📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

II. MİLİTARİZMDEN ARINDIRILMIŞ BİR DÜNYA ÜTOPYASI SEMPOZYUMU

ADAM DER1:38:02

Transcription

şu oturumumuzun kolaylaştırıcısı olarak Ayşegül hocamız buradaydı herhalde.

Buradayım, evet. Ayşegül hocam, söz sizde.

Buyurun.

Tamamdır. Çok teşekkürler, Muhsin Bey, size ve Adamlar Derneği’ne bu güzel buluşmayı mümkün kıldığınız için. Bizleri bir araya getirdiğiniz için benim için çok heyecan verici. Özellikle bu paneli, kolaylaştırıcılık yapmak yıllardır araştırmalarından, çalışmalarından çok şey öğrendiğim olağanüstü üç araştırmacı ile birlikteyiz. Esin Dizeloğlu ile birlikte. Ben aslında biraz kendimden başlamak istiyorum. 90’ların sonunda ilk bu konuyla ilgilenmeye, araştırma yapmaya karar verdiğimde kendim oldukça yalnız hissediyordum; bazılarını araştırılabilecek, araştırılması gereken veya araştırılması mümkün bir alan olduğunu ikna etmek zorlanıyordum. Bu konuda ikna olanlar da, toplumsal cinsiyetin onun bir parçası olması gerektiği konusunda, ona ikna olmaları zor oluyordu diyeyim; toplumsal cinsiyetin ilişkisine. Ama yani yıllar içerisinde o kadar güzel bir alan açıldı ki ve bugün birlikte olduğumuz üç araştırmacı hem İngiltere hem toplumsal cinsiyeti benim zamanında hayal bile edemeyeceğim derinlikte, genişlikte ve yaratıcılıkta ele aldılar. Şimdi onları dinleyeceğimiz için ben kendi adıma çok şanslı hissediyorum. Her biriyle farklı zamanlarda birlikte çalışma şansım oldu. O da ayrı bir şans. Şimdi sıralamayı biraz değiştirelim dedik programda olduğundan biraz farklı bir sıralama yapalım; konular itibariyle daha iyi bir akış olacağını düşünerek kendilerine de danıştıktan sonra. İsim’le başlayacağız. Ondan sonra Doğu Durgun, değişim Sümbüloğlu ile devam edeceğiz. İsim bize biraz daha genel bir sunum yaparak başlayacak ve sonra onu kendi araştırmasına bağlayacak; yani toplumsal cinsiyet ve militarizm ilişkisi nedir, nasıl ele alabiliriz? O konuda genel bir sunumla başlayacak. İsim, lisans derecesini Kültürel Çalışmalar programında, Zamancı Üniversitesi’nde yaptı; bizim en eski öğrencilerimizden. Kendisiyle önce öğrenci olarak, sonra birlikte yazdığımız, derlediğimiz kitaplar… Şimdi de birlikte yaptığımız araştırmalar üzerinden çok sayıda ortak çalışma fırsatım oldu. Gerçekten her biri çok kıymetli. Esin önce O Hayat Üniversitesi’nde master derecesini yaptı. Sonra da doktora için kültürel antropoloji alanında University of San Diego, California Üniversitesi’nde bulundu. Sonra aynı üniversitede dersler verdi. Çok sayıda yayını var uluslararası dergilerde ve bugün de çok adı geçen farklı sunumlarda araştırmalarıyla, yazdığı makalelerle… Doktorasını bitirdikten sonra onu kitaplaştırmaya başladı ve heyecanla okumayı beklediğim bir kitap çalışması tamamlanmak üzere. Kendine ait bir ütopya; Yeni Ortadoğu’da toplumsal cinsiyeti çevirmek, İsim’in hazırlamakta olduğu kitabın ismi. Aynı zamanda tekrar Sabancı Üniversitesi’nde, Sıçrama’da bir araştırma projesinde, Ufuk 2020 Akding projesinde, yeşil mutabakatın nasıl kapsayıcı bir şekilde ele alınabileceğine dair bir araştırmada birlikte çalışıyoruz. Ve biraz önceki panelde adı geçen mor sertifika ve başka toplumsal cinsiyeti eğitim programlarında da ders veriyor. Sahipleri Sıcağında verilen… Dolayısıyla Dizeloğlu da bugün bizimle. Yeşim zaten yıllardır bu ödülleri hiç kaçırmadı, hep bizimle birlikte oldu o törenlerde. Hukuk’a da bugün sorduğumuz sorular üzerinden bakan ve çok yaratıcı çalışmalar yapmış olan sevgili arkadaşımız, meslektaşımız. Ona da sevgilerimizi ve şükranlarımızı yönlendirelim ve şeklinde başlayalım. Şimdi sevgili İsimsiz’im…

Çok teşekkürler, Ayşegül. Sesim geliyor değil mi?

