📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Zor Bir İşi Sadece Keyif Alarak Bitirebilir Miyiz?

Podcast Cafe25:52

Transcription

Hoş geldiniz değerli dinleyenler.

Evet, herkese merhabalar. Zihninizin bir araba motoru olduğunu hayal edin. Yani şu an sırf o yaklaşan son teslim tarihlerine yetişmek, bitmek bilmeyen projeleri tamamlamak ve hani modern hayatın hızına ayak uydurmak için bu arabayı birinci viteste ama saatte 150 kmreye hızla kullanıyorsunuz.

İnanılmaz yorucu bir durum. Kesinlikle motor bağırıyor. Kaputun altından dumanlar çıkıyor. İbre çoktan kırmızı bölgeye dayanmış durumda. Ve işin en garip tarafı ne biliyor musunuz?

Nedir?

Modern çalışma kültürü bize bu yanan motorla gurur duymamızı söylüyor. Yani uykusuzluğu ve tükenmişliği yakamıza taktığımız birer onur madalyası gibi taşımamızı bekliyor.

Hani şu klasik övünme seansları.

Aynen öyle. Etrafınızda sürekli duyarsınız. Dün gece sadece 2 saat uyudum ve projeyi zar zor yetiştirdim cümlesi adeta bir kahramanlık destanı gibi anlatılıyor.

Evet, maalesef bu çok normalleşti.

Biz bugün bu devasa yanılgıyı temelinden sarsmak için başarının ancak acı çekerek, yıpranarak ve tükenerek elde edilebileceği inancının aslında eee zihnimizin biyolojik ve psikolojik donanımına ne kadar ters düştüğünü konuşacağız. Çok da derin bir konu bu aslında.

Kesinlikle acı çekmeden saf bir merak ve içsel bir huzurla başarmanın sadece bir hayal olmadığını, aksine insan doğasının en temel çalışma prensibi olduğunu keşfedeceğiz. Siz de kendi hayatınızda sırf başarılı olmak adına kendinize eziyet etmeyi bir zorunluluk gibi görüyorsanız bu derinlemesine analizimizde duyacaklarınız işe ve hayata bakış açınızı tamamen değiştirebilir.

Gerçekten de öyle. Bu eee acı çekerek başarma efsanesinin nasıl bu kadar normalleştiğini anlamak için meseleye sinir bilim penceresinden bakmamız lazım. Yani o bahsettiğiniz yanan motorun tam içine bakarak başlamak gerekiyor.

Çünkü insan beyni evrimsel süreçte tamamen hayatta kalmak üzere tasarlanmış. Son derece pragmatik bir organdır.

Yani sürekli bir tehlike arayışında.

Aynen. Biz modern dünyada bir işi, bir sunumu veya zorlu bir projeyi bitirilmesi gereken eziyetli bir görev olarak etiketlediğimiz anda beynimiz bunu farklı algılıyor. Beynimizin o ilkel bölgesindeki amigdala yani tehdit algılama merkezi anında devreye giriyor.

Durun hadi bunu biraz açalım. Burada inanılmaz bir şey söylüyorsunuz. Yani ben ofiste masamda oturmuş eee sadece bir Excel tablosuyla veya bir kod bloğuyla uğraşırken beynim bunu kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir saldırı gibi mi algılıyor?

Kesinlikle öyle algılıyor.

Yani o Excel tablosu bir anda ormanda karşıma çıkan vahşi bir aslana mı dönüşüyor zihnimde?

Fizyolojik olarak?

Evet, tam olarak bu oluyor. Amigdalanız yöneticinizden gelen o baskı dolu hani acil kodlu e-posta ile üzerinize atlayan bir aslanı birbirinden ayırt edemez.

İnanılmaz.

Tehdit tehdittir beyin için. Siz o işe bunu yetiştiremezsem mahvolurum veya kovulurum korkusuyla yaklaştığınızda vücut derhal bir acil durum protokolü başlatır.

Halalzilleri çalıyor yani.

Aynen öyle. Sisteme devasa miktarda kortizol ve adrenalin pompalanır. Bu hormonların temel amacı sizi düşünmeye değil, savaşmaya veya kaçmaya hazırlamaktır.

Hı hı.

Kan beyninizin mantıklı, yaratıcı ve stratejik düşünen kısmı olan prefrontal korteksten hızla çekilir. Nereye gider biliyor musunuz? Kollarınıza ve bacaklarınıza pompalanır.

