Transcription
Sevgili dostlar, merhabalar. Hepinize esenlikler diliyorum.
Bugünkü videomda Türklerin dini hayatında ve özellikle Türk İslam kültüründe oldukça derin izleri olan, aynı zamanda Anadolu İslam kültürüne de bir yönüyle etkide bulunan Nizamiye medreselerinden bahsedeceğim ve biraz sizlere bu kurumları tanıtmaya gayret edeceğim.
Malumunuz, Nizamiye Medreseleri Büyük Selçuklu Devleti'nin kudretli veziri, ünlü veziri Nizamül Mülk tarafından kurulmuştur ve onun ismine nispetle de Nizamiye Medreseleri olarak anılmışlardır. Zaten bir önceki videoda da Nizamül Mülk'ten bahsetmiştim ve kısmen de Nizamiye Medreselerine atıfta bulunmuştum. Bu konuyu ayrıca ele alacağımı söylemiştim. Bugün de sıcağı sıcağına birbirini tamamlasın diye videolar, bu konuyu ele alacağım ve sizlere bu meseleyi tanıtacağım. Oldukça dikkatinizi çekeceğini zannediyorum.
Konuyu ele alırken önce bu medreselerin tarihinden biraz bahsedeceğim. Ondan sonra da daha çok bu medreselerin Türk İslam kültürüne olan etkisini ve Anadolu İslam kültürünün şekillenmesinde bu medreselerin ne tür rol oynadığına dikkat çekmeye çalışacağım ve bu yönünü ön plana çıkaracağım. Tabii ki dile getireceklerim benim yorumumdur. Tamamen bana ait yorumlardır. Katılmayanlar olacaktır. Ama Nizamiye Medreseleri ile ilgili genel bilgilere bakıldığı zaman, üç aşağı beş yukarı tarihi veriler bize bu videoda ele alacağım konu çerçevesinde bir bilgi sunmaktadır. Ben de sizlere bunları aktarmaya gayret edeceğim.
Tarihi verilere bakılırsa, bu medreselerin daha çok Şii, batıni propaganda ve aynı zamanda Ehl-i Sünnet dışı fırkaların faaliyetlerine karşı ilmi yönden mücadele etmek amacıyla kurulduğundan bahsedilmiştir veya böyle bir genelleme yapılmıştır. Her ne kadar böyle bir gayeden bahsedilmişse de, aslında ilmi faaliyetlerine baktığımız zaman bunların yanında aynı zamanda bu medreselerin siyasi bir misyonunun veya hedefinin olduğunu da görüyoruz. Bilindiği üzere Selçuklular Sünni akideyi adeta devlet mezhebi olarak benimsemişlerdir. Dolayısıyla bu medreseler devlet eliyle kurulmuş ve devletin benimsediği resmi Sünni doktrini tahkim etmek amacıyla kurulmuştur. Yani medreseler ilmi hassasiyetle kurulmuş gibi düşünülse de, aslında bu medreselerin siyasi saiklerinin de olduğunu görüyoruz veya kuruluşunda böyle bir amacın güdüldüğünden de söz edilebilir. Zaten devlet destekli kurum olmaları da bunu ortaya koymaktadır. Önce bir kere bu tespiti yapalım.
Aynı zamanda bu medreselerde Sünni kadroların yetiştirilmesi de hedeflenmiştir. Dolayısıyla da ilmi hedeflerin yanında devletin benimsediği nitelikte din anlatacak, din öğretecek ulemanın da yetiştirilmesine yönelik bir gaye güdüldüğünü görüyoruz. Nitekim de Nizamül Mülk anılan hedefleri gerçekleştirmek için Sultan Alparslan'ın da onayını alarak bu medreseleri kurmuştur.