Tamam, çok teşekkürler bu giriş için ve de Adamlar Derneği’nin böylesi güzel, ilham verici başlığıyla, heyecan veren bir sempozyum düzenledikleri için ayrıca çok teşekkürler, Muhsin Bey, size de ayrıca çok teşekkürler. Bu panelde bulunmak gerçekten çok heyecan verici ve sabah bana sempozyum açıldığından beri dinlediğim bütün konuşmalardan da çok şey öğrendim. Bu konuda hem literatürde var olan tartışmaları dinlemek hem de yeni çalışmalar dinlemek çok ufuk açıcı oldu. Benim katkım da, şimdiye kadar bahsedilen, yani arada geçen toplumsal cinsiyet konusunu ve militarizm ilişkisinin biraz daha merceğimizi almak, biraz daha bunun üzerine odaklanmak istiyorum ve bunu genel bir çerçeve çizdikten sonra da Kürt kadınlarının politik mücadeleleri içerisinde militarizmle ilişkilendirdiklerini, daha da özelinde militarizmi nasıl dönüştürdükleri üzerine yapmak istiyorum bugünkü katkımı. Açılış konuşmasında Çetin Bey, Çetin Nergisi şunu söylemişti: “Militarizmi hem anlamak çok önemli, hem de dönüştürmek çok önemli.” demişti. “Bununla ilgili eylemsellikler yapmak çok önemli” demişti bu sempozyumda. Bu yüzden de çok heyecan verici; sadece akademisyenlerden değil, yazarlardan, aktivistlerden ve çeşitli toplumsal aktörleri bir araya getirdiği için de çok kıymetli. Çok teşekkürler. Şimdiye kadar militarizmin kendisine dair çok derinlikli analizler dinledik. Ben bu panelde biraz daha militarizmle birebir mücadele eden, nedenlerin feminist hareketin ve Kürt kadınlarının mücadelelerini ön plana çıkararak, militarizmle mücadele etmekteki belki de zorlukları, ilişkileri, kırılganlıkları ortaya koymak istiyorum ve bu aktörlere odaklandığımızda aslında militarizmin ne kadar güçlü bir yapı olduğunu bir daha görüyoruz noktasından hareketle. Ve bunu yaparken, Ayşegül’ün de söylediği gibi, ben üniversite öğrencisi olduğum 2000’lerin başında Türkiye’de hatırlarsınız çok ciddi bir anti-militarist hareket vardı; bunun bir kısmı da vicdani retçilerden oluşuyordu. O dönemde bu hareketi tanımak da benim ufukumu açan bir süreçti. Derslerimizde konuşuyorduk; Ayşegül, Ayşegül’ün de derslere yani vicdani retçileri davetiyle çok canlı bir ortam vardı o dönemde. Tanıştığımız Uğur Yorulmaz’ı belki tanıyorsunuzdur, hatırlıyorsunuzdur. Bu sempozyumda onu anmadan geçmek istemedim ve Çiğdem Mater’in Uğur’la ilgili yazdığı bir konuşma aklıma geldi bu konuşmayı hazırlarken; bir yanıt bulabilirsiniz bu yazıyı. Biraz sonra konuşmamdan sonra çeteleye koyarım. Şöyle demiş Çiğdem: “Uğur’la tanıştığında Uğur Yorulmaz bir vicdani… Türkiye’nin yani tanınan ya da hani vicdani ret hareketi olarak ortaya çıkartan ilk vicdani retçilerinden…” Çiğdem ona, “İnsan askeri okulda okuyup nasıl vicdani retçi olur?” sorusuna Uğur şöyle cevap vermiş: “Askerliğin ne demek olduğunu o kadar iyi biliyorum ki, reddetmekten daha doğru bir şey olamazdı.” Bunu herhalde bu sempozyumu düzenleyenler, siz Adamlar Derneği üyeleri de farklı şekillerde zaten ifade ediyorsunuzdur. Bunu söyleyerek sunumuma geri döneyim. Ben çok… hani en sonunda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; feminist araştırmalardan ilhamla militarizme sadece savaş dönemleri, savaş ortamları ve militer kurumların ve yapıların ötesinde bakmak gerektiğini söyleyeceğim. Bunu sizin araştırmacılar çok çeşitli şekillerde ortaya koyuyorlar; başta ismini geçtiğimiz… sadece kurumsal değil, militarizasyon gibi aslında zihin yapılarını da içeren ve çeşitli süreçleri içeren bir kavramla buluşturuyor. Bununla ilgili biraz konuşmak istiyorum ve Kürt kadınlarının diliyle nasıl arındırdıklarını, nasıl kırdıklarını, nasıl içinde çatlaklar açtığını militarizasyon çerçevesinde bakmak istiyorum ve bu… bunu yaparken biraz da görünen politik eylemliliklerinin ötesinde, görünmeyen, daha az görünen, daha gündelik hayata yayılmış, hem bireysel hem kitlesel hareketliliklerine bakmak istiyorum ve bunun bir iddiam da şu ki; militarizmi dönüştürmenin ne kadar zor olduğunu göreceğimiz kadar, bunun aynı zamanda çok kırılgan, dış etkilere açık, savaşma ve çatışma ve çatışma hallerine açık, onlar tarafından da şekillenen, gelgitli bir süreç olduğunu. Dolayısıyla bu konuda çalışan aktörlere herhangi bir başarı ve başarısızlık damgası vurulamayacağını söylemek istiyorum; ama bu konuda yapılan her türlü çabanın ne kadar kıymetli olduğunu görmemizin, özellikle de görünür politikaların ötesindeki çabaların önemini vurgulamak istiyorum. Feminist araştırmacılar bize militarizmin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine ve hiyerarşilerine dayandığını söylüyorlar. Yani militarizm gibi sabahtan itibaren konuştuğumuz yapı, güçlü milliyetçiliğe de dayanan yapı, toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan var olamaz ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri de milliyete çok bağlıdır. Yani bu iki toplumsal sistem birbiriyle oldukça, birbirine oldukça içkindir. Bunların bu… bu ilişkinin ifade bulduğu en önemli kurgu da şudur ki: toplumun militarizmi şunu der: toplumun bir kısmı korunmaya muhtaçtır, bir diğer kesimi de bu kesimi korumakla görevlidir ve bunlar kadınlara ve erkeklere atfedilmiştir bu roller. Koruyucu olan grup geleneksel erkeklik kalıplarına bağlı olarak tanımlanır; güçlü olmalıdır, saldırgan olmalıdır, cesaret, sertlik, çetinlik gibi… gibi özelliklere sahip olmalıdır. Korunan grup da kadınlıkla tanımlanır; pasif olmak, kırılgan olmak, zayıf olmak, kurtarılmayı beklemek gibi. Ve bu… bu kurgu, bu temel ana kurgu hayatın birçok alanına yansır; hem söylediğimiz gibi militer kurumlara, hem militer kurumların ötesinde, savaş zamanlarında, savaş zamanlarının ötesine, tırnak içinde “barış zamanı” diyeceğimiz zamanlara yayılarak militarizmi aslında bir süreç olarak, bir zihin yapısı olarak hayatımıza, sosyal kurumlarımıza, sosyal ilişkilerimize ve kültürel yapımıza işler. Liderlik vasıflarına baktığımızda işte koruyuculuk, dünya liderleri elini masaya vurmak gibi böyle hani erkeksi ifadeler… affedersiniz… vatansever anneler anlatılarına rastlarız çocuklarına; ama özellikle oğullarını vatana savunmak üzere hazırlayan, ondan vazgeçmeye, onu feda etmeye hazır olması gereken anneler… Anneler savaşa giremezler çünkü duygusalırlar. Askerlik erkekler için doğal bir eylem olurken şiddetli eyleme kadınlar da bu kurguları kırdıkları için istisnai, tuhaf, anormal olarak addedilirler. Yani bu kurgu, kurgu… kadın ve koruyan erkek kurgusunu yıkan herhangi bir örnek bir şekilde ötekileştirilir ve anormal olarak tanımlanır. Bu kurgular insanların, bizlerin kimliklerimize de sirayet eder; kendimizi nasıl tanımladığımızda da sirayet eder, aile dinamiklerine de sirayet eder. Yine bu sunum için düşünürken üniversite zamanında yaptığım bir çalışmayı hatırladım; orada asker çocuklarıyla görüşmeler yapmıştım, asker çocuklarıyla aile kültürleri üzerine. Ve onlar hep toplumsal cinsiyet hikayeleri anlatmışlardı; yani askerliği konuştukları zaman baba-kız ilişkileri ve baba-oğul ilişkilerini ve ailedeki bütün toplumsal cinsiyet dinamiklerinin aslında ordu kurumuyla iç içe kurulduğunu anlatmıştı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz zaten. Serdar Hoca’nın ve Tuğba Hoca’nın biraz önce bize ders kitapları üzerinde gösterdiği gibi… Bir diğer nokta da belki şunu söylemek lazım: devletler ve özellikle de milliyetçilik bağlamında şunu söyleyelim: devletler koruyucu olarak kendilerine konumladıkları milletleri de feminenleştirirler. Yani feminen bir milletin korumaya, korunmaya hazır, korunması gereken milletin erkeksi, koruyucu… o koruyucuları olarak ön plana çıkarlar. Bu kurgu özellikle devletlerarası ilişkilerde görünür. Feminizm uluslararası ilişkilerde çalışan feminist araştırmacılar bu kurgunun çok çeşitli örneklerini size gösteriyorlar. Devletler kendi milletlerini, kendi birliklerini tahayyül ederken, yani bir tür milliyetçiliğe yaslanırken bunu… bu kurguları çok kullanıyorlar. İçeride her şeyin bir düzeni var, her şey düzenlidir, güvenlidir. Ama bu düzenin kasdı aslında bir toplumsal cinsiyet düzeni olmasıdır; işte cinsiyet görevlerinin dağıldığı, cinsiyet hiyerarşisinin yerinde olduğu bir düzen tahayyülü ya da fantazisi vardır. Dışarıda ise, devletin dışında ise tehlikeler beklemektedir ve bu tehlikeler hem bu düzeni bozmaya, tehdit etmekle kalmaz aynı zamanda bir cinsel bütünlüğü, harmoniyi de bozmaya adaydır. Dışarıdan gelen, işte düşmanların bize sunduğu tehlikeler bozuk, ahlaksız ve erkeksi bir cinselliği ifade eder. İçeride tehlike olarak addedilenler de ideal heteronormatif kadınlık ve erkeklik düzeninin dışında olanlardır; gayler, lezbiyenler, translar gibi ve diğer cinsel ve toplumsal cinsiyet azınlık grupları. Bunlar da yine militarizasyonun kendi birliğini, kendi iç harmoni fantazisini bozan, bozduğu için tehdit haline getirilen gruplardır. Aynı zamanda bu gruplar milletin biyolojik olarak yeniden üretimini… dolayısıyla savaşları, insan kaynağını kuruttukları için de cezalandırılmaya adaydırlar; korkuların ve nefretin nesnesi olurlar. Bu kapsamlı, yaygın, derinleştirilmiş zihniyetin dönüşümü sadece militarizmin dönüşümüyle başta vurguladığım gibi toplumsal cinsiyet düzeninin dönüşümüyle de alakalıdır. Bir diğer deyişle, toplumsal cinsiyete dönüşümünü içermeyen bir militarizm dönüşümü yetersiz kalacaktır. Bunu ne kadar altını çizsek herhalde azdır. Feministler örneğin gazilerin, barış hareketlerinin başarısını da erkekliklerini sorgulamalarıyla açıklarlar. Yani erkekliklerini de sorgulayan barış hareketi ya da toplumsal cinsiyeti de sorgulayan barış hareketleri militarizmi kırmada daha başarılı olmaktadırlar. Bu konuda hani sizlerle konuşmak gerçekten çok güzel olur. Bu çerçeveden sonra karşı-feminist hareketlerin, kadınların barış hareketlerinin hangi noktalara vurguladıklarını söylemek isterim. Birincisi şunu söyleyelim: militarizmi şiddeti meşrulaştıran toplumsal… militarizmin şiddeti meşrulaştıran toplumsal kurgularını sarstılar. Bunun en başında da milli birlik kurgusu geliyordu mesela. İsrail’deki Filistinli kadınlar, Bosna’daki kadın hareketlerini geliştirdiler ve bu anti-militarist söylemlerinin temelinde de alternatif bir milli birlik… yani mesela düşmanlaştırılmış etnik sitelerin düşmanlaştırılmadan aralarındaki yeni bir birlik tanımladıkları söylemler geliştirdiler. Bunun… bununla beraber güvenlikçi anlayışların dışında yine barış odaklı, kadınların güvenliği odaklı söylemler geliştirdiler. Alternatif bir birlik, alternatif bir bütünlük oluşturmaktan bahsediyorum. İkincisi, kadınlar savaş ve çatışmaların kendileri üzerinde, başta kendileri üzerinde olmak üzere, aynı zamanda toplumsal cinsiyet düzeni, ilişkileri ve idealleri üzerindeki etkilerini de ortaya koydular. Mesela kendileri burada annelerin politik aktörler olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Arjantin’deki Plaza de Mayo’daki eylemler, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri annelik üzerinden, kendi deneyimleri üzerinden militarizmi sarsan, toplumsal cinsiyet kurgusunu sarsan eylemlerde bulundular. Üçüncüsü de kadınlar çatışma çözümü ve barış süreçlerine kadınların daha fazla katılması gerektiğinin altını çizerek savaş karşıtı, barış hareketlerini kurgulanmış… kurmuş oldular. Ve burada kadınların katılımı, çatışma çözümü süreçlerine kadının… kadınların katılımı derken sadece masaya bir sandalye daha konulmasından bahsetmiyoruz; süreçlerin de aynı zamanda derinleştirilmesi, kadınların anlamlı bir şekilde bu süreçlere katılması, savaş, çalışma ve savaş sonrası toplumların yeniden inşa edilmesinde tekrar o toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini üretmeyen bir düzeni hayal etmenin önemini vurgular bir şekilde katılmaktan bahsediyorlar. Burada Birleşmiş Milletler’in 1325 sayılı Güvenlik Konseyi kararı çok önemli bir adım oldu çünkü bu kadınların bu süreçlerde şimdiye kadar dışlandığını kabul etti ve özellikle içerilmeleri gerektiğini hatırlattı. Ancak bu konuda tabii ki bir sürü problemler, bir sürü sorunlar olmaktadır. Afganistan’daki kadınlar bunu çok derinlikli bir şekilde ortaya serdikleri gibi. Ve bunu söyledikten sonra bir de şunu eklemek isterim ki feminist araştırmacılar kadınların militarizmin aktif… kadınların militarizmin aktif aktörleri olmadığını da söylemediler. Hatta kadınların militarizmde aktif aktörler olduğunu özellikle kendileri de vurguladılar. Kadınlar silahlı çatışmalara çok farklı coğrafyalarda, kültürlerde, toplumlarda katılmaktadırlar. Belki bu çok görünmeyen bir şey ama çok farklı örnekler mevcut. Kadınların politik şiddete başvurmalarının çok farklı sebepleri var. Uzun bir süre kadınların sadece erkeklerin takipçisi olarak şiddete, katıldıkları şiddet eylemlere katıldıkları düşünülüyordu; ama bu konuda artık çok çeşitli araştırmalar var ve biliyoruz ki kadınlar sadece duygusal nedenlerle, kişisel nedenlerle değil, aynı zamanda politik, ideolojik nedenlerle de şiddete yönelebilmektedirler. Şimdi bu süreçlerin hepsi… daha ağırlıklı olarak şimdiye kadar panellerde de devletler üzerinden konuştuğumuz militarizm, silahlı direniş hareketleri veya devlet dışı aktörlerin militarizmi konusu da benzer kurguları ve süreçleri içeriyor. Tabii ki çeşitli farklılıklar var; ama burada şu anda şimdi benzerlikleri vurgulamak istersek yine korunan, kadınsı toplum, baskılanmış toplum ve baskılanmış kadın kurgularını görüyoruz. Kadın özgürleşmesi farklı hareketlerde farklı şekillerde tanımlanıyor tabii ki; ama bu birçok zaman kadınlarla erkeklerin eşit olacağı anlamına gelmedi. Yani kadınların özgürleşmesi ve ulusların özgürleşmesi bir arada tanımlanırken bu hareketlerin, mücadelelerin diyelim toplumsal cinsiyet kurgularını sarsması o kadar derinlikli olmadı, iddia edildiği kadar derinlikli olmadı. Kadınlar, özellikle silahlı mücadelelere katılan kadınlar kendilerine verilen kalıpları kırdıkları için özgürlük sembolü haline getirildi; ama aynı zamanda onlara insanüstü özellikler, insanüstü özellikler atfedildi. Yani normal bir insan olarak dünyevi koşullarda var olmaları, üzerlerine de kahramanlık halleri eklenerek imkansız hale getirildi. Onları özgürleştiren eylem ancak ölümleriyle mümkün oldu. Benzer bir şekilde kadınlar direniş ve kurbanlık ikilemi içerisinde bir varoluşu taşımak durumunda kaldılar. Karşılarında mücadele ettikleri aktörlere karşı mağduriyetlerini görünür kılarken aynı zamanda bitmek bilmez bir direnişi söylem kuruldu. Yani mağduriyet ve direnişin ikisini bir arada taşındı kadınlar tarafından. Bu söylenen toplumsal cinsiyet rollerine de sarstı. Bunu çeşitli örneklerde bakabiliriz ancak aynı… hatta bir başka olumlu gelişmesi de kadınları şimdiye kadar kendilerine kapalı olan politik alanları, mesela kurumsal yapılara, sokaklara erişimini getirdi. Ancak bu da… bu ikilik de yine kadınlarda sanki bitmek bilmeyen bir direniş kaynağı var algısına yol açtı. Kadınlar yine insanüstü bir çaba gösterirken… bulabildi kendilerini… Hemen hiç bölmek istemiyorum ama her zaman yavaş yavaş doluyor. Tamam, birkaç dakikayı toparlayabilir misin?

