📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

“Zirve Şairlerimizden Şiirler”- 273 "Sadık YALSIZUÇANLAR"

Cafer Uzunkaya3:33:51

Transcription

Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi. Kiler boşaltıldı farelerce. Anne gitti ve evler döndü yazdık otellere. Anne gitti ve sular buruştu testilerde. Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir. Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir. Bir vakitler anne açarken kapıyı, şimdi kimse yok kapayacak kapıyı. Anne gitti ve açıklandı ki yarasalar da incir buusu gibi bir şeydi. Ve o kadınlar nereye gittiler? Anne olan, sevgili olan o kadınlar çocuklarının üzerine titreyen, kipriklerinde hep aynı sevgi ve merhamet ışığı. O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler? Eleğim sağmalara mı göçtüler?

Şiirin ve fikrin aziz takipçileri, kıymetli dostlar. Her cumartesi akşamı olduğu gibi bu cumartesi akşamı da YouTube kanalında zirve şairlerimizden Şiirler programında 273. Şu canlı yayında sizlerle birlikteyiz. Malum programımızda biz yalnızca şairleri, yazarları, fikir insanlarını konuşmuyor ve konuşturmuyoruz. Aynı zamanda yaşadığımız çağın kültür, edebiyat ve medeniyet hafızasını kayda geçiriyor. Bugünü geleceğe emanet etme gayreti içerisindeyiz. Çünkü inanıyoruz ki bu milletin hafızası yalnız kitaplarda değil, o kitapları yazan şahsiyetlerde yaşamaktadır. Bizim programlarımız yalnızca bir yazarı dinleme programı değil, bir ömrü, bir fikri, bir medeniyet tasavvurunu bir şahsiyetle birlikte tanıma ve anlama gayretidir.

Bu akşam böylesine müstesna bir ismi ağırlıyoruz. Yarım asra varan yazı hayatı boyunca öykü, roman, masal, biyografi, deneme, söyleşi, belgesel, televizyon programlarıyla medeniyet birikimimizi yeniden görünür kılan geçmişin irfanını bugüne, bugünün emanetini ise gelecek nesillere taşıyan yazma I ağır bir sorumluluk, hakikati insanı ve medeniyetimizi anlatmayı kalemine emanet bilen, irfan duyarlılığını çağdaş edebiyatın anlatım imkanlarıyla buluşturan doğunun hikmet mirasıyla, batı düşüncesinin derinliğini aynı hakikat arayışında bir araya getiren her geceyi kadir geleni Hızır bilen, gönlünde binlerce meşale yanan, ölüp ölüp dirilmeyi yazının ahlakı sayan, çağımızın müstesna edebiyat ve medeniyet insanı, kıymetli hocamız, Sadık Yalsız Uçanlar.

Takdir edersiniz ki 50 yıllık yazı hayatında yaklaşık 200'e ulaşan eserin her birini tek tek konuşmaya ne bu programın süresi ne de mahiyeti el verir. Biz değerli dostlar bu akşam burada bu eseri yazan kalbi ve kalemi tanımaya çalışacağız. Bu eserin hangi çocukluktan, hangi şehirlerden, hangi acılardan, hangi sevinçlerden, hangi büyük okumalardan, hangi hakikat arayışından doğduğunu anlamaya çalışacağız. Evet. Yaklaşık 200'e ulaşan bu eserlerin arkasındaki irfanı, medeniyet tasavvurunu, insana bakışı, yazıyı niçin bir emanet, sorumluluk olarak gördüğünü anlamaya çalışacağız. Çünkü mesele hangi kitabın ne anlattığı değil. Asıl mesele o kitabın niçin yazıldığı, hangi sorumluluğu omuzladığı, hangi hakikat arayışından doğduğu, bugün niçin okunması gerektiğidir?

Evet, bu akşam Malatya'dan başlayan çocukluk yıllarından Ankara'ya uzanan yazı ve düşünce yolculuğunu, çocukluğun, şehrin, hafızanın insan eserlerindeki yerini, medeniyet hafızasını yeniden görünür kılma idealini, doğu ve batı arasında kurduğu büyük irfanı, hakikati, merhameti, terki, sil baştan yeniden başlamayı hep birlikte konuş. konuşacağız. Evet böyle bir değerimizi değerli dostlar 273. programda birlikte ele almış olacağız. Kıymetli hocam giriş uzun oldu. Programın sonrası size ait olacak. Hoş geldiniz, şeref verdiniz. Aslında giriş de size aitti.

"Çok teşekkür ederim Cafer Beyciğim. Lütfettiniz, bizi mahcup ettiniz. Sağ olunuz. İnşallah bu güzelim sözleriniz hakkımızda dua olur inşallah."

"Estağfurullah hocam. Malum eee biz programın adını tabii yazıda sizin de büyük bir önem atfettiğiniz eee eee şiir şair öyle diyor. Eee eee ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem. Dili yok kalbimin ondan. Ne kadar bizarım. Yine merhum Akif'in eee sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek diyor. Dolayısıyla biz olabildiğince bu duruşa, bu müktesebata saygın bir açılış yapmayı gayreti içerisinde olduk. Rabbim elbette sizin buna ihtiyacınız yok ama eee bu eee medeniyetin evlatlarının, varislerinin bizlerin bu güzel değerleri yaşarken bilmeye, onlardan istifade etmeye, yarınlarda eee bu çağın ne güzel derinliklere sahip fikir insanlarını, kalem erbabını yetiştirdiğini ortaya koymaya çalışacağız."

Hocam izninizle eee sizin 200'e yakın, 50 yıla yakın bu hayatınızda eee biz her bir esere bir dakika ayırsak 200 dakika yapar. Programın sınırlarını aşar. Ama eee o eserleri hakkıyla anlayabilmek için o eseri doğuran, eserleri doğuran çocukluğu, aileyi, şehirleri, insanı eee ve karşılaşmaları tanımak gerekir diye bakıyoruz. Bizim programımız dediğim gibi bir hafıza kaydı programı. Yani hikayeniz Malatya'da yi çocuklu bir ailenin ikinci evladı olarak başlıyor. sinema işletmecisi bir babanın yanında seyircilere yer gösteren, gazo çekirdek satan ama aynı zamanda da yüzlerce filmi izleyen, dolayısıyla hikayeye, insan dünyasına erken yaşlarında karşılaşan yine ortaokul yıllarında hocasının dokunuşuyla doğu ve batının özellikle batı klasiklerine bile o yıllarda yönelen, dolayısıyla şehirler, üç şehir önemle ön plana çıkarıyorsunuz. Dolayısıyla biri doğduğunuz Malatya, diğeri lise yılı Hatay Dörtyol, sonra Ankara. Eee onun için eee bu hayatı eee ve yazarın hayatı da yaşamı da eee efendim yazısına, şiirine dahildir derler. İsterseniz buradan başlayalım.

"Çok teşekkür ederim. girişte okuduğunuz Sezai Karakoç'un e merhum üstadımızın eee anne gitti eee sular buruştu testilerde eee diye başlayan o çok dokunaklı, derinlikli, anlamlı şiiri eee bir anda o kadınlar nereye gittiler, o anneler, o sevgililer nereye gittiler dediği beni bir anda 1960'lı yılların ikinci yarısındaki Malatya'da henüz mahallenin var olduğu, yaşandığı, komşuluğun bütün eee sıcaklığıyla, samimiyetiyle idrak edildiği o yıllara götürdü. Anneannemin, babaannemin ee ee abdestsiz çocuklarını emzirmeyen, evlatlarına helal yediren, ağzı, duğalı, besmeli, eee, annelerimizin dünyasına doğru taşıdı bir anda. Bir de çok ilginçtir Antalya'da geçen yıl Elmalı biliyorsunuz irfani bir havza. Orada her yıl düzenli olarak El malının canları diye bir etkinlik yapılıyor. Bir faaliyet yürütülüyor. O yörede Hazreti Mevlana gibi, Haz. Yunus gibi eee büyük azizler, arifler yaşamış. Onlar anılıyor. Geçen yıl ve bir eee konu, bir başlık, bir tema seçiliyor. Geçen yıl merhametti. Şefkat ve merhametti. Bu bağlamda da bizim oturumda oturuma başkanlık eden bir büyüğümüz kendisi mühendis ve profesör şöyle bir şey anlattı. Eee bütün konuşmacıların konuşmalarını dinledi den sonra çok duygulandı. Ben bu yıl annemi uğurladım." dedi. "Annemi şöyle uğurladım" dedi. "Şöyle bir olay yaşadım" dedi. Hani biz dedi hep biliyoruz sevgili peygamberimizden cennet annelerin ayakları altındadır, ayağı altındadır diye eee biliyoruz dedi. Bu bizim kolektif hafızamızda yer etmiş bir şey. Bir keyfiyet. Annem dedi rahatsızlandı. çok ağır bir hastalık geçirdi. Sonra yoğun bakım aldılar ve git gide git gide fenalaştı, ağırlaştı. Daha sonra artık eee hiç tepki veremez hale geldi. Gözleri kapandı, idraki kapandı. Hatta doktorlar yani artık hani bir tür fişini çekelim dediler. Ben asla dedim yani o kalbi attıkça o orada öyle bir külçe gibi yat bir dahi olsa yatsın istiyorum dedim dedi. Bir gün hiç tepki vermiyor bu arada hiçbir şekilde. Yani herhangi bir uyarı uyarana uyarıcıya tepki vermiyor. Bir gün doktor da yakın dostum girdim içeri dedi. İzin verdi ve o hareketsiz yatan annemin ayaklarının altından öptüm dedi. İki ayağının da altından öptüm dedi. Öpünce dedi tuhaf bir şey oldu. Hatta hemşire ben bağırınca dedi hemşire geldi baktı o da gördü. Bir gözünden günlerdir belki haftalardır hiç tepkimeyen tepki vermeyen o yaşlı hanımın annemin dedi gözlerinden yaş süzüldü dedi. Bir gözünden böyle yanağına doğru yaş süzülmüş dedi. Sonra annem ertesi gün göçtü dedi. Tabii bunu böyle boğazda düğümlenerek fevkalade duygulanarak anlattı. Eee, o kadınlar gerçi gittiler ama o kadınlar hala var biliyorsunuz. Her dem yeni doğarız. Bizden kim sanası diyor büyük Hazreti Yunus. Bu bir mübarek kitabımızın, Kur'an'ımızın bir ayetidir aynı zamanda. Siz daha iyi bileceksiniz."

"Estağfurullah. Her an Allah her an yeni bir şeendedir. Yeni bir yaratıştadır. Yeni bir tecellidedir. İştedir, işleyiştedir. Oluştadır. Erdem yeni doğarız. Bizden kiması? O anneler var tabii. Sürekli o anneler geliyor. Ve bu memleketi vatan kılan, mübarek ve aziz kılan da o anneler. Biliyorsunuz onların duası. Bizleri koruyan da öyle. Yani onların duası diyebiliriz."

"Şimdi hocam tabii benim o şiiri tercih edişim eee tevafuktan öteye sizin tabii bu denli eser ve eee Twitter hesabınız X hesabınızda eserlerinizle ilgili bir paylaşım değil. Size ait bir paylaşım değil. Eee merhum Sezai Karakoç'un bu şiiri var."

"Evet. Aslında o şiiri orada görünce ben programları da öteden beri, ilk günden beri ya konuğumuzun bir şiiriyle veya herhangi bir şeiri okuyunca aslında bir şiir eee eee sadık yalsız uçanlara hangi şiir en iyi gider diye baktığımda aslında sizi belki en iyi tanımlayan şiirlerden biri olabilecek düzeyde. Çünkü o geçmişe geçmişin değerlerini hatırlatma açısından aslında kaleminizi de hayatınızı da böyle vakfeden bir duruş var. Yani o şiir hem anne yönüyle hem geçmiş hafızaya duyulan eee özlemi, o hafızanın kıymetini, o değerlerin hikemi duruşunu günümüze taşımaya ömrünü vakfeden bir isim için eee çok eee rastgele ki sizin hayatınızda öyle rastgelelik yok bana göre. Oldukça münbit ve başarılı yani. Dolayısıyla o şiiri de sizden Mülhem hocam okumuş oldu."

"Eyvallah. Çok teşekkür ederim. Lütfetmişsiniz. Gerçekten beni de çok çok etkiledi. Hem sorunuzdaki gibi o beni o 1960'lı yılların ikinci yarısındaki Malatya'ya götürdü. Arz ettiğim gibi biz Malatya'da doğduk. Babam Aslen Muş Vart'un eee Çayırolu köyünden. Fakat askerden askerlikten sonra Malatya'ya yerleşmiş. Çarmız Mahallesi'e eskiden Çarmızı Mahallesi'nin belki çarşıya yakın bir kısmıydı. Sıtmapanı mahallesi derlerdi. Orada bahçeli bir evde büyüdüm ben. Biz geniş aileydik. Yani teyzelerim, dayılarımla birlikte işte anneannem, bir sürü babaannemle yaşadık. Daha sonra eee geniş aile olmanın çok muhteşem güzellikleri var, ayrıcalıkları var bilirsiniz. E böyle baba ve anne, anneler biraz yeni evliliğin acemiliğiyle ve gerilimleriyle meşgulken e artık hayatın yükünü çekmiş, omuzlamış, kemale ermiş, mütehammül, şefkatli, merhametli yaşlılarla, dedelerle, ninelerle büyümek eee kendini çok daha iyi hissettiriyor insana. Tabii sofraya çok geniş sofralar kurulurdu. Yer sofrasında yerdik biz. E Thomas Stern Elliot'ın eee son yıllarında hep yer sofrasında tahta kaşıkla yemek yediğini okumuştum. E buna neden ihtiyaç duyduğunu anlayabiliyorum. Eee çok bereketli olurdu. çok şenlikli, keyifli, neşeli hayatın eee Fetike Muhluoğlu abi yaşama sevinci eee daima koruyun diyor. O hayatın neşvesi malum eskiler neşve derlerdi. O büyük neşein içerisinde büyüdüm ben. Anlayışın, şefkatin gerçekten tabii eee hayatın sıkıntıları da var. Çatışmalar, kavgalar, atışmalar da var. Zaten onlar olmazsa insan çatlarmış der arifler. Ama asl olan yani eee haktır derler. Eee hayatın o görünür cilveleri Celal Cemal karışımından oluştuğu için yaşam kaçınılmaz bir şey. Babam sinema işletiyordu. Babamda müthiş bir film sinema tutkusu vardı. Önce önceleri çok eski şark sineması diye Malatya'nın Pınar ve Şark sinemaları eski sinemaları Yeni Melek sinemalarında büfecilik yapmıştı. Daha sonra bizim kirvemiz vardı. O da büyük bir sinemacıydı. İbrahim İpekçi. Bu İpekçi ailesinin de uzaktan akrabası olan biriydi. Babamı çok severdi. Babam da onu çok severdi. Onunla bir ortak renkli sinema yaptılar. Sonra babam kendisi bir sinema açtı. E hatta yazın evimizin arkasında melek baba evimizin arkasındaki büyük arazimizde arsamızda yazlık sinema haline getirdi. Dolayısıyla bu sinema Paradise Paradiso yani bu cennet sineması filmindeki gibi bir şeyde atmosferde büyüdük. Tabii asıl benim fikri olarak veya hissiyat olarak yapı taşımı, yapı taşlarımı oluşturan galiba dedem ve babaannem. Yani babanın, babamın babası ve annesi. Eee benim ismim de ondan geliyor. Sadık Baba derlerdi. Eski Malatya'da Battalgazi'de bugün eee kabri. Eee ben onların tabii çok göçtükten sonra birer gerçek hakiki bir derviş olduklarını, Kadiri derviş olduklarını öğrendim. E evlerinde cehri zikir yapılırdı. Böyle toprak damlı ve toprak ahşap tavanlı toprak damlı ve toprak zeminli bir evleri vardı. Küçük bir ev. Yani iki odası olan, bir kileri olan, işte bir küçük bahçesi olan, önde bir dut ağacı olan, o dut ağacından yıllık hem kuru dut hem, eee, pestil hem de pekmez ihtiyaçlarını karşıladıkları çok böyle bereketli, ağzı dualı, çok güzel, gönüllü, kanaatkar, memleketlerine aşık, insanlığı seven, varlığı seven ve sayan bir ahlaka sahip insanlardı onlar. Mutat haftada bir bazen eee derviş konukları gelirse misafirleri mutat dışında da evde zikir yaparlardı. Ben mesela o zikrin sade ve yalın olan zikrin nasıl muhteşem bir eee ibadet formu olduğunu onların o sade yaşamlar içerisinde e seyrettim. Onu doya doya seyrettim. Öyle büyüdüm ve çok kanaatkarlardı. Yani bir saç sobaları vardı kışın mesela. Onda işte meşe odunu yakarlardı. Onun eee korunu bir bakır mangalları vardı. Ona çekerlerdi. Orada mesela soğanlı bulgur aşı pişirirlerdi. İnce bulgurdan simit derlerdi. Eee çok lezizdi mesela. O lezzeti unutamıyorum. E anne, babaannemin yaptığı tandır ekmeği ile birlikte soğanla birlikte veya turşuyla birlikte günde iki öğün yerlerdi. Mesela dedem riyazet yapardı. Perhi yapardı. Dedemin mesela günlük belki o bir de çok böyle heybetli bir adamdı. 2 metreden başka fazla boyu vardı. Çok böyle iri kemikli müthiş bir adam. ve eski Malatya'da belki 3540 yıla yakın fahri imamlık yaptı Ulu Cami'de yani bir zamanlar Sadrettin Konevi'nin eee civarında yaşadığı Muhittin İbnü Arabi Hazretlerinin teşrif edip yine oralarda yaşadığı Niyazi Mısri Hazretlerinin eee memleketi olan o eski Malatya'da ki Büyük Selçuklu yapısı olan o görkemli cami sadeliği içerisindeki ihtişamıyla o Ulu Cami Amide de imamlık yaptığını hatırlıyorum. eee yani insanlığın, sadeliğin bu dünyada bulunmanın manasının ne olduğunu, o sadelik içerisinde, o, eee, saygı içerisinde, sevgi içerisinde bütün varlığı hak görüp sevmenin ve saymanın nasıl bir şey olduğunu onlarda seyrettim ben çocukken. Hani Ahmet Amiçte de son Fatih Sert bedarımız buyurur ki taşa taş ağaca ağaç kuşa kuş nazarıyla bakarsan taş olur ağaç olur kuş olur hak nazarıyla bakarsan hak olur buyuruyor. Hatta bir sözü daha var beni benden alan. Eee diyor ki yolda bir taş gördüğün zaman sakın ayağınla onu itme kenara at itme. Çünkü o taş taş olmuş. O hale gelmiş yerlerde sürünüyor. Bir de sen vurma diyor. Eğil destur bismillah de al. Hürmetli bir şekilde diyor kenara koy ve insanlara mani olmasını eee engellem. Şimdi bu kozmik alemşumul ahlakın ve medeniyetimizin mayesini, mayasını teşkil eden, özünü oluşturan, ruhunu oluşturan bir eee ilkenin, kozmik ilkenin bizzat gündelik hayat içerisinde sirayet edebildiği bir ortamda geçti benim çocukluğum. Dolayısıyla tabii heybeler, heybemizde acılar da biriktirmişiz. Çünkü anne tarafından büyük dayım Malatya'nın son kaba dayılarındandı. Tırnak içinde ömrü hapishanelerde geçti. Çok trajik olaylar yaşadı. teyzelerim keza öyle yani. Hani Edip Cansever'in bir dizesinde vardır. Acılardan bir yaz kurduk onu arıyoruz diye. Bir bakıma babaannem ve dedemin dedemden aldığım bir o güzel hissiyat benim dramatik ve trajik olaylara karşı da sonradan karşılaşacağım, yaşayacağım belki tatsızlıklara, acılara, sıkıntılara karşı da bir şey oluşturdu bende. Yani baştan bir onarıcı bir şey yaptı. Bu tabii e esasa ve ilkeye bağlanmanın getirdiği bir şey. Bugün ben Deniz 60 küsur yaşına geldim. Fakat hala mesela Ehlibeyt-i Mustafa aleyhissalatu vesselam sevmenin ne olduğunu, eee, sade yaşamanın, kanaatkarlığın nasıl bir hazine olduğunu, dünyanın geçiciliğini hissederek yaşamanın, her yerde Allah'ı müşahede ederek, görerek yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ben dedemle babaannemin hayatından öğrendim. Yoksa okuduğum o binlerce kitap, eee, dinlediğim insanlar yani gözden ve kulaktan aldığım bütün iletilerin, eee, yanında eee, o toplamı dedem ve babaannemin hayatında gördüklerimin, gözlediklerimin binde bir etmez diyebilirim. Bu bakımdan şanslıydım. Bir yandan da babamın işlettiği sinemalarda modernleşmenin bir tür lokomotifi sayılabilecek tiyatro birlikte filmin, sinemanın eee dili o dilini, dilindeki büyüyü fark ettim ve çağımızda e iki estetik eee iletişim formunun, iletişim ortamının yaygın olduğunu ta çocukluğumda fark ettiğimi hatırlıyorum. Birisi film, birisi sinema, birisi roman. Bu yüzden mesela Fetih abi Gemuhluoğlu diyor ki Rasim roman yaz diyor. Rasim Özden Örn her gördüğünde roman yaz diyor. Çünkü roman çağımızın belki de hani eee en etkin hala en işlevsel estetik iletişim ortamı diyebiliriz. İkincisi, açsanız cebinizde bir yemek parası varsa onunla yemek yemeyin. Bir simitle iktifa edin. Kalan parayla mutlaka giden bir film seyredin diyor. Yani burs verdiği, yetiştirdiği, himmet ettiği öğrencilere, dostlarına, civarındaki insanlara bunları tavsiye ediyorum. Bunları o çocukluk döneminde fark ettiğimi yıllar sonra tabii anladım, gördüm. Eee, dolayısıyla biraz şanslı diyebilirim çocukluğum için. Yani mesela hayvanlarla, ineklerle ineklerimiz vardı. Eee, d tane sonra ü tane, iki taneye indi. Köpeklerimiz vardı iki tane bazen üç tane. Kediler sürekli olurdu. Anneannemin o inekleri sağarken onlarla nasıl konuştuğunu, onlara özel isimler verdiğini hatırlıyorum. Şimdiki gibi hatırlıyorum. Biliyorsunuz böyle insan belleği, zihni çok yorulduğu zaman hani bir tür Allah korusun devans ardından Azayır'a kadar yürüyen bir sürüklenen bir süreç var. Allah muhafaza etsin. Ama diplere hatırlarmış insan ve galiba 343 yaşına kadar çok zorlaydı zorladığı zaman hatırlayabiliyormuş. Belki de biz bilinçaltımızda bebekliğimizi bile hatırlıyoruz. Yani daha dün yazdığım bir öyküde mesela eee kendisini doğururken annesinin öldüğü bir insanın hikayesini yazdım. Yetiştirme yurtlarında büyümüş. Daha sonra babası eee da çocukken babasını bilmiyor. Özür dilerim babasını bilmiyor. Annesi kendisini doğururken ölmüş. Fakat doğumdan sonra eee kucağına vermişler. Kadıncağız bir 202 saniye sonra ölmüş. E bu gerçek bir olaydan esinlenmiştim. Mesela diyor ki kafa sesiyle yazdım öyküyü. Annemin annem bana anlattılar sonradan diyor. Annemi tanıyanlar ulaştığım kişiler anlattılar. Hemşire anlattı, doktora anlattı. Fakat ben annemin sanki eee sıcaklığını hatırlar gibiyim diyor. Yani 20 saniye bile kucağında tutmuş olsa beni. Sonra doktor eks oldu. Çocuğu alın demiş. eee kokusunu diyor bilmiyorum ama lavanta olma ihtimali yüksek filan diyor. Şimdi eee bebeğin de biatı taze biliyorsunuz. O bebek de burcu burcu kokar. Anneler de öyle. Bu o dibi dibe doğru yani çocuk çünkü çocukluğu çocuklukta kuruluyoruz hepimiz. Yani 7'sinde neyse 70'inde olur buyurulmuş. Çocukluğumuzda kuruluyor hepimiz. Efendimiz yağmur yağınca ıslanmışlar. Eee, dostlarına onun biatı tazedir demişler. Semadan indiği için, henüz indiği için, eee, keza aynı şekilde yeni doğmuş bebeği de alıp kucaklayıp koklar duaş. Özel bir duası var. Bebekler için yaptığı böyle duaları var biliyorsunuz. Eee, onun da biatı taze çünkü. O koku dai bana üçe sevdirildi dünyanızdan. Güzel koku hocam. Evet dostlar hocamın mı sesinde problem var yoksa bende mi? E bilgi verirseniz açıkçası mutlu olurum. Şu anda birimiz yayında değiliz gibi gözüküyor herhalde hocamla ilgili. Evet. İnternette sıkıntı hocam. Tabii eee eee Mersin benim eski şehrim. Mersin Silifke'de. Dolayısıyla orada bulunduğu yerde muhtemeldir ki bir internet eee sorunu. Evet hocam sıkıntı yok. Aynı linkten. Evet. eee paylaşım eee yapıp girilebilir. Eee internetler bazen bu sıkıntıyı yaşıyoruz. Evet. Buyurun hocam. Evet. Yani dolayısıyla onların biatı tazedir diyor. Biz işte bizi biz çocukluğumuzda da kurulduğumuz için aslında bu bakımdan mesela hamileyken eşlerin ebeveynin böyle fena şeyler kelimeleri kullanmaları duygular hissetmeleri tartışmaları gerilmeleri yedikleri şeyler insan yediğine benzer. içtiği şeyler eee temiz olup olmadığı mesela Bandırmalı Tatlıc Ali Efendi birisiyle görüşmeye giderken mutlak eee boy abdesti alırmış. Yani ihtiyaç yoksa bile alırmış. Temiz olmak gerek. Fetih abi Gemuhluoğlu evladına Mehmet Ali Kemuhluoğlu beyefendiye yazdığı bir mektubunda 1970 eee 7 yılında eee evladım temiz ol, tahir ol, besmel ol, abdestli ol, besmel ol diyor. Eee hatta yeni bir dünya kuruluyor. Ona hazırlan diyor. Ona hazırlanın diyor arkadaşlarınla birlikte. O bakımdan biz burada şeyi de birleşiyor zannediyorum. E kıymetli abeyim geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman birleşiyor. Yani biz anda olmayı biraz hani böyle anlamamız da gerekebilir. Çünkü biz lineer kronolojik bir çizgide ilerler gibi yaşıyoruz. Zamanı idrak ediyoruz. Fakat aslında zaman dairevi, kürevi ve iş başa dönüyor daima. Yani biz her dem çocukluğumuzdan, dünümüzden, bugünümüzden ve geleceğimizden bakarak yaşıyoruz. Hissederek yaşıyoruz. Birlikte yaşıyoruz. Bütün bu zamanları geniş zamanlara da belki öyle kaçabiliyoruz, girebiliyoruz. Bizim millet olarak da öyle kolektif hafızamız. Biz başlarda buyurdunuz. İnanılmaz zengin bir şey. Maalesef."