İlk önce Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medresesi, müteakiben Selçukluların hakim olduğu değişik bölgelerde veya değişik bölgelerdeki önemli şehirlerde kurulmuş ve birçok Nizamiye Medresesi ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında özellikle Nişabur, İsfahan, Belh, Merv, Herat, Musul, Basra ve Amul gibi bölgelerdeki veya şehirlerdeki medreseler en çok bilinenlerdir. Tabii ki bunların ayrıca yan kuruluşlarından da söz edilebilir. Ancak ana çerçeve olarak Nizamiye Medreseleri denildiği zaman bunlar akla gelmektedir. Bunlar arasında da özellikle Bağdat Nizamiye Medresesi adeta bunların prototipi olmuş ve örnek alındığı için yeni kurulanlar da bu isimle anılmışlardır.
Dolayısıyla Bağdat Nizamiye Medresesi bu müesseselerin ilki olduğu için biraz onun tarihinden bahsetmek gerekir. Zira bu aynı zamanda konumuzun anlaşılmasına da epey katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Nizamül Mülk, Alparslan'ın da onayını aldıktan sonra az önce belirtilen hedefler doğrultusunda medrese kurmak için faaliyete başlıyor. Öyle bir medrese olmasını istiyor ki, onun dünyada eşi ve benzeri bulunmasın. Bu itibarla önce birtakım uzmanlar çağırıyor. Yapılan araştırmalardan sonra Dicle Nehri'nin doğu yakasının uygun olacağı belirleniyor. Buraya medresenin inşa edilmesine karar veriliyor ve 1065 yılında başlayan inşaat, hummalı bir çalışmadan sonra 2 yıl içerisinde tamamlanıyor ve hizmete açılıyor.
Devlet imkanlarıyla kurulan bu muazzam müessesede hoca ve öğrenciler için ayrı ayrı odalar yapılıyor. Kütüphane bölümü ayrılıyor. Dershaneler, mescitler, yatakhane, bunun yanında yemekhane, hamam gibi bölümler yapılmıştır. Ki bunlar büyük oranda da Nizamül Mülk'ün projesidir. Hatta ilk kez yatılı öğrencilik sisteminin onun tarafından başlatıldığından veya bu sistemin mucidi olduğundan da bahsedilmektedir. Netice itibariyle medrese büyük bir külliye niteliğinde inşa ediliyor. İnşaat bitirilince de büyük bir törenle açılmış. Ancak Nizamül Mülk medresenin açılışında yer almayacaktır. Oysa bu medresenin mucidi ve bu projenin hayata geçirilmesinin en önemli mimarıdır. Bu nedenle de medresenin açılış töreni Ebu Said Elkaşi adlı bir alime verilecektir.
İddialara göre Nizam-ı Mülk medresenin idaresini veya müderrisliğini dönemin meşhur alimi Ebu İshak Eş-Şirazi'ye vermeyi planlamış. O da bunu kabul etmiş. Açılışa katılacağını da söylemiş. Ancak açılış zamanı yaklaşınca Eş-Şirazi'nin ortada olmadığı tespit edilmiş. Bu nedenle de Ebu Said Elkaşi açılışı yürütmekle görevlendirilmiştir. O da açılış dersinin dönemin bir başka önemli alimi İbnü Saba tarafından verilmesini istemiş. Ancak İbnü Saba hem Nizam-ı Mülk'ten hem de Ebu İshak Eş-Şirazi'den çekindiği için bu teklife pek sıcak bakmamış. Neticede zengin ve hatırı sayılır tüccarlardan birisi olan Ebu Mansur bin Yusuf güvence vermiş ve böylece ilk dersle birlikte medrese açılmıştır.
İddialara göre Ebu İshak Eş-Şirazi medresenin gasp edilmiş bir arazi üzerine inşa edildiğini duyması üzerine açılışa katılmamıştır. Zira bu yönde birtakım söylentilerin çıktığından bahsedilir. Sonuçta Nizamül Mülk ve aynı zamanda Abbasi halifesinin devreye girmesi ile Ebu İshak Eş-Şirazi ikna edilmiş ve böylece Bağdat Nizamiye Medresesi'nin baş müderrisliğine getirilmiştir.
