📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

İstemeyi Bilirsen İSTEDİĞİN HER ŞEY Senin Olur - Stoacılık

Stoacı Filozof45:22

Transcription

Aptalların kazandığı, zekilerin kaybettiği bir dünyada yaşıyoruz. Kabul etmesi zor değil mi? Ama etrafınıza bakın. Sizin kurduğunuz cümleleri bile kuramayan, sizin kadar çabalamayan, hatta sizin kadar iyi niyetli bile olmayan insanların hayalini kurduğunuz hayatı yaşadığını görüyorsunuz. Onların bir sırrı var. Sizin ise sadece alın teriniz var.

Sorun çalışmanızda değil. Sorun şanssız olmanızda değil. Sorun, kainatın en eski ve en acımasız kuralını ihlal ediyor olmanız. Siz hayatın karşısına geçip bir efendi gibi talep etmiyorsunuz. Bir dilenci gibi verileceği günü bekliyorsunuz. Siz sonsuz bir okyanusun kıyısına gelmişsiniz ama elinizde sadece kırık bir çay kaşığı tutuyorsunuz. Sonra da neden kovam dolmadı diye ağlıyorsunuz. Bize öğretilen o pasif, boynu bükük, "hayırlısı ise olur" diyen zihniyeti bugün burada, şu an yok edeceğiz.

Çünkü istemek zayıf bir dilek tutmak değildir. İstemek, mekanizmayı çalıştıran düğmeye basmaktır. İstemek, kaosu hizaya sokan bir emirdir. Eğer ne istediğinizi netleştiremezseniz, hayat size sadece başkalarından arta kalanları fırlatır. Bu video size pozitif düşünmeyi anlatmayacak. Size Marcus Aurelius'un, Seneca'nın ve tarihin en güçlü zihinlerinin bizzat kullandığı o kesin sonuç yasasının, yani hak ettiğinizi söküp alma sanatının unutulmuş inceliklerini anlatacak. O çay kaşığını elinizden alıp yerine bir savaş baltası verecek. Eğer hayatınızın geri kalanını başkalarının size biçtiği değeri kabul ederek geçirmek istemiyorsanız, bu videoyu son saniyesine kadar bir ders değil, bir silahlanma çağrısı olarak izleyin.

Başlamadan önce sizden basit ama çok güçlü bir şey yapmanızı istiyorum. Bilinçaltınızdaki o pasif, bekleyen kimliğinizi yıkıp yerine alan kimliğinizi kodlamak için yorumlara şu cümleyi hissederek yazın: "Artık dilenmek yok, almak var." Psikolojide buna taahhüt etkisi denir. Beyin yazdığı ve somutlaştırdığı emre itaat etmeye başlar. Bu sizin kendinize verdiğiniz ilk emir olsun. Hazırsanız, şimdi başlıyoruz.

1. Bir Görünmez Mekanizma

Büyük bir yanılgıyla yaşıyorsunuz. Hayatı, zihninizden geçenleri sessizce okuyan ve size hak ettiğinizi altın tepside sunan nazik bir garson sanıyorsunuz. Köşenizde uslu uslu oturursanız, çok çalışırsanız ve kimseyi rahatsız etmezseniz, ödülünüzün ayağınıza geleceğine inandırıldınız. Ama yanılıyorsunuz. Hayat bir garson değildir. Hayat, devasa, soğuk ve sadece net komutlarla çalışan otomatik bir makinedir. Bu makinenin önünde durup içinizden "keşke zengin olsam" diye geçirmekle, bozuk bir televizyonun karşısına geçip "keşke çalışsa" demek arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

İstemek, bizim anladığımız anlamda pasif bir dilek tutma seansı değildir. Yatağınıza uzanıp tavanı izleyerek kurduğunuz hayaller sadece kendi kendinizi avutmanızdır. Evrenin umurunda bile olmaz. Gerçek istemek, parmağınızı uzatıp o başlat düğmesine var gücünüzle basmaktır. Bu bir rica değil, bir tetikleyicidir. Bir düşünün. Elektriğin nasıl çalıştığını, voltajın kablolardan nasıl geçtiğini veya ampulün içindeki gazın kimyasını bilmek zorunda mısınız? Hayır. Odaya girersiniz, düğmeye basarsınız ve ışık yanar. Mekanizma sizin nasıl sorunuzla ilgilenmez? Mekanizma sadece parmağınızın ucundaki basınca, yani talebinize yanıt verir.

İşte çoğu insanın, belki de şu an sizin kaybettiğiniz nokta olarak burasıdır. Siz düğmeye basmak yerine, elektriğin varoluşsal sancılarını düşünerek karanlıkta oturuyorsunuz. Bu süreç görünmezdir ama kesindir. Siz o tetiği çektiğinizde, yani "ben bunu istiyorum ve alacağım" cürretini gösterdiğinizde, olayların akışı değişir. Stoacıların "neden-sonuç zinciri" dediği o büyük ağa sizin lehinize titremeye başlar. Ama siz o ilk hareketi yapmazsanız, siz o talebi sesiniz titremeden net bir şekilde ortaya koymazsanız, sistem bekleme modunda kalmaya devam eder. Epiktetos, öğrencilerine her zaman şunu hatırlatırdı: "Bir şeyi yapmadığın sürece, o şeyin olmasını bekleme küstahlığını gösterme."

Bu yüzden bugüne kadar neden kaybettiğinizi anlamak istiyorsanız, aynaya bakın. Çok çalıştınız. Evet. Çok yoruldunuz. Evet. Ama hiç o düğmeye bastınız mı? Yoksa düğmenin başında durup makinenin kendiliğinden çalışması için dua mı ettiniz? Aradaki fark, kazananlar ve kaybedenler arasındaki uçurum kadardır. Süreci başlatın, tetiği çekin. Çünkü talep edilmeyen bir hak, verilmemiş bir sadakadır ve biz burada sadaka toplamıyoruz.

2. Netlik Bir Silah

Bulanıklık zayıflıktır. Bir savaşa girdiğinizi düşünün. Komutan askerine emrediyor: "Ateş et." Asker şaşkınlıkla soruyor: "Nereye komutanım? Hangi hedefe? Düşman nerede?" Komutan omuz silkiyor ve cevap veriyor: "Bilmiyorum. Sadece güzel bir yere ateş et. İçinden geldiği gibi sık." Bu senaryo size komik, hatta saçma geliyor, değil mi? Bir ordunun böyle yönetilmesi felaket olurdu. Ama acı olan şu ki, her sabah yataktan kalktığınızda kendi hayatınızı tam olarak bu ahmakça stratejiyle yönetiyorsunuz. Enerjiniz var, zamanınız var, cephaneniz var ama koordinatınız yok. Rastgele ateş ediyorsunuz ve hiçbir şeyi vuramayınca da "şansım yok" diyerek silahı suçluyorsunuz.