"Şimdi eyvallah hocam. Tabii siz hakikaten eee yani edebiyatın tüm unsurlarını kullanarak yani öyküsünden romanına, masalına eee işte biyografi eee romanlara, belgesel, televizyon programları eee medeniyete yani biz bu programlarda edebiyatla ilgili, şiirle ilgili kullandığımız aşkı, sevdası, derdi davası olan insanların işidir tanımına da her gönüyle uyan bir duruşu sizde görüyoruz. Herhalde sizi en iyi tanımlayacak ifadelerden biri hayata bakınca bir tarafta aşk, diğer tarafta da aslında acıyı birlikte ve aslında herhalde bir yazar için eee eee en eee besleyici unsurlar. Şimdi hocam siz bütün tarihe, medeniyete kendini o değerleri günümüze, günümüzün diliyle, modern anlatım usulleriyle aktarmaya çalışan, kendini değil eee ama bu değerlerin mutlaka eee sevdirme arzusunda, bilinme arzusunda yani Mevlana'sından eee efendim Yunus Emresine, Ahmet eee Yesevisine eee ve eee yani yüzlerce binlerce bu anlamda eee gönüllere hitap edecek İbn Arabisinden işte eee Kafkas'ına eee eee efendim eee Haşimine, Cahitna, Şeyh Galibine ve Batı eeeın eee önemli isimlerine de açıkçası eee yer veren bir isimsiniz. Şimdi bütün bu işleri, bu görevleri hakkıyla yerine getiren kıymetli hocamızla ilgili ben bir işküzarlık yapıp hocam ben de sizin tabii herhalde bu program için en azından bu program bazında bir 150 saatlik çalışmamın olduğunu ifade etmeliyim. Öncesinde sizi yazılarınızı, paylaşımlarınızı, kitaplarınızı okumanın yanında söylüyorum. Şimdi tabii e çok zor, önemli ama hakikaten okumak için, okumaya yönelmek için ilham alınması gereken duruşu açısından kıymetli bir isim. Ve insanları nasıl tanımalı, nasıl eee bilmeli adına da aslında bu programımızda her gün bizim iddiamız en son program bizim programımız olabileceğin en iyisi olmalı. olması gerekenin bizden sonrakiler de umut ederiz bizim programlarımızı assumuz bir yapı. Ve şimdi yine bu programlar derken herhalde siz bir taraftan hakikaten yazıyı bir sorumluluk olarak görüyorsunuz ama yazının yanında da eee yazmanın sorumluluğu yanında da yaşadığı gibi hikmet diliyle de konuşan eee ve eee bu anlamda da eee televizyon programları eee efendim eee özel söyleşileri, sosyal medya mecra alanlarında da belki 100 civarında programınızı izleme imkanı bulduk. Arzu ediyorum ki bugün bu programda elbette o programlar bir taraftan bakılsın. Hocamın tüm o değerlerinden birer tadınlık ele aldığı hem eserleri hem de onun hayatını bir bütün olarak görme imkanı olsun. Nasıl olur bilmiyorum hocam. Ama bizim dostlarımız burada eee rekor programımızın süresi dostlar 3 saat 26 dakikaydı. Öyle hatırlıyorum. E şimdi eee hakikaten edebiyatın tüm dallarını görme adına, mücadeleyi ve duruşu görme adına da müstesna birisim. Ben dostlara eee her şeyden önce ben programın başında olduğumuzu düşünüyorum. Bu güzel programı edebiyata, yazıya eee ve bu başarıların, eserlerin nasıl inşa olduğunu bir bütüncül olarak görme açısından bu hayatın bütün yönleriyle alınması, ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Ve hocam şu anda önümde hazırladığım çünkü dediğim gibi böyle bir önemli ismi benim hafızamda olan sıradan sorularla geçiştirmenin yanında açıkça söylemeliyim ki 150 civarında sorun var hocam haberiniz olan. Şimdi onun için biz bunları seri ama soğukkanlılıkta da bazı önemli sizin durduğunuz, üzerinde durduğunuz ve sohbetlerinizi bir yerlere getirip o ilham verici rol model isimlerin eee günümüzde de ışık tutması açısından ön plana çıkarışınız var. Ve farkına varmadan ben eee zatı halinizle bir nevi siz geçmişin değerlerini günümüz günümüze taşıyıp istifade edilmesinin mücadelesini verirken takriben 6 yıldır da biz eee yaşayan değerlerimizi yaşarken insanlarımız fark etsinler ve istifade etsinler. yarınlara da güçlü bir eee efendim eee birincil dereceden bir kaynak olsun diye burada ciddi bir arşiv çalışmasını yerine getiriyor. Bu çalışmanın ilk ürünü olarak da Sözde Kalmasın eserimizde de 155 kıymetli şair, yazar, fikir insanının tanıklık portreleriyle, şiirleriyle ve programının linkiyle izleyebileceği bir eser ortaya koymaya çalıştık. Onun için eee hiç şüphesiz ki bu anda bizim programımızı izleyenlerin Kahir ekseriatı, edebiyatla, sanatla, yazıyla yazarlarımız, şairlerimiz, programımızı öncesinde katılanla katılacak olanlar, herkesin ittifak edeceği herhalde bu çağın yaşayan en önemli kıymetli değerlerinden eee ismi efendim tartışmasız bir isimi. Bu akşam konuğumuz Sadık Yalsız Uçanlar. Dolayısıyla umut ederim ki meramımız, maksadımız hasıl olur. Şimdi hocam bu çocukluk dönemini niçin ele aldık? Bu kimliğin ve kişiliğin inşası ve yönelimde önemli bir etkiydi. Orada öğretmen, anne, nine, onların dokunuşları önemli ve yine üniversite tercihi yapmanıza geliyoruz. Çok önemli. Bugün de, dün de tıp gibi meslekler çok önemli görülüp tercih edilen benim oğlum efendim işte doktor olduğu, mühendis olduğu tercihlerinin yapıldığı bir noktada siz rahatlıkla tıpa girebileceğiniz bir ortamda eee Hacettepe Üniversitesi ki Türkiye'nin medarı iftihar üniversitelerindendir. Edebiyat Fakültesi tercih edişiniz ve dolayısıyla eee orada öğrencilik yıllarınız 12 Eylül öncesi siyasi ve toplumsal çalkantıların olduğu bir dönemde eee ve insan ilişkilerinin kırılmalar yaşandığı, insan üzerinde izlerin bırakıldığı bir dönemde eee arkadaşlarınızla birlikte yoğun bir okuma devresi ve ilk ilk öykülerinizi ve şehirleri süsleyen yol yolcuyu hazırlayan o fikri yapı eee ve Ankara ve Ankara ile ilgili şehirle ilgili Hacı Bayramı Veliin yaşadığı bir şehirde olmak gibi işte o şehrin değerlerini ön plana çıkaran yapınızla öğrenciliğinizi, fakülte yıllarınızı ilk eserlerinize girmiş olalım hocam."

"Evet. Çok teşekkür ederim. Aslında böyle bir özet eee lütfettiniz. E 12 Eylül 1980 darbesinde o kanlı Amerikan darbesinde, Gladio darbesinde ben Deniz Ankara'daydım. Seyran Bağlarında eee Olgunlar Sokak'ta eee öğrenci arkadaşlarımızla birlikte 1. sınıftaydım. Hazırlık sınıfı 1979'da okuduk. Ankara'ya 1979 yılında geldim. buyurduğunuz gibi Dörty Deneme Lisesinde okurken eee işte ailem daha çok hekim olmam yönünde beni özendirdi. Eee ilk yani ortaokul son ve lise 1'de de ben de doktor olayım, tıp fakültesini okuyayım diye çok arzu ettim. Eee işte okul birincisiydim. Puanlar çok iyi puanlar aldım. Puan aldım üniversite sınavında. Fakat, eee, ortaokul 2. sınıfta adeta edebiyat virüsünü bünyemize zerk etmiş olan merhum hocamız Turan Gültekin nin eee, ruhu şad olsun. Amin. O [boğazını temizler] bize buyurduğunuz gibi Doğu ve Batı edebiyatından çok güzel nadide eserler okuttu. Şahsiyet olarak da çok güzel bir insandı. Sosyal demokrat bir adamdı. Eee, çok sade, mütevazı, güzel bir adamdı. zeki bir adamdı. Eğer ben Deniz edebiyat eee zevkini almışım. E ki eee Hacettepe birinci tercihim ev fakült Türk edebiyatı bölümü oldu. Hatta tabii biz geniş ailenin bir [kahkaha] çilmesi de babam sürekli eee işle meşgul olduğu için annemle biz daha çok büyüdük. Eve geldiğimde babam henüz eee gitmemişti. neticeleri öğrendikten sonra dedi. Evet yine hocamda eee maalesef herhalde bir düşüş var ama gelecek. Eee biraz burada şey oluyor maalesef bağışlayın. Eee estaf eee dedim Hacettep o da tıp zannetti. Güzel. Ben de o anki aklımla hani eee edebiyat fakültesini bitiririm. Edebiyat bölümünde okurum, bitiririm. Sonra doktora yaparım, doktor olurum filan diye. Birinci tabii semmestrede benim edebiyat okuduğum anlaşılca pek aile bir şey demedi. Eee, Olgunlar Sokak merhum Tevfikilerinin ailesinin yaşadığı yani Vefa Apartmanının bulunduğu bir yermiş. Yıllar sonra Vefa Apartmanı diye bir eee roman yazmış. Yazdım. eee tefkileri biliyorsunuz 1900 11 doğumlu ama 1950 50'den önce mühendislik ve yöneticilik yapmış. 1950 ile 60 darbesine kadar yine o da kanlı ve kirli e Gladio darbesine kadar eee eee Milli Eğitim Bakanlığı, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlıkları yapmış. Çok müthiş eee nadide güzel bir insan. Çok güzel gönüllü bir adam. çok çok iyi bir mühendis, çok iyi bir baba, çok iyi bir eş, dost ve memleket sevdalısı bir adam. Yani nişanlısına önce birbir memleketimizi ve milletimizi seveceğiz. Sonra birbirimizi seveceğiz. Milletimize ve memleketimize duyduğumuz aşk, birbirimize duyduğumuz aşka mukaddem olmalı diye mektup yazan bir adam. İşte okullar açmış. Cam hatip okulları, yüksek islam Enstitü, ilkokullar, yatılı bölge okulları, liseler, ortaokullar üç tane üniversite. Birisi Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Karadeniz Teknik ve Erzurum Atatürk. Meğer onun ailesi darbeden sonra tabii Tevfik ve Mühebbet hapse mahkum edilmiş. O arada kanser olup vefat etmiş, göçmüş. 31 Aralık 1961 tarihinde ailesi kirayı ödeyemez olmuş. Bu arada ailesi kirada yaşıyor. Ve aleyhine açılan iki dava var. Birisi hıyaneti vataniye davası birisi e kamuvalı suistimal ihtikal davası. Tabii çok zoruna gitmiş. Ondan beraat etmiş gerçi. Düşünün 10 yıl bakanlık yapmış. Ailesi kirada yaşıyor bir adam. Bugün Abdi Pekiş Parkı'na bakan iş Ankara İş Kuru İl Müdürlüğü binası olarak kullanılan bir apartmanda kiradalarmış. Tabii kirayı ödeyemez olmuşlar. Çünkü öldüğünde ne evi, ne arabası, ne bankada parası filan yok. Parası var, ne de altını var vesairesi var. Ve bir sürü de iftiralara maruz kalmış, işkencelere maruz kalmış. O evin önünden eee 1980 79'dan itibaren eee 4 yıl boyunca, 5 yıl boyunca belki günde en az iki kez 3 4 kez geçmişim. Tabii 36 yıl sonra fark ettim. Yani o evin içine girebildim. O Vefa Apartmanın ve oradan bir roman çıktı. Bu arada Bilgi Yayınevi vardı. Meşiyit caddesinden, Bülbülderesi caddesine inen sokakta sahda hemen y Atilla İlhan'ın bir dönem yayın yönetmenliğini yaptığı, Kemal Tahir'in danışmanlığını yaptığı aslen Malatyalı eee Ahmet Tevfik Küflü Bey'in sahibi oldu. Ahmet Tevfik Bey le tanıştım. Ziyaretine gittim. Or o eve giderken onun önünden geçerdim. mutlaka uğrardım ve yeni çıkan kitaplardan bana hediye ederdi. Bazen hatta toplu halde de verirdi. Bir defasında bodrum katlı olduğu için depoları aşırı [homurdanır] yağmurdan su su basmış. Orada su baskın olmuş. Dolayısıyla kitaplar ıslanmış. Çok az ıslanan kitaplar da vardı. Böyle birkaç çuval verdi bana. Arkadaşlarla taşıdık. Benim kütüphanemde hala durur onlar yani. Mümtaz Soysal, İlhami Soysal, Kemal Tahir Atilla İlhan, Hasan İzzettin Dinamo, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi, Behçet Necati Gil gibi pek çok şeyin külliyat halinde eserleri ve arkadaşlarımızın hemen hepsi ya akademisyen oldular yazar oldular. eee 78 kişilik bir arkadaş grubumuz vardı evde. Tabii darbeyi ben cuma, cuma günüydü. Sabah sınavımız vardı. Erkenden çıktım. 12 Eylül'ün meşum ve o şey darbe, karanlık darbenin, kanlı darbenin sabahı. Jandarma bekliyor kapımızda. Biz 2 numaraydık. Bir numarada dev gençli arkadaşlar otururdu. 2 numarada biz oturuyorduk. Galiba onlardan birkaçını tutukladılar. Bizi de aldılar aslında ama sonra geri bıraktılar. Nereye dedi jandarma? Dedim ki sınavım var. eee gidiyorum darbeden habersiziz tabii. Dedi. Darbe oldu ihtilal oldu. Ha darbe demedi. İhtilal oldu hemşehrim. ihtilal gir git t dedevine. O tabii bir biliyorsunuz 1876'dan itibaren yani Sultan Abdullaz Han'a yapılan iki bileğini keserek şehit ettikleri İngiliz darbesinden itibaren 1944-45 yılından itibaren Türkiye eee Amerikan şeyinin domine ettiği bir şekilde darbeler yaşadı. 12 Eylül bizim mesela ülkücü, devrimci, solcu işte milli görüşçü, akıncı dostlarımızın, ahbaplarımızın çok eziyet gördüğü bir sürecin de şeyi. Bir kabus gibi bir siz Hat çok iyi hatırlayacaksınız. Bir karanlık bir kabus gibi şey gibi çökmüştü yani bir."

"Evet. Eee, Ankara'nın şehir olarak da talihsizliği var biraz. Aslında Ankara muazzam bir şehir. Ben Ankara'da yaşadıkça fark ettim. Ankara ile İstanbul'u kıyaslarlar. Bu doğru bir kıyas değil. İstanbul dünyanın en güzel şehri. içinden deniz geçen tek şehir. İsmail Hakkı Bursevi Hazretlerinin Tuhfe-i Recebi adlı eserinde zikrettiği şekilde hangi yani hangi şehirlerde Allah'ın hangi ismi şerifi baskındır faslında İstanbul'da Elcami ismi şerifi diyor. Cem eden, birleştiren, bir araya getiren. Dolayısıyla öyle bir şehir. Hiçbir metropol yani dünya dünya başkentlerinden hiçbiri İstanbul'un eteğine yetişemez. Sadece içinden ıslanma deniz geçtiği için değil. Bugün her türden patolojilerine rağmen, çok sorunlarına, sıkıntılarına rağmen daima böyledir. Hani boğaz, gümüş bir mangal kaynatır serinliği. Çamlıca da yerdedir göklerin derinliği diyor Necip Fazıl. Mesela yerle göğü birleştiren bir şehir diyor İsmail Hakkı Bursevi. Cem eden cami ismi baskın olunca üç zamanı geçmişi şimdiyi ve geleceği birleştiren bir şehirdir. Eyanı dinleri toplayan, cem eden bütün din müntesipleri yaşamıştır. akvamı bütün kavimleri, milletleri, ulusları toplayan bir şehirdir. Halen öyledir ve daha da artmalıdır. bir dünya başkenti olarak bir nevi ve toplumsal kültürel bir merkezdir. Eskiden siyasi idari bir merkezdi. Mesela Sırpların bile tahmin ediyorum bunu ben bizzat TRT'deyken yaptığım belgesellerde belirledim. Hatta soru olarak da sordum Sırbistan'da pek çok kişi uzmana bugün hala İstanbul kültürel ve toplumsal bir merkez midir? Kolektif bilinç adı altında, kolektif bilinç dışında hepsi hiç tereddütsüz evet dediler. Çünkü öyle bir merkez. Yani Türk dünyası, Arap İslam dünyası, Türk İslam dünyası, Balkanlar, Afrika vesaire bütün bunlar hatta Osmanlı bir Balkan coğrafyası ağırlıklı olarak olduğu için önemli oranda Balkan ülkelerinin halklarının, milletlerine sorduğumuzda İstanbul hala bir toplumsal kültürel merkez. ayrıca karalarla suları cem etmiştir diyor. ruhla bedeni birleştirmiştir. Fizikle metafiziği, fizik ötesini bir araya getir. Böyle in Fakat Ankara Cumhuriyetimizin başkenti. Eyvallah. Ama önemli bir Osmanlı hatta Selçuklu şehri aynı zamanda ve Osmanlı'nın imparatorlaşma sürecine katkı veren bir büyük bir stratejist olan aynı zamanda büyük bir arif olmasının, aşık olmasının, alim olmasının yanı sıra ve peygamberimizin aleyhissalatu vesselam kamil bir varisi olmasına rağmen yanı sıra aynı zamanda Osmanlı'nın imparatorlaşma sürecinin stratejisine katkı veren bir adam, bir vizyoner. Hacı Bayram Veli. Sadece o değil. Abdulkerim Erdoğan mesela çok vakıflarda vakıflar menşei biliyorsunuz bir vakıfların arşivinde çalışmış uzun yıllar ve çok iyi vakıf şeyleri, belgeleri okuyabilen birisi ve bir Ankaralı o. Bir Ankara aşığı. Onun belirlediği 800'e aşkın bilge kişi, alim ve arif kişi yaşamış Ankara'da. Biz Hacı Bayram Velii işte Bünyamin Ayağışi Tacettin Velii filan biliyoruz. Yani 56 kişi sayabiliyoruz. Halbuki 800 aşkın alim ve arif kişi yaşamış. Aynı zamanda büyük bir zengin bir Ahi şehri. Malum bu Ankara keçisinin yünü çok kıymetli ve beyaz altın derlermiş. Bir yün borsası bile oluşmuş. Aynı zamanda bir Ahi şehri. Ahi Evran ve diğer büyük ahiler, Ahi Mesut, Ahi Şerafettin orada vakıflar kurmuşlar. Bugün Ankara'nın mesela eski şehrin cumhuriyetimizin başlarında merkezi olan ulus civarı hep vakıf eserleri ve arazileri vakfiyeleri de var onların. İşte Yeğen Bey'in kurduğu vakıflar var. Bu Alperenlerin kurduğu vakıflar var. Selçuk beylerinin kurduğu vakıflar var. Osmanlı döneminde de 200 yıla yakın bir bölgesel Ahi devleti olarak yarı özerk olmuş. Sadece o da değil, Cumhuriyet döneminde de, cumhuriyetimizin döneminde de çok kıymetli yazarlar Yakup Kadri Bey başta olmak üzere Ankara'da yaşamışlar. Adalet Ağlu Ankaralı mesela yedi güzel adam. Nuri Pakdili üstadımız merhum başta olmak üzere Rasim Özden Alaattin Özden Öüren, Hakiki Finan, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu Ankara'da yaşadılar. Cahit abi ömrünün sonlarında İstanbul'da yaşadı. İstanbul. Yani sadece o da değil pek çok dergi çıkmış ve hala çıkıyor. Yayınevi var. İnanılmaz böyle mahfeller, mahfiller var. Kültürel çevreler oluşmuş. Dolayısıyla Ankara'mız çok kıymetli bir şehir. O yüzden orada bir de tabii Ankara'da okuyanlar Ankara'da yaşamayı çok seviyorlar. Bunu tabii İstanbul aşığı da ben bir Ankara'da yaşamayı çok seven bir İstanbul aşığıyım diyebilirim. Sadece İstanbul'da değil. Bursa aşığıyım, Antalya aşığıyım. Memleketimizin her karışına, her böyle şeyine aşığız. Her zerresine aşığız."

"Eyvallah. Çok çok zenginiz yani. İnanılmaz zenginiz. Martin Heidiger'in bir sözü var. bir duvardaki taşın bile kendi içinde bir tarihselliği vardır diyor. dolayısıyla her şey yani mezar kitabeleri, taşları bile birer o belleğin, o medeniyet tarihinin, medeniyet hafızasının bir parçasını oluşturuyor. Aslında memleketimiz tabii gün geçtikçe güçleniyor, büyüyor, kendini daha çok keşfediyor. asına ve ruhuna, cevherine daha da eee ulaşmaya, erişmeye başladı. Bu vesileyle memleketimizin her bir karışındaki zenginlikleri de fark edeceğiz. Dolayısıyla mesela ben"

Hacı Bayram Veli Sultan'ın onun son muhafızlarından, mücavirlerinden Doktor Emin Azar merhumun nasıl büyülü bir hayatları olduğunu, dünyaları olduğunu eee Ankara'da öğrencilik yıllarımda fark etmeye başladım.

