📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Bir solcunun gözünden İslam tarihi ve felsefesi...

Sadık Usta ile Felsefe Atlası2:19:07

Transcription

[Müzik] Değerli arkadaşlar merhaba. Yeni bir programla karşınızdayız. Bugünkü programımızı ilan etmiştik daha önceden. Bir solcunun gözünden İslam tarihi demiştik. YouTube'da acaba gösteriyor mu diye bakmıştım. Bir solcunun gözünden İslam tarihi felsefesi başlıklı bir program düzenlemeyi kararlaştırmıştım geçen hafta. Biliyorsunuz bugün o konuyu konuşacağız. Biraz sabrınızı rica edeceğim çünkü uzun bir konu bu aynı zamanda.

Birincisi neden, eee, solcunun gözünde? Çünkü bir arkadaşın sorusu böyle. Nedeni şu arkadaşlar. İslam tarihi genel olarak veya İslam'la ilişkilendirilen kelam, felsefe ve benzeri sorunlar daha çok İslami çevre tarafından yanıtlanıyor ve onların ilgi alanlarına giriyor. Ne yazık ki üzere de belirteyim tabii bu aslında bizim bir eksiğimiz. Sol genellikle bu konuya uzak duruyor. Yani İslam din meselesi bizi çok fazla ilgilendirmiyor denerek onun dışındaki sorunlara daha çok eğiliyor. Bunun ben doğru olmadığını düşünüyorum. Biliyorsunuz bununla ilgili de çok kez ifadelerde bulundum. Bunun sosyal medyada bunu çok sık tartışıyorum biliyorsunuz. Şayet biz Türkiye'de toplumda etkin olmak istiyorsak, toplumsal kültürün damarlarına bizim hakim olmamız lazım. İslam bu damarlardan biridir. Yani hem inançlar dünyası hem etnik yapı ama aynı zamanda başka kültürel gelenekler bizim toplumumuzun geleneklerini oluşturuyor. Kültürel yapısını oluşturuyor. Bu bakımdan tabii kültürel yapının en çok yansıdığı alan kuşkusuz düşüncedir. Bu bakımdan da bizim, inançlar dünyasına, özellikle de İslam dünyasının tartıştığı konulara eğilmemiz lazım diye düşünüyorum. Bu bakımdan da İslami çevreden farklı bir bakış açısına sahip olduğum için. Çünkü İslami çevre daha çok meseleleri İslam düşüncesi içinde kavramaya ve açıklamaya çalışıyor. Yani esas olarak eleştirileri kabul etmiyor. Sorgulamayı kabul etmiyor. Dolayısıyla hep mantık yürütmeyi iddia edilenlerin yani 7, 8 ve daha sonraki yüzyıllarda iddia edilen argümanların kanıtlanmasına yönelik bir tartışma yürütüyor kendi içinde. İşte bu nedenle hadisler tartışılıyor. Bu nedenle Hz. Muhammed'in hayatı çeşitli şekillerde tartışılıyor. Bu tabii bizim konumuzun konumuzun içinde bir faktördür. Fakat biz esas olarak bir genel olarak İslam tarihini nasıl kavraması kavraması lazım bir solcunun? Nasıl yaklaşmamız lazım? Geçmişten bugüne kadar bir değerlendirmenin zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Biliyorsunuz son yıllarda özellikle AKP iktidarı ile birlikte İslam dini çok sık tartışılmaya başlandı. Sadece dini dayatmalar nedeniyle değil aynı zamanda İslami çevrenin kendi içinde de ciddi tartışmalar ve ne diyelim sorgulamalar başladı. İşte Diyanetin bizzat raporuna yansımış olan birçok gencin İslami çevreden birçok gencin özellikle ilahiyat fakültelerine gidenler veya imam hatip liselerine gönderilen çocukların arasında da gençlerin arasında da bir deizmin yaygınlaştığı şeklinde bir biliyorsunuz rapor yansımıştı. Bunlar hakikattir, bunlar gerçektir. Bu nedenle de bizim de bu konuya eğilmemiz ve bu konuda söyleyeceklerimizin olması lazım. Yani bizim dışımızdaki bir olay değil bu. Başka bir ülkenin kültürel diyelim ne diyelim kültürel gelenekleri değildir. Bu doğrudan doğruya bizim kendi toplumumuzun geleneklerinden biridir. O nedenle de buna bir solcunun bakış açısıyla yaklaşmak lazım diye düşünüyorum.

İkincisi değerli arkadaşlar, bu arada evet yayında olduğumuzu da fark ettim. Teşekkür ederim arkadaşlar. İkincisi İslam dendiğinde yani İslam felsefesi diyoruz, İslam uygarlığı diyoruz. Burada kastedilen doğrudan doğruya İslam dini değil, İslam coğrafyasını kastediyoruz aslında. Yani 7. yüzyıldan itibaren adım adım yüzyıl gibi kısa bir süre içinde yani insanlık tarihini düşünürsek bilinen dünyanın önemli bölümlerini kültürel alanda etkilemiş fetihler yoluyla tabii bunların büyük çoğunluğu kuşkusuz tartışılmaz bir şey. Bu kültürel yapıdaki diyelim gelişmeleri bizim de bir şekilde dediğim gibi yani on iyi analiz etmemiz lazım. Ona ona ilişkin sözlerimizin olması lazım. Bunu da vurgulamış olayım. Ama burada kastettiğimiz İslam dini değil bir kültürel coğrafya. Çünkü bu kültürel coğrafyanın içinde Hint kültürü var. Acem kültürü var, Türk kültürü var, Berberi kültürü var. Avrupa'ya taştığı için işte biliyorsunuz Endülüs olduğu için oradan akan bir dizi anlayış ve kültürel yapılar söz konusu. Bunların hepsi bir kültür yarattı. 7 7 8. yüzyıldan itibaren bütün buradaki gelişmeleri de Avrupalılar özellikle felsefe ile ilgilenen Avrupalı çevreler ya İslam felsefesi adı altında tartışmışlardır veya Arap felsefesi adı altında tartışmışlardır. Tabii Arap felsefesi bana çok dar geliyor. Çünkü Arap felsefesi değildi. Ortaya konan her ne kadar elkinli bir Arap kökenli filozof olsa da esas olarak İslami coğrafyada doğu İslami coğrafyada etkin olan filozofların büyük çoğunluğu Arap kökenli değildi. Bunu da tespit etmiş olalım. O nedenle de İslam felsefesi, İslam uygarlığı dediğiniz anda bu dine atfedilmemeli. Yani İslam dininin felsefesinden bahsetmiyoruz. O coğrafyanın, o kültür dairesinin felsefesinden bahsediyoruz arkadaşlar. Bu birincisi.

Şimdi başlamadan önce yine Ayhan Eralp dostumuzun sosyal medyadan sorduğu dört soru var. Onlara da çok kısa cevaplar vereyim. Çünkü konuya girmeden bunları cevaplamanızın doğru olduğunu düşünüyorum. Birinci sorusu şu: Felsefenin soruları ve cevapları evrensel midir? Değerli Ayan arkadaş, felsefenin soruları ve dolayısıyla buna verdiği yanıtları hem evrensel olabilir ama aynı zamanda evrensel olmayabilir de bazı sorular vardır ki bunlar evrensel sorulardır. İnsan mesela insanın özgürlüğünde daha doğrusu iradesinde özgür müdür mesela tartışması veya özgürlük kavramının tartışılmasında bu sorular evrenseldir. Fakat buraya verilen bu soruya verilen yanıtlar evrensel olmayabilir. Mesela insan insanın özgürlüğü sorununu tartışırsak insan onuru nedeniyle aklı ve onuru nedeniyle özgür olmalı dersek bu gerçekten akla ve mantığa uygun geliyor ve dolayısıyla bunu evrensel olarak kabul edebiliriz. Fakat insan, insanın iradesinde özgür olup olmadığı tartışması birçok boyutlu tartışmadır. Burada biliyorsunuz hormonlar, DNA'lar bilinç ve bir dizi başka konular gündeme gelmektedir ki o nedenle de bu soru evrensel olmakla birlikte bunun yanıtları evrensel olmayabilir.

İkincisi, şayet evrenselse bir felsefenin o sorularla ve cevaplarla başlaması yanlış mıdır? Bir eksiklik midir? Felsefi çalışmalarda geçmiş dönemlerde tartışılmış olan ve sorulmuş ve tartışılmış olan konuları bizim sürekli gündeme getirmemiz gerekmeyebilir. İnsanlık tarihi ilerledikçe yeni sorunlarla karşılaşıyor. Yeni sorunlar geliyor karşımıza. Dolayısıyla bizim bu sorunları tartışırken ta Platon'a gitmemiz, Uttalaka, gitmemiz ne bileyim Çin'e gitmemiz, Konfüçus'a gitmemiz bunun anlamı yok. Tabii ki doğrudan doğruya biz bu sorunlara kendi dönemimizden, kendi koşullarımızdan veya kendi dönemimizin felsefi bakış açısından veya verdiği yanıtlardan hareketle bu konuları ele alabiliriz. Yani bizim sürekli geriye gitmemizin anlamı yok.

Üçüncü soru. İslam'da felsefe yapmanın Yunan temellerin temellerinin olması bir handikap mıdır değildir? Buna zaten bugün geleceğim. Bu aslında bir kazanımdır.

Dördüncüsü, varlığı anlamak ve anlamlandırmak için Yunan felsefesi şart mıdır? O da değildir. Yani şart değildir. Nedenine gelirsek Yunan felsefesi belli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış önemli bir felsefede önemli bir zirvedir. Fakat, bizim felsefe yapmamız için illa Yunan felsefesine gitmemiz, Platon'un diyelim görüşlerin ruh kavramını, idealar kavramını kabul etmemiz, tanrı anlayışını kabul etmemiz veya Aristoteles'in hareketle ilgili, kimlikle ilgili, ilk hareket ettirici tanrıyla ilgili görüşlerini bizim kabul etmemiz tabii ki gerekmez. Bunlar çünkü belli koşullarda ortaya atılmış olan sorulardır ve onlara verilmiş yanıtlardır. Dolayısıyla bizim Yunan felsefesine ikide birde dönmemizin de anlamı yoktur diye düşünüyorum.

Emre kardeşimiz Emre Özden'in bir tabii daha doğrusu bu soru değildi. Acaba bugün bizim İhvan-ı Safa hareketine ihvan işte ne diyoruz biz onlara? Faziletli kardeşler hareketi önemli bir harekettir o. Acaba ona girecek miyiz diye sormuş. Buna bugün çok kısa değineceğim fakat muhtemelen gelecek haftaki programlarımda İslam'da İslami diyelim kültürde heterodoks akımlara gireceğim. Yani biliyorsunuz daha önceki programlarda Mutezili'yi konuşmuştum. Çok eski. Bundan 2 yıl önceki programlarımda Mutezile'yi konuşmuştum. ve başka Erraendiy'yi konuşmuştuk. Muhtemelen ağırlık ihvan-ı safa olacak. Gelecek hafta sanıyorum onu daha etraflı bir şekilde konuşacağız. Bunlar arkadaşların bana yönelttikleri sorular.

Şimdi tabii bir solcunun gözün gözüyle dedim ya ben değerli arkadaşlar bir solcunun gözünden bugün dört önemli ilan ettiğim aynı zamanda YouTube hem bu ilanın altında sorduğum ama aynı zamanda sosyal medyada paylaştığım dört önemli soruyu bugün yanıtlayacağımı söylemiştim veya yanıtlamayı umuyorum. En azından onu söyleyeyim. Birincisi Doğu İslam coğrafyasında felsefenin temeli var mıydı? Birçok insan yoktu diyor. Yani bu sadece bir ne diyelim, bir taklitti diyorlar. Yani Yunan taklidiydi. Yunan'dan alındı, korundu ve batıya verildi. Ve Batı bunu hakkıyla işledi ve yeni bir uygarlık yarattı deniyor. Bunu tartışacağız.

İkincisi, Doğu İslam coğrafyasında ortaya çıkan felsefenin özgünlüğü var mıdır? Yani, Doğu işte İslam coğrafyasındaki felsefe namına konuşulmuş, ortaya konmuş veya yazılmış eserlere baktığımızda burada bir özgünlük görüyor muyuz? Bunu da konuşacağız çünkü bu çok önemli bir soru.

Üçüncüsü, Doğu İslam Coğrafyasında felsefe, bilim ve düşünce çöktü. Nasıl çöktü? Neden çöktü? Bu tartışma çok önemli. Yani daha doğrusu İslam uygarlığı neden çöktü? Bu bu benim en çok severek ve memnuniyetle tartıştığım bir konu. Bunu da tartışacağız bugün.

Dördüncüsü, Doğu İslam Coğrafyasından geriye ne kaldı? Bu da önemli bir sorudur.

Şimdi ne demiştim? Bir solcunun gözünden İslam uygarlığı ve İslam felsefesi demiştim. Nasıl bakacağız? Nasıl yaklaşacağız? Bununla ilgili de bazı solcu arkadaşlara bir bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Önemli 34 D eser var bu meseleyi anlayabilmek için.

Birincisi arkadaşlar Marx'ın Engelse mektuplaşmaları. Yani Marksist arkadaşlara da aynı zamanda böyle bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Marx Engelse'e yazdığı 1853 tarihli mektubunda şunu söyler. İslam Arap ulusal bilincini ifade eden ahlaken iflas etmiş kentli Araplara karşı bir bedevi tepkisidir. Çoraklaşmış ve harabeye dönmüş bölgenin yani Orta Afrika'nın canlandırılmasını sağlayan bir tepki ve bir devrimdir diyor. Ve dolayısıyla tabii bu hareketin, bu tepkinin lideri de Hazreti Muhammed'tir. Daha sonraki işte Abbasi hükümdarları da buna dahil edilebilir. Birincisi Marx'ın Din Üzerine adlı eserinde bu şeyleri aldım. Bu alıntıları aldım.

İkincisi Marx dönemini bilen, Marx döneminde yaşamış olan çok önemli bir Marksist August Bebel'in bir kitabını göstermek istiyorum size. Hazreti Muhammed ve Arap Kültürü. benim yıllar önce okuduğum yani birkaç baskısı var. Onu da söyleyeyim. Veysel Atayman'ın rahmetli analım kendisi de Veysel Atayman'ın çevirisi bu. Genel olarak Marksistler, o dönemin Marksistleri Muhammed'e nasıl yaklaşmışlar, İslam kültürüne nasıl yaklaşmışlar? Muazzam bir eser. Bunu da size tavsiye ediyorum.

Üçüncü bir eser daha Fransız 60'lı 70'li yıllarda esas olarak bu eserleri ortaya koymuş olan Maxim Rodinson'un eseri. Bunun da birçok farklı baskısı var. Muhammed adıyla çıktı bu kitap. Burada da arkadaşlar tabii Rodrigon çok açık bir şekilde baştan itibaren söylüyor. Diyor ki ben inanan biri değilim. Tıpkı benim gibi ben de söylüyorum. Ben inanan biri değilim diyorum. Y onun için solcunun bir solcunun gözüyle diyorum. Ben inanan biri değilim. Fakat İslam tarihini Hazreti Muhammed'i ve o gelişmeyi incelerken, analiz ederken, yorumlarken hakkaniyetli davranıyorum diyorum. Yani burada bir din karşıtlığı veya bir inanç fobisinden hareketle sadece eleştirel veya kahredici bir bakış açısıyla yaklaşmıyorum. Nitekim Maxim Rodinson'da böyle yaklaşmıyor. Muazzam bir eserdi. Bunu da size tavsiye etmiş olayım arkadaşlar. Bunlar da benim bir ne diyelim tavsiyelerimden biri.

İkincisi, şimdi konuya konumuza girersek şöyle kısaca yorumlara da bakayım. Bazı Ahmet Elden Sadık hocam İslam coğrafyasında yaşayan felsefecilerin gerçek anlamda birer filozof değil Yunan filozoflarının aktarıcıları olduğu düşüncesi hakkında görüşünüz edir? Ahmet Bey, aslında tam da bunları konuşacağız bugün. Yani, biraz uzun sürecek. Biliyorsunuz 45 ile 45 dakika ile 1 saat arasında bir program düşünmüştüm baştan itibaren. Fakat bunun böyle olmayacağı görülüyor. Bugün biraz daha sabrınızı rica edeceğim. Çünkü bu konu hakikaten çok kapsamlı.