Kudretli vezir Nizamül Mülk'ün niçin Ebu İshak Eş-Şirazi üzerinde bu kadar durduğu veya bu isme önem verdiği sorusu akla gelebilir. Hatırlatalım ki hem Ebu İshak Eş-Şirazi hem de Nizamül Mülk koyu Şafiidir. Ve birazdan da aktaracağım gibi bu medreselerde zaten Şafii ekol dizayn edilmiştir. Nitekim kuruluşundan itibaren bu medreselerde Şafii hukukuna ve Şafii ekolüne göre eğitim öğretim yapılmıştır. Aynı zamanda Nizamül Mülk'ün mutasavvıflara da büyük önem verdiğini bu arada hatırlatmış olalım. Dolayısıyla Nizamiye Medreseleri baştan itibaren Şafii ekol dizayn edilmiştir. Nitekim vakfiyesinde bu medresenin Şafiiler için yaptırıldığına bizzat işaret edilmiştir. Medreseye vakfedilen arazi, medrese için yapılan çarşı ve dükkanlardan elde edilen gelirlerin de onlara tahsis edildiği gibi açıklamalar yer almaktadır.
Medreseye Şafii bir müderris atanması istendiği için en uygun isim olan Ebu İshak Eş-Şirazi üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu medreseye bir vaiz, bir hazinül kütüp (yani kütüphane görevlisi diyebilirsiniz), aynı zamanda Arap dili ve gramerini öğretecek bir hoca tayin edileceği de kayıt altına alınmıştır. Bunların yanı sıra düşünün, ferraşlar ve kapıcıların bile Şafii olması gerektiği gibi kriterler belirlenmiştir. Yani Şafii olmayan birisinin bu medresenin kapısından içeriye girmesi zor. Ayrıca bunların ve diğer personelin ihtiyaçlarının vakıf gelirlerinden karşılanacağı ve vakıf yönetiminin de Nizamül Mülk'e, daha sonradan da onun nesline verileceğine dair kayıtlar düşülmüştür.
Dolayısıyla Nizamül Mülk medreseyi kurduğu gibi bu medresenin ihtiyaçlarının giderilmesi için de bir vakıf kurmuş ve böylece medresenin ayakta kalmasını sağlamıştır. Keza medresenin yakınında bir de çarşı kurmuş, dükkanlar ve hamamlar inşa etmiş. Buradan elde edilen gelirler de yine hem medreseye hem müderrislere hem de öğrencilerin ihtiyaçlarına tahsis edilmiştir.
Müderrisler bizzat Nizamül Mülk tarafından seçilip görevlendirilmişlerdir. Bunlar arasında Cüveyni gibi, Gazzali gibi önemli isimlerin olduğunu da belirtelim. Ancak bunların aynı zamanda Nişabur Nizamiye Medresesi'nde görevlendirildiklerini de bu arada belirtelim. Daha sonradan tabii Gazzali Bağdat Nizamiye Medresesi'nde de müderrislik yapacak ama ilk önce orada görevlendirildiklerini bu arada belirtmiş olalım. Yanlış bir bilgi vermeyelim. Müteakip dönemlerde hem Nizamül Mülk'ün soyundan gelenler, hem sultanlar, hem vezirler, hem de halifeler zaman müderris tayininde rol oynamışlar veya çeşitli isimleri burada görevlendirmişlerdir.
Başmüderris olan Ebu İshak Eş-Şirazi vefatına kadar yaklaşık 17 yıl burada görev yapmıştır ve 1083 yılında vefat etmiştir. Nizamiye Medresesi'nde müderris tayin edilme belli usul ve kaidelere göre yapılmıştır. Mesela tayin edilen müderrislere siyah cübbe giydirilir. Aynı zamanda sarık ve şal hediye edilirdi. Müderris görevinden ayrıldığı zaman bunları medreseye vermek durumundaydı.
