📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 14. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 57:30

Transcription

Hayırlı sabahlar arkadaşlar. Giderek daha erkene alıyoruz. Aslında sabah saatleri hepimiz açısından çok müsait saatler, bana göre. Hele birazcık daha erken aldığımızda bu saatte. Çünkü belki çocuklarına hazırlayanlar var, çeşitli görevleri ve sorumlulukları için. Biraz daha erken olursa daha da güzel olacak diye düşünüyorum. İnşallah onu da başaracağız. Herkese tekrar hayırlı sabahlar.

Yasin suresi tefsirini okumaya devam edeceğiz, kaldığımız yerden. Bugün 14. dersimizi veya oturumumuzu diyelim. Ders olarak görmüyorum çünkü pek bunları beraber icra edeceğiz sizinle. 68. ayet-i kerime’deyiz. Bundan önceki bölümde kıyamet ahvalinden bahsetmiştir Rabbimiz ve kendi kudretini bize hatırlatmıştı. İşte sorun üfürülü hayatı arkasından şeytana karşı bizi ikaz etmişti ve cehennemi hatırlattı. O sırada hesap sırasında dillerimizin susacağını, ellerimizin, ayaklarımızın konuşacağını bize hatırlattı ve son olarak 67. ayet şöyle idi: Bunu hatırlatmam gerekiyor çünkü 68. ayetin tefsirinde bir oraya bir işaret yapacak. Elmalılı merhum şöyle demişti: Rabbimiz 67. ayette “Eğer biz dileseydik, onları oldukları yerde mesh ediverirdik.” Bu mesh etmek yani bilgi abdest sırasında başımızı, ayaklarımızı veya işte diğer organlarımızı mesh etmek değil, veya mesleğin üstüne mesh etmek değil. Buradaki hâl ile arkadaşlar, yaradılışını başka bir şeye çevirmek demek; yani onları biz bambaşka bir şeye dönüştürürdük. İşte ne ederdik, neye dönüştüreceğini söylemiyor burada. Ama mesela Kur’an-ı Kerim’de iki yerde İsrailoğullarından bir topluluğun, cumartesi halkının işte Allah ile yaptıkları, Rableri ile yaptıkları o sözleşmeye uymadıkları için meshedildiklerini, yani insandan başka bir canlıya, oradaki ifadeyle maymuna dönüştürüldüklerini anlatırken Rabbimiz yine bu ifadeyi kullanmıştı. Yani biz onları bambaşka bir şeye dönüştürürdük. Oldukları yerde; alametanetiyim velayarca. O ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi. Biz dileseydik onları yani bu lafları ederken… İşte bu yaratılış gidişatı, hayat nereye doğru gidiyor Cenab-ı Hakk’ın… Bu sadece Cenab-ı Hakk’ın bilgisinin olduğu, insanın üzerine tek bir şey bile söylemeye haddinin olmadığı konularda böyle hani arkalarına yaslanıp, tabiri caizse ileri geri efendim tamamen mesnetsiz konuşurken ve büyük bir güvenle konuşurken, yaratılış hakkındaki gidişat hakkında, akıbetimiz hakkında; dileseydik biz onları böyle mezhebi verirdik. İşte o zaman da söylemiştim; annem mesela böyle konuşanları duyduğu zaman, rahmetli şey derdi: “Ne Allah bunları taş edivermiyor.” Yani işte böyle dönüştürmekten kastı bu, Cenab-ı Hakk’ın yapardık bunu, bize zor değil. “Ne ileri gidebilirler, ne geri gelebilirlerdi” diyor. İşte oraya temas edecek 68. ayetin tefsirinde Elmalılı. Şimdi başlıyoruz. Elhamdülillahi rabbil alemin vesselatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala aleyhi ecmain. Cenab-ı Hak yanlış söyletmesin, yanlış yaptırmasın. Eksik hepimizin işlerinde olur arkadaşlar, eksik yapmayacağım diye hiçbir iş, yani ben kusursuz yapacağım diye bir iş yapmaya kalkışmamak aslında şeytanın bize bir tuzağıdır. Çünkü insan, demek