Şimdi, esas konuya girersek birincisi İslam konusunda temel kaynaklar nelerdir? Yani bir solcunun gözünden derken aynı zamanda solcu arkadaşları da, marksist arkadaşlara da okunması gereken eserlerden bahsetmek istiyorum. Nasıl ki Atatürkçüler nutuk Atatürk'ün nutkunu okumadan Atatürkçülüğü anlayamazlarsa, Kemalizmi anlayamazlarsa nasıl ki Marksistler komünist manifestoyu veya kapitali en azından ne diyelim biraz daha yetkinleşmiş olan alanda arkadaşların kapitali okumadan, D Capital'i okumadan o teoriyi, o ideolojiyi kavradıklarını söyleyemezlerse aynı şekilde İslam konusunda bir deneyim kazanmak istiyorsak, bir birikim kazanmak istiyorsak yapmamız gereken ilk şey Kur'an-ı Kerim okumaktır. İster Türkçeden, ister Almancadan, ister İngilizceden, isterseniz Arapçadan okuyun. Ben Arapçayı bilmediğim için iki farklı dilde yani Türkçe ve Almancadan okudum. Almanca bilenlere Almancayı tavsiye ediyorum. Onu başka bir zaman özelde sorarsanız hangi çeviriyi okumanız gerektiğini de söyleyebilirim. Orada daha anlaşılır buldum. Mesela Almanların biliyorsunuz Türk çevirmenlerin bir şeyi var. bir kompleksi var ve aralarındaki tartışma nedeniyle yani o o kelimeyi şöyle mi yorumlasak, böyle mi yorumlasak acaba İslam'ı şiddetli, şiddet unsurunu benimseyen bir din olarak mı göstersek daha iyi yoksa onu barışçıl mı göstersek daha iyi şeklindeki ne diyelim kaygılardan dolayı bazen çevirilerde, Türkçe çevirilerde sorunlar olabiliyor. Fakat burada doğrusunu söylemek gerekirse Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kolektif bir çevirisi var. Dört ciltlik bir önemli bir çeviri o. Aynı zamanda önemli açıklamalarıyla notlarla birlikte yayınlanmıştır. Tefsir diyelim aynı zamanda mutlaka onu okumak isteyenler etraflı bir şekilde birikim bu konuda birikim edinmek isteyenlere onu tavsiye ediyorum ben.

Birincisi Kur'an-ı Kerim.

İkincisi siyer. Yani Hz. Muhammed'in biyografisi. İbn İshak'ın ve İbn Hişam'ın iki önemli yazar bunlar. 7 ve 8. yüzyıllarda yaşamış olan iki yazar. Onların Siyer adlı iki önemli eseri var. Onları okumayı öneririm.

Hadis biliyorsunuz hadis külliyatı özel bir alandır. Buhari'nin var. İşte Ebi Müslim'in var ve başkalarının var. İslami çevrelerde bu tabii çok tartışılıyor. Hangisinin sahih olup hangisinin olmadığı. Herkes o dönemde, hadis uydurmuş. Zamanında ayet uydurulduğu gibi hadisler de uydurulmuş. Bu, bu, bu tabii içinden çıkılmayacak bir tartışma. Fakat bilmekte yarar var. Yani biraz deneyim kazanmak istiyorsanız lütfen işte Buhari'yi en azından gözden geçirmenin çok faydasının olduğunu düşünüyorum.

Tefsirler var. bir de Hristiyan hatıratları var. O dönemde yaşamış olan Şam'da özellikle yaşamış olan bazı Hristiyan papazlar diyelim veya düşünürler var. Onların da hatıratları var. Ama bunlar dediğim gibi uzmanların bu son iki şey özellikle uzmanların ilgi alanlarına girer.

Şimdi en erken bilgiler arkadaşlar Hz. Muhammed'le ve İslam'la ilgili en erken bilgiler Hz. Muhammed'in ölümünden 150 yıl sonra yazılmıştır. Yani ilk siyer dediğimiz zaten diğer hadisler çok daha sonra yani 800'lerin 850'lerden sonra nerede 900'ün başında yazılıyor. O bakımdan yani epey zaman geçmiş oluyor. Hadisler biliyorsunuz 8 işte zincir kuşak geriye giderek ben ondan duydum o ona aktarmıştı falan diyerek geliyor. Yani bunlar tartışmalı konular ama en azından bilinsin diye de bunu da eklemiş oldum.

Şimdi arkadaşlar girdik zaten. Kısaca Arap toplumu ve Mekke'yi önce kısaca konuşalım istiyorum. Mekke çok kritik bir yani kritik bir kent. 2000 sene geçmişi olan Hzre Muhammed'den önce de yani binlerce yıl, 2000 yıl deniyor ama tabii bunlar sadece şey rivayet dediğimiz gibi Haz İbrahim'in kurduğu bir hikayesi çok uzun. kurduğu bir ev küp veya ev demektir. Allah'ın evi demektir. Aynı zamanda Mekke'de Kabe çok önemli bir rol oynuyor. Sadece bir tapınak değil. İşte 300 civarında, inançtan insanların putları diyelim biz buna İslami bir ifadeyle. putları, onların heykelleri şekilsiz heykeller, taşlar vesaire barındırıyor barındırılıyor. Orası hem bir inanç merkezi ama aynı zamanda Mekke bir festival merkezi. Yılın belli zamanlarında orada festivaller düzenleniyor, kermest düzenleniyor, pazarlar salı bizim İstanbul'daki salı pazarı gibi yani aynı zamanda günlerce süren pazarlar var. Orada mal alışverişi yapılıyor, tartışmalar yapılıyor, şiir yarışmaları, yedi askı diye bilinen çok ünlü şiir yarışmaları yapılıyor. O yarışmalarda kazananların şiirleri Kabe'nin bezine iliştiriliyor, ödül veriliyor. O aylarda savaş yok, kan davası yok, barış dönemleri herkes ticaret yapabilsin diye. Mekke bir ticaret kenti, ticaret merkezi. mal alışverişinin yapıldığı, malların toplandığı ve malların dağıtıldığı bir bölge olduğu için çok önemli rol oynuyor. 1011 civarında aşiret oraya hakim. Arapların çok yani birkaç yüzyıl öncesinden itibaren önemli devletleri var. O devletler kurulmuş. Fakat alttan Habeşistan, doğudan Sasani İmparatorluğu, batıdan Roma, daha önceden Yunan işte Makedon diyelim Büyük İskender'in seferlerini düşünürsek o devletlerin uzun süreli yaşama şansları olmamış. Hz. Muhammed 570 570 yılında doğduğunda da Mekke ve çevresi Hicaz'a kadar yukarı Medine'ye kadar o bölgeler aslında bir boşlukta devlet açısından bir boşluk bölgesi. İki büyük imparatorluk var. O o dönemde Sasani İmparatorluğu ise Doğu Roma dediğimiz Bizans İmparatorluğu 500 ile 700 yılları arasında bunların hakimiyeti söz konusu.

Ne demiştim? Pazar alanı demiştim Mekke için. Belli bir dönem sonra Sasani İmparatorluğu'nun genişlemesiyle, etkin olmasıyla bir gördüğünüz gibi ta Anadolu'nun doğusuna kadar uzanıyor. Aşağı kadar uzanıyor. Bu süre içinde Mekke'nin önemsiz hale gelmesi söz konusu. Yani Çin'den ve Hindistan'dan gelen mal mallar işte baharatlar, bğhurlar, bir sürü şeyler. Yukarıdan gelen köleler, aşağıdan gelen köleler, Afrika'dan gelen kölelerin hepsi bir süre sonra Basra Körfezien yukarıya doğru giderek Avrupa'ya kuzeyden ya Karadeniz'in kuzeyinden veya Anadolu'nun kuzeyinden yeni bir hattan ilerleyerek batıya doğru o mallar taşınmaya başlıyor. Bu dönemde tabii Mekke'nin önemi gittikçe azalıyor. Ticaret erbabı yoksullaşıyor. Halk yoksul olan halk da yok. Peki insanlar neden geçiniyor? Çorak bir bölge olduğu için çok az tarıma elverişli toprak var. Medine gibi çorak bir bölge olduğu için esas olarak kervanlardan geçiniyorlar Araplar. İşte kervanlar biliyorsunuz 100 debenin, 150 debenin arka arkaya dizildiği, bir bölgeden bir bölgeye günlerce gittiği ve mal götürdüğü, mal taşıdığı bir ne diyelim ticaret sistemi. Bir deve 15 gün susuz kalabiliyor. bir deve 400 kilo taşıyabiliyor ve bir deve durmaksızın 60-70 km bir günde yol yapabiliyor. Olağanüstü bir hayvan. Olağanüstü önemli bir hayvan. Yani bugünün işte ne diyelim filoları gibi bugünün malları taşıyan gemiler, büyük gemiler, kargo şirketlerinin taşıdığı işte uçaklar vesaire gibi trenler. O gün esas olarak bunu develer, yapıyordu arkadaşlar. Tabii insanlar da buradan geçiniyordu. Yani tedarikçilik yapıyorsun, gözcülük yapıyorsun, tercümanlık yapıyorsun. bir dizi bu kervanların çalışanları var. Bu çalışanlarından, bu çalışanların büyük çoğunluğu da bizim işte Arabistan'da, Mekke'de diyelim Haz Muhammed'in çevresi. Haz Muhammed'in kendisi de yetişkin işte 20 yaşlarına gelince sonradan eşi olacak Haz Hatice'nin çalışanı olarak aynı şeyi, aynı işlevi görüyor. Bu sayede çevre bölgeleri gezme imkanları buluyorlar. İşte Şam'a gidebiliyorlar, Halep'e kadar uzanabiliyorlar. Bu bunların önemi nedir peki? Onu da söyleyeyim kısaca.

526 yılında arkadaşlar bu dönemde bir defa felsefe artık yeraltına çekilmiş. Walter'in ifadesiyle söylersek akıl ve felsefe yeniden karanlık inlere doğru çekilmiş. Neden? Hristiyanlık gelişiyor. 300'lü yıllardan itibaren işte Roman'ın da resmi dil olarak kabul etmesinden sonra pagan dilinin kökünü kazıyor her yerde. Suriye'de, Arabistan'da, Afrika'nın kuzeyinde işte İskenderiye, Hipati'nin öldürülmesi söz konusu. Suriye'de Palmira'nın tahrip edilmesi, Anadolu'nun doğusunda, ve 1526 yılında, Platoon'un kurduğu akademi bir ultimatumla karşı karşıya kalıyor. Ya bu ülkeyi terk edeceksiniz ya da Hristiyanlığa geçeceksiniz deniyor. Onun üzerine oradaki düşünürler ve filozoflar Sasani İmparatorluğuna geçiyor. Yani bugün ne diyelim? Rusya'yla Amerika'nın iki büyük devlet sistemleri vardır ya. Aynısının o dönemde olduğunu varsayabiliriz. Bizans'tan kaçan bütün aykırı düşünen Hristiyanlar, heterodoks Hristiyan mezhepleri var. Onların büyük çoğunluğunun Sasani bölgesine geçtiğini hatta Şapur o günün kralı Gundi Şapur adı altında bir şehir de kuruyor onlar için. Gelin burada yapın çalışmalarınızı, düşünsel faaliyetlerinizi burada yapın. Bilimsel faaliyetlerinizi burada yapın diyor. Halep'te, Şam'da, Harran'da, Gundişapur'da önemli yerlerde büyük kütüphaneler kuruluyor. Ama batıda 4. yüzyıldan sonra yani 350 diyelim kaba taslak 350'den sonra batıda felsefe yasak. Felsefe tanrısızlık olarak görüldüğü için pagan kültürü çünkü her yerden kovuluyor. Her yerde katlediliyorlar ve muazzam şiddete hep söylerim zulme uğrayanların zalimleşmesi diye. Bugün işte bizim Gazze'de gördüğümüz Yahudilerin, yakılmış olan Yahudilerin bugün aynısını Gazze, Gazze'de Filistinlilere yapması gibi çok zulme uğramış olan Hristiyanlar 350'den sonra bütün dünyada terör estirmişlerdir. K bırakalım paganları felsefecileri kendi içlerinde farklı mezheplere de hayat hakkı tanımamışlardır. Kuzey Avrupa'yı on binlerce insanı yakarak, Hristiyanlaştırdılar. Zorla Hristiyanlaştılar. 15. yüzyıldan sonra Güney Amerika'da ve Amerika'nın diğer o milyonlarca insanları katletmesi sonra gelip Afrika'dan Afrika'yı tabii aynı zamanda Hristiyanlaştırması ve oradan köleleri götürmeleri o bölge bunları saymıyorum bile. Fakat o dönemde atmosferi anlamak için söylüyorum. Kültürel açıdan düşünce, felsefe yasaklanmıştı. Esas olarak din vardı ve bu din çerçevesinde ancak kendinizi ifade edebilirdiniz. Ortodoks anlayışlara yani kitapların ve baskın olan mezheplerin söylediklerinin dışına çıktığınız anda da kafir olarak görülmeniz mümkün ve ölüme mahkum edilmeniz mümkün.

Bu ortamda arkadaşlar 570 yılında az önce Marx'tan okuduğum cümleden hareketle sefalete sürüklenen Mekke'de bir hareket ortaya çıkıyor ve İslam adı altında ortaya çıkıyor. Neden İslam? Çünkü arkadaşlar imparatorluklar çağında yani antik çağdan kısa bir süre sonra imparatorluklar çağında çağında sadece inançla, dinle siyaset yapabilirdiniz. Yani siyasetin yanında din yok. Siyaset zaten dinin kendisidir. Din zaten siyasetin kendisidir. Nasıl ki bugün cumhuriyetçilik, demokrasi, aydınlanma idealleri adı altında insanlar örgütleniyor, toplanıyor, partiler kuruyor ve mücadelelerini bu çerçevede yürütüyorlarsa eskiden de dinlerden zuhur eden, baskın dinlerden zuhur eden yeni anlayışların, yeni inançların hakim hale gelmesiyle iktidarlar değişiyordu. O nedenle de Hz. Muhammed'in o tepkiyi, o kölelerin tepkisini, o yoksullaşan kitlenin tepkisini Mekke'de ayetlerin o nedenle adalet çağrısı çok yoğundur. Zulme isyan, zulme itiraz çok yoğundur. Hz. Muhammed orada mücadelesini yürütüyor. Bir süre sonra Medine'ye geliyor. Göreceksiniz Medine yukarıda bir bölgede yani 100150 km yukarıda bir bölgede Medine sözleşmesi ile birlikte orada göç etmiş olan Müslümanlar kendilerine bir dayanak noktası buluyorlar. Orada zamanla büyüyorlar ve bir süre sonra büyüdükçe Müslümanların kendilerine güvenlerinin geldiğini görüyoruz. ve artık savaşçı bir formasyon, savaşçı bir karakter edindiğini de görüyoruz.