Tabii ki. Son şunu söyleyerek de hemen… Kürt kadınlarıyla ilgili birkaç cümle ekleyeceğim. Filistin’de eşleri siyasi tutuklu olan kadınlarla yaptığı çalışmalarda Segal “örnek olmanın yükü” diye bir şey tanımladı. Kadınlar direniş hareketlerindeki kadınlar her zaman sebat, metanet, bağlılık göstermeli ve feda etmekten çekinmemelidir; kişisel hayatları yoktur, günlük hayatları yoktur, kadınlıkları eşlik ve annelikten ibarettir. Kürt hareketinin içindeki Kürt… Kürt kadınlarının politik mücadelelerinin çeşitli şekillerde militarizmi, militarizmi dönüştürdüğünü iddia ediyorum. Bu benim kendi çalışmalarımın, kendi gözlemlerimden vardığım bir takım sonuçlar. Birincisi, kadınlar siyasi… legal politik mücadelenin kurulmasında çok önemli rol aldılar 90’lardan beri. Bu onların görünmeyen emeği ve bunu… bunu özellikle kişisel anlatılarda, hayat hikayelerinde görüyoruz. Son üç cümleyle şunu söyleyebilirim: kadınlar politik varoluş alanını genişlettiler. Bu biraz önce bahsettiğim direniş ve mağduriyet arasında konumlanan politik kimliklerini, başka var olma şekillerini açtılar. Militarize beden anlayışını değiştirdiler, militarize güzellik anlayışını değiştirdiler. Ve bunu yaparken de toplumsal cinsiyet… Kürt toplumundaki, kendi bulundukları toplumdaki ve aynı zamanda Türkiye toplumlarındaki toplumsal cinsiyet kalıplarında kırdılar veya kırmaktadırlar. Bu yine bir süreç. Ve son olarak söyleyeceğim ki bu yine böyle gelgitli, kırılgan ve dış etkilere açık bir süreç. Daha fazla bakmak için Handan Çağlayan’ın çalışmalarını, bu konuda çok örnek, yol açıcı olduğu için özellikle söylemek istiyorum. Çok teşekkürler dinlediğiniz için.

Çok çok teşekkürler, İsim. Tartışma kısmında bunları biraz daha açabiliriz diye umuyorum. Tabii Esin’in kendi çalışmalarında okumanızı, bunların her birini farklı şekillerde açtığı makalelerini okumanızı da öneririm. Esin’in de parçası olduğu 2000’li yılların başında onun da öğrenciyken katıldığı Irak karşıtı barış hareketinin de biliyorsunuz Türkiye’de önemli bir eylemi olmuştu. Irak Dünya Mahkemesi… Orada da bu konular… İsim’in de açtığı toplumsal cinsiyetle militarizm arasındaki ilişki önemli tartışma konularından biri olmuştu. Metis Yayınları sayesinde bunu okumak mümkün. Bir önceki panelin koordinatörlüğünü yapan sevgili Ayşe Hasan da jüri üyelerinden, Vicdan üyelerinden bir tanesiydi. Şimdi buradan bu konuları erkeklik üzerinden çok kıymetli çalışmalarla açan sevgili Doğu Durgun’a geçmek istiyorum. Doğu doktor eğitimini Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bölümü’nde tamamladı. Benim de yolum orada kesişti onunla. İlk önce Dicle Karcıoğlu Ödülü’nü aldı; orada tanıştık. Sonra da doktora süresinde bulunma şansım oldu ve çok şey öğrendim onun yaptığı araştırmalardan. Doğu hem Türkiye’de hem İsrail’de zorunlu askerliği reddedenlerle, vicdani retçilerle görüşmeler yaptı. “Silahları kırmak: İsrail’de ve Türkiye’de zorunlu askerliğe karşı vicdani ret” başlıklı çok kıymetli bir doktora tezi yazdı. Aramızda vicdani retçilerden, vicdaniyetçi olan arkadaşlarımız da var, sevgili… var… var… bunu görüyorum. Mesela Merve de… şimdi biraz önce yine… çıkardım… Pınar Öncü’nün “Asker Doğmayanlar” kitabındaki hikayesi olan vicdaniyetçilerden… Hani Türkiye’deki vicdani ret hareketinin önemli bir… evet… Ercan Can da var aynı zamanda; belki fark etmediğim başkaları da var. Türkiye’deki vicdani ret hareketinin önemli ayaklarından bir tanesi kadın vicdani retçilerin olması ve aynı zamanda açıkla ilgili tiyatroların, vicdani retçilerin olması… Dolayısıyla erkeklik ve cinsiyet ilişkisinin çok farklı… daha doğrusu toplumsal cinsiyetle militarizm ilişkisinin çok farklı katmanlarda sorgulanmış olması… Doğu bunları çok güzel araştırdı, yazdı. Çok sayıda uluslararası yayını var bu alanda. Şimdi de Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi olarak devam ediyor çalışmalarına; toplumsal cinsiyet, göç, güvenlik ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. Şimdi ondan dinleyelim. Nil teyze ve erkeklik üzerine neler anlatacaksınız?