İnsanların %90'ının kaybettiği o kör nokta burasıdır: Hedeflerini sıfatlarla tanımlamaya çalışmak. Sürekli aynı şeyleri tekrarlıyoruz: "Ben mutlu olmak istiyorum. Ben zengin olmak istiyorum. Ben huzurlu olmak istiyorum." Bunlar hedef değildir. Bunlar zayıf insanların gevelediği soyut temennilerdir. Evrensel mekanizma sizin mutluluk tanımınızı bilmez. Sistem duygularla değil, somut verilerle çalışır. Siz sisteme sadece "bana para ver" derseniz, hayat karşınıza bir yerde unutulmuş 1 lirayı çıkarır ve teknik olarak isteğinizi yerine getirmiş olur. Sonuçta para mı? Para. Ama istediğiniz bu muydu? Hayır.

Bulanıklık zayıflıktır. Güç ise tartışmaya kapalı bir netlikten doğar. Lazer güdümlü bir füze, hedefi nasıl bulur? Ona "git ve kötü adamları vur" demezsiniz. Ona enlem verirsiniz, boylam verirsiniz, irtifa verirsiniz. Hedef o kadar kesin tanımlanmıştır ki, füzenin başka bir yere gitme ihtimali kalmamıştır. Sizin istemek eyleminizde işte bu kadar cerrah hassasiyetinde olmalıdır. Mırıldanmayı kesin. İyi bir hayat istemeyin. Zihninizde öyle bir resim çizin ki, o resmin pikselleri bile belli olsun. Deniz kenarında, şu metrekarede, şu işi yaparak, sabah şu saatte uyanılan, içinde şu insanların olduğu bir hayat. Rengi, kokusu, dokusu belli olsun.

Stoacıların zihin felsefesinde buna benzer bir kavram vardır: Bir şeyi zihinde o kadar net canlandırmalısınız ki, o artık bir hayalden çıkıp ele avuca gelen bir maddeye dönüşmelidir. Seneka, yüzyıllar öncesinden bugünün o kafası karışık insanlarına, yani bize, şu tokat gibi gerçeği haykırır: "Eğer bir adam hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar ona uygun değildir." Çoğunuz rüzgarın ters esmesinden, fırtınalardan veya dalgalardan şikayet ediyorsunuz. Ama asıl sorununuz hava durumu değil. Asıl sorununuz haritanızın bomboş olması. Nereye gittiğini bilmeyen bir adama dünyanın en güçlü motorunu da verseniz, yapacağı tek şey olduğu yerde daireler çizerek yakıt tüketmek olur. Şu anki yorgunluğunuzun sebebi de budur: İlerlemek değil, daireler çizmek.

Bu yüzden bugün o bulanık dileklerinizi çöpe atın. "Bana mutlu olmak istiyorum" demeyin. Bana neyin, nerede, ne zaman ve hangi ölçekte olacağını söyleyin. Hedefinizi bir lazer nişangahı gibi işaretlemezseniz, hayat size rastgele ateş açar ve o karmaşada vurulan genellikle siz olursunuz. Net olun, keskin olun. Çünkü belirsizlik başarısızlığın sığınağıdır ve siz o sığınaktan çıkmadıkça kimse sizi ciddiye almayacak.

3. Kıtlık Bilinci

Tarihin en traji-komik sahnesine zihnen tanıklık etmenizi istiyorum. Karşınızda uçsuz bucaksız, ufuk çizgisi bile görünmeyen devasa bir okyanus var. Bu okyanus sadece sudan ibaret değil. İçinde statü, para, güç, saygınlık ve fırsatlar kaynıyor. Kıyıya vuruyor, gürlüyor ve "gel ve al!" diye bağırıyor. Ve sonra kıyıya bakıyoruz. Orada, paçaları ıslanmasın diye geride duran, elinde küçücük metal bir çay kaşığı tutan sizi görüyoruz. Okyanusa daldırıyorsunuz, kaşığınız doluyor. Geri çekiyorsunuz ve ağlamaya başlıyorsunuz: "Neden hayat bana bu kadar az veriyor? Neden diğerlerinin kovaları doluyken benim elimdeki bu kadar az?"

Cevabı duymak canınızı yakacak ama söylemek zorundayım. Okyanus cimri değil. Okyanusun bir limiti yok. Sorun okyanusta değil. Sorun, sizin o küçük, zavallı kaşığınızda kendinize biçtiğiniz değer bu. Evrenin kapısına dayandığınızda, "Bana ne kadar verirsin?" diye sormadınız. "Ben ancak bu kadarını taşıyabilirim" diyerek o kaşığı uzattınız ve evren tam da talep ettiğiniz kadarını, yani o kaşığın alacağı kadarını size verdi. Buna psikolojide ve spiritüel öğretilerde kıtlık bilinci denir. Ama biz buna stoacı dilde "köle zihniyeti" diyoruz.

Çoğunuz, bilinçaltınızın derinliklerinde büyük bir başarıyı hak etmediğinize, çok isterseniz açgözlü görüneceğinize ya da kaynakların sınırlı olduğuna inandırıldınız. Sanki başarı bir pasta ve siz büyük bir dilim alırsanız başkaları aç kalacak sanıyorsunuz. Bu, fakirlerin kendilerini avutmak için uydurduğu en büyük yalandır. Başarı bir pasta değildir. Başarı ateştir. Sizin ateşinizin büyümesi başkasının ateşini söndürmez. Aksine, tüm odayı daha fazla aydınlatır. Siz mütevazi olduğunuzu sanıyorsunuz ama aslında korkaksınız. "Azıcık aşım, kaygısız başım" gibi insanı uyuşturan ve vizyonsuzluğa mahkum eden o zehirli atasözleriyle büyütüldünüz. Oysa stoacı filozof Epiktetos, insanın kendi potansiyelini bilerek kısıtlamasını tanrısal akla yapılmış bir hakaret sayardı. Bir imparator gibi yaratılmışken neden bir köle gibi yaşıyorsunuz?