nisyan halde, bir yoruma göre nisyan kelimesinden gelir; yani unutkandır. İnsan unutur, ihmal eder, eksik bırakır. Önemli olan acizane benim kanaatim, yani yanlış yapmamaktır. Yanlış yapmaktan, yanlış konuşmaktan, hele de Rabbimiz’in kelamı hakkında… Burada şunu demek istedim… Burada şunu demek istediği gibi hiçbir ilmiğe, mesleğe dayanmadan, ilmi bir senede dayanmadan böyle kendi tahminlerimizle, zanlarımızla; ilmin zıttı zandır Kur’an dilinde efendim, konuşmaktan ve yanlış şeyler söylemekten Allah’a sığınırız. Rabbimiz daima haddini bilen, sınırlarını bilen, o sınırları aşmaya efendim aşacağı zaman da yani böyle bir şeyi, bir şeyler, bir kıvılcımlar, bir ilhamlar kendince olup da hani biraz böyle onlara dayalı konuşacağı zaman da bunun kendi kanaati olduğunu, ilmi bir değeri olmadığını bilen, itiraf eden insanlardan eylesin cümlemizi. Her konuda olduğu gibi ve daha fazlasıyla ilim söz konusu olduğunda ve bu ilmin içerisinde de Allah’ın kelamı söz konusu olduğunda insanın haddini bilmesi gibi yoktur. Haddimizi aştırmasın Rabbimiz. Şimdi 68. ayeti, bu önceki bölümü kısaca hatırladık. 68. ayette şöyle başlıyor Rabbimiz: “Bismillahirrahmanirrahim. Biz kime ömür verirsek, onu yaratılışta noksanlaştırırız” diyor. Yani kimin ömrü uzarsa, uzun yaşarsa… Şöyle demişler hem Elmalılı bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak hilkatte onu tersine çeviriyoruz. Yani işte çocuk dünyaya geliyor, büyümeye başlıyor değil mi? Organları işte vücudundaki oran büyüyor, büyüyor, büyüyor. Bir yetişkin insan oluyor, biyolojik anlamda yani kemali buluyor. O kemali bulduktan sonra ömrü uzayanlar, ömrü uzatılanlar bu sefer kum saati ters çevriliyor arkadaşlar. Yavaş yavaş, yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Şimdi insanlar onunla bir şiddetle mücadele ediyorlar, dünyaya çok düşkün olanlar. Bu hayatı, hayatlarını yani sadece dünya hayatından ibaret sananlar için bu eksilme tabii çok üzücü olmalı, çok can yakıcı olmalı. Yani bütün hedefiniz bu dünya, bütün zevkleriniz bu dünyayla sınırlı, bütün hayalleriniz, erişmek istediğiniz her şey bu dünyayla sınırlıysa; bu dünyaya dair zevk alma, lezzet alma gücünüzün, kapasitenizin giderek azalıyor olması efendim bu dünya ölçülerine göre tırnak içinde sağlıklı, işte genç ve her şeyi yapmaya muktedir sayılmayışınız gerçekten çok can yakıcı olmalı. Bu yüzden sürekli gençleri taklit etmek, efendim gençliğe demir atmak istemek ve bütün enerjisini, vaktini buna harcamak, işte görüntüden tutun da çok çeşitli operasyonlara kadar çok revaçta şu anda. Bunun en masumu işte biz de onu önemsiyoruz galiba, işte yaşlanmada insana yardımcı olacak, sağlıklı yaşlanmasını sağlayacak bir takım ilkelere göre hareket etmek. Ama bir bakıyorum ben şimdi benim yaş grubunda arkadaşlar yani oturuyoruz sağlık, kalkıyoruz sağlık. Yani sağlıktan konuşmak çok masum gibi geliyor ilk önce. Ya insan tabii sağlığını önemser, her şeyi sağlığınız varsa yapabiliyorsunuz, ibadeti de, iyiliği de, güzelliği de yani hazları da her şeyi sağlıklı olmanıza bağlı diyorsunuz. Hani böyle kulağa masum geliyor ama sağlığın bu kadar hedef haline getirilmesi, bu kadar kutsanması, bu kadar bütün konuşmalarımızın sağlık üzerine olması beni düşündürüyor doğrusunu isterseniz. İşte hayattan