İlk savaşın Bedir savaşı olduğunu söyleyelim. Bedir'de arkadaşlar şimdi tabii İslami çevreden farklı olduğumu buralardan söylemek istiyorum. Bedir'de bir baskın yapıldı. Bedir suyun vahanın ya işte o biliyorsunuz çöl olduğu için orada bir vaha vardı ve orada dinlenirdi kervanlar. Geçim sıkıntısı çeken Medine'de geçim sıkıntısı çeken Müslümanların giderlerinin karşılanabilmesi. Çünkü açlık ve sefet var. İş yok, güç yok. Tarım esas olarak Yahudilerin elinde. Onlar baskın orada. ne yapılacaktı? siyasi kalkışma ekonomik altyapısını hazırlaması lazımdı ve bütün her büyük toplumsal hareketlerin yaptığı şey parayı bulması lazım. Kervana baskın yapıldı. Mekkeli müşrikler dendiği yani Mekkeli'li aşiretlerin kervanına baskın yapıldı. Çok sayıda insan öldürüldüğü sanıyorum. Tabii sayılar muhtelif ama 70 civarında da fidye alabilmek için esir edildi. Hani denir ya İslam barış dinidir. İslam kendini teslim etmektir. Barış demektir zaten. Barış demektir. Fakat İslam daha ilk andan itibaren bir savaş parolasıyla, bir savaş çağrısıyla ve bir savaş hamlesiyle başlamıştır diyebiliriz. yani bir savunma faaliyeti değildi. Herhangi bir saldırının intikamı da değildi. Çünkü artık Medine'ye yerleşmişti Müslümanlar. ve birkaç aradan birkaç yıl geçmişti. Herhangi bir temasları yoktu. Fakat böyle bir hamleyle büyük servete kavuştu. Arkasından bir Mekke ve Medine savaşıın olduğu üç önemli. Bir Bedir, 2 Uhud, 3üncü de Hendek Savaşı dediğimiz üç önemli savaş daha baş gösterdi. Hendek Savaşı'nda nihayet Hz. Muhammed Mekkelilerin saldırılarını püskürttükten sonra Medine'ye hakim hale geldi.

Şimdi Medine'de hakim hale geldikten sonra arkadaşlar bir olay daha oldu. Kureyza aşireti oranın en önemli büyük yerli bir aşireti. savaşta, Uhud Savaşı, Kendek Savaşı'nda Müslümanlara yardım etmediği, düşmanlarla görüşmeler yaptığı ve savaşı uzattığı gerekçesiyle işte güya ajanlar karşı tarafa demişler ki savaşı uzatırsanız içte dayanma şeyleri kalmayacaktır. Kudretleri kalmayacaktır. Onlar da savaşı uzatsınlar istenmiş vesaire gibi gerekçelerle ihanet ettiklerini, Medine sözleşmesine ihanet ettiklerini söyleyerek arkadaşlar ölmek üzere olan bir Müslümanın verdiği kararla adam ölmek üzere zaten aşiretin bütün Yahudi aşiretinin bütün eli eli silah tutan erkeklerinin başlarının vurulmasını istiyor. Medine pazarının hemen olduğu yerde bir çukur açılıyor. Bunların hepsi arkadaşlar, İslami kaynaklarda var. Fakat İslami kaynaklar sayı konusunda anlaşamıyorlar. Yani 300 müydü, 400 müydü, 900 müydü? İbn İshak'ın sayıyı abarttığı söylenir. İbn İshak'ın Yahudi kökenli olmasına dayandırırlar. Bu da bunlar doğru değil arkadaşlar. Çünkü sonuçta İslam'a gelen, İslam'ı kabul eden insanların %99'u. Hadi Hazreti Muhammed'i dışarıda tutalım. %99 zaten başka dinlere inanan, başka inançlarda olan yani inançsız insan yok. Çünkü başka inançlara sahip oldukları için İbn İshak'ın verdiği bu bilgileri yanlış yani yanlış bilgiler olarak nitelendiriyorlar. Nitekim Hişam, İbn Hişam ikinci siyer yazarı şöyle bir ifade kullanır kitabının başında. Der ki, "İbn İshak'ın verdiği bilgiler Müslümanları o kadar sorunlu ve kötü gösteriyordu ki o bölümleri almadım" der kitabıma. Yani düşünün bunları da arkadaşlar bilelim diye söylüyorum. Fakat 400 veya 500 civarında diyelim erkeklerin kafası vurulur ve onlar hemen orada gömülür ve bu arada ne olur? Bütün dinler fetihle, savaşla, kan gözyaşıyla yayılmıştır. O anda bütün Yahudi kadınlar, o kadınların hepsi kızların ve kadınların hepsi cari olarak paylaştırılır. Hz. Muhammed de aşiret liderinin güzel karısını tercih eder ve o da ona ayrılır. Bunu da belirtmiş olayım.

Fakat şimdi tabii bir parantez açayım. Burada şöyle bir şey söyleyeyim. Bugünkü bakış açısıyla yaklaşırsak bunun bir zulüm olduğunu görüyoruz. Bunun bunun çok ağır bir katliam olduğunu görüyoruz. Fakat arkadaşlar o dönem hep öyle. Müslümanlar da aynı şekilde katlediliyor. Hristiyanlar on binlerce insanı katlediyor. Sasaniler hani felsefe yapanları, düşünürleri çağırmışlardı ya. Ondan bir 100150 yıl önce Mazdekleri arkadaşlar 20.000 Mazdeki bir gecede katletmişlerdi. Eşitlikçi bir hareket olan Mezlekleri katletmişlerdi. Yani bölgede sadece bölgede değil Çin'de, Hindistan'da, Rusya'da, Avrupa'da, Afrika'da, Kuzey Amerika'yı henüz bilmiyoruz o dönemlerde. Fakat sonradan 15. yüzyıldan itibaren orayı da tanıyınca anlıyoruz ki şiddet her yerde geçer akçe. Baskın basanındır. Hakim olanların da kendilerine muhalefet edenleri katletme hakkı vardır. Katletmediklerini de köyle olarak pazarlarda satma, kadınları ve kızları da cari olarak paylaşma hakları vardır. Nitekim Hz. Muhammed de bunu yapmıştır.

Bir süre sonra 632 yılında 630 yılında tabii Mekke fethi var. Mekke'nin ele geçirilmesi var. Ardından putların kırılması Mekke'nin yeniden düzenlenmesi ve oranın İslam'ın merkezi olarak tesis edilmesi söz konusu. 32 yılında 632 yılında Hz. Muhammed ölünce İslam, İslami çevrenin veya Müslümanların kendi aralarında patlayan ikinci büyük gerginlik başlıyor. O gerginliğin iki tarafı var. Birincisi halife kim olacak tartışması başlıyor. Ensarlarla muhacirler yani göç edenlerle göç edenlere kucak açanlar Medine'de göç edenler bizim hakkımızdır. Çünkü biz Haz Muhammed'le birlikte geldik diyorlar. Onları konukseverlik yapanlar da diyor ki, "Hayır, konukseverlik yaptık. Sizin ortalıkta kalmanızı istemedik. Bakın biz sizi ağırladık ve dolayısıyla İslam'ın büyümesini biz sağladık. Halifelik bizim hakkımızdır diye bir tartışma başlar. Hazreti Muhammed'in öldüğü gün başlar bu tartışma. Bazı kaynaklara göre Hz. Muhammed'in cenazesi o kadar bekletilir ki artık çürümeye başlar beden. Birçok yerinde artık yeşillenme başladığı söylenir. Yani o tartışma sonuçlanmadığı için Hz. Muhammed'in başında sadece eşleri Ayşe baştaı olmak üzere eşleri ve en yakın akrabaları amcası Abbas işte damadı ve aynı zamanda amcasının oğlu Ali var. çok yakınları var. Hz. Muhammed'in cenazesine katılanların da sayıları rivayet yani çoktur. Kimisi 15 kişi diyor, kimisi daha kalabalık diyor. Nitekim halifelik kararı elde kılıçlar hatta yani çatışma başlayacak neredeyse. Ömer'in de biraz Ömer'den çok korkuluyor. Herkes korkuyor Ömer'den. Çok ne diyelim baskın bir karakter. akıllı ama baskın bir karakter. onun vazgeçerek Ebubekir olsun en ne diyelim aklı selim sevilen ve kültürlü bir adam da olduğu belli. Çünkü ticaret erbabı aynı zamanda o. Onun olması sağlanıyor.

Fakat, İslami çevre kendisini şimdi ikinci büyük savaşta buluyor. Ritte savaşları dediğimiz savaşlar. Yani barışçıl olarak iknayla Arabistan İslamlaştırılmadı. Büyük savaşlar başlar. Bu savaşlarda İslam'dan dönenler veya Hz. Muhammed'in ölümüyle birlikte ölümünden önce bile ben de peygamberim diye ortaya çıkanlar çok. onların katledilmesi söz konusu büyük savaşlar çıkar. Yani on binlerce insanın öldüğü savaşlar olur. Zorla bast bastırılarak bu hareketler, Rit hareketi bastırılarak Arabistan'ın güneyine kadar İslam hakim hale, egemen hale gelir. Bu arada Bahrii Çok muazzam bir eseri var. Onu da tavsiye ederim. Yalancı peygamberler ve dinden dönenler sanıyorum baş kitabın başlığı iyi bir çalışma. bilmek isteyenler onu da inceleyebilirler.

Bu savaşın şöyle bir sonucu olur. Çok sayıda hafız ölür, hayatını kaybeder. Hz. Muhammed'in vahiy aldığını söylüyor ya. ayetleri okuyor. Vahiy aldım diyor ve ayetleri okuyor. O ayetlerin o dönemde birçok hafız tarafından ki bu mümkün ezberlemek suretiyle suretiyle hafızalarında tutuyorlar. Bunların büyük bir çoğunluğu hayatlarını kaybedince şöyle bir tartışma başlıyor Müslümanlar arasında. hafızlar hafızların sayısı azalıyor. bir süre sonra hiç hafız kalmayacak ve dolayısıyla ayetlerin devamı kesilecek. Yani ayetleri gelecek kuşaklara aktaracak insan kalmayacak. O nedenle kitaplaştıralım ayetleri. Önce Hazreti Ebubekir buna itiraz eder. Peygamberin yapmadığını ben nasıl yapayım der. katiplerinden biri de belki önce itiraz eder. Fakat, devlet adamı olduğu için, muazzam bir zihin diyelim. Şiddete çok yatkın. Ömer zorlayarak ayetlerin yazılı olanlarını veya yazılı hale getirilerek diyelim. Çünkü bu konuda net değil. Sadece şu söyleniyor. Taşların üzerine, kabukların üzerine, hurma kabukların üzerine, yaprakların üzerine, derilerin üzerine, yatsı kemiklerin üzerine yazılmış olan ayetler toplanıyor. Bunların hepsi Hz. Muhammed'in eşi ama aynı zamanda Ömer'in kızı olan eşine teslim ediliyor. Bir sandık içine teslim ediliyor ve böylece ayetler toplanmış oluyor.

2 yıl sonra Hazreti Ebubekir vefat ediyor. Arkasından Ömer geliyor. 10 yıl bir 10 yıllık bir halifelik dönemi var. Tabii Ali Hz Ali dışarıda bırakılıyor sürekli. Yani Hazreti Ali'ye bir tepkinin olduğunu, onun sürekli bir halifelik tartışmasında ekarte edildiği de çok açık. O nedenle sonradan Şiilik patlayacaktır. Yani Hazreti Ali taraftarları diyoruz Şiile Ehlibeyt deniyor aynı zamanda. Onların itirazlarının olacağı başka gerekçeler de olacak. Kerbela vesaire gibi başka gerekçeler de olacak. Ama Şiilik biraz sonra patlak verecek. Hazreti Ali'ye her zaman yani bir dışlama söz konusu. Önce Ömer başa geliyor. Yeniden halife oluyor.

Ömer'in döneminde arkadaşlar şimdi bilinsin diye söylüyorum. işte bir solcunun gözünden yağma kültürü hakim olduğu için o dönemde Bizans yağma yapıyor. Sısani hükümdarlığı da yağma yapıyor. Dolayısıyla İslam devleti de daha ilk kurulduğu andan itibaren yağma kültürüne başvuruyor. Çünkü ticaret ticaretin soluğu kesildiği anda yağma kültürü baş gösteriyor. Çünkü gidiyorsunuz başkasının tarlalarına konuyorsunuz. Başkasının servetlerine konuyorsunuz. 650 yılında Sasani İmparatorluğu birkaç ay içinde arkadaşlar tarumar ediliyor. O öyle bir dağıtılıyor ki devlet diye bir şey kalmıyor. Müslümanlar orayı ele geçirince İbn Haldun'dan okuyabiliriz. Bir deve ne demiştim? 400 kilo taşıyor. ve bir at 150 kilo taşıyor arkadaşlar. yüzlerce at, altın ve gümüş taşıyor Arabistan'a. Yani bütün bölgenin servetleri Arabistan'a akıyor ve muazzam bir servet birikiyor. Bunların dağıtılması lazım. Ömer zamanında bir divan defterleri, devlet olduğu için artık devlet oluyor ve divan defterleri oluşturuluyor. Yani bugün ne deriz biz buna? bakanlıklar kuruluyor. Bakanlıklar, müsteşarlıklar kuruluyor. Belediyeler, belediye başkanları vesaire kurumlaşıyor devlet. Bununla ilgili de çok güzel bir çalışma var. Bu arada divan defterlerinde bir liste oluşturuluyor. Yani yağmadan elde edilen mülkün, ganimetin nasıl paylaştırılacağı 78 kademeden oluşuyor bu. En üstte Hz. Muhammed'in eşlerine çok en kaymak onlara veriliyor. 10.000 dirhem her birine. Altta Hz. Muhammed'e ilk biat eden Müslümanlar ki bunlar aynı zamanda sahabelerdir. Onlara sanıyorum 5.000 şimdi tahmini paylaşmıştım bunları. Medine'de Müslümanlaşan ve Hz. Muhammed yaşarken savaşlara katılanlara üçer bin lira daha aşağı düşüyor. Sonra katılmış olanlara başka savaşlara katılmış olanlara 1.000 lind dirhem. En altta mevali dedikleri yani işte Arapların dışındaki bütün kavimler, İranlılar, Berberiler, Mısırlılar, Kürtler, Türkler sonradan bunlara da 300 500 gibi bir rakamla savuşturuluyor. Bunun bu nedenle mevali hep uzak tutulduğu için iktidar nimetlerinden uzak tutulduğu için büyük bir öfke kabaracak. Bu öfke çok sık kendini isyanlarda hissettirecek ve bir süre sonra 750 yılında Abbasi devriminde çok önemli tayin edici rol oynayacak. Ama aynı zamanda onlar Emevi döneminde de işte Kufe ayaklanmaları gibi Basra ayaklanmaları gibi önemli başka ayaklanmalara da neden olacaktır. Bunu da belirtmiş olalım.

Dediğim gibi Ömer'in Ömer tabii bir kölenin hançeriyle katledilir. İranlı bir kölenin hançeriyle katledilir. Arkasından yine katekulli yapılır ve Osman getirilir. Osman kim? Osman Hazreti Muhammed'in kafasına işkembe geçiren Mekke'de Ebu Süfyan ailesinin bir mensubu. Hz. Muhammed'in damatlarından biri doğru. Fakat daha baştan itibaren zengin bir ailenin çocuğu yani ağzında gümüş kaşıkla doğmuş biri. Osman kendi iktidarı döneminde öyle tedbirler uygular ki sadece kendisi zenginleşmez. Aynı zamanda nepotizm dediğimiz yani eş dost akraba hısım muazzam servetlere kavuşur. Sadece onları önemli bölgelere atar. Önemli mali kaynakların olduğu Mısır gibi. Mısır çok zengin bir ülke çünkü. Nil'in çok büyük etkisi var. muazzam oradan şeyler geliyor. servetler birikiyor. Onların başına atadığı adamlar arkadaşlar Haz Muhammed'e ihsan etmiş. Haz Muhammed henüz peygamberliğini ilan ettiği dönemde Hz. Muhammed bu ayetleri uydurmaktadır denen adamı atıyor ama Osman'ın amca oğlu. Oradan tepkiler geliyor. Diyorlar ki bu adam ensemizde boza pişiriyor. İslam'ın, Müslümanlığın gereğini, adaletin gereğini yerine getirmiyor. Osman bunları dinler. Fakat, Osmanlı'la görüşmeye gelen kafile henüz yoldayken gönderilen olan bir ulak cebinde bir mektup bulunur. Bu mektubun Osman tarafından yazıldığı söylenir ama başka kaynaklarda Osman'ın damadının yazdığını söyler. Mervan'ın yazdığını söylerler. O mektupta şu var. Seni bana şikayet edenler geldi. Şimdi ben onları savuşturdum, gönderdim. Geliyorlar. geldiklerinde icabına bak. Onun üzerine kafile yeniden yoldan döner. Osman'ın evini sararlar. Hz. Ali'nin aracı olması bile engelleyemez. Hz.

