Transcription
Burada yağmur yağıyor. Aralıksız yağıyor günlerdir. Ama sen yine de şemsiyeni almadan gel ilk otobüsle. Buğlanan camlara usulca yüzünü çiziyorum ki yüzün bir yağmur damlası olup düşüyor yapraklarına gülün. Güller de bozamıyor bu uzun karanlık sessizliğini. Kentin anılarını yitiriyor. Sokaklar bezirganlaşıyor. Bulvar ışıkları tarih de kekelemeşiyor bazen ki o zaman aşktır tek bilici. Aşksa yürümek gibi bir şey. Duyabilmek. Kuşların gelişini anısı bizsek eğer bu kentin unuttuğu türküler bizsek acıyı rehin bırakıp bir güle anımsatmalıyız bunları. Bir bir sonra yürümeliyiz seninle. Sokaklara, caddelere çıkmalıyız. Belki bir aşktır bu kentin belleğini geri geri geri getirecek olan. Burada yağmur yağıyor ama sen şemsiyeni almadan gel yine de özletiyor bu çılgın sağanak seni. Sırıl sıklam özletiyor biliyor musun?
Şiirin ve fikrin aziz takipçileri, kıymetli dostlar. Yine bir cumartesi akşamı zirve şairlerimizden Şiirler programında siz aziz dostlarla birlikte bu aziz milletin çok kıymetli bir değeriyle, kıymetli bir hocamızla bu gece birlikte olacağız. Ve her fırsatta ifade ettiğimiz gibi bir sıradan bir programı değil tarihe, geleceğe tanıklık eden ve 21. yüzyıl Türk edebiyatı ve şiirinin kaydını tutma kararlılığımızın bir nişanesini hep birlikte gerçekleşmiş, gerçekleştirmiş olacağız. Elbette biz burada edebiyatın, sanatın her alanına dair söyleyeceklerimiz var. Ama bu denli eserleri olan hocamızın eserlerinden ziyade eee milletimizin siyasi tarihiyle, kurumlarıyla, yazılarıyla, fikir adamlarıyla inşa edilen o bakış açısını, perspektifini ve dolayısıyla eee derinliğini hep birlikte görmüş olacağız.
Hemen programın başında kendisiyle zirve şairlerimizden şiirler programında konuk etmek için mutabık kaldığımız Cafer Bey, rahatsızlığım, tedavi sürecim biraz normale erişsin. Ondan sonra inşallah programı gerçekleştiririz diyen uzun süredir devam eden rahatsızlığı sonrasında dün Hakka yürüyen kıymetli şair Ahmet Telli'ye de rahmetler diliyorum. Programın açılışında onun birbirinden fevkalade olan şiirlerinden birini okuduk. Arif Ay'in ifadesiyle bir şair daha göçtü. Şiirin başı sağ olsun ve cümle udebamıza, şuaramıza eee selam ve muhabbet iletiyoruz. İşte değerli dostlar bize tatil demeden, bayram demeden, yaz kış demeden niçin ara vermeden bu programları devam ediyorun aslında nişanesidir. Ömürler çok. Tanışmamız ve tanıştırmamız gereken nice değerlerimiz var. İşte onlardan biri yine mutabık kaldığımız eee kıymetli hocamızın da e öyküde üstat olarak kabul ettiği, istifade ettiği Rasim Özden Ören abile de böyle bir mutabakatımız var idi ama hastalık süreci onun için de bu sürece müsaade etmedi.
Evet aziz dostlar edebiyat biraz vefadır. İnsana vefa, hakikate vefa, medeniyete vefa, kaleme emek verenlere vefa. Bu akşam da böylesine güçlü bir vefa duygusuyla çağdaş Türk öykücülüğünün, çocuk edebiyatımızın ve edebiyat düşüncemizin yaşayan en önemli isimlerinden birini ağırlıyoruz. O edebiyatı bir sevgi borcu, okumayı vefa, yazmayı ise estetik bir sorumluluk ve emanet gören, kalemi ve kelamıyla ben demeden bizim ve çocuklarımız için yazan ve konuşan öyküyü yalnızca bir anlatı türü değil, insanı, vicdanı ve hayatı anlamanın en sahici yollarından biri olarak değerlendiren insan vicdanını, çocuk ukluğun masumiyetini, modern insanın yalnızlığını, merhameti, umudu ve çağın kırılımlarını öykünün imkanlarıyla görünür kılan, popülerliğin geçici cazibesine iltifat etmeyen, kalıcı, estetik titizlikle, fikri derinlikle, öyküleriyle, çocuk edebiyatına kazandırdığı eserleriyle, öykü üzerinde geliştirdiği düşünce ve eleştirileriyle çağdaş Türk öykücülüğünde üzerinde konuşulan, değerlendiren ve referans kabul edilen isimlerden biri. Necmettin Erbakan Üniversitesi öğretim üyesi kıymetli hocamız Abdullah Harmancı. Hocam programımıza hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz.
>> Hoş bulduk Cafer Bey, eee, iltifat ettiniz. Teşekkür ediyorum.
>> Hocam. Eee, muhtemeldir ki tüm konuklarda olduğu gibi bize ne zaman gelecek? Cafer Bey bizi çağırdı ama o mu konuşacak diye bir düşünceye sahip olmak mümkündür. Bizim girişler böyle biraz uzun oluyor ama sonra da sonra da söz konuğumuza teslim ediyoruz. Tabii hem sizi hem programı, programla ilgili tanıtımlarımızda bahsettiğimiz hususlar ve bu arada da dediğim gibi Ahmet Telli'yi kaybettik. Ona da rahmet diliyoruz.
Evet kıymetli dostlar Abdullah eee hocamızın eee 40 yıllık eee bir nevi yazı hayatında, okuma hayatında herhalde 40'ı aşkın eseriyle bizlerle. Doğrusu gönül isterdi ki bu eserlerin her birini tek tek konuşalım. Uzun uzer üzerinde duralım. Ama biz bu akşam eserler üzerinden daha öte o eserleri mümkün kılan fikri zemini, estetik anlayışı, vicdan iklimini, okuma ve yazma ahlakını, şehir tasavvurunu, medeniyet perspektifini konuşmaya eee efendim zaman ayıracağız ve kitapları değil, o kitapları doğuran iklimi konuşacağız. Öykülerden önce o öyküleri yazan vicdanı, çocuk kitaplardan önce o çocuğa bakışı, eleştiriden önce eleştiriyi temellendiren estetik değeri yani yazarlığından önce onu yetiştiren şehri, kültürü, geleneği ve insanı anlamaya çalışacağız. Ve inanıyorum ki bu sohbeti izleyenler, takip edenler bu gece ve yarınlarda elbette böyle güçlü bir duruşun ve kalemin eserleriyle de külliyatıyla da farklı bir dikkatle irtibat eee kuracaklar ve sadece kendileri değil elbette her fırsatta söylediğimiz gibi en kıymetli hediye her zaman ve herkes için kitaptır. ır ve dolayısıyla bu kitaplarla, bu yazıyla dostların irtibatını sağlamış olacaklar.
Evet, kıymetli hocam öncelikle eee çocukluğunuzdan başlayalım istiyoruz. Çünkü edebiyat öğretmeni bir babanın evladı olarak dünyaya geldiniz. Konya'da başlayan Kıbrıs'ta devam eden, Karaman, Sivas yeniden Konya'yı içine alan bir yaşam süreci. Bugün dönüp baktığımızda işte Abdullah Harmancı'yı yetiştiren, çocukluktan başlayan bu iklimi tanımak bizim için son derece önemli. Çünkü biz bu programı hayatın, şairin, konuğumuzun, fikir insanının tüm hayatı üzerinde bir çalışma ve onunla ilgili çalışma yapacakları için de önemli birinci derecede bir refere kaynak olsun istiyoruz hocam. Tabii sizinle ilgili birçok programınızın, kayıtlarınız olduğunu biliyoruz. Ama biz de bu gece bir bütüncül olarak sizi tanımak isteriz.
>> Eee, teşekkür ediyorum. Şöyle, ben üniversiteye başladığım yıldı galiba. Beşir Ayvazoğlu bizim üniversiteye gelmişti. Yani öğrenciyim. Eee, şey demişti. Peyami Safa üzerine galiba o zamanlar çalışıyordu. Ya bu kadar çalışma yapılmış ama nerede doğdu? Ne zaman doğdu? Kaç kardeş? Kaçıncı kardeş mesela kaçıncı çocuk efendim Sivas'ta ne yaptı mesela? Yani biyografik şeyler yok demişti. Bulamıyorum demişti. Bugün de öyledir. Yani benim mesela yani bu bu anlamda sizin sorunuz çok değerli. Eee, burada karşımda Sözde Kalmasın kitabınızda duruyor. 150 yazarla yapılmış, 155, eee, yazarla yapılmış söyleşiler, portreler. Eee, ben de bazı hani sanatçılar üzerine çalıştım. Eee mesela bunlardan birisi Selim İleridir. Rahmetli oldu. Eee dediğiniz gibi genellikle Türkiye'de eserler üzerine eee yorum yapma, inceleme yapma yaygın. Yaygın. Hadi bakalım. Mesela Ahmet Telli vefat etti. Allah rahmet eylesin. Yani bu Ahmet Telli'nin eee her en basit yani bir edebiyat tarihçisine biliyorsunuz önce çok ilk >> ilk elden şeylere ihtiyacı vardır. Eee en yakın arkadaşlarının bile bilmediğini eee tespit edebiliriz. Benim için de böyle. Yani en yakın edebiyatçı arkadaşım mesela kaç kardeştir? Eee ben bilmiyorum. O da benimle ilgili bilmiyordur. Biz hep kitaplar üzerinden, yazma üzerinden, eserlerimizin analizi üzerinden gittiğimiz için Türkiye'de böyle bir bence sorun var. Eee halbuki o da gerekli. Eee ben 1974 doğumluyum. Babamın öğretmenliği nedeniyle Kıbrıs'tan itibaren birçok Anadolu şehrinde dolaştık. Eee sonra da ben öğretmen oldum. Sonra öğretim üyesi oldum. Milli Eğitimden üniversiteye geçtim ve benim de hayatım ve yazı hayatım yani aslında biraz şöyle eee Türkler göç ebeliği bırakmış değil. Yani ben memur çocuğuyum ama Türkler birçok anlamda göçebeliği bırakmış değil. E kötü bir şey mi? Artıları da eksileri de var. Eee bir sorun çıktığında, eee İsmet Özeld'den alıntı yaparak söyleyeceğim. Bu otlakta ot bitti. Evet. O zaman karşı otluğa geçelim. Eee anlayışı egemen. Eee İsmet Özel der ki, "Walter e bu bahçeyi, eee, işte ne diyelim? Ekeceksin. Yani bu bahçe ekilecek demiştir der." Yani eee bu bahçede işler yolunda gitmiyor. Öbür bahçeye geçelim. Türkiye'de Türk modernleşmesinin belki temelinde böyle bir sıkıntı var, bir dert var. Yani burada biz bir yerde bir sıkıştırıldık. Tamam olsun burada bunu bırakalım öbür tarafta devam ederiz gibi bir şey. Bunun mahzuru ne derseniz eee devamlılık sorunu yaşamaya başlıyoruz. Mesela bizim neredeyse hepimiz için geçerli dedemizden daha geriye gidemeyiz. Yani herhangi [boğazını temizler] bir Türk dedesinden daha yukarıya çıkamaz. Ama böyle değil. Yani bir işte Mısırlı bir öğrencimiz geçen eee bir şey savunmaya girdi. Yüksek lisans savunmasına. Eee 9 dedesini aynı anda saydı. Yani onlarda [boğazını temizler] soyadı yok.
>> Eee bunu şunun için söyledim. Benim de yaşamım eee ciddi bir şekilde çalkalanarak geçmiş. Eee, bunun yani parantez içinde söylüyorum. Bizi dinleyenler şöyle söyleyebilir. Yani burada ne mahsur var diye. Aslında onun cevabını vermeye çalıştım. Yani benim dedem bu evde doğmuştu. Babam bu evde doğmuştu. Ben bu evde doğmuştum. Benden sonrakiler bu evde doğacak. Ve bu içinde bulunduğumuz mahalle, bu içinde bulunduğumuz şehir bizim şehrimiz. Biz buraya ait duygusu yaşayamıyoruz. Müthiş bir aidiyetsizlik problemi yaşıyoruz. Hele hele şu teknolojik aletler bizi. Yani mesela ben Manisalıyım. Manisa'nın şu ilçesindenim. O ilçenin şu köyündenim. Eee bu köyün özellikleri şunlardır. Artık böyle cümleler kuran kimse kalmadı. Eee şey rahmetli Yozgatlı yazar Abbas Sayar'ın Yozgat var. Yok diye bir kitabı vardır. Şehirler var ama >> Evet. >> eee insanlar o şehirlere ait hissetmiyor kendilerini. Ben de galiba baş özel nedenlerle yani ulusal değil de daha özel nedenlerle inanılmaz derecede dağıldım. Yani hayatım boyunca. Eee, yani ben mesela ben bir çocukluğumdan bana bir öğretmen ismi, bir öğretmenin adını söyle deseler kesinlikle hiçbir fikrim yok. O kadar, eee, ilginç bir şekilde farklı farklı deneyimler vesaire. Ama şöyle yani sözlerimi şöyle bitireyim. Sezai Karakoş gibi, Necip Fazıl gibi, Mehmet Akif'in Safaatı gibi, kitap yazarların kitaplarının olduğu, Ahmet Kabaklı gibi, babam edebiyat öğretmeni olduğu için eee onların olduğu küçük de olsa işte aşağı yukarı adresleri belli. birtim yazarların olduğu kütüphanemiz vardı ve ben çok küçük yaşlardan itibaren kendimi oraya ait hissetmeye başladım. Yani mesela bir ilkokul çocuğu Ahmet Kabaklı edebiyat tarihini okur mu? En azından 3. cildini yani çağdaş şiir kısmını okumuştum. İlkokuldayım. Bana inanılmaz bir eee aidiyet kattı. Yani aidiyetten kastım şu tamam edebiyatçı olacağım, yazar olacağım eee işte eee ne yazacağım? O zamanlar belirsizdi ama ben bir şeyler yazacağım diye kendi kendime hedefler koymuştum. Orada çile vardı. Necip Fazıl'ın çilesi. Çileyi o kadar çok okudum ki hiç farkında olmadan halk şairleri gibi böyle Necip Fazıl Vari yani %100 Necip Fazıl taklidi şiirler yazmaya eee başladım mesela ve bütün yaşamımı şimdi 52 yaşımdayım. O zaman da işte ilkokul 5. sınıftaydım. Yani 86 olabilir, 87 olabilir. Son 40 yılı da eğer özetleyecek olursak siz az önce söylediniz. Son 40 yılı şöyle özetleyeyim. 40 kitabım çıktı. Güzel. Her yıla bir eser. [kahkaha] >> Evet. Ama işte yani en genel anlamıyla yazmak, okumak, yayınlamak ama yayınlamak da çok önemli. Yani amatörce bir yazmad ve okumadan çok daha öte eee işte yazarları takip etmek eee edebiyat dergilerinde var yazmak. Mesela bu ay ben bugün baktım beş tane dergide yazmışım. Eee yani tabii editörler sağ olsunlar istiyorlar. Biz de memnuniyetle ama istemeseler de sanki ben eee böyle var oluyorum tabiri caizse. Yani sadece kitap çıkarmak değil aynı zamanda ülkenin edebiyat dergilerinde de yazmak ki bu 40 kitabın neredeyse tamamı parça parça eee öncelikle birtim dergilerde çıktı. Eee diyeyim çok uzattım sözü. Birinci soruyu bu şekilde cevaplayayım.
Estağfurullah hocam. Şimdi tabii eee ben bu program bir her hafta eee 6 seneyi dolduracağız. Hocam yaz kış bayram seyran demeden hastanede değilsek bir cenazede değilsek o gün bu program devam etti. Şimdi programı hazırlarken inanın eee çok zorlandığımız, çok kıymetli eserleri var ama hakkında malumat. Hatta eee üzülerek söyleyeyim. Hele akademisyenlerle ilgili bu zorluğu hocam çok rastladım. Yani doğru dürüst bilgi bulmak edebi anlamda eee eee bir CV'lerine bile birçoğunun doğru dürüst bir CV'sine bile erişemediğimizi söylersem inanılır olmaz. Eee ve onun için ben bu zorluğu çektim. Bundan sonra benim ele aldığım isimlerle ilgili çalışmayı yapanlar açıkçası bugün de çalışmalarının %80'ini %90'ını teşkil edebilecek, onlara bir perspektif kazandıracak bir eser. Ama daha da önemlisi, eee, yarınlarda burada söylenilen ifadeler, eee, kayda geçirilenler ki eee, eee, bir edebiyat eleştirmeni olarak da açıkçası o iddiamızı sözde kalmasın eserle ilgili diyoruz ki yaşayan değerlerimize vefa, kültür ve medeniyetimize de ciddi bir katkı. İşte netice itibariyle benim içimde diyelim ki Ahmet Telli. Elbette Ahmet Telli 80 yıllık yaşında. Cafer Uzun Kaya'nın tanıtımına ihtiyacı yok ama farklı bir kanalında onun kanalıyla ulaşabileceği isimler de söz konusu ve her bakış açı ayrı bir zenginlik kazandır, tabii genelde bu tür söyleşilerde hocam ben hakikaten o yönüyle söylüyorum. Hem sözüyle hem yazısıyla çekinmeyen bir isim ve oldukça da programınızı herhalde yah işin gücün yok mu Cafer Bey belki diyebilirsin ama YouTube'da internette olup da Abdullah Harmancı Hoca'nın izlemediğim programı yok dersem mübalaa etmemiş olurum hocam ve oldukça da ama her bir söyleşinin içerisinde ayrı bir zenginlik var ve onların her birini dediğim gibi işinizi yapıyorsanız eee işinizi ciddiye almak ve dolayısıyla böyle bir yapı ve biri birbirlerine ilham verici olmak, rol model olmak, sözden ziyade hakikaten yaşantı ve duruş ortada bu anlamıyla da son derece önemli. Burada ön plana çıkardığımız genelde söyleşiler bir eser etrafında toplanıyor ve eser bağlamında yürüyenler var ve efendim tüm konutlara belki aynı standart bu standardın dışına çıkarak kişiyi önce tanımak, hangi iklim böyle bir ürünlerin verilmesinin vasatını ve zeminini oluşturdu? İşte orada sizde bir babanın edebiyatçı ve zengin kitaplık içerisinde ötekinde bir öğretmenin sıradan zannedilen bir sözünün onda kıvılcımı, ötekisinin annesinden dinlediği ninnileri gibi bu yönüyle önemli. Onun için biz sizi tanımayla devam edeceğiz ve ondan sonra da Evet.
Kırk eser değerli dostlar üzülerek ifade edeyim. Bazen üniversiteli gençlere eee soruyorum. Hocam hocasınız. Bunu mutlaka karşılaşıyorsunuz. Arzu etmeyiz ama bazen işte 202 yılında kaç kitap okudun dediğim çok başarılı okullarda, çok prestijli üniversitelerde olup inanın yılda bir eser 3 bele başlayıp tereddütlü yahu birini bile bulamadığımız durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. Ve dediğim gibi diğer taraftan işte ayda 5 dergiye yazı göndermek. Bu çok ciddi bir alan ve velüt bir hayat ve velüt bir yazarlık. Rabbim ömrünüzü bereketli kılsın. Şimdi hocam yine söyleşilerinizde aldığım bir ifade. Diyorsunuz ki şehir inşa insanı inşa eder. Bugün çağdaş Türk öykücülüğünde hakikaten önemli bir isim olarak ve sizin açınızdan da gerçekten Konya yalnızca doğup büyüdüğünüz bir şehir değil. Düşüncenizi, dilinizi, öykü anlayışınızı kuran bir mektep olduğunu açıkça görüyoruz. Tabii belki her şehir bu kadar avantajlı olur mu? hani edebiyatta zaman zaman taşra merkez vesairesi yapılır. Ama tabii bizim edebiyatımızda öteden beri İstanbul, Edirne, işte Konya, Bursa gibi şehirler ön planda ama bu yönüyle de o şehrin şehrin ruhu yapısı efendim yani öykülerinizi okuyanlar da ki dostlara bunu da ifade etmek isteriz. Yani o satır aralarında Konya'nın irfanını, sükunetini, ağır başlılığını görmek mümkün. Hayattan ve Konya'nın irfan ikliminden beslenen o vicdan dili nasıl oluştu diye sormak isterim. Ha sorularda yanlışlık varsa hocam >> yani onları da tash edelim. Bizim için de eğitici olsun. Hiç burada sıkıntı yok. Onu da açıkça söyleyeyim. >> Yok estağfurullah.
>> Ben modern insanın şehriyle olan ilişkisinin zedelendiğini düşünüyorum. Yani o önceki dönemlerin insanları değiliz. Her şeyden önce şehirler kente dönüştü. Kentse yani kenti nasıl tanımlarız derseniz işte yabancıdır. Yani şehirde her gün selamlaştığınız bir bakkalla karşılaşırsınız ama markette kim olduğunu bilmediğiniz, ismini bilmediğiniz bir kasiyerle karşılaşırsınız. Her gün bile karşılaşsanız o sonuçta yabancıdır. Biz de böyle bir şey bu tür şehirlerin içindeyiz artık. Yani bunu kabul etmek lazım. Yani o çağara vardım ben dahi ul yapılır buldum. Ben dahi bile yapıldım. Ta şu toprak arasında diyor malum Hacı Bayram Veli. Şehir biz şehri var ediyoruz. Şehirde bizi var ediyor. Şehirle ilişkimiz tam olarak bir etkileşim. Evet. İnsanın elinden çıkmış binalar hatta birtim doğal parçalar, manzaralar şehri oluşturuyor şüphesiz. Ama sonra da şehir bizi yapıyor. Yani ben 88'de, 89'da Konya'ya gelen bütün konferansçıları dinlemişimdir. Tamamen şahsi yani biri tutup da beni götürmedi. O zamanlar dijital imkan yok. Konya'nın sokaklarında mesela hiç unutmam rahmetli Yaşar Nuri Öztürk'ün bir afişini görmüştüm. >> Hım. >> Eee, daha nedir 89 falandır yani ben lise 1, lise 2 gittim dinledim. Yaşar Nuri Öztürk'ten tutun yani İhsan Süreyya Sırma, Yaşar Kaplan bir kısmı şimdi artık rahmetli oldu. Eğer sizin dediğiniz gibi ben bu gençlik dönemini Konya'da yani ilk gençlik de diyebiliriz hatta çocukluk Konya'da geçirmeseydim biraz daha taşra bir şehirde geçirseydim bu imkanlarım olmayacaktı. Yani o kadar çok yazarı yani Abdülkadir İnan İstanbul Üniversitesi'nin tarihi hocalarından birisi >> şeye geldi. Konya'ya geldi. Sırf onun ismine ve afişine olan şey bağlılıkla yani afişi görür görmez koşa koşa gittim hocayı görmek için dünya gözüyle. Ali Haydar Haksal mesela gelmişti bir keresinde. Ama diyeceksiniz ki Türkiye'de bu imkanlar kaç şehirde var? Doğrudur. Eee, beni, eee, yani tersinden gidersek hani bugünkü bu Abdullah Armayancı portresinin arkasında besleyici faktörler nelerdir? Elbette ki şehir çok önemli. Ona, eee, itirazım yok. İkincisi işte edebiyatla uğraşmaya karar verdik. Yatkınlığımız oydu. Ardından da birtim edebiyat dergilerine hikayeler göndermeye başladık. Bu da dergahtı mesela. Yani benim ilk öykü gönderdiğim dergi dergahtı. Mustafa
>> Hocam oraya geleceğiz tabii. Dergaha girmeden bazı şeyler olmuyor ama siz de eee edebiyata da, öyküye de, dergahla ama onun öncesi de aslında şiir hayatına daha doğrusu edebiyata şiirle bir giriş var.
>> Doğru. Eee roman denemeleriniz oluyor. Fakat sonra da çok bilinçli, çok tercihi ve kararlı bir şekilde eee efendim öyküde bir nevi karar kılıyorsunuz esas olarak. Sonra işte eleştiri yazıları eee çocuklara dair eserler yani eee sizi öykü mü seçti? Siz mi öyküyü seçtiniz? Yoksa şiirle nazlaştığınız hala o naz hali devam mı ediyor? Gerçi anınız ilk şiirinizin yayınlanması da biraz şey oluşturmuş olsa da bu kaçışın bir bahanesi mi oldu? Onu da doğrusu burada görmek isteriz.