Sorun şu ki, siz hayattan "yetecek kadarını" istiyorsunuz. "Borçlarım kapansın yeter. Beni üzmesinler yeter. Karnım doysun yeter." Siz çıtayı hayatta kalma seviyesine koyduğunuzda, hayat size asla krallık seviyesinde bir ödül vermez. Bugün o sahile inin ve elinizdeki o çay kaşığını denizin dibine fırlatın. Oraya bir kovayla, bir tankerle, hatta devasa bir boru hattıyla gidin. Çünkü okyanusun umurunda değil. Okyanus sadece sizin kabınızı doldurur. Kabınız küçükse, bu okyanusun suçu değildir. Kendinize şu soruyu sorun ve dürüst olun: "Benim hayattan beklentim neden bu kadar ucuz?" Bu sorunun cevabı, sizin neden hala o kıyıda süründüğünüzü açıklayacak. Sınır dışarıda değil. Sınır, sizin hakediş duygunuzun çapında. Genişletin. Korkmayın. Taşmaz.

4. Bolluk Paradoksu

Başkalarının başarısını izlerken midenizde oluşan o sinsi ekşime hissini biliyorum. Bir arkadaşınız terfi aldığında, bir rakibiniz zengin olduğunda veya birisi sizin hayal ettiğiniz arabayı aldığında yüzünüz gülse de iç sesiniz şöyle fısıldıyor: "O bile aldı. Bana asla sıra gelmez." İşte bu, fakirliğin genetik kodudur. Siz hayatı, ortada duran tek bir pasta ve etrafında o pastadan pay kapmaya çalışan aç kurtların olduğu bir savaş alanı sanıyorsunuz. Zihniyetiniz şu: "Eğer o büyük dilimi alırsa, bana sadece kırıntılar kalır." Bu yüzden başkalarının düşmesini istiyorsunuz. Çünkü onların düşüşünün sizin yükselişiniz olacağına inanıyorsunuz. Ne kadar acınası bir matematik hatası.

Stoacıların "kosmos" yani evrensel düzen dediği yapı, sıfır toplamlı bir oyun değildir. Başarı, sınırlı sayıda koltuğu olan bir sandalye kapmaca oyunu değildir. Başarı bir ışık gibidir. Birinin meşalesinin yanması, ortamdaki ateşi azaltmaz. Aksine, karanlığı daha da yener. Okyanus yasası şudur: Birisi okyanustan bir kova su aldığında, okyanus seviyesi düşmez. Okyanusun sizin o küçük hesaplarınıza, kıskançlıklarınıza ve "bana kalmayacak" korkunuza ihtiyacı yoktur. O, tükenmez bir kaynaktır.

Marcus Aurelius, imparatorluk yönetirken çevresindeki dalkavukların ve güç savaşı verenlerin bu kıtlık korkusunu gördüğünde, kendine notlar aldığı defterine şunu yazmıştı: "Evrensel doğa hiçbir zaman cimri olmadı. Bir insanın payına düşen, diğerinin payından çalınmış değildir." Kaynak sınırsızdır. Sınır sadece sizin o kaynağı işleme kapasitenizdedir. Siz nefes alırken, yanınızdaki insan derin nefes aldı diye endişeleniyor musunuz? "Eyvah! Havayı bitirdi. Bana oksijen kalmayacak" diye korkuyor musunuz? Hayır. Çünkü havanın bol olduğunu biliyorsunuz. Peki konu para, güç veya başarı olunca neden ciğerlerinizi tutup nefessiz kalmayı seçiyorsunuz?

Sorun sistemde değil. Sorun, sizin rekabet anlayışınızda. Zenginlik ve başarı, bir yerden diğerine transfer edilen bir madde değil, yoktan var edilen bir değerdir. Siz pastadan pay kapmaya çalışan o kavganın içinde olduğunuz sürece, sadece dirsek yiyeceksiniz. O masadan kalkın. Kendi mutfağınıza gidin ve kendi pastanızı pişirin. Başkalarının tabağına bakmayı bırakın. Okyanus kurumaz. Bir başkasının kovasının dolu olması, sizin kovanızın boş olmasının sebebi değildir. Sizin kovanız boş. Çünkü siz okyanusa değil, başkasının kovasına bakıyorsunuz. Gözünüzü hedefe çevirin. Kaynak orada ve herkese yetecek kadar, hatta sizi boğacak kadar çok var.

5. Zekice İstemek

Mırıldanmak, kaybedenlerin ana dilidir. Hayatın karşısına geçip ağzınızın içinde ne dediği anlaşılmayan utangaç bir çocuk gibi gevelerseniz, alacağınız tek şey koca bir hiçtir. Bir restorana gittiğinizi ve garsona "bana yiyecek getir" dediğinizi düşünün. Ne getirir? Belki bayat bir ekmek, belki sevmediğiniz bir çorba, belki de başkasından artanlar. Ona kızma hakkınız var mı? Hayır. Çünkü yiyecek istediniz ve o da yiyecek getirdi. Sizin hayatla olan ilişkiniz işte bu komik sipariş diyaloğuna benziyor.

"Zengin olmak istiyorum." Hangi para birimi? Ne kadar? Ne zaman, hangi bedel karşılığında? "İyi bir ilişki istiyorum." Kiminle? Nasıl bir karakter? Hangi değerler üzerine kurulu? Siz detay vermekten korkuyorsunuz. Çünkü detay vermek sorumluluk almaktır. Muğlak konuşmak ise korkakların sığınağıdır. Çünkü sonuç kötü olursa, zaten "tam olarak bunu kastetmemiştim" deme lüksünüz olur. Ama stoacı bir zihin için bu bulanıklık kabul edilemez. Biz buna "stratejik tanımlama" diyoruz. Stoacılar bu tekniğe "fantazya", yani zihinsel imgeleme adını verirdi. Ancak dikkat edin, bu modern kişisel gelişimcilerin size sattığı "hayalet olsun" zırvası değildir.

Stoacı imgeleme sanatı, bir mühendisin mavi kopyası gibidir. Marcus Aurelius, bir imparator olarak savaş planı yaparken düşmanı yendiğini hayal etmezdi. Düşmanın hangi tepeden geleceğini, hangi silahı kullanacağını, havanın kaç derece olacağını ve atların toynak seslerini zihninde kristal netliğinde canlandırırdı. Bu bir hayal değil, zihinsel bir simülasyondu. Siz de isteklerinizi böyle bir netliğe kavuşturmak zorundasınız. "Ev arıyorum" demeyin. "Şu mahallede, güney cepheli, geniş balkonlu, şu fiyatta, duvarları şu renk bir ev" deyin. Hedefiniz beyninizde o kadar netleşmeli ki, onu düşündüğünüzde kokusunu bile almalısınız. Çünkü insan beyni ve evrensel mekanizma genel geçer dilekleri algılamaz. Sadece net koordinatları işler.