Sonra Hacı Bayram Veli'nin mesela e soyu devam etmiş iki evladından. birisi biliyorsunuz kızı Hayrun İh ve damadı Türkiye'ye Anadolu'ya Kadirilik irfan yolunu da getiren müzekkii nüfus [homurdanır] eseri ve divanıyla yüzyıllar boyu Yunus Divanı gibi, mevlit gibi eee Anadolu'da milletimizin kolektif hafızasının yapı taşlarını oluşturan çok okunmuş olan kitapların da müellifi Eşrefoğlu Rumi Eşref Sade Hazretleri. O, o damadı onun üzerinden soyu gelmiş. O o ondan gelen bir evladı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği de yapmıştı. Eee, biliyorsunuz son, eee, rubai türünün son müelliflerinden büyük üstat Fuat Bayramoğlu. Çok asil bir adamdı. Ben elini öpmek nasibi oldu. İşte büyük ve Londra, Moskova vesaire büyükelçilikleri yapmış. Roma büyükelçiliği yapmıştı. En son görevi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliydi. Aynı zamanda bir münevver ve arif kişiydi. Onun mesela yazdığı iki ciltlik Türk Tarih Kurumunu yayınladığı Hacı Bayramı Veli var. Bütün vakfiyeleri var. Eee Ankara'nın hafızası da var orada. Ankara'nın köylerinin bugün artık mahalle olan, semt olan veya köy olarak da varlığını idame ettiren pek çok yerleşim birimini Hacı Bayram Sultan'ın dervişleri kurmuş. Hacı Bayram Veli hem bize bıraktığı 56 tane şiiriyle ve sözleriyle ondan naklen gelen sözleriyle yaşıyor ama asıl menkıbeleriyle filan. Fakat asıl eee bizim eee coğrafyamıza, toprağımıza vurduğu mühürlerle yaşıyor.

Ve dediğim gibi mesela Sultan ı Murat Anadolu'da çok güçlendiği zaman Hacı Bayram Veli'nin etrafına çok insan toplandığında eee davet ediyor. Tabii büyük bilgi, bilge bir kişiyi genç bir yöneticinin ayağına davet etmesi. O zaman paytaht Edirne biliyorsunuz aslında pek hoş bir şey değil. Fakat Hacı Bayram o kadar büyük gönüllü ki ve sosyal nizamı, idari nizamı bozmamak üzere gidiyor Edirne'ye. Orada yaşadıkları var mesela. ve Sultan Murat aşık oluyor. Derviş olmak istiyor. Diyor ki, "Yöneticilerin, sultanların derviş olması pek makbul bir şey değildir di" diyor. Kendi meşreplerini korup koruyup şey yapabilirler. Kayırıp adaleti zedeleyebilirler. Sizin süluk adaletledir diyor mesela. Peki diyor sultanım İstanbul'un fethini, peygamberimizin müjdesini bu fakiren müyesser olacak mı acaba diyor. O sıra Sultan Fatih Peşik'te imiş. Yanında da Ak Şemsettin var. O büyük Bilge Derviş'in halifesi diyor. Belki sen ve sana müyesser olmaz. Eee, ama sen ve ben görmeyiz. Ama bizim köseyle diyor senin beşiktekine nasip olur. Böyle bir adam düşünün. Üç defa gidiyor Edirne'ye davet üzerine. Birinde mesela sadece bir köprünün Meriç Nehir üzerine yapılan bir köprünün küşadığı yani açılış töreni için davet ediyorlar. Onur Konuğu olarak öyle gidiyor. İnsanları yetiştirmiş. Çok güzel insanlar yetiştirmiş. Çok güzel şeyler yapmış. Hizmetler etmiş ve mührünü vurmuş. Hacı Ankara'nın benliğinde bunlar var.

>> Ben mesela Yakup Kadri Bey'in evine gittim. Öğrenciydim. 1981 yılıydı. Eee, bir şirkette çalışıyordum. Mavi ev. Bu, eee, Milliyetçi Demokrasi Partisi vardı. Turgut Sunal Paşa emekli kurduğu >> onun parti ofisi olarak kuruluşunu yürüttüğü Kürt İdris'in eee kumarhanesi vardı. Eski kumarhanesi. Onun alt katında Mavi Ev diye ünlü bir apartmandı. O zaman Tekin Akmansoyu rahmetli filan komşumuzdu. Ben öğrenciyken part time orada çalıştım. 4 yıl kadar. Bir inşaat şirketi ve ihracat şirketi vardı orada. eee bizim eee CEO'muz yani genel şeyimiz yönetim kurulu başkanımız Kemal Atlı Bey bir gün bana Almanya'dan getirttiği bir ilacı verdi. Dedi ki bunu dedi eee aşağı giderken yürüyorsun biliyorum dedi. Yani Kuğlu Parka Kavaklı Dereye kadar yürüyorsun. Şu adrese götür dedi. Yakında bu dedi. Pembe Köşk'ün hemen yakınlarında Ant sokakta bir numara. Gittim Levan Karaosmanoğlu yazıyor. Sile bastım dedim Allah hatıratından biliyorum Levan Hanım eşi. Murat Belge'nin de galiba halası. >> Ondan [boğazını temizler] sonra açtı gerçekten böyle minyon bir hanım yaşlıca. Buyurun evladım dedim efendim bunu ben size getirdim. Patronum gönderdi. Baktı ilaç ilacı olduğunu demek ilaç bir rahatsızlığı vardı. Kronik bir hastalığı vardı. Ay evladım çok teşekkür dur dedi filan içeri gidip cüzdanını getirdi bana içinden para çıkarıp verdi. Dedim teşekkür ederim alamam ama dedim ben bunu Allah rızası için getirdim dedim. Çok böyle şaşırdı o zaman. Buyur ne olur dedi. Hava da sıcak böyle Temmuz ya da Ağustosu böyle şimdiki gibi. Dedi ki bir soğuk bir şey ikram edeyim. İçeri girdim oturduk daha doğrusu içeri girdim. Holdden hemen solda bir küçük oda var. Yakup Kadri Bey'in odası. Fotoğraflardan hatırlıyorum. Yani kiralık konağı vesaireyi yabanı yazdığı masası. O masif bir ceviz masa. Eee, ciltli böyle Fransızca vesaire Türkçe kitaplar, gözlüğü, piposu vesairesi, kalemleri filan. Eee, oturdum ben. Geldi kadın elinde meyve suyu filan. Yanında bir kek, kesilmiş bir parça kek. Dedim, "Efendim siz" dedim Yakup Kadri Bey'in eşi misiniz? Sen nereden biliyorsun?" dedi. "Biraz da görüntüm pek iyi şey değil galiba." Dedim ki, "Efendim ben Türkoloji talebesiyim filan." Kitaplarını okudum. Hatıratlarını da okudum. Ondan sonra Yakup Kadir Bey müthiş bir yazar filan dedim. Erenlerin bağından çok severim dedim. Müthiş bir kitap dedim. Kadın çıldırdı tabii. Ve 6 saat kaldım ben orada.

Daha sonra Mevhibe Hanım geldi. Mevhibein önü >> kapı çaldı. Gidip kapıyı açtı. Büyük hanımefendi geliyor dedi birisi. O da muhtemelen görevli biri ya da kapıcıydı. Büyük hanımefendi dedikleri Mevhibe Hanımmış. Mevhibe o içeri girdi filan. O da hemşehrimiz Malatyalı. >> Evet. [boğazını temizler] >> O da eee çok güzel bir hanımdır. Eee güzel gönüllü bir hanım. müeddep bir insan ve gençlik döneminde de böyle irfani yönden gıdalandığı söylenir. Karagüm cerrahi tekkesinden böyle arif kişilere meftun olduğu mesela >> Kocatepe Cami'nin uzun yıllar müezzinliğini ve sonra imamlığını yapan Tahir Karagöz Hafız Konyalı meşhur hocamız Nuri Tevfik'in de talebesi. Saadetten Kaynağ'ın talebesi. O mesela ona aşıktı. onun kıraatına, işte mevlit okuyuşuna, e eserlerin meşk edişine filan. Mevhibe Hanım'la da tanıştık. Sonra ben bir saat kadar kaldım. Nuri Conker'in kızı ve damadı geldi. İlk mecliste divan katibiymiş falan. Hastı böyle yani sadece bu anlattığım Ankara'da yaşadıklarımın belki 10 binde biri diyebilirim. Çok ent >> yani demek ki Ankara'da bir edebi kültürel ciddi bir muhit ve manevi >> eee yani Hacı Bayramının ve >> eee güzel insanların bulunduğu bir merkez.

Şimdi hocam son derece kıymetli ve önemli. Ben tabii eee sizin akışınızı insicamı bozmak değil ama arada da eee belki benim en pasif, en geçişken olduğum bir program olacak. Çünkü eee siz yakın tarihin, edebiyat tarihimizin, gönül tarihimizin, yazı tarihimizin hiç tartışmasız bir değeri. Bunu da söylemede bir >> eee mahsur görmüyoruz. Bunlara ihtiyacımız var hocam. Yani siz zaten ömrünüzü bu işe vakfettiniz. Her fırsatta söylüyorum. Eee efendimiz dostlara sevginizi izhar edin, açıklayın. artmasına vesile olur. Eee, dolayısıyla bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz unsurlardan, eee, birisi de herhalde değerlerimizin değerini yaşarken bilip onlardan istifade edememek ve siz aslında eee, biz sizinle ilgili soruyu sorup bir şeyler beklerken siz yine o hayatınızı, çalışmalarınızı vakfettiğiniz isimleri anlatıyorsunuz ama bunlar da son derece kıymetli. Hocam ben akışı bazı bilgileri vereceğim. İstediğinizi hızlıca geçebiliriz ama bir özetle kayıtlara girsin diye söylüyorum. Tabii bu ve benzeri gayretler içerisinde eee Hacettepe gibi önemli bir okulda, çevrede eee okul bitiyor ve ardından yüksek lisansa başlıyorsunuz ve birçok üniversitenin eee eee efendim asistanlık ve okutmanlık sınavı kazanmanıza rağmen güvenlik soruşturması gerekçesiyle akademik kadroya alınmama ve dolayısıyla eee bunun üzerinizde etkisi tartışılabilir. Ardından İstanbul'da yayıncılık tecrübesi. Ardından Sivas'a eee öğretmenlik yılları. Eee öğretmenlik, yayıncılık e ve bu yıllar aslında yani eee bazen kaybettik dediklerimiz aslında bize çok şeyler de kazandırmış olabilir. Eee ve Sivas'ta görev yapan bir öğretmenin iş muhasebesini konu alan eee herhalde Yakaza burada hocam değil mi? >> Evet. Yakaza. Evet. O yıllarda yazdın. >> Evet. o tecrübeleriniz arasında ilişki. Dolayısıyla eee eee bu bir yani bu yazarın yetişmesindeki çevre, muhit ve bunlara geleceğiz ve ondan sonra da bu bölümün ardından da açıkçası bir okuma dünyanız var. Doğu, batı ve bir hakikat arayışı var. Yunus Emre var, Mevlana var, Muhiddin İbnü'l Arabi var, Harak var. Niyaz-ı Mısri var. Yani ki onu eee Yunus Emre'den sonra herhalde Türkçe'nin en önemli eee şeylerinizde vurguyla isterla onu ifade ediyorsunuz. Yani Yunus Emre'yi eee kurucu arif şair. Eee ve eee bu bir Malatyalı olmanın tercihi olmaktan öteye Niyazı Mısri gerçekten kıymetli bir yer. Yaman Dede, Sait Nursi, Heitge, Hölde, Kafka, Borgez eee yani bu okuma listenizde bunlar eee birleştiren eee esas arayış ne? eee sorusu bizim açımızdan önemli ve aslında belki bu bölümü nasıl özetlersiniz bilmiyorum ama eee sizin okumalarınızda gençlik yıllarınızda ciddi bir Risale-i Nur eee müktesebatına haiz olduğu okumaları yaptığınızı da görüyoruz. Yani manevi istikametin oluşmasında eee dilde, imgede anlam terbiyesi açısından herhalde çok şeyler kattığını görüyoruz. Yine eee Cahit Zarifoğlu isminin de sizin hayatınızda yine fikri dünyanızda, yazı hayatınızda eee ciddi bir yeri olduğunu görüyoruz. Evet. Doğunun irfan merasıyla batı düşüncesinin birikimini eee bir arada ama taklit eden öte yüzeysellikten öte birleştiren eee ve eee bütün bunları eee gelip eee modern eee dünyaya yani günümüz insanını eee sunabilecek eee yeni bir ölçüyle sun okunma gayreti ve çabasını görüyoruz. Ve eee bu bölümü şöyle tamamlayalım. Okumakta arif olunmayacağını eee hakiki bilgiye ulaşma sorusu ana sorularımızdan biri olmuş olsun burada hocam.

>> Evet aslında yine güzel bir özet yaptınız. Toparlayıcı güzel bir özet oldu. Eee amaç bilmek ve bulmak değil. Bilmek ve bulmak araç aslında. İnsan belki gerçek bilgi dediğimiz şey olmayla. Çünkü amaç olmak. Dünyaya ölmek için değil olmak için geldiniz diyor Hazreti Yunus. Fakat olmak için de ölmek gerekiyor. İlginç bir şekilde, paradoksal bir şekilde. Yani ölmeden evvel ölünüz. Mutu enteable mutu o tabii insanın galiba hani tutkularından vazgeçmesi benliğinin içinde var olan hakkın hakikatin keşf hakikati keşfetmesi, ortaya çıkarması çünkü nerede bulunur yani? Men arefe nefsahu fekrife rabbehu buyurulmuş. Nefsini bilen, kendini bilen rabbini bulur. Amaç olmak. Tabii bu okumakla olmuyor. Dediğiniz gibi okumak sadece o evvel aşk gerekere, andan dervi bir şe diyor Yunus Emre. Önce aşk lazım. Aşksız illa aşk illa hak derler hep. E onu o aşkı büyütmek için var galiba. Mesela bir arif kişiye bir dervişi diyor ki sultanım dua himmet buyursanız dua etseniz benim için diyor evladım Allah derdini artırsın diyor. Dert aşk aslında geceler ta sub olunca subh olunca yani sabaha kadar inletir bu dert beni diyor. Şey Niyazi Mısri dert dediği aşk inlemek de zikretmek. Çünkü gecenin ilerleyen bir vaktinde kalk duyarak zikret. Yani namaz kıl ve zikret. Hissederek, duyarak, derinden yaşayarak. Eee, çünkü gecenin üçte birinde Cenabı Hak dünya sema kadar nüzul buyurur ve yok mu benden bir şey isteyen vereyim nida. Eee, bu aşk meselesini ben biraz erken keşfettiğimi söyleyebilirim. Çünkü eee, bizim rahmetli bir hocamız vardı üniversitede. Bize Divan edebiyatı dersleri verirdi. Fakat aynı zamanda Mevlana okuttu, Mesnevi okuttu. İşte insan olarak da hal dili çok etkiliydi biliyorsunuz. Lisan-ı hal sanılden tesirlidir. Müthiş, muazzam, güzel de bir insan güzeliydi. Hazreti Mevlana'nın Karaman'daki evlatlarından 9. nesilden torunlarındandı. Rahmetli Amil Çelebeğlu eee uzun yıllar Hacettepe'de görev yaptı. Daha sonra profesör olunca başka üniversitelere geçti. Marmara Üniversitesi'nde çalıştı. eee ondan, onun bize okuduklarından, anlattıklarından, okuttuklarından ve haldinden ilk yani ben Hazreti Yunus'u, Niyazi Mısri, Ahmet Yesevi dedemizi piri Türkistan hani Anadolu'yu diyor Yalçın Koç hocamız Türkistan'dan gelen Türkçe kelamla mayalanmıştır Anadolu diyor. Eee, yani İslam dediğimiz şey bir mayadır diyor. Maye-i Muhammedidir. kültür değildir diyor. Onun oluştuğu bir kültür vardır diyor. Oluşturduğu ama diyor asıl Anadolu Mayalanmıştır. Anadolu Mayası diye bir kitabı var biliyorsunuz. Rahmetli Mustafa Çalık ısrarlar ısrarlı bir şekilde yazdırmıştı ona. Sonradan çok güzel eserler de yazdı. O büyükleri, sultanları mesela 10. Asrın büyük arifi, Kars'ta metfun olan aslından Harakan Bistam'a yakın bayizli bistami sultan memleketine yakın köyüne Harakan köyünden olan ama sonra Kars'ta yaşamış olan Çağrı ve Tuğrul beylerin İbn Sina'nın Gazneli Mahmut'un üstadı, şeyhi olan Ebul Hasan Harakani mesela onu keşfettim. Daha sonra Hazreti Mevlana da ona aşıktır. Aralarında zaman farkı var. onun sözlerinden, Nurül Ulum adlı eserinden çok etkilenmiştir ve Şehriyar Sultan diye bahseder kitaplarından. Arif Sultanül Arifin der mesela Harakane Hazretlerine. Mesela ben Can ve elmas diye bir roman yazmıştım Kars'ta ve daha sonra Kars'la ilgili çok çalışmalar yaptık. Yavuz Selim Uzgur hocamızın himmetiyle, dostlarımızın gayretiyle çok güzel çalışmalar yaptık, kitaplar yazdık. Orada sempozyumlar yaptık. Üniversitede araştırma merkezi kuruldu. Yayınlar yaptık. Televizyon yayınları filan. Şimdi Harakan Hazretlerinin bir sözünü işittiğimde, okuduğumda çok etkilenmiştim. Eee, henüz Kars feth olunmadan önce orada bir çera uyandırıyor. Dergah açıyor ve dervişlerini toplayarak diyor ki, "Dergahımıza gelene ekmeğini, suyunu verin. Sakın dinini, inancını sormayın. Allah'ın can bağışlamaya değer bulduğu her varlık bizim soframızda rızıklanmaya layıktır." diyor. Bu ve diğer gamlık eee Türkistan'dan Şam'a kimin ayağına diken bassa benim ciğerime saplanmıştır. Türkistan'dan Şam'a kimin gönlüne bir hüzün damlasa o benim kalbimin hüznüdür. Kalbimdeki hüzündür. O benim hüznümdür. Şimdi bakınız. Ekmeğini, suyunu verin. Dininiin, inancını sormayın. Allah'ın sınırlara bakın. Can bağışlama değer bulduğu her varlık bizim soframızda rızıklanmaya layıktır. Bu mesela Avrupa'nın veya Amerika'nın en ileri, en gelişmiş, sözüm ona, demokrasilerinin yetişmediği, yetişemeyeceği bir konukseverlik, bir politik konukseverlik çıtasını öyle yükseltmiş ki buna hiçbir modern demokrasi yetişemiyor. Öyle bir şey yok. Yani Allah'ın can bulmağa değer bulduğu her varlığın bizim soframızda rızıklanma rızıklamaya layık olduğu ilkesi ne uygulamış kendisi. Şimdi Selçuklu medeniyetinin, Selçuklu devletinin, o büyük devletin ve medeniyetin ruhunu oluşturan, özünü oluşturan, mayasını oluşturan bir bilge ve o bilgenin bize öğrettiği ilke. Bugün Türkiye'miz mesela göçmenlere, sığınmacılara, efendim darda düşenlere, etnik ve dini şeyine bakmaksızın ev sahipliği yapıyor, himaye ediyor, koruyor vesaire. Bu demek ki bizim aslında toplumsal, sosyolojik genlerimizde var olan bir şey. Medeniyetimizde var olan bir şey demek ki. Eee, tabii Harakinin aynı zamanda estetik olarak da müthiş şeyleri var. Mesela aşıkların kanı mavi ve siyahtır diyor. >> H >> mor ve siyahtır diyor. Mor ve siyah biliyorsunuz zat rengidir. Kabe siyahtır çünkü hadiyetin rengidir. Yani sadece Allah var. Onunla birlikte bir şey yok.