O zaman şu ortaya çıkıyor. Stres altında çalışırken aslında biyolik olarak daha aptal, daha vizyonsuz bir hale geliyoruz.

Evet. Tam anlamıyla öyle oluyoruz. Çünkü yaratıcılığı, o vizyonu sağlayan merkezin fişini bizzat çekmiş oluyoruz. Ama eee burada şeytanın avupatlığını yapmak zorundayım.

Tabii buyurun.

Çoğu insan mesela öğrenciler veya plaza çalışanları son dakikaya kadar bekliyorum çünkü o yumurta kapıya dayandığında gelen adrenalin bana işi bitirtiyor der. Ve haksız da sayılmazlar. Hani o korku gerçekten işi yaptırıyor bir şekilde.

Evet. Bir şekilde o iş bitiyor.

Eğer sistem o kadar zararlıysa, beyin kanı bacaklara pompalıyorsa neden kısa vadede bu kadar işe yarıyor bu panik hali?

Çünkü hayatta kalma mekanizmaları kısa vadeli patlamalar için kusursuz tasarlanmıştır. Aslandan kaçarken yaratıcı bir şiir yazmanıza veya şirketin 5 yıllık stratejisini kurmanıza gerek yoktur. Sadece koşmanız gerekir.

Kesinlikle sadece kas gücüne ve hıza ihtiyacınız vardır. Son dakikada salgılanan o kortizol seli size o mekanik, dümdüz ve ezbere dayalı işleri inanılmaz bir hızla yaptırabilir.

Sabahlarsınız ve o raporu yazarsınız.

Yazarsınız ama bu devasa bir bedelle gelir. Bedeli de zihinsel esnekliğinizin yok olmasıdır. Yeni bir fikir üretemezsiniz. Problemin asıl kök nedenini göremezsiniz. Sadece günü kurtarırsınız.

Ve ertesi gün bir enkaz gibi hissedersiniz.

Daha da kötüsü var. Bu acil durum protokolünü haftada 5 gün yıllar boyunca çalıştırdığınızı düşünün. O başta konuştuğumuz birinci viteste giden motor ne olur?

Yanar. Paramparça olur.

Yanar, biter. Sinir sisteminiz çöker. Bağışıklığınız zayıflar. Bizim tükenmişlik sendromu veya modern adıyla burnout dediğimiz şey bedenin artık bu sanal aslan saldırılarına dayanamıyorum. Şalteri indiriyorum deme şeklidir aslında.

Peki o zaman alternatifi ne bunun? Madem kortizol ve korku bizi uzun vadede bitiriyor, bizi o projeyi yapmaya ne itecek? Motoru yakmadan o gücü, o torku nasıl üreteceğiz?

İşte sinir bilimin bize sunduğu o muazzam alternatif burada devreye giriyor. Beynin oyun ve keşif modu.

Oyun modu mu? İş yerinde oyun mu oynayacağız?

Mecaz olarak evet. Zihnimiz tehdit altındayken değil, kendini güvende hissedip bir şeye merak duyduğunda tamamen farklı bir kimyasal altyapıyla çalışır. Korkunun yerine merak aldığında o panik yapan amigdala susar.

Ve yerine başka bir sistem mi açılır?

Aynen öyle. Beynin ödül sistemi devreye girer. Sahneye dopamin çıkar. Fakat burada büyük bir yanlış anlaşılma var. Onu düzeltmek lazım.

Nedir o?

Dopamini sadece bir e mutluluk hormonu veya sosyal medyada fotoğrafımız beğeni aldığında hissettiğimiz o ucuz anlık haz olarak düşünmek çok büyük bir hatadır.

Öyle bilinir ama genelde sosyal medya detoksu, dopalin detoksu falan derler hep.

Evet. Popüler kültürde böyle ama sinir biliminde dopamin beynin odaklanma, motivasyon ve öğrenme molekülüdür. Sizi harekete geçiren asıl yakıttır.

Yani dopamin aslında bunu yaparsam harika hissedeceğim. Beklentisini yaratan, bizi o hedefe kitleyen ana yakıt değil mi?

Kesinlikle öyle.