Hedefler bir mıknatıs gibidir ama mıknatısın çekim gücü, tanımın netliğiyle doğru orantılıdır. Bulanık bir hedef, paslanmış bir mıknatıstır. Hiçbir şeyi çekmez. Ama detaylandırılmış, rengi, boyutu, zamanı ve vadesi belirlenmiş bir hedef, devasa bir sanayi mıknatısına dönüşür. Sadece siz ona gitmezsiniz. O da size doğru çekilmeye başlar. Zekice istemek, "ne olursa kabulümdür" demek değildir. Zekice istemek, "şunu, şu şartlarda ve şu zamanda istiyorum" diyerek hayatla pazarlık masasına oturmaktır. Şimdi o mırıldanmayı kesin. Sesinizi yükseltin ve ne istediğinizi bir mimarın projesini çizdiği gibi en ince ayrıntısına kadar tarif edin. Unutmayın, evren detayları sever ve sadece ne istediğini tam olarak bilenlere itaat eder.

6. Yetişkinlerin Hastalığı

Bir çocuğu markette izleyin. Bir oyuncak istediğinde, gözlerinde "bunu bana almazlar" korkusu yoktur. Bütçeyi düşünmez, lojistiği hesaplamaz. "Bunu hak ettin mi?" diye sormaz. Sadece parmağını uzatır. "Bunu istiyorum" der ve oyuncağın kendisine geleceğinden güneşin doğacağı kadar emindir. O an zihninde oyuncak zaten onundur. Geriye kalan sadece fiziksel teslimattır. Ve sonra size, yani o gelişmiş yetişkinlere dönüp bakalım.

Siz bir şey istediğiniz anda, beyninizde bir virüs devreye girer. Bu virüsün adı "acaba"dır. "İstiyorum ama ya olmazsa? Ya piyasa kötüyse? Ya reddedilirsem? Ya hazır değilsem?" İşte sizin trajediniz budur. Zekanız sizi zehirliyor. Yıllarca edindiğiniz tecrübeler, yediğiniz kazıklar ve o sözde "gerçekçi" bakış açınız aslında ayağınıza bağlanmış devasa bir prangadır. Bir hedef koyuyorsunuz. Sonra hemen arkasından, o hedefi neden başaramayacağınıza dair 10 maddelik bir felaket senaryosu yazıyorsunuz. Kendi yoluna taş koyan, kendi köprüsünü bombalayan bir general gibisiniz. Buna stoacı felsefede "yanlış yargıya onay vermek" denir. Siz olaylar daha gerçekleşmeden başarısızlığa onay veriyorsunuz.

Şüphe, arzunun kanseridir. Toprağa bir tohum ektiğinizi düşünün. Eğer her saat başı gidip toprağı kazar, "büyüyor mu acaba" diye kökünü kurcalarsanız, o tohumu öldürürsünüz. Sizin yaptığınız tam olarak bu. Bir niyet ortaya koyuyorsunuz. Sonra şüphelerinizle o niyeti her gün evinden çıkarıp taciz ediyorsunuz. Sonra da "neden yeşermedi" diye soruyorsunuz. Yeşermedi, çünkü rahat bırakmadınız. Çünkü güvenmediniz.

Yetişkinlerin hastalığı olan bu aşırı analiz etme huyunu derhal infaz etmelisiniz. Çocuklar neden alır biliyor musunuz? Çünkü B planları yoktur. Onlar için sadece A planı, yani sonuç vardır. Siz ise o kadar korkaksınız ki, daha yola çıkmadan "olmazsa ne yaparım" diye kaçış planları hazırlıyorsunuz. Zihniniz kaçmaya bu kadar odaklıyken, kazanmaya nasıl odaklanabilir? Epiktetos'un şu uyarısı, modern insanın o titrek ruhuna inen bir balyoz gibidir: "Eğer bir gemiye biniyorsan, kaptana güvenmek zorundasın. Hem dümeni bırakıp hem de 'ya batarsak' diye ağlayamazsın." Ya binme ya da güven. Hayat denen gemiye bindiniz. Rotayı belirlediniz. Şimdi yapmanız gereken şey, güvertede panik atak geçirmek değil, dümenin sağlam olduğunu bilerek arkanıza yaslanmaktır.

Şüpheyi mantık adı altında saklamayın. "Ben sadece tedbirliyim" demeyin. Siz tedbirli değilsiniz. Siz inançsızsınız. Kendinize inanmıyorsunuz. Sürecinize inanmıyorsunuz. Ve siz kendi hedefinize inanmazken, evrenin sizi ciddiye almasını beklemek aptallıktır. O iç sesinizi susturun. O "acaba" diyen yetişkini, zihninizdeki karanlık bir odaya kilitleyin ve anahtarını yutun. Sadece talep edin ve gerisini akışa bırakın. Çünkü inanç kanıt beklemez. İnancın kendisi kanıttır.

7. Çocuksu İnanç, Yetişkin Planı

Dünyanın en tehlikeli insanı kimdir, biliyor musunuz? Elinde silah olan değil, zihninde birbirine tamamen zıt iki gücü aynı anda ve çatışmadan taşıyabilen insandır. Çoğunuz tek kanatlı kuşlar gibisiniz. Ya sadece mantık diyen, ruhu kurumuş, her adımda risk hesaplayan sıkıcı bir hesap makinesisiniz. Ya da sadece evrene mesaj gönderen ama yataktan kalkıp bir adım bile atmayan uyuşuk bir hayalperest. İkisi de çöp, ikisi de kaybetmeye mahkum.

Stoacıların "sanat gibi yaşamak" dediği o zirve noktasına ulaşmak istiyorsanız, içinizde iki farklı karakteri evlendirmek zorundasınız: Soğukkanlı bir general ve inatçı bir çocuk. Formülün kalbi bu paradoksta yatar. Gündüzleri Roma lejyonlarını yöneten bir komutan gibi olun. Stratejinizi çizin, lojistiği hesaplayın, engelleri görün ve soğuk bir mantıkla çalışın. O an duygusallığa yer yoktur. Sadece görev, disiplin ve ter vardır. Bir yetişkinin ciddiyetiyle, sanki her şey sadece sizin çabanıza bağlıymış gibi tırnaklarınızla kazıyın. Ama gece olup başınızı yastığa koyduğunuzda veya o "son iste" butonuna bastığınızda, o üniformayı çıkarıp bir kenara atın. O an, sabah yastığının altında hediye bulacağından adı gibi emin olan o çocuğa dönüşün.