gidiyor olma, yani yolun, tünelin ucunun gözük-müş olmasının verdiği panik olarak görüyorum bunu ve hani gözün hep geride kalması, gözünün geride kalması olarak görüyorum acizane. Çok iyi sorgulamamız gerekiyor. Hakikaten bu kadar sağlık konusunu baş tercih etmemizin arkasında ne var? Yani gerçekten hani gerçekten ne var? Çünkü herkes bir mazeret buluyor kendisine bu konuda, kendine… Malik efendim dilinde zikir, namazında niyazında, secdeye varabilen bir ömür nasip etsin inşallah. İşte 68. ayet bize bunu hatırlattı arkadaşlar. Bakalım tefsir ne diyor. Hemen: “Noamiru mamafi her kimi de muammer ediyorsak, muammer ömür verilmiş demek kendisine, gençlik çağında almayıp uzun ömür ile yaşatıyorsak, münekkişufil hak yaratılış konusunda yani hilkatte tebessü üstü dikiyoruz.” Tam demin söylediğim gibi yani ters çeviriyoruz durumunu, yani bidayet’tekinin, başlangıçtakinin, gençliğin aksine olarak. Günden güne kuvvetten düşürüp zaafını artırıyor, ölüme doğru götürüyoruz. “Efelâ tahkilün hala akıllanmayacaklar mı bunu yapan kudretin daha evvel o tam su misali de yapabileceğini anlayıp da doğru yolu tutmayacaklar mı?” Yani Cenab-ı Hak katında arkadaşlar zaman yok, zaman bizim için söz konusu. Bunu hep yeri geldikçe hatırlatıyorum. Çünkü Rabbimiz’in işlerini düşünürken ve onun bize dönük yönlerini efendim tefekkür ederken bunu sık sık hatırlamamızda yarar var. Çünkü biz mesela sabırsızlık gösteriyoruz, zaman içerisinde yaratılmış olduğumuz için yani neden Allah şunlara mühlet veriyor, işte neden izin veriyor şunu yapılmasına falan diye böyle bazen sabırsızlık gösteriyor veya neden işte iyilerin karşılığını, iyiliklerinin karşılığını hemen vermiyor gibi sabırsızlıklar gösteriyoruz. Onları bizim için en doğru olan zamana Rabbimiz’in bıraktığını, çünkü zaten onun katında zaman diye bir şey olmadığını… Bizim için de arkadaşlar zamanın bu varlığımızda yani bu varlık formundayken bir anlam ifade ettiğini, ondan sonra dirildikten sonra işte bütün kilit nokta bence acizane kanaatim kadere iman konusunda olsun, Cenab-ı Hakk’ın bazı fiillerini anlama konusunda olsun, işte yeryüzünde neden kötülük var mesela bu konular… Yani bugün, bugünün insanının itikadi açıdan zihnini zorlayan meseleleri anlamaya çalışırken hepsinde arkadaşlar kilit nokta bu zaman konusunun sadece bizi bağladığını ve ölüp dirildikten sonra dünyada geçirdiğimiz zamanın bizim için böyle bir günün birkaç saati gibi geleceğini anlayabilmek. Bunu en baştan anlayabilen işte yolunu evelallah yani ben öyle düşünüyorum sağlam bir itikadı varsa yolunu şaşırmayacaktır ve Rabbi hakkında da suizanına düşmeyecektir. Buna en baştan anlayan… Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde de bu ifade ediliyor. Yani biz dirildikten sonra diyeceğiz ki: “Dünyada ne kadar kaldık?” İşte en kafası çalışanlar, geçmişe en iyi hatırlayanlarımız diyecekler ki: “Günün birkaç saati kadar, günün bir kısmı kadar kaldık” diyecekler. Öyle olunca arkadaşlar işte şunu niye vermiyor Allah, niye hemen iyilikler iyi insanların karşılığını bulmuyor, yaptıkları iyiliklerin… Bu gibi sorular bizim zihnimizin bu dünya ile sınırlı olduğunu gösteriyor. Bu dünya içerisinde her şeyin olup biteceğini zannetmemizden kaynaklanıyor. Yani şöyle düşünüyorum, tabirimi hoş