Ama bir e-posta yanıtlamak veya eee sıkıcı bir çeyrek raporu hazırlamak nasıl dopamin salgılatabilir ki? Merak duygusunu böyle her gün yaptığımız tek düzey işlerde nasıl tetikleyeceğiz?

Mesele işin kendisinde değil aslında. Mesele sizin işi nasıl çerçevelediğinizde. Bir işe bunu bitirmem zorundayım yoksa çok kötü şeyler olacak diye yaklaştığınızda ne oluyordu? Amigdalay'yı uyandırıyoruz, aslan geliyor.

Harika. Ama aynı işe acaba bunu nasıl daha farklı, daha hızlı veya daha zarif bir şekilde çözebilirim? Burada benim ustalaşabileceğim ne var diye sorduğunuzda işler değişiyor.

Yaklaşım açısını değiştiriyoruz yani.

Evet. Bunu sorduğunuzda prefrontal korteksi ve dopamin sistemini ateşlersiniz ve dopamin salgılandığında nöroplastisite yani beynin yeni sinirsel ağlar kurma, yeni şeyler öğrenme kapasitesi zirveye çıkar.

Beyin kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak değişiyor.

Evet. Bu öğrenmenin ve odaklanmanın biyolojik zirvesidir. İşte tam bu noktada dinleyicilerimize sormak istiyorum. Şöyle bir düşünün. En son ne zaman zorlu bir problemi çözerken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadınız.

Hani o saatlerin dakika gibi geldiği anlar.

Evet. Stres veya korku yerine o işin içinden çıkmaya çalışırken derin bir tatmin ve hani o aydınlanma aha anı yaşadınız. İşte o an zihniniz bir aslandan kaçmıyor. Tam tersine sınırlarını genişleten o dopamin odaklı muhteşem keşif modunda çalışıyordu.

Kesinlikle. Eğer şu an siz de bu sohbeti dinlerken bizimle o keşif modundaysanız, zihninizde yeni bağlantılar kuruluyorsa, eee, araya girip küçük bir hatırlatma yapayım. Bu dopamin etkisini sürdürmek ve kanalımıza destek olmak için abone olmayı, yayınımızı beğenip çevrenizle paylaşmayı unutmayın. Çünkü hani bilgiyi paylaştıkça o merak ağlarını daha da genişletiyor.

Çok doğru. Şimdi dopamin ve nöroplastisite gerçekten harika kavramlar ama bunu psikolojinin o çok bilinen sınırlarına taşıdığımızda karşımıza nasıl bir yapı çıkıyor? Bu az önce bahsettiğimiz zamanın durması hissini biraz daha deşmemiz gerekmiyor mu?

Kesinlikle değişmeliyiz. Çünkü nörokimyanın bu anlattığımız mekanizmasını psikoloji diline çevirdiğimizde çok ünlü bir kavrama ulaşıyoruz.

Akış kavramı.

Evet. Ünlü psikolog Mihali Çiksent Mihai'nin geliştirdiği akış yani ingilizcesiyle flow teorisine ulaşıyoruz.

Bunu daha büyük resimle birleştirirsek nasıl açıklayabiliriz?

Akış hali insanın yaptığı işe kendini o denli kaptırmasıdır ki benlik algısı, dış dünyanın sizden beklentileri hatta zaman ve mekan bilinci tamamen ortadan kalkar.

Sadece siz ve yaptığınız iş kalır.

Aynen öyle. Eylemin kendisi sonucundan tamamen bağımsız olarak başlı başına bir ödüre dönüşür. Yani kortizolle çalışan biri sadece o bitiş çizgisine ulaşmaya odaklanırken akış halindeki biri sürecin kendisine aşıktır.

İşte işler tam burada gerçekten ilginçleşiyor bence. Çünkü bu teori kulağa e biraz fazla elitist gelmiyor mu?

Nasıl yani elitist?

Yani demek istediğim bir ressamın tuval başında boyalarla akışa girmesini anlayabiliyorum veya bir dağcının kayalıklara tırmanırken zamanı unutmasını, rüzgarı hissetmesini kavrayabiliyorum.

Evet, bunlar klasik örnekler.

Ama bizi dinleyen ve şu an ofisinde bilgisayar başında 500 satırlık karmakarışık anlamsız bir veri tablosunu düzenlemek zorunda olan bir finans analisti var diyelim ve patronu 3 saat içinde bunu masasında istiyor.

Çok tanıdık bir senaryo.