Osman öldürülür. Eee, ve çöplüğe atılır. Bu tabii İslam tarihinde çok önemli bir kırılmaya neden olur. Eee, o arada Muaviye, Ebu Süfyan ailesinin yine önemli mensubu, oğlu Ebu Süfyan'ın Muaviye, Şam'da vali, en önemli eee kentlerden biri. Osman'ın katillerinin bulunmasını ister. Bulunmadığı sürece Hz. Ali'yi sorumlu tutar ve "Sana biat etmeyeceğim" der. Çünkü Hz. Ali halife olur. Arkasından savaş patlak verir.

Bu arada şunu da belirteyim. Hz. Ebubekir'in zamanında eee hani toplanmıştı ya o ayetler sandık içinde. Kuzeye doğru Kafkasya'ya doğru genişleyince İslam devleti İran'ı ele geçirmiş, Mısır'ı ele geçirmiş, yayılıyor sürekli. Eee, başka kavimlerle eee Arap Müslümanlar arasında tartışmalar başlıyor. Ayetlerin anlamları ve nasıl okunması gerektiği konusunda gelenekler. Çünkü bu arada oraya geleceğim ama şimdi erkenden söylemiş olayım. Sadece servet akmıyor. Bir havuz düşünün. Arap eee devleti oluşuyor. Burayı bir havuz olarak kabul edelim. Bir çağlayan diyelim, bir şelale diyelim. Veya buraya sadece servetler akmıyor. Aynı zamanda düşünceler akıyor. Aynı zamanda inançlar akıyor. Aynı zamanda fikirler akıyor. Aynı zamanda yöntemler akıyor. Eee, tarzlar akıyor. Hint felsefesi, Hint inanç sistemleri, eee, İran, Zerdüştlük geleneği, Mecusilik, eee, Hristiyanlık, eee, pagan kültürü, felsefe, hepsi buraya akıyor ve bir, eee, muazzam bir sentez oluşuyor yavaş yavaş. Bir kazan gibi düşünün aynı zamanda burayı. Bunun içinde bir kaynama söz konusu. Her fikir kendini hissettirmek istiyor. Şamanizm akıyor buraya aynı zamanda. Kuzeyden gelen yavaş yavaş Türkler de geliyor. Anadolu'dan zaten bir dizi başka inançlar gelmiş. Eee, bu süre içinde tartışmalar da başlayınca ayetler nasıl okunacak, nasıl anlamlandırılacak deniyor ki Osman'a, eee, artık bizim kitap haline getirmemiz lazım Kur'an'ı. Ondan önce kitap değil, toplanmış ayetler fakat kitap yok. Osman zamanında bunların hepsi kitaplaştırılıyor. Orada bir şey tayin ediliyor. Bir, eee, mushaf heyeti veya ayet heyeti diyelim. Dört kişiden oluşuyor. Eee, diyorlar ki "İki kişi şahit getirirse, iki kişinin şahitliğinde getirilen olan ayetleri kabul ederiz." Hafızların zihinlerinde duruyor ya bu ayetler. Eee, bu ayetlerin yazılması sırasında, kayıt altına alınması sırasında birçok suistimale açık işler de yapılıyor. Bunlardan biri mesela iki şahit olmadığı halde kaydedilen ayetlerin olduğu gibi, iki şahit olduğu halde kabul edilmeyen ayetlerin de olduğu söyleniyor. Ehlibeyt'in en büyük eleştirisi şu: Ehlibeyt'i gözeten Hz. Muhammed'in Ehlibeyt'ini, yani kendi ailesini gözeten, Ali'yi özellikle gözeten ayetlerin yok edildiği şeklinde.

Hemen burada şuna da değineyim. Hz. Muhammed vefat etmeden önce onun bir son hac hutbesi var. Hac hutbesinde bir hitabet. Orada onun mesela üç versiyonu var. "Akıllı olun, hakkaniyetli olun, iyi geçinin, mücadelenizi aksatmayın" gibi bir dizi tavsiyeler var. Ama "Size Kur'an'ı bırakıyorum." Birinci versiyon. İkincisi "Size Kur'an'ı ve sünneti bırakıyorum." Yani benim benim pratiklerimi, benim deneyimimi size bırakıyorum. Üçüncüsü "Size Kur'an'ı ve Ehlibeyt'i bırakıyorum" şeklinde üç versiyon var. Ve dolayısıyla yani şuraya geleceğim. Kur'an'ın hazırlanması, Kur'an'ın kitaplaştırılması esnasında da bir dizi tartışma var. Nitekim Kur'an kitaplaştırıldıktan, yani kayda geçtikten sonra Osman'ın öldürülmesinde önemli iki gerekçeden biri şu: Sadece akrabalarını gözetmiyor. Aynı zamanda eee o ayetlerin ilk halini yaktırdı. Yani o kemikleri, taşları, kabukları, derileri hepsini yaktırıyor. Osman yaktırdığı için de geriye dönüp onların doğruluğunun sağlaması yapılamıyor. Eee, bu önemli bir gerekçe oluyor. Bir de tabii çok önemsiz ama bir gerekçe daha var: Hz. Muhammed'in mührünü taşıyan yüzüğün kuyuya düşürülmüş olması ve bulunamaması.

Neyse, ardından tabii Osman'ın öldürülmesi bir büyük sorun oluyor ve eee Şam'la eee Medine, Mekke ve Kufe arasında eee bir savaş baş gösteriyor. Birinci savaş Cemel Savaşı 656 yılında patlak veriyor. Cemel Savaşı'nda Ayşe bir tarafta, Hz. Ayşe bir tarafta, Hz. Ali öbür tarafta. Aileler bölünmüş durumda. Ayşe'nin kardeşi Hz. Ali'nin yanında. Eee, Ehlibeyt'ten olan bazıları öbür tarafta, sahabeler öbür tarafta. Yani böl, sahabeler bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını döküyorlar. Cemel Savaşı'nda Hz. Ayşe'nin tam öldürülme esnasında kardeşi müdahale ediyor ve anlatılan bunlar. Tabii hayatı boyunca ölene kadar herhangi bir konuya, yani siyasete karışmaması konusunda teminat alındıktan sonra serbest bırakılıyor ve Medine'ye yerleşiyor ve hayatının sonuna kadar da konuşmadığı söyleniyor.

Üçüncü büyük savaş, Ritte savaşlarından sonra diyelim, Sıffin Savaşı. Bu Muaviye ile Hz. Ali arasında patlak veren savaş. Bu savaşta da arkadaşlar biliyorsunuz Kur'an ayetlerinin kullanılması söz konusu. Orada büyük bir hata yapılıyor ve Ali bir hakem kurulunun halifeliği tayin etme eee şeyine, ne diyelim, eee önerisine evet diyor. Bunu dediği anda eee Hz. Ali'nin önemli bir taraftar kesimi, Hariciler olarak adlandırılıyor bunlar daha sonradan, ondan ayrılarak ve on binlerce insan olduğu söyleniyor. Ayrılarak hakem kurulunun kabul edilmesinin dinden vazgeçmek, Müslümanlığa ihanet olduğunu söylüyor. Çünkü herhangi bir 3-4 kişilik veya 5 kişilik hakem kurulunun Allah'ın peygamberinin temsilcisini tayin edemeyeceğini söylüyor. Demokratik açıdan bir şurayla seçilmesi gerektiğini ve şurayla seçildiğini söylüyor. Hz. Ali'nin bunun devam etmesini söylüyor. Buna Ali'nin ihanet ettiği söyleniyor ve bunlar ayrılarak Ali'yi düşman bilmeye başlıyorlar ve kısa bir süre sonra Ali onlar tarafından da katledilecek. Zaten Ali'nin tasfiye edilmesiyle birlikte Emevi hanedanı, hanedan diyoruz. An, sonra Muaviye'nin başa geçmesi söz konusu. Halife oluyor. Arkasından büyük katliamlar geliyor. Birincisi Kerbela katliamı 680. Hüseyin'in ve bütün ailesinin katledilmesi. Kadınlar sadece bağışlanıyor. Bir de hasta bir çocuğun olduğu söyleniyor. Diğer bütün erkekler katlediliyor. Düşünebiliyor musunuz? Hasan'ın daha önceden zehirlendiği zaten söylenir. Hz. Muhammed'in dizinden indirmediği, Fatma en çok sevdiği kızı Fatma'nın çocukları bunlar. Dizinden indirmediği ve bunların cennetlik olduğunu söylediği torunlarını katlediyor. Halife, Müslüman, İslam'ı yayan halife. İslam'ı kim yayıyor? Muaviye yayıyor. Çünkü 656'dan sonra 712'ye kadar süren bir Emevi dönemi var. Esas olarak İslam devleti onların tarafından inşa ediliyor. Şam çok önemli bir Bizans kenti. Orada örf, adet, yönetme sanatı var. Her şeyi saltanat kuruluyor zaten. Onunla birlikte saltanat oluşuyor. Eee, babadan oğula geçiyor artık. İslam devleti büyüyor. Ta Hindistan'dan Cebelitarık Boğazı'na, 712 Cebelitarık Boğazı, Endülüs ele geçiriliyor. Yani fetihlerle ele geçirilmiş olan büyük bölge, Müslümanlaştırılan kitle kimin tarafından? Emeviler tarafından. Yani Hz. Ali'nin çocuklarını öldürenler tarafından büyük katliamlar yapıyorlar. Sadece o değil. Bir olay söyleyeyim ki arkadaşlar, Harre Vakası var. 683. Muaviye'nin oğluna, Yezid'e biat etmediler diye Medineliler, Medine İslam'ın başladığı kent düşünün. Cumhuriyetin temelinin atıldığı Ankara'yı düşünün. Yani artık Medine biat etmedi diye arkadaşlar ele geçirildikten 3 gün sonra, daha doğrusu ele geçirdikten sonra üç gün yağmaya izin veriliyor. Her şeyi yağmalayabilirsiniz, paylaşabilirsiniz. Bir de bütün kadın ve kızlara sistematik olarak 3 gün boyunca tecavüz hakkı var. Düşünebiliyor musunuz? Müslümanlar yapıyor bunu. Erkekler öldürülüyor ve kadınlar sistematik olarak tecavüze uğruyor ve 9 ay sonra doğan bütün çocuklar İslam tarihinde Harre çocukları diye biliniyor. Yani bunları şunun için anlatıyorum. Öyle barış, kardeşlik, dostluk, hakkaniyet vesaire ile inşa edilmedi. İslam devleti. Bunların hepsi tartışma konusu oluyor bir süre sonra.

Arkasından az önce de belirttiğim gibi, Mevalilerin de tepkisiyle birlikte Abbasiler 650-750 yılında Emevi hanedanını yıkarlar. Abbasi hanedanı kurulur. Kufe'de Kufe merkezi. Sonra küçük bir yerleşim yeri olan Bağdat büyük bir şehir olarak inşa edilir. Bağdat'a taşınır. Ondan sonra Abbasiler ve 1250 yılına kadar da Bağdat'ta bir Abbasi halifeliği devam eder. Ta ki Moğollar ve sonra Türkler orayı tasfiye edene kadar. Yani halifeliği tasfiye edene kadar. Bu arada Emevi hanedanını oluşturan bütün erkekler de katledilir. Orada da bir tane çocuğun kurtulduğu söylenir, 12-13 yaşlarında. O çocuk kaçırılır, Endülüs'e götürülür. Endülüs ele geçirilmiş. Endülüs dediğimiz nedir arkadaşlar? Burada yok. Ne yazık ki çok şey yapmayayım diye. Endülüs, Pirene Dağları'na kadar, yani neredeyse Fransa'nın ortasına kadar 3 ay içinde bizim ünlü Tarık bin Ziyad tarafından ele geçirilir. Olağanüstü bir mücadele, olağanüstü bir başarı. Arkadaşlar bu anlattıklarımın 10 katı kusura bakmayın belki diyeceksiniz ki reklam oluyor ama "Dünyayı Değiştiren Düşünürler 5"te anlattım. Yani özellikle Endülüs benim en çok kitapta önem verdiğim alan, çünkü Endülüs'te iki büyük düşünür ortaya çıkacak. Yani İbn Arabi'den, İbn Tufeyl'den sonra diyelim, onları katmayalım. İbn Rüşt ve İbn Haldun gibi iki önemli figür var. İslam'ın batıya yayılmasının, İslam'ın kazanımlarının batıya aktarılmasında da Talet'te çok önemli rol, merkezi rol oynar. Oraya da birazdan geleceğim. Bütün bu süreçte oraya kaçırılan o çocuk orada bir Emevi hanedanı kurar. Endülüs'te Emevi hanedanı kurulur. 900 yılında, 920'li yıllarda İslamcıları, İslami toplumların üç halifesi var. Bölünme başlıyor. Yükseliş var. Yükselişten sonra yavaş yavaş kendi aralarında çatışma var, rekabet ve çatışma.

Sorularımızdan biri biliyorsunuz Sadık abi, "İleriyi o zaman Muaviye temsil etmiyor mu?" Muaviye devletleşme hamleleri yaptığı için ileri bir hamle görüyorum ben. Yani büyük zulümler yapılmıştır, zalimlikler yapılmıştır. Arkadaşlar bir solcunun gözünden derken de bunu kastediyorum. Biz tarihselciyiz. Biz tarihteki olayları, vakaları o günkü koşullarda nasıl oynadıklarıyla değerlendiririz. 2000 yıl sonradan değil, 1500 yıl sonradan değil. Yani bana bugün Medine'deki katliamlar zulüm gibi gelse de fakat toplam olarak o devletin oynadığı tarihte oynadığı role ben bakıyorum. O rolde tabii devletin kurucusu önemli. Devlet bir devletin kurucusu olduğu için de Muaviye tabii orada olumlu rol oynuyor. Yani bir devlet inşa ediyorlar. O devletin inşa edilmesi Arap kavimlerinin dünya sahnesine çıkması demektir. İslam'la birlikte ayak altında kalacak olan Türklerin devletleşmesinin olması demektir. Dağılmış olan Pers İmparatorluğu'nun İslamlaşarak yeniden kendi devletini kurması demektir. Hep şu söylenir, derler ki ve İslam'a düşman olan batılı yazarlar bunlar: "Nasıl oldu da Gotların, Hunların, Moğolların dünyanın önemli bölümlerini işgal etmeleri, tarumar etmeleri fakat buna rağmen birkaç yıl sonra kalıcı hiçbir şey bırakmadan dağılıp gitmeleriyle İslam ordularının gelip yüzyıllar boyunca orada bir kültür oluşturması ve yerleşik hale gelmesinin arasındaki fark nedir?" Fark, onlar şunu söylerler: "İslam'ın orada yeni bir kültür ve yeni bir toplumsal sistem kurmuş olmasındandır." der. Yani bir devlet geleneği getiriyorlar ve bu devlet geleneği üzerinden kenarlarda kalabilecek, tarihin çarklarının arasında yok olup gidecek olan kavimler, Türkler, İranlılar, Araplar devletleşme imkanı buluyorlar. Yani İslam böyle bir olanak sağlamıştır. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Moğollar dünyanın yarısını ele geçirmişlerdi Cengiz'le birlikte, Timur'la birlikte. Şu anda Moğollar Rusya'nın köşesinde bir küçük devletçik. Yani toprakları büyük de tarihte şu anda esamesi okunmayan bir devletçik rolünde. İşte İslam'ın sağladığı önemli bir katkı da budur. Bunu söylemiş olayım arkadaşlar.

Evet, bu arada aman Aleviler duymasın arkadaşlar. Biz tabii gördüğünüz gibi katliamları söylüyoruz, fakat aynı zamanda tarihsel rolleri de söylüyoruz. Yani Hz. Ali'nin katkılarını söylediğimiz gibi onun aynı zamanda büyük bir savaşçı ve dolayısıyla çok kelle kesici bir Arap fetişçisi olduğunu da söylememiz lazım. Yani burada biz sosyalistiz. Bizim dini kaygılarımız yok, etnik kaygılarımız yok. Yani Türk, Kürt, Arap gibi bir kaygımız olmadığı gibi Alevi, Sünni kaygımız da yok. Biz meseleye sınıfsal yaklaşıyoruz bu açıdan. Bunu da belirtmiş olayım.