Neden biliyor musunuz? Çünkü strateji size yolu gösterir. İnanç ise o yolda yürümeniz için gereken yakıtı sağlar. Siz genellikle bunu ters yapıyorsunuz. Plan yaparken çocuk gibi davranıp, "Aman canım, nasıl olsa hall olur" diyerek gevşeklik yapıyorsunuz. Ama iş sonuca inanmaya gelince yetişkin gibi davranıp, "Ya olmazsa? Mantıken imkansız." diyerek kahrediyorsunuz. Bu kötülüğü tersine çevirin. Marcus Aurelius savaş meydanında bir yetişkin gibi kılıç sallardı. Ama günlüğüne yazdığı satırlarda, evrensel düzenin kendisine en doğru sonu getireceğine bir çocuk teslimiyetiyle inanırdı. Bu teslimiyet onu tembel yapmadı. Aksine, onu yenilmez kıldı. Çünkü sonucu dert etmeyen bir adamın süreçte yorulması imkansızdır.

Bir general gibi plan yapın: "Bunu, şunu ve şunu yapacağım." Ve bir çocuk gibi sonuca inanın: "O istediğim şey kaçınılmaz olarak benim olacak." Bu dışarıdan çelişkili, hatta biraz delice görünen ama aslında dahice kurulmuş dengeyi yakaladığınız an, hayat size direnmeyi bırakır. Çünkü hayat, ne istediğini bilen bir yetişkine saygı duyar. Ama inatla isteyen bir çocuğa asla hayır diyemez. Şimdi o iki parçanızı birleştirin. Masaya yumruğunu vuran bir komutan ve gözleri parlayan bir çocuk olun. Bu ikiliyi yenebilecek bir güç tanımıyorum.

8. Çok Çalışmak Yetmez

Size söylenen en büyük, en süslü ve en tehlikeli yalan şuydu: "Çok çalış. Karşılığını mutlaka alırsın." Sizi kandırdılar. Yıllarca okul sıralarında, fabrika köşelerinde ve o gri ofislerde beyninize tek bir zehirli yazılım yüklendi: "Alın teri kutsaldır." Elbette emek değerlidir ama tek başına emek sizi sadece yorgun bir insan yapar, başarılı bir insan değil. Eğer denklem sadece "çok çalışmak = çok kazanmak" olsaydı, hamallar, inşaat işçileri veya tarlalarda güneşin altında 14 saat beli bükülen insanlar dünyanın en zengin ve en güçlü insanları olurdu. Plaza CEO'ları, borsa kralları veya imparatorlar ise sürünürdü. Etrafınıza bir bakın. Dünya böyle mi dönüyor? Hayır.

Dünya en çok terleyene değil, ne istediğini en iyi bilene ödül verir. Siz kendinizi paralıyorsunuz. Uykusuz kalıyorsunuz. Hafta sonlarınızı feda ediyorsunuz ve sonra hayatın karşısına geçip diyorsunuz ki: "Bak ne kadar yoruldum. Artık ödülümü ver." Hayat ise size acımasızca gülümsüyor. Çünkü hayat, yorgunluk madalyası dağıtan bir hayır kurumu değildir. Kimse sizin ne kadar acı çektiğinizle ilgilenmez. Herkes sizin masaya ne koyduğunuzla ve o koyduğunuz şeye ne kadar paha biçtiğinizle ilgilenir.

Matematiği değiştirmek zorundasınız. Emek toplama işlemidir. Her gün bir tuğla koyarsınız. Bu yavaştır, doğrusaldır ve ömür törpüsüdür. İstemek, yani talep etmek ise çarpan etkisidir. Siz bir gün boyunca 100 birimlik iş yaparsınız. Fakat kendinize verdiğiniz değer ve hayat karşısındaki talebiniz bir seviyesindedir. Bu durumda ortaya çıkan sonuç yalnızca 10 olur. Yani yüzlük emeğinizin karşılığını 10 olarak alırsınız. Başka biri sadece 10 birimlik iş yapar. Ama hayattan talep ettiği seviye, özgüveni ve "bu bana yakışır" duruşu yüzdür. Sonuç ise bini bulur. Buradaki fark emekte değil, çarpandadır. Birinin emeği büyük olsa bile, kendine biçtiği değer küçükse sonuç küçülür. Diğerinin emeği az olsa bile, değeri ve talebi yüksekse sonuç katlanarak büyür. Yani aradaki fark adalet değil, aradaki fark stratejidir.

Seneka, durmadan oraya buraya koşturan ama hiçbir yere varamayan insanlara "meşgul aylaklar" derdi. Onların sorunu tembellik değildir. Onların sorunu, enerjilerini bir efendi gibi değil, bir köle gibi kullanmalarıdır. Köle, efendisi ne verirse ona razı olur ve daha fazlası için daha çok çalışması gerektiğini sanır. Efendi ise değerini kendi belirler. Siz hangisiniz? Yorgunluğunuzla gurur duymayı bırakın. "Çok çalışıyorum ama olmuyor" demeyi kesin. Elbette çalışacaksınız. Elbette terleyeceksiniz. Stoacılık tembellik değildir. Ancak o terin üzerine "bunu istiyorum ve bedeli budur" etiketini yapıştırmazsanız, o ter sadece toprağa damlar ve kurur. Hayatın süpermarketine gidip elinizde milyon dolarlık bir emekle duruyorsunuz ama kasada "bana bir ekmek ver yeter" diyorsunuz. Kasiyer size ekmeği verir ve paranın üstünü vermez. Çünkü siz ederiniz kadar değil, istediğiniz kadar alırsınız. Kendinize acımayı ve yorgunluğunuzu bir mazeret gibi kullanmayı bırakın. Emeğinizi yüksek bir taleple, istemekle çarpmazsanız sonuç her zaman sıfıra yakın olacaktır. Çarpanı büyütün.