>> Eee Hz. Yunus Ahmet Yesevi'nin Türkçe kelamla başladığı yani Türkçeye bir tür vahiy dili haline getirdiği, semavi bir dil haline getirdiği ve manzum olarak şiirsel olarak başladığı o hikmet irfan geleneğinin çok büyük kurucu şairlerinden Cemal Süreyya Türkçe'nin süt dişleri diyor aslında. Biraz da bunu kastediyor. Hani hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık diyor. yazar hepimiz Hazreti Yunus'un bütün şairler. Çünkü onun izine basarak yürüdüler. Yani öyle bir mucizevi dille konuşuyor ki yani mesela ne diyor? Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi. Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası diyor. Mesela inanılmaz derin ve zengin Hz. Yunus'un işte Yunus emreder hoca gerekse var bin hacca hepsinden iyice bir gönüle girmektir diyor mesela. Ondan sonra evvel aşk gerek andan dervişe benzer diyor. Aşk makamı alidir. Aşk kadim ezelidir diyor. Mesela aşk anadan doğmadı kimseye kul olmadı diyor. Aşkı olmayan kişi belli bilin yabandadır diyor mesela. Hayvandır ya bağışlayın. >> Evet. Efendim eee benim sözüm benzer kaya yankısına aşkı olmayan kişi belli bilin yapandır. Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer diyor mesela. Taş gönülde ne biter? Dilinde ahu tüter. Nice yumuşak söylese sözü savaş. Demek ki aşk anadan doğmadı. Kimseye kul olmadıysa hakkın bir sıfatı oluyor. Cenabı aşk oluyor. Dolayısıyla biz neden mesela bu memlekete 800 civarında insanı mayarlayan, yetiştiren, armağan eden ve hala içlerinde hizmet edenler var. kurduğu vakıf marifetiyle, verdiği burslarla, himmetleriyle, ilgilenmesiyle, mayalamasıyla Feth abinin Gemuhlon neden kendisine burs için başvuranlara sorduğu ilk sorunun hiç aşık oldun mu? olduğunu, neden bunu sorduğunu anlayabiliyor. Çünkü aşkı olmayan kişi belli belin yapandadır. Bu demek ki ilk aşaması aşk. Yani bizim hakikate, hakikat yolculuğumuzda, hak yolculuğumuzda ilk ilk gerekli olan hani şey der arifler bunu şeye benzetirler. Hatta böyle bir kuşa benzetirler. Sevgi yani muhabbet kuşun uçması, aşk kanadı kırılırcasına uçması. Bir de şevk var. Şevk ise kanadı kırıldıktan sonra uçması. Biz bugün şevk kelimesini pek kullanmıyoruz artık. Yani belli bir yaşın üstündeki insanlar daha çok kullanıyorlar. Gündelik sözlüğümüzden çekilmiş bir kelime. Şevk kanadı kırıldıktan sonra da kuşun uçmaya devam etmez. Çünkü kanadı kırılan, kırılmayan kuş menziline varamaz. Kendi kanatlarıyla varması mümkün değil. Çünkü aramakla bulunmaz. Bulanlar ancak arayanlardır ve kendi kanatlarıyla olmaz. Mutlaka himmet edilmesi lazım ona. Cenabı Hakk'ın himmet etmesi lazım. Lütfetmesi lazım. Kendine çekmesi lazım. Bu bizim yani biz hakkı hakikati nasıl insan olacağız? Gerçek hakiki insan olacağız. İnsan-ı kamile nasıl erişeceğiz? Nasıl ulaşacağız? İşte bunun bize şeyini öğretiyor bu büyüklerimiz aslında. Bir de insanın yani Hazreti insan'ın hikayesini anlatıyorlar. Büyük Meta hikayesini hepsi. Hazreti Mevlana da öyle. Yunus Emreiz de öyle. Muhyiddin ibn Arabi de Muhiddin ibn Arabi ayrı bir okyanus. Düşününüz Mağrip'ten mesela Moğolların Anadolu'yu gitti beyler mürveti binmişler birer atı. Yediği yoksul eti içtikleri kanolu sar. Bugün İsrail'in, Amerika'nın yaptığı gibi dünyayı bir yangın yerine çevirip mazlumları öldüren, gözyaşı ve kan akıtan aynı o dönem Moğollar gitti beyler mürveti binmişler birer atı. Yediği yoksul eti, içtikleri kan olsalar. O dönemde yani bü büyük bir celal, ağır bir celal tecellisinin olduğu Anadolu'da üç ayrı hatta dört ayrı cemal beliriyor. Aynı dönemde bunlar. birisi Eskişehir Sarıköy'den, Sivrihisar Sarıköy'den Hazreti Yunus. Yunus Emre ben bir acep ile geldim. Kimse halim bilmez benim. Ben söylerim, ben dinlerim. Kimse dilim bilmez benim. Benim dilim kuş dilidir. Benim ilim dost dilidir. Ben bülbülüm, dostum güldür. bilin gülüms olmaz benim diyen diyerek Tanpınar'ın Beşehir'in Konya bölümünde anlattığı hani Sakarya'nın sarı çamurlu kıyılarından yükselen bir sestir bu. çığlıktır." diyor. O çığlığa en anlamlı cevap Konya'dan geldi diyor. İkincisi, belt'ten kalkıp yani Afganistan İran sınırındaki Bh bölgesinin Bh şehrinden kalkıp babasıyla birlikte yine Moğol akınlarının yoğun olduğu bir dönemde 2 bu5 yıl süren bir uzun seyahatten sonra Laren Karaman'a gelip oradan Sultan Aeddin Keykobat'ın ısrarlı davetiyle Konya'ya gelen Hazreti Mevlana. Üçüncüsü Magp'ten yani aslında İspanya doğumlu olan Mursiye kentinde doğmuş. Mursiye'yi görmek nasip oldu. Gezgin romanını yazmadan önce gitmiştim ben oraya. 11-12 yaşına kadar orada yaşayan. Daha sonra bir gezgin arif, bir alim ve arif olarak pek çok işte İspanya'nın şehirlerinde, Bağdat'ta, Basra'da, efendim Şam'da, Mekke'de, Medine'de ve başka alanlarda yaşadıktan sonra, eserler de verdikten sonra Anadolu'ya gelen ve 112 yıl kadar Anadolu'da, Türkiye'de yaşayan yani Erzincan, Erzurum, Kayseri Erzincan, Erzurum, akabinde Malatya, Malatya'da bir 44,5 yıl, akabinde Konya, Konya'da da bir 6 yıla yakın süre, 5,56 yıl yakın bir süre yaşayan, Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinin müellif nüshasını bırakan bugün Türk İslam eserleri Müzesi'e kendi el yazısıyla ve Sadrettin Konevi'yi yetiştiren yani aslında Malatyalı olup daha sonra Konya'da yaşayıp vefat ettiği için Konevi denen Sadrettin Konevi adlı büyük arif yetiştiren Muhyiddin İbn Arabi. Birisi bakın Türkçe, birisi Farsça, birisi Arapça. Bizim medeniyetimizin dilleri bunlar. konuşuyor ve yazıyor. Bir de kendisi aslında bir prens olmasına rağmen babası emir olmasına rağmen mirasından minicik bir pay alıp babasının ebeveyninden rızasıyla onlardan da destur alıp izin alıp Suluca Karayöy'ye gelen bir turna gibi oraya gelip konan oradan da Hacı Bektaş Sultan'ın Hacı Bektaş ilçesi olarak bilinen bugün Nevşehrimizin Hacı Bektaş ilçesinde çera uyandıran ve Osmanlı'nın Osmanlı'yı kuran tarikatı başlatan yeni çeriler biliyorsunuz ve Osmanlı'nın ilk kuruluşunda gazilik kuş kuşanırdı şeyler padişahlar. Şimdi Hacı Bektaş Sultan bu dört büyük cemal tecellisi. Ben bunların hep yani hala onlarla meşgulüm. Mesela Hazreti Yunus'la ve ikinci Yunus olan Demincek buyurdunuz. Niyazi'nin dilinden Yunus durur söyleyen herkese bir can gerek Yunus Durur can bana diyor. ik yus olarak bilinen ve irfan irfani Türk şiir dilinin gramerini yenilemiş olan o lehçeyi Niyazi Mısri Hazretleri aslen Malatyalı olmasına rağmen cami ile eserde Mısır'da 3 yıl eğitim gördüğü için Mısri nispesini almış olan ve hani öyle bir şarkımız vardı adalardan bir yar gelir bizlere o güzel adalar biri olan Limne adasında metfun olan kabride yıkılmış olan o orada prangalı bir şekilde iki kez sürgün yiyip 16 yıl kadar sürgün yaşamış olan çileli, çilekeş büyük arif. Bunlar bizim bunu biz neden mesela geçmişe bu kadar bakmalıyız? Neden bu kadar geçmişe gitmeliyiz? Neden? E çünkü biz baştan ot gibi bitmedik yerden. Yani biz bizim bir köklerimiz var. Şey diyor ben beni çok etkilemişti. O belki de bilinçaltımda onu ilk okuduğumda çünkü kendi gök kubbemizi okuduğum zaman Yahya Kemal'in onun o ölümsüz şiirlerinden bir tanesi Koca Mustafa Paşa biliyorsunuz Koca Mustafa Paşa ücra ve fakir İstanbul diye başlıyor. Muhteşem anlatıyor. Sümbül efendiyi vesaireyi filan. Hala o ruh korunuyor. Koca Mustafa Paşa'da. Orada bir mısrağı var. Diyor ki, "Derler insanda derin bir yaradır. Köksüzlük." >> Ev. >> Derler. İnsanda derin bir yaradır köksüzlük. Çünkü bir ağaçtan bahsediyoruz. Yani bir çınar gibi büyük bir ağaçtan. Bakın bunun kökleri ve dalları kökleriyle yerin altında. dallarıyla semaya doğru büyüyen ve gelişen bir ağaçtan Tarık Buran'ın Osmancık romanını yazarken kurguladığı bir rüya var. Aslında bu tarihte karşılığı yok bunun ama biz bunu hani e çok daha gerçek hissediyoruz. Osman Gazi'nin rüyası o rüyada bir ağaç var. çınar bu gibi. Bu yüzden bizim mesela büyüklerimiz için de çınar gibi tabiri kullanılır. Çünkü koruyucudur. Gölgesinde şeyler barındırır. Ketenci Ömer Paşa var Elmalı'da. O bir irfan havzamız orası. >> Ketenci Ömer Paşa, Bosna gazilerinden Bosna'nın fethinde üstün yararlıklar göstermiş. Ganimetten düşen payını alıp gelip [boğazını temizler] o payın tamamını tasadduk etmiş bir cami yaptırmış. Bugün Elmanlı'nın merkezinde Ketenci Ömerpaşa Camii. Fakat Bosna'dan gelirken aynı zamanda 12 tane çınar fidanı getirmiş. Bunları yaptıracağım caminin avlusuna dikeyim diye, diktireyim diye. Gerçekten de o o çınarlardan galiba üç tanesi duruyor. Büyümüş yani. Ve bugüne kadar gelmiş. Bu böyle bir şey. Çünkü biz bizim bir geçmişimiz var. Bizim biz dediğimiz kavramın içinde ve altında neler olduğunu biz o geçmişi bilmeden anlayamıyoruz, idrak edemiyoruz. O büyük yolculuğumuzda yani bireysel olarak kendimizin, toplumsal olarak da milletimizin, medeniyetimizin yolculuğunda nereden neydik, nereden geliyoruz, ne haldeyiz ve ne hale dönüşeceğiz? Bunu, bu soruların cevabını bizim merak etmemiz halinde mutlaka geçmişe gitmemiz gerekiyor.

>> Eyvallah. Şimdi hocam tabii eee bu 50 yıllık yazı yolculuğunuz aslında türlerin sınırını aşıyor. Yani sizi hiçbir zaman bir öykücü, yalnız bir romancı veya denemeci olmadınız. hikaye, roman, masal, biyografi, söylesi, araştırma, sinema, belgesel, televizyon eee sizin zihninizde eee aynı irfan ve medeniyet arayışının farklı anlatım biçimleri olarak görüyoruz. Evet, bu kadar geniş alanda yazmak yani bu önemli ama açıkçası yine bu bölümü bir bütün olarak ele almanızı arzu ederim. Bu kadar geniş alanda yazmak gerçekten bir zenginlik mi yoksa bir dalma tehlikesini de riskini de taşıyor mu? Bu kadar bu üretimi bir merkezde tutan ana düşünce ve yine aslında siz her insanın dünyaya tek bir şeyi söylemek üzere geldiğini ifade ediyorsunuz. 200'e yaklaşan eserinize baktığımızda bütün farklı biçimlerde söylemeye çalıştığınız o tek söz izar etmenizi bekliyoruz. Her yazışmada önce her şeyi yerli yerine oturuyor diyorsunuz. sonunda kafam başladığından daha fazla karışıyor. yani burada yazı cevap veren, sorularla çoğalan bir faaliyet mi yorusu görmek isteriz. Bulanmayınca durulmaz. zihin karışıklığı hakikate ulaşan bir yolun aşaması mı? ve yine mimari yoktur yazdıklarımda. eseri kurmadan önce efendim geldiğini ifade ediyorsunuz ve çok hızlı da yazıyorsunuz. yani metni önceden tasarlamak canlılık mı kazandırır? Dağınıklı riski oluşturabilir mi? ve ne anlattığımdan çok nasıl anlattığım önemli yaklaşımı e bir estetik arayış herhalde. bugün geriye bu bölümle ilgili olarak baktığımızda hala bu kadar esere rağmen ki o aşkınız, heyecanınız hep muhafaza olsun. hala yazmaya devam ettiren asıl sebep ve o heyecanı muhafaza diri tutan husus nedir? hastalıklar, yorgunluklar, aile maişet sorumluluğu, ve dolayısıyla bu kadar yoğun bir koşuşturma ve muhteşem fevkalade eserler ki her biri dediğim gibi biz burada dostların hakikaten okumayı çok okumaktan ziyade neyi okumak veya nitelikli okumanın da önemini ortaya koyuyorsunuz ve bazen külliyat okumasını da kendiniz önemsediğinizi ifade ediyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam hocam.

>> Açıkçası haddim >> belki değil zaten ehli bu işin farkında. hocamın eserleri hakikaten o hafıza arayışı açısından, köklerimize davet yöneliş açısından bugün birtım yalpalanmalar söz konusuysa, kaygılarımız varsa yazıyla o üzerinde yemin edilen kalemle o kalemin yazdığına olan ilgisizliğimizin de bedeli olması gerekir diye düşünüyorum. Hocam, eee, bu bölüm dediğim gibi yazı, e, çok yönlü yazma gayretiniz ve buna dair açıklamalarınızı arzu etmemiz sebebiyleydi. Bunun ardından tabii bir diğer bir bölümünde yazının ahlakı, kalp ve kalem mevzuuna geçeceğiz. Ama oraya geçmeden bizim programımızda değerli dostlarımız hem yorumlarıyla hem selamlarıyla hem sorularıyla parçası. Bu bahsettiğim hususlardaki açıklamalarınızdan sonra dostların sualleri varsa suallerini, selamları varsa selamlarını almış olacağız hocam. Buyurun.

>> Eyvallah. Çok teşekkür ederim. Bunu belki Evet. buyurduğunuz gibi bendeniz farklı alanlara böyle hani hikaye, roman, deneme, masal, senaryo, söyleşi, araştırma, inceleme gibi yeniden yazımlar, çocuk metinleri, masallar, hikayeler filan. >> Eee, sinema ve televizyonla ilgili yazdıklarım bir 78 tane galiba var kitap. Rüya sineması özellikle başta olmak üzere televizyon ve kutsal diye mesela kutsal içeriğin televizyonda nasıl aktarılacağı çünkü araç mesajın kendisidir diyor Maklan. araç mesajdır. Eee, o aracın kodlarını nasıl kıracağı, değiştireceği, dönüştüreceğine ilişkin zihinsel spekülasyonlar idi. Hani bir de mesleğimizdi biraz da 1988 yılından itibaren ben TRT'de çalıştım. 25 yıl kadar televizyonculuk yaptık, belgeseller çektik vesaire. Kısa filmler, filmler yaptık. Bu süreç de hani televizyon nedir? Nasıl bir araçtır? Bunun doğası neler içeriyor? Eee bunun uyruğu nedir? Biz nasıl yapacağız bu işleri diye. Çünkü Türkiye'de o bir dönem o çok teoriye ihtiyaç duyuldu. Kriz dönemiydi. Çünkü öyle bir teorik spekülasyonların olduğu bir kitaplar yazdık. Sinemayla ilgili de öyle, filmle ilgili de öyle. Halen filmle ilgili arada yazı yazıyorum ben Deniz. Ama asıl hikayeyle başlamıştım ben. İlk yazdığım şeyler hikayeydi. 1980 kışında Anadiye bir öyküyle başlamıştım. Hala hikaye mesela şu an hikaye yazıyorum. Eee hikaye kitabı çalışıyorum şimdi. Ama arada böyle anlatılar, novella diyebileceğimiz uzun hikayeler ve roman sayılabilecek uzun hikayeler yazdım. Mesela ben şeyle yazardım. Hiç elle yazmadım. eee, öğrencilik yıllarımda işte ilk yazmaya başladığım sıralar, e, başlayacağım sıralar Bit Pazarından bir daktilo almıştım. O zamanki bursumla Türk Petrol Vakfından bursluyum. Bendeniz'de rahmetli Fetih Gemoğlu onun kurduğu vakıftan ve de çalışıyordum. Eee, ve iki parmak öğrendim. Çok seri yazıyordum. Bir de hani şöyle bir ben de çağrışımlarla daha çok metin yürüdüğü için çok hızlı yazıyorum. Yani tırnak içinde kolay yazmıyorum aslında. Çünkü zihnimde, içimde hep dolaştırıyorum galiba yazacağım şeyleri. Eee bu yazarlık bardağı büyük oranda okumayla da oluyor. Fakat asıl hani şeyin dediği gibi şairin yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var. O eee insanın yaşantılar yaşantısı tabii yaşadıkları daha çok deneyimleri şey yapıyor. Öyle doğru insan yıkılmadan yapılamıyor. Yapılmıyor yani. Yıkılmadan kurulmuyor. Yeniden kaybede kaybede buluyor mesela. Hani diyelim aşkdan bahsediyoruz mesela işte kategorik olarak aşkı ikiye ayırıyoruz. Yıllardır ben de öyle biliyordum. Yani Memuzi'nin yeniden yazımını yaptım. Kerem İlile Aslan'ın yaptım. Bir sürü aşk hikayesi yazdım filan. Aşkla ilgili yazdım. Aşka dair yalanlar diye bir kitap yazdım. Aşka dair diye bir kitap yazdım. Belgesel çektim filan. Fakat son mesela hissettiklerim ve okuduklarımdan e öğrendiğim bir şey yaşadıklarımdan aslında mesela kul ile Allah arasındaki aşka hakiki aşk diyorlar diyor bir arif. Hayır diyor böyle değildir diyor. Kul ile Allah arasındaki aşk da mecazidir diyor. Çok enteresan. H >> mesela son yazdığım öykülerin birkaçında bunu işlemeye çalıştım. Yani tartışmaya yansıtmaya, anlatmaya çalıştım. Çünkü diyor hakiki aşkın dumanı olmaz diyor. H >> yani mesela o narı beyzadır diyor. Beyaz ateştir diyor. Yani güneş gibi diyor. Mesela güneşin şu kadar santigrat ısısı var. Ondan sonra ama duman çıkmaz diyor güneşten. Ama birkaç bir yerde çalı çırpı yakarsınız bir sürü duman çıkar diyor. E hani aşk ateş ama dumanı olmayacak işte. Hakiki aşkın, ilahi aşkın dumanı olmaz diyor. Hatta örnek olarak da bir arifin başka bir arifle ilgili bir sözünü aktarıyor. Diyor ki buldu ise ne bu gürültü demiş. bulduysa ne bu gürültü demiş ya. Niye konuşuyor bu kadar demiş? Niye bu kadar söylüyor, anlatıyor, şiir yazıyor, şiir söylüyor demiysa. Çünkü tevhid-i zatı duyanın dili lal olur. Akl diyor Niyazi Msir. Tevhid-i zatı duyanın dili lal olur. Aklı mat. Eee, şimdi mesela nasıl bir bende hikayeler, kitaplar oluşmaya başlıyor. Siz tabii serafet ve nezaketinizden lütfedip eser diyorsunuz ama bizimk yazdıklarımızın eser olup olmayacağını biraz zaman gösterecek. Yani kitap diyelim hani yayınlıyoruz yazıp. Mesela Kayseri'ye gitmiştim ben Deniz. Kayseri'de sağ olsun bir etkinlik yaptık, konferans yaptık. Belediye başkanımız da vardı. Bizi lütfedip yemeğe götürdü. Yemek ikram etmek istedi. Yemek ikram etmek istedi. Talas'a götürdü. Talas'ta böyle konaklar var filan. >> Eskiden gayrimüslim dostlarımızın da çok yaşadığı bir yer. Yemek yedik. bir konakta. Ondan sonra şeye gittik. Eee, ben bağışlayın böyle şey alışkanlığım, kötü alışkanlığım da vardı. Dışarı çıktım bir temiz hava almak için diyeyim. Ondan sonra sokağın az ilerisinde Yaman Dede Konağı diye bir levha gördüm. >> H. >> Yaman Dede ismini duyunca böyle içimde bir ateş oldu. Aslında Yaman Dede'yi ben biraz duy işitmiştim biliyorsunuz. Bu Müslüman yani hidayet, hidayet nasip olanlar, muhtediler gayrimüslim olun Müslüman olan gayrimüslimlerin hikayeleri çok yakıcıdır. >> Evet. >> Ve çok çilelidir. Fakat bilmiyordum. Hatta dönünce sordum. Yok hocam. Dedi başkan. Eee, onların evi yıkılmış dedi. Yaman Dedein ailesinin evi yıkılmış zaten. Yaman dede 8 aylıkken Talas'tan, Kastamonu'ya göçmüşler dedi. Babası dedi Yuvan adında bir iplik tüncarı. O yüzden Karadeniz'den gelip gittiği için dedi ticaret gemilerle oraya daha yakın diye Kastamonuya taşınmış dedi. Bu biz dedi onun hatırasına burada bir konağı alıp kamulaştırdık. Onu restore edip Yaman Dede Konağı diye levha koyduk dedi. Ben Ankara'ya dönünce biçimi bir kurt kemirmeye başladı. Böyle daha doğrusu bir belki de Yaman Deden'in ruhaniyeti bir kendi gönlünden bir bağ atıp bizi bağladı ve Yaman Dede ile ilgili okumaya başladı. Mustafa Özdamar üstadımızın o güzel kapsamlı kitabını aldım. İşte Mustafa Şeyin Demirci hocanın şeyini aldım. Kitabını aldım. Muhsin İlyas Subaşı üstadımızın kitabını aldım. Başka kitaplar aldım. Mektuplarını okumaya başladım mesela. arkada muazzam yakıcı bir hikaye olduğunu ve böyle 23 ay sürekli okudum ve araştırdım. Anna Mari Şimeli tanıyor mesela. E Nicholson'ı biliyor işte şeyle tanışıyor. Massin'la Hallac Hallac'ın çilesi aldığı o dev eserin müellifi Masinyon'la tanışıyor. Meğer Arif Nihat Asya merhumun e la pirdaşlar ya onun üstadı olan Ahmet Remzi dediğe bağlı >> h >> bir Mevi Dervişi. 11-12 yaşlarındayken Kastamonu'da Abdurrahman Paşa Lisesi'e okurken aslında gayrimüslimler o seçmeli dersi almak zorunda da değillermiş. Fakat Arapça ve Farsça derslerini alıyor. şeye ilgisi var yani Kur'an'a ve İslam'a bir ilgisi var. Merakı var. Ve medreseden gelen hocalar var. şeyle İskilipli Çorum İskilipli bir Osman galiba adında bir hocası var. Arapça Farsça hocası. O mesela bir gün geldi diyor tahtaya beyitler yazdı diyor. O dersi beyitler üzerinden yaptı. Beyitler meğer Mesnevi şerifin ilk 18 beyti. Onları okumaya başlayınca diyor adeta diyor bir gaipten el uzandı. Hazreti Pir'in eli e Aşıklar kıblesinin diyor o eli uzandı ve kalbime bir avuç kor bıraktı diyor. Yanmaya başladım diyor. Diamond ismi elmas diamond. Diamandi diyorlar. Yamandi diyorlar hatta. ve merak ediyor. Mesnevi-i şerifi alıyor, Divan-ı Kebir'i alıyor. Onlar okumaya başlıyor filan ve Müslüman oluyor lisedeyken. Ailesinden gizli ama fakat o liseyi bitirene kadar bir dedikodular demek ki hani ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler. İşte o duman çıktı. Çıkıyor ki ailesi de kaygılanıp hemen bir Rum bir kendileri Rum kızla evlendiriyorlar ön almak için. Fakat düşünün 42 sene Müslümanlığını gizli yaşıyor. Sırf o hanımı üzmemek için. >> H >> zaten korktuğu başına geliyor. 42 yıl sonra bir kızı oluyor bu arada. Belma adını veriyorlar. O da Hristiyan. yani gizli gizli namaz kılıyor, oruç tutuyor. Çok böyle ve bütün dostları, Müslümanlar mesela Pascalya'da diyor eşim diyor şeyler yapardı. Özel sofra hazırlardı ve hadi senin bu hocaları çağır gelsinler derdi ahbaplarını filan. İmam Hatip'te hocalık yapıyor. Avukat kendisi ama 11 12 lisede ağırlıklı olarak azınlık liselerinde olmak kusere yani sen Luis, sen Michelle sen Benua, Hybar Ruhban Okulu vesaire gibi. Ama işte Üsküdar Kandeli Kızıl Lisesi'nde vesaire işte imam hatip okulunda da Türkçe öğretmenliği yapıyor, edebiyat öğretmenliği yapıyor. 42 yıl sonra bir gazeteye beyanat veriyor. mülakat veriyor. Orada Müslüman olduğunu söylüyor. Hatta bir soru üzerine ne zaman Müslüman oldunuz? Nasıl Müslüman oldunuz? Diyor ki bunu şöyle değiştirelim. Ne zaman, nasıl Müslüman oldunuz ve olmaktasınız. Çünkü >> H >> hakiki manada benliğini hakka tasadduk etmek, teslim etmek Müslüman olmaktır. Bütün benliğini hakka insanın teslim etmesi bir ömür alabilir diyor filan. Yoksa kelime-i şehadet getirmek işin resmidir diyor filan suretidir. Şimdi bu mesela kızı tabii Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra şey Rum şeyi efendim kurumu dini kurum şey gönderiyor. Kiliseden şey gönderiyorlar. Müfettiş nasıl oldu bu acaba? Bir Müslüman bir hanım aklını mı çeldi? Kalbini mi içeldi? Eşine soruyorlar. Eşi diyor ki, "Hayır, hayır. Sarı sayfalı bir kitap getirdi." Yani Mesneviyi kastediyor. Okuya okuya kafası patladı diyor. Kafası çatladı diyor. Eşim bilmiyor ki diyor. Kafam çatlamadı. Hazreti Pir'in eşiğinde, Hazreti Mevlana'nın eşiğinde yıllarca bekledim. Sonra bir gün çıktı. elindeki kılıçla başımı gövdemden ayırdı diyor. Kızı Mevlana onu bizden aldı demiş. Sitemli bir şekilde bir öğrencisine, gayrimüslim öğrencisine. O da mektubunda diyor ki, "Kızım, evladım bir gün anlayacaktır. Mevlana beni onlardan almadı. Mevlana beni benden aldı." H >> beni benden aldı ama bana dünyadan daha fazla kıymetli bir şey verdi filan diyor. Şimdi bu Yaman Dedenin ve şöyle zarif nazik nazik bir adam beyefendi bir insan öğrencileri mesela bir öğrencisi geldiğinde karşılaştığında ayağa kalkıyor ceketini dikliyor. ona eğilerek, temenna ederek efendimiz diyor. Buyurunuz efendimiz filan gibi böyle inanılmaz bir ve kimseye eziyet etmek istemiyor. Bakınız tabii patikane şey yapınca boşanmanız lazım. Dinini değiştiren bir adamla dinimiz beraber yaşamanıza izin vermiyor diyor karısına. Bunu işitince kadın yine üzülmesin,

gerilmesin diye. Karısı da çok seviyor kendisini üstelik. Ceketini alıp çıkıyor. Diyor ki, "Annen şehirde yaşam yaşamamıza izin vermiyorlarsa ben de başka bir şehre, çok uzak bir şehre de gidebilirim. Yeter ki siz şey olun." diyor filan.