Evet. Şimdi nereye geldik arkadaşlar? 750 dedik. Abbasi hanedanı kuruldu. Şimdi esas kelam ve felsefe tartışmasına gelelim. Şimdi ne demiştim? Şelaleye demiştim. Muazzam bir kültür, inanç, felsefe, düşünce akmıştı ve bu İslam'ın etkin olduğu şehirlerde büyük tartışmalara neden olmuştu. Müslümanlar yeni bir dinin temsilcileri oldukları için kendilerinden önceki dinlerin kadrolarına, papazlarına, hahamlarına karşı kendi dinlerini savunamıyorlardı. Çünkü kılıcı bıraktığınız anda düşüncenin, fikrin, tartışmanın, sorgulamanın, aklın devreye girdiği yerde Müslümanlar zayıf kalıyordu. Çünkü onların deneyimi yok. Bu deneyim daha Hz. Ali'nin zamanında başlamıştı. Yani o Haricilerle birlikte sorgulama başlamıştı. Büyük günah, küçük günah, kader tartışması. İnsanın kaderi baştan belli mi değil mi? İşte cüzi irade, külli irade, insanın ne kadarına kendisi hükmetmektedir? Ne kadarı Tanrı tarafından, Allah tarafından önceden belirlenmektedir gibi bir dizi veya cennet ve cehennem sürekli mi yoksa bir dönem? Yani kıyametten sonra cennete gidecekler tamam, cehenneme gidecekler de tamam. Peki bu ebediyen mi olacak? Bu tartışma da çok önemli. Yani 70-80 yıllık hayatım içinde inançsızlığım dolayısıyla ahlaki yaşam ama inançsızlığım dolayısıyla beni cehenneme atan Allah beni ebediyen sonsuza kadar sürekli katran katranlarda yakacaksa bu nasıl bir hakkaniyetli bir Allah veya Tanrı? Yani bana 70 yıllık bir deneyim kazanma fırsatı veriyorsun. Orada yaptığım yanlışlardan, işlediğim günahlardan diyelim, dinen işlediğim günahlardan dolayı sen beni ebediyen ateşlere atıyorsun. Bu bu tartışma başlıyor Müslümanlar arasında. Acaba bu ebediyen sürecek mi? Yoksa belli bir süre sonra yeniden ne diyelim, sistem fabrika ayarlarına mı dönecek? Yani yeniden yeni bir şey mi başlayacak? Şimdi bütün bu tartışmalar veya insan bedenen mi uyanacak, ruhları mı uyanacak? İşte bugün bizim bildiğimiz o tarikat ve cemaat mensuplarının kendi aralarında tartıştıkları bütün o tartışma hurilerin sayısıydı, yemeğin miktarıydı, falandı, filandı. Bütün bu tartışmalar başlamış oluyor. Karşıda papazlar ve hahamlar olduğu için de bu tartışma muazzam bir verimli bir tartışmaya dönüşüyor. Biz buna kelam tartışması diyoruz. Kelam tartışması, Müslümanların kendi içinde yaptıkları tartışma, sonra karşılıklarıyla yapacakları bu tartışmayı. Kendi içinde yaptıkları tartışma bütün bu sorunların nasıl çözüleceğine yönelik sorular olduğu için cevabı kendiliğinden verilemiyor. Ellerinde ne var? Bir, Kur'an-ı Kerim var. İki Hz. Muhammed'in anıları var. Onların da bir kısmına güvenilmiyor. Ebu Hüreyre'nin bol işte hadis uydurduğu söylenir. Ben Hz. Muhammed'den, ben Peygamberden duymuştum, şöyle şöyle dedi. Ben peygamberden görmüştüm, şöyle yaptı. Şimdi bunların hatta hesabı yok. Arapların Araplara bir düşmanlığım olmadığı gibi tam aksine sempatim var. Muazzam şey adamlar. Yaşamı seven adamlar. Fakat bütün tarihçilerin üzerinde birleştikleri bir şey var. O da şu: Toprakları çorak çöl olduğu için, doğa acımasız olduğu için hayal dünyaları, hayal dünyaları olağanüstü gelişkin. Onun için Binbir Gece Masalları gibi masallar uydurulabiliyor. Muazzam hikayeler, mitolojik hikayeler. Tabii peygamberle ilgili de, sahabelerle ilgili de, savaşlarla ilgili de, Hz. Ali ile ilgili de. Yani bir salladı kılıcını 30 kişinin kellesi birden gitti. Halbuki o demir, o günkü demirin aklı yok mu kimsenin? O demir bugünkü demir gibi değil ki. Sertleştirilmesi bugünkü gibi değil ki. İki tane darbe vurduğunda onlar eğiliyordu. Ama zihinlerde bunlar canlı olduğu için bu tartışmalar arkadaşlar çok verimli bir tartışmaya döndü. Karşıtlarıyla, rakipleriyle tartışmada güçsüz kaldıkları oranda yanlarına, sağlarına, sollarına bakmaya başladılar. Ne buldular? Diğer dinlerden, kültürlerden gelen akan edebiyat. Ne demiştik? 526 yılında Gundişapur'a, Harran'a, Şam'a, Halep'e, Urfa'ya giden kitaplar keşfedilmeye başlandı. Bu süre içinde muazzam bir olay oldu. Yine Abbasilerin iktidara gelmesiyle birlikte Harun'la birlikte, Harun Reşit, Me'mun. 100 yıl boyunca Mutezile adında bir akım, akılcı akım hakim hale geldi. Her şeyin akılla sorgulanması, her şeyin mantığa uygun olması, akla ve mantığa uygun olmayan hiçbir şeyin kabul edilmemesi ilkesini koydular. Ayetlerin de akıl ve mantıkla açıklanabilmesini savundular. Allah'ın iyiliği, Kur'an'da vaaz edilen iyilik akla ve mantığa uygun olduğu için iyidir, ayet olduğu için değil. Yani Allah çünkü mantıksız ve akılsız hiçbir şeyi önermeyeceği için. Şayet akla aykırıysa onun sorgulaması, sorgulanmasının da tabii ayetleri tartışamıyorsunuz ama ayetlerin lafzını tartışamıyorsunuz. Fakat onu farklı yorumlayabiliyorsunuz. Çünkü şu anda hiçbir Kur'an-ı Kerim'i henüz okumamış olan hiçbir insan şayet tefsir olmazsa o Kur'an'dan hiçbir şey anlayamaz. Anlar diyenler yalan söyler. Yani 620'li yıllarda, 630'lu yıllarda çeşitli vesilelerle vahiy alındığı söylenen ayetlerin hepsinin nedeni var ve hepsinin adı var. İşte Nisa Suresi kadın, mesela orada kadınlarla ilgili düzenleme yapılıyor. Öbürü diyelim ganimetle ilgili. Öbürü Hz. Muhammed'in hayatıyla ilgili. Hz. Muhammed'in hayatına, Hz. Muhammed'in evine çat kapı girmeyin, bekleyin, çok sık rahatsız etmeyin diye ayet var. Yani bunların hepsi okuduğunuzu anlamazsınız ki. Fakat tefsirler bunlara açıklama getiriyorlar. Diyorlar ki Hz. Muhammed'e bunun nüzul etmesinin, yani inmesinin sebebi koşullar buydu. Koşul. Bunu İslamcı arkadaşlar bol tartışıyorlar. Yani acaba ayetin nedeni bu muydu, şu muydu ama yok öyle dememişti. Aslında o ayeti bunun için söylemişti. Mesela kadınların gücünüz yeterse bir birkaç kadın alabilirsiniz gibi, işte miras hakkı vesaire gibi bunları tartışırken ayetlerdeki küfürler, işte onların domuz, işte onların kalplerini mühürledim, onlar şöyledir, yani akılsızlar falan gibi bir bir dizi şeyler var ki bunları tartışırken İslami çevre o koşulların ne olduğunu, yani bütün o koşulların içine oturtuyorlar o ayetleri. O bakımdan tefsirler çok önemli. Bu bu tartışma esnasında dediğim gibi, çevreden gelen eserlere bakılmaya başlandı ve çok önemli bir El-Kindi, ilk Arap filozofudur bu. Aynı zamanda Kindi bölgesinden gelen. 760'lı yıllarda, 770'li yıllarda doğmuş. Şimdi bakmam lazım. 70-80 yıl yaşıyor. Beytülhikme adında muazzam bir kurum kuruluyor. Biz buna bugün medrese diyebiliriz. O medresede arkadaşlar bütün kitaplar toplanıyor. Yani Atina'dan gelen, Konstantinopolis'ten gelen, Şam'dan gelen bütün o kitaplar adım adım Bağdat'ta toplanıyor. Bir külliyat oluşturuluyor. Ve burada sadece felsefe ile ilgili değil, sadece siyaset teorisiyle ilgili değil, aynı zamanda edebiyat da toplanıyor. İşte bizim bildiğimiz bir dizi klasik eser var. İran menşeli veya Hindistan menşeli çok sayıda hikaye, romanımsı eserler, kıssalar vesaire bunların hepsi de toplanıyor ve bunlar harırıl harır tartışılıyor. Camiler o dönemde tartışma merkezleri, medreseler gibi. Yani orada insanlar bu ayetlerin anlamını tartışıyor. Bu yapılması gereken işlerin akla uygun olup olmadığını tartışıyor. Tartışırken de çeviri yaptıkları bu eserlere başvuruyorlar. Bu bir çeviri ekibi kuruluyor, çeviri heyeti kuruluyor. Bunun başında da El-Kindi var. Ve El-Kindi kendisine Şam'da yaşayan Hristiyanlardan oluşan çok önemli bir aile var orada. Hekim aile, çocuklar hekim, baba da hekim. Onlardan oluşan onların da şeyinde diyelim denetiminde bir çeviri heyeti oluşuyor ve Yunan eserleri, Yunan, 90 birbirinden farklı 90 farklı düşünürün eserleri çevriliyor. Bunun içinde bildiğimiz işte Galen'in eserleri var. Platon'un eserleri var. Aristoteles'in eserleri var. Bizim bildiğimiz işte Sinoplu Diyojen'nin eserleri. Hepsi bunların toplanıyor. O rivayetler, o eserler, bilim eserleri, tıp eserleri bunların hepsi toplanıyor, çevriliyor. Yani Yunancadan, Süryaniceden daha çok esas olarak Süryaniceden, Farsçadan, Sanskritçe'den çevriliyor bunlar ve muazzam bir külliyatla birlikte bir felsefi tartışma başlıyor. Düşünürler arasında bu süreçte üç önemli akım oluşuyor. Bunlardan biri dehriyeciler diyorlar kendilerine. Yani zamanın sonsuzluğuna inananlar. Bunların üstadı "Zaman sonsuzdur, ezelidir. Her şey madde demiyorlar kuşkusuz. Fakat her şey evrenin kendi içinde dönüşümüyle, hareketiyle oluşmaktadır ve ezelden gelmektedir. Ebediyete kadar gidecektir. Sonsuzdur" diyorlar. Ve dolayısıyla Tanrı'yı işin dışına çıkarıyorlar. Yani bu evrenin kendi dinamizmidir, kendi sistemidir diyorlar ve bunun Allah'la mallah'la alakası da yoktur diyorlar. Nitekim giden bir daha gelmiyor diyorlar. Er-Razi bununla ilgili bir video paylaşmıştım. Ayrıntısını merak eden arkadaşlar oradan bakabilirler. İkincisi, doğa filozofları var. Bunları biz Aristoteles'e, pardon Sokrates öncesi filozoflara benzetebiliriz. Yani işte Miletli, daha çok Miletli filozoflar demiştik ya Tales, Anaksimandros, Anaximenes ve diğerleri. Çok önemli atom teorisini savunan filozof. Errazi ve başkaları birkaç kişi daha var. Onlar da doğa felsefecileri. Bilime çok yoğunlaşıyorlar. Bunlar da aslında bunları da deist görebiliriz. Yani peygamberliği tartışan, peyg. Errazi de çok ileri gidiyor. Onun Zümrüt Kitabı var. O kitaptan yine elimizde kaldığı kadarıyla buraya aldım. Okuyabilirsiniz orada. Peygamberliği çok ağır ifadelerle eleştirir Hz. Muhammed'i. Şimdi ben söylemeyeyim. Yani buradan söylemeyeyim. Onları arzu edenler okuyabilirler. Errazi, El-Cahız, El-Marri falan gibi. Ömer Hayyam. Bunlar ise daha çok doğa felsefecileri, bilimle uğraşıyorlar. Tanrı'yı fazla işin içine bulaştırmıyorlar ama Tanrı inançlarından da vazgeçmiş falan değiller. Kendilerinin de Müslüman olduklarını söylüyorlar. O gün arkadaşlar ben Müslümanım değilim demek için ben Hristiyanım veya Yahudiyim demek lazımdı. Yani kitaplı dinlerden başka bir dine bir süre sonra önce de zaten kabul etmiyorlar. Bakın bir süre sonra zaten kabul edilmeyecek. Fakat bu arada başka bir şey oluyor. Her salı günü halifenin sarayında bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıya arkadaşlar her dinden ve fikirden, görüşten yani biz bugün ne diyebiliriz? Siyasi, siyasi akımlardan veya felsefi akımların liderlerinin toplantısı diyebiliriz. Bir yemekli sohbet. Atatürk'ün yaptığı gibi Çankaya'da ve daha sonradan Dolmabahçe'de yaptığı gibi bir yemekli toplantı. O yemekli toplantıya liderler katılıyor ve liderler tartışmasız bir şekilde düşüncelerini çok açık bir şekilde ifade etme hakları var. Toplantıyı açan moderatör, bugünkü ifadeleri söyleyeyim, moderatör diyor ki şöyle açıyor: "Ey cemaat, biz biliyoruz ki hepinizin bir inancı var. Hepinizin bir kutsal kitabı var. Fakat bu tartışmalarda ortaya attığınız soruları tartışırken argümanlarınızı kendi kutsal kitaplarınıza dayandıramazsınız. Kendi ayetlerinizden ayetlerinizi kanıt olarak sunamazsınız. Bak ama şu ayette böyle söylüyordu diyemezsiniz." diyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Müslüman halifenin huzurunda yapılıyor bu tartışmalar. Ve bu tartışmalara kimler katılıyor? Mecusiler, ateistler katılıyor. Tanrı tanımazlar katılıyor. Bütün mezheplerden ve dinlerden insanlar katılıyor. Temsilciler odaya girdiği anda herkes huşuyla ayağa kalkıyor. Saygıyla ayağa kalkıyor. Oturana kadar da oturmuyorlar. Ve bir özgürlük ortamı, bir bilim ve felsefe tartışmasının muazzam, sınırsız bir şekilde tartışıldığı bir ortam düşünün. Endülüs'ten gelen biri gitti bu toplantılara katıldı diyor. "Kepazelik" diyor adam, "Tanrı tanımaz diyor, ateist diyor, kafir diyor. Gelmiş diyor orada diyor konuşma hakkı veriliyor." diyor.