Bu insan. O sıkıcı ve zorlayıcı işin içinde nasıl akışa girecek?

Çoğu kişi zor ve tek düzey işlerin akışa engel olduğunu düşünür. Çünkü...

İşte bu harika bir itiraz. Çoğu insanın akış teorisi ile ilgili yanıldığı nokta tam da burasıdır zaten. Zorluk akışın düşmanı değildir.

Değil midir?

Tam aksine en temel yakıtıdır. İnsan zihni basit, monoton ve tamamen risksiz işlerde çabucak sıkılır. Dikkate hemen dağılır. Başka şeyler düşünmeye başlarsınız.

Telefondan sosyal medya falan bakarız sıkıldığımızda.

Aynen. Akışın gerçekleşmesi için çok kritik bir denklem vardır. Sahip olduğunuz yetenek seviyesiyle önünüzdeki işin zorluk derecesinin mükemmel bir dengede olması gerekir.

Bir terazi gibi yani.

Evet. Eğer iş sizin kapasitenizin çok altındaysa can sıkıntısı ve apati yaşarsınız. Ama iş yetenek kapasitenizi çok aşıyorsa o zaman da anksiyete yani panik başlar.

Yine kortizole döndük.

Kesinlikle ikisinin dengelendiği o ince çizgi akış kanalıdır.

Peki o zaman o 500 satırlık Excel tablosuna geri dönelim. İşi zorlaştırmak mı gerekiyor akışa girmek için? Tabloyla savaşacak mıyız?

Sıkıcı bir işte akışa girmek için o işi oyunlaştırmanız gerekir.

Parametreleri değiştirmek gibi mi?

Tam olarak öyle. O analist afunuz sadece bitirip eve gideyim derse sıkıntıdan patlar veya yetiştiremezsem bittim derse amigdalası tetiklenir.

Yine aslan devreye girer.

Evet. Ancak hedefini kendi içinde değiştirip acaba daha önce hiç kullanmadığım yeni bir makro yazarak bu 3 saatlik işi 45 dakikaya indirebilir miyim derse, o zaman oyun başlıyor.

Ya da bu veriyi o kadar temiz ve estetik bir şekilde görselleştirebilir miyim ki bakan kişi şirketin hikayesini saniyeler içinde anlasın diye bir mikro hedef koyduğunda işin rengi değişir. İşin zorluk derecesini kendi yetenek sınırlarına çekmiş oluyor.

Ve ustalık alanını genişletiyor. İnsanı asıl yıpratan işin kendisindeki o fiziksel veya zihinsel zorluk değildir hiçbir zaman.

Nedir bizi tüketen?

Bizi asıl tüketen o işin üzerine bindirdiğimiz başarısız olursam herkese rezil olurum. Patron bana ne der? Terfiye alamayacağım gibi dışsal ağırlıklardır.

Yani psikolojideki öz belirleme kuramının ingilizcesiyle selfetermination theory'nin bahsettiği o meşhur içsel ve dışsal motivasyon ayrımına geliyoruz.

Kesinlikle o noktadayız.

Eylemi birileri takdir etsin ya da eee hata yapıp ceza almayalım diye yapmak yerine eylemin kendisini bir usta gibi, bir sanatkar gibi inşa etmeye odaklanmak.

Sürecin hakkını vermek. Bu arada sohbet hoşunuza gittiyse bize bir kahve ısmarlamak isterseniz açıklamadaki linkten destek olabilirsiniz. Böylece biz de kahve molalarınıza podcast kafa olarak eşlik etmeye devam ederiz.

Şimdiden teşekkürler destekleriniz için.

Demin söylediğiniz eylemin kendisini bir usta gibi inşa etme fikri beni inanılmaz bir noktaya götürüyor açıkçası.

Nereye götürüyor?

Çünkü düşünsenize oyunlaştırma diyoruz, mikro hedefler koyma diyoruz. Dışsal onayı tamamen reddedip işin kendisine odaklanma diyoruz. Modern psikolojinin ototelik eylem yani amacı kendi içinde olan eylem dediği bu kavramların yüzyıllar öncesinin kadim İslami felsefesinde tam merkezde yer aldığını görüyoruz.

Çok güçlü bir bağlantı bu.