Bunu mesela bir gün yemeğe davet ediyorlar ısrarla. Yemeğe gitmek istemiyor, yormamak için. Fakat "Lütfen lokma edelim hocam." diyorlar. Diyor ki, "Hazreti Pir'in cümlesini kullandı. Beni kalbimden vurdu. Hayır diyemedim. Çünkü dervişler hayır da diyemezlermiş." Gittim. Üstüne üstlük bir de kahve teklif edilmez mi? Diyor. Yani çok eziyet ettik. "Kahveniz nasıl olsun efendim?" Eee, "Mümkünse şekersiz, kahvesiz ve susuz olsun." Efendim, şimdi yormamak için bu zerafet, yani yeryüzünde şairane oturan bu ruh, bunun hikayesi değil mi efendim?

Bu, tarihte çok rastladığımız bir şey. Bir de bakınız Enderun'da, siz daha iyi bileceksiniz, Osmanlı Sarayı'nın Enderun'unda yetişen o devlet-i alînin, değil mi efendim? Ne büyük devlet adamları, fikir insanları, şairler, şeyler yetişmişler. Müthiş bir tevazu çoğunda.

Bakar. Evet. Çoğunda tabii. Bir de tabii, hani Erzurumlu Emrah'ın bir şeyi var. "Felek çakmağını üstüme çaktı. Beni bir onulmaz derde bıraktı. Vücudum şehrini odlara yaktı." diyor. Ateşlere yaktım. O aşk ateştir. Yakar ve yakışıyla yeni bir vücudun varlığına vesiledir. Dönüştürür onu. İşte neden Yunus'un, Hazreti Yunus'un "Evvel aşk gerek ere, andan dervişe benzer." dediğini buradan anlıyoruz. Demek ki bizim biz kavramı içinde düşünebileceğimiz medeniyetimizin, milletimizin, tarihimizin ve bugünümüzün ve geleceğimizin o muazzam büyülü dünyasının içerisinde neden işte aşkın bu kadar merkezi bir şeye sahip olduğunu bir Yaman Dede'den anlayabiliyoruz.

Sonra İstanbul'da hukuk fakültesi okuduğu dönemde, eee, o zaman tekaye ve zevaya seddine dair kanun çıkmamış. Tekkeler açık. Üsküdar'da bir Mevlevi zaviyesi var. Ahmet Remzi Dede adlı oğlu bir sultan var. Oranın postnişini olarak 4 Nisan'da kitapları vardır Ahmet Remzi Dede'in. Kendi devrinde evladı da başka bir Mevlevihanede şeyhmiş. Bu nadir görülen bir şey. Arif Nihat Asya onun dervişi mesela. Ahmet Kayserili Ahmet Remzi Dede'in dervişi. Mevlevi şeyhiydi Arif Nihat Asya. Biliyorsunuz o muazzam şiirleri, bütün bizim medeniyetimizin camilerini, o nadide eserlerini, kitaplarını, şahsiyetleriyle ilgili hep şiirleri vardır ve en güzel naatı onundur. Bayrak şiiri vardır, başka şiirleri vardır. Hayatı da çok hazindir. Mesela ben "Rumi" diye bir roman yazdım, üstadımız Hazreti Mevlana ile ilgili. Onu da çok ilginç bir şekilde bir...

Bu budur değil mi hocam? Evet. Bir Mevl...

Ayeti kerimesinin formunda yazdım. Mevl...

Aynı şerifler dört selamdan oluşuyor. Dört selamdan oluştu roman. Her selam da yedi bölümden, altı bölümden oluştu. Orada bir bölümde Yaman Dede hikayesi var.

Evet. Yani Hazreti Mevlana, hani Yahya Kemal öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar'la bir gün edebiyat fakültesinden çıkıp Bayazıt Camii'nin hemen arkasındaki Kitapçılar Çarşısı'na doğru giderken, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın zihninde delice bir soru. Yani bu medeniyet nasıl oldu? Nasıl gelişti? Nasıl kuruldu, nasıl filan? Eskiler nasıl yapıyordu diye sormuş. "Eskiler tam soru bu. Nasıl yapıyordu?" Y. Kemal diyor ki, "Bizim medeniyetimiz bir mesnevi ve cihat medeniyetiydi." Düzeltiyorum. "Bizim medeniyetimiz bir cihat ve mesnevi medeniyetiydi. Onlar bulgur pilavı yiyip Mesnevi okuyorlardı." demiş.

Şimdi Hazreti Mevlana'nın 28 ülke, bugün bakın 28 ülke, Şam yani Suriye dahil, işte Irak, Trablus ve Balkan ülkeleri vesaire. Türkiye'de de toplam 28 ülkede Mevlevihaneler yapmışlar, Darülmesneviler yapmışlar. Onlar bulgur pilavı yiyip, yani bu Viyana'ya kadar nasıl gittiler? Türkler Mesnevi okuyorlardı. Onun üzerine bu Hazreti Mevlana'nın izine basarak yürüyen dede efendiler, Hüseyin Fahrettin dedeler, işte bütün bu onu tercüme eden mesela Anna Marşimel, İfaday Mejerovi, Reynold, Alleylan Nicholson gibi şahsiyetler, onun izine basarak yürüyen Arif Nihat Asyalar, Yaman Dedeleri filan, onlar da birer bölüm yaptım. Arif Nihat Asya'nın bölümünde beni yakan bir şey oldu. Onu yazarken, eee, yedi aylıkken babası vefat ediyor. İki yaşındayken annesi Filistinli bir subayla evlenip Rakka'ya gidiyor. Kendisini dedesine bırakıyor. Dedesi üç yıl sonra vefat ediyor. Silivri'de, o zaman Çatalca veya Silivri o taraflarda yaşıyormuş. Dedesi üç sene sonra vefat edince halasına bırakılıyor. Halası da vefat edince, efendim, yurtlarda kalmaya başlıyor. Hatta bir evlilik yapıyor, bedbaht oluyor, mutsuz oluyor. Sonra bir evlilik daha yapıyor, ondan çok mesut olmuş. Ve o işinde hep annesini de aramış. Çünkü bir anne oyu var, baba oyu da var. İkinci mesut olduğu, ikinci evliliğini yaptığı hanım öğretmen Servet Hanım. Bir nüktesi de var. "Bütün saadetim servetimdendir." di...

Paraya hiç önem vermemesine rağmen eşimden dolayı. Çünkü biliyorsunuz insanın mesutsa, huzurluysa ailesi cennetidir. Bir nevi manevi cennetidir. Fakat şey diyor, [boğazını temizler] anlatımı kendisinin öyle. "Babamdan anneme geçtim. Annemden dedeme intikal ettim. Dedemden halama geçtim. Halamdan milletimin, aşık olduğum milletimin sinesine geçtim." diyor.

Evet. Çok güzel. Şimdi bu nasıl oluştu? Mesela Yaman Dede'ye geldim, dedim ki, "Bunu ben nasıl yazayım?" Bu birden gelişti. Yaman Dede'nin çok güzel öğrencilerine yazdığı, dostlarına yazdığı mektuplar var. Dedim, "O mektuplardaki malzemenin bir kısmını da alayım. Bir mektup formunda yazayım." Hani Genç Werther'in Acıları romanı biliyorsunuz, mektup formundadır mesela.

Evet. Günce formunda yazılabilir. İçe, işte üç tekil şahıs anlatımı yapılabilir. Birinci tekil şahıs anlatımı yapılabilir filan. Kafa sesiyle yazılabilir. Dedim, "Bunu mektup formunda yazayım. Bir tek öğrencisine yazsın bütün yaşamını ve onunla mektuplaşsın." O kendi dilinden bir bakıma öyle bir şey oluştu. Ve bu mesela bendeniz biraz fazla böyle Rasim abi de öyleydi, Özden Öğren'in onunla bir söyleşi yapmıştık biz. Kitap, Mehmet Ali Bulut abiyle ve Mustafa Aydoğan şairle birlikte üç ayda bir kitap yaptık. Onunla söyleşi kitabı. O da ben öyle çok düşünmüyorum, kafamda bitiriyorum, sonra yazıyorum filan demişti.

Bende hatta bazen sadece [boğazını temizler] bir hikayenin başlığı beliriyor. Hikayenin kendisi yok. Başlığını yazdıktan sonra yazmaya başlıyorum. Enteresan bir şekilde.

Yazarken gelişiyor böyle. Dolayısıyla yazma biçimimiz biraz öyle hocam.

Eyvallah hocam. İsterseniz dostlara selamını alalım. Siz de bir soluklanın.

Çaysa çay.

Yani siz hocam şu anda sıcaktan çok müzdarip değilsiniz. Silifkemiz hoştur. Bulunduğunuz...

Evet.

Mekan, yer iyidir.

Güzel.

Çok güzel. Evet.

Selam olsun Mersin'e, Silifke'ye.

Evet. Muzaffer Atlikkin Bey selam ve muhabbet iletiyor. Ailece programı izlediklerini ifade ediyor. Kıymetli Mahmut Toker hocamız selam ve muhabbet iletiyor. Yine kıymetli şairimiz, yazarımız Edat Hanımefendi saygılarını iletiyor. Kıymetli hocam, doktorumuz Huriyet gelen sevgili abeyim Cafer Uzunkaya ve değerli Sadık Yalçın Uşanlara hoş geldiler diyor. Kıymetli hocamız Yetkin Dilek Bey hayırlı yayınlar, hoş sefa getirdiniz diyor. Yine kıymetli yazarımız Direk Altun da hayırlı akşamlar, ilgiyle takip ettiğimiz program. Tebrik ediyoruz. Kıymetli hocamız da selamlarımızı iletiyoruz. Yine kıymetli yazarımız, şairimiz Mustafa Işık Bey, kıymetli üstatlarıma sağlık, esenlik temennisiyle saygılar sunuyorum. Programınız hayırlı olsun diyor. Yine Rükü Aydın Hanımefendi, kıymetli hocamız, yazarımız. Merhabalar değerli hocam. Misafiriniz saygıdeğer Sadık hocama selamlarımı sunuyorum. Hayırlı bereketli program diliyorum. Murat Paşa hocamız hayırlı yayınlar diliyor. Abatin emeğinize sağlık diyor. Ali Yılmaz hocamız hayırlı yayınlar diliyor. Elkan Afaz hocamız iyi yayınlar diliyor. Mehmet Güner Erdoğdu Develi'den selamünaleyküm diyor. Ahmet Uzunkaya hayırlı yayınlar, hayırlı akşamlar diyor.

Evet. Yetkin hocam sesle ilgili bölümden bilgi veriyor. Cemil Yıldız selam ve muhabbetle sesimizin normale döndüğü bölümü ifade etmiş. Fatma Ataç herhalde, "Canım hocam sizi görmek, sohbetinizi dinlemek ne güzel. Var olunuz." Salih hoca hayırlı programlar diliyor. İsmet Erdal yazarımız, şairimiz. Selam, kalbi muhabbet, sohbetinizin istifade edilmesi dileğiyle diyor. Yine kıymetli yazarımız şairimiz Nihat Malkoç, Türk edebiyatının velüt ve mahir kalemi Sadık Yalsızanlar Bey'e ve size saygılar sunuyorum. Programınızdan faydasıyla istifade ediyoruz. Rabbim razı olsun diyor.

Evet, kıymetli Ayça Kantoğlu Hanımefendi, "Harika bir program, harika bir konuk." diyor. Hüseyin Doğan, selamlar güzel insanlar. Sadık Yalçuşanlar hocamızı TRT'den severiz, özlemişiz diyor. Veli hocamız, "Emeklerinize sağlık. İki kıymetli insanı dinlemek ne büyük zevk." diyor. Saygılar sunuyorum. Nevşehir'den selamlar. Sami Kabaş Genel Müdürümüz Sadık hocama ve zat halinize selamlar eder, hayırlı programlar diliyorum diyor.

Evet. Yetkin hocam der ki, "Bir kültür adamı ve entelektüel nasıl olmalı sorusunun cevabı ile karşı karşıyayız. Keyifle istifade ederek dinliyoruz." diyor. Ali Algan Bey, "Sizleri zevkle dinliyoruz, dinliyoruz, izliyoruz. Saygılar, selamlar." diyor.

Yetkin Dilek hocam diyor ki, "Sadık Bey, bir medeniyetin inşasında edebiyatın ve dilin önemi üzerinde ne düşünüyor?" İkinci sorumuz da diyor, "Osmanlı Türkçesinin okullarımızda yeni nesle öğretilmesi meselemiz, bu konudaki görüşleri nedir? Alabilir miyiz?" diyor. Ruki Aydın hocamız, "Sadık hocamızın güçlü kaleminin yanında güzel yüreğiyle, nahif kişiliğiyle, genç yüreklere taht konumuş bir yazardır. Programın manevi ikliminde yolculuk yapıyoruz şu saatlerde." diyor. Yine aziz dostum, kıymetli şairimiz, yazarımız Ahmet Sezgin hayırlı geceler, muhabbetler diyor. Çok kıymetli Cafer Bey dostum ve çok değerli yazar, Sadık Alsızu Şanlar üstadım. Sizleri yürekten tebrik ediyorum. Rabbim hayırlı eylesin. Üstadı burada dinlemek çok güzel diyor. Sadık hocamız, "Günümüz Türk edebiyatının en velüt ve güçlü hikemi yazarıdır. Düşünür münevverimiz münevverlerimizdendir. Eserleri başı başına bir mekteptir. Kıymetli üstadımız irfan mektebinin zirvelerini ve onların ebedi soluğunu bugüne ve geleceğe aktaran çok özel bir yazardır. Rabbim razı olsun. Üstadımın Kuş Uykusu isimli hikayesinden aldığım küf hikayesini Gençler İçin Hikaye Antolojisi isimli kitabıma almıştım. Çok teşekkür ediyorum. Gönül adamı yazar Sadık Yazsız Uçanlar üstadımın Tevfik Fikret merhumun hayatını ele aldığı Vefa Apartmanı isimli otobiyografik romanı beni en çok etkileyen romanlardandır. Üstadın eserlerinde ve TV programlarında tasavvufu, irfan ve hikmet merkeze alması son derece kıymetlidir. Rabbim razı olsun. Selam, saygı ve muhabbetle." diye ifade ediyor.

Tabii Yetkin hocam der ki, "Sadık Bey kardeşimizin kültür müktesebatımız konusunda önemli değinmeler yaptı. Bu konuyu bir medeniyet inşasında dün, bugün ve gelecek açısından değerlendirebilirler mi?" Ayrıca, "Kültür müktesebatımızı nesillerimize nasıl buluşturabiliriz? Bu niçin önemlidir?" sorusunu iletiyor.

Doğrusu ilahi aşkla beşeri aşk mahiyetleri itibariyle tamamıyla farklıdır. Beşeri aşk nefsidir. İlahi aşk ise maddeleştirilmeyecek kadar akli ve kalbi aşan bir mahiyet arz eder ve tam olarak kavranamaz. Bu konu oldukça derin bir deryadır. Ağır bir tefekkür, engin bir hissi gerektirir. Beşeri aşk gelip geçici, ilahi aşk ise ebedi. Söyleyecek çok şey var. Burası sınırlıyor muhabbetle.

Metin Arpacı kıymetli şairimiz selamlarını iletiyor size hocam. Fazlı Yıldız hocamız selam ve muhabbet iletiyor. Yetkin hocam, Sadık kardeşimizin isimlerini zikrettiği Hazreti Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi değerlerimizi daha iyi anlayabilmek için önce Aziz Kur'an'ı iyi anlamamız gerekir diye değerlendiriyorum. Diğere hocam, dostların hem selamları hem yorumları hem de ilettiği sualleri bu noktada söyleyecekleriniz varsa buyurun.

Çok teşekkür ederim dostlara. Lütfetmişler. Bu en kıymetlerini, kıymetli varlıklarını, zamanlarını burada bizimle lütfedip geçirmişler, geçiriyorlar. Hepsini ayrı ayrı ben de şükranlarımı arz ediyorum. Bağışlasınlar, böyle cüretkâr zaman zaman ifadeler kullanmış olabilirim.

Eyvallah.