Yani fakat 850 yılında arkadaşlar Abbasi hanedanı içinde bir değişikliğe gidiliyor ve Mutezile akımı yok ediliyor. Liderlerin bazıları öldürülüyor, yasaklanıyor, görüşleri yasaklanıyor. Eskiden bütün camilerde onların görüşlerini kabul eden imamlar atanıyordu, kabul etmeyenler görevden alınırken şimdi tersi bir cereyan başlıyor ve ondan sonra da Mutezile akımı tabii geriliyor. Ve ne demiştim? Mutezile'nin yanı sıra felsefe artık gelişmişti. Kelamın ötesine geçmiş felsefi tartışmalar yapmaya başlamışlardı. El-Kindi. Bunu El-Kindi'nin de zaman zaman paylaşıyorum. Çok ünlü bir cümlesi var. Görevden alınır. Onun üzerine görevden alınır. Bir süre gözetim altında tutulur. El-Kindi'nin bütün arşivine el konur. Bütün kütüphanesine el konur. Eziyet edilir kendisine. Şöyle söylüyor: "Bu makam düşkünleri bizim felsefeye başvurmamızı kendi çıkarlarına aykırı buldukları için reddetmekte ve kendi makamları ve çıkarları için dinlerini pazara sürmekte, siyasete alet etmekte. Pazara sürdükleri için de satılığa çıkardıkları için de o din kendilerinin değildir. Çünkü artık satmışlardır ve onların kendileri dinsizdir." diyor. Muazzam bir cümle. Tabii El-Kindi'nin bunu söyleyebilmesi için Kur'an'daki Maun Suresi'ni de bilmemiz lazım. Maun Suresi her ne kadar bazı Müslüman arkadaşlar yok onu şunlar için söylemişti falan önemli değil ki. Evrensel, evrenselse bunlar, Allah evrensel göndermiyor mu şeyleri? Ezeli değil mi? Bilmiyor mu? Yani sadece birileri için bir ayet iner mi? O ayet evrenseldir, bir ilkedir artık. Diyor ki Maun Suresi'nde, şimdi mealen söylüyorum: "Kahrolsun o gösteriş yapanlar, namaz kılarken, oruç tutarken, zekat verirken gösteriş yapanlar. Aslında onların kendileri dinsizdir." der. Ama bunu makamları elde etmek veya makamlarını korumak için kullanırlar der. Muazzam. Meal en açıkladım arkadaşlar tabii bunları. Fakat hepsi bu anlama geliyor.

Şimdi ve çok önemli bir gelişme daha. Meşailik yani Aristotelesçilik arkadaşlar felsefede, İslam coğrafyasına felsefede hakim hale geliyor. Aristotelesçilik diye geçmeyelim. Aristotelesçilik gerçekçiliktir, rasyonalizmdir, akılcılıktır. Yani olayları ve olguları gerçekler temelinde incelemek ve ona öyle bir anlam vermektir. Meşailik akımı Farabi tarafından başlıyor. Tabii eserler çevriliyor ve bir muazzam bir çeviri manipülasyonu yapılıyor. Aristoteles'in İlahiyatı Teolojisi diye Yeni Platoncu Plotinos'un bir eseri çevriliyor. Sudur Kuramı. Onun adı da Sudur Kuramı. Bunu Farabi benimsiyor. Farabi, Farap'la biliyorsunuz kendisi Türk kökenli olduğu söylenir. Bağdat'ta ikinci büyük filozof deniyor ona. Türkçesini söylemiş olayım. Birincisi Aristoteles. İkincisi o. Aristoteles'in metafiziğini en iyi yorumlayabilen, açıklayabilen o. Bunu da şuradan biliyoruz: İbn Sina hatıratında "40 defa okudum, anlayamadım. Fakat bir gün sahafta bir kitap elime geçti. Farabi'nin yorumu. Onu okuduğumda bir anda zihnim aydınlandı ve metafiziği kavradım" der. Aristoteles, Plotinos'un, Plotinos Yeni Platoncu bir filozof. Kendisi 3. yüzyılda, 250'li yıllarda yaşamış olan bir filozof. Sudur kuramı ortaya atıyor. Daha doğrusu Sudur Kuramı'nı Farabi ortaya atıyor. Plotinos'un o eserinden dolayı o eseri de Aristoteles'in İlahiyatı olarak çevriliyor. Aristoteles zannediliyor. Şu fikir, fikrin özü şu: Tanrı yaratmıyor. Tanrı kendinden taşıyor. Tanrı akıl, saf akıl olduğu için kendinden zorunlu olarak taşıyor. Taştıkça yeni felekler oluşturuyor. Her felek akılla doldukça yeni bir felek yaratıyor. O felek dolduktan sonra yeni bir felek. Yani gök katmanlarını, yedi katman, kimisi 9, kimisi 9-7 diye tasvir ediyor. Bir fıskiye gibi düşünün. Bunları göstermek. Şöyle bir fıskiye gibi düşünün. Plotinos'un emanasyon kuramı diyor o tabii. Taşıma kuramı, sudur diyoruz. Şey Arapçası. Akıl bir fıskiye gibi yukarıda kendiliğinden zorunlu olarak taşıyor ve taştıkça aşağı doğru birikiyor. En alt katmanda ise madde var. Yani biz, biz varız. Platinos'a göre akıl birdir. Fakat bu bir kendinden taşmak suretiyle çokluğu meydana getirmiştir. Yani evreni meydana getirmiştir. Evrenle birlikte maddeyi. Felekler dedikleri bu katmanların en altında ay, ayın altında dünya var. Dünya dikkat ederseniz yeni Platoncu diyorum ya, yeni Platonculuk bu. Çünkü bunun esas babası kim? Platon. Esas babası Platon. Yani Platon ne demişti? Bir idealar dünyası var. İdealar dünyası. Akıl, tabii bu aynı zamanda saf akıl. Maddeyle buluştuğunda saflığını kaybeder, kirlenir ve insan deneyimiyle hatırlamaya başlar. O akıl içinde olduğu için onu hatırlamaya başlar ve bir süre sonra kendinde arınarak, kendini aşarak yeniden o Tanrı kata, tanrısal kata çıkar ve arınmış olarak saf akla katılır. E bu tabii Plotinos'ta daha farklı ifade ediliyor. Arap filozofları Farabi'ye bu muazzam bir aydınlanma olarak geliyor. Çünkü ilk defa evrenin oluşumunu akılla açıklayabileceğini düşünüyor ve böylece Kur'an-ı Kerim'de ve diğer kutsal kitaplarda ne diyordu? "Tanrı ol dedi ve oldurdu." 6 günlük işte bildiğiniz hikaye. 6 günde işte insanı yarattı, arkasından hayvanları yarattı, dünyayı yarattı vesaire vesaire yarattı. Ve burada tartışmasız tanrısal bir irade söz konusu. Özgür bir irade söz konusu. Tanrı var ol dediği için olmaktadır. Şimdi ilk defa Sudur Kuramı ile birlikte akıl Tanrı'ya eşdeğer görülüyor. Akıl Tanrı ile özdeşleştiriliyor. Akıl taşmak suretiyle zorunlu olarak taşmak. Yani dolayısıyla Tanrı'nın kendisi de zorunlu. Yani keyfiyet ortada yok. Taşmak zorunda. Akıl taşmak zorunda ve dolayısıyla "ol" demek yok. Kendiliğinden oluşan zorunluluklar silsilesi, zorunluluklar zinciriyle meydana gelmekte bütün bu evren. Ve akıl hepsinde zuhur ettiği için insanda da akıl olduğu için en Farabi şunu söylüyor: "İnsanın diğer bütün canlı varlıklardan temel farkı akla sahip olmasıdır. Akıl tanrısal bir tanrı var. Akıl, saf akıl. Fakat akıl, aklı bize vererek bize biraz tanrısallık katmıştır. Yani biz biraz kendimizi kutsallaşmış sayabiliriz. Biz Tanrı değiliz. Biz peygamber değiliz. Fakat akıl sahibi olarak biz Tanrı'dan bir parça edinmiş oluyoruz. Ve en önemli şeyi aklı edinmiş oluyoruz. Ve dolayısıyla biz akılla neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü, neyin çirkin, neyin güzel olduğunu da tayin edebilecek vasıftayız" diyerek insanın aklını evrende, bizimle yarışacak başka kimse yok. İnsanın aklını evrende en üst kademeye çıkarmış oluyor. Tanrı'ya atıfta bulunarak, yani sırtını Tanrı'ya dayanarak, Tanrı'ya atıfta bulunarak aklı en öne öne çıkarınca insanın kendisini en öne çıkarmış oluyor ve dolayısıyla akla uygun olmayan hiçbir şeyin de kabul edilmemesi gerektiğini daha da sistemli hale getiriyor. İkincisi bilgi teorisinde muazzam bir devrim yapıyor. Diyor ki vahiy çok önemli. Yani peygamberin zihnine, kalbine, rüyasında, perdenin arkasında vesaire vahyin gelmiş olması önemli bir bilgi alanıdır. Fakat akla sahip olduğumuz için şimdi akılla birlikte biz ikinci bir bilgi edinme alanı yaratmış oluyoruz. Yani vahyin yanına aklı koyduğumuz anda akıl ne demek? İnsanın gözlem yapması, deneyimle görmesi, insanın sorgulayarak neden sonuç ilişkisi kurması. Bunları kurduğunuz andan itibaren vahiy ile aklı eşit hale getirmiş oluyor. Eee, Farabi sadece bunu yapmıyor. Aynı zamanda peygamberle filozofu da eşit hale getirmiş oluyor. Peygamber yaşadı ve artık yok. Ama aklın devam etmesi lazım. Hayatın devam etmesi lazım. Aklın devam etmesi lazım. Zaten buna Kur'an da cevaz veriyor müteşabih ayetlerle. Yani "bunu ancak ehli olan bilir" mealen hep söylüyorum bunları. Aklı aklı olan bunları yorumlayabilir" dediği için de buna da cevaz veriyor. Dolayısıyla yorumu işin içine katarak Farabi peygamberle filozofları da eşit görmeye başlıyor. Bir süre sonra Plotinus'un kitabı Almanca, Farabi'nin "İdeal Devlet" Ahmet Hoca'nın çok güzel çevirisi. Burada arkadaşlar muhtemel devletler tasvir ediyor Farabi ve bu devletlerin bazılarında hayat devam ettiği için toplum önderinin, bunu peygamber olarak kabul edelim, toplum önderinin duruma ve koşullara göre yeni kanunlar, yani aslında yeni ayetler ileri sürebileceğini, buna hakkının olduğunu söyleyen ifadeler var bu kitapta. Bunlardan dolayı da zaten Farabi bir süre sonra Gazali'yi beklemeye lüzum yok. Gazali tekfir edecek ama hedefe oturtulduğu için canı tehlikeye girince de "Ben hacca gidiyorum, umreye, umre yapacağım" diyerek ayrılıyor arkadaşlar Bağdat'tan ve böylece hayatını da kurtarmış oluyor. Yani kısacası meşailik üzerinden felsefeye, İslam felsefesine diyelim muazzam bir gerçekçilik akımı sokuluyor. Akıl sokuluyor ve bu İbn Sina'dan devam ediyor. Bu yani önce Farabi, arkasından İbn Sina, İbn Sina'nın sonra da İbn Rüşt'e kadar devam ediyor. Fakat bu arada İslam coğrafyasında bir çöküş başlıyor. Şimdi oraya geleceğim. Neden çöküş başladı? Bazı arkadaşlar, özellikle de solcu ve laik çevreden arkadaşlar, "Gazali başa geldi. Gazali ile birlikte felsefe ve bilim yok oldu" diyorlar arkadaşlar. Bunlar yanlış şeyler. Gazali henüz doğmadan önce İslam coğrafyası kendi içinde, İslam devleti kendi içinde parçalanmış, bölünmüş. 10'un üzerinde devlet, yüzlerce beylik birbiriyle savaşıyordu. Birbirlerinin gözüne oyuyorlardı. Birbirlerinin kervanlarını basıyorlardı. Birbirlerinin birikimlerini yağmalıyorlardı. Üç halife olmuştu. 9. yüzyıl, 10. yüzyıla, 920'ler yıllarda üç halife vardı. Birbirine düşman. Her yerde ayaklanmalar var. Her yerde isyanlar söz konusu. Bu isyanlar işte Karmatilerin isyanı var. Basralı zencilerin isyanı var. Kufe'de isyanlar var. Haricilerin Kuzey Afrika'da isyanları var. Yükselişten sonra tabii çok önemli bilimsel ataklar yaptılar. 7. yüzyılın sonlarından itibaren İslam coğrafyasında Müslüman bilim adamları ve felsefeciler. Bunlardan hemen bazılarını okuyayım size: Cabir bin Hayyan, kimya, fizik ve astronomi alanında bir numaraydı. Harizmi, matematik, gökbilim ve algoritma alanında bir numaraydı. El-Battani, gökbilim, matematik alanında bir numaraydı ve ayda bulunan bir krater Alfrangos diye ona ithaf edildi. İşte bundan 20-30 yıl önce İbn Heysem, fizik, matematik ve optik alan. Optik çok önemli çünkü denizcilikte, dürbün şey biliyorsunuz o artık şeyler çok önemli. Mercekler çok önemli. Vasi bin Türk, matematik ve cebirde. El-Biruni, gökbilim, matematik, coğrafya, antropoloji. Ömer Hayyam, matematik, gökbilim ve cebir gibi. Errazi, kimya. İbn Sina, tıp. İbn Sina'nın tıp eserleri 16. yüzyılın sonuna kadar Avrupa'daki üniversitelerde okul. Errazi'nin kimyası da okutuluyordu ve bunların hepsi okutuluyordu. Fakat dediğim gibi yükselişten sonra çöküş başladı. Bu çöküşe üç tane önemli olay eşlik etti. Birincisi Kudüs'ün kaybedilmesi. Hepsi de binli yıllarda oldu. 1090'lı yıllarda. Birincisi Kudüs'ün kaybedilmesi. İkincisi Sicilya'nın kaybedilmesi. Üçüncüsü Endülüs'ün kalbi olan büyük merkez Toledo'nun kaybedilmesi. Üçünün kaybedilmesi artık İslam uygarlığının çöküşe geçtiğinin de ifadesiydi. Zaten bu konuda çok fazla bir İbn Rüşt'ün sonradan 1100'lü yıllarda yeni bir teoriyle ortaya gelmesi ve Rönesansı etkilemesi bir istisnadır. Yani Endülüs'te olağanüstü gelişmeler devam etti. Orta Asya'da devam etti. Bunların hepsi doğru. Fakat artık Ortadoğu merkezli, Mısır'ı da katılmadığı ve Mısır merkezli İslam uygarlığının ihtişamı artık sönmeye yüz tutmuştu. Ve çöküşün en önemli nedenlerini de böylece kısaca saymış olayım. Birkaç, birincisi, yani bu çöküş başladığı için Gazali'nin şey, yani Gazali'nin bir icraatı değildir. Onu diyelim. Birincisi, her toplum bir insan modeli ve bir toplum modeli yaratır. Her büyük dalga, hep siyasi, yani bir siyasi dalga, bir dini kalkışma diyelim o zamanki ifadeyle bir devlet kuruyorsunuz. O devlette bir toplum tasavvur ediyorsunuz. Bir insan modeli tasavvur ediyorsunuz. Bu insan modeli ve bu toplum modeli feodal bir toplumdur. Feodal düşünen insandır. Bu ne demektir? Fetih, yağma, araç kültüründen beslenen, ticareti önemseyen fakat özgürlük, akıl, irade, üretim, üretim sektörlerinin yayılması gibi anlayışlara modern bizim işte Rönesans'tan sonra karşılaşacağımız o hümanist, diyelim büyük düşünürlerde göreceğimiz modellerin insan tipinin olmadığını görüyoruz. Yani bunlar bir DNA gibidir. DNA şempanze ile bizim aramızda %99 özdeşlik var. 32.000 küsür DNA'dan sadece aramızdaki fark 300. Düşünebiliyor musunuz? Yani benim DNA'm insan, onun DNA'sı o kadar çok küçük farka rağmen şempanze. Ağaçlar da böyle. Biri işte ardıç ağacı oluyor, biri bilmem ot oluyor. Şimdi o o günkü misyon, o günkü anlayış ancak 1200'lerin sınırına kadar getirebilen, ticareti önemseyen, şehirleri önemseyen, bilimi önemseyen, felsefeyi önemseyen ama bir yerden sonra çakılıp kalan insan tipiydi. Tıpkı bizim dedelerimizin ve babalarımızın ancak bir yere kadar zeka ve akıllarını, geleneklerini kullanıp bizi var etmeleri gibi. Biz onları ne yapıyoruz? Aşıyoruz. O birincisi, birinci neden buydu. Yani bu bir zorunluluktu. Bu bir kaderdi diyebiliriz belki. Hani inanmıyoruz ama kaderdi bu. Yani onun ötesine geçmek, o toplumsal formasyonu dönüştürmek yeni bir devrim gerektirirdi. Bu birincisi. İkincisi, Sümerlerden bu yana Akdeniz havzası sürekli imparatorlukların kurulduğu, milyonlarca insanın beslendiği, milyonlarca insanın üretim yaptığı, bölüşüm yaptığı, savaşlar yürüttüğü bir Akdeniz bölgesi bir havzaydı. Bu hafıza artık yorulmuştu. Artık buraya dayanarak, bu bölgeye dayanarak daha fazla ilerlemek mümkün değildi. Nitekim Rönesans'ın ardından ne geldi arkadaşlar? Rönesans'ın arkasından Afrika'nın dolaşılarak keşfedilmesi, Uzakdoğu'ya gidilmesi, Amerika'ya gidilmesi ve oradan büyük zenginliklerin Avrupa'ya akarak orada bir kapitalizmin gelişebileceği bir ilk birikimin yaratılması sayesinde olmuştur. Yani o Rönesans büyük yağma ve büyük o çıplak zorla elde edilen ganimetler sayesinde sanat, bilim gibi şeyler, işte o sarayların yapılması, o şehirlerin, büyük şehirlerin inşa edilmesi ancak bu sayede mümkün olmuştur. Dolayısıyla Akdeniz havzası artık yorgun düşmüştü. Akdeniz havzasında hakim olan bir devletin yeni bir uygarlık başlatması mümkün değildi. Yeni bir uygarlığı başlatanlar kimler oldu? Portekizliler ve İspanyollar. Ve onlar da bir de Hollandalılar. Çünkü Hollanda o zaman İspanya'nın toprağıydı. Yani aynı devletti onlar. Portekiz ve İspanya neresiydi? Endülüs'tü. Endülüs'ün 700 yıllık birikiminin üzerine oturmuşlardı. Başka bir bölge daha var. İtalya, Orta İtalya ama 1200'lere kadar şeyin Sicilya'nın büyük etkisi var o bölgelerde. Yani bunları da unutmayalım diye.