görün, bir fragmanın içinde o filmde ortaya konan bütün problemlerin çözülmesini beklemek gibi. Aslında filmin… O sadece bir fragman yani o filmin nasıl bir film olduğunu, bütünüyle nasıl kalitesinin işte konusunun ne olduğunu bize tanıtmak için gösterilmiş küçük bir parça. Aslında o filmden bizim asıl hayatımız ve ininal ahirete, ahiret hayatıdır diyor Rabbimiz. Asıl hayatımız orası, burası da bizim o asıl hayatımızın çizildiği belirler diye bir giriş, bir mukaddime sadece. Dolayısıyla böyle olunca yani mesela işte neden Cenab-ı Hak şu kötülüğü yapana şu veya işte şöyle yaşayanlar şunu gösteriyor, böyle yaşayan böyle yapıyor… Bunları ancak öbür tarafta kalktığımız zaman anlayacağız. Çünkü Cenab-ı Hak için zaman söz konusu değil, o böyle bütün oluşu, bütün oluşu yani nasıl diyelim resmin tamamını bir anda görüyor zaten. Ve bunun içinde acele etmiyor. Bunun için o saburdur, mükafatı zamanı gelince verecek. Efendim, bu buradan şu anlaşılmasın, sakın öyle bir şeye de sebep olmak istemem. Her şeyimi ahirete bırakacağız. Hayır, bazen Cenab-ı Hak dünyada da verir, işte çeşitli ayetlerde bunu görüyoruz ve bizden böyle de dua etmemizi istiyor Allah Teala. Ha şu var, sizin istediğiniz şekilde vermeye bilir arkadaşlar. İşte orası da ayakların kaydığı bir yer. Benim işte iyiliklerim, çalışmalarımın karşılığını ben şöyle istiyorum diyenler bir müddet sonra Cenab-ı Hakk’a yine tabirimi hoşgörün kırgınlık gösterebiliyorlar. Çünkü Allah kendi istediği ve uygun gördüğü şekilde verir. Bu konuda benim içimde böyle acizane yani bir hiçbir sıkıntı yok arkadaşlar. Böyle kendinizi suda balık gibi hissettiğiniz zaman, Allah’tan gelen her şeye razı olmamak makamında olduğunuz zaman tabii ki hani sorularınız oluyor ama sonuçta orada iyi gösterebiliyorsanız, o teslimiyeti gösterebiliyorsanız hakikaten olanda hayır olduğunu da beraber, onun beraberinde görebiliyorsunuz arkadaşlar.

69. ayette Kur’an-ı Kerim’e insan yapısı diyenlere bir yönden, bir cepheden cevap veriliyor. Arkadaşlar vallahi allemnah biz ona yani peygambere şiir öğretmedik, bu söylenenleri bir şiir saymamalıdır diyor Elmalılı merhum. Kur’an’ın ne lafzen ne de manen şiir olmadığı açıktır. Şimdi bu konu arkadaşlar benim böyle biraz temkinli konuştuğum bir konu. Çünkü bir edebiyatçı değilim. Edebiyata baktığımızda, dinlediğimizde daha doğrusu edebiyatçıları okuduğumuzda, dinlediğimizde hani şiirin tür edebiyat olduğunu dolayısıyla zirvesi edebiyatın zirvesi olduğunu, bütün diğer türlerin o zirveye tırmanan veya o zirveden toplanan meyvelerin böyle tek tek hani sergilendiği alan olduğu söylüyorlar bize. Hani saygı duyuyoruz tabii ki fakat Kur’an’a baktığımızda arkadaşlar, Kur’an’da şiir o kadar şey yapılmaz, nasıl diyeyim yüceltilmez, o kadar yüceltilmez belki Kur’an’a kıyasladır yani Kur’an’a kıyasla şiirin yeri Allah söyler, biz ise edebiyatta şiire baktığımızda diğer insanların ürettiği diğer sözlere kıyasla şiiri çok beğeniyoruz. Çünkü onda bir ilahi esinti var yani böyle şey gibi, müzik gibi bir herhangi bir sanatın yüksek seviyede icra edilen bir sanatın böyle doğrudan kalbimize hitap etmesi gibi. Ondaki o ilahi esinti bizi böyle mest ediyor ve hakikaten orada fevkalade bir nasıl diyelim etkileşime giriyoruz o sözle. Çok daha doğrudan