Gerçekten öyle. Yaptığımız şey modern laboratuvarlarda FMRI cihazlarıyla fıtratı yeniden keşfetmekten başka bir şey değil sanki. Çok doğru bir tespit aslında. İnsanlık olarak bu bilgeliğe, bu dengeye hep sahiptik biz.

Ne zaman kaybettik peki?

Endüstri devrimi ile birlikte insanı sadece bir makine dişlisi, bir üretim aracı gibi gören sistem bu derinliği bizden zorla kopardı.

Sadece çıktıya odaklanan bir sistem.

Aynen. Ama İslami felsefenin çalışma, varoluş ve eylem ahlakına baktığınızda modern sinir biliminin ulaştığı o akış ve dopamin sonuçlarıyla muazzam bir örtüşme görürsünüz.

Mesela...

Bu da önemli bir soruyu gündeme getiriyor aslında. İnanç sisteminde insanın bedeni ve ruhu ona verilmiş birer emanettir.

Sahibi biz değiliz.

Yani değiliz. İnsanın sırf dünyevi hırslar, daha yüksek bir statü veya daha fazla para için kendine fiziksel ve zihinsel olarak eziyet etmesi, günlerce uykusuz bırakması, kendini harap etmesi kesinlikle reddedilir.

Yıpranmayı kutsamıyor yani.

Asla. Hatta İslam hukukunda ve ahlakında teklifi-i mala yutak diye temel bir ilke vardır.

Teklifi mala yutak ne anlama geliyor tam olarak?

Yani kişiye gücünün yetmeyeceği şeyi, kapasitesini aşan, taşıyamayacağı bir yükü yüklememek demektir.

Yaratıcı bile bunu yapmıyor.

İşte mesele bu. Eğer yaratıcı bile insana taşıyamayacağı yükü yüklemiyorsa insanın sırf kendi egosu veya dışsal hırsları uğruna kendi sinir sistemini bilerek çökertmesi fıtrata yani o doğal ve dengeli tasarıma açık bir müdahaledir. İhanettir hatta. Ama burada e izninizle sert bir şekilde itiraz etmek istiyorum.

Tabii dinliyorum.

Modern hayat tam olarak bize taşıyamayacağımız yükler yüklüyor. Yani faturalar var, korkunç bir enflasyon var, toksik yöneticiler, sürekli gelen ve bitmesi imkansız projeler var. Bunlar bizim dışımızdan gelen çok gerçek baskılar.

Hayatın gerçekleri diyorsunuz.

Kesinlikle insanlar ben fıtratıma aykırı davranmayacağım. Bu yük bana fazla ben gidiyorum." deyip masadan kalkamaz ki. İşten kovulurlar, kirayı ödeyemezler.

Çok rasyonel bir itiraz.

Peki bu eski felsefe, modern dünyanın bu kaçınılmaz, bu sert baskılarına karşı bize tembellik veya kaçış dışında ne öneriyor? Hırsın, paniğin ve stresin yerine ne alacak da biz o işi yapmaya devam edeceğiz?

Çok haklı bir soru ama şurada yanılıyorsunuz. Kadim felsefe bize masadan kalkıp kaçmayı veya işi bırakıp tembellik yapmayı asla önermez.

Ne öneriyor peki?

Bize eylemin niteliğini değiştirmeyi önerir. Ve tam burada karşımıza o kilit kavram çıkar. İhsan kavramı.

İhsan yani iyilik yapmak gibi mi?

Çoğu kişi böyle bilir ama ihsan kelime olarak sadece iyilik yapmak veya birine yardım etmek demek değildir.

Kök anlamı nedir?

Kök anlamı itibariyle bir işi en güzel, en mükemmel, en estetik ve en zarif şekilde yapmak demektir.

Hı hı. Allah sizden birinizin yaptığı işi en iyi ve en sağlam yani ihsan ile yapmasını sever diye çok güçlü bir prensip vardır. Bu prensip işin niceliğinden yani kaç tane yaptığınızdan ziyade niteliğine ve o işi yaparkenki ruh halinize odaklanır.

İşin nasıl yapıldığı ne yapıldığından daha önemli hale geliyor.

Aynen öyle. Masadan kalkıp kaçmazsınız. O Excel tablosunu hazırlarsınız. O kodu yazarsınız ama o işi yaparkenki niyetinizi, o içsel çerçeveyi değiştirirsiniz.

Oyunu değiştiriyoruz.