Teşekkürler hocam. Ben de sunumumu paylaşıyorum. Hatta bir tam ekran yapıyorum; böylece daha iyi gözüksün. Merhaba herkese. Çok teşekkürler. Ben bugün Esin’in böyle bıraktığı yerden biraz alacağım ve bu kedi biraz daha hanifemiz çalışmalardan erkek çalışmalarına doğru geçireceğim tartışmayı. Bugünkü konuşmayı tasarlarken benim kafamda da bazı sorular belirdi ve aslında bu iki soru çerçevesinde, onun temelinde bu tartışmayı hazırladım. Öncelikle militarizm ve milliyetçiliğin nasıl ve erkeklik tahayyülü üzerine inşa edildiğini birazcık bunu sorgulayacağım; ona cevap vermeye çalışacağım. Ardından da bu tahayyüllerin ve tabii ki militarizm ve milliyetçiliğin nasıl dönüştüğünü ve farklı coğrafyalarda, coğrafyalarda farklı bağlamlarda nasıl bu alanlara kendine yeniden adapte ettiğini ve belki de militarizmin nasıl sadece katı değil, biraz da esnek bir ideoloji olduğunu, bilekliklerini daha esnek bir orucu olabileceğini ve aslında bu yeni bağlamlara kendine adapte eden, yeniden kurgular yapabilen bir doğrucu olduğunu da irdeleyeceğim. Ve sonuç olarak tabii bunlar ne diyor; belki bu sempozyumun başlığını da referans verirsek yani bu bize arınmış bir dünya için ne diyor, belki de önünde ne gibi engeller var, biraz bunları konuşmuş olacağız gibi geliyor bana bu tartışmada. Sonuç olarak… Şimdi Esra’nın güzel bir şekilde anlattı, derinlemesine bu milliyetçilik ve toplumsal cinsiyet konusunu tartışırken tabii feminist çalışmalar değinmeden olmaz; aşık olunca dediği gibi… Aslında feminist çalışmalar böyle ilk başlardan daha bu ilişkileri kurdu… hakkında konuşmaya yeni yeni başladığımız zaman biraz aslında feminist çalışmalar öncülük etti bunlara ve en önemli sorulardan biri de burada “kadınlar nerede?” sorusuydu. Yani feminist araştırmacılar bize “kadınlar nerede?” sorusunu sorarsak militarizm ve milliyetçiliği ya da farklılık konusunda farklıydı anlarken… Bu soruya verdiğimiz cevapların aslında bu ideolojilerin altyapılarını, yapı taşlarını bulmamızı sağlayacağını söylediler bize. Ve aslında bu soru bir yandan da “erkekler nerede?” sorusuydu. Aslında böyle alttan alta bu erkeklik konusunda da girmiş oldu bu çalışmalarla beraber literatür ve tabii en böyle klasik anlamda baktığımız zaman milliyetçiliğin erkek egemen bir… de oldu; patriarkayı önceleyen… Az önce İsim’in de çok güzel bahsettiği gibi, koruyan aktörler olarak aktif eden kadınları, korunan aktörler olarak affeder ve bu hiyerarşiler bağlamında biz böyle tekini oluşturarak işte kışla içinde kimler olabilir, milliyetçiliğin ana öznesi kim, biraz bunları belirliyor… aslında inşa ediyor. Ve bu inşada da baktığımız gibi ilk başta aslında bu savaşçı erkeklik bu kahraman kadını öteleyerek ya da kadını ikinci plana atarak diyeyim, destekçi tahayyülüne atarak bunu sağladı. Erkeklik çalışmalarının bu noktada önemli bir katkısı ise şu oldu: erkeklik çalışmaları “hangi erkekler?” sorusunu sormaya başladı. Çünkü aslında bu kadın ve erkek ayrımı üzerinden militarizm ve milliyetçiliği çalışmaların bir riski de erkekliği böyle tek tip, değişmez bir kategori olarak ele alabilmeniz, ki böyle varsayabilme riski… Buna karşı erkeklik çalışmaları aslında farklı erkeklerin olduğunu, çoklu bir erkeklik kategorisinden bahsedebileceğimizi ve aslında bu egemenik erkeklikler ve egemonik olmayan erkekler arasında ilişkisellik, farklı ilişkisellikler kurarak militarizmin kendine yeniden ürettiğini, pekiştirdiğini, inşa ettiğini görmemizi sağladılar. Tabii ki biliyorsunuz kimlikler aslında birçok aidiyetlik içerisinde oluşuyor ve birçok kimlik kategorisi var ve bunlarla kesiştiğinde erkeklikler dönüşebiliyor. Ben bugün bu konuya daha çok cinsel kimlikler üzerinden ve aslında bu militarizmin, milliyetçiliğin, askerliğin, cinsellik ve toplumsal cinsiyet ekseninde nasıl bir yorumlaması yapılabilir, biraz onun üzerinde duracağım. Ve bu da aslında baktığımızda sadece kadının işte ikinci plana atılması ya da ötelenmesi değil, erkekler içerisinde de farklı erkekliklerin işte eşcinsel mi, şemsiye terim olarak buyur erkeklikler diyerek kullanabiliriz; bir erkekliklerin bu kışla dışına atılmasıyla gerçekleşiyor ve aslında makbul erkekliğin inşası bir nevi heteronormatif bir erkeklik inşaatı oluyor burada. Özellikle erkeklerin içerisinde de makbul olmayan erkeklikler inşa edin ve bu hani ordunun yasalarında, yönetmeliğinde de olabiliyor; mesela eşleri üzerinden olabiliyor, sevgilileri üzerinden olabiliyor bu kişilerin ve aslında orada böyle daha militarizmin ortaya koyduğu bir ahlak algısı içerisinde kalan erkekliklerin ancak makbul olarak sayıldığını görüyoruz ve birçok da tabii dışlama pratiği üzerinden bunlar yasallaşıyor, kurumsallaşıyor. En… en iyi örneği… aslında bunun en çok çalışılmış örneği diyeyim hem Türkiye’de çalışmalar özellikle artmaya başladı bu konuda; muafiyet süreçleri, işte kuyruk erkeklerin bir toplumda çürük raporu olarak denilen, hatta diğer ifadesi pembe teskere olarak denilen muaf görünmesi, muaf olması gerektiği; çünkü ordunun içerisindeki düzeni, sistemi bozacağı varsayımında olması… Militarizmin böyle bir varsayım içerisinde aslında kışlayı, kışlayı düzenlemesi… Bu muafiyet süreçleri 2013 yılında yenilenmeye girdi Türkiye’de. 2010’larla beraber biliyorsunuz bir sivilleşme, demokratikleşme… Bugün de üzerinde çok duruldu; bir sivil-ordu ilişkilerinin demokratikleşmesi, ordunun sivil kontrol altına alınması söylemleri ve darbelere karşı bir… bir bağlama ortaya çıkmıştır biliyorsunuz. Ve bu sırada 2013 yılında muafiyet süreçlerinin de böyle cinsel azınlıklar bağlamında yeniden böyle kurgulandığını görüyoruz. Hatta aslında üzerine bu yerli, milli söyleminin de yükseldiği bir bağlamda nasıl böyle milliyetçiliğin ve militarizmin her ne kadar klasik anlamlarında kalsa da bunu böyle yenilemesi gerektiği, kurumsallaştırılması gerektiğine ve böyle bu durumda bile yeni bir… yeni bir imaj, yeni bir kimlik oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Çünkü şöyle bir şey oluyor: 2013 yılında bir ordu içerisinde biliyorsunuz bu disiplinden kaldırılması, işte asker ölümlerine gitme gibi bir böyle insan hakları söylemi ortaya çıktı; işte insan haklarına saygılı bir ordu söylemi ortaya çıktı ve bu sırada eskiden muafiyet süreçlerinde insan haklarına aykırı uygulamalar kullanılıyorken; mesela işte kendi eşcinselliklerini kanıtlayamayan kişilerden fotoğraf istenmesi gibi… bunların kaldırılması durumu oldu ve artık yani bu zaten böyle de facto bir şeydi; yani yasal bir durum değil, daha pratiğin kaldırıldığını gördük. Yani aslında ama dışlama devam etti ve baktığımız zaman şöyle bir yasa geçti: bu sefer artık cinsel kimlikleri hayatlarında belirgin bir düzeyde davranışlarını etkileyen kişiler muaf olabilir askerden geliyor. Yani aslında burada ordu bir nevi sorma-sormama söyleme politikasını kurumsallaştırmış oldu. Önceden de devam eder ama böyle kurumsallaşmamış bir konunun daha böyle sağlamlaşmış, pekişmiş olduğunu gördük bu dönemde, bu söylemler içerisinde. Yani aslında bir yandan dışlama pratiklerine devam eden ve işte zaten bir erkekliklerin yerli ve milli sayılmadığı, emperyalizmin altında o işte bir fonculuk, işte dışarıdan gelen ya da içerideki normlara sahip olmayan, sapkın kişiler olarak görüldüğü bir ortamda ve işte ordunun sivilleşmesi ortamında, ordunun yerleşmesi, demokratikleşmesi aslında cinsel azınlıklar için bir dışlama pratiğinin kurumsallaşması anlamına geldi. Bir yandan da bu dışlama pratiğinin insan haklarına daha uygun bir şekilde yapılması durumu söz konusu oldu. Yani aslında birazcık böyle çok belirsiz bir durumdan da bahsediyoruz; yani belki de bu esneklik buradan geliyor. Yani orada bir yandan hem bu yerli birliği söylemi, sivilleşme söylemi ve bu işte militarizmin erkeklik tahayyülünü yenilemek için bu bireyleri dışlama pratiklerini kurumsallaştırdı ve sorma-sormama politikasına geçti; ama bunu yaparken de bir yandan işte zaten yurt dışında, uluslararası da bir kamuoyu oluşmuştu bu fotoğraflar üzerinde; bunları kaldırarak bir yandan da insan haklarına ne kadar saygılı ve ilerici ve demokratikleştiğini gösterme yoluna da gidilmiş oldu. Tabii bunu konuşurken bir yandan da milletin böyle tek tip bir tahayyül de olduğunu da düşünmemek gerekiyor. Bu belki daha heteronormatif ama bir yandan da daha homonormatif bir kurgulmasıdır. Bunu özellikle 1990’lardan sonra dünyada, işte Amerika’da, Batı Avrupa’da, İskandinav ülkelerinde ya da… ee… bölgeden yani Ortadoğu’dan İsrail’de gördük ve kışlalar 1990’larla beraber artık kapılarını LGBTİ+’lere açmaya başladılar bu coğrafyalarda ve aslında literatürde ifade edilmiş biçimiyle bir nevi homonasyonalizm, homo-milliyetçilik ee… süreci ortaya çıkmaya başladı. Bu ne demektir? Aslında bu zamanında güvenlik riski olarak görülen, zamanında hastalık, sapkınlık ya da ö