Türkçe lisan da etmiş olabilirim. Dostumuzun Yetkin galiba hocamızın bahsettiği bu medeniyet, edebiyat, medeniyet meselesi aslında medeniyet dediğimiz, eee, o, tırnak içinde hem bir kavram olarak hem bir olgu olarak hem kurumsal yapıları da olan içeren bir oluş süreci olarak medeniyetin, hani bir tür sütun, birisi, saç ayaklarından birisi edebiyat. Biz, yani mimari, musiki, güzel sanatların bütün şubeleri geleneksel anlamda. Tabii merkezde şehrin olduğu bir şey. Şehir de gönül demek aslında. Bunu Hacı Bayram Veli Sultan bir şiirinde, hani bize bıraktığı 56 şiir var, yadigâr var. O en meşhur, en ünlü şiiri, nefesi ve nutku: "Çalabın bir şağr yaratmış iki cihan haresinde, bakacak didar görünür ol enesinde. Nagihan, bir şara vardım, ol çağrı yapılır gördüm. Ben dahi bile yapıldım, ta şu toprak ağesinde. Şakirtleri taş yararlar, yontup üstadı sunarlar. Çalabın ismini anarlar ol taşın her paresinde." Bu hani sırrı, bu nutku, bu nutkun ilettiği sırrı, gizleri Hacı Bayram anlar. Cahiller bilmeyip tanlar. Hacı Bayram kendi banglar ol menaresinde şehir şar dediğim gönüldür diyor. Ne alimdir ne cahildir bu. Demek ki şehir, yani Medine, medeniyetin merkezinde yer alan bir oluş, bir mekan oluşumu, mekanet oluşumu ve kavram olarak Medine, şehir, site, gönül, yani şehir şar, şehirden bozma bir kelime. Kastım budur. "Şehre varam feryadu figan koparam." Yunus Emre'nin bir nefesinde geçer. Burada da kastım budur. Şehre varam, feryadu figan koparam. İki hem dışsal anlamı hem içsel anlamı var. Dışsal anlamı, demek ki bir toplumsal sorun var. Toplumsal durumda bir sorun var. Bu sorunu ifade etmek için bir çığlık atmak, koparmak gerekiyor. Bir bunu kastediyor. Bir de gönülde hak tecelli ettiği zaman, vahdet gerçekleştiği zaman nereye dönerseniz Allah'ın zatı, Allah'ın yüzü, yani zatı oradadır. Kur'an ayetinin sırrı gerçekleştiğinde insanda, işte o zaman gönüle varmış oluyor. Şehre kastım budur. Şehre varam, feryadu figan koparam. O zaman ben hakikati buldum, hakikate eriştim. İçimdeki hak tecelli etti. Bunun neşvesiyle, neşvesinden bahseden, yani o feryadı figan koparmak o aslında. Sonra da çünkü göz göz ağlamayınca öze ağlamayınca göz ağlamaz. Dert ağlatır, aşk söyletir. O zaman söylemeye başlayacak, feryadı figan koparacak. Şehir merkezde oluyor. Şehrin kalbinde de cami oluyor. Aslında caminin etrafında şekilleniyor. Mesela geçen bir öykü yazmaya çalıştım. Çad'da geçen bir olay. Çok acı bir süreç yaşanmış. Çad Fransızlar Afrika'dan kovuluyor. Biliyorsunuz Fransızca yasaklanıyor. Fransız Hava Yolları kovuluyor. Konsoloslar, büyükelçiler kovuluyor. İyi de yapılıyor. Afrika kendine geliyor. Çad'da yaşanmış olaylar. 1800'lü yılların ikinci yarısından itibaren bir süreç halinde oraya, Osmanlı'nın son döneminde, Çad'ın bir şehrine, o zaman başşehir diyelim, kralın daveti üzerine, sultanın daveti isteği üzerine Türkiye'den 200 kişilik, 200 küsur kişilik bir asker ve sivil kişilerden, mimar ve şeylerden oluşan mühendislerden oluşan ve askerlerden oluşan bir grup gitmiş. Ve orada saray inşa etmişler. Yani bugün diyelim cumhurbaşkanlığı külliyesi gibi bir külliye inşa etmişler. İşte külliyenin odaları, efendim, kabul salonları vesaire, özel temsil odaları ve müştemilat binaları filan yapılmış. İki sene sürmüş bu. İş bittikten sonra 8 asker dönmemiş. Orada kalmış. Ondan sonra ve orayı da çok sevmişler, evlenmişler, çocukları olmuş filan. Ve bunlar bunlara sultan bir bölge tahsis etmiş. Türk Bahçesi adını vermişler o bölgeye. Bir semt düşünün. Bunlara tahsis ettiği arazilerde onlar bostan yetiştirmeye başlamışlar, meyveler yetiştirmeye başlamışlar, sebzeler filan. İşte evlenmişler, iş edinmişler, üretim başlamış. Sonra Remzi adında biri gelmiş. 20 yıl sonra yaklaşık bir Türk gelmiş oraya ve o da oradan evlenmiş. Yine çocukları olmuş. Bir oğlunun adı Yusuf mesela. Beş oğlu olmuş filan. O da o Türk bahçesinde üretilen Türkaylar demişler bu arada o gruba. Bu arada başkent taşınmış zorunlu olarak. Fransızların o dördüncü sömürge dönemi başlamış. O Fransız barbarlarının oraya girmesiyle birlikte önce dillerini, yani Fransızca'yı ana dil haline getirmişler. Kendi dillerini unutmaya başl unutturmaya çalışmışlar. Asimile etmişler. Bütün maddi varlıklarına el koymuşlar vesaire vesaire. Fakat bir direnç olmuş. O Türkaylar o direncin Fransız işgaline karşı dinamizmini oluşturmuşlar. Merkezi dinamizmini oluşturmuşlar. Bu maalesef o bütün şehirleri işgal edememişler. Fransızlar tam emellerine muvaffak olamamışlar. Fakat daha sonra krada Sultan'ın Rabih adında bir sultan var. Onun başını kesmişler bir gün suikast tertip etmişler. Hatta onun kesik başını Çad'ın hemen bütün şehirlerinde dolaştırmışlar. Sonra götürmüşler Paris'te dolaştırmışlar filan. Ve işgal tam anlamıyla gerçekleşmiş. Türk aylarının olduğu bölge dışında tamamı işgal edilmiş Çad'ın. Daha sonra o direnç direniş hareketinin intikamını almak istemişler Fransızlar. Yani geliyorsunuz ülkelerini işgal ediyorsunuz, barbar bir şekilde yakıp yıkıyorsunuz, cinayetler işliyorsunuz, mallarına el koyuyorsunuz, gaspediyorsunuz. Direndikleri için onları cezalandırıyorsunuz. O direnişin de intikamını almak istiyorsunuz. İyi. Epey bir alimi, yani 300'e yakın bir alimi Çad'ın genel ölçeğinde çok önemli alimler bunlar, yani münevverler, bunları toplamışlar, kupkup, yerel dilde kupkup denilen bir satırla, özel bir satırla keserek öldürmüşler o alimleri. O yüzden Çad'da bugün, o tarihte, bu cinayetin işlendiği tarihte, katliamın yapıldığı tarih gün olarak, matem, yas günü olarak şey anılıyormuş. Ona kupkup yılı diyorlar. Bunun öyküsünü yazdım. Yani yeni kitabımda inşallah yer alacak. Ve o kestikleri bedenlerini, alimlerin parçalarını büyük bir çukur açıp gömmüşler. Üzerini kapatmışlar. Türklar orada hala yaşıyorlar ve daha da çoğalıyorlar. Türk aylar bu sonradan gelen Remzi adındaki kişinin Türkayların ürettiği o Türk bahçesinde ürettiği sebze ve meyveleri işlemek için tesisler kurmuş. O o tesislerde işlenen meyve ve sebzelerden üretilen şeyler ihraç etmeye başlamış. Onun karını dağıtmış, etmiş filan. Tabii Çad'da bugün Türkiye çok farklı işler yapıyor. Yani bizim hemen Afrika'nın tamamında neredeyse ama Somali'de, Nijerya'da vesaire 56 Afrika büyük ülkesinde Sudan'da bilhassa muazzam işler yapılıyor şu an. İnanılmaz işler yapılıyor. Onlara girmeyeyim. Şimdi bakınız bu, bağışlayın, asıl onu onun için anlattım bunca şeyi dostlarımızı ve sizi yordum. Başkent taşındığı zaman sıfırdan o Türk ayların mühendis ve mimarları, o askerlerin bir kısmı mimar ve mühendis. Tekrar onların çocukları da öyle. Onlardan davet etmişler ve buraya, "Biz başkentteki taşıyacağız. Burada bir şehir inşa edelim." Önce cami yapılmış. Meşhur bir cami. İsmin adını unuttum. Hikayede geçiyor o öyküde. Önce cami yapılmış. Şehir caminin etrafında teşkil olmuş. Medreseler, hanlar, hamamlar, bütün bu şehrin planı, altyapısı, üst yapısı. Bu dalga dalga. Mesela Konya bu bakımdan ilginç bir örnektir. Selçuk şehirleri arasında işte şehri çevreleyen birincil surlar vardır. Daha geniş ölçekte ikincil surlar vardır. Bir tür gümrükler oluşur orada. O birinci surdan, birinci sur, birinci sura gelindiğinde diyelim kervanlar geldi filan. Oraya önce hamam yapılır. Hamamda yıkanırlar. Daha sonra önce hana yerleşirler. Atları için ayrı bölüm bölümler olur. Mallarını koymak için şeyler olur, depolar olur. Daha sonra hamamda yıkanırlar, arınırlar. Yol boyunca getirdikleri muhtemel getirmeleri muhtemel mikropları pisliklerden arınırlar. Daha sonra temiz bir şekilde şehre girerler. Mesela ilginçtir Selçuk sanatı, İlhanlı, Sasani vesairelerden çok etkilendiği için. Çünkü medeniyet ötekini yok ederek kendini var kılmaz. Ötekiyle birlikte kendini var kılan bir şeydir. Diyalojik bir iletişim içerisinde bütün bu süreç gerçekleşir. Mesela Osmanlı medeniyeti de öyle. Yani mimar Sinan yapıları çok özgündür ama diğer mimari, dünyanın mimari dilinin ve varlığının varlığından etkilenerek yaparlar bunu. Bir etkileşimdir malum. Sonra şehre girerler. Orada bir de mescit inşa edilir. Handa hamamda temizlenir, arınır. Handa karnını doyurur, yatar, dinlenir. Mescitte ibadetini yapar. Sonra şehre girer. Mesela İçsurlarda, İçs Surların ana kapısında birkaç kapısı var. İçsurlarda yıkılmış tabii oralar. Konya'nın iç surları. Ama bu Büyükkale'de onun şeyleri de vardı müzede, Karatay Müzesi'nde. Şehri koruduğu varsayılan hafız meleklerinin temsilleri var. Taşa kabartmışlar. Şimdi mesela Osmanlı Selçuklu ibadet yapıları içinde bize ulaşan çok ilginç bir yapı var. Tamamı taş ve ahşaptan yapılan Eşrefoğlu Mescidi Beyşehir'dedir. Bu biliyorsunuz normalde varlıkla kul ile Allah'ın yüksek huzuru arasında engel oluşturabilen her şeye put denir ve suret doğrudan resmedilmez, yansıtılmaz. O yüzden İslam sanatları bilhassa surete dayalı şeyler, güzel sanatlar ya stilistiktir ya soyuttur ya da yarı soyuttur, nonfigüratiftir. Mesela bunu biz Selçuklu sanatında çok görürüz. Karatay Müzesi'ndeki örneklere bakıldığında başlı mesela efendim insan, gövdesi, kuş, kanatları olan filan veya tam tersi olan Selçuk hakanlarının bir kısmını öyle resmetmişlerdir stilistik bir şekilde. Beyşehir'deki en eski ve kadim ve en temiz otantik olarak kalmış olan ve bakımı da çok güzel yapılan restorasyon Eşrefoğlu Mescidi'nin sütunları ahşaptır. Orijinaldir onlar. Ahşap sütun başlarında o sütunların başlarında şeyler vardır. Yarı soyut veya nonfigüratifte şeyler suretler vardır. Normalde mescitte suret olmaz ama onlar stilistik olduğu için ve yarı soyut olduğu için ona imkan verebilmiş demek ki. Şimdi güzel sanatların bütün alanları mesela musiki. Biz musikiyi çok önemsemiyoruz. Konfüçyüs diyor ki, "Bir toplumu merak ediyorsanız müziğine bakın." diyor. Bugün mesela bu Türk toplumunu, Türkiye'mizi merak ediyorsak müziğine bakalım. Mesela asansöre bindiğimizde işittiğimiz ezgiye bakalım. Bir kafeye oturduğumuzda veya bir lokantaya oturduğumuzda işittiğimiz bize dinletilen müziğe bakalım. Okullarda teneffüs arası için zil müzikal olarak çalınıyor biliyorsunuz. Müzik çalınıyor. O müziklere bakalım. Kamu yayın kuruluşları başta olmak üzere Türkiye'deki iletişim ortamlarına, görsel, işitsel iletişim ortamlarına bakalım. Orada bize sunulan müziklere bakalım. Kendi milli hava yolu şirketimizin uçağına bindiğimizde bize dinletilen müziklere bakalım. Bunlar hep birer ölçüttür, göstergedir ve medeniyetin en temel unsurlarından birisidir bu. Bir müziği, biz müziği mesela daha dışsal ve gürültü ve kakafoniden ibaret eğlence amaçlı vesaire vesaire algılıyoruz. Musiki öyle bir şey değil. Musiki biz bütün dünya bakın müzikologların, estetlerin, sanatkarların yaptığı tanımlar içinde, müzik tanımları içinde en üstün, en yetkin ve en özgün tanım Hazreti Mevlana'ya aittir. Müzikle ilgili. Biz bugün maalesef hala bazı, yani öyle bir çeşitliliğimiz var maalesef, müzik haram mı helal mi diye tartışılıyor. Müzik, musiki Allah'ın lisanıdır diyor. "Ve meleste Allah ruhları canları yarattığında ben sizin rabbiniz değil miyim diye sorduğunda, 'Evet, sen bizim rabbimizsin.' diye canlılar ikrar verdiğinde hangi lisanla konuşuldu?" diyor. Türkçe mi, Arapça mı, Farsça mı, İngilizce mi, Rumca mı, Kürtçe mi? Hangi lisanla konuşuldu? Hazreti Mevlana diyor ki, "Musiki lisanıyla." Musiki Allah'ın lisanıdır. Eski Yunanlılar, "Musik perilerin dili" demiş. Hazreti Mevlana Allah'ın dili diyor. Şimdi bakın müziği bu kadar yüksek cüce bir şey olarak gördüğümüzde işte Konfüçyüs'ün neden bir toplumu merak ediyorsanız müziğine bakın dediğini anlayabiliyoruz. Ve medeniyet dediğimiz şey şehir, e, sanayi, iktisadi varlık, iktisadi mekanizmalar ve işleyiş, yani ekonomi, şehrin ekonomisi. Ama mimari, şehir yerleşimi, plancılığı, mimari, edebiyat, müzik ve diğer bütün alanlar bunların toplamından ibaret bir şey ol. Medeniyet dediğimiz şey. Dolayısıyla edebiyatın da di güzel sanatların diğer alanlarının da merkezi önemleri ve rolleri var. Medeniyetin teşekkülünde bir medeniyetin mesela çözülmesinde, çözülmeye çalışılmasında, bozulmaya çalışılmasında da bunun etkisi olmuş. Bizim Osmanlı medeniyeti mesela dünyanın, yani Avrupa çok üstün bilginin teknolojide kullanımını sağlıyor. Teknolojik burjuva uygarlığı oluşuyor aydınlanma sonrasında ve sanayileşme, sanayi devrimi vesaire endüstrileşme, Osmanlı'yı yerinde saymıyor. Osmanlı batıya göre biraz daha yavaş geliyor ve gerilerde kalıyor o alanlarda. Seçkinler ne yapıyorlar? Abdülhamit Han'ın, Abdülhamit Han'ın açtığı o muazzam okullarda, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de, Mekteb-i Mülkiye'de diğer okullarda okuyan veya Avrupa'da gelip gönderdiği tahsil görenler ne yapıyorlar? Evlat, o milletin evlatları sözüm ona modernleşmeyi, yani batının o hızına ulaşmayı ve o hızı hatta geçmeyi batılaşma olarak algılıyorlar. Bizim Osmanlı modernleşmesinin kısmen ama Cumhuriyet modernleşmesinin büyük oranda temelindeki patolojik şey budur. Modernleşmeyi batılaşma olarak algılamak. Halbuki Cemil Meriç rahmetlinin ifadesini hatırlayalım. "Bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale edemeyeceği bir kaziye-i muhkeme" diyor. Kesinleşmiş bir hüküm. Biz batılılaşamayız. Biz doğuluyuz ama batının en doğusundayız. Doğunun en batısındayız. Mesela İstanbul için o tanımlamayı ben çok yaparım. Yazılarımda da var. Başlık olarak kullanmışım. İstanbul batının en doğusu, doğunun en batısıdır. Doğuyla batı biz bu arada tabii Türk düşünce hayatında maalesef bir yine patolojik bir durum. Doğu batı gerilimi içinden her şeyi okumak. Doğu batı çatışması ya da gerilimi içinden. Rahmetli Kemal Tahir bunu belki de kendince haklı olarak çok yaptı. Başka aydınlarımızın da şeyi bu problemi. Halbuki ben mesela Şerif Mardin Hocadan dinlemiştim. Benim ilk yazdığım öyküler bir dostum kendisine vermişti. Boğaziçi'ndeki odasına e beni davet etti. Gittim Boğaziçi'ndeki odasında üç saat kadar görüştük. Dört tane elinde hikayem vardı. Onları okumuş. Çok ilgisini çekmiş. Çünkü toplumsal değişimi anlatan şeylerdi onlar. Dedi ki, "Benim varabildiğim şey şu," dedi, "Sadık Beyciğim," dedi, "Doğuyu bileceğiz. Biz doğuluyuz. Doğuyu bileceğiz, batıyı da bileceğiz." Yalçın Koç hocu da bunu aslında söylüyor. Yani kendisini ziyaret eden dostlara söylüyor. Ama doğulu olduğumuzu, özgün kendimiz olduğumuzu unutmayacağız. Doğu ile batı arasındaki ilişkileri de bileceğiz. Tarih boyunca karşılaşmaları, büyük karşılaşmaları ve o diyalojik iletişim sonucu oluşan müşterek unsurları da bileceğiz. Acaba bir insanın ömrü buna yeter mi yalnız?" dedi. "Galiba yetmiyor" dedi. Belki daha seçici bir şekilde oku okumalar yapılabilirse, yani oku okurken okumada seçici davranılırsa bu yapılabilir. Dolayısıyla edebiyatın çok merkezi bir rolü var şeyde. Yani musikin'nin de öyle mesela. Biz bunun çok farkında değiliz ve maalesef o da çok ağır bir şey, patolojik bir şey. Yani Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şöyle bir cümlesi var. "Bu musiki böyle bir muameleyi asla hak etmemişti." diyor.

Türk müziğinin cumhuriyetimizin ilk yıllarında Türk müziğimize yapılan muameleyi, o bed muameleyi kastediyor. Bu musiki böyle bir muameleyi asla hak etmemişti diyor. Çünkü bilmiyoruz. Bir de mesela Eyüp Bahariye diye bir Mevlahane vardı 200 yıl önce. 1800'lü yıllarda Eyüp'te bir Bahariye Mevlahanesi var. Hüseyin Fahrettin Dede diye bir zat var. Onun postnişini bu zat üç lisanda okuyup yazabiliyor. Batı musikisini çok iyi biliyor ve tabii kendisi aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi. Babası da öyle. Evlatları da kendisinin dervişi. Acemaşiran makamında tekbir şerifi bestelenmiş kişi. Pek az bestesi var ama Türk müziği tarihinde altın harflerle yer alıyor. Yani adını yazdırmış. Ta Meragi'den, Itri'den, Dede Efendi'den, diğer büyük moskşinas son büyük yani son Mohikan diyebileceğimiz. Şimdi bilmiyoruz mesela biz bunu bilmediğimiz gibi zevk edemiyoruz da. Bunu son bilen edebiyatçı, yani günümüzde nispeten bilen veya zevk edebilen birkaç edebiyatçı yazar var ama bilmiyor bunu. Türk intelijansı, Türk aydınları, münevverler maalesef bilmiyor. Tanpınar bunu biliyordu. Mesela Tanpınar'ın Beyşehir'in Konya bölümünde şöyle bir cümlesi var. İşte edebiyatın medeniyetten irfanın nasıl merkezi rol oynadığını bundan da çıkarabiliriz. Diyor ki, biliyorsunuz Mesnevi-i Şerif'in yazılma hikayesi Hz. Mevlana'nın son hem dem'i, dostu olan Hüsamettin Çelebi'nin ısrarıyla olan bir şeydir. Hüsamettin Çelebi babası bir ah ve büyüğü ve varlıklı bir aile. Meram'da bir konakları var. O konağın bahçesi de var. O konağın bahçesindeyken bir gün diyor ki, "Sultanım Hazreti Mevlana'ya," diyor, "dervişler, öğrenciler, talebeler biz işte sizin de kıymet verdiğiniz eski bazı eserleri okutuyoruz. Bir tür ders kitabı gibi veya yardımcı ders kitabı gibi. Fakat gönül arzı ediyor ki siz bir eser telif etseniz talebelere, dervişlere onu okutsak filan." diyor. Hazreti Mevlana tabii gönlü açık bir adam. Destarının kıvrımları arasından rulo halinde bir kağıt uzatıyor. "Oku bakayım." diyor. Mesnevi-i Şerif'in ilk 18 beytinin kendisi yazmış. "Ben de uzun zamandır düşünüp dururum bunu." diyor. "Acaba olmuş mu? Böyle bir şeye mi istiyorsun?" diyor. "Hayal ediyorsun." Hüsamettin Çelebi okuyunca tabii kendinden geçiyor. "Evet sultanım," diyor, "tam da böyle bir şey." Hazreti Mevlana Beyşehir'in Konya bölümünde diyor ki, "Çelebi Süamettin Çelebi bir talebeler için eser ihtiyacından bahsettiğinde Mevlana destarı arasından, destarının kıvrımları arasından çıkarıp bu Mesnevi'nin ilk 18 kişiz beytini imla ettiği rul halinde kağıdı uzattığında o büyük şairler ve moskşinaslar kafilesi yola çıkmıştı." diyor. Kimler onlar? İşte Itri'ler mesela, hepsi Mevlevi. Hammzade İsmail Dede Efendiler, Ali Şirgani dedeler, Hüseyin Fahrettin dedeler. Kimler? Naililer, Neşatiler, Şehipler. Bakın, Osmanlı medeniyeti dediğimizde kimleri neyi kastediyoruz biz? Mimar Sinan'ın yaptığı yapıları, Şeyh Galip'in eserlerini, efendim Hattat Osman'ın, Hafız Osman'ın, Kazasker'in hatlarını vesaire vesaire kastediyoruz. İşte medeniyet böyle bir şey. Edebiyatın da dolayısıyla merkezi bir şey var. Günümüzde bilhassa Necip Fazıl'dan sonra daha rafine bir şekilde girişte o muhteşem şiirini okuduğunuz üstat Cahit Karakoç mesela bizim yeniden medeniyetimizi, kimliğimizi, kim olduğumuzu keşfetmemizi sağlayan bir şey. İşte Yalçın Koç mesela o yazdığı muazzam külliyatla ortaya koyduğu külliyatla ki geçen ziyaretine giden bir yakın dostum, profesör dostum anlattı. "Biz bu kitapları," demiş, "Necat Beyciğim," demiş, "250 sene önce yazmalıydık." Anadolu Mayası ve diğer kit...

Anadolu Mayası. Evet.

Evet, böyle üstadım. Şimdi hocam tabii programda izleyen dostlar bunu rahatlıkla gözlemliyordur aslında. Tabii biz dediğim gibi eserleri hocamın ısrarla okunmasını ama biz bu arada işte bu kadar güzelleri eserleri inşa eden hocamızı tanımaya matuf istediğimiz kadar soru sorsak da hocam mevzuyu hiç kendisine getirmeden müthiş yaptıklarına odaklanmayı esas alan müthiş bir yaklaşım ortaya koyuyor. Aslında bu duruşu da başlı başına bir ders. Eee, eee, ama bizim format gereği bu işte değerli çalışmaları yapan birikimin ve müktesebatı ortaya koyma adına da hocamla ilgili hem tespitlerimizi hem bu tespitlerimizi hocam itiraz edilmiyorsa bunlar kayıtlara sizinle ilgili bir nevi yarın bizim ikinci eserimizi de oluşturacağımız o tanıklık portresinde sizinle ilgili yapacağımız tanımlamaların da bir nevi bir kabulü anlamına gelmesi yönüyle de kıymetli diye düşünüyorum.

Şimdi tabii diyorsunuz ki, "Yüreğimizle kalemimiz arasını daraltmamız gerekiyor." Yürekle kalem arasında aslında bir nevi engellerin ve yazmayla ilgili omuzlarımızdaki yazıcı meleklerin doğruyu kaydetme sorumluluğuna benzetme. Yani yazının hakikaten müthiş bir efendim, bir ahlakı duruşu da bilginin doğruluğu noktasındaki belki hassasiyeti de ve diyemiyorsunuz, "Ben daha çok iyileşme arzusuyla yazıyorum ama bir taraftan da yazdıkça ruhunuzun yağmalanışından bahsediyorsunuz, yazıp bahsediyorsunuz." Dolayısıyla burada bir güçlü gerilim görüyoruz. Yazı insanı iyileştiriyor mu yoksa yaralarını daha da derinleştirerek yeni bir yüzleşmeye mi bizi efendim sevk ediyor? Yazarken sevinçle kederi dorukta yaşadığınızı, canınızın bedeninizden çıkıyor gibi olduğu yazım hali sizde bir nevi yoğunlaşma, vecd, ilham, içsel ve varlıksal bir durum olarak karşımıza çıkıyor ve dolayısıyla, o zaman şöyle diyebilir miyiz? Yani yazıyı, sözcükleri yola bırakılan, yani yazıyı bir yolculuğa, sözcükleri yola bırakılan işaret taşlarına benzetiş ve o 50 yıllık yolculuğunuz en önemli işaret taşları aslında hep o en önemliye dair bu akşam konuştuk ve yine yaşadığı gibi, yazdığı gibi yaşamak, yaşadığı gibi hikmet diliyle konuşmak, yazarın hayatı ile sözü arasındaki ahlaki bağ konusunu da aslında konuşmak isteriz.

Evet. Hani Cemal Süreyya'dan galiba ödünç alarak kullanıyor. İsmet Özel Bey'in bir şeyi var, belirlemesi var. "Yazı yazanın neresinden çıkarsa okurun orasına ulaşır." diyor.

Bu tabii hani düşünce, eylem bütünlüğü ya da işte gönül, kalp, yürek, kalem yakınlığı, bütünlüğü önemli tabii. Çünkü aşktan söyler bu dilim, haktan söyler bu dilim. İki ayrı böyle ifadesi var Hazreti Yunus'un. Yunus değil bunu diyen, kendi dilidir söyleyen diyor. Tabii bu bir Muhittin Arab Hazretleri, Fütuhat-ı Mekkiye'nin mukaddemesinde mesela bir ifadesi geçer. "Bütün bu kitapları yazarken," diyor, "eserleri yazarken, imla ederken kitap yazmak, eser telif etmek gibi bir amaç gütmedim. Kalbimi sıkıştıran bir ilhamı aktarmak zorundaydım." diyor. Bu tabii özel bir durum. Yani ariflere özgü bir hal zannediyorum ama hani bir esin, bir şey var tabii. Yani bu şey nasıl çalışıyor? Bu çağrışımlar, bu şeyler, bu imajlar nasıl oluşuyor? Uyanıyor o bayağı bir son derece girift bir süreç. Yani bir bir yapı, bir zihnimizin altyapısında gerçekleşen bir şey. Ama yazının hani iyileştiren bir tarafı var. Söz, hani "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile yağ valede bir söz." Ben Lale Müldür'ün belgeselini çekmiştim. Ona ona da bu soruyu sizin sorunuzu sordum. Dedi ki, "Ben iyileşmek için iyileştir, yani yazıyorum. İyileşmek üzere yazıyorum zaten." Mesela eski Türklerde kamlar, yani o bir tür hani şeyler, üstatlar, azizler aynı zamanda tabip, hekim ve şairlerdi. Yani hem metabolizmayı iyileştiriyorlardı hem de ruhu sakatlayan şeylere karşı bir onarım. Onları onarıyorlardı. Bir korunma sağlıyorlardı. Sözün, söz tabii yaralayan bir şey. Aşık Bey senin o ünlü "Ben bir ceylan olsa, sen bir ceylan olsan, bense bir avcı avlasam çöllerde saz ile seni bulunmaz ilacı, bulunmaz tabibi yoktur ilacı. Vursam yaralasam söz ile seni." Söz hem yaralayan hem iyileştiren niteliklere sahip bir şey yani. Ama edebi yazmak hani bir zihinsel arayış. Mesela biz yaşadıklarımızı da yazıyoruz ama yaşamadıklarımızı da yazıyoruz. Yani uydurarak, kurarak, kurgulayarak da yazıyoruz. Fakat kurarak da yatsak, tümüyle uydursak da bizim içimizde olup bittiği için her şey zaten zihinsel olarak onu yaşamış oluyoruz. Peki neden yazıyoruz mesela?

Hocam, özür dilerim. Şurada acaba hem de kendimizi çalışmamızı da bir test etme açısından bu soruyu sormak isterim. Mesela azarlığınızın ilk dönemine baktığımızda, yani böyle tecrübelere dayalı, hayata dayalı öyküleri, ikinci bölümde işte tasavvufi ve biyografi anlatıları, son dönem yani günümüzde de daha çok küçürek ve hikmet merkezi böyle metinlerin ağırlıklı olduğunu, yaklaşımını doğru bulur musunuz?

Doğru. Tam tamamen böyle gerçekten. Bu son kitapta şu an yazmakta olduğum "Uyanma Odası" adını koyduk. Kısa meseleler, böyle biraz tabii haddimiz değil. Halil Cranvari böyle meseleler, hikayeler yazıyorum.

Kimisi beş cümle, sekiz cümle, kimisi yarım sayfa, kimi bir buçuk sayfa. Bu burada mesela biraz daha ilk dönem hikayelerine dönmüş gibi oldum. Öykülerine yani şey gibi böyle imajların olduğu ama o kırıyor mu yani o ilk öyküler de çok üst düzey bir soyutlamalar, imaj, imajinatif şeyler vardı. Şimdi o o ona yakın ruh akrabalığı olan ama hani...

Ama onları da böyle birbirine yani bir bakım baktığımızda hikaye, deneme, şiir, tasavvuf, tefekkür böyle birbirine mezcedilmiş, karıştırılmış. Tabii yani o türlerin sınırlarını zorlayan...

Evet.

Bir yaklaşım.

Doğru. Ben bir de bu türler arasılık da var. Hani ara türler, sınırlarında karıştığı türler var. Bu edebiyatta hep olagelen bir şey. Yani bir şeye bak. Bir metne baktığımızda bu hikaye mi, deneme mi, şiir mi, masal mı, menkıbe mi, nedir bu filan diyorsunuz. Şimdi geçen ben bir de hani şey yapmıyorum böyle çok kendimi kasmadan yazdığım için yani diyelim sosyal medya bir sosyal medyumda karşılaştığım bir konuşma beni etkiliyor ve o konuşmayı öyküleştirebiliyorum biraz değiştirerek. Kısa geçen bir büyüğümüzün...