>> Yani öyküden önce dediğiniz gibi eee şiirle başladım. Çünkü Necip Fazıl çilesini çok okumuştum. Evet. Dediğiniz gibi Necip Fazıl vari şiirler yazdım. Sonra çok iyi hatırlıyorum, Kadın ve Aile dergisinde Vefa Yayıncılığını çıkarttığım, >> eee, İsmail Kıllıoğlu şimdi hala hayatta. Allah uzun ömür versin. >> Amin. >> İsmail Hoca şey yapıyor. Gençlerin şiirlerini, öykülerini değerlendiren yazılar yazıyordu. Genç kalemler diye. Kadın ve ailede. Yani rahmetli Zarifoğlu gibi o da yapıyordu. Ben de ona şiirler gönderiyordum. E, çok fazla yazıyorsun. bu sana zarar verir falan gibi bir şey söylemişti. Bir de bir antolojide çıkmıştı bir şiirim. Bayağı ulusal bir antolojim. Mustafa Kutlu o antolojiyle ilgili bir yazı yazmıştı. Yani daha ortada öykü falan yok. Ben şiirle uğraşıyorum. Yani burada Bosna'yı anlatan bu şiirlerde Bosna'yı ruhunu yaşatan çok az şiire rastladım gibi. Hani o tür düşünceler acaba ben yanlış mı yapıyorum? Burada şunu demek istiyorum. Bir yazarın muhakkak surette kendisine sık sık sorması gereken soru başlangıçta hangi edebi türün kendi kaleminin karakterine uygun olduğudur. Yani yazdığımız kalem bize verilmiş yetenekle türlerin kendi içsel özelliklerine uyum içerisinde olması gerekiyor. Ben bunu bunun öykü olduğuna yıllar sonra karar verdim. Dediğiniz gibi arada roman denemeleri de var. Neden şiir değil? İmgeliyim. Şiir çok derin bir sondajdan çıkan bir şey. Aşağıya doğru sondaj yaptığımızı düşünelim. çok derinlerde sondaj yaptığınız zaman bulabileceğiniz bir şey ve bir süre sonra ilham yavaş yavaş insanı terk ediyor. Yani gençliğin getirdiği o yüksek duygular kayboluyor. Romanda ise yani imgeli bir kalemimin olmadığını, daha sade bir kalemimin olduğunu fark ettim. Romanda ise bir duyguyu bazen 3 yıl 4 yıl yani aynı metnin içerisine disiplinli bir şekilde taşımak. Benimki şöyle oldu. Aynı şairler gibi yüksek duygular yaşadığımda yazıyorum. Hala öyledir. Ama yazdığım metinde öykü. Çünkü öykü buna çok uygun. Yani öykü anlık trans halinde üretime çok uygun bir tür. bir romancı gibi her gün bilgisayarın başında oturmanız ve diyelim ki işte belli bir cümle sayısı üretmeniz gerekmiyor. Her şey birkaç saatte olup bitiyor. Ondan sonra birkaç hafta üstünde çalışıyorsunuz tabii ki. Yani benim ruhumla, kalemimle, karakterimle çok uygun olduğunu fark ettim. Bu da 93 yılıdır. 19 yaşımdaydım ve üniversitenin 1. sınıfındaydım. Dedim tamam yani roman değil, şiir değil, başka bir şey değil öykü bu. Bunu bulmam çok uzun sürdü. Thomas Man'ın Alman romancı Thomas Man'ın meşhur bir kısa hikayesi vardır. Böyle 100 sayfalık ne diyelim? Uzun hikaye diyelim ya da kısa roman diyelim. Tonyo Kroger diye. Tonyo Kroger bizim gibi hani Martin Eden zaten bütün dünyada bilinir. Malum Jack Landon'ın işte bir genç yazarın kendini kanıtlama süreci.
>> Benim öykü tamam benim için geçerli olan tür öykü demem çok zaman aldı. Ortaokul yıllarında şiir yazıyordum. Lise yıllarında şiir yazıyordum. Konya'nın gazeteleri benden bıkmıştı yani öyle söyleyeyim. Hı hı. Roman denemeleri falan derken bir gün anladım ki hayır benimki o da değil, o da değil. Benim yapmam gereken şey öykü. Yani bu karar kılma çok önemli bir şeydir. O zaman da yaşım 19'du. Gene de erken yani geç kalmadım. Edebiyata geç kalmadım. Çok erken bir tarihte. Tamam. Öykü dedim. Peki deyince ne yaptım? Onu da söyleyeyim. Biz yaratıcı yazarlık dersleri yapıyoruz yıllardır. Kendi yaş yazarlık yaşamım aşamalarını böyle basamak basamak anlatıyorum gençlere. Genellikle de şunu gördüm ki bu benden çok öte birçok yazarın yaşadığı ortak deneyimler aslında. Orada şunu fark ettim. Türmak yani yazı sizin için hani yaşama sebebiyse, olmazsa olmaz bir gereklilik ise türü bulmak. İşte o türü bulmak bende çok zor oldu. Peki türü bulunca ne yaptım? Onu da söyleyeyim. Kronolojik olarak Türkiye'de Sami Paşazade Sezarilerden alıp Tomres uyarlara kadar işte o zaman için söyleyeyim 140-150 yıllık Türk öykü tarihini en azından öne çıkan kitaplarıyla okudum. Yani bir yazarın 10. kitabını okumamışımdır ama en çok ön plana çıkan kitaplarını okuyarak öykü tarihini tabiri caizse bir elden geçirdim. Ondan sonra da yavaş yavaş kendi tarzımı bulmak üzere harekete geçtim. Mesela ilk metinlerinde şey fazladır. Modernist dediğimiz ekolün etkisi çok fazladır. Yani mesela Henry James, Wolf, Joyce yani erbabı hemen görür onu zaten. Ama zaman içerisinde o etki kayboldu. Yani etkilenmeden, taklit etmeden bir insan, bir sanatçının var olma ihtimali yok. Onu söyleyeyim. Yani ben yazdığım, ilk yazdığım kendi şahsiyetimi yansıtan dört dörtlük bir metindi. Asla öyle bir iddiada bulunamayız. İllaki etkileniriz. Önemli olan bu etkiyi bertaraf etmek. Yani bir çocuğun gözlerine baktığımızda onun babasının gözlerini görürüz hepimiz. Ama o çocuk babası değildir. Bizdeki etki dediğim şey bu. Necip Fazıl şiirini bilenler etkisi çok bellidir. Yani Necip Fazıl okuyanlar Bodler'i hemen görür. Normal ama Necip Fazıl kendisi olabilmiştir. Yani Bodler'in etkisinden hareket ederek. O nedir? O bir uçma. Yani atmosfere doğru hareket etmek için bir ilk hareket malum ilk güç lazım. Bir marş motorunun çalıştırılması için bir ilk güç verme lazım. Odur yani. Eee, benim aşamalar bunlar. Dergah öncesi aşamalar bunlar.
>> Şimdi hocam tabii aslında burada hem dokunuş, hem tercih, hem okumalar, hem çevre bunda etki tabii mutlaka yine konuklarımızdan gördüğümüz. Ben bazen diyorum bu programdan öte programın arka planı bir gün esere dönüşürse. Çünkü 270 program herhalde 200'ün üzerinde konuğun olduğu bir program. Yani 200-300 kişilik anketlerle Türkiye ölçeğinde yorum yapılırken biz bu derinlikli yapıyla aslında ortak özellikleri, farklılıkları birlikte görebilme, değerlendirebilme de inşallah nasip olur. Şimdi mesela Ali Haydar Haksal abiyle program yaptığımızda işte onu konuşmuştuk. O da tabii şiir yazıyor ama merhum Cahit Zarifoğlu abi onun öykülerine bakıyor. Diyor ki yani ben diyor şiirlerimi sorma gücünü kendimde bulamadım. O bana bu öykülerin yeter. Hatta Rasim abiyle işte rahmetliyle yahu Ali Haydar'ın şu öyküleri bile işte o zaman diyor sanıyorum 10 civarında öyküsü var. Bunlar bile Türk övgüsünde isminden söz ettirmek için yeterli diyor. Ama ben şiirlerimi sormaya cesaret bile edemedim. Şimdi tabii bu denli insanların üstadına karşı da müthiş bir edebi, saygısı hali ortada ama sağda solda cebinden parasıyla işte kitap bastıran, kendi bir efendim site kurup orada şiirini yayınlayan vesaire yapan birisi bu işe ömrünü vakfeden insanlardan çok da dinlemeyi arzu etmediği dönemlerden geçsek de ama bu önemli yine. Ama benim bu programda birçok dostumuzun ifade ettiği Evet. şairlerin özellikle şiirde kullanamadıklarımızı mesela sanıyorum Hüseyin Akınd'ı. Ben diyor şiirde kullanmıyorum bir nevi işte denemelere özellikle ifade ediliyor. Yani herhalde şiir açısından deneme, öykü biraz daha yakın türler gibi gözüküyor değil mi hocam? Şey yönüyle.
>> Şiirle öykünün Evet hocam. Şiirle öykünün birbirine çok yakın olduğuna şüphe yok. Yani doğası gereği öykü romana yakındır ama yaratım biçimi diyelim. Yani ortaya kon yaşadığımız transmis. >> Evet. >> Eee bir de öykünün az söz gerektirmesi, çok az kelimeyle anlatılması, anlatılma gerekliliği zannediyorum şiirle öyküyü yaklaştırıyor. >> Evet [boğazını temizler] hocam. O zaman şiirle yani sizin çok bilinçli bir tercih ve bir alanda derinleşme arzusu ve bu da bir nevi maksadın hasıl olduğunu bugüne kadar çalışmalardan sizin üzerinizde yapılan konuşmalar ve yazılanlar ve eserlerinize baktığınızda bu çok kıymetli bir tercih ama açıkça ifade etmek lazım. Yani şiiri de, öyküyü de, denemeyi de bu üç alan özellikle birbirine yakın olduğundan çok iyi gerçekleştirenlerin yine benim acizane tespitim iyi şairlerin çok güzel de deneme yazdıklarını daha çok öyküde biraz daha az olmakla birlikte böyle bir durum da söz konusu. Şimdi hocam biz tabii program zirve şairlerimizden şiirler diye başladı. O gün çıkış edebiyatın zirvesi olarak şiiri gördüğümüzden dolayı. Ama burada çok rahatım. Siz de zaten şiirle ilgili onu söylüyorsunuz. Orada bir sıkıntı yaşamayacağız. Şiir üst düzey bir sanattır diyorsunuz. Dolayısıyla aslında biz şiir demekle tüm edebi türleri de programın içerisine almış olduk. Ama şairlerimize zaman edebiyatla ilgili de sorudur bu. Hep sorduk şiiri. sorduk. Şiire bakış açılarını sorduk ve çok zor sorulardan biri şiir ne işe yarar sorusu. Aynı soruyu herhalde öykü içinde sormak yani hakikat hakikaten yani bir şeyin oluşması için insanda onun bir ihtiyaç olduğunu da hissettirebilmek. Yani biz bugün çok yazıyoruz da hocam. Yani çok iyi ürününüzü rahmetli merhum Konya olunca Erbakan hocayı da rahmetle anmamak olur. O öyle derdi. Yani siz en muhkem güzel efendim işte mobilyaları hazırlayın, kapıları hazırlayın, ürünleri hazırlayın ama onları bir depoda tutun. E onu pazarlayınca veya yerli yerinde kullanmayınca o denli fonksiyonunu da teşkil etmiyor. Yani biz çok güzel yazılarımız, yazarlarımız, edebi ürünlerimiz var. Ama bu ürünlerin belki yazarlar ya biz yazıyoruz onun tanıtımını, ihtiyacını da başkaları oluştursun diye düşünse de netice itibariyle biz bu yaptığımızın kendimize ve insanlığa bir emanet olarak, bir hizmet olarak addediyorsak herhalde bunun yolunu da niçin gerekli olduğunu da neye yaradığını da bilemiyorum zor gibi olsa da buna kafa yormamız gerekir diye düşünüyor Hocam ne dersiniz?
>> Hocam şöyle Filistinli bir yazar var. Filistin İsrail polisi tarafından Filistinlilerin bu durumlarını hikayeleştirdiği için öldürüldü, şehit edildi. Hassan Kenefani. Şu anda Türkçede kitapları var. Tabii 60'larda yaşamış bir şair. Şey, hikayeci. Hikayeci yani öykü yazdığı için şehit edilmiş olması benim ilgimi çekmişti. Bir kampta Filistinliler için o zaman da onun çocukluğunda da maalesef ortalık karışmış. Yani bir çorba sıcak bir çorba için birkaç saat boyunca bir sırada beklediğini, soğuktan buz tuttuğunu, ayakkabısının olmadığını çadırına dönecek, annesine çorbayı getirecek, birlikte içecekler. Yani öyle bir hayat yaşamış. Şimdi sanat da bunu kaydeder. Eminim o günlerde birtim gazetelerde haber yapmıştır. Yani Filistinli Müslümanların hali pür melalini haber yapmıştır. Şimdi yaptıkları gibi televizyon haberi, gazete haberi olmuştur. Ama hiçbir zaman edebiyatın kaydettiği güçte bir kayıt olmaz. Yani edebiyat kılcal damarlarımıza kadar uzanan bir dramı, trajediği. Yani yoksul Filistinli bir çocuğun soğuk bir havada sıcak bir çorba için birkaç saat beklemesi bir kampta, kamp ortamında. Bunu bir gazete haberinde de okuyabiliriz ama çocuğun o iki saat boyunca içinden geçen duygular, ızdıraplar, acılar asla edebiyatın yaptığı bir şekilde kaydetmez. Yani şöyle de denebilir. Film olamaz mı? Sinemanın kaydettiği şeyle edebiyatınki de aynı değil hiç şüphesiz. O yüzden mesela 500 sayfalık bir romanı eğer gerçek anlamıyla sinemaya aktarmak aktarsak 20 30 40 bölümlük bir dizi anca aktarabilir. Ama biz onu 2 saatlik bir sinema filmi yaptığımızda işte seçiyoruz yani çok ana damarlarından. O yüzden de okurlar çok büyük bir şaşkınlık yaşıyor. Yani film bambaşka bir şey diye. E bunu şunun için söyledim. kaydediyor. Edebiyat hiçbir sanatın yapamadığı kadar derinlikli ve detaylı bir kayıt yapar. Yani bu sıradan bir yani video kaydı gibi bir kayıt elbette ki değil. Ve tarihe mal oluş. Nitekim bizim hani toplum toplumu yansıtmıyor dedikleri Osmanlı şiiri içerisinde mesela Ramazan geleneklerimiz iftar öncesinde tiryakilerin diyelim huzursuzluğu ezan okunmadan önceki huzursuzluğu iftar sonrasındaki eğlenceler sahura kadar yaz özellikle yaz ramazanlarında insanların neler yaptıkları, neler yedikleri şimdi o kadar çok detaylı bir şekilde Osmanlı şiiri bize bunları anlatmış ki böyle tezler yapılmış. Halbuki bize tam tersi söylenmişti. Soyuttur, kendi insanla yabancıdır, sarayda geçmiştir falan filan. Kaydediyor ve bu kayıt hani o yüzden Romanlıları müzelere benzettirler. Çünkü ikisi de korur. İçine kültürel bir unsuru alır ve onu korur. Elbette korumakla kalmaz. Kendisinden bizden sonra gelecek nesillere ulaştırır. Yani Mithat Enç diye ama bir akademisyen Antep'te insanların Ramazan ayında neler yaptığını anlatan, esnafların nasıl şakalaştığını anlatan, Uzun Çarş'ın uluları diye bir kitap yazmamış olsaydı, eee, Antepliler de dahil buna. Biz 30'larda, 40'larda, 50'lerde daha yakın yani şu daha 100 yıl olmadığı Antep'li insanların nasıl eğlendiğini, nasıl iftar yaptığını, ne bileyim Hoşaf'ı nasıl yaptığını gibi yani oradaki yaşantıları, oradaki antropolojiyi, oradaki sosyolojiyi asla bilemeyecektik. Bize daima başka asırlardan aktarır, bilgi getirir. Sadece bir özelliğini söyledim. Tabii ki aynı zamanda bizi gösterir. Bize bize bizi gösterir. Eee, yani bizim bizi görmemiz niye önemli? Birçok özelliğimizi biz aslında göremiyoruz. Toplumsal olarak da göremiyoruz. Ama bir tiyatro, bir sinema, bir edebiyat birdenbire bize bizi gösteriyor. İnsanI derinleştirir. Yani insanı başka bir insana dönüştürür. Ve bu derinlik mesela İslam coğrafyasının maalesef bazı bölgelerinde Amerika, Elkaide gibi birtim terör örgütlerini hortlatmayı başardı. Yani bunu Amerika yapmış olabilir ama sonuçta kendisine Müslüman diyen, aslında gerçekten Müslüman da olan ama onu bir türlü nereye oturtacağını bilemeyen insanlarla başardı. Bu insanlar edebiyatını insanı bütünüyle kucaklayan o evrensel kucaklayıcı tavrının eğitimini alsalardı eminim ellerine silah alıp dünyadaki birtim çirkinlikleri düzeltmek yerine insanları yani insanların temel Hazreti Peygamberin bize öğrettiği şudur. İnsanların kalbinden tutabilirsin. Ancak onun dışında kalan her şey çok geçici başarılardır. Yani insanları dönüştürme yolu bu. Şimdi işte bu edebiyat eğitimi biraz da bunu da veriyor. Yani insan her yerde insan. Tamam siyasi sorunlar yaşıyoruz. Devlet çapında savaşlar oluyor vesaire. Tamam ama masum insanların halkından hem haberi yok hem suçu da yok. Yani çok daha elastiki, çok daha benimseyici bir bakış açısı geliştirebilmemizi sağlıyor. Edebiyat sadece öykü değil. Öykü ise çok daha yeni bir tür. 200 yıllık bir tür hocam. şunun şurasında işte Edgar Alen Po Gogol yani bu iki yazardan sonra hikayeden ayrılıp öyküye dönüşmüş bir tür. O da az önce anlattığım şeylerin ancak birkaç sayfa yani birkaç yüz kelime içerisinde çok kısıtlı olarak vermeyi başarabilir. Ben şöyle anlatıyorum. Bisiklet tekeri gibi düşünelim. Tam ortasına oturduğumuzu düşünelim. Tekerin 360 derecelik bir dairenin ortasındayız. Eğer roman yazmak istersek o 360 derecenin hepsini çalıştırmak gerekir. Ama öykü yazdığımızda 1 derecedir. Yani 1 mil bisikletin 1 mili tam ortasından dışarıya doğru baktığımızı düşünelim. bir mili öyküye tekabül eder. Bu sebeple de Ahmet Hamdi Tanpınar kısa hikaye şekli bakımından edebi türlerin en zorudur demiştir. Çünkü romanda ucu bucağı yok. Yani bir insanı Anna Karenna'yı 1. sayfada gösterirsiniz ama 200. sayfada onun ne kadar bambaşka bir tarafının olduğunu gösterme şansınız vardır. 400 sayfaya geldiğinizde onu inanılmaz derinleştirirsiniz. İşte Anna Karenna diye bir karakteri ortaya çıkarmış olursunuz. Öykücünün 4 sayfa şansı bile yok. Yani ancak bir Anna Karenna fotoğrafı. Bu yüzden en can alıcı anı. Yani bir fotoğrafçı gibi düşünelim. o karakterin en büyük kırılma noktasını, patlama noktasını kendisini ele veren can damarı diyebileceğimiz en kritik anını anlattığımızda öykü oluyor. Ama hangi tür olursa olsun sonuçta edebiyat insanı aslında ölümsüzleştiriyor diyebiliriz.
>> Evet hocam. Yani tabii [boğazını temizler] ben e çoğu zaman sohbetlerle ilgili, kitapla, eserle ilgili de dostlar, programlar işte E bu X platformunda çok sohbet, yoğun programlar. Zaman zaman orada arkadaşlara da şunu ifade etmeye çalışıyorum. Yani bir sohbet ki, bir muhabbet ki, bir insan ki onu dinliyorsunuz ama hiç bu dinlemelerden sizin üzerinizde bir tesir meydana gelmiyorsa, yeni ufukları ve kaydetmeye değer bir şeyler bulamıyorsanız inanın bu insanı bu akşam da dinlemeyin, yarınlarda da dinlemeyin, yarın da bulamayacaksınız. Ve hatta programla ilgili söylüyorum. Yani bu programı izleyen dostlar ki düzenli izleyen bir ciddi bir eksik olmasın. eee edebi çevreler, gönül çevrelerinden dostlar var. Eee bunu bulamayacaksınız. Şimdi ben dediğim gibi belki yani 50'nin 60'ın üzerinde bilmiyorum sohbetinizi dinledim. Eserlerinizi şey yaptım ama mesela ben de hocam bu eserle ilgili duygu hiçbir yerde rastlamadı. Yani malum böyle bir çağrışımı, böyle bir cümleyi bir öyküye konu olacak durumda. Çünkü ilham kaynağı sizsiniz. Ben öyküyü değil ama mesela bu okuyuşun ne kadar doğru olup olmadığını da görmek isterim. Aslında zihinsel olarak vardı. Burası değildi belki ama yeri gelmişken söyleyeyim. Efendimiz diyor ki iman etmedikçi ki bu toplum için insanlık için en önemli unsurlardan biri bu. Yani insanların birbirlerini ötekileştirdiği, açıklarını aradığı hırsların edebiyat çevresinde de ki ben yine sormaya çalıştığım yani bizim kültürümüzde bir gıpta denilen hadise var. Teşvik edilir. Bir de haset denilen bir hastalık var. Yani bu edebiyat dünyasında nedir? Sorumuz mahfuz hocam bir tarafta ama diğer taraftan efendimiz diyor ki efendim iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Ve o sevgiyi ve muhabbeti tesis edecek size bir şey söyleyeyim mi diyor. Vefşü selame beynek. Aranızda selamı yayınız. Şimdi
Ben bu okumaları, yani hani diyor ya mümin, ona baktığında sana Allah'ı hatırlatır. Sizi okumalarla gelince, yani her bir yazarda ayrı bir hal gelir. Şimdi ben eee, "vefşü selame beyneküm" yazıyı aranızda selamı yaymak olarak görmem aşırı bir eee yorumlama mıdır diye de hocama sormak isterim dedim. Yani açıkçası.
Estağfurullah. Eee, hocam selam elbette ki malum, İslam'ın da İslam'la aynı kökten gelen bir sözcük müştakıdır. Dolayısıyla muhakkak surette yani eee sevgiyi yaydığına şüphemiz yok. Yani iyi edebi...
Hem sevgiyi hem esenliği hem bizden karşımızdakine katkıyı, yardımı, onunla iletişimi. Çünkü pek sizi... Her zaman sizinle konuşma ama eserinizle başa olduğunuzda selamınızı, mesajınızı, uyarınızı, esenlik dileyişinizi işte ne diyor? Şiiri yazıya olması gerektiğinden fazla zaman ve enerji harcadığı için, ömrünü bu yolda heder ettiği için bir yerlerde birtakım gizemli eller kendisini böylesi zoraki eee sarsıntılarla cezalandırmakta mıydılar falan. İçimde bu cümlenizi okuyor ve orada sizinle aranızda bir bağ, oradan kendi üzerimizde yeni bir hani o az önce ifade ettiğiniz gibi bir eee can alıcılığı veya üzerinde bir tesiri eee ve eee etkiyi icra ediyoruz, edilmiş oluyor. Yani eee selamı dediğim gibi geniş anlamıyla anlarsak hiçbir eee itirazım olamaz. Eee ama edebiyat, kültür kendi havzasında doğal akışı içerisinde başarılı olur. Yani ben bu şiirime şöyle bir mesaj ekleyeyim ya da bu hikayenin içinde insanlar şunlardan istifade etsin gibi bir angaje, eee angaje edebiyat diyoruz. Bir ekleme yapmaya gerek yok. Neden yok biliyor musunuz? Bu çocuk edebiyatı için de geçerli. Edebiyatın kendi varlığı ortaya çıktığı zaman doğal bir şekilde zaten insana insani mesajlar eee ulaşır. Az önce onu dedim. Edebiyat eğitimi almış olsaydı o gençler, eee yani insanları öldürerek ne bileyim birtakım binaları yıkarak dünyayı dönüştüremeyeceklerini zaten çoktan idrak ederlerdi. Yani sizin söylediğinize elbette katılıyorum, hocam.