Bağdat Nizamiye Medresesi bizzat devlet eliyle kurulduğu için buraya tayin edilen müderris de aynı zamanda devlet tarafından akredite olmuş anlamına geliyordu. Dolayısıyla burada ders vermek son derece prestijli bir görevdi. Ancak sadece Şafiilere görev verildiği için kimi alimler burada ders vermek için mezheplerini bile değiştirmişler. Nitekim de Ahmed bin Ebül Feth Ali ve aynı zamanda Vecih bin Dehhan adlı iki müderrisin Hanbelilikten Şafii mezhebine geçtiklerinden söz edilmektedir. Zira buraya atanabilmek için.
Nizamiye Medreselerinin programlarına baktığınız zaman başta Kur'an ilimleri, hadis, özellikle de Şafii fıkıhı ve usulü, aynı zamanda Eş'ari kelamı, Arap dili ve edebiyatı, bunlara ilaveten riyaziye ve feraiz gibi dersler okutulmuştur. Ancak özellikle de Eş'ari kelamı ve Şafii fıkhının okutulmasına özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Bu bilgi birazdan bize yine lazım olacaktır.
Medreseye öğrenci olabilmek için her şeyden önce Şafiliği benimseyeceksiniz. Aynı zamanda 20 yaş üstünde olacaksınız. Dolayısıyla 20 yaş altı öğrencilerin kabul edilmediği söylenir. Derslerin zamanı veya saatinin mevsimlere veya hava koşullarına göre değiştiğinden de söz edilmektedir veya bu şekilde güncellenmekteydi.
Diğer yandan Nizamül Mülk Medrese Kütüphanesine ayrı bir önem vermiş. Burayı zenginleştirmek için birtakım faaliyetlerde bulunmuş. Hatta kendisine hediye edilen kitapları da bu medrese kütüphanesine vakfetmiştir. Kütüphanede yaklaşık 600.000 ciltlik kitabın olduğundan bahsedilmektedir. Ancak ne yazık ki bugün bu kitapların hiçbirisi günümüze kadar ulaşmış değildir.
İddialara göre Bağdat Nizamiye Medresesi 1116 yılında büyük bir yangın geçirmiş. Bu yangında hem medrese hem de kütüphane ciddi ölçüde zarar görmüş. Ancak kitapların önemli bir kısmı kurtarılmıştır. Bu tahribattan sonra 1193'lerde Abbasi halifesi medreseye tekrar büyük önem vermiş. Abbasi halifesi Nasır Lidinillah kütüphaneyi yeniden inşa etmiş ve saraydaki binlerce cilt kitabı da buraya bağışlamış ve medresenin kütüphanesini yeniden ihya etmiştir. Onun gayretleriyle Bağdat Nizamiye Medresesi'nin kütüphanesi İslam dünyasının en değerli kütüphanelerinden birisi haline gelmiştir.
Değerli dostlar, biliyorsunuz Nizamül Mülk denince hemen akla zaten Nizamiye Medreseleri gelir ve gerçekten de vezirin en önemli projelerinden birisi bu kurumlardır. Dolayısıyla bu kurumlara büyük önem vermiş, büyük emek vermiş ve büyük de yatırımlar yapmıştır. Hatta bu yatırımların nedeniyle zaman zaman sultan şikayetlerde de bulunulmuştur. Nitekim Sultan'ın hazine görevlisi olan Tacül Müluk, Nizamül Mülk'ü Sultan'ın gözünden düşürmek için bu medreseye büyük yatırımlar yaptığını, büyük harcamalar yaptığını ve her yıl 300.000 dinar harcadığını, bu meblağın kendilerine verilmesi durumunda İstanbul'u bile fethedebileceklerini yani Konstantiniye'nin fethinin bile gerçekleştirilebileceğini söylemiş ve bir şekilde Nizamül Mülk'e zarar vermek istemiştir. Sultan da Nizamül Mülk'ü çağırıp bu konuda sorguya çekmiş. O da son derece yapıcı konuşmuş. "Allah bize bir fırsat verdi. Evet, İstanbul'u kuşatabiliriz, alabiliriz de. Ancak bu medreseler Allah'ın dinini ikame etme hususunda çok önemli bir görevi yerine getireceklerdir ve bu hem sizin sayenizde hem de bizim vasıtamızda olacak" şeklindeki açıklamaları üzerine sultan adeta kesenin ağzını açmış ve hazinenin takriben bir kadarını buraya masraf etmesi için yetkilendirmiştir. Dolayısıyla da hakkındaki şikayetleri bu şekilde boşa çıkarmıştır.