Evet. İşi o toksik patronun gözüne girmek veya kovulma korkusuyla değil, eylemin kendi hakkını vermek, evrensel bir estetiğe ve düzene kendi çapınızda katkıda bulunmak adeta aktif bir ibadet veya derin bir tefekkür bilinciyle yaparsınız. Fakat işi en mükemmel ve estetik şekilde yapmak dediğimizde bu durum eee insanlarda o bildiğimiz toksik mükemmeliyetçiliği tetiklemez mi?

O çok farklı bir şey.

Yani ihsan boyutuna ulaşacağım, en kusursuzunu yapacağım diye her bir detaya hastalıklı gibi takılıp hata yapmaktan daha çok korkup sonuçta yine o baştaki amigdala krizine ve kortizol seline dönmüş olmaz mıyız? İhsanla mükemmelliyetçilik arasındaki fark tam olarak nedir?

Bu ayrım inanın hayati derecede önemlidir. Mükemmelliyetçilik kaynağını korkudan ve dışsal yargıdan alır.

Başkaları ne der korkusu.

Aynen öyle. Mükemmelliyetçi bir insan, "Hata yaparsam beni yetersiz bulurlar, rezil olurum, eksik görünürüm." diye düşünerek en ufak bir detaya takılır. Orada odak noktası yaptığı iş değil. Kendisi ve başkalarının onun hakkındaki düşünceleridir.

Yani tamamen ego devrede.

Tamamen egodur. İhsansa kaynağını sevgiden, o işe duyulan saygıdan ve anda olmaktan alır.

Akış hali gibi.

Kesinlikle ihsan makamında iş yapan bir kişi dışarıdan gelecek alkışı ya da sert bir eleştiriyi düşünmez. O sadece elindeki malzemeye, yaptığı işin doğasına saygı duyduğu için elinden gelenin en zarif, en saf halini ortaya koymaya çalışır.

Kendini aradan çekiyor aslında.

Evet. Bir ahşap ustasına düşünün mesela tahtayı oyarken mükemmeliyetçi bir korkuyla acaba müşteriler beğenecek mi diye değil ağacın kendi dokusuna duyduğu saygıyla hareket eder.

Çok güzel bir benzetme.

İşte mükemmeliyetçilik kortizol üretirken ihsan bilinci dopamin ve akış üretir. Çünkü ihsan o modern psikolojideki öz belirleme kuramındaki içsel motivasyonun ta kendisidir. Gerçekten taşları yerine oturtan bir ayrım oldu. Yani mesele önümüzdeki işin zorluğu değil. O işe hangi bilinçle, hangi niyetle temas ettiğimiz.

Aynen öyle.

Burada çok çarpıcı bulduğum bir dil bilimsel ve inançsal detaya girmek istiyorum müsaadenizle.

Tabii buyurun.

Çoğumuzun bildiği hani o ferahlığı anlatan İnşirah suresi vardır. Bu surenin 5. ayetlerinde bence çok sarsıcı bir ilke yatar. Ayetler ki muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Çok bilinen, çok da sığınılan bir ayettir.

Evet. Ama biz bu ayeti genelde şöyle okuruz. Şimdi dişimizi sıkalım. Bu zorluğu sonuna kadar çekelim. Eziyet görelim. Sonunda nasıl olsa ferahlık ve ödül gelecek şeklinde yorumlarız.

Tünelin sonundaki ışık gibi düşünürüz hep.

Aynen. Yani kolaylığı zorluğun bitiş çizgesindeki bir madalya bir ödül zannederiz. Oysa işin Arapça gramerine, orijinaline baktığınızda ayette maa edatı kullanılır.

Ma edatı ne anlama geliyor bu?

Ma beraber, birlikte, eş zamanlı, bizzat içinde demektir. Yani ayet kolaylık zorluktan sonra gelecek demiyor. Sonra anlamına gelen bade kelimesini kullanmıyor.

İnanılmaz bir detay bu. Kolaylık o zorluğun tam içine onun hamuruna gizlenmiştir diyor. Eş zamanlıdır diyor.

Bu muazzam bir sentez gerçekten. Modern psikolojiyi ve nörobilimi o ayetin merceğinden okursanız her şey inanılmaz bir netlik kazanıyor bir anda.

Değil mi? Taşlar yerine oturuyor.

