Nuh'un sessiz gemisinde oturdu. Lut'un terk edilmiş sokaklarında yürüdü. Bu kıssalar artık birer hikaye değildi. Hepsi bir ölçüydü. Bir salat haliydi ve Bedri anlamadan anlıyordu. Kelime değil öz konuşuyordu. Her ayette bir insan, her insanda bir ders vardı. İçinde büyüyen düşünce ağır ağır dile döküldü. Allah bana ibadet şekli öğretmiyor. İnsan olmanın ölçüsünü öğretiyor. O gece anladı ki Kur'an bir kitap değil, bir terbiye idi. Okuyanın eline değil, vicdanına inerdi. Ayetler gözlerinde değil kalbinde açılıyordu. Sabah olduğunda gözleri kızarmıştı fakat yüzüne huzur dokunmuştu. Köyde herkes uyuyordu. Bedri ise başka bir uyanışa ermişti. İmamın namazını kıl evladım dediği kelimenin ardında çok daha büyük bir mana vardı. Çünkü o namaz kılmıyordu. Ama Allah'a en çok o yakındı. Zira Allah'a şekille değil ölçüyle yaklaşılırdı. Kapıyı açıp dışarı çıktığında güneş doğuyordu. Kuşlar taş duvarlara konmuştu. Rüzgarın serinliği yüzüne çarptığında içinden bir cümle geçti. Tıpkı ilk dağ sabahındaki gibi salat yalnızken bile ayakta durmaktır. Ama bu kez yalnızlık değil anlam vardı. Bedri artık biliyordu ki salat secde değil sorumluluktu. Kelime değil eylemdi. Dua değil hayattı.

Geleneksel namazın gölgesindeki sorular. Gece derinleştikçe Bedri'nin zihninde yeni bir kapı aralandı. Bu kez okuduğu ayetlerin değil, yıllardır duyduğu geleneksel namazın şekillerinin ağırlığı çöktü üzerine. Köyde herkesin ezbere yaptığı kıyam, rüku, secde, tekbir her biri sanki bir zincirin halkaları gibi aynıydı. Aynı hareket, aynı yön, aynı vakit. Ama bu aynılık bedrinin içinde garip bir sıkışma uyandırıyordu. Neden herkes aynı şeyi aynı şekilde yapıyor? Hiç mi kimse düşünmüyor? Dizlerini kendine çekti. Lambanın titrek ışığı duvarda gölgeler bıraktı. içinde bir tereddüt, bir çekişme, çoğunluğun baskısı bir yandan, kalbine düşen ölçü arayışı diğer yandan. Kıyam, "Neden böyle duruyoruz di" diye mırıldandı. Ayakta durmak ona dağ sabahını hatırlatmıştı. Oradaki duruşu bir emirdi, bir ölçüydü. Ama köydeki kıyam sanki içi boş bir şeklin tekrarıydı. Rüku neden böyle eğiliyor? Secde neden böyle kapanıyor? Bunlar neden böyle olmak zorunda? Çocuk aklı değildi bu. saf temiz bir merakın içtenliğiyle soruyordu. Bir şey yanlışsa değil anlaşılmamışsa sorgulanmalıydı. Sonra kıble aklına geldi. Neden hep Kabe'ye dönüyoruz? dedi. Kaşlarını çatıp Allah orada mı? Bu soru Bedri'yi korkuttu. Çünkü köyde böyle sorulara sus günaha girersin. Denirdi. Ama Bedri susmadı. Korkunun hakikati gölgelediğini anlamaya başlamıştı. Eğer Allah her yerdeyse neden bir yöne dönüyorum? Allah'ı bir taş binanın içine mi sığdırıyorum yoksa insanlar mı sığdırmış? Düşündükçe içindeki düğüm daha sıkı oldu. Namaz vakitlerini hatırladı. Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı her yerde aynı vakitte aynı şekilde yapılmalıymış gibi öğretilmişti. Başını kaldırdı. Gece gökyüzü derin bir sır gibi duruyordu. Demek ki dünyanın her yerinde gün aynı ölçüde. Öyle olmasa herkes aynı vakitte nasıl namaz kılacak ki? Bilmediği şey şuydu. Dünyanın gün ölçüsü her yerde aynı değildi. Güneş her yere aynı anda doğmuyor, aynı anda batmıyor, aynı gölgeyi düşürmüyordu. Ama Bedri'nin aklı bunu henüz kavrayacak bilgiye sahip değildi. O yine de çocuk saflığıyla soruyordu. Madem gün her yerde aynı, neden güneş bir yerde varken başka bir yerde yok? O zaman vakit neye göre, ölçü neye göre? Bu soruların hiçbirine cevap bulamadı ama cevapsızlık onu korkutmadı. Asıl korkutan kimsenin bu soruları sormamış olmasıydı. Bir an sessiz kaldı. Sonra kendi kendine fısıldadı. Allah benim gibi soranlardan mı rahatsız olur yoksa sormayanlardan mı? Bu cümle Bedri'nin içindeki cesaretin ilk kıvılcımıydı. Çoğunluğun gölgesinde kalmıyor, kendi aklıyla yürümeye başlıyordu. Geleneksel şekillerle öğretilen namazın ardındaki hakikati anlamadan teslim olmamaya karar verdi. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Salat şekille değil hakikate yönelmektir." dedi içinden. Fakat bu kez bir ek daha yaptı ve ben şekli değil ölçüyü arıyorum.