Hatırlatmış oluyorum. Üçüncüsü, çöküşün nedeni çatışma ve rekabetin maddenin doğasında var olmasıdır. Toplumların içindeki çatışma ve rekabet, akıllı bir hatta ilerlerse geliştirici bir rol oynar. Fakat yıpratıcı bir rol oynadığı da olur. Bazen de gelişmelerin sekteye uğramasına neden olabilir.

İlk dönemlerdeki rekabet olumlu rol oynarken, artık birbirlerinin gözlerine oydukları için o İslam devletlerinin birbirleriyle ölümüne savaşmaları, onların birikimlerinin heder olmasını, akla önem veren insanların artık kenarlara itilmesi ve bunların adım adım sönümlenmesi demekti. Bu da başlamıştı. Yani bir kaos dönemine girmişti artık 1100'lü yıllardan sonra.

Şimdi tam dağılmak üzere olan bu İslam coğrafyasını yeniden toparlayalım diye Selçuklu hükümdarı Nizamül Mülk, yanına Gazali'yi alarak ve bunların hepsi 1100'de oluyor. Yani dikkat ederseniz, o kaosun içinde yeniden bu İslam coğrafyasını nasıl toparlayabiliriz? Bir devlet adı altında nasıl toparlayabiliriz diye tartışıyorlar. Ve ikisi önemli iki tane kitap yazıyor.

Gazali'nin Batı Niliğin İçü. Tabii Gazali'nin başka programlarda etraflıca değinmiştim. Bütün bu batini anlayışları mahkum eden, heterodoks akımları mahkum eden, onların tekfir edilmesini savunan ama aynı zamanda felsefecilerin de, yani İbn Sina'nın, Farabi'nin ve Aristoteles'in de tekfir edilmesini savunan bir ideolojik anlayış getirmişti. Biri devlet adamı, bu Gazali ise iktidarın ideoloğu olarak radikal bir Sünnilikle İslam coğrafyasını bu batini gruplardan, İsmailî tarikatları, işte Hasan Sabbah bunun içinde var, İhvan-ı Safa bunun içinde var. İhvan-ı Safa olağanüstü 9. yüzyılda büyük ansiklopedist hareket, bilim, felsefe, edebiyat, onların 52 risalesinde muazzam yer alır. Bütün bunların kargaşalık yarattığını söyleyerek bunların bir kenara itilmesini, tabii kenara itilmek aynı zamanda tasfiye edilmesidir. Bunların birincisi bu.

İkincisi de Nizam-ı Mülk'ün yazdığı siyasetname. Siyasetname de aynı şekilde aynı görüşleri üç aşağı beş yukarı ifade eder. Kafir ilan edilmiş olan İslami akımların yok edilmesini savunur ve bu işe girişirler. Fakat bu çok fazla tutmaz. Biliyorsunuz Hasan Sabbah Hareketi Nizamül Mülk'ü hançer darbesiyle öldürür.

Saray oyunlarına, ayak oyunlarına, darbelerine dayanamaz. Gazali, El-Munkızu Mine'd-Dal diye hayatını anlattığı muazzam bir kitap var. Bu kitapta bana çok sempatik geliyor. Bunu da söyleyeyim. Yani gerici olmakla birlikte bu ayak oyunlarına tahammül edemez. Siyaset oyunlarına tahammül edemez. Bütün malını mülkünü çocuklarına biraz ayırdıktan sonra herkese dağıtır. Yani yoksullara dağıtır. Hacca gidiyorum diyerek uzaklaşır Bağdat'tan.

İkinci adam Selçuklu'da ikinci adam Bağdat'a gider. Bağdat'tan sonra da yine kargaşalıktan dolayı kendisini çağırırlar. Gelir bir yıl daha. Burada şunu söyler arkadaşlar, o kadar ayak oyunları yapılıyordu ki, o kadar riyakardı ki bu Müslüman olduklarını söyleyen yöneticiler, artık bir ne diyelim, bir kusacağım geldi der gibi. Yani artık ağzımdan bir kelime çıkamıyordu. O kadar riyakarlık vardı ki bunlara katlanamaz hale gelmiştim der ve terk eder. En sonunda kendi köyüne yerleşerek orada bir tekke kurar ve tekkede öğrenci eğitmeye devam eder.

Gazali'nin Türkiye'de meşhur olması, Türkiye gündemine girmesi yine AKP zamanında oldu. Eskiden yoktu. Tarikatların ve cemaatlerin kışkırtılması, ekonomik kaynaklarla palazlandırılması, büyütülmesi, medya olanaklarının onlara sunulması, devlet olanaklarının, işte yurtlar, okullar ve diğer alanlar, vakıflar üzerinden milyarlarca doların, Türk lirası değil, doların. Şu anda vakıflar, vakıflara ayrılacak bütçenin arkadaşlar 500 milyar Türk lirası olduğu söyleniyor. Yani düşünün siz muazzam bir servet. Buralardan bunların palazlanması sonucunda Gazali yeniden baş tacı edildi ve Gazalicilik bir akım olarak gelişiyor. Bunu da vurgulamış olayım. Sonuçta epey de uzadı. İki saate yaklaşmışız gördüğünüz gibi. Meşeli konuştuk. Belki biraz şeyi konuşalım. Çok kısa. İbn Rüşt.

Tabii filozofların tutarsızlığı başlığıyla bir kitap yazar. Çok önemli bir kitap. Neden derseniz, filozoflara, Müslüman filozoflara der ki, "Evrenin ezeliliğini savunuyorsanız, Müslüman değilsiniz. Ya Müslümansınız ya değilsiniz." Bakın felsefe sorularla ilerler. Bir düşünceyi ilerletmek için çok kritik bir soru sormalısınız. Der ki, "Siz şayet Müslüman ama filozof olarak kalmak istiyorsanız, o zaman Kur'an-ı Kerim'i kabul edeceksiniz. Kur'an-ı Kerim'de de yaratma emriyle evrenin olduğu, yani yoktan var edildiği var. Ama siz felsefeciler ezelliliği devam ettiriyorsunuz. O zaman siz" diyor, "kafirsiniz."

İki önemli şey savunur. Onu da kısaca not almıştım bir yere. Bulabilirsem. Bir, evren ezeli olmayacak der. Alemin ezeliliğine ona itiraz eder. Müslüman olduğu için siz de buna uyacaksınız der. Uymuyorsanız Müslüman değilsiniz. İkincisi, sizin sudur kuramınızla Tanrı bütün iradesinden yoksun hale getirilmiştir. Yani etkisiz hale getirilmiştir. Tıpkı Aristoteles'in tanrı kavramı gibi. Ne diyordu Aristoteles metafizikte? Tanrıyı şöyle tanımlıyordu: İlk hareket ettirici, hareket etmeyen, pardon, hareket etmeyen ilk hareket ettirici. Yani evreni kurmuş yasalarıyla birlikte kurmuş ve bırakmış. Kendi haline bırakmış. Sonradan müdahale etmiyor. İkide bir durun bakayım, şuraya müdahale edeyim, şurada depremler yapayım, şurada cezalar yağdırayım demiyor. Her şey kendi doğal yasaları çerçevesinde ilerliyor. Siz diyor, tanrıyı bu hale düşürdünüz ve dolayısıyla tanrının iradesini aldınız elinden. Tanrı özgürlüğüne sahip olmayan bir ne diyelim, bir süs haline getirilmiştir. Üçüncüsü, bedenler mi, ruhlar mı uyanacak? Öbür dünyada bedenler uyanmayacak dedikleri için de hayır, bedenler uyanacak. Çünkü orada haz alacak, yani orada yaşayacaksınız. Huriler var, sabah kahvaltıları 70 yıl sürüyor, bilmem ne. Yani bildiğiniz işte Cübbeliden duyduğunuz şeylerin hepsi bunlar beden olarak yaşayacağımız hazlardır diyor ve dolayısıyla tekfir ediyor. Bunlara itiraz eder.

İbn Rüşt, filozofların tutarsızlığını yazmıştı. Gazali, İbn Rüşte Tutarsızlığın Tutarsızlığı adıyla bir kitap yazar ve onu eleştirir. Ki filozoflara yapılan eleştirilerin bir kısmının haksız olduğunu, çünkü böyle bir şeye savunmadıklarını söyler. Teafütül Teafüt kitabın adı. Güzel Türkçe çevirileri var. Oradan da okunabilir.

Akıl ve şunları savunur İbn Rüşt. Akıl insanın en önemli niteliği ise akla hürmet edilecektir. Akla adeta ne diyelim, biat edilecektir. Akıl çünkü tanrısaldır. Tanrıdan geldiği için bize özel olarak bize geldiği için bunun bir anlamı olmalı. Bunun anlamı da o tanrısallığı bizim kendimizin kullanması. Ve onun için Kur'an'da birçok ayette "akletmez misiniz?" der. Akletmeyecekseniz, yani sadece bilinen gelenekleri savunacaksanız, akletmek sadece gelenekleri savunmak değil, onları aynı zamanda tartışmaktır, sorgulamaktır der. Ve dolayısıyla felsefenin de dine aykırı olmadığını, ikisinin iki bilgi kaynağı olduğunu, az önce söylediğim gibi meşalilikten geliyor. Bu da vahyin, vahyin yanında aynı zamanda insanın kendi deneyimlerinden, akıl süzgecinden geçirdiği fikirlerin de olduğunu, bilginin de olduğunu ve bunların özdeş olduğunu, bunların eşit olduğunu, hadi öyle diyelim ve aynı zamanda bunların kardeş olduğunu söyler. Felsefe ile din süt kardeştir der. Yani ananın meme iki memesini emen eşit kardeştir der. Ve evrenin ezeliliğini de ayetlerden hareketle savunur. Çünkü Kur'an'da Tanrı arşında izliyor, görüyor gibi ifadeler var. Demek ki diyor, arş denen bir şey var. Yani Tanrı boşlukta değil. Bir şey var, bir madde var ki oradan hareketle evren var diyor ve bununla bundan hareketle yeni bir sentez oluşturuyor. Aklını öne çıkaran yeni bir anlayışla bu. Bunları Aristoteles'in yorumcusu olarak bilinir. Averroes Latincesi.

Bütün bu fikirler arkadaşlar hızla Toledo ele geçirildikten sonra bütün bu eserler batıda hızla yayılıyor. Bütün üniversitelerde okutuluyor. Yasak. Ama 1287 yılında Paris Üniversitesi yasak kitaplar listesi yayınlıyor. Bu yasak kitaplar listesinde gerekçelerinin çoğu da Gazali'nin gerekçelerine benziyor. O gerekçelerden hareketle Farabi'nin, İbn Sina'nın, özellikle İbn Rüşt'ün okunması yasaklanıyor. Fakat herkes ama bunu okuyor. Bir Aristotelesçilik şeyi var. Bir dalgası var. Tam 400 yıl boyunca 1600'lere kadar İbn Rüşt Avrupa'da, Avrupa'yı Kant, Kant'ın bugün 200 yıldır dünya felsefesini belirlediği gibi, İbn Rüşt'ün felsefesi de 400 yıl boyunca bütün Avrupa'yı belirliyor. En son en büyük İbn Rüşçülerden biri de Bruno'dur. Leonardo Bruno 1600 yılında yakılan Bruno. Roma'da yakılan Bruno. Sonsuz evrenler, onun sonsuz evrenler evren modelini alarak evrenlerin, evrenin sadece bir evren olmadığını, birçok evrenin bulunabileceğini söyledi. Bugün fizikçilerin tartıştığı olayları Bruno kendi kitabında ayrıntısıyla anlatır ve kendi görüşlerini İbn Rüş'e dayandırır.

Ve böylece arkadaşlar konuşmamın da sonuna gelmiş oldum. Ne demiştik? Neden çöktü demiştik? Dört tane madde saymıştım. İşte en son Gazali'nin... Gazali hiçbir arkadaşlar yeniden söyleyeyim. Gazali hiçbir yerde felsefe yasaklansın demedi. Sadece şunu söyler bu kitap. Yani okuduğum için söylüyorum size. Ve ayrıca bazı kendini bilmez arkadaşların iddia ettiği gibi Sadık Usta İslam'a güzelleme yapıyor, Gazali'ye güzelleme yapıyor gibi salakça şeyler de affedersiniz söylemeye. Bunları okuduğum için söylüyorum. Kanıtlarıyla o dünyayı değiştiren düşünürler cilt 5'te yazdım ve gösterdim. Hiçbir yerde felsefeyi tekfir etmiyor, yasaklamıyor. Sadece şunu söylüyor: Bilim gereklidir. Bilim, bilime zaten herhangi bir şey yok. Fakat diyor, filozoflarla tartışmak, tartışma usullerini çok iyi bildikleri için, birikimli oldukları için sizi çok çabuk ikna edebilirler. Onun için mümkün olduğu kadar felsefecilerle tartışmayın der. Felsefecilerle münasebetinizi azaltın der. Fakat felsefeyi yasaklayın demez hiçbir yerde. Bunu da not etmiş olayım.

Beşinci sebep, neden çöktüğünün beşinci sebebi kısmen Moğol istilası. Cengiz'in o her yerde kelleleri üst üste dizdiği bir vahşet dönemini 1250'de biliyorsunuz. 1230'lu yıllarda Bağdat'ta taş üstüne taş bırakmamıştı. Tabii bu arada işte halifenin halife kenara itildi, tasfiye edildi. Bütün o kütüphaneler yağmalandı. 9-10. yüzyılda arkadaşlar bütün Avrupa'daki kitapların sayısı, bütün Avrupa'da 100.000. Bunların bu kaynak yabancı kaynaklar söylediğim yani şeyler bilgiler. Kahire'de, Toledo'da ve Bağdat'taki kitapların sayısı 4 milyon.