Şöyle, edebiyat sevgiyi ihsan aramızda bir yayar. Eee, bir de şunu unutmayalım. Sadece Türk'ün yazdığı metinleri Türkler okumuyor. Yani biz, ben Halil Cibran'ı okuyorum. Eee, hem Türk değil hem Müslüman değil. Eee, bir Hristiyan Arap ama Halil Cibran, gene hepimiz insanız. Allah'ın yarattığı kullarız. O kadar derin bir Yunan, yani Kazancakis benim eee çağdaş edebiyat içerisinde daha derin bir yazara ben rastlamadım. Bu bir Ortodoks Yunan, Kazancakis ya da gene bir Yunan şair Kavafis. Şimdi İskenderiye'de evi var. Eee, Mısır'ın kuzeyindeki şehirde, Kavafis. Şimdi aynı kentte şiiri... Yani bunu örneklerini artırabilirim, eee, hiç fark etmiyor ama insanlık temelinde bir araya geldiğimiz zaman dünyanın neresinde olursa olsun, kim olursa olsun bize insanın bir veçhesini, bir yüzünü çok büyük bir derinlikle anlattığında, yani bu Latin Amerikalı bir yazar da olur, bir Türk yazar da olur, bir Japon yazar da olur. Edebiyatın insanları birleştiren, kalpleri birbirine bağlayan müthiş bir gücü var. Şunu söylemek istiyorum ama, eee, ben bu romanımla mesela Allah, Hazreti Peygamber'in selam emrini yaymak istiyorum diye roman yazılmaz.
Şimdi hocam, cuma namazı, cuma günleri tatil olsun diye İsmet Özel'in bu söz benim değil. Cuma günleri tatil olsun diye. Çünkü Müslümanlar için cuma kutsal bir gün ama tatil değil bu ülkede. Hadi bakalım. Cuma günleri tatil olsun diye şiir yazılmadı. Neden biliyor musunuz? Eee, peki diyelim tatil oldu. Cuma günleri tatil oldu. O şiirin artık insana değecek, dokunacak bir tarafı kalmaz. Yani yani sanatın dili dolaylıdır ve eğer Rusya'da bunun örnekleri görüldü. Bu bu yüzden ısrar ediyorum hocam. Süt, inek sütü tüketimini artırın diye Rus devleti kendi, yani Rus derken Sovyet Rusya'dan bahsediyorum. Bugünkü Rusya değil, Çarlık Rusya'sı da değil. Arada biliyorsunuz bir dönem yaşandı. 1917-1990, Gorbaçov'a kadar. O Sovyet Rusya'dan bahsediyorum. Rus devleti diyormuş ki, romancıları toplayıp, "İnek sütü az içiliyor bu ülkede. Eee, romanlarınıza süt karıştırın. Yani inek sütünü özendirin." Bugün kamu spotu diyoruz ya hocam. Eee, bu asla edebiyat üzerinden uygulanabilecek bir şey değil. Tam spotu çekelim. Harikulade. Tamam. Ya da sosyal medyayı araç olarak kullanalım. Ama edebiyatın hedefleri uzun vadede gerçekleşir.
Şimdi hocam, eee, benim herhalde bu selamı yayma ve Arapça ifadenin bizzat kendisini uygulama. Onu biz biliyoruz. Yani bir kere hocamızın...
Eee, dilinde de edebi, eee, yaklaşımında da, eee, propaganda dili yok, vaaz dili yok, ideolojik bir dil yok ve vicdan dili var.
Eyvallah.
Bunda, yani okumalarımızda bunu görüyoruz ama...
Ben selamı şu görüyorum.
Yani okurla yazar arasında bir iletişim kurma olarak görüyorum. Yani siz diyorsunuz ki, aslında ben açıkçası ifademi, yani benim sizinle ilgili bu cümleyi, "Siz bana hatırlattınız" dememin sebebi şu. Siz şimdi modern insanın yalnızlığından yakınıyorsunuz. Yani siz selamla, selam dediğim oradaki cümlenizle, oradaki duygunuzla, oradaki edebi zevkinizle, eee, işte o insanın vicdanını, çocukluğun masumiyetini, modern insanın yalnızlığını, eee, ve, eee, efendim, düşündürme ve hayata bir nevi, eee, o, eee, can damarı diye az önce temin ettiğiniz bu olayı oluşturabilmek için bir temas noktası olarak bunu görüyorum. Yani dolayısıyla selamı bir, eee, efendim, eee, "Selamünaleyküm ve aleykümselam" dini bir mesajı taşıma tebliğ gayesi ve falanlı değil. Ha olur mu olmaz mı dediğim gibi bir tercih olayıdır. Yani bizim İslami edebiyatçılar açısından, işte Necip Fazıl hep referans noktasıdır. Ama bunu söyleyenlerin birçoğu, Necip Fazıl, 20 kişinin olduğu bir toplantıya Samsun'un Terme ilçesine gidip 30 kişiye 3 saat sohbet eder. Bizim edebiyatçılarımız söze Necip Fazıl diye, Sezai Karakoç diye başlar. Binlerin olmadığı salonlarda konuşmaları edebi zirveleriyle, eee, bir çelişki olarak gören, tabii burada da genelleme her zaman sıkıntılıdır, görürler. A diğer taraftan da anladığım işi, sanat Allah'ı aramakmış diye bir bakış açısı da var. Ama ha bunu böyle göstermek gerekir mi? İşte Akif'te de, Necip Fazıl'da da, eee, İsmet Özel'inde de, e, Cahit Zarifoğlu'nda da, işte, nedir? Öykü alanına gelince sizin de refere ettiğiniz bir şey. Yani ben o kaygıdan ziyade aslında o dokunuş, yani o selam, merhaba diyebilmek, o merhaba iletişimini kurabilecek bir gücü inşa eden bir iletişim hali diye olayı değerlendirdim. Eee, bu kadarla bu konuyu, eee, geçmiş olalım.
Evet. Yani sizin, eee, bu yine görüyoruz. Hadi burada hocam o zaman yeri gelmişken sizinler üzerinden okuma yaptığınızda bir de nasıl burada bir ideolojik bir duruş, direkt bir mesaj değil, eser kendisini kendi gücüyle okutmalı. Böyle bir, eee, gayenin içerisinde olmamalı diyorsunuz. Mesela yine tezlerinizden biri hocam, bunu da hocamla tartışacağım konu olarak zihnimde oluşturdum.
Evet. Bir günüyle katılıyorum. Diyorsunuz ki, evet, yani, eee, edebiyatın edebi, çocuk edebiyatında da diğer alanda da popülerlik, yayıncıların siparişi üzerine yazılan eserler, hatta hatta ismini verip eseri başkalarının yazdığına kadar bir sürü hikayeyle de karşı karşıyayız. Ama netice itibariyle, bu anlamda, eee, bir yazara, bir konunun, "İşte şu konuda bana bir eser yaz" konusunu, sipariş konusuna da...
Çok uzak duruyorsunuz ve bunu farklı sohbetlerde ifade ediyorsunuz. Şimdi hocam ben, yani netice itibariyle sizin yetiştiğiniz, önem verdiğiniz Rasim Özdenören, böyle isimlerden biri. Doğru mu hocam? İşte, eee, efendim Mustafa Kutlu abi öyle. Sizin de o, yani bir...
Bizi etkilediler tabii.
Adın bir duruşunuz var. Şimdi...
Bizi etkilediler tabii ki. Eee, malum, Rasim abilerin o anlattığı, ben bizzat kendi hanesinde evinde de zaten bunu yaz sohbetlerinde de ifade eden, işte onlara, eee, efendim, "Ama biz Müslümanız." Sezai Karakoç'un şimdi bu sorumlulukla bakış açısını ortaya koyup bir duruş ve kimlikle ilgili de bir sıkıntı yok. Aksine siz de bunu zaten söylüyorsunuz. Şöyle diyorsunuz. Yani bizim İslami edebiyat dediğimiz edebiyat yöneliş, şey döneminde isimler bu kanada kendisini gizlemek ve başka kaynakları referans almak son derece sıkıntılı olduğuna da dikkat çekiyorsunuz. Yani bu yönüyle de bir duruşla ilgili farklılık görmüyorum ama burada...
Rasim Özdenören hiçbir zaman propagandayı savunmadı. Mustafa K... Eğer savunsalardı hocam, mesela Şule Yüksel Şenler... Rahmetli çok severim ama Şule Yüksel Şenler'den bir satır kalmadı bugünlere. Niye kalmadı biliyor musunuz? Propagandayı yaptığınızda söz uçar gider. Sanatın ruhuna aykırıdır. Eee, bizim İslami roman diye bir çizgimiz zaten var. O isimleri uzun uzun saymak istemiyorum. Ahmet Günbay Yıldız'dan Şule Yüksel Şenler'e kadar sayısız isim var. Bu denendi. Bu başarısız oldu. Bu sinemada da denendi. Türkiye, yani Türkiye bazında söylüyorum. Rusya'da da denendi. İran'da da şu anda deneniyor. Devrim kendisine bir sinema yapmaya çalışıyor. Mesela hiçbir sanatçı kendisi dışındaki bir etken üzerinden harekete geçmemeli. Neden biliyor musunuz? Ben Abdullah Harmancı olarak zaten kişiliğimi ortaya koyduğumda oradaki inançlarım, mesajlarım, düşüncelerim doğal bir şekilde tezahür eder. Yani bunu, hani bunu çok uzun tartışmamıza gerek yok. Çünkü bunlar geride kaldı.
Yok yok hocam, benim sorum o değil.
Türkiye'de hiç kimse bunu tartışmıyor.
Hocam, sorum o değil.
Ama sorunuz çok uzun sürdüğü için ben toparlayım.
Aynen doğrudur hocam. Şuydu sorum. Mesela diyorum ki, siz Abdullah Harmancı, çocuk edebiyatına dair yazı yazıyorsunuz. Bugün bu piyasada da çocukların ihtiyacı bir piyasa analizi yapıldığında bu tür eserler, yani aslında sizin ilgi alanınıza girer. Analizine gerek yok. Bakın, 160 yıllık Türk çocuk edebiyatı tarihinde 16 tane yazarımız yok. Nereye gittiler yani bu adamlar? Nerede? Diyanet Çocuğu'ndan tutun Milliyet Çocuğu'na, Doğan Kardeş'e kadar binlerce sayı çıkmış. Onu boş verin. Tanzimat döneminde, Şinasi, Namık Kemal döneminde çocuk dergileri çıkmış. Bir tek, bir tek Türk yazarı okunmuyor şu anda dünyada. Çocuk yazarı okunmuyor. Bakın, sebebini söyleyeceğim size. Birincisi, yani bir anket yapmaya falan gerek yok. Biz 160 yıldır zaten bunu yaşamışız ve başarısız olmuşuz. Türkler, Türklerden çıkmış hiçbir tane, bir tek kitap yok ya. Küçük Karabalık diye Azeri Türküdür. Allah rahmet eylesin. Samet Behrengi. Evet. O bunu başardı ve bütün dünya Samet Behrengi'yi okudu. Bunu, işte iyi ki başardı. Yani niye mesela Aziz Nesin'in, niye hepimizin elinde dolaşan bir çocuk kitabı yok? Yani ne bileyim, bak Cahit Zarifoğlu var, işte mesela Ağaçkakanlar dediğiniz zaman hepimiz kabul ederiz. Yani şunu demek istiyorum. Bunun iki nedeni var. Birincisi angajedir. Angaje edebiyat, yani güdümlü edebiyat, yani mesaj üreten edebiyat. Eee, çocuk edebiyatı 70'lere, 80'lere kadar bizim sanat eseri vermemize engel oldu. Eee, yazar çıkarmamıza engel oldu. Şimdi peki sorun ne? Şimdi böyle sorunlar kalmadı. Evet, kabul ediyorum. Şimdi daha büyük bir sorunumuz var. Piyasa. Bize piyasa kendi sanatımızı, yani ben şahsi olarak Allah'a şükür hiçbir taviz vermedim ama ben çevreme baktığım zaman, yani arkada dolap, Türk çocuk edebiyatçılarının çağdaşlarımın yazı kitaplarıyla dolu. Bütün çağdaşlarımı asla kötülemiyorum, olumsuzlamıyorum. Çok iyileri var. İsim vermiyorum, olumsuzlayacağım için. Ya hepsi amaçlı kitap. Hepsi amaçlı kitap. Çocuklara, "İşte şu hayvanı anlatalım, orman bilinci kazandıralım, abdest almayı öğretelim" diye kitap yazabilirsiniz. Çok da satar. Kısa sürede çok da okunur. Bak, ikinci sorun piyasa. Din değil, yani ideoloji değil. Eee, piyasa ne demek? Eee, ben çok iyi biliyorum. Ben kitabımın kapağına futbol topu koyduğum zaman o kitabın satış oranlarının yükseleceğini çok iyi biliyorum. Yani, eee, ben şu anda aile yılı, aile ile ilgili bir kitap yazdığımda, eee, bir sürü devlet kurumunun benim kitabımı kamusal satış diyorlar, satın alacağını çok iyi biliyorum. Fakat bunlar o kadar çok yapılmış ki zaten 160 yıl içerisinde ortada ne sanatçı var ne eser var. Dönüp dönüp Cahit Zarifoğlu, dönüp dönüp işte Yalvaç Ural, Gülten Dayıoğlu. Neden arkadaş bana bir paket kitap yollamış? Bütün kitapları var paketin içinde sağ olsun. Yani kimisi, işte çocuklara renkleri öğreteyim, kimisi sayıları öğreteyim falan filan. Eee, iki sorun var yani. Yani yeniden araştırma yapmamıza gerek yok. Ve bu iki sorun, herkes lütfen kendi kendine bir düşünsün. Yani dünya kupasına elendik diye düşünüyorlar da biz mesela çocuk liginde hiç olmadık. Çocuk edebiyatı liginde hiç olmadık biz. Niye? Yetişkin edebiyatında var. Nazım Hikmet'i de okunuyor, Orhan Pamuk'u da okunuyor, Aziz Nesin'i de okunuyor. Dünyada yok değiliz. Yaşar Kemal çok fazla okunuyor. Mesela İran'da en çok okunan Türk yazarı Yaşar Kemal. Ama bak şuna şuna cevap bulamıyoruz. İşte mesela Türk çocuk edebiyatçıları Türkiye dışında hiç okunmamış. Yani çevrilmemiş demiyorum. Benim de kitaplarım Farsçaya çevrildi, Arnavutçaya çevrildi, çevriliyor şu anda. Eee, bu okunduğunuz anlamına gelmez. Yani şu anda Türkiye'de birimizin kitap çıkarması okur bulduğumuz anlamına gelir mi? Okur bulmak başka bir şeydir hocam. Kitabınızın olması başka bir şeydir. Elbette sayısız kitap çevrildi ve güzel şeyler oluyor. Türk çocuk edebiyatı tarihi hiç olmadığı kadar iyi bir yere geldi. Eee, nitelik olarak da öyle ama başımızda işte siz de az önce söylediniz, gölge yazar diye bir bela var. Eee, 1 milyon takipçim var. Evet. O zaman Abdullah Harmancı bir kitap yazsın. Benim adımla çıksın mesela. Yani kendimi örnek olarak veriyorum, başka bir arkadaş alınmasın diye. Ben böyle bir şey yaşamadım ama gölge yazar diye bir sorun var hocam. Çok büyük bir sorun maalesef. Eee, yani nitelik sorununun iki sebebi bu. Evet, buyurun.
Evet hocam. Aslında belki bu, eee, açıklamalarınız, "hiç kitap yazmadım, yazdıklarım kitap oldu" düşüncesi herhalde bu işin...
O şey hocam. Evet. Haklısınız. O, ben öykü yazdığım için hocam, hani roman yazmadım.
Ev...
Oturup... [boğazını temizler] da bir kitabı baştan sona oturup yazmadım. Yazdığım öyküler zaman içerisinde kitap, kitaplaştı. İşte 22 olması lazım çocuk kitabı. Bir de az önce söylemiştim, denemeler, eleştiri yazıları. Siz de biliyorsunuz.
Evet.
Bunlar, bunlar belli bir süre sonra kitaba dönüştü. Eee, çocuklarımız hani çok fazla okul ziyaretlerinde bulunuyoruz. Hep bize "Bu kitabı neden yazdınız, nasıl yazdınız, kaç ayda yazdınız?" gibi sorular sorup duruyor. Onlara roman dışında da türler olduğunu anlatmakta çok zorlanıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığımızın bence bunu biraz önüne koyması lazım bir sorun olarak. Roman dışında çocuklar bir tür bilmiyor.
Yani, [boğazını temizler] eee, şu kitabın içinde farklı farklı kurmacaların olabileceğini her yaşta ama sadece büyük yaşlar değil, küçük yaşlarda da aynen. Yani sizin romanınızın bölümleri birbiriyle neden alakasız diye bana maalesef çok soru sorulur. Bu roman değil, öykü. Her bölümü başka bir macerayı anlatıyor. Kahraman değişiyor. Ama henüz çocuklar onun romanla öykü arasındaki farkı, [boğazını temizler] anlayamıyor. Hocam doğrudur. Ben o sözü çok tekrar ettim. "Hiç kitap yazmadım, yazdıklarım kitap oldu" diye. Çünkü öykücüler, denemeciler, şairler, eee, ne derler? Şey yapamıyor yani. Eee, bir bütünlüklü çalışma değil bizimki. Bir...
Yani işte bir de orada beni duygulandırmayan metni de yazman. Yani şimdi neticede burada bir...
Empati önce bende bir tesir icra etmeli ki diğer tarafa da etki ortaya koysun diye bakıyoruz. Şimdi hocam tabii öykü mevzunu, eee, toparlama adına biz tabii burada dediğim gibi eser olarak bak, iki üç konuda bile, e, bu denli bir zamanı olduğunda da kıymetli. Biraz sonra dostların da selamını almış olacağız. Yorumunu kısaca hocam programın formatında var. Tabii sizin ortak dostlarınız var, sizin dostlarınız var.
Evet.
Eee, şimdi hocam, eee, yani, eee, öykülerinizde böyle çok büyük olayları, eee, olsun veya olayların ön plana çıkmasından öte belki yani o insanın sessiz anlarını, susuşunu, bakışını, küçük bir ayrıntıyı, eee, bilmiyorum, doğru mu okuyabilmişiz?
Eee, yani dolayısıyla bunları önemseyen ve ön plana çıkaran ve bütün bu güzelliğin de, eee, belki burada olduğuna inanan bir duruş var. Eee, o zaman belki şöyle bir soru, dediğim gibi ben soruyu içimden gibi geldiği gibi sorayım. Siz de bir hoca edasıyla düzeltin. Hiç fırça da atabilirsiniz hocam. Hiç endişeniz olmasın. Bu programı en kazananı benim diyorum.
Evet.
Onun için diyoruz ki, iyi öykü, eee, büyük olaylardan mı yoksa insanın fark edilmeyen anlarından mı veya yani burada ne olmalı? İkincisi de, evet, biz bana göre, eee, yani netice itibariyle siz onu elbette üstadı olarak ifade edin ama hasbelkader bir okuyucu olduğunu söyleyerek okunması gerekir dediği yani Abdullah Harmanç'ın öykülerine, eee, genel bir bakış bu dediklerimiz aslında onu açmaya matuftu ama bir eksik varsa o bölümü bitirmiş olalım. Eee, başka bir alana yönelmiş olacağız. Hocam.
Hocam, e, 200 yılı geçti. Yani dünyada öykü dediğimiz türün ortaya çıkışı. Roman çok eski.
Evet.
Roman 1600'lere uzanır. Yani 400 yıl ama, eee, öykü 200 yıllık bir tarihi var. Bizde ise, eee, işte hesaplayalım, 10 yıl oradan, 25 yıldan 140 yıl falan olmuş. Topu topu. Şimdi zaten, eee, öykü türü olayı olay anlatmaktan vazgeçeli çok uzun zaman oldu. Mesela 1925 yılında Memduh Şevket Esendal vazgeçmişti. [homurdanır] Yani öykü vazgeçti derken anlattığı şey artık olay değil. O çok geride kaldı. Eee, ben ne yapıyorum? Eee, birçok şey söylenebilir ama, eee, mesela benim hakkımda ilk yazıyı yazan Selçuk Orhan, romancı, eee, Hece dergisinde yazmıştı. Demişti ki, "Bir Müslümanın da gündelik hayat içerisinde birtakım çelişkilere düşebileceğini gösteriyor." diye. Ben de zaten şöyle düşünüyorum. Müslüman daha çok çelişkiye düşer. Neden? Çünkü onun çok ilkesi var. Yani onun içinde yaşattığı ve kırmamaya çalıştığı çok, eee, züccac var tabiri caizse. Dolayısıyla Müslümanın işi çok daha zor. Evet. Yani benim, eee, ilk dönem yazılan ilk dönem benimle ilgili yazılan yazıların genel olarak söylediği, günah izleği üzerinde durduğu, inanan insanların çelişkileri üzerinden gittiği şeklindeydi. İşte 8 yetişkin öyküsü kitabı yazdım. Eee, 10 kadar da bir yüksek lisans çalışması yapıldı bunlarla ilgili. Sosyolojik açıdan yapıldı, ilahiyat açısından yapıldı, edebi açıdan yapıldı. Benim, eee, az önce dediğim gibi modern dünyada biraz şaşmış. Yani bu sadece bana özgü bir şey değil. Birçok Müslüman yazarda olan bir tema. Elbette. Biraz yol şaşmış, biraz şaşırmış. Sorularla dolu zihni, eee, doğru bildiği şeylerle yaşadığı hayatında birtakım mesafeler ortaya çıkmış. Ne tarafa gideceği ile ilgili kafası karışmış. Eee, ama gene de kendisini Müslüman olarak gören bir birey var. Yani, eee, 300 civarında öykü var herhalde 8 kitapta. Yani özü nedir derseniz, bu modern dünyada, hakikatin ne olduğunu, hani ey ne diyordu Necip, Sezai Karakoç?
Evet.
Eee, ulus, yeşil sarıklı ulu hocalar, bunu bana öğretmediniz. Biz...
Mesela dijital, dijital dünyanın fıkhı ne olacak, değil mi mesela? Bunu artık şu anda konuşuyoruz ama...
2004'te sosyal medya hayatımıza girdi. İnternet biraz daha eski. Metaverse dedikleri şey biraz girer gibi oldu. Sonra çıktı. Şimdi yapay zeka. Ama bunların hepsinin bir ahlakı, bir adabı, bir etiği olsa gerek. Tabii bununla ilgili şeyler yazıldı, yazılıyor. Mesela ekran süreleri çok büyük. İnsanların başında bir bela var. Hani Allah'a şükür bir hiçbir şey alışkanlığımız yok diye seviniyorduk. Ne derler ona? Kötü alışkanlığımız yok. İşte tütün yok, şu yok, bu yok diye seviniyorduk ama şimdi gördük ki aslında bambaşka bir şeyle sınanıyoruz. Bütün bu sınanışlarla ilgili galiba benim metinler, yani inanan bir insanın modern dünyada birçok farklı biçimde sınanışı, denenişi. Eee, Necip Fazıl'ın bugün çok andık dediği gibi diyor ki, "Bıçaklarım su oldu boyuna bilenmekten." Diyor Necip Fazıl. Yani bir şeye hep yeni niyetlerle, güzel niyetlerle başlamak, başlamak, başlamak, başlamak gide gide gide insanın kendine olan güveni, inancı azalıyor. Yani hep aynı şeyle sınanıyorsunuz. Ovelamadığınız sürece de hep onlar sanabiliyorsunuz. Atladığınız zaman başka bir şey geçecek. Ona şüphe yok. Eee, insanın dünyadaki biraz işte bu sınanışı mücadelesi gibi kısaca benim metinler için bunları söyleyebilirim.
Evet. [boğazını temizler] Şimdi hocam, eee, isterseniz kısaca, çünkü, eee, öteden beri programımızda gelen hem selamlar ve hem de soruları alıyoruz. Mahmut hocamız, Mehmet Sağlam Bey selam ve muhabbet iletiyor.