Adaletin kıyamı. 17 yaşına geldiğinde Bedri artık köyde tanınan bir gençti. Elinden iş gelen. Ağır başlı, kimseye yük olmayan ama kimsenin de tam çözemediği biriydi. Ne camiye giderdi, ne namaza dururdu. Köydekiler için bu hal eksik imandı. Oysa Bedri'in içindeki iman köy camisinin duvarlarına sığmayacak kadar genişti. Abileri köyün gözü önünde namaz kılan, sözü dinlenen adamlardı. Fakat kalplerinin terazisi eğriydi. Doğruya değil, çoğunluğun memnuniyetine eğiliyorlardı. Bedri ise yalnızlığında bile ölçü arardı. Suçlamanın ilk gölgesi bir gün köyde bir tartışma patladı. Sessiz ve yoksul bir adamın oğlu varlıklı komşuların tarlasında bir hata yapmakla suçlanmıştı. Çaldı dediler. Bizim hakkımızı aldı. Köyde öfke çabuk yayılırdı. Akıl değil alışkanlık hükmederdi. Abileri hemen köylüleri toplamış, imam da yanlarına gelmişti. Herkes aynı sözleri tekrar ediyordu. Bedri o kalabalığın ortasında duruyor ama gözleri topraktaydı. tozun içindeki bir karıncanın ağır ağır yürüyüşünü izliyordu. O karınca bile taşıdığı yükü hakka göre taşıyor, ölçüyü şaşmıyordu. İlk sorgu: Korkunun dili. Yoksul adamın oğlu meydana getirildi. Çocuğun yüzü bembeyazdı. Gözleri korkuyla doluydu. Bedry onun nefes alışındaki titremeyi bile duyuyordu. Büyük abi bastonunu yere vurdu. Kabul et. Tarlada bizim malımızı aldın. Çocuk titreyen sesiyle, "Ben, ben almadım." dedi ama kelime nefesinin içinde kayboldu. Diğeri öne çıktı. "Yalan söyleme, korkudan kaçıyorsun." İmam başını salladı. "Suçu kabul ettiğini söylediler. Çocuk kendi ağzıyla" demiş. Bedri'nin kaşları çatıldı. Çocuk konuşamıyor, bakamıyor, kendini savunamıyordu. Suçu kabul ettiği iddiası bile başka insanların ağzından çıkıyordu. O anda Bedri'nin içinden bir ayet geçti. Sanki kalbinden doğmuş gibi. Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutun. Nisa 135. Masumiyetin ilk işareti. Bedri sessizce çocuğa yaklaştı. Kimse fark etmedi. Çocuğun elleri çamur içindeydi ama çamur toprağın değil korkunun iziydi. Bana bak dedi Bedri. Sesi yumuşaktı. Doğruyu söyle. Kimse yokmuş gibi söyle. Çocuk gözlerini kaldırdı. Büyüklerin arasında ilk defa Bedri'nin yüzünde bir merhametin dinleyen bir insanın gölgesini görüyordu. Ben sadece tarlanın kenarında su birikmişti." dedi. Ayağım kaydı. Taşlara tutundum ama onlar ben kaçıyorum sandı. "Peki çaldın mı? Çocuk başını hızla salladı." "Hayır. Annem hasta. Eve ekmek götürmek için odun toplamıştım ama kimse dinlemedi. O anda Bedri'nin içindeki terazi tek bir noktada durdu. Çocuğun gözlerinde. Söz söylemeyen bir masumiyet vardı orada. Bir insanın suçu saklayan bakışı farklıydı. Korkunun değil yalanın izi başka olurdu. Sessiz tanıklar. Bedry çevresine baktı. İnsanların öfkesine sıkışmış köy avlusunda aslında pek çok tanık vardı ama kimse görmüyordu. Tarlanın kenarındaki ezilmiş otlar, ayak izlerinin biçimi, taşlarda çocuğun küçük ellerinin