Malum olduğu üzere Büyük Selçuklu Devleti 1157 yılında yıkılmıştır. Ancak Nizamiye Medreseleri faaliyetlerine devam etmiştir. Ancak Bağdat Nizamiye Medresesi'nin yıldızı 1234 yılında Abbasi Halifesi tarafından kurulan Müstansiriye medresesi ile yavaş yavaş sönmeye başlamıştır. Zira halifelik daha çok bu medreseye veya bu kuruma önem vermiştir. Bunlara ilaveten medresenin yıldızının sönmesinde ayrıca geçirdiği birtakım tahribatlar da olmuştur. Nitekim de üç kez Dicle Nehri'nin taşması nedeniyle medresenin ciddi ölçüde zarar gördüğünden bahsedilmiştir. Bütün bunların yanında elbette ki en büyük darbeyi medrese Moğol istilası sırasında yemiş ve büyük ölçüde zarar görmüştür. Daha sonra bu medreseler gerek İlhanlılar gerekse Celayirliler döneminde de yine faaliyetlerini sürdürmüş ancak eski önemini kaybetmiştir. Diğer yandan bölgede Sünniliğin gücü giderek azalınca böylece medrese de eski önemini yitirmiştir. Neticede Bağdat Nizamiye Medresesi'nin tarihi ile ilgili özet bilgiler bunlar.
Bunun dışında az önce de belirttiğimiz gibi değişik bölgelerde de birtakım Nizamiye medreseleri kurulmuştur. Ki bunların en meşhurlarından birisi Nişabur Nizamiye Medresesi'dir. Nizamül Mülk medreseyi İmam Harameyn el-Cüveyni adına yaptırmıştır. Ki Cüveyni Selçuklular döneminin son derece önemli alimlerinden birisidir ve aynı zamanda iktidarla da uyumlu çalışan bir alimdir ki 20 yıldan fazla burada müderrislik yapmıştır. Ondan sonra da daha önce belirttiğim üzere Gazzali bu görevi sürdürmüştür.
Buraya kadar anlatılanlara bakılırsa, Nizamiye Medreseleri Şafii fıkhını esas alarak tedrisat yapmış ve bu yoruma göre Ehl-i Sünnet akidesini ihya etmek veya tahkim etmek için kurulmuş ya da işlev görmüş bir özellik arz etmektedir. Dönemin dini, siyasi ve ilmi hayatında önemli bir yere sahip olmuştur. Özellikle de Türklerin dini hayatında ciddi ölçüde etkili olmuştur. Hem dini hayat hem de Türklerin İslam anlayışına bu medreselerin son derece ciddi etkileri vardır. Ancak bu etkinin olumlu yönde olduğunu söylemek biraz zordur. En azından benim yorumum böyle. Bu medreseler devletin resmi din politikası doğrultusunda dini tedrisat yapmış, özellikle de Şafii fıkhını ve mezhebini yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Bu yorum çerçevesinde Ehl-i Sünnet anlayışı tahkim edilmiş. Buna mukabil Ehl-i Sünnet'e muhalif olan Şii batıni düşünceye karşı ilmi yönden mücadele etmiş veya böyle bir misyon üstlenmiştir.