Dünya sürecinde burada ben aslında onun en önemli engelini, dediğim gibi, militarist kontratın hala çok güçlü bir referans noktası olması; hak talepleri için biraz burada görüyorum. En azından cinsel azınlıklar üzerinden düşünürsek. Çünkü dediğim gibi, yani Türkiye’de de ya da dünyada da, İsrail’de de orduyu belki tamamen savaşçı ve kahraman bir askerlik üzerinden değil, ama belki gereklilik üzerinden farklı şekillerde hala benimseyen ve hani bu şekilde bir toplumsallaşmaya gitmesine de söyleyen hak talepleri de söz konusu. Ben ne kadar zaman verdim ve şimdi burada durayım, teşekkür ediyorum. Belki bu soru cevap kısmında bu son açtığım tartışma üzerine düşünebiliriz. Sağ olun. Çok çok teşekkürler, Doğu, hem gerçekten zengin sunumun için hem de sorduğun çok önemli sorular için. Son söylediğini özellikle not ettim; tartışma kısmında belki döneriz diye. Militarist kontratın haklılıkları açısından bu kadar önemli bir referans noktası olması ile ilgili ne yapabiliriz? Bunu yeterince görünür kılabiliyor muyuz? Bunların pencerelerini yeterince yaratabiliyor muyuz? Nerede alternatifler? Sen biraz bizi bunları da sunmuş oldun bu arada. Vicdani ret ile ilgili ben bu arada kitaplarımın da üzerinden geçiyorum. Çarklardaki komik vicdani ret derlemesi de 2007’de sevgililerinin öldürülmesinden hemen sonra düzenlediğimiz bir konferansın ardından, özgür hevalciler ve Coşkun’un serçenin ilerlediği bir kitaptı. Türkiye’deki vicdani ret mücadelesine dair önemli kaynaklardan biri. Ne güzel ki bu kaynaklar sizlerin yaptığı çalışmalarla artmaya, çoğalmaya, derinleşmeye ve uluslararası bağlamında tartışılmaya devam ediyor. Çok teşekkürler sana da bütün bu alana kattığın araştırmalar, çalışmalar ve şu anda yaptığın sunum için. Şimdi buradan Yeşim’e geçeceğiz. Yeşim Sümbüloğlu da erkeklik çalışmalarında birbirinden yaratıcı adımları atıyor. Onların bir kısmından ben bahsedeceğim. Belki bir kısmını da kendisi sunumunda anlatıyor olur. Yeşim’in de olduğu yüksek lisansını sen çevirip Üniversitesinde, hala burada beşlideyken yaptı. Şimdi maalesef, tam da bu konuştuğumuz sorunların da bir sonucu olarak belki bu üniversite Viyana’ya taşınmak durumunda kaldı, biliyorsunuz. Daha sonra da doktorasını İngiltere’de Üniversitesinde sosyoloji bölümünde tamamladı ve sakatlık ve gazilik etrafında erkekliğe, bedene ve militarizme bakan çok önemli bir tez çalışması yürüttü. Hala da bu alanlarda çalışmaya ve yayınlar yapmaya devam ediyor. Yeşim’in derlediği çok kıymetli bir kaynak var ve gördüğünüz kalınlıkta, yani ne güzel ki Türkiye’de bu araştırmalar bu kadar arttı, zenginleşti. Erkek millet, asker millet. Türkiye’de militarizm, milliyetçilik ve erkeklikler diye, Doğu’nun da dediği gibi, buradaki sorularımızı; hangi erkeklikler, hangi kadınlıklar, ne zaman, nasıl militer oluyor, buna çok farklı açılardan bakan çok kıymetli bir derleme. Yeşim’e o derleme için özellikle teşekkür etmek istiyorum. Çok önemli bir kaynak oldu; iletişim yayınlarından 2013’te yayınlandı. Yeşim aynı zamanda Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi kurucularından, hala çalışmaya devam ediyorlar diye bir akademik dergi yayını var; onun yayın kurulunda ve son 2 yıldır, yani yıllardır üzerinde çok konuştuğumuz, ara ara da denemeler yapılan ama bir türlü yerleşemeyen bir alanda çalışıyor: şiddetsiz erkeklik nasıl olur? Nasıl mümkün ve bunun için bir önceki oturuma da bağlayabiliriz; eğitim alanını nasıl kullanabiliriz? Şiddetsiz erkeklik atölyeleri. İlk kitabını yayınladı Yeşim. Parçası olduğu bir grup 2020-21 yıllarında yapılan bir çalışmayla ve lise çağındaki genç erkeklerle eşitlik kuşağı üzerinden yine onlara dair bir çalışmayı yürütüyor şu anda. Onun da sonuçlarını görmeyi dört gözle bekliyoruz. Doğu ile Yeşim’in çalışmaları hem erkeklik ve militarizm ekseninde hem de şimdi Kadir Has Üniversitesi’nde buluşuyor; aynı programda, çekirdek programda öğretim üyesi olarak birlikte çalışıyorlar. Yeşim bize bugün dönüşen militarizmin daha yakın dönemdeki yüzlerini tartışıyor, ele alıyor olacak. Teşekkürler Yeşim. Çok teşekkürler. Teşekkürler davet için, çok teşekkürler. Dolu dolu bir sempozyum programı. Muhsin Bey’e de yine şey, kolaylaştırdığı için, bütün bu organizasyonu kolaylaştırdığı için teşekkür ederek başlayayım sıralamayı. İyi ki böyle yapmışız. Çünkü ben de gerçekten şimdi Doğu’nun az önce bahsettiği yerden alıp devam ediyor olacağım. Fakat yani ben, benim de kafamdaki mesele Türkiye’de nasıl dönüşüyor olduğu, ama aslında sevgili Esin’in bahsettiği gibi, hani dilediğimiz şekilde dışarıdan militarizmin etkisinin azalarak dönüşmesi değil de, ne yazık ki benim biraz daha hani derdim kendi içinde nasıl dönüşüyor olduğu, kendisini nasıl yeniliyor olduğu. Orada işte tam Doğu’nun söylediği esneklik meselesine bağlanıyoruz ve ben aslında şöyle bir taraftan bakıyor olacağım. Doğu biraz daha kurumsal, hani kurumun esnekliği üzerinden gitti, militarizmin yeniden kendisini kurması anlamında. Ben kurumdan değil ama militarize edilmiş bir grup üzerinden aslında meseleye bakıp toplumsal söylemin, militarist söylemin nasıl kendisini yeniden kurduğu ile ilgili bir örnek üzerinden konuşalım istiyorum. Kendi doktora çalışmamın da, sende söylediğin gibi, bir şey olan, aslında öznesi olan Güneydoğu gazilerini, adı bir grup üzerine yaptım ben çalışmamı. Yani Kürt savaşında sakatlanmış olan askerler ile yaptım doktora çalışmamı. Yine onları merkeze alarak aslında ben bugünkü konuşmayı kurguladım ki, iki ana odaklanarak özellikle ki o dönüşümü takip edebilelim diye. Bir tanesi 2012. Tam da aslında az önce de bahsediyor olduğumuz o sivilleşmenin, ordu-sivil ilişkilerinin dönüşüyor olduğu bir dönemde, aynı zamanda bir de Kürt açılımı vardı, malum. Bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan sivil gazi, sivil şehit, sivil gazi diye bir kategori vardı. O hala geçerli olan yasal düzenleme ile çünkü ortaya çıkarılan bir kategori. Bu kategori üzerinden özellikle Güneydoğu gazilerinin bu kategoriye nasıl bilgilendiklerini, kendi söylemlerini nasıl kurdukları üzerine odaklanmak istiyorum. Daha sonra da ikinci tarihsel an olarak da o dönüşümü takip edebileceğimiz, tabii ki 15 Temmuz; onu da atlamak olmaz. Çünkü hakikaten böyle çarpıcı bir tablo vardı önümüzde asker-sivil meselesine dair genel olarak. İkinci olarak da ona bakacağım ve bu ikisinin de birbiriyle bir bağlantısı var, anlattığım zaman daha netleşmiş olacak. Bak, sakatlık üzerinden bakmanın şöyle bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Mesela yani asker sakatlığı üzerinden bakıyor olmanın. Çünkü az önce de zaten bahsediyorduk, sevgili Esin’de bahsetti, Doğu bahsetti. Aslında millet belli bir takım roller biçiyor erkeklere ve belli bir hikaye yazıyor, diyelim ki işte koruyuculuk rolü, ne bileyim işte kahramanlık rolü diyebiliriz ve böyle hani zinde bir beden, savaşçı bir beden, güçlü bir beden, erkek bedeni ve erkeklik arasında, normatif erkeklik arasında kurulan o sanki sonsuzmuş gibi kurulan ilişkinin aslında tam da şeye uğradığı, sekteye uğradığı bir an sakatlık. O yüzden sakatlık üzerinden bakmak ve tabii bir şey daha var; savaş sakatlığı üzerinden meselelere baktığımız zaman hem devletin hem de toplumun belli bir savaşla ya da bir silahlı çatışmayla nasıl ilişkilendiğini de çok net şekilde görmüş oluyoruz. Yani o tanımlar nasıl yapılıyor meselesi orada epey de açığa çıkmış oluyor. Dolayısıyla özellikle sakatlık üzerinden bakıyor olmak bana verimli geliyor. Bu anlamda tabii şey dediğimiz zaman, dönüşen militarizm, kendi içinde dönüşen militarizm dediğimiz zaman mutlaka o özellikle 15 Temmuz’da referansla bunu söylüyor ama orada millet mitinin de aslında yeni anlamlar kazandığını ve sorgulandığını, belli gruplarca sorgulamaya tabi tutulduğunu da görüyoruz. Benim anlattığım örneklerde de umuyorum ki açık olacak. Bu sevgili Ayşegül’ün hakikaten ufuk açıcı şekilde kitabında ortaya koyduğu ordu-millet metni; hepiniz de biliyorsunuz eminim ki, işte savaşçılığı Türk kültürünün bir hani ona has, onun özü olarak ortaya koyuyor ve tabii şeyi de biliyoruz muhakkak ki zorunlu askerliğin aslında meşrulaştırılması için kullanılmış bir araç, söylemsel bir araç. Orada böyle bir işlev görüyor; erkeklere mobilize etmek için, orduya dahil etmek için, bunu ikna ederek yapmak için. Tabii ki önemli bir işlevi var bu ordu-millet mitinin, ama hani şöyle biraz hafızamızı yoklayıp şeyleri düşünürsek; o erlerin, yani 15 Temmuz ve bir sonraki günde işte ne bileyim dövülen erler, üzerine idrar yapılan erler, yani tam da okutsal görülen bedenin, özellikle düşük rütbeli asker bedeninin nasıl aslında o kutsallığının bir anda Allah’a şahit edildiği birçok görüntüyü düşünecek olursak; hani milletin içinden bir ordu devşiriyorduk, hani MİT onunla ilgiliydi ama ne ara orada ve millet birden karşı karşıya geldi. Dolayısıyla bütün anlamların bir bozulduğu, yeniden kendini tanımladığı, bir yeniden tanımlandığı bir süreç. Dediğim gibi ben bu meseleye özellikle şey üzerinden bakıyor olacağım. Eğer ikiye ayırırsak biraz basitleştiriyor olabilirim ama bunu da tartışabiliriz. Özellikle 15 Temmuz’u özellikle bir kırılma noktası olarak görürsek; öncesindeki özellikle Kürt savaşının gazileri açısından eski milli, eski bir eski formda bir militarizmin olduğunu söylemek mümkün; 15 Temmuz’da birlikte de yeni bir militarizmin ortaya çıktığını söylemek mümkün. Benim yapmak istediğim şey biraz eski milletin öznesinin yeniliklere nasıl baktığı, kendilerini onun içerisinde nasıl konumlandırdıkları gibi bir şeydir. Şimdi şey de söylemekte fayda var; Güneydoğu gazileri dediğimiz zaman yani yasal tanımdan ben yola çıkıyorum. Dolayısıyla benim de görüşmemi yaptığım kişiler gazilik ünvanı almış kişiler; bu şu demek; bedeninde kalıcı sakatlığı olan, en az %40 sakatlığı raporlanmış olan kişiler demek. Dolayısıyla %40’ın altındaki bedensel sakatlıklara sahip olan kişiler, yani çatışmada bile olmuş olsa bu sakatlık, onlar mesela gazi ünvanı alamıyorlar. Dolayısıyla o şeyin dışarısında kalmış oluyorlar. Bedeninde mesela mermi kalmış hayatı… Bunlar çok ciddi etkilenen askerler var ama onların herhangi bir sosyal haktan yararlanmaları mümkün olmuyor mesela ya da psikolojik, psikiyatrik bir takım sorunlar yaşayarak çatışma gene kaynaklı hayatları yine altüst olmuş insanlar ile beraber ama onlar da bu gazilik çerçevesini tabii ki dışında kalıyorlar. Çünkü mevzuat bu şekilde. Yani tamamen bedensel hasar, o da belli bir yüzden üstünde bedensel hasar üzerinden tanımlanmış bir aslında ünvandan bahsediyoruz burada. Tabii bunun şeyini yine altını çizmekte fayda var; çünkü hani hem bir takım sosyal haklardan bahsediyoruz gazilik ünvanının alınması ile birlikte hem de bir ne kadar da yani yeterince kıymet görmediklerinin şikayet ediyor da olsalar bir sembolik kapitali aslında sahip olmuş oluyorlar; sembolik bir önem atfedilmiş oluyor devlet nezdinde. Tabii ki bir, özellikle benim araştırmamı yaptığım kişilerin çoğu zorunlu askerdi. Dolayısıyla şöyle bir etkisi de oluyor ünvanın; aslında sakatlanmamış olsalar, o gazi ünvanını almamış olsalar, zorunlu askerliklerini yapıp normal sivil olarak hayatlarına devam edecek kişiler; o unvanla birlikte aslında neredeyse hayatlarını sonuna kadar o militarist şeyin içerisine neredeyse hapsolmuş oluyorlar da demekte fayda var. Özellikle yani militarize olmuş oluyorlar. Çünkü özellikle dernekler üzerinden o ilişki çok sıkı bir şekilde regüle ediliyor, çok sıkı bir şekilde denetleniyor. Dolayısıyla hani normal bir sivil olarak bir yandan haklardan yararlanıp bir gazi olarak o kimlikle birlikte militarize olmamış olmanın çok bir imkanı kalmamış oluyor. Şey olarak da bir fikir vermesi açısından yani ne zaman ya… Yani bir saha araştırmasına dayanıyor. Çünkü şimdi söyleyeceğim şeyler daha doğrusu iki farklı saha araştırmasına dayanıyor; bir tanesi doktora çalışması için yaptığım 2011-15 yılları arasında, yani 4 yıl boyunca stop değil tabii ama kesintilerle, çünkü tam o dönüşümün dönemiydi o ve ben o dönüşümü yakalayabilmek için parça parça yaptım. Özellikle bir oradaki saha araştırmasına dayanıyor, işte mülakatlar, etnografik gözlemler vesaire. Bir de doktora bittikten sonra özellikle 15 Temmuz’dan şeye girdiği için, devreye girdiği için araştırmayı başka bir yöne doğru götürüp yani 15 Temmuz’dan nasıl onu nasıl anlamlandırdıkları, kendilerini nasıl konumlandırdıkları üzerine aslında araştırmaya biraz daha devam ettirdim. İkincisi de oraya denk geliyor, özellikle 2016, işte 15 Temmuz’un hemen akabinde Gaziler Günü dolayısıyla bir tören yapılıyor 19 Eylül Gaziler Günü’nde Taksim’de bir o ve onun etrafında işte bir takım mülakat daha yapmıştım, bir de bir sene sonra, yani bir sene geçtikten sonra verdikleri tepkileri de özellikle karşılaştırdım. Şimdi biraz onlardan bahsedeceğim burada. Özellikle şimdi şöyle hemen şeyden başlarsam eğer 2012’den başlarsam; çünkü bu hani 15 Temmuz gazileri aslında bir günde ortaya çıkmadılar. Onun bir yasal altyapısı aslında bir taraftan vardı ama yeterince ortaya çıkmamıştı ve o onu anlayabilmek için, o yapıyı anlayabilmek için başlangıç noktası 2012. Aslında 2012’de sivil şehit, sivil gazi… Aslında gazi lafı da tam geçmiyoruz, biraz ilginç, biraz geri planda kalıyor ama onu şimdi şey yapmayayım, dağıtmamak için; sivil şehit yasası diye geçiyordu aslında ama gaziler de bu işin bir parçası. Tam işte o açılım döneminde şeyi kolaylaştırmak için, orada kolaylaştırıcı bir işlev görsün diye çatışmadan kaynaklanan, yani terör olayları deniyor tabii ki şeyde yasada burada hayatını kaybetmiş bir şekilde, sakatlanmış sivillere aslında şey yapmayan, yani hani askerlerin dışında sivillere verilmesi düşünülen bir şey, yani ünvanı; bir diğer versiyonu. Aslında şehit açısından da pek bir farkı yok; yine sosyal hakları içeriyor, yine bir sembolik önem vermiş oluyor, bir sembolik kapital tarafı da var işin. Tek farkı tabii ki şeyden ayırmak için işin içine bir de sivilce falan geçiyor olması. Sonra tabii AKP bunu çok kullanışlı da buldu, çok kullandı, kullanmadığı kısmı biraz muğlak ama tam bir hasar kontrolü aracı haline geldi. Yani Roboski’de mesela hayatını kaybedenler için sivil şehitlik lafı, yani onların şehit ilan edilmesi gibi bir şey dolaşıyordu. Soma daha sonra mesela Soma’da ölen, hayatını kaybeden madenciler için de mesela sivil şehit şeyi verilmesi söz konusu oldu. Dolayısıyla böyle hani toplumsal çatışmalı alanların, yani hak talebi içeren alanların olabildiğince hükümet kontrolü altında tutulmasını sağlayacak ve onu da belli bir hani yine böyle militarize bir şeyin de içerisinde tutacak gazi-şehit kavramları üzerinden bir regülasyon aracı olarak ortaya çıktı. Şimdi burada ilginç olan bir şey var; gazilik-şehitlik son modern Türkiye’de kullanıldığı anlamını söylüyorum, tabii çok daha gerizekalı anlamlarından bahsetmiyorum ama Cumhuriyet içerisinde kullanıldığı şekliyle tabii ki her zaman askerlikle bağlantılı bir ünvan. Aslında gazilik çatışmayla bağlantılı ya da savaş deneyimi yaşamış olmakla falan bağlantılı. Fakat sivil sivil gazi ile birlikte aslında ilk defa o şey bağlantısının kesintiye uğradığını görmüş oluyoruz. Sivil çünkü işin içerisine girmiş oluyor ve bir taraftan da tabii ki daha geniş bir, yani sadece zorunlu askerlik esnasında sakatlanmışlar değil, çok daha geniş bir sivil grubu da militarize etme gibi bir işlev de üstleniyor. Bir şey daha, bir önemli tarafı daha; sivil şehit, sivil gazi ünvanı aslında etnik ve cinsiyetle ilgili sınırların da, ünvanın etnik-cinsiyetle ilgili sınırlarının da yeniden çizilmesini sağladı. Yani