açtığı izler, o işaretler bir çocuğun kaçışını değil düşüşünü anlatıyordu. Bedri gözlerini abilerine çevirdi. Delil arıyorsanız toprakta var." dedi. "Toprağın dili yalan söylemez." Abileri alaycı baktı. Toprakla mı hüküm vereceğiz şimdi? Bedri arkasına döndü. Toprakla hüküm vermezseniz öfkenizle verirsiniz. Masumiyetin ortaya çıkışı. Bedri tarlaya gidip izleri incelemeyi teklif etti. İlk başta kabul etmediler. Hakikati aramak zordu. Öfkeyi sürdürmek kolaydı. Ama köylüler arasındaki birkaç yaşlı adam Bedri'nin sözünü onaylayınca herkes tarlaya yürüdü. Çocuğun anlattığı her şey tarladaki izlerle birebir örtüşüyordu. Kaymış bir ayak izi, taşlarda tutunma izleri, toprağın sadece bir noktada çökmesi, hiçbir malın eksik olmaması. İmam bile sustu. Büyük abi sinirle yere tükürdü. Demek ki hata etmişiz ama Bedri'nin yüzüne bakamadı. Adaletin gerçek kıyamı. Köye döndüklerinde hava kararmıştı. Sessizlik ağırdı. O sessizlikte Bedri konuştu. Bir mazluma haksızlık edildiğinde o gün namaz kılan elleriniz değil zalimleşen niyetiniz yazılır. Kimse cevap vermedi. Rüzgar avludan geçti. Gölgeler uzadı. Bedri ise dimdik durdu. Çünkü o gün köyün ortasında bir çocuk değil. Kur'an'ın salatı ayakta durmuştu. Köydeki adalet meselesinden sonra Bedri'in adı rüzgarın taşıdığı bir fısıltıya dönüştü. Kimi ona asi dedi, kimi dinden çıkan, kimi de sadece susarak araya mesafe koydu. Fakat Bedri'nin içinde o gün çok daha derin bir kapı açılmıştı. Artık insanların sesine değil, Allah'ın sessizliğine kulak vermek istiyordu. Evine kapanmadı ama köyün gürültüsünden uzaklaştı. Tarlaların arasındaki dar patikalar onun yeni mescidi oldu. Parmaklarının arasında gezdirdiği sayfaları güneşten sararmış elmalılı meali ise onun yol arkadaşıydı. Her akşam güneş kızıllığa dönerken kitabı açıyor, kelimeleri gözleriyle değil ruhuyla okuyordu. Bir akşam rüzgarın omuzlarına hafifçe dokunduğu bir anda kitabı açtı ve şu ayete denk geldi. Ey insanlar, rabbinizden sakının. Sizi bir tek candan yarattı. Nisabir. Bedri adımlarını durdurdu. Tek candanım dedi. Demek ki ayrılıklar biz ürettikçe çoğalıyor. Bir tek candan yaratılan insanlar nasıl birbirine yabancı oldu? O andan itibaren Kur'an onunla başka bir dille konuşmaya başladı. Ayetler bir metin olmaktan çıktı. Hayatın içindeki işaretlere dönüştü. Ayetlerin bütünlüğünde yürüyen bir genç. Bir sabah ayaklarının altında taşlar gıcırdarken uzaklardan koyunların sesi geldi. O anda içinden bir ayet süzüldü. Sabırla ve salatla yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir. Bakara 153. Bedri durdu. derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Ben sabırla yürürüm. Salatla ayakta dururum. O gün salat artık bir kelime değil bir nefes haline geldi. Salat bir ritüelin adı değil. İnsanın kendisiyle ve hakikatle hesaplaşırken dimdik durmasının adıydı. Bedrinin içindeki musallin ince ince işleniyor. Milim milim oluşuyordu. Sonraki günlerde Kur'an'ın diğer ayetleri de Bedri'in dünyasına karıştı. Biz insana şah damarından daha yakınız. Kaf 16. Madem Allah bana böyle yakın dedi, neden insanlar onu uzak bir taş binanın yönünde arıyor? Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. Hud 6. Ben aradığım güveni rızıkta değil ölçüde buluyorum. Allah insanlara zulmetmez. İnsanlar kendilerine zulmeder. Yunus 14. Demek ki köydeki zalimlik Allah'tan değil, gönüllerdeki eğrilikten. O halde emrolunduğun gibi dost doğru ol. Sabah erkendi. Köyün üzerini sis sarmış, taş evlerin bacalarından dumanlar yükseliyordu. Bedri omzuna eski torbasını aldı. İçindekiler azdı ama niyeti büyüktü. Bir ekmek parçası, biraz su. Ve o artık sararmış. Kenarları aşınmış. Elmalılı meali. Babası sessiz, annesi uzaktan bakıyordu. Kimse gitme demedi. Çünkü Bedri'nin gitmekteki kararlılığı sanki bir emirmiş. Dağlar bir dönem bitirmişti. Şehir yeni bir sınav olacaktı. Yola koyuldu. Patika aşağıya, sonra ovaya sonra yollara indi. Dağların serinliği geride kaldı. Rüzgar artık şehir kokuyordu. Yol uzadıkça yorgunluk geldi. Ama o yorgunluğu nimet saydı. Çünkü içinden geçen bir ses vardı. Biz elbette sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal ve can kaybıyla deneriz. Sabredenlere müjde ver. Bakara 155. Günün ortasında karşısına bir dere çıktı. Köprü yıkılmıştı. Su taşkındı. Karşıya geçmesi gerekiyordu. Etrafta kimse yoktu. Ayağındaki lastik ayakkabıları çıkardı. Suyun sesini dinledi. Derin hırçın köpüklüydü. Ama içinde bir düzen vardı. Allah dilerse taşlar bile yol olur." dedi ve adımını suya bastı. Soğuk bedeni titretmişti ama kalbini yakmamıştı. Her adımda ayetlerle konuştu. "Allah sabredenlerle beraberdir." dedi içinden. Su yükseldi. Ayaklarını sarmaladı ama o geri dönmedi. "Ben geri dönmem çünkü iman bir dönüş değil yürüyüştür." dedi ve karşıya geçti. Kıyıya vardığında dizleri çamurluydu ama yüzünde huzur vardı. Oturdu. Ellerini yıkadı. Avuçlarında küçük taşlar kaldı. Taşlara baktı. siz de sabrettiniz dedi. Allah sabreden her şeye hayat verir. Gözlerini kapadı. İçinden sessizce fısıldadı. Kim Allah'a dayanırsa o ona yeter. Talak 3. Yolun devamında ufak bir köye uğradı. Gece orada kalmak istedi. Köyün kahvesine girdi. Sessizce bir köşeye oturdu. Yorgun toz içinde elindeki kitabı açtı. Okumaya başladı. Hiç birkaç adam yan masada konuşuyordu. Biri dikkatle baktı. "Sen kimsin? Ne okuyorsun?" dedi. Bedri başını kaldırmadan cevap verdi. Kendimi okuyorum. Adam alaycı bir sesle güldü. Kur'an mı o? Evet. Namaz kılıyor musun bari? Bedri'nin bakışı ağır, sesi sakindi. Salat ediyorum." dedi. Adam anlamadı, güldü. Aynı şey değil mi? Hayır. Dedi. Namaz sizin vicdanınızın baskısını durdurur. Salat sizin hayata dokunan kötülüklerinizi durdurur.

Birinci bölümün sonu. İkinci bölümde görüşmek üzere. Eser Mustafa Serdar Oğuz