9. 90 Günlük Meydan Okuma

Kitapları kapatın. Notları bir kenara itin. Buraya kadar anlattıklarım, eğer eyleme dökülmezse, zihinsel bir oburluktan, entelektüel bir gevezelikten öteye gitmez. Bilgi sadece uygulandığında güce dönüşür. Geri kalan her şey sadece gürültüdür. Şimdi size bir teklif sunmuyorum. Size bir savaş ilan ediyorum. Kime karşı? İçinizdeki o mızmız, erteleyen, sürekli "ama" diyen o ezik benliğe karşı. Bugüne kadar onu dinlediniz. Ve sizi getirdiği yer burası: Memnuniyetsizlik ve tükenmişlik.

Şimdi benim kurallarımla oynayacaksınız. Süreniz 90 gün. Neden 90 gün? Çünkü bilim bize bir alışkanlığın kök salması ve beynin nöroplastik yapısının, sinir ağlarının değişmesi için bu sürenin şart olduğunu söylüyor. Yıllardır zihninize ektiğiniz o "yapamam, bana vermezler" zehrini vücuttan atmak için günlük bir heves yetmez. Köklü bir diyet gerekir. Önümüzdeki 3 ay boyunca şu katı kuralları uygulayacaksınız. Bu sizin bilinçli isteme diyetinizdir.

Kural Bir: Şikayet Orucu. Ağzınızdan çıkan her kelime bir emirdir. Eğer "param yok, şansım yok, hayat çok zor" derseniz, evrensel mekanizma bunu bir sipariş olarak algılar ve size daha fazla zorluk getirir. Bunu yapmak yasak. 90 gün boyunca durum ne kadar kötü olursa olsun, ağzınızdan tek bir yoksunluk cümlesi çıkmayacak. Şikayet etmek yerine talep edeceksiniz. "Param yok" değil, "Zenginliği inşa ediyorum" diyeceksiniz.

Kural İki: Sabah Müzakeresi. Her sabah gözünüzü açtığınızda hayatla pazarlık masasına oturacaksınız. Telefona bakmak yok. Sosyal medyada başkalarının hayatını izlemek yok. İlk iş, o gün hayattan ne istediğinizi bir komutanın askerlerine görev dağıttığı gibi sesli veya yazılı olarak bildireceksiniz. "Bugün bana huzur getir" değil, "Bugün şu, şu ve şu fırsatları istiyorum ve onları alacağım."

Kural Üç: Zihinsel Nöbet. Seneka, zihnin kapısına nöbetçi dikin derdi. Bu 90 gün boyunca zihninize sızmaya çalışan her şüpheyi, bölüm 6'daki virüsleri kapıda vuracaksınız. "Acaba yapabilir miyim?" düşüncesi geldiği an, mantıklı bir cevapla değil, sert bir reddedişle susturacaksınız: "Bu düşünce bana ait değil. Reddediyorum."

Bu kolay olmayacak. İlk hafta zihniniz çığlık atacak. Eski alışkanlıklarınız, konfor alanınız size yalvaracak: "Bırak bu saçmalıkları. Gel yine mağdur edebiyatı yapalım. O daha tatlı." diyecek. Umursamayın. Eğer hayatınızın geri kalanını değiştirecek güce sahip olmak istiyorsanız, bu 90 günlük bedeli ödemek zorundasınız. Kaybedecek neyiniz var? Eski hayatınız mı? Zaten ondan memnun değilsiniz. Bu bir deneme sürümü değildir. Bu bir meydan okumadır. Var mısınız, yok musunuz? Cevabınız "varım" ise, yarın sabah değil. Şu an bu video biter bitmez süreç başlıyor. O çay kaşığını çöpe atın. Savaş başladı.

10. Hayır Cevabını Yönetmek

Suratınıza çarpan o kapının sesi, o reddedilme meyili, o beklediğiniz telefonun bir türlü çalmaması. Canınız yandı, değil mi? Gururunuz kırıldı ve hemen o eski ezik dostunuza, yani kurban rolüne sarılmak istediniz: "Evren beni sevmiyor. Ben şanssızım. Bak işte yine olmadı." Kesin şu zırvalığı. Bu, bir çocuğun mızmızlanmasıdır.

Bir yetişkin, özellikle stoacı bir zihne sahip bir efendi, reddedilmeyi tamamen farklı okur. Siz sanıyorsunuz ki, bir şeyi çok isteyince evren önünüze kırmızı halı serecek. Hayır. Evrenin bir kalite kontrol mekanizması vardır. Büyük bir hedef talep ettiğinizde, 5. bölümde anlatıldığı gibi, sistem size hemen o ödülü vermez. Önce o ödülü taşıyıp taşıyamayacağınızı test eder. Karşınıza çıkan engeller, gecikmeler ve o kocaman "hayır" cevapları aslında evrenin size sorduğu tek bir sorudur: "Bunu gerçekten istiyor musun, yoksa sadece heves mi ediyorsun?"

Eğer ilk zorlukta vazgeçerseniz, sistem "demek ki o kadar da istemiyormuş, sadece bir turistmiş" der ve dosyanızı kapatır. Ama o kapı suratınıza çarpıldığında, burnunuz kanasa bile ayağa kalkıp kapıyı daha sert yumruklarsanız, işte o zaman sistem "bu adam ciddi" der ve kilitleri açmaya başlar. Marcus Aurelius, savaş meydanlarında barbarlarla, sarayda ise salgın hastalıklarla boğuşurken kendine şu muazzam prensibi hatırlatırdı: "Eylemi engelleyen şey, eylemin bir parçası olur. Yolu tıkayan şey, yolun kendisine dönüşür." Anlamı şudur: Hayır cevabı bir duvar değildir. O, basıp yükselmeniz gereken bir basamaktır.

Ağırlık kaldırdığınızı düşünün. Demir size direnç gösterir. Sizi aşağı iter. Siz bu demir "benden nefret ediyor" diyor musunuz? Hayır. O direncin kaslarınızı büyüttüğünü biliyorsunuz. Hayatın size gösterdiği direnç de tam olarak budur. Sizi istediğiniz o büyük hayata hazırlayan bir antrenman. İnce bir cam bardağa kaynar su dökerseniz, bardak çatlar. Hayat siz henüz hazır olmadan isteğinizi verirse, o güç sizi yok eder. Şu anki gecikmeler, o "olmuyor" hissi aslında camınızı kalınlaştıran, iradenizi sertleştiren bir süreçtir.