bunun için sadece yasal şey değil ama onun etrafındaki söyleme de bakmak önemli olacak. Mesela o dönem başbakandı Erdoğan bu yasayı tanıtırken şey diye söylüyor, özellikle şeyleri karıştırmayayım bir saniye… Batman’da şehit olan Mizgin ile Bingöl’de şehit olan Hatice de artık şehit sayılacak diyor, yasal olarak şehit sayılacak diyor. Yani kadın isimlerini seçmesi tesadüf değil tabii ki; yasayı, yasanın nasıl diyeyim, kamusal şeyine yaparken, tanıtımını yaparken, kamuya tanıtımını yaparken ve tabii Mizgin ve Hatice isimlerini seçmesi de tesadüf değil. Çünkü Kürtler ile Türkleri aslında çatışmada hasar görme, yani çatışma mağduru olma anlamında eşitleme gibi bir vaadi var bu şeyin. Bir taraftan da tabii şu var; Sabah gazetesi mesela yasa çıkmadan daha aylarca önce yine o kamusal şeyi sağlayabilmek için en genç gazi diye bir birkaç yani bir haber dizisi yapıyor; bir tanesinin de başlığı en genç gazi. Burada mesela yanlışlıkla, 17 yaşındaydı genç bir Kürt kadın Nur mesela gazi ünvanı alacak deniyor. Aslında yasal olarak düzenleme henüz yapılmamış ama gazete o ünvanı çoktan vermiş ve hani şeyin, sayısal uygulamanın bir nevi promosyonu bu şekilde yapmış oluyor. Dolayısıyla kadın birdenbire böyle hani erkeklere has bir ayrıcalıktan, askerlik yapan ve orada sakatlanmış, bedensel zarar görmüş askerin en azından sakatlık sonrası hayatını işte oradaki ne bileyim zorlukları mesela bir nevi kompanse etme amacı taşıyan bir ayrıcalıklı bir ünvanken birdenbire bütün şeyi aslında sınırları sivillikle beraber değişmiş oluyor. Şimdi şey, bu şekilde kuruluyor. Ben mesela aynı dönem gazilerle konuştuğum zaman onların da tam buraları aslında yakalayıp şey yaptıklarını görmüştüm; tam buralara tepki geliştiriyorlardı. Yani mesela verdikleri örneklerde bir tanesi şey, çok Kürtlük üzerinden değil ama şöyle yani sivillik üzerinden özellikle karşı çıktıklarını çok gördüm. Mesela bir tanesi şey diyordu, karşıya çıkarken işte daha da bir adam ölüyor, PKK kampına 20 metre yakınında devlet diyor ona şey veriyor, 125 bin lira tazminat veriyor. Şimdi bu diyor benim ağrıma gidiyor çünkü o sivillerin arasında teröristler var, yani hükümetten bu kadar büyük para alan yani 2012’de konuşuyoruz bunu, 125 bin lira o zaman da düşünün, onun arasında diyor siviller var yoksa diyor PKK kampının yanında ne işi var. Yani burada aslında o ünvanın sınırını genişletmesine karşı çıkarak sivillere açtığınız zaman aslında kime paye verdiğinizi kontrol edemezsiniz gibi meseleyi tekrar askerlik sınırlarına geri çekmeye oluşan bir taraf var aslında bu. Doğu muğlaklığa karşı, yani daha doğrusu bu bir muğlaklık yaratır diyen bir şey var. Bir de tabii tam kadın meselesi, yani o kesinlikle gözden kaçmamış. Çünkü şöyle bir örnek veriliyor; kadınlar çünkü zaten uzun zaman ünvanı kesinlikle paylaşmak istemedikleri, yani şeyde bile sıkıntı çıkıyor. Hatta nasıl söyleyeyim yani kendilerini militarist ve milliyetçi sembollerle donatıp Gaziler Günü’ne katılan kadınlara bile karşı çıkıyorlar mesela, öyle söyleyeyim, değil ki ünvanı kendisini paylaşmak… Mesela şöyle bir örnek var; diyelim ki diyor bir kadın kuaföre gidiyor saçına fön çektirmek için terör bölgesinde bir şey, teröristler de diyor şeye, çok pardon kedi de heyecanlandı bu arada. Teröristler diyor şey yapıyor, ateş açıyor, kadın ne oluyor; sivil gazi oluyor. Şehitliğin, şehitliğin, gaziliğin bütün anlamı çiğnenmiş oluyor benim diyor yüreğim parçalanıyor böyle bir durumda bir tarafta diyor çünkü keyfi için saçını yaptırmaya giden bir kişi var. Diğer tarafta vatan, bayrak, millet yemin etmiş, kalplerinde görev, vazifesini, kutsallığını koruyan işte şey, mermiye, ateşe karşı savaşan insanlar var. Bu ikisini nasıl eş tutabilirsiniz diyor, yani örnek tamamen kendi örneği. Hani kadınlık lafı hiç geçmiyor mülakatın içinde ama örnek direkt kadınlar üzerinden ve kendi keyfi için orada olan aslında kadın üzerinden veriliyor. Şimdi çok özür dilerim, kedi bazen dikkat dağıtabiliyor böyle. Şimdi ruhsattan faydalanıp ben de yavaş yavaş toparlayalım mı diye sorayım mı? Hiçbir şey, bir iki dakikam varsa hemen sadece şu 15 Temmuz ile ilgili çünkü bir şey söyleyeceğim. Çünkü bu şey kısmı, cinsiyet sınırının cinsiyet üzerinden çizilmesi ya gerçekten çok özür dilerim, hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştım; cinsiyet üzerinden çizilmesi meselesinde çok çok özür diliyorum. Bir saniye verirseniz; kediler miydiniz ve karşı en dirençli genç varlıklar arasında söz dinlemiyorlar. Şimdi özgürlüklerimizi sonuna kadar değerlendirmek konusunda gerçekten üzgünüm, yani heyecanlanıyor ama bu kadar şey yapmıyordu, bu kadar mahvetmiyordu. Neyse şimdi şeye geldiğimizde, 15 Temmuz gazilerine geldiğimizde aslında 15 Temmuz gazileri çok kritik bir an; çünkü evet şeyi takip ediyorlardı ve huzursuzlanıyordu tabii ki eskisinin özneleri. Yani bir sivil şey var, bunu başkalarıyla paylaşmak durumundayız ama 15 Temmuza gelene kadar aslında o öznenin şeyi, yani somut bir özne grubu yoktu ortada. Dolayısıyla hala havada kalmış bir ayrıcalıkların elden gitmesi riski vardır sadece ama 15 Temmuz’da birlikte çok somut bir şekilde ortada bir rekabet olduğu ortaya çıktı. Yani hem sembolik kaynakların hem materyal kaynakların, kaynakların bölüşümü konusunda ciddi bir rekabet olduğu ortaya çıktı. Bunu bizzat gündelik hayatlarında işte hani camiye gidiyor, cuma şeyinde boğazında sadece 15 Temmuz gazilerinden bahsediliyor, işte iftar daveti veriliyor, onlar da çağrılıyor, Kürt savaşı gazileri de, Güneydoğu gazileri de çağrılıyor ama mesela vali sadece şeyden bahsediyor, 15 Temmuz gazilerinden bahsediyor gibi birçok örnek üzerinden aslında alanın kendileri için ne kadar daralmış olduğu, o alanı tamamen şeylerin, 15 Temmuz gazilerinin kapladığını görmüş oldular. Sadece son bitirmem gerektiği için şeyi söyleyerek kapatayım; yani birçok stratejik geliştiriyorlar tabii ki şeye karşı, yani o gazilik aslında gerçek bir gazilik mi meselesi, yani kim hak ediyor, hakediş meselesi çok ön plana çıkıyor ve bunu da çeşitli stratejiler üzerinden yapıyorlar; oraları geçeyim. Ama şey çok ilginç gelmişti bana özellikle; bir sene sonra yani iktidarın 15 Temmuz ile ilgili söyleminin ve pratiklerinin ne kadar kuvvetli olduğu fark ettikten sonra cinsiyetle ilgili stratejilerin tamamen değiştirdiklerini görmüştüm. Mesela şimdi baştan çok kategorik olarak bütün kadınlara ve bütün sivillere karşı çıkarken en son araştırmanın, en son aşaması 2017’deki mülakatlarda ortaya şu çıkıyordu; mesela kadınlar 15 Temmuz’da katılmış olan, yani şeye, darbeye karşı çıkmışlar, dahil olmak üzere eğer çatışma deneyimi ya da ona benzer bir deneyim yaşamışlarsa bu hakediş olarak görülüyor. Mesela şimdi iki şey çok hızlı, diğer bakırda diyor mesela bir kadın vardı, bu ilgili bombanın patlamasını önlemiş, bir sürü hayat kurtardı; o kadın büyük cesaret işi diyor, herkes yapamaz. Tanka karşı duran kadın da mesela o da kanının son damlasına kadar gazi; birdenbire şey aslında kadınlarla paylaştırmak istenmeyen şey, eğer işin içinde askerlik deneyimini, savaş deneyimine, çatışma deneyimine dair bir şey varsa o zaman hak edilmiş, yani hakediş tamamen onun üzerinde yeniden kurgulanmış oluyor. Bir başka kişi şöyle diyor; Kurtuluş Savaşı’nda Nene Hatunlar, Fatma Bacılar vardı; cepheye cephane taşıdılar, erkekliğe özgü bir şey değil yani her çok vatandaşı böyle şartlar altında eline silah alıp vatanını savunur; bu ruhla sokağa çıkanlar, 15 Temmuz’dakilerden bahsediyor, bu ruhla sokağa çıkanlara da saygınız var, kadın-erkek fark etmez. Dolayısıyla kendi içinde kendi sınırlarını tekrar tekrar çizebiliyor fakat son kertede, son olarak onu söylemiş olayım; yeni bir karizma adapte olmak gibi bir zorunluluk çıktığı zaman dediğim gibi cinsiyet meselesi arka planda kalıyor ama ve şeyi ön plana çıkıyor; yani o savaş deneyimi ön plana çıkıyor. Fakat tabii burada şeyi gözden kaçırmamak lazım; siviller askeri eleştirilerek, yani o çerçevenin içine sokularak kadınlar da erkekleştirilerek ancak hak etmiş olarak yeniden tanımlıyorlar. Deyip yeni militarizmin bir grup açısından yeniden iterasyonunu üstünde taşıyan önemli bir grup açısından da görüntüsü bu şekilde değil. Tekrar özür dileyerek onun için teşekkür ederim. İster fırıllar… Aslında sen kedi ile ilgilenirken ben diyordum ki; hani iyi bir anti-militarizm dersi; kedilerle bir arada olmak bir de güzel bir hatırlatma oldu. Çok teşekkürler sevgili Yeşim, gerçekten birbirinden ilginç, zihin açıcı üç sunum dinledik; hem tarihsel olarak hem de günümüzde yeni pratiklerle militarizmin nasıl kurgulandığını, bu kurguların nasıl toplumsal cinsiyet algılarıyla iç içe geçtiğini ve yeni toplumsal cinsiyet üzerinden nasıl sorgulandığını, sorgulanabileceğini dinledik. Sevgili Esin, güzel Doğu Durgun ve Yeşim Sümbüloğlu’ndan çok teşekkürler; üçünüze de bu çalışmalarınız ve harikalarınız için. Şimdi yaklaşık herhalde bir 10-15 dakika vaktiniz var sorular-cevaplar için. Var mı bir şey sormak, paylaşmak isteyen? Merve, ben de uyuyordum ki sen söz alasın diye, birazcık neler yaptığından bize bahsedilsin. Çok teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Ben öncelikle bugünkü ilk oturumlara katılamadım ve katılamadığım için çok üzgünüm ama YouTube kaydının olması harika olmuş gerçekten. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Onları da muhakkak… İyi sunum yapan bütün arkadaşlara, isminizi… Ben gerçekten böyle çok uzun zamandır bu kadar meselenin farklı bakış açısından tartışılır diye zemin bulamamıştım. Böyle hem birlikte, kafamda yeni sorular konuşması açısından çok etkili; emeğinize sağlık. Ya ben aslında soru sormayacağım, biraz sesim geliyor mu şu anda? Soru sormayacağım ama biraz kendi deneyimimden, bir de sempozyumun ortaya attığı soruya ilişkin kendi yorumumdan söz etmek istiyorum. Ayşegül Hoca da bahsetmişti. Ben de vicdani ret kadınlarından birisiyim; 2011 yılında açıklamıştım bizden dilimi zannettim açıklama. Aslında vicdani ret bir erkeğin deneyimiyle çok doğrudan ilişkiliydi o dönemde tutuklu olan bir vicdani retçi cezaevi kitledim ve askeri hapishanelere, o zaman da askeri hapishaneler vardı, düzenli görüşe gidiyordum. Bu dönemde edindiğim deneyim yani orada tutuklu bir vicdani retçinin içinde yaşadıkları ve benim askeri hapishaneye giriş gelişlerinde yaşadıklarım beni bu politik eylemi yapmayı yöneltmişti ama sonrasında baktım ki mücverlik açıklamam bunun dışında başka bir anlam taşıyor, aslında hayatımın bütününde, yani tekrar etmek istemeyeceğim. Hani toplumsal cinsiyet rollerinin buna etkisi, neden bir kadının vicdani retçi olması gibi soruları zaten hem Doğu hem Yeşim Hoca hem Ayşegül Hoca farklı yerlerden ele alarak değerlendirdiler. Ama şunu belki söyleyebilirim ve şimdiden arındırılmış bir dünyayı nasıl yaratabiliriz sorusu gerçekten çok zor bir soru. Özellikle de böyle bir dönemde, böyle büyük bir savaşta, ehlinde bütün dünyayı etkileyen bir savaş tekbirini bu kadar yoğun yaşadığımız bir dönemde cevaplandırmak çok zor. Atlamamamız gereken bir şey ve en önemli şeylerden birisi belki de toplumsal cinsiyet rolleriyle militarizm arasındaki ilişkinin sürekli olarak değerlendirilmesi gerekiyor. İfade ettiği gibi yani esnek olan bir ilişki biçiminden bahsediyoruz aslında militarizmden bahsederken. Yani bunu hem ordu ya da askeri kurumlar içerisinde görüyoruz, hem gündelik yaşantıda görüyoruz, hem kadınların hem erkeklerin hem işte herhangi bir cinsiyet kategorisiyle kendisini tanımlamayan bütün bireylerin hayatında bu ilişki biçiminin yansımalarını görüyoruz. Dolayısıyla bence perspektifi de bu yönde geliştirmek gerekiyor; anti-militarist perspektifi de bu yönde geliştirmek gerekiyor. Öte taraftan hani bu Rusya-Ukrayna Savaşı ile alakalı olarak eklemek istediğim bir şey; kadınların işte orduya katılımı ya da zorunlu askerlik yükümlüsü olması gibi bir günde, oradan işte askerlikle ilişkiler ya da ordu kurumunun kendisiyle ilişkiler noktasında çok aktif özneler olarak tartışılmıyorlar. Ama şu anda Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde kadınlar için askerliği zorunlu hale getirilmesi gibi bir gündem var, bir tartışma var. Dolayısıyla aslında burada hani kadın kimliği taşıyan kişiler için bu döneme kadar belki böyle çok daha korunması gereken, daha pasif bir yerde, İngiltere’nin ilişkisi daha pratik bir yerde konumlanan bireylerden bahsederken bunun biraz daha belki ilerleyen dönemlerde değişeceğinden, dönüşebileceğinden en azından böyle bir ihtimalin varlığından söz edebilirim, görüyoruz. Bence bütün bunları, bu güncel durumları da ele alarak nasıl şiddetten arındırılmış bir dünya yaratabiliriz sorusunu sormak gerekiyor. Ya bu sorunun içerisinde bence cinsiyet rolleri çok kritik bir yerde duruyor zaten yapılan üç sunumda paylaşılan perspektifler, ortaya atılan sorular da bununla çok alakalıydı. Sadece böyle bunu eklemek istedim. Çok teşekkür ederim. Tekrar çok gerçekten böyle zihnimi açan sunumlar oldu, hepsi. Çok da özlemişim bu tarz tartışmaları. Keşke böyle daha fazla şeyler, organizasyon, buluşmalar organize edebilirsek de tekrar tekrar tartışabilirsek. Emeğinize sağlık organizasyondan herkese. Çok teşekkürler Merve. İyi ki sen de katıldın. Sen de çok böyle alan açtın yıllar içerisinde bu konuların konuşulduğu hem kendi reddin hem de düzenlediğin buluşmalarla bu alanda çalışmaya devam ediyor olman çok güzel ve gözlemlerin için teşekkürler. Gerçekten bu konunun gündemden düşmediği farklı şekillerde bizim de o esneklikle bütün bu yeniden şekillenen, dönüşen halleriyle, İngiltere yeni gözlerle bakmamızın ne kadar önemli olduğunu sen de vurgulamış oldun. Var mı başka soru veya yorum paylaşmak isteyen? Aslında isim Doğu ve Yeşim’e de sormak isterim. Sizin birbirinize söylemek ya da sormak istediğiniz bir şey var mı? Siz de herhalde ilk defa belki üçünüz bir araya geldiniz ve bir süredir de belki hiç bir şeyiniz yoktu, iletişiminiz yoktu. Size nasıl geldi birbirinizi dinlemek? Neler canlandı içinizde, kafanızda dinlerken? Ben birazcık böyle Yeşim’in çalışmalarını zaten okuyordum, biliyordum önceden de ve ne kadar azdır bir yandan şeyi görüyoruz burada gibi geliyor bana; erkekliğin böyle kesişimsel bir şekilde dışlandığını diyeyim ya da içlendiğini, içerlendiğini. Yani bu bağlamda bence birazcık bütünleyici bir şey gibi oldu Yeşim’in çalışması benim yaptığım çalışmayı; çünkü ben daha çok, yani aynı zamanda Yeşim de öyle, yani daha çok toplumsal cinsiyet boyutuna baktı, ben cinsellik boyutuna baktım, şimdi sakatlık, sakat olmama boyutuna baktı. Yani aslında sanki bu kategoriler sürekli üzerine yenileri eklenecek ve az önce Merve’nin de dediği gibi sanki militarizm bu yeni kategorilere geldikçe, işte bunlar toplumsal bir hareket haline geldikçe daha fazla konuşulmaya, kamusallaşmaya başladıkça o esnekliği ile kendini yeniden kurgular gibi geldi bana bu tartışmaların sonunda. Birazcık böyle çıkardığım nokta bu oldu diyebilirim. Teknik ne kadar güzel… Çetin Ali Bey bir şey soracaklar, çok hızlı söyleyeceğim zaten bir cümlede. Yani bana da hani şey, çok ilginç geldi bu bizim sunumlarımızdan ortak çıkan, özellikle çok ciddi bir adalet arayışı var; hem savaş sonrası geçiş adaleti arayışı, hem toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair adalet arayışı ve hem de görüyoruz ki bu adalet arayışları militarizm tarafından şey yapılabiliyor, içine geçirilebiliyor; yani işte bu hani Soma’yı bile kapsayacak şekilde o tarafa uzanabiliyor, sosyal adaletsizlikler vesaire. Bu da hani Doğu’nun şimdi tam söylediği gibi o esnekliğini, genişleyebilirliğini, böyle amorf hal