Nizamiye medreselerinin en önemli özelliklerinden birisi devlet eliyle kurulmuş olması veya işletiliyor olmasıdır. Bu nedenle de devletin resmi politikasını, resmi din anlayışını yansıtır. Elbette ki değişik medreselerde olmuştur. Ancak bunlar daha çok özel kuruluşlar niteliğindedir ve daha çok dini tedrisatı esas almışlardır. Oysa Nizamiye medreselerinin kuruluşunda siyasi amaçlarında hedeflendiğini ve devletin resmi ideolojisine veya resmi din anlayışına göre alim yetiştirmek veya bu uğurda mücadele etmek ya da bu çerçevedeki Ehl-i Sünnet'i ikame etmek için kurulduğunu görüyoruz. Bu nedenle de aynı zamanda siyasi yönünün olduğunu da söylemek durumundayız.
Her ne kadar bu medreselerin Şii batıni akımlara karşı kurulduğu iddia edilmişse de, aslında bu medreseler bir anlamda Türk toplumuna Eş'ari ve Şafii düşünceyi benimsetme ve aynı zamanda akılcı anlayışı temsil etmiş olan Maturidi ekolden koparma projesinin bir parçası gibidir. Dolayısıyla medrese eğitiminde mezhebi kaygılar ön planda tutulmuştur. Bu yüzden de eğitim öğretim Şafii mezhebiyle sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla da muazzam bir mezhep taassubu vardı. Diğer Sünni mezhepler bütünüyle dışlanmışlardı. Mezhep taassubu gereği farklı mezheplere mensup alimlerin birikiminden yararlanılmamıştır. Dolayısıyla da medreseler bu yönleriyle sınırlı kalmıştır. Bunlara ilaveten aynı zamanda medreselerde felsefe de okutulmadığı için özgür düşüncenin önü büsbütün kesilmiştir. Dolayısıyla bu medreseler aslında geçmişi tekrar etmeden öteye gidememişlerdir ve aynı zamanda resmi din anlayışını sürdürme ve taşıma misyonunu üstlenmişlerdir.
Dikkat edilirse onca medrese olmasına rağmen ilim dünyasına veya insanlık ailesine bu medreselerin ciddi bir katkıları olmamıştır veya ne kazandırmışlardır diye sorarsanız karşınıza koskoca bir hiç çıkar. Sadece taşıyıcılık yapmıştır.
Bu medreselerin bir başka özelliği de devlet imkanlarıyla müderrislere maaş ödenmesi, aynı zamanda öğrencilerin ihtiyaçlarının da yine hazineden karşılanmasıdır. Ki bunun Nizam-ı Mülk'ün projesi olduğunu söylemişti. Ancak bu projeyi kendilerini dışlanmış hisseden Maveraünnehir bölgesindeki alimler eleştirmişlerdi. Onlara göre ilim para karşılığında öğretilmez. Öğretilirse de bu sefer alim siyasetin güdümüne girmiş olur. Bu yönde eleştirmişlerdir. Diğer yandan bu durum aynı zamanda ilmin itibarını da zedeler diye düşünmüşlerdir. Nitekim de zaten Nizamiye medreselerinde de devletin resmi din anlayışını benimseyen ulemaya yer verildiğini görüyoruz. Bu nedenle de demek ki eleştirilerin haklı bir sebebi de vardı. Zaten Nizamiye medreseleri ile beraber siyaset ilmi hayata müdahale eder olmuştur veya bunun önü açılmıştır. Alimler bir anlamda siyasete angaje olmuşlar veya siyasetin istediği doğrultuda fetvalar vermek durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Devlet adamlarına dalkavukluk yapmak zorunda kalmışlardır.