Ayşegül Sözend, onunla gerçekleştirdiğiniz programı da izledim. Ayşegül, hanımefendiyi biz de dikkat et, çocuk edebiyatı yazarı ve şairi. Anne...
Şair. Biz de programımızda konuğumuz oldu. Ona da selam ve muhabbet iletiyorum. İyi programlar, selamlar diyor Cafer hocam. Abdullah hocama sonsuz selamlar.
Şimdi onunla ilgili bölümleri birkaç yerde var. Onları bir anda okumuş olayım. Eee, "Çocuk Olma Sırası" programımı yaparken ben de bu sikle başladım. Çok kıymetli programlar diyor. Sonra Ayşegül Hanım'la gazetede "Ters Şiir Hatırası". Çok güzel bir anıydı. Severiz." diyor.
Evet. O anıyı da...
Evet.
Hocam, eee, isterseniz onu da kısa ifade edelim. Bilmiyorum, eee...
Anıyım mı?
Evet. Evet.
Benim, eee, Karaman'da Karaman İmam Hatip Lisesi'nin o zaman ortaokul kısmı vardı, şimdi yok. Eee, eee, şey yaptık işte bir arkadaşım dedi, "Yani madem şiir yazıyorsun, yayınla." falan diye. Başka bir imkan da yok. Dergi, mergi de yok. Ben de Karaman'da Uyanış Gazetesi'ne götürmüştüm. Sağ olsunlar yayınladılar. Hani gazete deyince de bugün böyle tebrik kartı falan basan tipo dediğimiz baskılar var. Hala var. Offset değil yani. Offset çok büyük baskılar.
Evet.
İki sayfalık şeyler yani gazete dediğimiz şeyler. Onlar da küçücük bir dükkanın içinde. Eee, ilginçtir. Uyanış Gazetesi hala orada. Ben Karaman'a sık gidiyorum. Eee, neyse maalesef işte o gün geldi. Büyük bir heyecanla dergiyi açtım. Ben TV'yi açtım ki, eee, benim ismim böyle tepe taklak duruyor. O Necip Fazıl vari dediğim şiirler. Muhtemelen ortaokul 7. sınıf, 6. sınıf falandım. Yani edebiyata tepe taklak bir giriş yapmış olduk.
Eyvallah.
Yani tersten basılmış bir şiir.
Evet.
Evet. Eee, Mahmut Ökel'in selamını, Murat Paşa'un selamını iletim. E, Mehmet Öğütçü, "Hayırlı akşamlar size ve Abdullah hocama hürmetler." diyor. Kıymetli İsmet Erdal hocamız selam ve kalbi hürmetler.
İsmet Erdal hocamızla da programda konuğumuz oldu. Mahmut Pekel, selam iletiyor. Kıymetli, eee, şairimiz Mehmet Yıldız. "Hayırlı akşamlar, iyi yayınlar, eee, aziz dostlar." diyor. "Size ve konuğunuz Abdullah Bey'e selam olsun. Abdullah Bey çok velut bir sanat ve düşünce insanı. Ömrüne, kalemine bereket olsun. Teşekkür."
E, Furkan Uzunkaya, Ömer Kaan Öztürk hayırlı yayınlar diliyor. Bayram Kılıç hocamız selam olsun, muhabbet olsun, dolsun, güzel bir program olmasını diliyorum diyor.
Teşekkür.
Abdülkerim Uzunka selam iletiyor. Rukiye Aydın hocamız. Eee, Rukiye hocamı bilmiyorum hocam. Onu da...
Tabii tabii tanışırız.
Evet. Rukiye Hanım da sağ olsun...
O da konuğumuz oldu. Gayretli bir...
Hocamız. Eee, evet. "Merhaba değerli hocam. Size ve değerli misafiriniz Abdullah hocama selamlar sunuyorum. Hayırlı bereketli bir program olsun diliyorum." diyor Mustafa Işık, şairimiz, yazarımız, hocamız. "Hayırlı vakitler dilerim Sayın müdürüm. Değerli konuğunuza esenlikler." diyor. Eee, Dilek Öztürk iyi yayınlar diliyor. Eee, Arif Şimşek Beyi, sayın başmüfettişimiz, sayın genel müdürümüz, alt halinizi, kıymetli hocamı ve tüm katılımcılara saygı sunuyorum. Eee, birkaç program mücbir sebepten dolayı izleyemediğim için üzgünüm. Şu anda programı ailece izliyor." diyor. "Başarılı yayınlar diliyorum." Murat Aslan bereketli program olsun diyor. Hızır İrfan Önder hocamız, şairimiz. "İyi geceler, hayırlı yayınlar diliyorum. Size ve konuğunuza selamlar." Mehmet Ayhan Bey, "Hayırlı akşamlar üstadım. Selam, saygı konuğunuza. Hayırlı yayınlar." Yine Songül Özel hocamız, eee, şairimiz, yazarımız. "Cafer Hocam, konuğunuz. Hoş geldiniz. Hayırlı yayınlar diliyorum." diyor. Eee, Ali Yılmaz hocamız, değerli dostlar. Aur Özbekistan'dan selam iletiyor. Eee, Seracettin Özaltay ve konuğunuza, tüm dinleyenlere selam olsun diyor. Ahmet Demirel, "Abdullah Harmancı değil de Abdullah Öykücü mü demek gerekir acaba diye" ifade...
İfade etmiş herhalde. Hocam bu ismi ilk defa görüyoruz. Herhalde sizin...
Ahmet Bey Konya'da vaiz.
He, doğru. Sizi tanıyan birisi belli zaten.
Vaiz. Evet.
Evet. Eee, Edat, kıymetli şairimiz, yazarımız. "İyi yayınlar hocam, saygılar." diyor. Evet. Ahmet Demirel hem akademisyen hem de öykücü. Bu çok güzel." diyor. Eee, kıymetli rektörümüz Mustafa Doğan Karaoşkun. "İyi yayınlar sevgili dostum. Misafirinize de hoş geldiniz." diyor. "Saygılar sunuyorum." eee, Fatma K, e, Abdullah Hoca'ya, eee, muhabbetlerimi sunuyorum." diyor. Sağ olsun, eee, Fatma Hanım'ı bilmiyorum, tanıdığımız, o da Almanya'da gayretan...
Evet. Gayretli bir kardeşimiz, yazarımız. Onunla da güzel bir...
Program gerçekleştirdik. Öykü konusunda söylediklerine kesinlikle katılıyorum. Her öykü yeni bir evrene kapı aralıyor. Bu paha biçilmez. İyi yayınlar diliyorum." diyor Cemil Yıldız hocamız. "Hayırlı akşamlar diliyor. Ömer Faruk Uzumkay hayırlı akşamlar, iyi yayınlar diliyor. Evet, yine ortak dostlarımızdan kıymetli Vural Kaya, "Ne güzel bir güzellik. Abdullah hocama, Cafer hocamı tebrik ediyorum. Çok güzelsiniz." diyor hocam. Öyle gözüküyor. Vural hocayla da söyleşi yapmıştınız. Görmüştüm. Kitapta da var. Vural hocayla biz Konya'da beraberiz ve 90'larda bana, yani daha Türkiye uyanmamıştı, bana çocuk edebiyatı konusunda yazmam gerektiğini söylemişti 90'larda. Yani düşünün, Can Çocuk, hani Türkiye'nin en büyük yayınlarından biri.
Ev...
Can Çocuk 2012'de falan kuruldu.
Hı.
Yani Vural hoca bana 90'ların ortalarıydı ya da biraz daha sonraları, eee, "Çocuklar için yazman gerekir." dediği zaman Türkiye'de, eee, sadece çocuklar için kurulmuş bir yayınevi bildiğim kadarıyla yoktu. Büyük yayınevlerinin belki yan isim bile yoktu yani. Yani çocuklar için yayınevi için. Şimdi bugün şey alınıyor biliyorsunuz, lisans alınıyor hocam.
Evet.
Ve 2000'den fazla çocuk yayını var Türkiye'de. Bu çok güzel bir şey. Elbette büyük bir zenginlik. Yeter ki bunlar hani işlesin tam olarak, gerçek anlamda işlesin. Vural hocaya selamlar.
Eyvallah.
Adem Yıldız selam ve muhabbet iletiyor. Mustafa Doğan Karacoşkun hocamız, "Öykünün ne olduğunu, ne olmadığını dair efradı ayarını mani bir şekilde anlatan, öylesine geniş bir perspektif ortaya koyan Abdullah Bey'in anlatımları son derece ufuk açıcıydı. Yüreğine sağlık." diyor. "İnsanlık paydasında bir araya gelmek ve bunu edebi ürünlerle yapmak. Bu dal, tutunmamız gereken çok güzel bir dal. Okuyucusuyla, yazarıyla bu dala tutunmak çok kıymetli." diye ifade ediyor. Kıymetli rektörümüz Ayşegül Sözend diyor ki, "Kesinlikle katılıyorum. Yarına kalacak olan sanattır. Sanatın kendisi zaten içinde her türlü değeri barındırır. Evet. Musa Yıldız, eee, hocamız, rektörümüz, Gazi'nin eski rektörü. "Cafer hocam iyi yayınlar diliyorum. Selam ve dua iletiyoruz." diyor size hocam. Muhammed Furkan geldi. "Selam, aleyküm kıymetli Cafer hocam ve Abdullah hocam iyi yayınlar." diyor. Metin Arbacı, Yusuf Asal var. "Son dönemde çocuk edebiyatımızda epey okunuyor." diye bir bilgi notu paylaşmış. Yine kıymetli hocamız, şairimiz Nur Serata hanımefendi iyi yayınlar diyor. Eee, Fatma Türk hocam, "Çocuk edebiyatında güdülen mesaj kaygısı bize puan kaybettiriyor. Özellikle dini mesaj verme tasası eseri geri plana itiyor. Küçük Karabalık ve Küçük Prens neden evrensel üzerine düşünülmeli?" diyor. Ahmet Uzun Kaya selam ve muhabbet iletiyor. Turki hocam, "Edebiyat, özellikle çocuk edebiyatı bizi yürekten yakaladı bu programda. Edebiyatın dünyayı kuşatması muhteşem bir şey. Hocamızın öykülerini seve seve okuyoruz. Sohbetiniz bizi mutlu ediyor." Eee, kıymetli genel müdürümüz Sami Kabaş Bey. "Muhterem hocam hayırlı yayınlar. Size ve takipçi dostlara selam ediyorum. Eee, hocalar bozulmadan millet bozulmaz." diyor. "Hak üzere sebat edenlere selam olsun." diyor. "İnşallah sebat edenlerden oluruz hocam." Dostlarımızın da böylelikle mesajlarını okumuş olduk. Şimdi hocam çocuk edebiyatına bölümüne geçeceğiz ama tabii burada sizin de önemsediğiniz, bizim de eserlerini zevkle okuduğumuz işte rahmete kavuşan Rasim Abi'den yine sizin eee bolca zikrettiğiniz bizim yine öykü denince yine dergicilik denince ki edebiyatta bunun da çok önemini vurguluyorsunuz. Dergaha yolun düşmesi gerekiyor. Dergah bunlardan biri. Yine işte dergahın, ona da programında onu söylemiştim, Mukadder Gemici'i beraber İstanbul Belediyesinde İSMEK'te beraber çalıştığımız, o da dergahın ve dergah birçok yazarımıza gönlünü, kapılarını açan orada bir Mustafa Kutlu duruşu var. İşte, eee, az önce bu yani yaşayan, birtakım, evet, sizin eserlerinizden dedik ama bir öykücüden, bir hocamızdan, bu anlamda da hani bir ne diyor, tavsiye değil ama bir duruş, onu da bilemeye. Çünkü herkes kendi bulsun eserini diye de söyleyişiniz var. Bu konuda da birkaç kelam etmek isterseniz dinlemek isteriz açıkçası. Bu arada Cihan Aktaş'tan yine bahsettiğimiz ki bizim de konuk ettiğimiz isimlerden biri. Ona da selam olsun. Muhtemelen programı takip ediyordur.
Hocam, eee, dergilerin bittiği bir dönemdeyiz. Yani çok iddialı gelebilir size ama artık bilgi dijital bir akışa girdiği için, ben şöyle bir cümle kurmuştum. Tabii, eee, hepimiz farklı şeyler düşünebiliriz. Henüz tamamlanmadığı için süreç, bana katılmayabilirsiniz. Mesela gazete bitti. Bu tartışma yok zaten. Kimse bunu tartışmıyor. Gazete bu anlamıyla bitti.
Evet. [boğazını temizler]
Eee, dergi ise bence, eee, yoğun bakıma alındı bugünlerde.
Kitap ise, işte poliklinikte, yani hasta olduğuna dair belirtiler vermeye başladı. Eee, dergi neden yoğun bakımda derseniz, hani çevre, biz diyelim 30 yıldır hem okuyorum hem bu dergilerde yazıyorum. O kadar ciddi bir şekilde bir çekilme var ki. Ya birçok farklı nedeni tabii ki sayılabilir. Yani dijitalleşme bunlardan sadece biri olmak üzere. Evet. Yani Dergah adı geçen Cihan Aktaş, Nazan Bekiroğlu, Fatma Barbarosoğlu gibi isimler baş...
Yıldız Ramazanoğlu falan. Biz, bizim jenerasyon da bir sonrakiydi. Ne diyeyim size? Bugün kalem tutan, yaşı 60'ı geçmiş, yani 60'ı geçmiş diyorum, eee, isimler arasında neredeyse bugün hani seküler dindar diye bir belki ayrımı yapılabilir. Bizim camia içerisindeki kalemlerin %90'ı bu dergide ortaya çıktı. Büyük bir bereket oldu. Onun bir sebebi de henüz dijitalleşme tabii yoktu. Birinci şey bu. Büyük bir imkandı o. İkincisi Mustafa Kutlu. Düşünün, ben öykü göndermeye ara verdim diye. Benim cep telefonu falan da yok. Çalıştığım lisenin telefonunu bulup orayı arayıp, "Abdullah, öykü yazmaya devam etmen lazım. Niye bıraktın?" diyecek kadar, yani benim daha ortada iki üç tane hikayem var düşünün. Eee, yani bu kadar ciddi bir şekilde işine sarılmış bir, eee, bugünkü Türkçeyle editördü. O zaman yazı işleri müdürü diyorduk. Yani Kutlu mesela böyle gönülden, [homurdanır] eee, saf, masum bir biçimde bizleri katkı sunmaya çalıştı. 2018'e kadar da bu süreci devam ettirdi. Bugün de çok güzel dergiler çıkıyor. İstikrarlı da çıkıyor. Hatta şu anda büyük, ne diyelim, şirketler, maaşlı editör çalıştırıyorlar. Yani, eee, dergi çıkardığı için maaş alan bir sürü insan var artık Türkiye'de. Yani daha sistematik dergiler çıkıyor ama ilginç bir şekilde şey çekiliyor.
Eee, biz gene de ısrarla şunu diyoruz. Mesela öykü kitabım çıkarmak istiyorum diyen gence diyoruz ki, hayır olmaz. Sen bu öyküleri dergilerde yayınlamalısın. Bir edebi süreçten geçmelisin. Eee, nedir o? İşte usta dediğimiz kişi şu anda kimse, dergiye göre değişir. Sizin öykülerinizi okumalı, bir daha okumalı, reddetmeli. Yani bir öyküm çıksın diye bir buçuk sene beklediğimi ben hatırlıyorum Dergah'ta. Şimdi denilebilir ki, hocam siz kendiniz söylediniz, dergi ölüyor. Tamam, illaki dergi olmak zorunda değil ama kişinin, bir editörle, bir yazı işleri müdürüyle, bir hocayla, bir ustayla çalışarak bu atölyelerde de olur. İşte Ali Ural hoca yapıyor bunu. Atölyede olur. Yani dergi illa dergi yapısı içerisinde olsun filan demiyorum. Neden? Derginin bittiğini ben görebiliyorum yani. Ama bir şekilde kişinin bir süreçten geçmesi lazım. 500'den fazla okula gittim. Bu okullar içerisinde içeriden, yani okul, o kalabalığın içinden çıkıp da, "Hocam ben bir kitap yazdım. Bakar mısınız?" sahnesinin yaşanmadığı tek bir okul yoktur. Ve bazı okullar kendi adlarına yayınevi bile kurmuş. Yani bırakın öğrencilerin kitabını bir yayınevine yollamayı, artık kendileri kitap basmaya başlamışlar. Neden? Bir taraftan da kitap çok kolay imal edilir bir şeye dönüştü. Yani siz, Word dosyanızı tamamladıysanız, tasarım, kapak, şu, bu derken dijital basım dediğimiz yeni yöntemi de eklersek bir hafta içerisinde, hısbın şu kitap resmi olarak yayınlanmış oluyor. Bazı büyük dağıtım, internet satış noktalarından satılıyor. Tamam, buraya kadar sorun yok ama o kişi belli süreçlerden geçmezse, yani Karavata'ta Ali Uğur'un sürecinden geçmezsen, Varlık Dergisi'ne gidip de Mehmet Erten'in bir eski tabirle terbiyesini almaz ise, o çocuk hemen orta 1'de, orta 2'de, orta 3'te, "Hadi benim kitabım var." sevinciyle birkaç hafta mutlu olduktan sonra, e, çöpe dönüşecek. Yani, şu anda bence geldiğimiz ve içinden çıkamadığımız bir bataklık var. Onu söyleyeyim. Bu az önce sözünü ettiğim şey, kitap imal etmek iki gün sürüyor hocam. Yani biçimsel olarak söylüyorum. Yazmak ayrı bir şey. Herkes bu şuna şu bütünlüğe, şu cilt ciltli yapıya ulaştığında kendini yazar olarak ilan ediyor. Ben de gittiğim okullardaki müdürlere diyorum ki, tabii ki yazsınlar. Hiçbir şekilde böyle bir güzelliğe hayır denemez ve onlara e fren yaptırmak istemiyorum. Ama şunu söylemek zorundayım. Okulunuzun bahçesinde voleybol oynayan çocuğa voleybolcu demiyorsunuz. Neden? Bir süreçten geçecek çocuk, kendini kanıtlayacak, profesyonelleşecek. O kadar yıl antrenman alacak. Bir de bakacağız televizyonda göreceğiz. Ne bileyim, bir takımda göreceğiz. Diyeceğiz ki, tamam ya bu çocuk lisansını da aldı. Helal olsun sana. 10 yıldır bunun için. Ama A4 kağıdını dolduran herkes yazar memlekette. Yani hiçbir meslek bu kadar itibar kaybetmedi. Eee, neye itiraz ettiğim inşallah anlaşılmıştır. Kitap yayınlanması, yazılması asla böyle bir şeye itiraz etmiyorum. Fakat edebiyatın kendi editöryal süreçleri yaşanmadığı için ilk sorunuza cevap verirken anlatmıştım. Kişi bir tür seçecek. Türle ilgili dünyadan, Türkiye'den okumalar yapacak. Büyük etki altında kalacak. Hedi yazarlardan etkilenecek ve bu etki, bu etkiden bir gün kurtulacak. İşte o kurtuluştan sonra ona yazar diyeceğiz. Nasıl ki bir futbolcu olmak isteyen çocuk en az 10 sene altyapılarda çile çekiyorsa, hafta sonlarını, okul sonralarını, antrenmanlarda geçiriyorsa ve bunu başardığı zaman helal olsun diyorsak, bu süreçler bitince bir insana yazar diyebilmeliyiz. Şu anda Türkiye'de herhangi bir okulda kitabı olmayan bir yazar öğretmen yok. Gittiğim bütün okullarda öğretmenler program bitince benim yanıma gelerek bana imzalı kitaplarını verirler. E daha çok olsun. Bakın bu burada bir ket vurma içerisinde değilim ama onlara şunu diyorum. Kitabın üzerinde ne yazıyor biliyor musunuz? Şu anda bizi izleyenler arasında da vardır bu. Yani kırılmasınlar. Kitabın üzerinde "Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık" yazıyor. Bunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Eskiden yazar parasını bir matbaaya verirdi. Neyse, bir kitapçıya, bir yayınevine. Her yayınevi asla bunu yapmazdı onu söyleyeyim. Halaenen yayınevleri var ve şiirlerini yayınlatırdı. Biz de derdik ki, bak yöntem bu değil. Şu dergide yazacaksın. North of Fry diye bir 20. Yılın en büyük edebiyat eleştirmeni Ketebe ve İdancılık bu adamın kitaplarını bastı. North of Fry'ın söylediği bir şey var. Yani her şey gibi edebiyat da bir uzlaşımdır. Reddedildiği yayınevinden bir tek kitap okumamış genç. Reddedildiği yayınevinin bir tek kitabını okumamış. Reddedildiği der, yani şiir gönderdiği dergiyi hiç eline alıp bakmamış. O yüzden de şunu anlayamıyor. Bunlar beni niye reddetti? Niye reddedecek? Bugün her şeyde olduğu gibi, mimarlıkta olduğu gibi, hukukta olduğu gibi, edebiyatta da hocam, yaratıcı yazarlıkta bir uzlaşım dili var. Yani insanlar mesela modern şiir bugün bir yere geldi. Beğenelim, beğenmeyelim, kızalım, "Bunlar ne biçim şiir?" diyelim. Vallahi. Türkiye'de şiiri temsil eden 10 tane dergi varsa koyun masanın üstüne, Hece, Muhit, Varlık, Kitaplık Dergisi, Mahalle Mektubu şiirlerini okuyun. Yani bu şiir bir noktaya geldi. Gencin bununla hiçbir alakası yok. Evindeki, dün bir tweet attım, "Had bilmez bir heveskarlık var." diye.
E olsun hocam, niye üzülüyorsunuz diyeceksin. Şuna üzülüyorum. 50 yıllık bir yazarın emeğiyle eee işte KDY yazıyor. Yani biliyorsunuz KDY diye bir şey var. Şimdi fabrikalaştı bu. Eee oradan yani siz şimdi herhangi bir arkadaşımız Word belgesini atsın. Tasarımını da tabii kendinizin yapması gerekiyor. Zaten kitap gibi doğrudan yayıncılık bedel almadan bunu diyenlerin şeyini açıyorum.
Bunu niye anlatıyorum uzun uzun? Şundan dolayı. Eğer film çekmek 1 milyon Türk lirası değil de mesela 100.000 liralık bir bütçeyle olabilseydi Türkiye'de hocam sinemanın zerre kadar itibarı kalmazdı. Yani hepimiz sinema o şirketlerin dolaşımına çektiğimiz 60-70-80 dakikalık filmleri sokabilseydik. Niye? Çok büyük paralar istiyor ve eee onu da işte birtakım profesyoneller yapıyor. Onlar da bu konuda çok eğitim almış. Ortaya da güzel şeyler çıkıyor.
Edebiyatta bu vasat silindi. Bizi kurtaran edebiyat dergileriydi ben. Bugün bile yani bugün bile birisi benim karşıma çıkıp "Siz dergâhta yazmıştınız değil mi?" diyor. Yani 30 yıllık hikayeyi hatırlıyor. Bu imkanlar silindi. Bu gençler ne yapacak diyeceksiniz ama şimdi başka bir imkan ortaya çıktı. Yaratıcı yazarlık atölyeleri. Az önce bazı isimler okudunuz. Oradaki hocalarımızı bile ben eee Ali Ural hocamızın işte atölyelerinden tanıyorum. Tabii sadece Ali Ural değil. Hani son yıllarda bir hayli atölye var.
Yani Ali Ural'ın hocam hakikaten onu siz de vurguladınız. Tabii hem konuğum oldu hem de Ali Ural'ın mektebinden adeta mezun olan onlarca ismi konuk ettim. Yani öyle de bir... Benim programımda herhalde 15'in üzerinde Ali Ural'dan yetişme, belki yüzleri aşan isim var. Kitabı yani kitabı çıkmış belki 300 civarında isim var. Önemli yani kitabı çıkmış demek...
Medresede belki 5-6 yıl, yani medrese-yi mecazi olarak söylüyorum tabii, eğitim almış demek hocam. Yani orada Ali abi haftalık olarak kitaplar okutuyor, metinleri tartıştırıyor. Eee, birçok arkadaşımız bizimle de paylaşıyor. Ben de o şeylere konuk olduğum için biliyorum. Yani kitabı çıkmış 300 kişi var. Ne demek biliyor musunuz? Onlar belki 5 yıl, belki 10 yıldır bir şekilde eğitim alıyorlar. Ben buna hiçbir şekilde bir şey diyemem. Benim dediğim başka bir şey.