Peki niye bugün buraya geldik arkadaşlar? Çöküş, bir sorumuz da biliyorsunuz buydu. Çöküş başlayınca yeni yükselen, geriden gelen ve yükselmekte olan. Bunun en iyisini, bunu en iyi İbn Haldun Mukaddime'de anlatır. Yani uygarlıkların nasıl yer değiştirdiği, iktidarların nasıl alt edilip yeni iktidarların geldiğini muazzam bir hukuk felsefesiyle açıklar. Geriden gelenler ihtiyaçları oldukları için, aç oldukları, iktidara aç oldukları için, şatafata, ihtişama aç oldukları için bir yenilikle birlikte iktidara gelirler ve bütün eskilerin can damarlarını keserler. Hem ülke içinde hem ülke dışında. Yani sömürgecilik başladığı için 15. yüzyıldan itibaren sömürgecilik başladığı için, Batı palazlandığı için, büyüdüğü için İslam coğrafyasının bütün can damarlarını kesmiştir. Onları sömürerek onlara hayat hakkı tanımamış, onların kültürel geleneklerini yok etmiş, onları aşağılamış, onların sadece maddi birikimlerini değil, aynı zamanda zihinlerini de darma duman etmiştir. Bana üç kuşak verin. Hatta Kant der ya, bana madde verin, size bir dünya yaratayım. Üç kuşak verin, size bir toplumu barbarlaştırayım. Üç kuşak verin, bir toplumu aydınlığa kavuşturayım. Mümkün. Üç kuşakla birlikte, yani 50 yıl içinde bir toplumu isterseniz muazzam anlamda dönüştürebilirsiniz. Barbarlığa da sürükleyebilirsiniz, aydınlığa da çıkarabilirsiniz. Birkaç yüzyıl içinde bütün bu İslam coğrafyasının nasıl çölleştiğini, kültürel alanda yoksullaştığını, harap olduğunu, hurafelerin artık gittikçe, bilim ve akıl geriledikçe, irrasyonalizm dediğimiz mistik anlayışlar, hurafeler artık su yüzüne çıkar. Çünkü bilim ve akıl onları bastırır. Bilim ve akıl kenara itildiğinde onlar suyun yüzeyine çıkar ve toplumları onlar belirlemeye başlar. Bizim başımıza gelen de budur arkadaşlar.

1500'lü yıllardan itibaren Avrupa'da önce hümanizm ve Rönesans, arkasından da büyük devrimlerle birlikte sanmayın ki Avrupa felsefeyi ele geçirdikten sonra hurra deyip felsefeyi canlandırdı. Hayır. Felsefeciler orada büyük mücadelelerle Dante başta olmak üzere o bütün aydınlar lanetleniyordu sürekli. Onlar kendi görüşlerini savunurken cesaretle ortaya çıkıyorlardı. İşte 1600'lü yıllardan sonra da görüyoruz Descartes'tan itibaren Descartes, Spinoza, Leibniz ve devam eder o silsile. Onların hepsi arkadaşlar egemen anlayışlara, egemen ideolojilere kafa tutarak, bilim anlayış, yeni bilim anlayışları getirerek, yeni felsefi kavramlar ortaya atarak cesaretle, şeyin Kant'ın dediği gibi sapere aude, cesaret edin, aklınızı kullanmaya cesaret edin dedikleri için muazzam başarılar elde ettiler ve bunların hepsi o dönemde iktidarlar tarafından baskıya uğradılar. Descartes göç, kaçmak zorunda kaldı. Leibniz göçmek zorunda kaldı. Voltaire hapise atıldı. O ünlü Bastil hapishanesinde dizinden yattı. Afroz değildi. Spinoza ölüm tehlikeleriyle karşı karşıyaydı ve di, yani o diğerlerinden bahsetmeyeyim. Marx falan gibi büyük adamlardan da bahsetmeyeyim arkadaşlar.

Evet, beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Şimdi çok kısaca arkadaşlar şu yorumlarınıza bir bakmak istiyorum. İzin verirseniz tabii çok fazla zaman ayıramayacağımı görüyorum çünkü 2 saati geçtik. Yani bir rekor kırdım. Doğrusu solcu gözü ne demek ya? demiş Erlikan. Arkadaşlar açıkladığını sanıyorum. Bir şeye ait olup o gözle değerlendirme yapmak çok makul gelmiyor bana hocam demiş Hakan Bey. Arkadaşlar tam tersine bir şeye bakabilmek için bir gözlük kullanmanız lazım. Ben gözlüğümü çıkardığımda göremiyorum artık. Her bakış, her görüş bir gözlük ihtiyacı doğurur. Bu gözlük sizin manipülasyon yapmanızı gerektirmez. Siz manipülasyon yapmak isterseniz zaten yaparsınız. Fakat her bakış, felsefi değerlendirme, teorik değerlendirme, bilimsel değerlendirme her zaman bir taraftır. Tarafsızlık safsatadan başka bir şey değildir. Biz tarafsız bakış bakışa sahibiz diyenlerin sizi aldattıklarını, yalan söylediklerini rahatlıkla iddia edebilirim. Çünkü fikir dünyasında nasıl ki siyasette yoksa fikir dünyasında da egemen görüşler var. O egemen görüşlere ya tabi olacaksınız ya da onlara karşı başka bir gözle bakarak mücadele edeceksiniz. O bakımdan çok gayet doğal bu.

Evet başladık. Selam hocam. Solcunun gözünden demekle oryantalist bakışı mı kapsıyor? Hayır hayır, hiç hiç değil. Sınıfsal bakıyoruz biz. Tarihselci yaklaşıyoruz. Diyalektik bakıyoruz. Yani üç kavram söyledim. Bir, sınıfsal yaklaşıyoruz. İki, tarihselci yaklaşıyoruz. Yani her şeyi kendi zamanına göre değerlendirmek, o koşullara göre değerlendirmek. İşte 7. yüzyıldaki Mekke'de olanları, Medine'de olanları o dönemde Çin'de olanlarla kıyaslayarak ancak onun nasıl olduğunu tarif edebiliriz. Bugünden bakarsak bizim için hepsi geri. Bütün fikirler, bütün bilimler. Şimdi biz Newton'a büyük saygı duyuyoruz, değil mi? Ne diyor Newton? Ben diyor, uzağı görebiliyorsam benden önceki devlerin, o bilim adamlarının sırtında sırtına binmiş olmamdandır. Der. Bizden önceki düşün adamlarının sırtından bakıp ileriyi görüyoruz ama aynı zamanda geçmişi de tahlil ediyoruz. Yani bu bu vasfımızı bırakmamamız lazım. Ama aynı zamanda diyalektik yaklaşıyoruz. Yani bir şeyin diyalektik nedir? Bir şeyin, bir olgunun kendi içinde çatışarak ve süreçler içinde yeni kimlikler, yeni tanımlar edinmesi demektir. Bir dönem ilerici olan bir şey, bir dönem sonra gerici olabilir. Mesela muazzam bir devrimci kalkış olabilir diyelim, bir İslam dini. Ama bugün İslam adı altında toplumları yönetmeye kalkmak felakettir ve en büyük gericiliktir. Çünkü bugün İslam adı altında Türkiye'yi yönetmeye kalktığınızda bırakın laikleri, bırakın ateistleri, deistleri, Müslümanlar kendi birbirlerinin gözlerine oyacaklardır. İşte biz Suriye'de gördük bunu. Bunu Afganistan'da görüyoruz. Bunu başka ülkelerde görüyoruz. Yani bugün İslam sadece felaket getirir. İnançlar tamam, herkes inancına sahip olabilir. Fakat bugün refaha kavuşmak, mutlu olmak, ileriye atılmak istiyorsak ancak bu laiklik temelinde yapılabilir. Yani herkesin özgür olduğu, herkesin kanaatini açıkça ifade ettiği, herkesin inancına sahip olduğu, gereklerini yerine getirdiğini fakat ortak devlette, ortak bir toplumda, ortak medeni yasalara, ortak ceza hukukuna uymak kaydıyla ben Müslümanım, miras hakkını farklı uygulayacağım, medeni kanunları tanımıyorum diyemezsiniz. O zaman devlet olamazsınız. Yani dediğim gibi dinle bugün Türkiye'yi yönetmek veya bir ülkeyi yönetmek felaketle sonuçlanır. O bakımdan da bir dönem bir kalkışma, bir isyan, bir kafa tutma, bir iyilik, bir güzellik temsil eden bir şey bir dönem gericiliğin, bağnazlığın, şiddetin temsilcisi olabilir. O bakımdan da buna da biz diyalektik diyoruz.

Sadık hocam, İslam bakın şunu. Şimdi arkadaşlar Farabi'nin, Aristoteles'in fikirlerinden hareketle, Plotinos'un aldıkları fikirlerin hareketle oluşturdukları sudur kuramı meşailikle birlikte dünyada kenara itilmiş olan, lanetlenmiş olan, katledilen filozofların ve felsefenin yeniden canlanması demek. Yeniden canlandırdılar. Yani felsefeyi yeniden toplumların merkezine getirdiler. O bakımdan Farabi büyük bir filozoftur. Bunu ben söylemiyorum. Farabi'nin buna ihtiyacı yok. Ölmüş adam zaten 1100 sene önce. Bunu büyük Avrupa düşünürleri söylüyor. Bunu büyük İslam tarihçileri söylüyor. Hepsi yabancı. Felsefeciler açın adam. Akıllı bir felsefe ansiklopedisi. Orada Farabi'yi göreceksiniz. O bakımdan bunların hepsi büyük felsefecilerdir. Ve İbn Rüşt'le birlikte yani felsefenin lanetlendiği bir dönemde felsefeyi yeniden toplumun merkezine getirerek ona meşruiyet sağlayarak ona yeni bir anlayışla ne demişti İbn Rüşt? İki süt kardeştir. Din ve felsefe iki süt kardeştir diyerek yani bir sentez yaparak yeniden felsefeyi dinle eşitlemişti. Ona bir anda eşit bir hayat hakkı tanımıştı. Zannetmeyin ki Avrupalı filozoflar ateistti. Hepsi dindardı. Hepsi inançlı insanlardı. Fakat Hristiyanlığı eleştiriyorlardı. Buna büyük din eleştirmeni David Hume dahildir. Spinoza buna dahildir. Kant inanan biriydi. Hegel inanan biriydi. İnanmayanlardan biri Feuerbach'tı, Karl Marx'tı. Sonra Nietzsche'ydi. Yani çok az sayıda insan inanmıyordu veya ateistti. O bakımdan yeniden dünyanın merkezine felsefeyi sokan Müslüman filozoflar hem kendileri büyük filozoflardı.

Peki filozofla felsefeci arasındaki fark nedir? Onu da kısaca söyleyeyim. Felsefeci hayatının önemli bir bölümünde felsefe ile uğraşan insan demektir. Okuyan, yazan, araştıran, anlatan, akademide çalışan. Bunların hepsi felsefeci. Fakat filozof çok küçük de olsa felsefeye yeni bir bakış açısı getiren, yeni bir kavram getiren insandır ve bunlar getirmişlerdir. İşte sudur kuramını yeniden yorumlayarak İslam coğrafyasının merkezine oturtmuşlardır. İki süt kardeştir diyerek bakın bir de şeyimiz var. Asistanım burada benim. İbn Rüşt yeni bir sentezle birlikte felsefeye muazzam bir ivme katmıştır. Bu yüzden zaten 400 yıl boyunca Avrupa'da el üstüne tutulmuştur. Yani bunları da en azından anlattığımı...

İlan Arsel'in Aydın ve Aydın adlı eserlerini acaba okudunuz mu? Okumaz olur muyum? Arkadaşlar ben Kaynak Yayınlarını 3 yıl yönettim. Onlara eleştirilerimi Turan Dursun da dahildir bunlara. Onlara eleştirilerimi burada yazdım arkadaşlar. Ilan Arsel haksızlık yapıyor. Ilan Arsel basit bir Hristiyan filozofu göklere çıkarır. Fakat İslam coğrafyasındaki filozofları ise yerden yere vurmak için bahaneler arar. Bunları burada yazdım. Çok önemli aydınlanmacı burada tartışması Turan Dursun da öyle. Fakat bu arkadaşlar, bu büyük adamlar diyelim. Bunlar Türkiye aydınlanmasına önemli katkılarda bulundular. Fakat İslam'a o kadar düşmanlar ki, İslam tarihinde hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Çünkü materyalist değiller. Çünkü diyalektik yaklaşmıyorlar. Tarihselci değiller. Dinler hep kötüdür, hiçbir zaman iyilik getirmemiştir diyerek daha baştan. Halbuki öyle değil. Dinler Orta Çağ'da siyaset yapılan alanlar olduğu için iktidarların değişmesine yol açan önemli ne diyelim, teorilerdir aynı zamanda ideolojilerdir. Bunu arkadaşların göz ardı ettiğini düşünüyorum.

Mekke ve Medine önümüzdeki ihtilaf edilen şehirler mi? Tabii ki. Yani arkadaşlar, Cemel evet, yani Irak'ta ama Mekke, Medine gerçekten. Şimdi arkadaşlar Hz. Muhammed'le ilgili, Mekke ile ilgili, Medine ile ilgili çok sayıda rivayet var. Yani bunların o şehirler olmadığı, Hz. Muhammed'in yaşamadığı, İslam'ın bir Yahudi mezhebi olduğu şeklinde. Bunların hepsini de yazdım. Yine burada değerlendirdim. Dünyadaki İslam tarihçileri, yani yabancılar. Ben Türkiye'dekilerine fazla kulak asmayın diyorum. Neden? Çok taraflılar. Çünkü onların hepsi arkadaşlar az önce okuduğum başta okuduğum o külliyatı kabul ediyor. Onun o temelde bir değerlendirme yapıyor, yorumluyor. Bunlar benim için de makbuldür. Yani benim, ben tabii İslam uzmanı olmadığım için gidip şimdi Mekke'nin gerçekten var olup olmadığını, Hz. Muhammed'in gerçekten o Kur'an'ı alıp almadığını veya yaşayıp yaşamadığını araştıracak durumda değiliz. Yani bu diyelim ki 100 kişi bunu tartışıyorsa bunların içine iki kişi itiraz ediyor. Bunlar da çok sık yapılan bir şey. Yani komplo teorilerine çok diyelim teşne insanlar var. Onlar bunu yapıyor. Fakat bunlara çok fazla önem vermemenin gerektiğini düşünüyorum ben.

Hırsızlık desek şuna, hırsızlık, ganimet. Almanca ya. Hırsızlık arkadaşlar ganimet bir sosyolojik bir kavram. Ercan Erol arkadaş, ganimet, fetih, bunların hepsi sosyolojik kavramlar. Siz tabii buna hırsızlık derseniz, diyebilirsiniz ama siz sosyolojik bir tanımı kullanmamış olursunuz. Siz sosyolojide diyelim, sosyolojik alanda bir fikir beyan etmemiş olursunuz. Bunu Kabe'de söyleyebilirsiniz. Bunu ailenizin içinde söyleyebilirsiniz ama bununla tartışamazsınız. Bu, bu, bu kavramları konuşarak tartışamazsınız. Ganimet, haraç, bunların hepsi sosyolojide yerleri olan. Haraç mesela diyor ki, Hristiyanlar ellerindeki toprakları işleyebilir ama ben sizden haraç alacağım diyor. %10, %15 diyor. Haraç alacağım diyor. Bunun adı aslında vergidir. Bugün Trump yapınca hırsızlık olmuyor mu? Mesela Trump durup dururken %50 sen vereceksin, %20 sen vereceksin diye herkese vergi saldı mesela. Yani ben şeyleri şeyin dışına çıkmayalım diyorum. Sosyolojinin, felsefenin kullandığı kavramların dışına çıkmayalım. Evet.

Hiçbir Gazali ile ilgili görüşlerimi söyledim. Evet. Aydın Düşünce TV. İşin garip tarafı İstanbul'da kadın pazarı Cumhuriyetin ilanından sonra yasaklanıyor ve kaldırılıyor. Evet. 1800'lerde yasaklandı. Ayrıca şey dünya çapında da kölelik tarihte en uzun savaşlardan biridir Sasani Roma savaşı. Evet.

Arkadaşlar yeterli galiba. 2,5 saate vardık neredeyse. Yani yüzlerce demeyelim de 100'e yakın yorum var. Bunların hepsini ama okuyacağımdan emin olabilirsiniz. Ben sonra bunları gerekli gördüğümde yeni programlarda tartışacağım kuşkusuz. Arkadaşlar gelecek hafta muhtemelen heterodoks akımları, yani İslam coğrafyasında heterodoks akımları inceleyeceğim. İhvan-ı Safa'yı merkeze alarak ve bu minvalde devam edeceğiz. Bakalım nereye kadar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Kaç oldu şimdi saat? 23 geçmiş. 23:18. Hepinize iyi geceler diliyorum.