Bunun en tipik örneği İmam Harameyn el-Cüveyni'dir ki Nişabur Medresesi'nin baş müderrisi olduğunu söylemiştim. Cüveyni'nin "El-Gıyase" diye bir eseri vardır. Bu aynı zamanda yönetim teorisi niteliğinde bir eser olarak zikredilebilir. Burada Cüveyni bir tarafta imametten bahsediyor. Öte taraftan sultanlık var. Bir taraftan halifelik var. Bunlar arasında sıkışmış adeta top çevirmiş durmuştur ve en sonunda "sözü güçlü olan imam olur" şeklinde bir noktaya getirmiş. Böylece ne şiş yansın ne kebap bağlamında bir mesaj vermeye çalışmıştır. Zira imamet doktrini Şia'nın tezi, hilafet doktrini Sünni geleneğin tezi ve Kureyşli olmayan zaten halife olamaz. Şia'nın imamet doktrinin ucu ise bambaşka yerlere gitmektedir. Diğer yandan Selçuklu'da sultanlık vardır. Yani padişahlık vardır. Dolayısıyla de Cüveyni bunlar arasında dolanıp durmuş, dolanıp durmuş ve tabii ki Selçuklu sultanının gücünü de dikkate alarak "güçlü olan imamdır" demiş ve böylece işi bitirmiştir. Yani parayı veren düdüğü çalar misali. Bu yönde aslında Sünni akidenin en önemli tezlerinden birisi olan halifenin Kureyş'ten olacağı tezini de çökertmiştir. Fakat bir yandan buna doğrudan cephe alamamış. Diğer yandan tabii ki Selçuklu sultanının hassasiyetlerini de göz önünde bulundurmuş. Öte yandan hilafetle imamet arasında ayrım yapamamış. Dolayısıyla da böyle dolanıp durmuş ve deyim yerindeyse top çevirmiştir. Bu durum aynı zamanda ilmin gelişmesini de ne yapmıştır? Baltalamıştır. Çünkü özgür düşünce yoktur ve resmi ideolojinin dışına çıkamıyorsunuz. Bu itibarla da medreselerde akılcı anlayış tamamen dışlanmıştır. Farklı bir ses olan Maveraünnehir ekolü tamamen devre dışı kalmıştır. Ve aynı zamanda Nizamül Mülk'ün bu medrese projesi ve maharetiyle Türkler Maturidilik'ten Eş'ariliğe kaydırılmıştır. Oysa Maturidilik son derece akılcı bir çizgi. Elbette ki güllük gülistanlık değil. Elbette ki Maturidiliğin de eleştirilecek tarafı var. Ancak Türklerin benimsediği bu damar veya Mevalinin benimsediği bu damar aynı zamanda akıl ve gönlü bir arada buluşturan ve hoşgörüyü dinin merkezine oturtturan, insanı dinin merkezine oturtturan bir yapıdır. Oysa Nizamül Mülk'ün bu medreseleri sayesinde veya projesi sayesinde Türkler Maturidilik'ten koparılmışlar ve daha çok Arap yorumunu veya Arabi tonları içeren Eş'arilik getirilmiştir. Medreseler aracılığıyla adeta Türklerin inancına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Böylece de katı dogmatik ve aşırı metinperest bir anlayış ve bir Sünnicilik Türkler arasında yavaş yavaş bu yolla yayılmaya başlamıştır.
Ancak bunca mücadele ve çabaya rağmen Şafiilik Türkler arasında fazla benimsenmemiştir. Buna mukabil dediğimiz gibi Eş'arilik, medreseler aracılığıyla ve aynı zamanda iktidar maharetiyle yavaş yavaş Türklere dayatılmış ve Türkler kendi içlerinden çıkmış olan Maturidilik damarından bu şekilde koparılmışlar veya Maturidilik adeta ötekileştirilmiştir. Müteakip süreçte bu yoruma tarikat ve tasavvuf akımları da eklenince artık akıl tamamen devre dışında kalmıştır. Sorgulama devre dışında kalmıştır. Araştırma ruhu tamamen dondurulmuştur. Bilim ve gelişme tamamen dışlanmıştır. Bunun yerini daha çok ne alacaktır? Rivayetçi ve menkıbvi dincilik alacaktır. Bugün de dikkat ederseniz tarikat veya tasavvuf kesiminin benimsediği İslam anlayışı tam da bunu temsil etmektedir. Dolayısıyla Nizamiye Medreselerinin Türk İslam kültürüne ve aynı zamanda dolaylı yoldan Anadolu İslam kültürüne böyle bir dayatmasının olduğunu belirtmek isterim.