Şu anda var ya yazarların kendi... Yani Umberto Eco, toprağı bol olsun, o da öldü. O bir espri yapmıştı, "Basın giderini karşılayan yazarlar" diye. Biz de gülmüştük. Biz zannediyorduk ki bu Umberto'nun bir esprisi zannediyorduk. Bugün Türkiye'de yazarları, yani yazarların bence %70-80'i hocam, basım giderini yazar karşılayan yazarlar grubuna girmeye başladı.
Olsun, ne olacak diyebilirsiniz. Artık sahih sahici, yani okura sağlıklı bir şekilde ulaşabilecek, öğrencilerimizin eline verebileceğimiz tarzda nitelikli metinler eee almadı. Ya da şöyle söyleyelim. Mesela bir stadyumda bir miting yapıldığını düşünün. Bir kişi konuşur, 30.000 kişi de dinler doğal olarak. Eee, bugün nasıl bir dünyada yaşıyoruz biliyor musunuz? 30.000 kişinin, 15.000'inin elinde hoparlör var ve anlatmaya çalışıyorlar. Yani postmodern kültür...
H... H... İktidar alanlarını yok etti hocam. Yani dergâh bir iktidar alanıydı. HC iklim... Ben Ali Haydar Haksal'ın dergisinde yazdım. Bana çok büyük katkılar sunmuştur Ali hocam. Allah uzun ömür versin. Ya da başka dergilerde. Şimdi şöyle bir şeye dönüştü hocam. Eee, akıllı telefonunu iyi kullanabilen herhangi bir liseli genç de fenomen. Yani benimle ilgili Hürriyet Gazetesi'nin kültür sayfasında bir yazı çıkmasının, eee, yüksek takipçi sayılı bir fenomenin paylaşım yapmasıyla kıyaslandığında birincisinin hiçbir hükmü kalmadı. Postmodern kültür, modern kültürün bütün iktidar alanlarını sildi hocam. Yani bir televizyonda bir türkü söylemek falan Türkiye'de tanınmak anlamına geliyordu. Hatırlayın. Mümkün mü yani böyle bir şey? Mümkün mü?
Başka bir... Şimdi hocam orada şöyle bir soru, bunu açmanız için devam etse nasıl olur? Mesela Dursun Ali... Tokel hocayla da program işte e yap dedik bir Ramazandı. Eee, ve eee şairin Ramazan'ı ağırlıklı olmak üzere edebiyat. Şimdi onun mesela şöyle bir yaklaşımı vardı. Yani diyelim ki eee imkanları kullanma, bu çağın her çağın bir dönemi. Dün işte, yani edebi muhit, çevre, dergi, bunun önemi ve hala ısrarınız ve bugün yaratıcı demek ki çağın ihtiyaçları ve yeni yerine ikame edilebilecek bir şeyler varsa onu da zorlamak gerekiyor. Şimdi tabii bir dijital dünyada yaşıyoruz. Sosyal medya olayı var. Eee, ve bu alanları... Yani onun için mesela, onun biraz yine şey yaklaşımıyla, "İşte peygamber olsaydı bugün elinde bir tripot olurdu" gibi böyle bir yaklaşımla olayı ifade eden, yani eee bu imkanları kullanma veya... Buradaki Türkiye'de 1980'li yıllardan itibaren bunları biz çok tartıştık. Hatta Erbakan Hoca Hilal TV diye bir kanal kurmak istediği zaman ona çok itiraz edenler oldu.
Burada bir şeyin altını çizmek istiyorum. Başka bir medeniyetin ürettiği bir alet bizi dönüştürür, değiştirir ve bizim hedeflerimize çok da yatkın değildir. Kim ne derse desin. Bugün sosyal medyanın çok olumsuz sonuçlarını ben de dahil olmak üzere kullanan herkes yaşıyor. Farkında mı onu bilmiyorum. Mesela bizi yüzeyselleştiriyor. Bizi dünyadaki herhangi bir, küçümsemek için söylemiyorum, derdi davası olmayan bir ergenle aynı seviyeye indiriyor. Yani "Hazreti Peygamber olsaydı" diye başlayan cümlelere dikkat etmemiz lazım. O kadar basit değil. Eee, düşmanımızın ürettiği silahları kullanıyoruz. Hiçbir şey biz üretmedik. Yani şu anda bizim silah dediğimiz şeylerin hiçbiri bize ait değil. Ve bu aletler mesela bizi aşırı derecede birbirimize benzetiyor. Yani bir örnekleştiriyor. Yani şahsiyet, her insanın kendine ait olan biricikliğini siliyor. Öbürü yüzeyselleştiriyor. Niye buradasınız diyeceksiniz? Doğru. Yani bu haklı bir soru. Eee, madem bunun sorunları var, o zaman bunu niye kullanıyorsunuz diyeceksiniz. Kullanmayanı da var etmiyor. Bakın, bunu çok önceden bir tweet halinde atmıştım. Biz bu aletleri, yani var var gözükmek, görünmek isterseniz, varsaymıyor. Gözükmek istediğiniz zaman buharlaştırıyor sizi, yok ediyor. Yani gözükmeyeyim dediğinizde zaten hiçbir şansınız kalmıyor. Yani bugün mesela sosyal medyası olmayan, aynı zamanda yayınevi ya da dergisinin de sosyal medyası olmayan, yani öğrencileri hazırlar, başka aparatları vardır, İsmet Özel gibi onlardan bahsetmiyorum. Ama sosyal medyanız olmadığında da olmadığınız için yoksunuz. Yani sistem sizi var olduğunuz için cezalandırıyor. Olmadığınız için zaten en büyük ceza o. Sezai Karakoç ya da Sinan Oğan gibi yazarlar susmayı tercih ettiler. Mesela Sezai abi parti kuruncaya kadar kimseyle röportaj yapmamıştı. O dönemlerde susmak prestijli bir şeydi, kıymetli bir şeydi. Sustuğu için Nuri Pakdil'e saygı duymuştuk. Şimdi içimizden herhangi biri susmayı denesin. Şu anda beni dinleyen arkadaşlardan herhangi biri susmayı denesin. En yakın arkadaşı dahil olmak üzere kimsenin haberi bile olmaz. Ruhu bile duymaz. Yani bu insan niye susuyor? Kimse bu soruyu sormaz. Yani başka bir çağa geldik. Eee, yani bir taraftan, eee, bu sosyal medyalar vesaire birçok cihaz bizi değiştiriyor, dönüştürüyor. Çok sağlıksız, şeffaflaştırıyor. Güvenlik sorunlarından bahsetmiyorum. Yani hepimizin güvenliği çok büyük tehlikede. Ondan bahsetmiyorum. Ama bu alet, hani küçük çocuklara "Pembeyi seç, mantariyi seç, kırmızı ayakkabıyı seç, saç rengini seç." Evet. Biraz sonra çocuk kendisi bir tip ortaya koyduğunu düşünüyor. Ya halbuki hiçbiri, hiçbiri ona ait değil. Aynı bizimki de öyle. Yani bize bir şey ortaya koyma şansı vermiyorlar. Eee, sadece önümüze koydukları 3-4 seçenekten birisini seçiyoruz. İşte rengini, biçimini filan belirliyoruz. Ama sonuçta hepimizi birbirine dönüş, değiş, ne diyelim? Dönüştüren, birbirine benzeten, aşırı derecede yüzeyselleştiren ve hikmet değil enformasyon üreten bir sistemin içindeyiz. Ve bundan dolayı çok sık tekrar ettiği için enformasyonda herkesin ağzında şöyle bir laf var. "Şundan bıktım, şundan usandım." Mesela yazarlar kitaplarını paylaşıyorlar sosyal medyada ve bu şöyle bir, şu aklımıza şunu getirebilir. Tamam işte duyurma sorunu çözdü, okura ulaştı diye düşünebilir. Fakat sosyal medyada çok görülen bir nesne ne olursa olsun itibarını yitiriyor ve okurdaki merak duygusu da kayboluyor imiş. Yani tersinden, eee, olumsuz işleyen bir süreç var. Belki yarın sosyal medyası olmayan insanlar, ne bileyim, çok kıymetlenecek, çok değerlenecek. Eee, çünkü Marshall McLuhan bunu 70'lerde söylemişti. Dünya bunu 60'larda tartışmıştı. Hocam, eee, nedir? Eee, "Araç mesajın kendisidir." Yani üretilen araç. Yani bıçak kurban, kurban kesmek için de kullanılarak insan da öldürür. Bıçak kimin elinde olduğuna bağlıdır gibi bir mantık çok eskidi. Bunlar bıçak falan değil. Bunlar çok komplike araçlar, gereçler. Bizi zaten dönüştürdü, dönüştürüyor. Bunların sonuçlarını belki çok yakın bir zamanda göreceğiz. Yani yapay zekanın bizi tehdit etmesinden falan bahsetmiyorum. Oralara daha gelmedik. Eee, daha çok, yani içinde bulunduğumuz ve bence çoktan sonuçlar görülen daha vahim bir süreçten bahsediyorum.
Burada nasıl bir çıkış yolu var? Kur'an'da malumunuz, "Siz muttaki olursanız Allah çıkış yolları ihsan eder" buyurulur. Yani rasyonel bir şey değil. Yani biz bu Amerika'yı nasıl yeneceğiz? İsrail'i nasıl yeneceğiz? Adamın 300 tane atom bombası var. Eee, bu rasyonel bir bakıştır. Böyle bakmaz ki Müslüman. Müslüman şöyle bakar: "Ben doğru ve hak yolda ilerlersem Allah beni kurtaracak." Çünkü öyle diyor. Zaten kendisi söylüyor. Yani vaadediyor bize bunu. Rasyonel... Müslümanlar aşırı rasyonelleşti. Yani Müslümanlar da metafizik bir şey söylediğinizde hemen sorgulamaya başlıyor sizi. "İki iki omzumuzda iki melek olduğunu Kur'an söylüyor" ama biz söyleyemiyoruz. Yani insanlar inanılmaz pozitivistleşti. Yani bunu, ya bir kayıt bunu hemen bilimselleştirmeye çalışıyor. Eee, halbuki inandığımız kitap denizi yarıyor mesela. Yani binbir tane mucizeyi bize gösteriyor ama bugünün Müslümanı acayip derecede pozitivistleşti hocam. Yani iğne ucu kadar bir şey söylediğinizde hemen küçümseyici tavırlar falan. Yani ben kurtuluş, tabii ki Müslüman hiçbir zaman Allah'tan ümidini kesmez bir şekilde. Çünkü bizim bu sistem dediğimiz ve benim şikayet ettiğim şu şey, eee, yani bir tuşun kapatılmasıyla aslında ortadan kalkacak kadar da kırılganız. Yani çözüm çok uzaklarda bir yerde olmaya gerek...
Evet hocam. Tabii. Eee, bu bahis de başlı başına... Çok... Evet. Uzun... Çok başlı başına konuşulması gereken ama ama lakinler çok sıkıntılı olsa da e onları da ele almadan değerlendirilecek olan bir durum değil. Yani biz burada bu denli bu programı duyurmak, ilgilisi olmak, okuyan ama insanların şu anda on binlerin katıldığı X platformları var. Orada doğru, herkes fikir insanı, herkes yazar, herkes her konuyla ilgili çözüm buluyor. Ama eee siz göz ardı etseniz o insanlar orada.
Evet. Diğer taraftan tabii bir yazar için, bir edebiyatçı için ayrı bir boyut. Ama diğer taraftan da bakınca, eee, bir insanın hidayetine vesile olmak dünya ve içindekilerden daha hayırlı. Yine ben bu hidayet kavramını kullandığımda bir yazar olarak bakış açısıyla, ya bu bu bir Müslüman olarak ayrı bakılır. Bir öykü veya bir yazar tekniğiyle farklı bakılsa da ben o hidayeti şöyle kabul ediyorum. Yine bir, yani insanın gönlüne dokunmak diyorum. On...
Hocam biz sanatsal, sanatsal türlerle ilgili olarak propaganda yapmayalım dedik yoksa?
Y... Tamam, anladım hocam.
Deneme, deneme yazımızda niye derdimizi anlatmayalım? O denemeyi de anlatalım hocam. Netice itibariyle benim o hani kalbine dokunmak dediğim hadise şu. Yazı bana iyi geliyorsa...
Evet.
Ben bana iyi dokunuyor. Yani onun beni orada kalkıp, "Bana ayet anlatsın, hadis anlatsın" derdinde değilim. Ben ondan bahsetmiyorum. Ama netice itibariyle sizin orada bir varlığınızda bir kalbe dokunuyor ve onu içerisinde bulunduğu bunalımdan, şu veya bu şekliyle o yalnızlığından kurtarıyorsa da önemli denilebilir.
Şimdi hocam...
Doğru.
Eee, bu konuda ilgili elbette çok önemli, eee, benim de daha fazla yoğunlaşmama, eee, mücbir edecek açıklamalarınızı büyük bir memnuniyetle kaydettik. Eee, hem YouTube kaydediyor hem de bir taraftan hocam, siz konuşurken de epeyce notlar aldım hocam. Yani bu bunu da bir yazıya dönüştürme adına önemli mesajları.
Şimdi, eee, diğer bir bölüm, yani siz evet, eee, güçlü bir öykücü ama bunun yanında da çocuk edebiyatımıza kazandırdığınız nitelikli eserlerle de biz de edebiyat çevreleri de biliyor. Eee, evet öykücülükten sonra, yani bir alan yaklaşımı var. Bazı yazarlarımızın yaklaşımı da şu: "İyi bir yazar, sorumlu bir yazar mutlaka çocuklara da yazmalı." Tabii orada teknik konuyu siz bütün olarak şöyle, ya bir sorumluluk alanı olarak görenle ilgili söylüyorum. Bu sizin temel felsefenize de aykırı. Yani sizin paradigmanızda...
Ben yazar yazmasına karşıyım. Yoksa biz çocuklara karşı sorumluyuz. Başımın üstünde yeri var ama...
Eyvallah.
Herkes, yani her kalemin harcı olmadığını düşünüyorum.
Olmadığı ayrı bir konu ama yani keşkesini duymak da önemli. Yani orada bir sorumluluk yükleme, belki alanın önemine dikkat çekmek için de söylenmiş olabilir.
Evet. Dostların meramını da, maksadının dışına aktarmak istemem. Eee, dolayısıyla sizi bu alana, eee, yönlendiren ve çocuklar için yazmanın, eee, ve ifade ediyorsunuz, yani bir pedagoji, eee, kaygıları sıralamak olmadığını, eee, öğretme ve nasihat etme zemini olmadığını, eee, vurguluyorsunuz ve eee, önemli bana göre hususlar bir edebi özelliği ve çocuğun, eee, frekansını yakalamak diye. Şimdi bir itinayla, dikkatle konuşuyorum. Doğru.
Bir yerlerde yanlış yapmayalım. Yani doğru mu notumu aldım diye düzeltin hocam. Çocuk fırsatını yakalamak bahsediyorsunuz.
Yani hakikaten bunu, eee, başarabilmek herhalde başarırsak çocuk edebiyatında başarılı olmuş olacağız. Tabii çocuk frekansını yaşarken siz de aslında yine çocuk edebiyatında en azından benim konuk aldığım dostlarımızın da söylediği, yani iyi bir çocuk edebiyatı eseri aynı zamanda yetişkinlere de hitap eden bir kitap olmalı.
Eee, yani onun için yetişkinlerin yeniden çocuk olmaya dönmesi gerekmiyor. Onların da okuyabileceği gibi, eee, bir eser olmalı. Eee, ve tabii diğer bir konu, bu soruları hep birleştiriyorum çünkü çok oldukça sorum var. Diğer taraftan da bugün anneler, babalar ideal olarak ya çocuklarının okumayışından yakınıyor ve diğer taraftan da aslında onların okuyabileceği ve onlar o edebi zevki, estetik zevki, eee, ve efendim, yakalatmayı temin etmesi gerekiyor. Mesela geçen de bir kitaptı. Ben çok iyi niyetli aldım. Torunumu okuyordum hocam. Geldi, çocuk, belki tabii yanlış bir tercihti. Geldi, dedeyle torun arasında geçen bir süreci anlatıyor ve orada dedenin, ona anlattığı hikayeden yarın çocuğun çok güzel işlere yönelişine dair bir hikaye gidiyor. Ama hikayenin başında dede ölüyor duygusu olunca torunum dedi ki: "Dede, ben bu kitabı okumak istemiyorum." dedi. Yani o dedenin ölüşü, onun kitapla olan bağını birden kopardı. Yani her, yani bu bu kaygı, yani o frekansı yakalamakta nasıl bir şey, onu bilmiyorum. Dolayısıyla o kitap seçmenin zorluğu, anneler, babalar her şeye rağmen, yani o kadar fedakarlık yapan insanlar, belki kendileri okumasa da kendi eksikliklerini gidermek adına da çocukların okumasını arzu ediyor. Eee, onun için burada hakikaten hem çocukla okuma zevkini, eee, oluşturmak, bu zevki oluşturacak eserleri ortaya koymak ve dolayısıyla Abdullah Harvancı hocamızın, eee, çocuk edebiyatındaki hem bakışı ve zaten diyorsunuz "Genç çocuk edebiyatı yazarına da bir çift sözümüz var" diyorsunuz. Sözünüzü de, bakış açınızı da, perspektifini de efendim ve bu anlamda belki burasının biz bize göre bir çevre olduğunu, edebi çevre olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla bu alanda yazanlara da, eee, hocamın bakış açısını ortaya koymasını istiyoruz.
Hocam ben edebiyat [boğazını temizler] aşkıyla, yani yazmanın zevkiyle, nasıl bir öykü yazıyorsam aynı şekilde çocuk edebiyatına da o şekilde girdim. Eee, elbette ki çocuklar için yazmak bir sorumluluktur. Yani, eee, öbür tarafta olduğu gibi gönlünüzce her şeyi dile getiremezsiniz. Neden? Her şeyden önce onu tavlamak, tırnak içerisinde söylüyorum, daha zor. Yani bir çocuğu metinde tutmak, sonuna kadar onu tutmak daha zor. O yüzden derler ki çocuk edebiyatının iki altın kuralı var. Birisi sadelik. Çünkü çocuk birazcık karmaşıklaştığında, yani kendi boyunu açtığında elbette ki devam etmek istemeyecektir. Haklı. Öbür taraftan da merak ettirmek. Yani iki tane altın kural var. Öbür sayfada ne olacağını merak etmeli ve oyuna girebilmeli. Eee, folklorik gücü çok yüksek bir hocamız bir çocuk kitabı yazmış. Hemen elime aldım ve hemen okudum eve girer girmez ikinci ya da üçüncü sayfada bıraktım kitabı. Yani okuyamayacağımı anladım. Neden biliyor musunuz? O üç sayfada 20'ye yakın kişi var. Yani ben bir yetişkin olarak diğer şeyi boş verin, sadece yetişkin olarak bile metni takip edemeyeceğimi anladım.
Şimdi karşınızda gerçekten 9-8, neyse yani yaş grubu size göre değişir. Yani neyi hedeflediğinize göre varmış gibi ve onu kaçırmamak üzere kurulmuş bir şey olmalı, yaklaşım olmalı. Eee, birinci hedef çocuğun orada zevk alması, eğlenmesi, eee, onun ilgisini çekecek bir oyun kurulması. Yani oyun, eee, metaforik olarak söylüyorum, her çocuk kitabının temel özelliği olmalı. Oyunlaştırarak anlatabilmeli. Yani bir çocuk varmış, eee, "T ta" diye bir hastalığı varmış. Durup dururken boyu uzamaya başlıyormuş. Mesela ben böyle birini yazdım. Bir gün o kadar uzamış ki işte atmosfere kadar çıkmış boyu. Yani 100 kilometreye çıkmış. Uzay... Şey. Evet. Bir en son o... Hocam. Eyvallah hocam. Beydaba ile Devşelem. En son Turku Çocuk Yayınları.
Hocam bu yaş sınırı var mı mesela bu kitaplarla ilgili? Hani zaman zaman bunu da hep ölçülüyor. Tabii orada da belli kategorilere ayrılıyor ama.
Tabii tabii. Benimkiler 9 artı diye genel olarak söyleyebilirim ama biz bilerek kitaplara yaş yazmıyoruz. O eskiden yazılıyordu. Şimdi yazılmıyor. Çünkü hangi çocuk, hangi kolej, hangi şehir? Şimdi Kore'deki 10 yaşında, 10 yaşındaki Kore'deki çocukların okuduğu çocuk kitapları Türkiye'de mesela 12-13 yaşında okunabiliyor. Ya da burada Harry Potter lise kitabı gibi bizde.
Eee, İngiltere'deki arkadaşım bana dedi ki, "Bu İngiltere'de ilkokul kitabıdır" dedi Harry Potter. Şimdi Harry Potter'ı bir düşünün. Şöyle Harry Potter'daki kelime yoğunluğunu filan düşününce, yani İngiltere'de ilkokul çocukların Harry Potter okuyor olması akıl alır gibi değil. Ülkesine göre, kolejine göre, hatta mahallesine göre, hatta çok iyi biliriz ki aynı sınıftaki çocuklara göre bile bu iş tutmuyor. Yani biz 9 yaş diye düşünüyoruz ama mesela ben 1. sınıf, 1. sınıfın 2. dönemlik çocuklarla bile bu kitapları konuştum, tartıştım. Gayet güzel anladılar. O sınıfın sözel gücü yüksek olabilir. Çocuk kitaplarında yaş tayini çok büyük bir sorun hocam. Türkiye'de şu anda az önce konuşmuştuk, iki tane büyük, yani çocuk edebiyatının üstünde iki tane gölge var. Onun bir tanesi maalesef, "İçine birtakım mesajlar sokuşturursam iyi olur" yaklaşımı. Öbürü de piyasa. Bu bu alanı, çünkü her üç kitaptan birisi çocuk kitabı Türkiye'de. Yani artık Türkiye'de basılan her üç kitaptan...
%30'larda herhalde değil mi hocam?
%30.
Evet, %30'larda. Ve bu inanılmaz bir, tırnak içinde, pasta haline dönüştü. Eee, yani haliyle bütün büyük yayınevlerinin artık çocuk yayınları var ya da çocuk sadece çocuk kitabı çıkartan yayınevleri var. 2000'i geçmiş durumda yayınevi sayısı. Güzel bir taraftan. Yani dünya, dünyada mesela diyelim ben İran'da da bir üniversitede çocuk edebiyatı dersleri verdim. Bizim on birimiz bile değildir. Halbuki nüfuslar bizden fazla. Yani biz mesela çocuk kitabı resimleme alanında, çocuk kitabı yazarı, çocuk fuarları alanında, mesela şu çevremizdeki ülkeleri düşünün. Yani yıldız durumdayız. Çok çok iyi durumdayız. Eee, işte bu güzellikleri birazcık şey perdeliyor. Bu kadar pasta büyüyünce her türlü nitelikli, niteliksiz, yani "Ben de çocuk edebiyatında varım" gibi. Biz de diyoruz ki, "Çocuk yetişkin edebiyatı, mesela, yani ben kendim içimde söylüyorum bunu. Yetişkin edebiyatı lisans yapmaksa, üniversite okumaksa, çocuk edebiyatı doktora yapmaktır." Bakın, bunu bunu çok kolay kanıtlayabilirim.
Evet.
Eee, herhangi bir yetişkini iyi yazılmış bir şiir etkiler. Ama çocuğu etkilemek için ayrıca onu 10 yaş altına, yani bütün algıları, kavramları, bilgileri, [boğazını temizler] bilgileri, şimdi enflasyon diye konuşamazsın ki çocukla.
Doğru.