Kopyasına nasıl ulaşabiliriz sorusunu sorduğumuzda, benim hakkımda ilk gelen… İşte bu çelişkileri… En azından ilk ortaya çıktığı anda onlar İngilizcizmi sahipleri, bunu uygulayanlar, buna farklı bir yorum getirmeden, farklı bir biçime sokmadan, biz bu çelişkinin üzerine gidebilsek… Biz buradaki kırılmanın, aslında onu nasıl açığa çıkarttığını, ki 15 Temmuz’un önemli bir yanı bu mesela, hem ordunun rolü üzerine çok özel bir durum yaratıyor; yani halka dönüyor silahlar, bir bakıyorsunuz… Hani ulusu korumakla yükümlü olan Ordu, bir anda farklı bir şeye, hürriyete bürünebiliyor. Elbette bunun nedenleri farklı, yani ayrı bir tartışma konusu bu ama kendi içinde çelişen, sıklıkla bu tür olaylara rastlamak mümkün. Ben bunu dile getirmek istedim, varsa devam edecek yani herhangi bir soru değil. Belki arkadaşlar daha da bu konuları açabilirler. Çok teşekkürler Çetin Ali Bey.

Aslında biraz zamanımız doldu gibi, Şebnem hocanın kapanış konuşmasına geçmemiz gerekiyor. Birazcık uzatabilir miyiz Muhsin Bey? Şebnem hocam, yoksa toparlayalım mı şimdi? Şebnem olacağını, kapanış konuşması bugün değil, yarın. 2 gün biliyorsunuz, onun için böyle bir sorunumuz yok. Eğer şey varsa, programda yanlış gördüm, kusura bakmayın. Yeşim, senin var mı özellikle eklemek istediğin şey, hem diğer sunumlara hem Çetin Ali Bey’in dediklerine dair? Belki Çetin Ali Bey’in söylediğine… Aslında başlangıçta bir noktada da söylemiştim ama hazır Esin de güzel bir şekilde formüle etmişken, onu söylemek iyi olabilir. Yani [Müzik] ben araştırmamı yaparken, dediğim gibi şeyi çok güçlü bir şekilde gördüm, özellikle dernekler üzerinden ve bu sosyal hakların, yani sosyal hakların kullanımı üzerinden regülasyonun ne kadar kuvvetli yürüdüğünü gördüm. Dolayısıyla, aslında giderek herhalde daha fazla şey düşünüyorum; yani meselenin, sakatlığın hangi şartlar altında gelişmiş olduğu meselesinden biraz daha çıkarıp, sakatlık üzerine, yani sakat bir Türk vatandaşının sahip olması gereken haklar üzerinden de konuşabilirsek, belki biraz daha, yani sosyal adalet meselesine… Biraz buradan bakarsak, o militarist çerçeveden çıkarmak biraz daha mümkün olabilecekmiş gibi geliyor. Yani en azından farklı bir söylemsel alan açılabilirmiş gibi geliyor. Çünkü yani tabii ki şey söylemek çok zor; hani yeni bir alan açılsa, gaziler şey yapmayacaklar mı, yani o militarist söylemi tekrar tekrar kullanmayacaklar mı? Kullanacaklar muhakkak ki, ama kendilerini belki en azından mecbur hissetmeyecekler. Dolayısıyla şeyi açmak, o sıkışmışlığı ortadan kaldırmak daha mümkün olacak; yani meseleyi biraz daha… Yani tam Çetin Ali Bey’in dediği gibi, aslında devlet şey yapmaya çalışırken, herkesi militerize etmeye çalışıyor; herkesi Gazi, Şehit yapıp herkesi o çemberin içine almaya çalışırken, aslında o çemberi kırmak için ne yapılabilir? Yani toplumsal adaleti, toplumsal mücadelesini nasıl geliştirebiliriz, onu karşısına, onu koyabiliriz. Yani şunu herhalde söylemeye çalışıyorum ve yani sesi düşünüyorum; aslında biraz da hem anti-mitin içerisinde mücadele, ama onun hem yanı başında bir de farklı alanlarda toplumsal haklar mücadelesini koymak; yani birbirinden bağımsız olmadığını herhalde görmek önemli gibi geliyor bana, giderek… Tam da bu panelin gösterdiği gibi, aslında değil mi? Hani sakatlık, sosyal adalet, ekonomik adalet, toplumsal cinsiyet adaleti ve eşitlik mücadelesi, bunların nasıl hepsi iç içe girmiş, girmesi gereken, barış mücadelesi nasıl iç içe geçmiş alanlar… Bahadır Bey, buyurun.