Bu yüzden bir dahaki sefere hayat size "hayır" dediğinde, bunu bir reddediş olarak almayın. Bunu bir irade testi olarak görün. Sisteme bakın ve gülümseyerek şunu söyleyin: "Beni denediğini biliyorum ama ben vazgeçmeyeceğim. Senden daha inatçıyım." Çoğu insan hedefine ulaşmasına sadece bir kapı kalmışken geri döner. O son kapı genellikle en zor açılan, en paslı ve en korkutucu olandır. Pes etmek, o ana kadar verdiğiniz tüm emeklere ve kendinize yaptığınız en büyük hakarettir. Dirençle karşılaştığınızda sevinin. Çünkü direnç varsa, doğru yoldasınız demektir. Kimse boş bir kutuyu korumak için kapıya nöbetçi dikmez. Eğer kapıda nöbetçiler, zorluklar varsa, içeride hazine var demektir. Nöbetçiyi geçin, kapıyı kırın. Hayır, cevabını kabul etmeyin.

11. Zorunluluk Psikolojisi

Bir şeyi istemek ile o şeye mecbur olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Çoğunuzun başarısız olmasının temel sebebi, hedeflerinizi listenizin "olsa ne güzel olur" kısmına yazmanızdır. "Zengin olsam iyi olur. Fit olsam harika olur. Saygı görsem hoşuma gider." Bu cümleler birer temennidir ve temenniler, zorlukla karşılaştığı ilk an buharlaşıp uçar. Gerçek güç, arzu zorunluluk seviyesine çıktığında doğar.

Nefes almayı istiyor musunuz? Hayır. Nefes almaya mecbursunuz. Eğer biri kafanızı suyun altına sokarsa, o an "umarım hava alabilirim" demezsiniz. O havayı almak için çırpınır, tekme atar, gerekirse o eli kırar ve su yüzüne çıkarsınız. Çünkü o an B planınız yoktur. O an "hava alamazsam başka bir şey yaparım" deme lüksünüz yoktur. İşte hayatınızdaki o büyük hedefe, suyun altındaki o adamın havaya baktığı gibi bakmadığınız sürece, onu asla elde edemeyeceksiniz.

Marcus Aurelius, dünyanın en güçlü adamıydı. İstediği her an uyuyabilir, eğlenebilir veya sorumluluklarını başkasına yıkabilirdi. Ama o her sabah o sıcak yatağından kalkarken nefsine şöyle haykırırdı: "İşime, bir insan olarak yapmam gereken göreve gidiyorum. Yorganın altına kıvrılıp ısınmak için mi yaratıldım, yoksa doğama uygun olanı yapmak için mi?" Onu yataktan kaldıran şey motivasyon değildi. Onu kaldıran şey görev bilinciydi. O, imparatorluğu yönetmeyi bir hobi olarak değil, kaçamayacağı bir kader, bir zorunluluk olarak görüyordu.

Siz de hedefinizi bir seçenek olmaktan çıkarıp bir zorunluluk haline getirmelisiniz. Beyin ilginç bir organdır. Ona "bunu yaparsak iyi olur" derseniz tembellik yapar. Ama ona "bunu yapmak zorundayız, yoksa ölürüz veya biteriz" mesajını verirseniz, o tembel beyin bir anda dünyanın en zeki çözüm makinesine dönüşür. Tarihteki en büyük icatlar, en büyük stratejiler ve en büyük servetler, "başka çarem kalmadı" diyen insanların zihninden çıkmıştır. B planı, A planının katilidir. Cebinizde her zaman bir kaçış planı varsa, asla tam gücünüzle savaşmazsınız.

Gemileri yakın. Arkanızdaki köprüleri havaya uçurun. Kendinizi öyle bir pozisyona sokun ki, ileri gitmekten başka hiçbir yolunuz kalmasın. Yakınımdaki insanlar bana sık sık şu soruyu soruyor: "Nasıl bu kadar disiplinli olabiliyorsun?" Cevabım inanın çok basit: Çünkü kendime başka bir seçenek bırakmadım. Bugün hedefinize bakın ve karar verin. Bu sizin için bir hobi mi? Yoksa bu sizin kimliğinizin, varoluşunuzun ve hayatta kalmanızın bir şartı mı? Eğer "olmasa da olur" diyorsanız, şimdiden vazgeçin. Çünkü "olmak zorunda" diyen biri gelip o hedefinizi sizin elinizden alacak. İstiyorum demeyi bırakın. Mecburum deyin. Ve o mecburiyetin yarattığı korkutucu gücü serbest bırakın. Çünkü bir insanın en cesur ve en tehlikeli olduğu an, en çaresiz kaldığı andır.

12. Gizlilik Yemini

Buraya kadar mekanizmayı kurduk. Hedefi kilitledik ve iradeyi sertleştirdik. Ancak operasyonun başarısını tehlikeye atacak son bir tuzak daha var. Çoğunuzun daha yola çıkmadan motoru yakmasına sebep olan o ölümcül hata: Çenenizi tutamamak. Büyük bir hedefe kilitlendiğinizde, içinizde muazzam bir enerji birikir. Bu, bir buhar kazanındaki basınç gibidir. Bu basınç, sizi hedefe götürecek olan yakıttır. Ama siz ne yapıyorsunuz? Gidip bu hedefi arkadaşlarınıza, ailenize, hatta sosyal medyadaki hiç tanımadığınız insanlara anlatıyorsunuz: "Ben zengin olacağım, şu işi kuracağım, şu vücudu yapacağım."

Siz konuştuğunuz an, kazandaki o basıncı tahliye vanasından dışarı atıyorsunuz. Psikolojide buna "sosyal gerçeklik" denir. Beyniniz, hedefinizi başkasına anlattığınızda ve onlardan "vay be, harika fikir!" övgüsünü aldığınızda, sanki o işi zaten başarmış gibi dopamin salgılar. Tatmin olursunuz, rahatlarsınız ve eylem enerjiniz ölür. Konuşmak, yapmanın en büyük düşmanıdır. Ayrıca, siz hedeflerinizi ortalama insanlara anlattığınızda, onlardan destek değil, sadece korku ve sabotaj alırsınız. Sizin büyük isteğiniz, onların başarısızlığını yüzlerine vurur. Bu yüzden size, "Yapamazsın, riskli, boşver" derler. Siz enerjinizi, hedefinizi gerçekleştirmeye harcamak yerine, bu insanları ikna etmeye harcamaya başlarsınız. Ne büyük bir israf.

Stoacı filozof Epiktetos, öğrencilerine şu sert uyarıyı yapardı: "Koyunlar ne kadar ot yediklerini göstermek için çobanlarına kusmazlar. Onlar o yemeği içeride sindirirler ve dışarıya yün ve süt üretirler. Sen de bana teorilerini anlatma. Bana eylemlerinle ürettiğin sonucu göster."