O şunu bilir ama dün bir iki çikolata almıştı o parayla. Bugün niye bir alıyor? Bu bunu sorar. Enflasyon çocuğu da çok ilgilendirir. Fakat biz ona kavramlarla anlatmak yerine hayatın o sahneleme yöntemiyle filan anlatarak onu ikna etmeye çalışırız. Zaten bu söylediğim şeyi hepimiz her gün karşımıza gelen küçük çocuklarla iletişim kurarken oturduğumuzda, mesela çömeldiğimizde, gözlerine baktığımızda, saçını okşadığımızda, hatta ses tonumuzu değiştirirken bile, yani bilim insanlarının çocuğa göre dediği şeyi zaten biz sürekli uyguluyoruz. Ama ne ilginçtir ki bugün bile, yani dünü geçtim, dün mesela Cemal Süreya alay ediyordu çocuk edebiyatı diye bölenlere, küçümsüyordu falan. Hadi onlar neyse, bugün bile kendi çevremde anlı şanlı edebiyatçı arkadaşlarımın böyle bir kategorinin gereksiz olduğunu söylediklerine şahit oluyorum. Onu söyleyen hocam, yani çocuk edebiyatının gerekliliğini tartışmaya açan arkadaşın, mesela eminim açısına gelecek ilk çocukla konuşurken ses tonunu değiştirmekten tutun da anlatım dilini, kelimelerini sadeleştirmeyi, kelimeleri azaltmayı, kelimeleri değiştirmeyi, onu güldürecek hareketler yapmayı filan tercih ediyordur. Çocuk edebiyatı bu kadar basit bir şey aslında. Yani 7'den 70'e herkesi etkileyebiliriz. Ama çocukları etkilemek için çok özel bir gayret, bir dil geliştirmek gerekiyor. Az önce sizin söylediğinizi şeye, yani sizin değil de arkadaşınızdan bir alıntı yapmıştınız. Onunla ilgili ben itiraz etmiştim hatırlarsanız. Yani mesela Kemal Tahir büyük yazardır. Hiç tartışmasız. Fakat tabii denemesi yok da Kemal Tahir çocuk kitabı yazsaydı, ne olurdu mesela? Bunu şöyle, Tarık Buğra'nın var rahmetli. Tarık Buğra'nın büyük yazar olduğunu herhalde Türkiye'de itiraz edecek bir tek isim yoktur.
Evet.
Tarık Buğra'nın çocuk kitabı, kötü bir kitap. Yani açık konuşmak istiyorum, kötü bir kitap. Niye ya? Çocuk kim? Çocuğa nasıl seslenilir? İnsan birazcık, yani teorik kitaplar okusun falan demiyorum. Bu metinler üzerine düşünse, eee, "Bir köşkünüz var mı?" diye bir kitap yazmış çocuk kitabı. Ben köşk derken aslında şunu demek istiyorum, şunu demek istiyorum diye dede çocuğa açıklamalar yapıyor. Biz de diyoruz ki, "Pedagojik hedeflerini gizlemiyorsa bir kitap kötü kitaptır."
Tabii hisset...
Yani onu, onu çocuk anlayacak. Siz çocuğa resmen önüne tabağa koyuyorsunuz, "Hadi bunu ye" diye.
Çocuk o zahmete katlanıp anlayıp, derin yapıdaki mesaja ulaşacak.
Hocam şey düşünebilir miyiz? Yani mesela yarın da, belki bugün ön plana çıkardığımız unsur yarın da, ona da o gözle bakılabilecek mi? Yani o gün gelinen nokta oydu.
Çok doğru, çok doğru. Pedagojik, pedagojik yaklaşımlar sık değiştiği için hocam...
Evet.
Çocuk kitapları hızlı eskiyor. Yani yetişkin [boğazını temizler] kitapları kadar şey... Yani o eserin kalıcılığı anlamında belki bir problem ama kendi dönemi açısından bakınca da, hani diyoruz, her olayı vaktinde değerlendirmek lazım. Haksızlık yapmama adı gibi değil.
Uğur'a o kitabı yazdığı yıllarda Türkiye bunları çoktan açmıştı.
Yani dünya da açmıştı.
Eee, haklısınız tabii ki. Çok haklısınız. Yok yok, ben genel anlamda eserlerle ilgili bakış veya olayları değerlendirmek...
Doğru, doğru tabii tabii. O dediğiniz doğru. Şimdi Bergman, yani Tarkovski'nin bile etkilendiği çok büyük bir yönetmen. Bergman, konuşuyor, yani YouTube'da şeyleri var, videoları var. Yani, mesela toplumsal cinsiyet üzerine hiç düşünmediği, bu normal tabii o dönemde böyle bir şey söylemesi normal de bugün hiçbir kadın affetmez. Yani Bergman'ı yaşatmazlar. Yani istediğim öyle bir yere geldik ki bugünkü tartışmalar vesaire.
Eee, bugün mesela çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet mevzularından dolayı birçok kitap eleniyor. Mesela Avrupa dillerine çevrilmek üzereyken, mesela ben şunu biliyorum, Muzaffer İzgü'yü çevirmekten vazgeçtiler.
H...
Sebebi şu. Tabii çok güzel kitapları var. Ben Muzaffer İzgü'nün çocuk kitaplarını çok seviyorum ama şimdi hiçbirimizin hiç düşünmediği bir şey. Mesela diyorlar ki, "Bu yemeği niye anne yapıyor da baba televizyon izliyor?" diyorlar. Yani toplumsal cinsiyet sorunu dediğim de bu. Niye hep anneler mutfaktadır da babalar televizyonun karşısında, eskiden gazete okurdu. Şimdi elinde kumanda ya da telefon var. Hatta hem telefon var hem televizyon var. Eee, bunu soruyor mesela şimdi, yani çoc...
Hocam aslında sizin ben yine dinlemelerimde gördüğüm şu, çocuk edebiyatında da yetişkinle ilgili de, yani, eee, böyle çok çeviri eseri, evet, tümden kapalı değilsiniz ama orada da itidalli bir duruşunuz var. Ben şahsen bunu çok da kıymetli buluyorum. Yani şimdi netice itibariyle, hani ne diyor Yunus? "Ol ba yezidi Bestami severidi, dostani ol dahi rahat olmadı nefselinden, hırselinden." Şimdi dolayısıyla her bir insanın olabildiğince o sanatı, estetik değerini ön plana çıkarsa da bazen ideolojinin, özellikle bizim, yani Cumhuriyet döneminin ilk dönem eserlerine baktığımızda, yani bir ideolojiyi yerleştirmenin çok önde olduğunu hocam görüyoruz değil mi? Bu hiç tartışma...
Evet. Tartışma getirmez bir hakikat. Şimdi bu eserlerde de öyle. Yani farkına varmadan burada da kişi işinin, işte cinsiyetinin, batıdan yapacağınız çocuk edebiyatı ile ilgili çalışmalarda da cinsiyetsizleştirme gayretini ve çabasını içerisinde, istediğiniz kadar edebiyat, sanat böyle olmasın dersiniz ama bu eserlerde bunu görmemeniz mümkün değil.
Var. Eee, çok belirgin bir şekilde var. O yüzden şöyle, ama maalesef dünyada çeviri kitapları, filmleri, düzenleyen, neyin çevrileceğine, neyin çevrilmeyeceğine karar veren, ne bizde nasıl, eee, seküler bir, eee, şey varsa, sistem varsa ve biz bir türlü onu kıramıyorsak, mesela o sistem için Cahit Zarifoğlu diye bir çocuk yazar hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır da Türkiye'de. Aynısı Avrupa'da da var, İran'da da var. Yani İran'a gittiğinizde, "Ya niye bu kitaplar var da şu kitaplar yok?" diye şaşkınlıkla kalıyorsunuz. Hocam, eee, mesela Almanya'da bunu Selahattin Dilidüzgün diye bir profesörden dinlemiştim. Yani o diyor ki, "Almanya'da mevcut çocuk edebiyatının %2'si, %3'ü çeviridir. Gerisi Almanların yazdığı metinlerdir." Şimdi biz de hiçbir zaman %60'ın altına düşmedi. Yani biz hep, yani %50 diyelim aşağı yukarı. Biz hep yerli edebiyat, çeviri edebiyatın ya altına düştük ya da fiy fiyani korkunç.
İnsan şunu soruyor. Çeviri, çeviriye karşı değiliz elbette. Yani binlerce kitap çevrildi. Biz de okuyoruz.
Ama özellikle çocuk edebiyatında kültürel olarak bir söz...
Her şeyde var. Yani şimdi açık söyleyeyim, Kemal Sayar niye bu kadar çok sevildi? Çünkü Türkiye'deki psikiyatrların çok büyük bir kısmının bu toprakların insanının kültürüyle ilgili hiçbir bilgisi yoktur.
Evet. Aynen. [boğazını temizler]
Yani öksüz çocukların başına dokunmayın diyor kadın ya. Bize dendi ki, "Saç teli kadar sevap kazanırsınız." Bende... Şimdi bu kadın diyor ki, "Öksüz çocukların, pardon, çocukların başına saçına dokunmayın. Çocuğa dokunmayın. Hiçbir şekilde dokunmayın" diyor. Yani İsviçre'de, Finlandiya'da, Amerika'da üretilmiş bir teoriyi yarım yamalak, çat pat bir şekilde öğrenip gelip bize anlatmaya çalışan yarı uzmanların ülkesinde yaşadığımız için bizim gibi hassasiyetleri olan bir insan, mesela Kemal Sayar psikiyatr, psikiyatri alanında sosyolojide Nurullah, Nurettin Topçu mesela. Yani Nurettin Topçu'ya olan sevgimizin sebebi nedir? Sorgulayarak almamız lazım. Bu elbise üstümüze oturmuyor. Yani ne geldiyse giyelim. Bunlar bundan anlıyor. Yani bu topraklarda, bakın bunu ben söylemiyorum. Ufuk Uras. Ufuk Uras, eski genel başkan, biliyorsunuz siyasetçi.
Bir arkadaşımla yürüyorduk diyor. Yeni Cami'nin oraya gelmişler. Ya demiş, "Ayakkabıları görünce bu camilerde ayakkabıda mı satılıyor?" demiş. Yani camiye, Müslümanların camiye girerken ayakkabılarını çıkardığını bilmeyen insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Aramızda korkunç duvarlar oluşmuş. Bizimle ilgili hiçbir fikirleri yok ve bu çevirileri bunlar yapıyor. Bu kitapları da bunlar yazıyor.
Fikirleri yok ama hükümleri çok.
Çok etkileri de çok. Hocam o kadar kitaplar çevriliyor. Neye çevireceklerine bunlar karar veriyor. İçerikle ilgili zerre kadar bir kaygı yok. Ya bu evlerin çatıları mesela Türkiye'de asla böyle çatı olmaz. Resmen Alman evi. Mesela en basit, sadece metin değil ki, illüstrasyonlar da Türk değil. Yani bir İngiliz finosu köpek çiziyor mesela. Türk çiziyor ama İngiliz finosu. Ya bu Türkiye'de böyle köpek olmaz ki. Yani Türk çocuğuna hikaye anlatıyorsun. Sokaktaki köpek İngiliz finosu. Şimdi binlerce örnek var hocam. Eee, elbette çevirelim fakat bunların bir denetimle, bir süzgeçle olması ve bu toprakların üstüne bizim üstümüze oturacak gömleklerin biçilmesi lazım. Eee, bizi anlayan çevirmenlere, yayıncılara, yazarlara ihtiyaç var diyeceğim ama Allah'a şükür onlardan artık bir hayli var. Yani çok mesafe kat ettik eskiye göre.
Evet. Bir de hocam şimdi az önce örneğini verdik. Yani 20'nin üzerinde eser var. Ben tabii eser okuma da alıp orada bir külliyat okuma, işte tematik okuma vesaire konusu okumanın gerekli artık o mevzuya da geçilebilir. Geçelim. Ama diğer taraftan da diyelim ki benim en büyük arzularımdan biri, bugün hala geçerli midir? Onu da sorma adına söylüyorum. Yani torunun eline kitabı verip mi okutmak lazım? Beraberce okuma çabasını. Çünkü şunun için ben düşünüyorum. Yani 70'li yıllarda, eee, abim o zaman İslami İlimler Fakültesi'nde Erzurum'da okuyor. Müthiş bir kitap okuyucusu. O, kış gecelerinde, karne tatili veya yaz tatilinde de olunca, yazın böyle sobanın başında, kışın böyle annem, babam, ablalarım, anne babam rahmet olsun, oturup onlar kitap okuyup, çok küçük yaşta, yani orada sıradan o hadisede zihnimin arka planında o yaşta hiç kalmaması gereken ciddi izler bırakmış o eserlerin olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla, evet, kitapları almak, o kitabı sevdirme adına empati, kendi okuyacağı kitaplarda olabilir ama açıkçası, eee, bir çocuğuyla anne babanın birlikte sesli kitap okuması, değerlendirmesi, bir dedenin, buna salık veriyor musunuz hocam? Ne dersiniz bu noktada?
Evet hocam. Şöyle, eee, özellikle en küçük yaşlarda okul öncesi diyoruz, ilkokuma diyoruz, ilk genç diyoruz. Yani çocuk edebiyatı aslında dört kısım. Okul öncesinde kreş öncesi dediğimiz için, yani kreş öncesi, kreş, ilkokuma ve ilk genç dediğimiz grup, genç edebiyatına kadar dört basamak var. Özellikle okul öncesinde o aynı yere bakarak, eee, bir arada olduğumuz çocuğun aynı metne, aynı sayfaya bakması sırasında, hani sadece bir metin okunmuş olmuyor. Bir duygusal, biyolojik de tabii ki bir iletişim kurulmuş oluyor. Birincisi mutlaka bu gerekli. İkincisi, eee, velev ki böyle olmuyor. Yaş ilerliyor mesela. Çocuk kendisi okumak isteyebilir. Çok güzel. Ama, eee, muhakkak surette ailenin, ne çocuğun okuduğu, okuyacağı kitap okuması lazım. Şimdi bunu deyince tabii bu neredeyse her hafta bir kitap okuduğunu düşünürsek, bir annenin babanın haftada 2 saat, 3 saatini ayırması demek. Bütün sorunlar hocam o emekten kaçtığımız zaman çıkıyor. Bütün çözümler de o emeği verdiğimiz zaman çıkıyor. Aslında teorik olarak ortada bir şey yok. Yani bilinmeyen bir şey yok. Bütün olay, evet, "Ben bu çocuğu bu kitabı okumadan önce benim okumam lazım." Ha bu şunun için değil. Yani sadece içinde birtakım yanlış unsurlar varsa onu tespit edeyim diye değil. Biz çocukla kitap okuyorsak bu ortak bir oyun. Yani ikimiz aynı oyunu oynayalım diye. Yani siz az önce torununuzun kitabından bahsettiniz ya. Siz o kitabı okuduğunuzda, torununuz da okuduğunda şu anda bizim yaptığımız gibi çok uzun bir sohbet imkanı ortaya çıkıyor. Yani aynı filmi izlemiş iki arkadaşın...
Teneffüsteki sohbetleri gibi.
Yani yarın içinde aslında onun düşün, bir anı, bir hatıra oluşturmak açısından da son derece kıymetli. Hem bizim okumamız, eee, okuduktan sonra da onunla o okunan metin üzerinde konuşmamız, hatta metinde olmayanları da konuşmamız. Yani orada bir resim var. O resimde bir aslan var. Yazar o aslandan çok fazla bahsetmiyor olabilir. Acaba o aslanın hikayesi nedir diye çocuğa hayal kurdurmak ve yeniden, onun ona bir hikaye yazdırmak gibi. O kitabı birçok, ben şimdi okullara gidiyorum. Resim öğretmeni resmini yaptırmış. Müzik öğretmeni beste yaptırmış. Edebiyat öğretmeni onun içinden bir metni ezberletmiş, tirat yaptırmış. Orada fark ettim. Yani öğretmenler bana çok güzel bir şey öğrettiler.
Hım.
Eee, bu Türkçe öğretmenin sorumluluğunda bir şey değil. Okula yazarın gelmesi. Bütün öğretmenler [boğazını temizler] tiyatro, tiyatro, beden, müzik, resim, fen bilgisi bile olabilir. Çünkü kitapların içerikleri, ekoloji, kuşlar, böcekler vesaire. Bütün okul teyakkuza geçebilir. Bu nitekim, hani ben böyle söylüyorum ama zaten öğretmenlerden öğrendim ben bunu. Okula gittiğim zaman bakıyorum, o kadar iyi, titiz çalışılmış ve herkes paydaş olmuş ki. Bu ailede de olabilir. Yani bir kitap ama illa "Şu kitabı okuyacaksın" denildiğinde hocam, çocuk elbette ki rahatsız oluyor. Burada şu da var. Kitapçıya gidip çocuk kitaplarının olduğu rafa gidip çocukla birlikte kitap seçmek. Seçimi sadece çocuklara bırakırsak felaket olur. Onu da söyleyeyim. Yani öyle bir şey yok yani. Niye? Örnekleri var. Belediyelerimiz çocuklara kitap çekiveriyorlar. Mesela 500 lira, işte 5 kitap eder mi? Eder. Hadi sen bunu al diye fuara salıyorlar. Ne oluyor biliyor musunuz? Eee, 2 saat sonra çocuk fuarın çıkış kapısına geldiğinde elinde beş tane Messi kitabı var. Yani aynı kitaptan beş tanesi. Yani bir tane Messi al, bir tane de başka bir hikaye kitabı al mesela. Ona da razıyım. Çocuk hepsine aynı kitabı almış. Hepsine Messi almış. Şimdi yeni bir karar alındı İstanbul'da. Çocuk kitapları, çocuk kitaplarının fuarlarında futbolcu kitabı satılmayacak diye. Çok doğru bir karar.
Evet.
Çocuk tamamen kendi tercihlerine bırakılamaz. Kesinlikle bizim tarafımızdan da yönlendirilmesi gerekir. Ama eğer anne baba, öğretmen edebiyattan da anlamıyorsa açık söyleyeyim. Yani çözümü şu. Ben düşüne düşüne şuraya geldim. Hocam, anne babaların ve öğretmenlerin damak tadı olması lazım. "Bu kitap iyidir. Bu kitap yok. Bunu çocuğa okutmayayım" diyebileceği bir entelektüel seviye. Yani akademik bir bilişsel bir şey değil bu. Nasıl ki bir müzik çaldığında rahatsız olup garsonu kapattırıyorsak, mesela berbat bir şey çalıyor, kapattırıyoruz ama bir şey de çaldığı zaman "Şunun sesini bir aç" diyoruz ya, demek ki bizde bir zevk var, müzik zevki var. Bunun gibi. Yani benim gördüğüm en büyük sorun Türkiye'de, Türkiye'de belki 30 kadar ilde, bunu konuştuk biz öğretmenlerle, yani kitap seçimi nasıl olmalı diye bir şey. Orada şu çıktı, yani 45 dakikalık bir konferansın sonunda hiçbir öğretmen in kitap seçimini öğrenme ihtimali yok. Ne lazım? Bizim küçük yaşlardan itibaren her bireye tek edebi zevk...
Zevk-i selim.
Evet hocam. Onu yapmadığınız zaman şu anda olduğu gibi birisi çıkıyor, saçma sapan bir liste yayınlıyor. Yani özel bir şey. Eskiden Milli Eğitim Bakanlığı yayınlıyordu. Onlar kaldırıldı. Ziya Selçuk döneminde. Şimdi ben sordum, bugünkü Milli Eğitim Bakanı görevlilerine sordum. 100 temel eser de gitti. Şimdi ne oluyor dedim. Onlar da ilginç bir şey söylediler. Talim Terbiye Kurulu kendi yetkisini her okulun Türkçe zümresine terk etmiş hocam. Yani her okulun Türkçe öğretmeni o okuldaki öğrencilerin her hafta okuyacakları kitaplar, özellikle 7. sınıfa kadar ciddi bir seri bir şekilde haftada bir kitap okunuyor ve bu Türkiye bu konuda çok iyi. Ama lise böyle değil mesela. Yani genç kitabı böyle değil ama çocuk kitaplarında çok iyiydi.
Şimdi hocam tabii yine biz edebiyatı, sanatı bu işin dışında tutacağız ama işte görüyoruz yani bütün mesele bir noktada artık dediğiniz için de söylüyorum, yani "Festagım kema ümirte emredildiğin üzere müstakim ol" ayetini ki peygamber bu ayet ve benzeri ayetler beni ihtiyarlattı dediği cümlelerin bir afişin tahammül edemediği üniversitelerin yetiştirdiği bu hocaların yerine göre neyi tercih? Yani orada da çok bundan emin olmak lazım. Yani siz öğretmenlik yaptınız. Ben de yıllarca öğretmenlik yaptım. Netice itibariyle kime göre, neye göre aynı riski, yani bu da çok, çok ciddi, çok iddialı.
Bir duruş ve ama eee çok büyük riskler de taşıyan bir duruş diye. Hani ben bu akşam hocam şunu söyleyeyim. Çok önemli aslında eee kayıtlar altına kayıt gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Elbette ki bir çocuk edebiyatını, eserini değil ama anne babalara çok ciddi yani reminder diyebileceğimiz uyarıcı, hatırlatıcı eee eee bir hareket noktasını verebilecek çok kıymetli şeyler söylendi burada. Yani bu bunu çok kıymetli buluyorum. Diğer eee öykü mevzuunda olduğu gibi. Onun için o konuyu da ondan sonra kalkıyoruz tekrar yeni başta dönüyoruz ve diyoruz ki burada yanlış yapmışız. Yani, eee, birçok umut ediyorum açılmıştır. Edebiyat öğretmeninin bile birçoğu. Neyse hocam ben vazgeçtim burada yorum yapmaktan, riski ifade etmekten.
"Tamam."
"Eee, eee, kaç gibi bitireceğiz sadece?"
"Hocam şöyle ben, eee, sualleri sormakla mesulüm. Dedik biz efradını, cami ayarını bir mani program olsun dedik. Ben şimdi o zaman bu bölümle ilgili yani ben evet eee böyle herkesin mizacına falanla ama bir neticede edebiz bu hassasiyet, kalite, estetik eee ve hakikaten bir ömrü vermiştik ve sadece ben yazdım uçaktan inerken yazdım falan yerde giderken ilham geldi değil bir ömrünü bu işe vakfeden bir hoca var. Dolayısıyla ben eee bu programda konuk ettiğim birçok eee çocuk edebiyatında eseri olan arkadaşlarımın eee eserlerini alıp torunlarımla eee efendim paylaştığım gibi gibi hocamın eserlerine böyle bakıyorum. Çocuk edebiyatına, eserlere dair dediğim gibi bizim program hocam e şey mottosu şu has peşinde, hız peşinde koşanların değil dolayısıyla iz peşinde koşanların programı. Bu program sadece bu akşamın programı değil. Nasıl ben sizin 10 sene önceki programınızı, 5 sene önceki programınızı izlediğim gibi ve ben bazı konuları daha da derinlikten ele alındığını düşünüyorum. Böyle bir kayıt olarak gördüğüm için eee ben bunu programın formatı gereği de açıkçası bir eee arşiv programı eee hafıza programı olarak görüyorum. Dolayısıyla çocuk edebiyatına dair eee Abdullah Harmancı'nın eserlerine dair eee söylenmesi gereken eee eee ifadelerinizle bu bahsiyle tamamlayıp başka bir alana geçeceğiz hızlı olarak. O zaman ben soruları bir bütün okuyayım. Siz onlar içerisinden eee hızlı bir şekilde ne kadar hülasa ederseniz vakit size aittir."
"Şimdi bu bölüm özetleyeceğiniz sorular dışında bölüm var mı?"