Bir şeyine rastladım. Anlatısını, anlatımını çok beni etkiledi. Onun öyküsünü yazdım. Biraz değiştirdim. Bir böyle köyde yaşayan çok fena huylu bir adam var. Varmış. Bu eşiyle yaşıyor. Bütün köy bizar olmuş bundan. Yani çok kötücül bir adam. Öldüğünde öldükten sonra karısı muhtara gidiyor ve diyor ki, "Böyle böyle eşim öldü. Bunun cenazesi ile ilgili bana yardımcı olur musunuz? Ben yalnızım." diyor. Muhtar diyor ki, "Ben o onun için hiçbir şey yapmam." diyor filan. Sonra imam caminin imamına gidiyor. Hocaya gidiyor. O o da diyor ki, "Yani ben o adamla ilgili ne namazını kıldırırım ne bir şey yaparım." filan. Çaresiz böyle bir halde cenaze şeyi almış, cesedi sırtına. Böyle dağa doğru giderken bir hani muhtemeldir bir çukur bulayım oraya atıvereyim üzerini kapatayım diyor. Artık ne yapsın kadınız? Bir çoban varmış kulübede yaşarmış yıllardır. Saf bir adam. Ümmi bir insan. Tabii işi düşen.

O yolu düşen kişiler uğradığında da onlara müthiş bir konukseverlik gösterirmiş. Yüzü daima güler yüzlüymüş. Böyle ikram edermiş filan. Güzel bir adam. Güzel gönüllü bir adam.

O görünce tabii çoban, tabii acıyor. Ben namaz, yani cenaze namazı kıldıramam. Bilmem dua, bilmem ama ben demiş, kazayım yani gömeyim filan demiş. Gömmüş, sırlamış ve başında da bir müddet dua etmiş kendince.

Ertesi gün muhtar ve imam bir rüya görmüşler. O fena adam, ölen kişi, eee, cennetin, böyle cennetül firdevste fevkalade güzel ve neşeli, bir keyifli bir halde filan. "Allah Allah, bu şeytani bir rüya herhalde," diye muhtar uyandıktan sonra kendi kendine söylenmiş. İmam da aynı rüyayı görmüş. Ertesi gün aynı rüyayı bir daha görmüşler.

Bunun üzerine muhtar imama gitmiş. "Ya demiş, böyle böyle ben bir rüya demiş. Ben de aynı rüyayı gördüm. Hayretler içindeyim. Şaşkınım. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ya karısına gidelim demişler. Acaba onda bir şeyler var mı?" Gitmişler hanıma sorular sormuşlar. "Yok demiş ya, gördüğünüz bildiğiniz gibiydi o adam. Yani kötülük ederek yaşadı filan, işte öyle öldü demiş. E peki nasıl gömdün sen bunu? Çoban sağ olsun yardım etti demiş. O çobana bir gidin sorun demiş."

Çobana gitmişler. Çoban demiş ki, "Ya ben hanım zor durumdaydı. Ben de yardım etmek için gömdüm. Fakat namaz falan kıldıramadım. Sadece başında kendimce dua ettim." "Ne dedin? Nasıl bir dua ettin?" demişler. Dedim ki, "Ya Rabbi, şimdiye kadar bana kimi gönderdiysen kulübeme, senin aziz bir misafirin bilip elimden geldiğince ve imkanlarım yettiğinceye ikramda bulunmaya gayret ettim. Şimdi ben sana bir eee misafir gönderiyorum. Birini gönderiyorum. Sen şanına layık davran ne olur ya Rabbi dedim," diye öyle dua ettim demiş.

Bu beni çok etkiledi. Çok etkiledi. Ve mesela bunu ben bir küçürek öykü yaptım. Mesela Burkina Faso Fransa'yla bütün diplomatik ilişkilerini eee bitirdi. Öyle bir haber gördüm. Dedim, "Bu bir küçürek öykü olabilir." Siyahi bir yapı söküm başlığıyla bir cümle bir küçürek öykü yazdım. Burkina Faso şu tarih itibariyle Fransa'yla bütün diplomatik ilişkilerini bitirme kararı aldı.

Bu aslında şunu gösteriyor. Bunu ben çok hep tekrar edip dururum. Her şeyden hikaye yapmak mümkündür. Her şeyin hikayesini yazmak, anlatmak mümkündür. Ve her şey aslında hani Bitgençin'in çok sevdiğim bir sözü var. "Şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur," diyor. "Şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur." Biz bu büyüyü fark edemiyoruz. Gündelik rutinler içerisinde ve o gündelik telaşlar, kavgalar, gürültüler içinde koşuştururken biz bu büyüyü çok fark edemiyoruz.

Mesela Yunus Emre bize bu dikkati veriyor aslında yüzyıllar öncesinde. "Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır," diyor. Bu minicik bir karınca. Gözle zor görülebilen. Yürürken mesela basıp geçtiğimiz filan. Bir karıncaya ulu bir nazarım vardır. Yani büyük bir bakışla, dikkatle bakarım diyor. Bu hem yazmak için hani yazarlık bardağını okumak doldurur, yaşamak doldurur. Aynı zamanda bu gözlem de doldurur. Gözlem önemlidir. O da büyük bir dikkat geliştirmekle mümkündür.

E zaten bir başka nefesinde de nutkunda da eee hani Süleyman kuş dili bilir dediler. Süleyman var Süleyman'dan içeri. "Ou ben kuş dili bilirim. Süleyman söyler bana. İçimdeki Süleyman makamı söyler. O sıfat, o tecelli söyler bana." Eee, çünkü hatırlayınız, eee, yedi iklimin sultanı, geniş mülkün sahibi, büyük kral, peygamber Süleyman Aleyhisselam bir de Belk'ın tahtına göz, kendine ve tahtına göz dikerek gider. Kur'an'da karşısına bir karınca sürüsü çıkar. Ordusuyla giderken hırsla gidiyor. Birden durur karıncalara bakar. Süleyman anladı ve gülümsedi. Ayette öyle geçer. O aslında karınca içindeki hırsın suretidir. Süleyman Aleyhisselam'ın içindeki azalmış, küçülmüş ama hala var. Çünkü karınca hırsın suretidir. Yani [homurdanır] kendisine yetenden çok daha fazlasını toplayıp biriktiren, pek azını tüketen. İşte erenlerin yolları inceden inceymiş. Süleyman'a yol kesen şol bir karınca imiş diyor. O yüzden böyle söyledi.

>> Süleyman'a da birisi yol keser. O da karıncaymış diyor.

>> Eyvallah hocam. Tabii aslında eee roman eee ve özellikle eee romanlarınızda işte o biyografik romanlarınızı haseten ben dostlara belki son sorumuz eee yani evet bir külliyat okuması yapılacaksa eee kıymetli hocamız önemli ama nereden başlanmalı diye böyle belki 10 tane eseriniz diye eee bir soruyla tamamlayabiliriz ama tabii Tabi o ben özellikle ve özellikle biyografik romanlarınızın eee son derece kıymetli oradaki anlatışlar, dokunuşlar eee çok önemli. E tabii sinema mevzusu yine çok önemli eee çalışmalara, belgesellere eee gerçekleştirdiniz ve 4 202 yıllık bir TRT ve önemli eserler sinemaya eee hayatımız açısından önemini ortaya koyan, vurgulayan, kıymetlendirmek için bir nevi sorumluluk üstlenen bir duruş var. Yine çocuklar masal konusu ama belli ki biz istediğimiz kadar arzu edelim. Elbette 50 yılı eee bir geceye eee efendim eee sığdırabilmek mümkün değil. Ama neticede çok önemli hususların eee bu programda kayda geçtiğini ifade etmek isterim. Yani herhalde eee bir taraftan eee medeniyet hafızasını korumaya, e Anadolu mayası dediğimiz o mayanın mayalanmaya bugün ihtiyacımız olduğu için edebiyatın tüm imkanlarını, yazının, sanatın, müzikinin tüm imkanlarının kullanılarak açıkçası eee sağlanmasını arzu eden bir duruş var. Diğer taraftan da son dönemde sadık yalsız uşanlarda eee anahtar bir kelimeden bahsedecek olursak yine bilmiyorum sınırlarımı zorluyor muyum ama bir arınma kavramını ön planda görmemiz herhalde abartı olmayacak. Çünkü eee terk eee feragat, silbaştan arınarak yeniden başlamak aslında eee yani eee yeniden başlama bu kavramlar belirginleşiyor. Eee uzun bir hayat, yazarlık tecrübesi. Eee ve burada aslında yeni bir insan eee ve eee varlık anlayışının ifadesi mi bu diye düşünmek. Veya siz baştan da cahilleşmeliyim diyorsunuz. Elbette bu bir bilgiyi reddetme anlamında değil. Herhalde hakikati yeniden duyabilme eee ve eee eee bir nevi yeni baştan herhalde öğrenme, tekrar tekrar öğrenme arzusu. Eee yani bir taraftan medeniyet hafızası korunuyor. Unutulmuş şahsiyetleri hatırlatıyorsunuz. Ama diğer taraftan da her şeyi unutmalıyım. Eee, eee, hatırlanması gerekenlerle unutulması gerekenler eee hangi ölçüyle ayrılma hassasiyeti burada önemli? Yani o eser okuyuşunda hani neyi okuyacağımız önemli veya ne kadar çok okumamızdan daha önemli bu diye ifade ediyorsunuz. Korunması gereken medeniyet hafızasıyla eee herhalde diğer taraftan da silinmesi gereken de herhalde ben en azından öyle anlıyorum hocam. Nefsin tortuları mı, nefsin istekleri mi, ihtirasları mı? eee ve ölüp ölüp dirilmekte herhalde eee bunu anlamamız eee veya ölmeden ölmek yaklaşımını ifade edişinizden. eee eee ve dolayısıyla bu eee bir bütün olarak başladığımızda bu sil baştan diyebilmek aslında yazarlık açısından da yeni bir başlangıcın veya farklı alanlara açılmanın bir müjdecisi olarak mı? eee veya aslında her yazı, her eser yeni baştan bir başlangıç olarak da eee miı değerlendirmemiz gerekiyor. Eee e bunları da açıkçası biraz daha uzağa kavuşturmanızı arzu ederim.

>> Eyvallah.

>> Yoksa yoksa yoksa gereksiz sorular mı? Onu da değerlendir.

>> Estağfurullah. Estağfurullah. Çok aslında nispeten cevap da lütfettiniz.

>> Tamam. Cevabı da içinde olan bir şey. Yani her sabah gün, gün doğumuyla birlikte her sabah yeni bir başlangıç sil baştan başlamak için. Biz her sabah yeniden başlama başlar gibi eee ilk kez aşık oluyormuş gibi diyor Fetih abi mesela. Öyle başlamak yani her şeye öyle başlamak tabii unutmak eee unutmak da bir nimet. Gerçi insanın bedenine giren hiçbir şey yok olmuyor biliyorsunuz. Yani bir şekilde insan göz ve kulaktan gıdalanıyor. İnsan yediği de içtiğine benzer. Aynı zamanda dinlediğine okuduğuna benziyor. O yüzden onlara da dikkat etmemiz tabii lazım. Belki onları unutmak, onlardan arınmak, yüklerimizden arınmak. Çünkü biz dünyaya geldiğimiz andan itibaren dünyayla bilincimiz uyandığı, uyanmak uyandığı andan itibaren dünyaya bağlar atıyoruz. Yani bu şeyin e gülü gülüver gibi yani gülü ver gibi sürekli bağlar atıyoruz. Onu bağlıyorlar yani sahilde yüzlerce binlerce bağcıkla. O bağlardan tek tek kurtulmak. Ya biz kurtulacağız ya Allah onları bir şekilde şey yapıyor ya. Hani eee Hazreti Ali efendim şimdi o Vefa Apartmanı belki eee o hikaye gerçekten beni çok hala içinden çıkamadığım bir hikaye. Tevfikleri ve ailesi.

>> Orada Tevfikileriye yatsada iken yazdığı 50 kelimek mektupların birinde Vasfiye anne eşi diyor ki

>> Değil mi hocam? Bu mektuplar konusu da aslında başlı başına yani hakikaten bunu çok önemsiyorsunuz. Mektupları oradaki baskı yazılan mektuplar, karşılıklı mektuplar.

>> Aslında mektupların çok edebi açıdan da hafıza açısından da çok önemli kıymeti var. Ama maalesef hayatımızdan >> çıkan hususlardan biri. 1931 yılından itibaren göç ettiği 1961 yılına kadar mektup yazmış Tevfik Bey hiç ara vermemiş. Onlar çok kıymetli. O yüzden yakın tarihimizin de en nadirde şeyleri, parçaları onlar. En kıymetli şeyleri, tanıkları diyor. Dün bir kitapta okudum. Hazreti Ali efendimiz şöyle buyuruyor. İnsanların başına gelen şeylerin, üç sebebi var ve bunlar üç zümreymiş. Düşünün mesela evinden 27 Mayıs sabahı 1960 darbesi sabahı çocuklarının eşinin gözü önünde sırtından yumruklanarak hakarete maruz kalarak alınıp harbiyeye götürülüyor ve o 20 eee yani 29 30 yıllık belki memleketine, milletine yaptığı muazzam hizmetler hiçbir iyilik cezasız kalmaz. Yüzünden yargılanıyor sözüm ona. Tabii orası bir yargısal bir hukuksal bir süreç değil. Yassa da orası bir esir kampı. Orada zindan tutup zindana atıyorlar. Esir ediyorlar yani aslında tutsak. Neyse. Ve Allah insanı iddiasından vururmuş. Hem memleketine çok aşık hem de makam aracına evladını bindirmeyecek kadar hasta olan bir evladını okula bırakmayacak kadar yolu üstünde üstelik hassas bu konuda iki dava açılıyor işte hiyeti vataniye ve şey suistimal davası kamu suistimal ağır yani imtihanı diyor Vasfiye anne de ilkokul mezunu bir hanım. Bakın o yazıyor bunu. Dün diyor bir kitapta okudum. Hazreti Ali'den naklen diyor ki insanların başına gelen fena şeylerin üç sebebi varmış ve onlar üçümreymiş. Birincisi şaşkındır. Neden bunu yaşıyorum diye. Bu benim başıma geldi diye. Anlayamaz ve şaşkındır. İkincisi bir fenalık yapmıştır. Allah o fenalığı sevdiği için merhametinden o fenalığını temizlemek, silmek ister. Üçüncüsü Allah sever ve onu yakınlaştırmak ister. Pardon dört şeyi varmış. Sebebi >> derecesini artırmak. Evet. >> Evet. Dördüncüsü ise zaten yakındır. Ondan daha çok niyaz sesi duymak ister. Şimdi bakınız eee ne kadar buyurduğunuz gibi mektuplar önemli. Bir de yani sadece bu anekdotun bile yer alması benim için bir metni yazmaya yeterli. Yani o bir yıl uğraştım ben o aileyle Vasifiye anneyle rahmetli kızları Ayşe abla ve Cahit ablayla damadı Ayhan beyle filan dinleye Cahit abiyle oğlu onlardan kayıtlar yaptım işte araştırmalar yaptım. Meclis tutanaklarına girdim. Mesela Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin ne kamu arazisi tahsis edilecek? 52.000 dönüm arazi düşünüyor o. Çünkü bir bozkır Ankara ve bir orman yapmak istiyor aynı zamanda kendisi. Muazzam bir şey o. Bugün Ankara'nın Akcihi OTE ormanlarıdır ve tefkileriye borçluyuz. Mevz meriyette olan, yürürlükte olan kanun buna izin vermiyor. Yani kamu arazilerinin üniversitelere tahsisiyle ilgili kanun buna izin vermiyor. O yüzden kanunu değiştiriyor. 1954 yılında kendisi kanunu hazırlıyor. Kanun taslağını başvekilde onaylayınca onu komisyona getiriyorlar. Komisyondan meclise sevk ediyorlar. Mecliste de müzakereler sonunda kabul ediliyor. Ben o dönemde meclisteki müzakerelerinin yer aldığı meclis tutanaklarını inceledim. Mesela o kadar yoruyorlar ki tefikleriyi. E hatta ilk önce Antalyalı bir Yörük milletvekili Mehmet Bey galiba birlikte gidiyorlar. Efendim diyor başvekile Menderes'e. Biz diyor 52.000 dönüm bir arazi düşündük. Arazinin yerlerini tespit ettik. İçinde eskiden askeri tesislerin de olduğu yapıların ama metruk olan, terk edilmiş olan bir bölge de var. Bugünkü işte ot arazisinin bulunduğu yer filan filan parça arazileri var. Onları birleştireceğiz falan. 52 dönüm zannediyor Menderes ilk. [kahkaha] E pek güzel olur diyor filan. Sonra 50.000 dönemi olduğunu birden düşününce aa filan dikkatli bir şekilde deli misiniz siz diyor. Tebik Bey'in cevabı enteresan. Diyor ki Mehmet Bey de ben de deli değiliz akıllıyız. Ben hemşliyim o Antalyalı. İkimiz de diyor ormanlık alanlarda, orman yeşil alanlarda büyüdük. Ankara Bozkur bir orman lazım diyor. Şimdi sadece OTÜ bakın 4 üniversite biliyorsunuz 1950 yıllar önce Türkiye'de 3 üniversite var. 2,5 üniversite var. Ankara, İstanbul ve Yüksek Mühendis Mektebi. Yani İstanbul Teknik Üniversiti. Dört üniversite Ege Üniversitesi de dahil. İşte Erzurum Atatürk, Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi ve OTTÜ. Yani hocam bakınız bir adam >> hakikaten yani bir tefikileri merhumun üniversitesiyle belki ODTÜ'de özellikle bir müstakilen ders olması lazım. Tabii >> yani bu dendi bugün nerede bu alanlara erişmek ve ulaşabilmek mühendislik >> yine im hatiplerin >> imam hatipler mevzuunda okullarının açılmasında >> eee ve devlet hizmetinde, barajlarıyla efendim yaptığı mühendislik çalışmalarıyla ve kamu malını helali ve haramıini gözetmesi. Eee, onun için hakikaten bu değerleri tanıtıyor ve kuşaklarla irtibatını, kurma gayreti başlı başına son derece kıymetli. Yani onun için bunlar eser değil de yani ben şimdi her bir konumla ilgili değerlendirme bütün okumaları yapınca hocam böyle kendi açımdan bu neye tekabül eder baktığımda herhalde sizinle ilgili en bariz ifadelerden biri malum hadiste öyle diyor efendimiz hayi diyor kim bir hayra delalet ederse aracılık ederse bizzat onu işlemiş gibidir. Şimdi düşünün bunlar nice insanların, toplumların hayatına yön veren, değer katan, değer üreten insanlar ve bunlardan ilham alınmasına ve bu toplumun ne güzel değerleri yetiştirdiğine, dünden bugüne ve onların hakikaten yolumuzu aydınlatabilecek, umutlarımızı artırabilecek hususlar olduğuna. Ama diğer taraftan da yine ısrarla en azından ben kendi çapımda bu programda yapmaya çalıştığım bu değerler bir yerlerde şehit edilen sadece değerler ölen dünyamızı terk eden değerler değil aslında. Bugün içimizde yaşayan değerler de var. Ben programı başladığımda zirve şairlerimizden şiirler diyorsunuz. Zirveyi nerede bulacaksınız?" dediler bu isimleri. Yani illa zirve olmak için ölmek mi lazım? Ölünce aynı insanlarla ilgili birtım değerlendirmeler yaşarken bu Anadolu toprakları, bu vatan hiçbir zaman velisinden arifinden, hikmet erbabının efendim eksik olmadığı topraklardı. Mesele onları bulabilmekti. Onun için müthiş bir işçilikle modern anlatımla yani siz işte şurada bakıyoruz Rumi işte Hayyam da bu son günlerde okudum tekrar hocam bunları. Hallacı Mansur da yani gelip bugünümüze Ankara'nın sokaklarında, İstanbul'da, Adana'da bu insanları yeni bir dille insanımıza hayatımıza dokunmalarını temin etme gayreti her türlü takdirin ötesinde bir duruştur. Rabbim onun için herhalde sizi motive eden unsurda kişi ölür, amel defteri kapanmaz. Geride güzel eserler bırakanlarınki kapanmaz diye. Herhalde hiç şüphe yok ki hani bunlar eser mi diye ifade ettiğinizde bunlar eser değilse nedir eser diye aczane ifade etmek isterim açıkçası. Evet. Bu güzel dilekleriniz için, sözleriniz için teşekkür ederim. Sağ olunuz üstadım. Lütfen.

>> Hocam şöyle bir yapalım mı? Şimdi bir de tabii gerçekten sizin o konuşmada, yazmada, duruşta nezaketinizi görüyorum ama 3 saatile bulan bir program var. Sizin sabr sabrınızı istismar etmek de istemem açıkçası ama şöyle bir toparlamada arzu ederiz. Yani bu kadar güzel hizmetler yapılınca hikmet müminin yitik malıdır. Nerede bulursa alır yaklaşımında nerede varsa ki oradaki yaklaşımınız doğuyu da batıyı da bileceğiz ama doğulu olmadığı doğulu olduğumuzu unutmayacağız sunda olduğumuz gibi aslında güzel yapılan çalışmaları nerede bulursa hem okuyan hem hayatımıza, insanımıza tanıtmaya çalışan bir yaklaşım. Ama bu çalışmaların da diğer insanlar açısından da bilinmesi adına yani bu alem şumul hakikatlerin diğer dillere çevrilmesi noktasında da aslında sizin eserleriniz herhalde başta işte Mevlana olmak üzere birçok eseriniz birçok dile çevrilmiş durumda. Yani açıkçası nasıl ki Yunus'umuz, Mevlana'mız ülke sınırlarını çağları açtığı gibi bu noktada kendi dilini, kültürünün sınırlarını taşıyan bu estetik değerleri ve insanlığın ortak yaralarına dokunsun, melhem olsun diye aktarmanız tabii bunun olabilmesi için de aslında önce kendi toprağında milletimizin bu derinliklere bağlı olması gerekir. Yani dünya dillerinde okunmak, dünya dillerinde bu eserlerin takip ediliyor olması veya bu noktada yapılan gayretleri ve tesirleri ve etkileri adına hocam bu bir değerlendirmenizi isteyeyim. Ardından son sorularla programı inşallah tamamlamış olalım.

>> Eyvallah, çok teşekkür ederim. O bakımdan evet gerçekten şanslı sayılabilirim ben Deniz. Son dönemde Türk edebiyatının kıymetli yazarları, eserleri, kitapları çeşitli dünya dillerinde yayınlanıyor. Kültür Bakanlığı'nın Kültür Turizm Bakanlığı'nın TEDA projesi bağlamında da bu çok destek görerek Bendenin Gezgin kitabım, romanım çok yayınlandı. Yani hem batı dillerinde hem doğu dillerinde çok yayınlandı. O vesilelerle çok da festivallere ve toplantılara gittim. Diğer kitaplardan da Hayyam olsun, Rumi olsun, diğer öykü kitaplarımız filan da Can ve Elmas. Galiba bir 15 16 dil oldu. Belki daha fazla diyebilirim. Son dönemde biraz Doğu dillerine daha ağırlık veriliyor. Yani geç 2 ay önce galiba 2 ay önce bir ay içerisinde 6 kitabımız 4 kitabımız 6 dile verildi, satıldı. İşte Arapça, Suudi Arabistan'a, Kazakistan'a, İran'a, mesela Afrikaya, ondan sonra bir Afrika ülkesine verdiler. Dolayısıyla o vesilelerle oradan da Endonezya'ya birçok sağ olsun okuyucu dostlarımızla da tanıma ve tanışma imkanlarımız oldu. Çok güzel şeyler yaşadık. Yani hem işte Almanya'da, Fransa'da, Bulgaristan'da vesaire hem de diyelim Belarus'ta hem de Endonezya'da, İran'da filan ve diğer ülkelerde. Bu bakımdan şanslı sayılabilirim ben Deniz.