Dikkat ederseniz Nizamiye Medreseleri devlet eliyle kurulmuş. Bütün imkanları önlerine serilmiş. Ancak Abbasiler dönemindeki Beytül Hikme gibi bilimler tarihi alanında ciddi bir patlama yapamamıştır. Üstelik de onca birikime rağmen. Neden? Çünkü sadece medreselerde dini tedrisat esas alınmış, mezhebi taassup ön planda tutulmuş. Güya ilmi faaliyetler yürütülmüştür. Neticede Gazzali Nişabur'dan daha sonradan biliyorsunuz Bağdat'a gelecektir. Bağdat Nizamiye Medresesi'nin başına geçecektir. Konu uzundur. Detayını Gazzali ile ilgili videomuzda ele alırız. Neticede Gazzali birtakım araştırmalardan sonra tasavvufa demir atınca artık Gazzali'nin benimsediği anlayış medrese eliyle resmi din mezhebi veya anlayışına dönüşecek.
Netice itibariyle Nizamül Mülk, Nizamiye Medreseleri ile önemli bir proje başlatmıştır. Öğrencilere hem yurt vermiş hem burs vermiş ve bunu devlet eliyle gerçekleştirmiştir. Bunun mucidi olmuştur. Ama medresedeki eğitim mezhebi amaçların ötesine geçemediği için veya mezhebi kaygılarla sınırlı kaldığı için bilimler tarihi alanında ciddi bir etkisi veya katkısı olmamıştır. Aksine bu medreseler adeta aklı donduran birer resmi kuruma dönüşmüştür. Özellikle de Gazzali'nin tasavvufa demir atmasıyla birlikte büsbütün önemini yitirmiştir. Sadece geçmişi tekrar etme veya geçmişi ihya etme yoluna gitmiştir. Bu da hala ilim zannedilmektedir.
Sonuç itibariyle Nizamiye Medreseleri devletin resmi kurumu olmasına rağmen, devlet imkanları önüne serilmesine rağmen ciddi anlamda bir başarı veya bir yenilik getirememiştir diyorum. En önemli etki ise Türklerin dini hayatında olmuştur. Maalesef burada da Türklerin kendi içerisinden çıkan yorum olan Maturidilik yerine Eş'ariliğe kaymakta çok ciddi rol oynamış ve bir anlamda bu resmi proje olarak da yürütülmüştür ki bazıları hatta art niyetli bir proje olduğunu da söylerler. Tabii biz niyet okuyamayız. Ancak Nizamül Mülk'ün katı bir Şafii olduğunu, aynı zamanda sufilere son derece önem verdiğini dikkate alırsanız, keza Tuğrul Bey ve Elkündüri döneminde atılan bilimsel faaliyetlerin önünün kesildiğini dikkate alırsanız, diğer yandan Maveraünnehir ulemasının dışlandığını veya dış kapının mandalı konumuna getirildiğini göz önünde bulundurursanız, bu medreselerin adeta belli bir proje çerçevesinde Eş'ariliğe kapı araladığını ve Türklerin dini hayatının da bu şekilde yavaş yavaş Türklükten koparılıp Maveraünnehir'den koparılıp Arap İslam soslu bir anlayışa doğru evrildiğini görüyoruz ve burada da bu medreselere ciddi rol verilmiştir gibi geliyor bana.
Evet değerli dostlar, Nizamiye Medreseleri ile ilgili aklıma gelenler bunlardı. Umarım faydalı olmuştur. Bir başka videoda görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın. Yeah.