Çünkü o zorluğun, o stresli projenin veya aşılması güç, uykularınızı kaçıran problemin içine gizlenmiş olan o kolaylık aslında nedir?

Nedir?

İşte o sizin konuya olan içsel bağlılığınızdır. İşi oyunlaştırdığınızda zihninizde salgılanan o doğal dopamindir. İhsan bilinciyle hareket ettiğinizde zihninizin dış dünyayı unutup girdiği o akış halinin verdiği muazzam hafifliktir.

Harika.

Eğer amigdalanızın kontrole ele almasına izin verip korkuyla panikle hareket ederseniz zorluğun sadece dış kabuğuna çarparsınız.

Ve sadece acı çekersiniz. Motor yanar.

Tam olarak öyle. Ama sürece ihsanla, keşif heyecanıyla ve o ustalığa duyduğunuz saygıyla yaklaştığınızda o zorluğun çekirdeğindeki gizli kolaylık kapısı birden açılır.

Dağcı örneğindeki gibi dağcı hala o saat kayalıklara tırmanıyordur. Fiziksel zorluk oradadır.

Evet. Zorluk kaybolmaz. Ama o dağcının ruhunda zamanı ve mekanı unutturan, ona o acı verici tırmanışı bir dans gibi hissettiren o kolaylık boyutu çoktan devreye girmiştir.

Çok şiirsel ve çok doğru bir özet oldu bu.

Peki tüm bu derin analizin sonunda her şeyi nasıl toparlayacağız? Bize dayatılan o kan, ter, gözyaşı ve uykusuzluk retoriğinin ne kadar sığı, ne kadar insan doğasına aykırı olduğunu bugün net bir şekilde gördük sanırım.

Bence de çok netleşti. Bir işi hakkıyla yapmak, gerçekten başarılı olmak veya kalıcı bir şey üretmek için kendimizi hırpalamaya, son anın paniğiyle o kortizol krizleri geçirmeye mahkum değiliz.

Asla değiliz.

Bu acı çekme hali zihnimizin gerçek potansiyelini kullanamamızdan, dışsal yargılara fazlasıyla bağımlı olmamızdan kaynaklanan hani o kısır bir döngü sadece. Biz zor olanı başarmak için sırtımıza kırbaç vurmak zorunda değiliz. Kırbaç da usta olunmaz çünkü.

Kesinlikle asıl büyük başarılar, asıl kalıcı ve estetik eserler zihinin, kalbin ve eylemin mükemmel bir uyum içinde hizalandığı o akış anlarında ortaya çıkıyor. Sürecin bir eziyete değil, bir ihsan haline dönüştüğü o derin odaklanma anlarında.

Hı hı.

Mesele bir işi yaparken kendimizi yok etmek, yakıp yıkmak değil. O işi yaparken insani bütünlüğümüzü, fıtratımızı ve o içsel neşemizi koruyabilmektir.

Bu harika özetin üzerine benim ekleyebileceğim sadece tek bir şey var.

Lütfen dinliyoruz.

O da bizi dinleyenlerin kendi içlerinde yankılanmasını umduğum provokatif bir soru aslında.

Nedir o soru?

Şunu sormak istiyorum. Eğer beynimizin biyolojisi, modern psikolojinin laboratuvar bulguları ve yüzyıllık kadim inanç sistemleri bize başarının anahtarının kendimizi kırpaçlamak değil, sürece neşeyle ve ihsanla odaklanmak olduğunu bu kadar net bir şekilde kanıtlıyorsa, evet, hayatınızda şu an acı çekmeden, stres olmadan bu işi başaramam diyerek bizzat kendinize eziyet ettiğiniz amigdalınızı sürekli tetikte tutup aslında o yarı Atıcı dopaminizi kendi ellerinizle boğduğunuz başka hangi alanlar var?

Çok sarsıcı bir soru bu.

İş hayatınızda, ebeveynliğinizde, ailenizde veya belki de dinlenmek için yaptığınız hobilerinizde bile bu korku zincirini kırıp akışın ve ihsanın o muazzam hafifliğine geçiş yapabileceğiniz ilk yer neresi olabilir? Dinleyicilerimizin bunu sessizce derinlemesine bir düşünmesini isterim.

Bir sonraki podcastımızda görüşünceye dek hoşça kalın. Abone olmayı ve beğenmeyi, yorum yapmayı ve paylaşmayı unutmayın.