"Tabii. Ne var hocam? Arzu ettiğim şu. Benim eee tasarlamam şu. Eee yani biz Abdullah Harvancı'yı programa çağırdık. Yani bu oyuncak değil. Çalışmamız gerekiyordu hocam ama tüm hocalarımızla çalıştık. İran hocam yani Mustafa Özserik abi benim hayatta en çok okuduğum isimlerden biridir çok takdirle ama ben onun programı öncesi hatırlıyorum 1339 sayfa kitap okumuşum program öncesi ve onun da onlarca programını izledim. Ben söylüyorum o kitapta gördüğünüz hiçbir isim yok ki hocam. Onun üzerinde yüzlerce saat çalıştığım var. Belki onlar 5 dakikasını birçoğu eee dönüp bakma ihtiyacı duymayan da olmuş olabilir. Ben kendi işime bakıyorum. Yani dolayısıyla Abdullah Harmancı'nın çocuk bizim her şeyimizse öykü işte o dediğiniz gibi insanların eee o dokunabilmek eee duygusu önemliyse eee ve dolayısıyla eee biz o hassasiyetle eee bir akış oluşturduk. E bu bölümde hocam okuma yazma e diye bir bölümümüz var. Ardından tabii eleştiri ve dergicilik, edebiyat ortamı, edebiyat dergilerini geçtik ama şimdi edebiyat dünyası için en önemli hususlardan birisi. Eleştiri son derece kıymetli. Oradaki sualimiz şuydu. Evet, eee, eleştiriyi temellendirmek gerekir bir perspektifiniz var. İki, eleştiri bu kadar kıymetli olmasına rağmen, eee, yine çok kıymetli bir iş yapıyorsunuz. Maalesef ve maalesef eleştirinince çok fazla, eee, olmadığını görüyoruz. Yani işte bir Mehmet Kaplan'ın bu noktada sayabileceğimiz isimler var. Elbette mutlaka bu anlamda. Orada akla şu soru geliyor. Hakikaten eleştirmeye değer yazık eser mi yok? Yoksa eleştirme yapma eee efendim müktesebatımız mı yoksa eee yani orada o hani yazarın haset mi gıpta mı çizgisi diye bir sorun vardı. Eee ortadaydı. Bunu sormayı arzu ediyordum. Dergiler mevzunu eee efendim ele almıştık. eee ve diğer bir bölümümüzde eee gelenek, medeniyet gibi başlık altında sorularımız. Edebiyat dünyamızın eee işte sizin açınızdan böyle refere örnek verilebilecek isimler nedir? Günümüz Türk edebiyatı, hayat, yazı ve insan diye bir başlığımız var hocam. Hülasa ben bu programla ilgili hocam şöyle söyleyeyim. Eee elkitabetü nisful il diyorsunuz. Yazı ilmin yarısıdır. Aşağı yukarı 61 tane soru oluşturmuşum hocam. Eee şey haritasında eee dediğim gibi siz bütün bu başlıkları toparlayıp Cafer araya girme olabildiğince de aslında başlangıçta tüm aklımı kullanmaya çalıştım ama"
"Biraz sizi de kendimi de tahrik ederek daha bugüne kadar söylenmeyenler de söylensin arzusunu daha netliğe çıkmasını da arzu etti. Ha vakti saati gelince size konuşacağımız inşallah konular da var. Benim kafamda oluşan tartışaca tartışılmaya değer gördüğümuz uzadıkça uzadıkça izlenirliği azalacağı için mesela edebi eleştiriyile ilgili ben bir 5 dakika konuşayım."
"Buyurun hocam."
"Eee medeniyet eee dediniz bunu da konuşayım. Sonra tabii siz yani iki şey"
"Tamam."
"Sonra da bence siz bilirsiniz ama bitirelim."
"Tamam hocam hiç sıkıntı yok."
"Eee haklısınız. Edebi eleştiri konusunda çok haklısınız. Çok büyük sorunlar var. Eee daha kötüsünü söyleyeyim size. Eee sanıyorum artık bildiğimiz anlamıyla eee edebiyat edebi eleştiri de eee bitiyor. Yani bildiğimiz anlamıyla şu demek. Biz araç olarak vergileri kullanıyorduk. Hocam ben hala işte siz az önce söylediniz. Çocuk çocuk genç çocuk yazarına eee bir çift sözüm var diye bir yazı yazdım. Okur dergisinde bugün gördüm işte dün gördüm Zeki Bulduk hocamızla ilgili bir yazı yazdım okur dergisinde gibi. Evet."
[Boğazını temizler]
"Eee öbür taraftan artık alımlama biçimi, insanlara ulaşma biçiminin dergi olmadığını da fark etmiş durumdayım. Peki eleştiri eee ve diğer şeyler bitiyor mu? Aslında şey değiştiriyor. Biç değiştiriyor. Her şey gibi. Kitabın biçim değiştirdiği gibi. Mesela şunu fark ettim. YouTube'da şu anda bizim yaptığımız gibi ya da başka aparatlar kullanarak eee kitap eleştirisi yapıyorlar. Ha nitelik siz Mehmet Kaplan dediniz. Yani Mehmet Kaplan'ın yanından, gölgesinden bile herhalde geçemez. Ama şunu söyleyelim. Çağdaş eleştiride çok iyi isimler var."
"Evet."
"Dergi ve dergilerde ve kitapları çıkmış. Çok iyi kalemlerimiz var. İşte Necip Tosun'un eee diyelim ki öykü eleştirisinde çok iyidir. Eee şey Ömer"
[Boğazını temizler]
"Lesiz Demih Gümüş yani bu isimler artırılabilir. Benim dördüncüsü de çıkacak inşallah. Dört eleştiri kitabım var. Genellikle öykü türüne yönelik olarak."
"Evet."
"Ancak"
[Boğazını temizler]
"dediğiniz çok doğru. Kitap çıkınca bu çocuk edebiyatı için de geçerli. eee bir otoritenin, bir bilir kişinin bu kitapla ilgili artı eksi bir değerlendirme yapması lazım. Ve bu yazarın da ha bak ben bunlar bunlar aksiyormuş. Tamam ben bu konuda bir daha yazacağım kitapta şunu yapacağım gibi hırslanması lazım ve yükselmesi lazım. Şu anda hiçbir şey kalmadı. Yani sizin söylediğiniz, benim anlatmaya çalıştığım eleştiri sistemi çöktü hocam. eee dergi her şeyden önce gücünü kaybettiği için yani insanlar artık kitapçıya gidip dergi almıyor. Eee niye? Eee yani kitapçıdan dergi alma gibi bir hikaye çoktan bitti. Bilgi çok hızlı. Yani benim Zeki Buldukla ilgili yazımı Zeki Hoca eee yazdığım gün okumuştu. Eee, yani niye dağıtımcı, kitapçı, matbaacı yani bütün bunların maliyeti ve zaman harcadığımızda düşünürsek insanlar hızlı alan tercih ediyorlar ve ona ne gerek var şu şu şekilde halledelim gibi bir şey. Eee, dijitalleşmede ise işte Mehmet Kaplan'ı, Necip Tosun'u, Ömer Lekesi' olan bir dijital ortam yok ki. Dijital ortamda bir lise çocuğu çıkıp bir kitapla ilgili bir şey yazabilir. Eee, şimdi elbette onun niteliği ona göre düşük olacak. Şey, eee, büyük oranda artık yeni bir eserin ortaya çıkması halinde onun üzerine eleştiriler yazma falan filan gibi sistemler çöktü. Eee, ama bu bize çok büyük bir şey kaybettiriyor. Bunu sanatçılar çok iyi bilir. Yani Berna Moran diye bir yazar mesela Kemal Tahir'le ilgili, Orhan Kemal'le ilgili, Tanpınar'la ilgili, Ahmet Mithat'la ilgili böyle 20'şer 30'ar sayfalar eleştiriler yazdı. İnanın bu yazılardan sonra Kemal Tahir çok daha büyük bir yazar olmuştur. Okurun nezdinde de öyledir. Yani eleştiri bir yazarı 100'e mesela 500 yapabilir. Niye? Onu derinliğine kavradığı için ve okurun göremediği şeyi gördüğü için. Eleştirmen okurun basitçe verdiği yargıları temellendiren kişidir. Yani ben beğendim, beğenmedim der geçeriz. Mesela bir filmden çıkarız, sıkıldım der geçeriz. Ama eleştirmen eee filmin nerelere neleri hedeflediğini, nerelerde tökezlediğini bize analiz eden kişidir. Bu tür mekanizmalar dediğim gibi artık yerini bazı YouTuberların kitaplarla ilgili yaptığı yorumlara, e bazı"
[Boğazını temizler]
"bookerların yani Instagram'da kitap tanıtan kişiler oluyor. Çok yüksek takipçileri var. Werların reklamlarına, tanıtımlarına indirgendi ve dün zaten varlığı tartışmalı olan edebi eleştiri dijital kültürle birlikte büyük oranda gücünü yitirdi. Eee, burada ne yapılabilir derseniz dijital kültür içerisindeki bazı aparatların nitelikli kalemler tarafından ya da konuşmacılar tarafından kullanılmaz. Şimdi TRT2'de kırmızı koltuk diye bir program var. Filmden önce ve filmden sonra filmle ilgili analizler yapan iki eleştirmemiz var. Çok derinlemesine, çok çalışılmış programlar. Biz böyle kaliteli eee her ne mecrada olduğu önemli değil. Yapabilirsek yani insanları yönlendirecek ama yayınevlerinin manipülasyonu, bir kitabın çok satması için yapılmış birtakım kurgular vesaire olduğunda onların en son yeni şafak kitap kapandı. Size öyle diyeyim. Yeni Şafak kitap niye kapandı? Demek ki dijitalleşme onları"
[Boğazını temizler]
"da bir şekilde etkiledi. O gün biz beraberdik Ayşe Hanım'la yani kitabı e Yeni Çafak kitabının genel yayın yönetmeni Ayşe Oğan hanımefendiyile biz beraberdik. E bana yani benim öğrencilerim de vardı. Onlara şunu dedi. Hanginiz en son gazete bayine gidip gazete aldığınızda hatırlıyor musunuz? İçinizde gazete aldığı son günü hatırlayan var mı? dedi. Ben de dahil. eee yok yani Yeni Şafak kitap ya da eleştiri neden ortada gözükmüyor sorusuna biraz da böyle cevap verebilirim. İsterseniz eee medeniyet konusuna da görebiliriz."
"Evet hocam. Yani çünkü netice itibariyle medeniyet eee mevzusu bütün bu gayretlerin eee esasında olan eee önemli bir eee husus. Yani, eee, eee, eserlerinizde de aslında geleneği nostaljik bir özlem olarak değil, eee, yaşayan ve geleceği besleyen bir kaynak olarak, eee, görüyoruz. Eee, dolayısıyla tabii Cumhuriyet döneminin, eee, Türk edebiyatında gelenekle olan ilişkisi hep tartışma konusudur. Yani bu konu ciddi bir konudur. Tabii geleneğin eee temellük etmek, geleneği taşımak, korumak, e o güçlü bağ ve bağlantı eee aslında işte yine eee o hikaye, hikmet ilişkisi yine eee belki eee yönüyle baktığımızda eee ve o ilişki eee hangi derinlik kazandırır? Eee devralınacak bir miras mı? Yeniden yürütülmesi gereken bir unsur mu gibi soruları açmak mümkün. Ama siz zamanında daha efektif artık kullanma adına eee eee eee sizden eee bu konuyu bir değerlendirmenizi arzu ederiz. Kayıtlar gelsin."
"Evet hocam teşekkür ediyorum. Yani Kemal Tahir'in devlet anıtını okuyanlar orada çok yoğun bir Evliya Çelebi eee etkisi göreceklerdir. Bence geleneğin nasıl tevaris edildiğine çok ilginç ve başarılı bir örnektir Devletan."
"Çünkü orada şey var. Seyahatname"
"Dili var. Yani eee Kemal Tahir şeyi çok iyi okumuş. Eee Evliya Çelebiği. Yani bu örnekleri eee artıra bilirim. E Sezai Karakoç'un mesela Kur'an dilini dönüştürme konusunda eee gayretleri var. Eee Kutlu'nun özellikle tasavvuf dilini dönüştürme konusunda gayretleri var."
"Konya'da yaşadı ve Nisan ayında vefat etti. Murat Kaptıner diye şair bir abeyimiz vardı. O da şiir eee yani Türkiye'de şiir denince akla gelen isimlerden birisidir."
"Mesela eee ben onun şiirlerini okurken biraz şaşırmıştım. Yani münafık gibi, kafir gibi, münker gibi artırabilirim. Fıkhın, hadisin, tefsirin, terimlerini kullanan bir şiir dili geliştirmişti. Demiştim ki ya gelenekten yararlanma adına çok ilginç bir şey yapıyor Murat abi demiştim. Mesela Rasim abinin denize açılan kapısı İslam tasavvufunun taşınması anlamında çok değerlidir. Evet. Yani"
[Boğazını temizler]
"bütüncül olarak eee 160 yıllık modern edebiyatımızın hepsine birden şöyle panoramik olarak baktığımızda gelenekle temas konusunda çok istekli değiliz. Ama içimizden çıkmış mesela Kemal Tahir'in şeyi şuydu. Milli bir roman dili geliştirebiliriz. Yani batılı gibi değil Türk gibi bir roman dili geliştirebiliriz."
"Mustafa Kutlu'nun iddiası da buydu. Ben doğunun romanını yazıyorum." diyor. Şimdi bizim hikaye dediğimiz metinlere eee Halit Refi eee yönetmen rahmetlinin de derdi buydu. Ulusal sinema diye bir dert vardı onda."
"O da bunu kurmaya çalışmıştı. Eee Metin Ersan'da vardır mesela böyle kaygılar. Rahmetli Ayşe Şasa, Bülent Oran, senarist Bülent Oran'ın eşi. Eee bunu niye söylüyorum? Biz aslında cumhuriyet edebiyatı içerisinde biraz geç kalarak da olsa geleneği yeniden var etme üzerine kaygılar taşımışız. Tasavvuf dilini, din dilini dine eee şeye dönüştürmek için uğraşmışız. Eee aslında sonuç da almışız. Yani başarılı sonuçlar da var. İyi iyi metinler de yazılmış. Eee ama bu sonradan olmuş. Çünkü siz de söylediniz az önce. Cumhuriyet işte 103 yaşında ve cumhuriyetin eee ilk eee 25 30 yılı hatta biraz daha çekebiliriz yani 70'lere kadar çekebilirim neredeyse ilk 50 seneti içerisinde bu toprakların değil gelenek dinle bağlantısının kesilmesi üzerine politikalar vurgulandı maalesef."
"Yani bizim kendimize gelmemiz normalleşmemiz toprağa ayağımızı basmamız kendi kendimizi anlatmaya başlamamız çok zaman aldı. İşte o sanatçılarda ikinci 50 yılda yetişti. Eee var yok değil ve kendi medeniyetimizle il bir de şunu söyleyeyim. Yani Osmanlı yıkıldı bitti. Şeyin tabiriyle Toinby tarihçi Toinby'nin tabiriyle durduruldu. Yani Osmanlı batı tarafından bir şekilde eee önü kesildi. Eee bizim yeni bir Osmanlı tecrübesi yaşamamız imkansız olabilir ama hani bütün medeniyetlerinin özü dindir. Çekirdeği dindir ve din Hazreti Peygamberin işte tavsiyeleriyle, Kur'an'ın emirleriyle kendisini medeniyete dönüştürür. Yani peygamberimiz sadakayı gizli vermeyi özendirince Osmanlı'da biliyorsunuz sadaka taşı, camilerin önünde sadaka taşı diye bir mimari yapı gelişmiş. Niye? Hazreti Peygamber sadakayı gizli vermemizi istiyor. Eee, açıktan herkese göstermeyin deyince zengin o taşın içindeki oyuğa parayı bırakmış. Fakir de gece karanlıkta gidip ihtiyacı varsa almış. Yani bir sadaka taşı geleneği geliştirmişiz ama özünde din var. Şimdi yeniden bu olur mu? Hiç şüphemiz olmasın. Yani bütün mesele dinin kurumlarının, ilkelerinin eee sahih bir biçimde yaşanmasıdır. Muhakkak surette medeniyet ortaya çıkar ve hani var ya bu Kur'an'da yok. Siz niye işte Miraç gecesi falan diye şeyler itiraz edenler var ya. Yani eee bütün dinler müminler tarafından bir yere taşınır. Onlara bir biçim verilir. Bu topraklarda insanlar peygamberlerini böyle seviyorlar. Yani onun Hazreti Peygamberin hayatında illaki birebir olması da şart değil. Ama bir şekilde biz onu bir kültüre dönüştürüyoruz. Bugün yani medeniyeti bir kelimeyle tanımlayabilirim. Devamlık. Eğer devamlılık dediğimiz şeyi kurabilirsek her sahada böyledir bu. O yüzden Karakoç'un Fuzuli'ye gönderme yapan şiirleri, Kur'an-ı Kerim'e gönderme yapan şiirleri sadece Karakoç'un değil yani geleneği yararlanan çok şair var. Hattala İlhanlar, Hilmi Yavuzlar, İsmet Özel'in bir Yusuf Masalını hatırlayın. Turgut Uyar yani bizim geleneğin gelenekle ilişki kuran çok şairimiz var. Bunlar Tanpınar'ın dediği gibi devam ederek değişmek, değişerek devam etmek denilen şeye ruh veriyorlar. Medeniyet budur. Eee, Yahya Kemal'in şiirleriyle yaptığı şeydir. Yani Divan edebiyatının özünü alıp modern dünyada o dille nasıl şiir yazılır bize bunu gösterdi kendi gefimiz. Yani Türk modernleşmesinin başaramadığı şeydir bu. Çünkü Türk modernleşmesi eskiye ait ne varsa ortadan kaldırmayı tercih etti. ve her şeye sıfırdan başladı. Yani mesela Konya'ya üniversite 1974'te geldi diye bir cümle kurabiliyoruz. Konya'da Osmanlı'nın son yılında bile 60'tan fazla medrete olduğunu tarihçi hocalarımız kitap yazdılar. Okuduk. Yani medrese geleneği bu kadar büyük bir milletiz ama çok tuhaf bir şekilde mesela Konya üniversite 70'li yıllarda geldi cümlesini de kurabiliyoruz. Çünkü kendimizi ilginç bir şekilde o bellekle, o hafızayla ilişkimizi kesmişiz. Bu konuda mazuruz biraz. Birileri kesmemiz için özel bir çaba sarf etmiş. Maalesef Konya'da 200 tane bina yok edilmiş hocam. Sistematik olarak yok edilmiş. Ve yerlerine de mesela bir türbenin yerinde bir tekel binası var. Bir medresenin yerinde affedersiniz bir tuvalet var. Yani çok bilinçli bir şekilde Konya dönüştürülmüş. Asla tesadüf değil. 200 tane binası eee Allah korumuş. Hala Konya'yı Konya yapan binalar birçok bina yerinde duruyor. Ama düşünün ki biz o 200 binayı kurabilseydik. eee ve Avrupa şehirlerindeki oldumlar gibi Eskişehirler eski eski Konya diye bir kavram üretebilseydi o zaman hafızasızlık dediğimiz sorunu yaşamayacaktık. Yani geçmişle bağlantımız bir Fransız bizim yaşadığımız bu kopukluğu yaşamadı. Niye onların alfabeleri değiştirilmedi? Onların geleneksel binaları yıkılmadı. Eee, yani bir Fransa'da elbette modernleşti. Cumhuriyet ilan ettiler. Orada çok şeyler oldu da eee biz çok sert yaşadık. Bu yüzden hala bugün bile eee bizler bile yani eee kendi medeniyetimizle olan birçok bağı, sinyali yitirmişiz, kaybetmişiz ama eee yani siyasetteki normalleşmenin ben edebiyatta da gerçekleştiğini görebiliyorum. Az önce saydığım örneklerin hepsi buna delildir. Yani tarihle bağlantı kuran çok metin var artık. Bir cümle daha söyleyeyim haddim olmadan. 23 çocuk kitabımın 11 12 tanesi geleneksel metinlerin bugünkü dilde yeniden yazımıdır. Ağa hayal. İşte sizin elinizdeki kitap kelili ve dinlerin yeniden yazımıdır. Eee Şeyh Galib'in Hüsnü Aşkı eee kalp şehrine yolculuk diye çocuk edebiyatına dönüş çocuk edebiyatı metnine dönüştürdüm. Çünkü gelenekte inanılmaz büyük bir fantastik alan var hocam. Yani gelenek inanılmaz fantastik metinler üretmiş. Eee bizim yapmamız gereken elbette onları yeniden yazmak değil, taklit etmek değil. eee çağda Fuzuli ne derdi gibi. Eee, yani geleneğin icadı denilen şey yani geleneği bu çağda yeniden yazmak zorundayız. Kemal Tahir bunun için uğraştı. Allah uzun ömür versin. Mustafa Kutla hala bunun için uğraşıyor. Nurettin Topçu'nun derdi buydu. Biz bu şok dönemini yani bizim zihnimizi şokladılar ve biz o yolculuğun eski dönemlerini hatırlamakta zorluk çekiyoruz. Eee, ama buzlar çözülmeye başladı. İrtibat güçlenmeye başladı. Yani hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yazar bile ben Osmanlıca öğreniyorum. Bunun gerekli olduğuna inanıyorum diyebiliyor artık Türkiye'de. Ama bize bunlar unutturulmak için özel bir çaba sarf edildi maalesef. Yani hocam bunun da hakikaten gerekliliği yani bugün siyasi anlamda, ekonomik anlamda dünyada işte eee şu eee yani çok duygusal efendim hamasi bir duygu olarak da algılanabilir, değerlendirilebilir. İşte dünya mazlumları bize bakıyor. İşte İslam coğrafyası bize bakıyor. Öncülük bize bakıyor. Ama vaka olarak da görüyorsunuz. Yani neticede işte NATO toplantısında nedir? Eee, yani liderler Türkiye'nin arabuluculuğuna ihtiyaç duyacak kadar böyle bir iddiası var ve belki olduğundan da daha fazla mazlumların bir beklentisi var. Yani böyle bir duruşu. Şimdi yani bütün bu gelişmelerin yanında edebiyatın da aynı duruşu ortaya koyması gerekir diye acane düşünüyorum. Şunu kastediyorum hocam. Yani diyelim okumaya bizim dünyamızdan yani gelenekle moderniteyi biz bunların birbiriyle çatışması gerekmiyor. Yani en azından ben sizden de okuduğum, anladığım bu ikisini yani çağdaş eee Türk öykücüsü olarak eee var olan ama gelenekle ciddi anlamda da beslenmek hepsi bu kadar yani. Bu burada böyle şaşılacak bilmem falan yapılacak yok. Şim çatıştırmıyoruz ama yani eee bir kitapın önemini, okumanın ve yazmanın önemini anlatılan 600 sayfalık kitapta efendim Rus yazardan, İngilizden, Fransızdan, Almanından falan filozofundan eee alıntıların ortaya konulu kitabımızın edebi olma kaygısını veya nasıl bir kompleksin eseriyse ilk emri oku ve üzerine yemin edilen kalem gibi bir hükmü muhtevi olan Kur'an'ı ve dolayısıyla hadislerden örnek vermek eeeen çekinecek kadar eee kompleksimizin de yani benim adıma bir dua. Bununla ilgili hocam ne der onu bilmiyorum ama eee bu bu yükümüzden de bu kompleksimizden de kurtulmamız gerekir diye hem arzu ediyorum hem dua ediyorum. Eee bilmem ne dersiniz."
"Türkiye'ye özgü sorunlar var hocam. Yani Arap dünyasında sosyalist olan birisi besmele çekerek konuşmaya başlayabilir. Ya bizde bize özgü sorunlar var. Çok haklısınız. Ve eee eee mesela çocuk edebiyatından bunu çok güzel delillendirebilirim. Hiçbir şekilde eee dinle, İslam'la, mescitle, camiyle irtibatı olmayan eee binlerce kitap yazılmıştır. Yani bu ülkede yaşayıp da eee İslam'dan, camiden örnek vermeden hikaye yazabilmek ve bunu da 50 yıldır yapabilmek gerçekten eee büyük özenle yapılmış bir şey gibi geliyor bana. Yani bir yayınevine alalım. Şimdi ismini vermiyorum. 300 tane çocuk kitabı var. Üç yüzünde de hiçbir İslami yiyeye rastlamazsınız. Ama mesela Vatikan'a rastlarsınız, Papa'ya rastlarsınız. Yani Türk aydının tırnak içinde seküler aydınlardan bahsediyorum. İnançla değil sorunu İslam'la."
"Evet."
"Yani bu Yahudilik üzerinden olduğunda hatta Uzak Doğu dinleri işintoizm falan olduğunda hiç sorun yok. Eee ama İslam'la ilgili bir unsur, bir öge hocam geçtiğinde acayip rahatsız oluyorlar. Eee bu işte bu ülkeye özgü bir şey. Türkiye'ye özgü bir şey. Ama şunu da unutmayalım. 1922'de Yahya Kemal Ezansız semtler diye bir malum çok iyi bilirsiniz bir yazı yazmıştı."
"Evet."