>> Eyvallah hocam. Son bölümü de şöyle 3 be soruyu birleştirerek açıkçası yani bir dijital hız parçalanmış dikkat ve kısa içerikler çağından döneminden geçiyoruz. Dolayısıyla derin okumaları pek de mümkün olmuyor. Yani bu alışkanlığı kazandırmak mümkün mü? efendim yine günümüzde yazarlıkta görünürlük, popülerlik maalesef bu edebi değerin önüne geçebiliyor. Ama burada da bir kalıcılıktan elbette söz etmemiz söz konusu olmuyor. yani bu denli eserleri olan bir değerimiz olarak 200'e yaklaşan eserlerinizi elbette gönül arzu eder ki okunmuş olsun ama başlayacak olsa hangilerden başlamasını önerirsiniz? sorusunun doğru olduğunu düşünüyorum. Yani siz nereden başlamanın da önemli olduğunu söyleyensiniz. Sizin eserlerinizle ilgili de elbette her biri ayrı bir emek, her biri ayrı bir değer. Ona hiç şüphe taşımaz ama neticede 200 esere de aynı anda başlamak mümkün olmadığına göre burada da bir yaklaşım olacak olsa ne dersiniz?

>> Eee yani bugün insanımızın Evet. Kayıplarımız var. Değerlerden kayıplarımız var. Kalpten, merhametten, hafızadan, estetikten, dostluktan. Tabii yani eee bunlar maalesef ve maalesef tabii dedim ya keşke zaman olsaydı. Tabii Fetih abiye zaman zaman vurguda bulundunuz ama e dostluk adına dostluğa neden ihtiyacımızın olduğu bir dönemde herhalde onun dostluk manifestosu başlı başına her bir gönüllere nüfuz edebilecek kadar hem samimi ve içten hem de son derece kıymetli ve önemli. Yani dolayısıyla kalp, merhamet, efendim aidiyet gibi, hakikat gibi, maalesef kaybedilen değerler var. Medeniyet hafızamızı gelecek neslere aktarabilmek için yazarlara, yayınlara, yayıncılara, üniversitelere, televizyonlarına müthiş görevler. Yani burada tabii her biri özetleyeyim diyorum ama her biri ayrı bir konferans konusu olacak kadar derinlikte ama bunlara yoğunlaşan bir isim var karşımızda. Bunu anlatmak isterim. Bir de hakikaten bu kadar yazdınız yani insanlar bazen böyle hayatın sonuna gelince keşkeleri, ahları çok olur insanların ama elhamdülillah gözüken o ki siz hakikaten ahvah etmeye ihtiyaç duymayacak kadar önemli eserler ortaya koydunuz. Ama yine de Rabbim ömür verirse bundan sonrası için düşündükleriniz ve yine bugün yeniden 20'li yaşlarda olsaydınız babanız aileniz tıp derken yine edebiyat der miydiniz? ve dolayısıyla herhalde bir insanın, yazarın geride bırakacağı kalıcı eserleridir. Ve her birimizin bırakacağı tek söz diyorsunuz. e sadık yalsız uşanlardan geride kalmasını arzu ettiğiniz ve anılmasını ve sizin bilinmesini ve sizi gerçek anlamda tanım anlaşıldığınızı ifade eden kavram kelime nedirle açıkçası sorularımı ben tamamlamış olayım.

>> Eyvallah. zordu yani hakikaten bu kadar derinlikli, bu kadar kapsamlı bir yazı hayatı mücadelesi, gayreti ve duruşu olan isim. Ancak bu kadar olabildi dostlar. Gecenin bu saatine kadar hakikaten sabırla dinleyen, izleyen ama her şeye rağmen değdi diyen dostlarımıza da kalbi şükranlarımızı ifade ediyoruz. Hocam.

>> Ay çok teşekkür ederim. Bu çok görünür şey kısa ve şey metinler. Aslında biraz bu muhteva yani içerik formu belirleyen bir şey. Yani anlatmak istediğinizi bazen bir kelimeyle bir cümleyle mesela o işte Mopasa'nın ünlü küçürek övgüsü tek cümleden oluşan satılık bebek ayakkabısı hiç kullanılmamış. İkinci el hiç kullanılmamış. Şimdi onun gibi bazen bir cümle, bazen 10 sayfa, bazen 100 sayfa yetmeyebiliyor. Ama hani bizim romanın o sosyolojiyle yani sanayi sonrası biliyorsun burjuvaı anlatmak üzere doğmuş. Yani o Tostoy romanları filan o dönem yok tabii. Yani artık hani her toplumsal kültür, toplumsal ortam kendi formunu da anlatı formunu oluşturuyor. Ben bu kısa öyküleri, küçürek öyküleri, menkıbe veya mesel gibi olan şeyleri çok seviyorum ve bunların okura, günümüz okura, okuru yani nispeten daha sabırsız olan günümüz okuru için ideal olduğunu düşünüyorum. Bir de bu sosyal medyumların yaygınlaşması ve oralarda yazarların değil de daha çok kitapların ve onların onlardan naklen sözlerin yer almasının daha elverişli olacağını düşünüyorum. Çünkü yazar bir özne olarak çok fazla yer aldığında kitap nesne haline geliyor. Nietzsche'in bir sözü var. eseri konuşmaya başladığında yazar susar diyor aslında. Hani o o şey, sosyal medyumlarda daha çok yazarın kitaplarının, kitabının, sözlerinin yer alması daha elverişli bir şey. Tabii kendisi de bir özne olarak merak ediliyor aslında. Bunun bir sakıncası olduğunu hiç düşünmedim, düşünmüyorum. Yani bunlar rakip alanlar da değiller aslında. Televizyon, film ve diğer sosyal medyumlar bütün türevleriyle, örnekleriyle edebiyatın en azından kitapların duyulmasını, yazarla ilgili bilgilerin yayılmasını vesaireyi temin edebilir. Yani okuma iştiyakını belki kamçılayabilir, artırabilir. O ölçürülen işlevleri de olabilir. Daha pragmatik de düşünmek gerekebilir. Diğer hususlarla ilgili genel bir şey arz edeyim. Bizim en belki ihtiyaç, şiddetle ihtiyaç duyduğumuz şey bir kendi kimliğimizin, tarihimizin, hafızamızın, medeniyetimizin ayrıntılarına vakıf olmak, ruhuna nüfuz etmeye çalışmak. Aslında edebiyatın belki temel işlevlerinden biri bu. Mesela tefsir, siz daha iyi bileceksiniz. Tefsir diye bir şey var. Alan var, tür var. Bir disiplin var. Bir de tevil diye bir şey var.

>> Evet.

>> Mesela tevilat diye eserler var. Tevil evvele götürmek demek.

>> Evet.

>> Kökene götürmek. Yani bu Japon bilgelerin, uzakdğulu bilgelerin gey dedikleri yani sanatın bir işlevi. Gey nedir? Yani sizi evvele, kökeninize, kaynağınıza götüren şey bunu sanatlar değil sadece zatlar da yapar diyor. Bu Heidigen'in bir Freburg'da rektörken yaptığı bir kolokum var. Oraya davet ettiği bir Japon bilge var. Onunla kollokyum sonrası yaptıkları bir sohbet var. Onu okumuştum ben. Deniz o kolokyumdan belki daha kıymetli bir şey odasında sohbet etmişler birkaç saat. Orada Haydiger ısrarla soruyor. Şematu galiba böyle bir ismi diyor. Siz zanaatları da sanat olarak mı görüyor? Tabii diyor. Yani bir kilimin dokunması, bir bakırın işlenmesi. Bunlar da sanattır diyor. Bunların gelenekte yani işlevi neydi diyor? Gey yaparlardı diyor. Kökene götürürlerdi. Bizde de öyle. Mesela bir Yörük kızının ş ben onu bir öykü olarak yazmıştım. döşed yaptığı bir kilimde, dokuduğu bir kilimde kilime baktığınızda da bütün 1000 yıllık, 2000 yıllık, 3.000 yıllık mitler, mecazlar, semboller, mazmunlar filan ortaya çıkar. Bizim böyle bir şey yani biz biz denilen kavramın içinde neler oluyor, neler var? Bunu bir defa yansıtması, deşmesi. İkincisi, doğudan, batıdan, Uzak doğuan, Ortadoğu'dan gelen ve bizim toplumumuzun yani değişimin ürettiği, sokağın ürettiği soru ve sorulara cevap aramaya çalışan, o soruları anlamaya ve cevapları cevap aramaya çalışan bir işlevin de olması gerekiyor zannediyorum. Bu bakımdan da bizim sanata çok, bilhassa edebiyata çok sıkım sıkı sarılmamız, çok önem vermemiz gerekiyor. E bunu biz büyüklerimizden hani Feth abiyle bitirelim dilerseniz. Hemine selam olsun.

>> O dostluk sohbeti dediniz. Orada bile hatırlayınız. O mesela çok teşvik edermiş. Yani şiiri yayınlanmış dergide bir gencin.

>> O dergiden 10 tane almış. Kaldığı yurdun önüne gitmiş. Saatlerce beklemiş. Genç okula gitmek için çıktığında yanına gidip ceketini ekleyip efendim bensin hayranızım. Çok siz çok büyük bir şairsiniz. Daha ilk şiir yayınlanıyor ama ayağına indiği için ondaki yeteneği görüyor. Tabii bu çok önemli bir şey. Çok kıymetli bir şey. Bu bu yüzden böyle bir tür dokunarak şey yaptığı bir sürü bir dolu insan var. Yani müthiş insanlar yetiştirmiş. O açıdan bir defa insan kendine dost olacak. Kendisiyle barışık olamayanlar varlıkla barışık olamazlar diyor. Alemle varlıkla, hayatla barışık olamazlar. Yaratanla barışık, yaradana dost, dosta dost, kendine dost, uzuvlarına dost, komşuya dost, tarihe dost, coğrafyaya dost, efendim mesleklere dost, dört mesleği ayırın diyor. Onları ahi sistemi içine bile almamış. O Ali Osman diyor birisi kasaplık. Her mahalleye bir kasap lazımdır beyefendiler. Ama o siz o siz olmayın diyor. Sakın maktul olun ama katil olmayın diyor. Kan dökücü olmayın. İşte kasab olmayın. Gas şey tellak olmayın diyor. Yani hamamda insanları yıkayan olmayın. Onlar >> pirlerini ortaya dökün.

>> Evet.

>> Çıkarır. Allah'ın setler oluup vasfını rencide ederler. Sakın o siz olmayın diyor. İşte reklamcı olmayın diyor. Tellal olmayın diyor. Ondan sonra yani yalan söylemeyin. Çünkü bakın asri saadet nedir? Hani Vitgençin'in bir lafı var. Kişi yalan söylemiyorsa yeterince özgündür diyor. Asrı saadetin asrı saadetin en büyük ilkesi neydi? Yalan. Yoktu. Yalanı ortadan kaldırdı. Yani yalan söylemediğimizde asrı saadetimiz başlamış demektir. Demek bu. Peki bu hani hiç aşık oldun mu? Hiç secde ettin mi? Söyle bakalım dost kime denir? Burs mülakatındaki sabit soruları.

>> Dost kime denir? İşte siz bir cevap veriyorsunuz. O şöyle diyor: "Dost ol kişidir ki öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede dostunun ölüm yatağına yatar. Ona şah-ı velayet denir. Dost ol kişidir ki yarı gardır. Kucağındaki aziz emanetin farkındadır. Gömleğinden kestiği her bir parçayı bir deliğe tıkayandır.

>> Son deliye tıkayacak parça bulamaz. Ayağın tabanından yılan ısırır. İşte dost budur. Şimdi bu Feth abinin, Fetih abi bakın kendisi hukuk tahsil etmiş. Spor sergi sarayı müdürlüğü yapmış. İşte Milli Eğitim Bakanlıa özel Kaya Müdürlüğü yapmış vesaire. Dip bir ara diplomatik bir görev de almış Almanya'da. Fakat Anadolu'da çıkan dergileri de okuyor, takip ediyor, abone oluyor. Arapgir postasında yazılar yazmış.

>> Evet.

>> Uyanan Afrika diye yazı yazmış. Bakın Tunus'la ilgili yazı yazmış. Türkiye büyükelçilik açtığı için onu yücelten bir yazı yazmış. Teşvik eden. İşte Çekoslovakya ile ilgili yazı yazmış. Polonya ile ilgili, Macaristan'la ilgili yazı yazmış. 196768 senelerinde ve şeyde Büyük Britanya elbet yıkılacaktır diye bir yazısı var. 67'de yazdığı Arapgir postasında yani Malatya'nın bir bel ilçesinin de çıkan bir yerel gazetede edebiyat dergilerini takip ediyor. Yazarları okuyor. Dostları arasında Tarık Zafer Tunaya da var. Kendisini sevenleri arasında Esmer Seki Eyüpoğlu da var. Cahit Tanyol da var ahbaplar arasında. Behçet Kemal Çağlar Bey'e Galata Köprüsü'nün üzerinde Allah diye defalarca bağırtıyor. Akşam vakti böyle enteresan ve edebiyata çok kıymet veriyor. Edebiyat >> tüm edebiyat dünyası da aslında deve dişi gibi insanlar kendi ardından onu rahmetle, minnetle >> tanıyor, saygı duyuyor. İli yapılan sempozyumlar, >> oturumlar ve ve çok daha önemlisi insan kalbine, ihtiyaç sahibine, nice insanların okumaya, bursa ihtiyaç duyanlar değil mi hocam? Bunlar son derece kıymetli ve ilgili. Yani insana ayrılan zaman ve onun için yapılan fedakarlık.

>> Tabii insan düştüğü yerden kalkar diyor.

>> Evet.

>> Bizi nerede nasıl düşürdüler oradan kalkacağız tekrar. İşte Nuri Pak'nin arkasında Fethi Bey var.

>> Evet.

>> Bağlanma kitabı onu anlatır zaten. Edebiyat dergisinin ismini bile o vermiştir. Yedi güzel adamın Akif İnan hariç, diğer Nuri Pakdil hariç, diğer üyeleri diyelim in azizleri Abdurrahim Efendiydi. Abdurrahim Erzincani Reyhane Hazretleriydi. Fakat aynı zamanda hocaları da Feth Beyd kılavuzları ve dolayısıyla bakın edebiyatın, sanatın biz fikrin, kültürün ne kadar kıymetli, önemli olduğunu sadece buradan idrak edebiliriz. Onun bir sözüyle ben noktalamak isterim. Peygamberimizden naklen bir gelen bir haber var malum. sebepsiz hüzünleniyorsanız biliniz ki Allah'a çok yakınlaşmışsınızdır. Ona melal deniyor bizim lisanımız.

>> Evet.

>> Çok teşekkür ederim.

>> Eee, biz teşekkür ediyoruz hocam. Yani çok soru hazırladık, bir kısmını atladık ama belki en önemli soruyu da belki kaçırmış olabiliriz. Yani bilemiyorum sizin bu soruyu da. sorulmalıydı diyeceğiniz bir soru varsa onu da siz lütfen tevcih ediniz. İkincisi de yine bu eserler noktasında öncelikli 3 be eser zikrederseniz ne ne dersiniz?

>> On arz edeyim tabii. Estağfurullah onu da arz edeyim efendim. Vefa Apartmanı ile başlanabilir okumak isteyen dostlar

>> Evet.

>> Rumi belki ikinci sırada okunması gereken bir çok uğraştık. Rumi için.

>> Evet. Evet.

>> Gezgin yine bizim ilk öz ağrılarımızdan biriydi. Muhyiddin Arabi Hazretlerini konu ediniyordu. Niyazi Mısri'yi anlatmaya çalıştığımız Anka var. Harani Hazretleri ile ilgili yazdığımız cam ve elmas var. Sonra Hayyam biliyorsunuz üst düzey bir sembolik yani meyhane sembolizmin şiirlerinde kullanmış. O yüzden aley onun hakkında son derece yanlış şeyler oluşmuş. Maalesef o ezberleri nispeten bozmaya çalışan onun derin irfanına ve bilim dünyasına yolculuk yapan Hayyam var. Şey adıyla da bir adı da şeydi Hayyam'ın. Ya öyle ilk vefa apartmanıyla başlanabilir.

>> Evet.

>> Bir de bir seri yaptım ben Deniz. Böyle mecluplar mecluplar. Aşıkları, kimsesizler, yoksullar, yetimler, çöp toplayıcıları filan böyle gönlü güzel insanlardan oluş şey yapıyor. Onu bir altı bölüm filan altı ayrı kitapta topladık, yazdık. Allah'ın adamları, Ters Lale, Silbaş'tan, iki semazen bir palyaço vesaire gibi. Onlar, da okunabiliriz üstadımız.

>> Evet hocam. Kapatalım mı programı? Ne dersiniz? İnşallah sizi yeterince yani maksadımız, niyetimiz, gayretimiz belli ve gecenin bu saatine kadar ilgili dostların da takibi de belli. Bana göre güzel bir programı daha icra etmiş olduk. Dostların son mesajlarıyla programı kapatmak isterim. Rabbim ömrünüzü, hizmetlerinizi bereketlendirsin. Ve niyet ettiğiniz nice eserleri de yazmayı ve bizlere de okumayı nasip etsin inşallah.

>> Çok teşekkür ederim. Amin. Cümle

>> Yavuz anlatımıyla kalplere sükunet telkin ediyor. Kıymetli Sadık hocamız selam olsun diyor. Ayç Kantoğlu hocamız teselli oldu. Aşk olsun diyor. Yetkin hocam tarihi, arkeolojik ve kültürel bilgileri harmanlayan, kaynaştıran bir analitik cevap aldık. Biz anladık. Teşekkür ederiz. Sadık kardeşimiz, "Edebi bir bakışla üslubunuzu güzelleştirdi. Sağ olsun." diyor. Bu akşam yorulduk ama harika bir program izledik. Konuşan, konuşturan iki güzel insana çok teşekkür ederiz. Sizleri sevgi ve muhabbetle kucaklıyoruz. Sağ olsun Uriye hocamız, doktorumuz bu saate kadar burada teşekkürlerini ifade ediyor. Furkan Bey, "Hakeza öyle. Hüseyin Doğan, "Rabbim razı olsun, emeğinize sağlık." diyor. Ruki Aydın hocamız değerli üstadımızdan. İnsanın kamilleşmesini, bir medeniyetin tasavvurunu, inşasını dinledik. Manevi bir yolculuk yaptık bu akşam. Gönüllerimiz şad oldu. Her ikinize de binlerce teşekkür ederim. Yetkin hocamız bu akşam bir edebiyatçı olmak için neye ihtiyaç var ve ne yapmak, nasıl yapmak sorularına cevap aldık. yazar olmak isteyenlere duyurulur." diyor. Evet. herhalde Ahmet hocam hemen o bölümü açıklamadığımız için üstat okunması gereken ilk 10 kitabı söylemedi diyor. Dolayısıyla onları da Ahmet hocam zikrettik sanıyorum. Evet hocam.

>> Bize tavsiyeniz, öneriniz, programla ilgili söyleyeceğiniz tavsiyeleriniz olur mu hocam?

>> Efendim, estağfurullah. Sadece bu Yaman Diamandi romanını yazarken öğrendiğim bir şey var. Onu kullanıyorum ben gündelik yaşamımda. E dostlarımız biliyordur gerçi de. Yani kendini sadece kendini hakka tasadduk eden, iktidarından, ailesinden, servetinden vazgeçen İbrahim Etem büyüğümüzün, sultanın hatırına yapılan bir dua. Bir şeyi yitirdiğinizde ki bu oluyor biliyorsunuz. Anahtarımızı yitiriyoruz, telefonumuzu nereye koyduğumuzu unutuyoruz. söylenen bir şey. Ben bunu çok denedim. Oluyor dostlara tavsiye ederim. İbrahim Etem dede. Gömleği keten dede. Anahtarımı kaybettim. Anahtarımı bul dede. İbrahim Etem dede. Gömleği keten dede. Anahtarımı kaybettim. Anahtarımı bul dede. Çok denedim bunu ben. 30 saniye içinde filan buluyorsunuz. Hatırlıyorsunuz.

>> Evet. Çok güzel. Bir de Gönenli Mehmet Efendi üstadımızın, hocamızın ruhaniyetine selam olsun.

>> Onun bir duası var. On onunla onu dostlarımız için yapmak isterim. Ya Rabbi razıyım senden. Sen de razı ol benden. Hayırlar yaz başımıza, iyileri çıkar karşımıza.

>> İnşallah. İnşallah hepimiz için. Evet aziz dostlar, kıymetli dostlar, gecenin bu saati ne kadar? 3,5 saattir. Evet, bu program bugüne kadar olan programların rekoru oldu. 3 saat 26 dakikayı görmüştük. 3,5 saati de bulduk. Zor ama biz bir hafıza gereet bir kayıt yapıyoruz. Bizim programımız hız ve has peşinde koşanların değil, iz peşinde koşanların programı. Evet. Değerli dostlar bu akşam yaklaşık yarım asırdır aşk ve heyecanla kalemini hakikati insanı ve medeniyetimizi anlatmaya vakfeden öyküden romana, biyografiden masala, denemeden belgesellere uzanan zengin bir yazı iklimini hep birlikte tanımaya çalıştık. Takdir edersiniz ki bu kadar geniş bir muhtaviyatlı eserleri tek tek konuşma imkanımız yoktu. Biz bu eserleri doğuran kalbi, besleyen irfanı, medeniyet tasavvurunu, yazıyı bir emanet olarak nasıl gördüğünü ele almaya çalıştık. Bir bu akşam bir kez daha gördük ki kıymetli hocamızın eserlerini birbirine bağlayan asıl damar hakikati arayan insanın yolculuğudur. Çocukluktan şehre, hafızadan merhamete, kalpten hikmete, feragatten yeniden başlamaya uzanan bütün bu duraklar aynı büyük yürüyüşün farklı menzilleridir. Çünkü medeniyetler yalnız büyük eserlerle yaşamaz. Medeniyetler o eserleri yazan kalplerin, o kalpleri taşıdığı hakikatin ve irfanın yeni nesillere aktarılması ile mümkündür. Kıymetli hocamız, sadık yılsız uçanlar. 50 yılı bulan yazı hayatı boyunca medeniyet hafızamızı günümüze, günümüzün diliyle yeniden görünür kılmaya büyük bir gayret ve emek sarf etmiştir. Biz de 5 yılı aşkın zamandır her cumartesi akşamı saat 22.00'de ile gerçekleştirdiğimiz bu programda yaşayan kültür, edebiyat, sanat ve fikir insanlarımızı milletimizle buluşturmayı, onların fikir ve eserlerini kayıt altına alarak gelecek nesillere aktarmayı, bir bakıma çağımızın kültür ve medeniyet hafızasını mütevazi bir katkı sunmayı hedefliyoruz. bu vesileyle eng birikimini, samimi duruşunu, değerlikli, derinlikli değerlendirmelerini bizlere ile paylaşan kıymetli hocamıza gönülden teşekkür ediyor. Kalemine bereket, ömrüne bereket. Nice güzel ve yeni hizmetler diliyoruz. Siz kıymetli dostlarımızı da programımızı takip ettiğiniz için, değerlendirmeleriniz için, yorum ve katkılarınız için, kültür yolculuğumuza, medeniyet yolculuğumuza, irfan yolculuğumuza tanıklık ve ortak olduğunuz için teşekkür ediyoruz. İnşallah önümüzdeki cumartesi akşamı yani 25 Temmuz 2026'da yine saat 22'de yine kıymetli bir akademisyen ve edebiyat insanı Doçent Doktor Salih Uçak hocamızla canlı yayında konuğumuz olacak. Şimdiden bütün dostlarımızı davet ediyoruz. Biliyorum yaz geldi. Cafer Bey ara yok mu diyorsunuz. Yemeye ara yok, içmeye ara yok. tatile ara yok da okumaya, edebiyata, sohbete mi ara vereceğiz? İnşallah rabbim sağlık ve afiyet lütfettiği müddetçe 5 yıldır olduğu gibi yine aralıksız yılın 52 haftası programlarımızı sürdürmeye devam edeceğiz rabbimiz lütfettiği müddetçe. Tekrar hocam hürmetlerimi sunuyorum. İzleyenlere de kalbi şükranlarımı arz ediyorum. Yeah.