Ben de bir cümle eklemek istiyorum. [Müzik] Adam Der olarak, şiddetten arındırmak dünyayı, tabii çok daha büyük bir şey. Keşke o ütopya içinde hep beraber uğraşacak, ama onun ilk adımı sanırım militarizmden uzaklaşmak. Ben Şehitlik, Gazilik kavramına da tümüyle bunları reddeden bir anlayışı savunarak… Tabii iş cinayetlerinde ölenler, yaşamını yitirenler, sakat kalanlar… Yani bu vatan zaten hepsinin kaynağı, onların reddeden bir yerden sakat kalan herkese bir toplumsal, sosyal devlet açısından bir toplumsal destek ancak savunulabilir. Bir de biz ilk defa bu kadar kadın sunucunun son olarak da bunu söyleyeyim, katıldığı bir şeyde derneğin hiç konu edilmemesini de anlamıyorum. Biraz bizi neden bu konuda eleştirmiyorsunuz, lütfen o konuda da biraz sizin katkınız olsun, bu toplumsal cinsiyet açısından… Ben tek tek bir sürü kadın arkadaşlardan ya bu ne biçim maddeye tepkiler alıyorum, ama sizlerden biraz daha farklı bir bakışla bir eleştiri bekliyordum açıkçası, duymak istiyorum ben. Çok teşekkürler Bahadır Bey. Evet, Adam Der ismini hep birlikte daha yaratıcı bir şekilde, belki cinsiyetten arındıracak bir şekilde nasıl düşünebiliriz? Derneğin isminde yaptığımız bütün çalışmaları da Bahadır Bey’in de dediği gibi bence çok önemli bir yere parmak bastı. Belki de bu panelin, özellikle filmin, araştırmacıların, isim başta anlattığı gibi bize yaptığı en önemli davetlerden bir tanesi, şiddet ve militarizm, hiyerarşi ve militarizm arasındaki ilişkiye daha derinden ve daha kapsamlı bir şekilde bakmak. Yani belki tersinden de sormak mümkün mü? Bütün şiddet biçimlerini sorunsallaştırmadan onlar hep birlikte çünkü militarizmi kuruyorlar. Tam da buradaki sunumlarda dinlediğiniz gibi, militarizmin kendisinden arınabilir miyiz? Yani militarizmden arınmak da şiddetten arınmak daha iğnelenmemde, hayatın her alanında birbirinden ayrıştırılabilecek mücadeleler mi, yollar mı? Bu panel belki bize bunu da sordurdu. En başta Esin, sevgili Uğur’un yorulması anlamıştı, çok genç yaşta yakın dönemde kaybettik, kendisinin ruhu şad olsun diyorum. Uğur, benim de vicdanlı tarikatinin çalışmaya başladığımda, 90’ların sonu 2005’inde ilk hocalarımdan olmuştu, harekete dair ve tam da bu işte şiddet ve militerizmin ilişkisine dair ve ordunun içerisinden, askeri okullardan çıkmış birisi olarak bu soruyu olabilecek en yaratıcı şekillerde soruyordu. Ondan önceki hocam da dedemdi; ben bugün onu da anlamak istiyorum. Özellikle de Adam Der yaptığı çalışmalar bana çok derinden, kişisel bir yerden de dokunuyor. Dedem Nihat Karayazgan, Kore gazisiydi ve bütün şeylerini, unvanlarını birisiydi. Ben ne zaman ki Kore Savaşı’nı öğrendim, bir önceki oturumda konuştuğumuz gibi, ders kitaplarında gayet militarist, milliyetçi eğitim sürecinin bir parçası olarak zannediyorum, 13-14 yaşlarında dedemin karşısına geçip, “Ee,” dedi, “nasıldı Kore Savaşı, bana anlatır mısın?” diye heyecanla sorduğumda şu sahneyi hiç gözümün önünden gitmiyor; dedem zaten koyu tenli birisiydi, ama bu sorunun karşısında simsiyah oldu, yani tamamen karardı yüzü, düştü ve her konuda onlarca hikayesi olan muhteşem bir hikaye anlatıcısı olan dedem sadece şu iki cümleyi söyledi: “Savaş çok acı bir şeydir kızım, savaşta herkes çok acı çeker.” Bu kadar hiçbir hikaye dinlemedim ben ondan Kore’ye dair. Hayatının her dönemine dair günlerce hikaye anlatabilen dedem, Kore’ye dair hiçbir hikaye anlatmadı. Benim böyle donup kaldığım bir sahneydi bu, çok çok büyük bir dersim. Birkaç yıl önce barışçıl akademisyenler davasında yargılanırken hatta bu sahneyi anarak başladım ve benim ilk anti-mitoloji hocam aslında dedem olmuştu ve Kore’de Gazi olmuş olan, Albay mertebesinde ordudan emekli olmuş olan dedem olmuştu. Savaşın herkes için, savaşanlar için, her taraftan siviller için, herkes için ne kadar acı bir deneyim olduğunu, savaşın bir tarafının olamayacağını bana şunu demiyordu; benimle evet, gurur duy bak ben nasıl bir Gaziyim, nasıl savaştım demiyordu. O gurur ve kahramanlık anlatısını tamamen kıracak bir şekilde: “Savaş çok acı bir deneyimdir, herkes çok acı çeker,” diyordu. Dolayısıyla belki biraz önce hem Bahadır Bey’in hem de Çetin Ali Bey’in söylediklerinden devam ederek, militarizmin yaralarını ve bedellerini nasıl daha çok konuşabiliriz? Yani sadece çelişkilerini değil, bu söylemin ama her birimizde, herkeste açtığı yaraları ve hem toplumsal hem bireysel anlamdaki bedellerini nasıl daha görünür kılabiliriz, konuşabiliriz? Onları konuşabildiğimiz ve hep birlikte belki iyileştirebildiğimiz alanları nasıl açabiliriz? Bence militarizmden arınmanın bir yolu da olanları genişletmekten geçiyor. Ben de kendi adıma bu alanı açan yorulmazlardan, dedeme, burada bulunan bütün vicdanlı araştırmacılara çok teşekkür etmek istiyorum; hepinizden çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum sanırım. Artık yavaş yavaş toparlamamız gerekiyor. Son bir şey söylemek ister misiniz özellikle Yeşim? Teşekkür edebilirim ben hem katkıları için hem de sempozyumun organizasyonu için, özellikle yani bir de dernek için… Ben derneği biliyordum daha önceden, biraz daha yakından da aslında tanımak istediğim, tanışmak istediğim bir gruptu zaten. Bu vesileyle böyle karşı karşıya gelmiş olduk. Umarım yüz yüze de geliriz, daha fazla konuşma, sohbet etme imkanımız da olur diye kendi adıma çok teşekkürler. Ben de teşekkür ediyorum kendi adıma.