"Bu çocuklar ezan duymadan yetişiyor. Bunlar ne olacak demişti. Bak 22'de çocuk olan o insanların"
[Homurdanır]
"şimdi torunlarının muhtemelen çocuklarıyla falan muhatap olis yani. Yani şok o kadar eski hocam beş nesil falan oldu artık yani ezan duymadan yetişen çocuklardan şikayet ediyor şey Yahya Kemal ve bunu 1922'de yapıyor. 100 yıl olmuş. Her 25 yılda bir jenerasyon değiştiğini düşünelim. Biz onların torunlarının çocuklarıyla muhatabız şu anda. O yüzden bizi anlamıyorlar. Anlayamıyorlar. O yüzden burada ayakkabı mı satılıyor diye diyor adam mesela yeni caminin önünden geçerken burada ayakkabı mı satılıyor diyor ama eminim kiliseyle ilgili çok bilgisi vardır. Yani gitmiştir katedralleri gezmiştir tabii ki gezecek ama kentik kültürüne inanılmaz bir düşmanlık var. Bu çok üzücü."
"Evet hocam. Tabii dediğim gibi, eee, biz, eee, belki bizim programımız da aslında biz de biraz sıra dışıyız. Aslında şair yazarlarla ilgili söylenir. Programcılarla ilgili değil de pek de dünyaya ait değillerdir diye. Benim formatım da biraz böyle. Ben bu programa başladığımda iş sağlığı güvenliği genel müdürüyüm. Program başlıyor. Özel kalem müdürü, genel müdürün falan yerde iş kazası var. Bütün insanlar bu konuyu konuşuyor. E iş sağlığı ve güvenliği genel müdürünün ne işi var efendim şiirle, edebiyatla, sanatla kardeşim olay olduktan sonra konu artık yargıya intikal etmiştir. Yargıçlar baksın, teftiş incelesin. Bizim ondan öncesinden işimiz diye bakan sonra bu kadar uzun program olur mu diye. Allah. Yani eee sabahlara dek bizim yani sohbet medeniyetinin, şehir medeniyetinin, kültür medeniyetinin varisleriyiz diyeceğiz. İşte şiirle ne alakası var? Adeta Osmanlı'da divanı olmayan nedir o? Şeyhül İslam'a da rastlamak zor. Efendim padişaha da bu kadar önemli ama iş meseleye gelince böyle bir bakış açısı. Onun için biz hocam sözlerimizi ve çalışmalarımızı yani şu anda doğru 3 saate yaklaşıyoruz ama 3 saat 26 dakikalık rekor programımız var. Belli ki o rekoru kırmayacağız ama ben çok kıymetli bir programı gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. bir bütün olarak çok önemli kıymetli mesajları bazı şeyler vardır ki onlar zamanla ilgilileri oradaki o bir cümleyi, bir satırı, bir mesajı yakalayabilmek için bu işler son derece kıymetlidir. Yani ben yine Yahya Kemal dediğiniz yanlış hatırlamıyorsam onunla ilgiliydi. Hep söyler. Ne kadar arzu ederdim rahmetli annemin siyah beyaz bir fotoğrafı elimde olsaydı. Bazen bir fotoğrafa bile ihtiyaç hissedersiniz. Oysa ki biz çok önemli hususları ele aldık diye düşünüyorum. Tabii yaş e belli sorumluluğu olan insanlar bazıları erken büyüyorlar hocam. Bazılarının da büyümek diye hiçbir derdi yok. Ama ben biraz da herhalde bu yazma çabasını, konuşma çabasını, kaydetme çabasını efendim eee eee öldükten sonra da konuşma halinin devam etmesi insanların en hayırlısı insanlara en fazla hayrı dokunandır gayretinin bir ifadesi olarak görüyorum. Elbette ki bir işin edebi özelliği ve niteliklerine göre olmuş olması ayrı bir konudur. Ama biz görüyoruz ki karşımıza dönüp baktığımızda en büyük meselesi nedir diye Abdullah Harvancı Hoca'ın sorduğumuzda insan mı, vicdan mı, merhamet mi, hakikat mi yoksa bütün bunları kuşatan büyük bir arayış mı? Yani dolayısıyla insanı da, vicdanı da, merhameti de, hakikatin de peşine koşan bir ismi bu gece efendim ön plana veya konuşmaya, dinlemeye çalıştık. Önemli hususlar ele alınmış oldu. Dolayısıyla hocam bu denli geniş bir muhtevalı söyleşinin içerisinde kayıtlarında da bunlar da olsun artık soruları, sualleri hepsini bir kenara attık hocam."
[Kahkaha]
"Sizinle toparlamış olalım."
"Kusura bakmayın. Eee eee yani bazı soruları soramadınız ya da süre benden dolayı şey oldu."
"Estağfurullah. Yok yok yani."
"Eee ama şunu söylemek gerekir. Yani hakkaniyetli olalım. Şimdi ben böyle çok fazla programa katıldım açık söyleyeyim ama sizin kadar hani titiz hazırlanan eee ve işini böyle bu kadar hani işinizi güzel yapın diye ayet var ya aslında bütün başarıların temelinde o ayet olduğunu düşünüyorum hocam. Belki bizim camiada da biraz sorun bu. Yani titiz yapmamak, güzel yapmamak. Yani hem bu kitabınızı da gördüm hem soruları gördüm, ortamı gördüm. E sizi ben biliyordum zaten. Ayşe Hanım var galiba Mersin'deydi."
"Evet. Ayşe benim öğrencimdir. Eyomatip Lisesi'nden Ayşe Altıntaş. Evet."
"Evet. Ayşe Hanım da sizden söz etmişti. Ben daha önceden de biliyordum. eee sizinle böyle sohbet etmek yani inanın 3 saat nasıl geçti, ne zaman geçti anlayamadım. Çok çok teşekkür ediyorum. Şunu söyleyerek bitireyim. Şimdi biz Kudüs'ü bütün dünyaya ama önce evimizdeki insanlara, kendi çocuklarımıza anlatmak istiyoruz. Çok haklıyız. Ben bir sürü Kudüs yarışmasında yar şey oldum. Seçici kurul üyesi oldum. Hep edebiyattan yana tavır koyunca şöyle bir tepki almaya başladım. Hocam bizim önceliğimiz edebiyat değil. Kudüs diyor bazı yöneticiler. Ben de diyorum ki hocam Kudüs için edebiyata ihtiyaç var."
"Doğru."
"Bizim Çintler'in listesi gibi bir filmimiz yok. Hocam bakın siz çok iyi bilirsiniz. Yahudiler eee Alman zulmüyle ilgili yani Hitler zulmüyile ilgili 10.000den fazla film çekmiş hocam. eee ki kesinlikle bu zulmü biz de reddediyoruz. Yani bu Yahudilerin sorunu değildir. Bizim de sorunumuzdur. Bu zulmü reddediyoruz. Ama mesela Stalin'de 400.000 Kırım Türk'ünü öldürdü. Hocam"
[Boğazını temizler]
"biz kaç film çektik? Hadi onlar 10 10.000 çekmiş. Bir 100 tane çekseydik. Bir filmimizin olduğunu tespit ettim hocam. ki biliyorsunuz Türkiye 70'li yıllarda dünyaya en çok yani bugün dünyaya en çok film ihraç eden ikinci ülkeyiz biz Amerika'dan sonra. Yani biz Bollywood'u yani Hindistan'ı da geride bıraktık. Bu da çok iyiyiz. Peki ne var? TRT'nin bir Kırımlı diye bir filmi var hocam. Cengiz Dağ Ahmetli'nin iki romanından birleştirilmiş."
"Cengiz Dağcı dışında hani sevinç çokum da var tabii. Onun hakkını yemeyelim. Birkaç yazarımız dışında da"
"Mesela aynı şey yani paralel savaş biter bitmez pardon savaş bitmeden önce Stalin Türklerin Almanlarla işbirliği yaptığı bahanesiyle Kırım'ı boşaltmak için hızlı bir şekilde Kırımlı Kırım Türklerini yok etmiş."
[Boğazını temizler]
"Eee ve bir köy unutulmuş. Bir Türk köyü unutulmuş bir Rus subayı eee bunları anlattığı için biliyoruz. Ne yapalım demişler Stalin'. Burada bir köy kalmış. Bir Kırım köyü. O da demiş ki, "Gemiye bindirin Sinop'a gönderin." Eee, birkaç yüz metre gemi denize doğru açılınca patlatmışlar. Rus subayı diyor ki, "Biz günlerce Türk topladık denizden." diyor. Bunu itiraf etmeseydi hala bilmiyor olacaktık. Yani eee bizim eee öyle propagandist şeylere değil. Çintlerin istediğini gibi. Yani bunu Spberg çekti. Spibg şu anda dünyada yaşayan herhalde en büyük yönetmenlerden birisi. Yahudidir ve Şintlerin listesini çeksin. Yani ben hiçbir şekilde bir Yahudinin bu mezalime hayır demesinden rahatsız olmuyorum. Biz neredeyiz? İşte biz daha mesela sanatsal yollarla üretilen filmle reklam filmi arasındaki farkı idrak edecek bir kitle bilincine ulaşmadık. Yani içimizde entelektüeller var. Bunu demiyorum ama kitle hala popüler birtım işlerin peşinde koşuyor. Ve mesela dünyada şöyle bir yönetmenimiz var. Yani dünyada bizim bir tane yönetmenimiz var. Bakın bütün dünya bunu tanıyor. İbi yerlere doğru yükselmemiz lazım. Yok demiyorum. Mesela Alev Aratlı Putin'in elinden Şolohov ödülü aldı. Hocam, Şolohov Ukrayna bölgesindeki bir don bölgesi var. O bölgede yetişmiş bir tane romancı Durgun Akardı Dondur. Meşhur işte Roma'nın. Onun adına bir ödül tahsis etmiş Rusya. Putin alevatli'ya bu ödülü verdi. Yani Nobel'den sonraki en büyük ödül budur. Yani bir yetiş karamsar da olmayalım. Eee, bir taraftan da, eee, Türk insanı Ruslar arasılaşabiliyor. Bakın az önce bir şey söyledim. Eee, Amerika'dan sonra en çok film ihraç eden ikinci ülke oldu. Yani filmin, filmlerin içeriği, dizilerin içeriği tartışmasına şimdi girmeyelim ama sonuç itibariyle bu bu bile mutlu ediyor insan. Yani bizim filmlerimizi izliyor dünya diyoruz. Ama bir de bakıyoruz. Evet. Bizim Kırımlı Türklerimizin yaşadığı katliamı anlatan bir tek filmimiz var. İşte burada sanatın devreye girmesi lazım diyorum ve teşekkür ediyorum size ve dinleyenlere. İnşallah bugün böyle bir dostluk başladı. İnşallah devam eder. Cafer hocam"
"Hocam eee büyük bir memnuniyetle açıkçası tabii ben eee bu eserle ilgili de şunu ifade etmem lazım. eee Mustafa İs hocayla programı yapmıştık. Eserin yeni çıktığı bir dönemdi. Malum e Mustafa İhsen Hoca eee işte şair tezkirelerini çalışan bir hocamız. Şimdi programda dedim ki hocam büyük bir risk satın alıyorum. Yani bu kadar iddialarla ki biraz da tahrik edici olsun ki iddiayla uygunluk arz etmiyorsa insanlar rahat eriştirsinler. Ayağa e yere bassın diye. Çünkü bu eserin gücü ve Türk edebiyatında ilk oluşu iddiamız bizden kaynaklanmıyor. Cafer Uzunkaya'dan çok var ama burada 155 tane yaşayan kıymetli değerimiz var. Onların tanıklık portreleri var. Şairin kendini en iyi ifade ettiğini düşündüğü bir şiiri var. Dolayısıyla bir de bu denilenlerle eee tespit edilen kişiliklerle okumalarla gerçeklik ne kadar uyuyor diye QR kodla sohbeti izleme imkanı var. Böyle bir ifade söyleyince"
"Hocam dedim biz böyle söylüyoruz ama bir anda eser yer ve bir olabilir ama siz benim hatırımı ilmin hatırından daha önemli tutmak durumunda değilsiniz. Siz bir akademisyen olarak işin hakkını ortaya koymalısınız diye. Dolayısıyla eksik olmasın o biraz esere bakmıştı. Daha geniş bir zamanı vardı. Sağ olsun takdirleri ve birçok yine ilgili bakan dostlarımızın yaklaşımı bu. Ama ben bir yazıya dönüşmesinden ziyade o artık hiçbir yazara siparişle şöyle yapılsın denmez. Hele Abdullah hocama hayatta denmez. Öyle bir şey değil. Ama en azından hocamın Cafer Bey eyvallah güzel ama şu noktalara da ikincisindeki ikinci eserde kıymetli hocam sizlerin de içerisinde bulunduğu nice dostların aşağı yukarı ikinci eserinde belki konuk sayısının yarıdan fazlasını oluşturduk. Bana ne kadar sürecek diye soruyorlar. Hocam diyorum ki en azından her gününde insanların bir program izleyebileceği yani 365 ismin yer aldığı sohbetiyle yazısıyla birçok dosta verdiğimde bazı kitaplar rafta tutulur bazıları da masada bulunur. Bu masada olması gereken bir kitap. Geçen gün yine bir dostumuz bana, "Hocam kitabın işte kütüphanenin en hassas yerinde yerini alacak." Vallahi bu beni çok üz. Bu kitap rafta değil de masada olursa bizi mutlu eder dedik. Dolayısıyla ben orada bizi ikaz edici, ufuk açıcı yaklaşımınızın kıymetli olacağını düşünüyorum hocam. Onu söyleyeyim. Ama dostların son selamlarını da hocam paylaşmak isterim açıkçası."
"Eee eee nedir? eee eee bu arada işte Sevim Sülmele selam ve muhabbet iletiyor. Ketepe'nin Nortan konferansları dizisi çok iyi gidiyor. Ayşe Gül Ayşe Güls Sezen dağ. Mehmet Öğütçü çok istifade ettiğim bir program oluyor. Çok teşekkür ediyorum. Diyor çocuklarımız bizim seçtiğimiz kitapları değil kendi tercih ettiği kitapları okuyor. Etki edemiyoruz. Tavsiyeniz var mı? Abdullah hocama sorabilir misiniz? Bu konuyu konuştuk. Abdullah hocam bu işin yol orta yolunu bulmamız lazım diyor. Dereye sormuşlar inişli yol mu çıkışlı mı bu yolun düzü yok mu demiş. Dolayısıyla çocuklarla beraber bu işi halledeceğiz. Hocam yanlış söylediysem lütfen düzeltin. Dersimi iyi dinledin diye düşünüyorum."
"Estğfurullah. Evet. Ayşegül, hocamız Küçük Yaş Grubunda günde yarım saat birlikte aynı kitabı okumak çok kıymetlidir diye ifade ediyor. Etkileşimli okuma çok önemli diyor. Ercan Koşar Bey selam ve muhabbet iletiyor. Yine kıymetli dostumuz yine bizim ilk eserimizde de yer alan Adem Karafilik şairimiz, hocamız. E eee insanı içine alan, izlerken iç sorgulatan, hayatı harmanlayan muhabbetiniz için sonsuz teşekkürler."
"İyi ki varsınız. Rabbim ömrünüzü güzellikle donatsın. Şair hocam mesajıyla da kendini hissettiriyor değil mi şairler?"
"Tabii Adem Beyle de program yapmıştık biz. Adem Bey sormuştu. Tanırım kesinlikle Ayşegül Hanım da şairdir biliyorsunuz. On şirleri var."
"Evet. Evet."
"Belli oluyorlar hocam yani. Maşallah. Edip oldukları belli."
"Eyvallah. Adem Beyle bizim de güzel bir programımız oldu. Maşallah hoş, heyecanı, enerjisi yüksek. Onun da benzer programlarını birçok ismi ondan da dinledim. Sizin onunla beraber yaptığınız programı da dinledim. Bak hocam yani istediğiniz yerden sorun bak. Yani öyle şey değil yani."
"Çok iyi hocam. Çok iyi."
"Evet."
"Bayram Dalkılıç hocamız diyor ki, "Gönülden, zihinden dile dökülenleri hesapsızca, içtenlikçe, içtenlik ve paylaşımları için Abdullah hocamıza teşekkür ediyorum. Ben teşekür"
"Her programdaki gibi misafirinin yolunu açan Cafer hocamı da tebrik ediyorum. Elif Örnek Şengül yani Lamiya Mizaç hanımefendi. Bu güzel ve öğretici program için hocamıza eee ve size teşekkür ederiz. Saygı ve hürmetlerimle diyor Ruki Aydın bu sohbeti bizi derinden sarstı. Postmodern çağımızda edebiyatımızın, çocuk edebiyatımızın, edebiyatçımızın sorunları masaya yatırıldı. Bir yüreğimizin, bir zihnimizin olduğunu hatırladık. Teşekkürler diyor. Evet. Ayşegül hoca devam anlamında diyor ki, "Bence yeni rekor kırılır diyor hocam." Mütevazi ne dedik başta? Biz onu dedik zaten. Ben demeden"
"Bizim için yazan ve konuşan dedik. Çünkü program harika diyor. Abdullah hocamızı sabaha kadar dinleyebiliriz. Efendim eee hocam dostların mesajları da bunlar. Gönüllerine sağlık ama eee bu tür programların hakikaten ben buna katılıyorum. Yani 3 saatlik bir program. Siz siz oldukça yani konuşmayı da gerçi orada da mütevazi davranıyorsunuz. Çok kolayıyla konuşmayı ön plana çıkarmıyorsunuz ama ben sohbetlerinizi dinledim. Harika, tatlı, zevkle yani tekrara her bir programın kendine özgün bir yapısının olduğunu bu izlemelerde gördüm. Yani görseydim ki her programda aynı var. Demek ki bundan sonrasında da bu çıkar. Her programda ayrı bir şeyleri hep yakaladım. Eee, yani bunlardan biri mesela Beşir Atalay Hoca, sayın eski bakanımız. Tabii çok ketundur. Yani o bir hayatın hatıratını yazdı. Bilmiyorum okuma imkanınız olmadı. Oldu mu? Hoş bir kitaptı. Ama onunla program yapınca bana dediler ki ya Beşir Hoca zor konuşan bir adamdır. İki, onu bir güldüre tebessüm ettirebilirseniz yeter diye. Herhalde rekordur. Benim programımda onlarca tebessümüne şahit olduk. Dediler ki bu program bu akşam rahatız. Yarım saat sonra Besül Hoca der ki, "Cafer Bey, hadi programı bitirelim." der. Sonra program geldi. 2 saat 59 dakika olmuş. Beşir Atalay dedi ki ya Cafer hakikaten böyle oldu mu? Ama sağ olsun müthiş bir müedep bir yapıyla yani programa olan hürmetle biz size tabiyiz dedi. Yine Mustafa Çelik abi eski şair edip Kanal 7 Mustafa Çeri de bilirsiniz. O bana ha programı söylediği için programda söylüyorum. Ya Cafer ben ne yapacağım dedi ya. Senin program 3 saat sürüyor. Biz ne anlatacağız? Oo Mustafa abiyle 3 saat program sürdü. Adem Turan hoca dedi ki Özcen Ünlüyle programınızı izledim kardeşim. 3 saat konuştunuz. Ben ne yapacağım dedi. Vallahi onunla da 2 saat 57 dakika mı ne program yaptık. Bu program böyle bereketli bir program. Bu programı bu akşam izleyenler kadar bir hafta içinde izleyenler yarında da izleyecek olanlar. Ama her programın ayrı bir tadı ve lezzeti vardı açıkçası. Eee, ben de eee, bugüne kadar konuşmadığınız bazı konuları da ters gelen, doğru gelen, yanlış sorduğum, yanlışı doğruya mutabık geldiği düşünülen sorular da olabilir ama güzel bir programın açıkçası gerçekleştiğini e düşünüyorum ve bu yönüyle de hocam teşekkür ediyorum. Ben kapanışımı yapacağım hocam. Var mı sizin söyleyeceğiniz? Ben size ve dinleyenlere teşekkür ediyorum. Gerçekten 3 saat 10 dakika. Eskiden Murat Bardakçı böyle programlar yapardı. Sabah namazı bitiyordu falan."
[Kahkaha]
[Ani nefes alır]
"Teşekkür ederim."
"Eyvallah. Evet, eee, kıymetli dostlar bu akşam 6 yıldır büyük bir hassasiyet ve sorumlulukla sürdürdüğümüz zirve şairlerimizden şiirler programımızın 272. canlı yayınını hep birlikte sizlerin sabırlarıyla birlikte gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Çağdaş Türk öykücülüğünün, çocuk edebiyatımızın, edebiyat düşüncemizin müstesna isimlerinden eserleriyle, fikirleriyle, yetiştirdiği öğrencileriyle edebiyatımıza istikamet kazandıran, Türk öykücülüğü üzerinde konuşulan, değerlendirilen, referans kabul edilen önemli bir ismi kıymetli hocamız Abdullah Harmancı'yı misafir ettik. Hocamıza hakikaten engin birikimi, yılların tecrübesi ve gönül dünyasını büyük bir samimiyetle bizlere açtı. Huzurlarınızı ben kendisine en kalbi şükranlarımı sunuyorum. Bu akşam 40 yılda 40 eseri de bizlere emanet eden, çocuklarımıza emanet eden hocamızın elbette her bir eserini değerlendirmeye zamanımız olmadı ve özellikle bunu tercih ettik. Çünkü biz kitapları tek tek tanıtmanın ötesinde o kitapları doğuran iklimi konuşmayı daha kıymetli gördük. Öykülerden önce o öyküleri mümkün kılan vicdanı işte hep birlikte tanıdık. Çocuk edebiyatından önce çocuğa bakışı, eleştiriden önce eleştiriyi temellendiren estetik anlayışı, yazıdan önce okumayı, kalemden önce insanı ve bütün bunların beslendiği medeniyet tasavvurunu anlamaya çalıştık. İnanıyorum ki bu sohbetten sonra Abdullah Harmancı hocamızın öykülerine, çocuk edebiyatına kazandırdığı eserlerine ve eleştiri kitaplarına yönelecek her okuyucu artık o metinlerde bir bambaşkalık ve dikkat kesilecektir. Bu programı 6 yıl önce başlarken bu cümleyle, bu duyguyla başlamıştık. 21. yüzyıl Türk edebiyatının, şiir ve medeniyetinin kaydını tutuyoruz. Bugün bir defa daha görüldü ki yaşayan değerlerimizi hayattayken dinlemek, onların fikirlerini, hatıralarını, edebiyat anlayışlarını ve medeniyet tasavvurlarını kayıt altına almak yalnız bugüne değil yarınlara bırakılacak kıymetli bir kültür emanetidir. Bu sebeple zirve şairlerimizden Şiirler programı hiçbir zaman bir söyleşi olarak görmedik. Bu program kültürümüzün, edebiyatımızın, medeniyet hafızamızın canlı şahidini kayda geçirme gayreti olarak görüyoruz. Bu akşamki programımızda size yeni ufuklar açtığına inanıyor ve dolayısıyla bu güzel yayını dostlarınızla, sevdiklerinizle paylaşın. Bilmeliyiz ki kim bir hayra delalet ederse bizzat onu işlemiş gibidir. Özellikle gençlerimizin, öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin, edebiyatla meşgul olan bütün dostlarımızın bu ve benzer programlardan, nitelikli programlardan haberdar olmaya hakkı olduğunu düşünüyorum. Çünkü nitelikli eserlerle kurulan her ba insanı yalnızca daha iyi bir okur yapmaz. Aynı zamanda daha derin düşünen, daha güçlü hisseden ve medeniyetine daha sağlam bağlanan şahsiyetler inşa eder. İnşallah bu aynı hassasiyetle önümüzdeki hafta cumartesi akşamı 22'de Türk edebiyatının ve düşünce hayatımızın yine çok kıymetli isimlerinden biri Sadık Yalsız Uçanlarla yeni bir kültür ve medeniyet yolculuğunda birlikte olacağız. Şimdiden bütün dostlarımızı programa davet ediyor, sağlık, huzur ve bereket dolu günler diliyorum. Bir kez daha kıymetli hocam Profesör Doktor Abdullah Harmanca şükranlarımı arz ediyor, kendisine sağlıklı, bereketli ömürler diliyoruz. Kalemi daim olsun ve biz de müstefit olmaya devam edelim. Rabbim kalemini, hakikatin, vicdanın, iyiliğin hizmetinde daim eylesin. Ve değerli dostlar bu düşüncelerle 3 saat 15 dakikadır bizleri eee dikkatle takip eden dostlarımıza yarınlarda izleyeceklere sonsuz selam olsun. Hocam tekrar hürmetlerimle Allah'a emanet."