Bu andan itibaren kendinizle bir gizlilik anlaşması imzalayacaksınız. Biz buna "gölge operasyonu" diyoruz. Hedefiniz ne kadar büyükse, sessizliğiniz o kadar derin olmalı. Bir denizaltı gibi derine ineceksiniz. Kimse ne yaptığınızı, ne planladığınızı, hangi kitapları okuduğunuzu veya geceleri neye çalıştığınızı bilmeyecek. İnsanlar sizi sadece sonuçları aldığınızda görecek. Bırakın sizi kayboldu sansınlar. Bırakın sizi pes etti sansınlar. Onların sizin hakkınızdaki cehaleti, sizin en büyük kalkanınızdır. Enerjinizi dışarı sızdırmayın. O basıncı içeride tutun. O basınç sizi rahatsız etsin. Uyutmasın, zorlasın. Çünkü sizi yataktan fırlatıp eyleme geçirecek olan güç, o içeride tuttuğunuz anlatılmamış hikayenin basıncıdır. Sırrınızı sadece sonuçlarınız ifşa etsin. Başarı gürültüyü sever ama oluşum süreci mutlak bir sessizlik ister. Ağzınızı kapatın ve inşa etmeye başlayın.

Oyun bitti, kartlar açıldı. Bu videoya başlarken elinde kırık bir çay kaşığıyla okyanus kenarında bekleyen, içten içe "neden bana vermiyorlar" diye ağlayan o mağdur kişiydiniz. Ama şimdi, yaklaşık 45 dakika sonra, o kişi öldü. Artık mekanizmayı biliyorsunuz. Sırrın şans olmadığını, sırrın dua etmek olmadığını, sırrın cüret etmek, netleşmek ve bedelini ödemek olduğunu biliyorsunuz. Artık en büyük ve en tehlikeli silaha sahipsiniz: Bilmek. Eskiden mazeretiniz vardı. "Bilmiyorum, yolunu bulamıyorum" diyebilirdiniz. Ama bu saniyeden itibaren o mazeretiniz de elinizden alındı. Unutmayın, hakikati bir kez gördüğünüzde artık kör taklidi yapamazsınız.

Bu saatten sonra başarısızlığınızın sebebi bilmemek olmayacak. Sebebiniz sadece tercih edilmiş bir korkaklık olacak. Bu ağır bir yüktür. Çünkü potansiyelinizi fark edip gerçekleştirmemek, kendinize işlediğiniz en büyük suç haline gelir. Artık aynaya baktığınızda kandırabileceğiniz saf bir çocuk yok. Hesap vermeniz gereken bir potansiyel var.

Bu videodan çıktığınız an omuzlarınızda bu sorumluluğun ağırlığını hissedeceksiniz. Birinci yol: Bu videoyu kapatırsınız. Eski uyuşuk hayatınıza dönersiniz. Yarın sabah yine o bulanık hedeflerin peşinde koşar ve "kaderim buymuş" diye kendinizi avutursunuz. Ama sizi uyarıyorum: Bu videodan sonra o eski hayat, üzerinize iki beden küçük gelen bir elbise gibi sizi sıkacak. Çünkü zihniniz bir kez genişledi mi, bir daha asla eski boyutuna dönmez. O tatminsizlik sizi yiyip bitirecek. Bu dönüşüm sancılı olacak. Şimdiden söyleyeyim. Çevrenizdeki o çay kaşığı ile yetinen insanlar, sizin elinizde kovayı gördüklerinde rahatsız olacaklar. Sizi aşağı çekmeye, eski uyumlu, sessiz ve zararsız halinize döndürmeye çalışacaklar. Onlara gülüp geçin. Kartallar serçelerin ne düşündüğünü umursamaz. Yalnız kalmaktan korkmayın. Çoğunluk her zaman yanlıştır ve sürü her zaman uçuruma gider. Zirve tenhadır ama manzarası buna değer. Eğer herkes sizi seviyorsa, yanlış bir şey yapıyorsunuz demektir. Efendi olmanın bedeli, anlaşılmamayı göze almaktır.

İkinci yol: Masadan bir efendi gibi kalkarsınız. Omuzlarınız dik, bakışlarınız net. Elinizdeki o lanet olası çay kaşığını, yani o kıtlık bilincini, o kurban rolünü, o "acaba yapabilir miyim?" korkaklığını şu an, şu saniye zihninizdeki okyanusun dibine fırlatırsınız ve elinize hak ettiğiniz o devasa kovayı alırsınız. Hayat korkaklara merhamet etmez. Hayat sadece ne istediğini bilen ve onu almaya cüret edenlere saygı duyar. Stoacılık, bir köşede oturup ölümü beklemek değildir. Stoacılık, dışarıda fırtınalar koparken içerideki kaleyi sağlam tutmak ve o kaleden dışarıya hükmetmektir. Marcus Aurelius'un, Seneka'nın, Epiktetos'un bize miras bıraktığı şey sözler değil, bir karakterdir. O karakteri giyin. Kendinize ihanet etmeyi bırakın. Potansiyelinizi çöpe atmayı bırakın. İstemekten korkmayı bırakın. Okyanus orada. Su sonsuz. Kova elinizde. Gidin ve alın. Ve bunu hemen yapın. Yarın değil, pazartesi değil. Şimdi. Çünkü Seneka'nın o sarsıcı uyarısını asla unutmayın: "Ölürken hiç yaşamamış olduğunuzu fark etmek ne acıdır." Zamanınızın sonsuz olduğunu sanma gafletine düşmeyin. Kum saati ters çevrildi ve kumlar akıyor. Belki önünüzde 50 yıl var. Belki de yarına çıkamayacaksınız. Ertelediğiniz o büyük hayatı mezar taşınıza yazamazsınız. Nefes alıyorken, damarlarınızda hala sıcak kan akıyorken o hayata saldırın. Geç kalmanın telafisi yoktur.

Eğer bu yolculukta yalnız yürümek istemiyorsan, eğer dilencilerin değil efendilerin olduğu o azınlık masasında yerini almak istiyorsan, şimdi o butona bas ve bu stoacı topluluğun bir parçası ol. Çünkü biz burada masallar anlatmıyoruz. Biz burada zihinleri yeniden inşa ediyoruz. Bir sonraki videoda görüşene dek stoacı olun ve güçlü kalın.