kalbimize hitap ediyor şiir yoluyla söylenen söz, edebi değeri yüksek sözler. Bu işte onları da insanların diğer sözleriyle kıyasladığımızda en tepeye koyuyoruz tabii etkisi en yüksek olduğu için ama onu Kur’an’la kıyasladığımızda işte o zaman şiir böyle birden şeye dönüşüyor yani tenekeye dönüşüyor. Hani altın karşısında öyle düşünelim. Ben Kur’an’daki şiir eleştirisini böyle görüyorum acizane; yani Kur’an’a kıyasla şiirin bir kıymeti yok, bir değeri yok. Ama hani şiir dışındaki insan sözlerine kıyasla o en üst derece. Şimdi böyle baktığımızda aynı zamanda Kur’an’ın değerini ve onun insanların diğer sözleriyle nasıl hiçbir şekilde mukayese edilemeyeceğini de anlamış oluyoruz. Yani insan sözleri içerisinde en hani kaliteli, tabiri caizse en ince iş üretilmiş olanı şiir, insan sözleri içerisinde. Fakat o şiir Kur’an’ı nazaran çok daha değersiz yani o zaman hani insanların diğer sözleriyle Kur’an’ın kıymetini, edebi değerini, kıymetini, lafzi değerini yani sadece manevi anlamda değil, maneviden kastım burada manası, içeriği anlamında değil fakat lafzi açısından da şiirin çok çok üstünde olduğunun dile getirilmesi Kur’an’ı insan sözleri ile mukayese etme fırsatı veriyor bize dinleyenlere. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de bir de tabii Kur’an’ı peygamberin söylediği bir işte bir etkili söz, bir güzel söz mesafesinde görenler var daha peygamber efendimiz hayattayken bile böyle söylüyorlar, onun Allah kelamı olduğunu düşünmüyorlar, inkar edenler. Öyle olunca Kur’an onlara cevap verirken peygamberin asla şiir söylemediğine, şiirle ilgilenmediğine hep dikkatimizi çeker. Bu siyerde de üzerinde durulan bir konudur yani o günkü Arap dünyasında arkadaşlar şiir o kadar kıymetli ki bunun için İslam ansiklopedisinden Araf maddesini, Arabistan maddesine okumanızı tavsiye ederim. Yani nasıl bir dünyaya Kur’an indi merak ediyorsanız, çünkü o zemini oluşturuyor. O günkü dünya arkadaşlar şiir o kadar kıymetli ki o günkü ulaşım imkanlarını düşünün yani bir yerden bir yere ne kadar zorluklarla gidildiğini düşünün. Sırf şiir panayırlı düzenleniyor ve her taraftan gelip insanlar şiirlerini okuyorlar o panayırlarda. Bunların çoğu yazılı değil yani herhangi bir metinden yazılı olarak okumuyorlar. Dolayısıyla hani niye gideyim o panayıra falan demiyorlar. Çünkü saat tek bir seçen yolları var, dinlemek şairinin ağzından. Onu dinlemek bunun için seferlere kalkıyorlar, aylar süren yolculuklar yapıyorlar. Tabii ki ticaret de yapıyorlar bu arada ama o panayırlarda şiir panayırlarda. Aslında edebiyat için toplanıyorlar yani ve bir kabileden şair çıktığında yani bir kişinin şairliği kabul edildiğinde hani toplum nazarında kabile o günü bayram ilan ediyor. Yani çünkü o kabile için çok büyük bir şeref anlamına geliyor içinden şairler çıkarması. O aile için işte böyle bir ortam olmasına rağmen efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şiirle hiç ilgilenmemiştir. Bu önemli bir özellik arkadaşlar onun peygamberliğini göstermesi açısından çünkü 40 yaşına kadar peygamberimiz o topluluğun içinde yaşadı. [Müzik] Sözleri içinde Kur’an’la mukayese edilebilecek bir şey varsa onun da şiir olduğunu göstermesi açısından da kıymetlidir bu eleştiri. Vallahi allemnah huşi ara biz ona yani peygambere şiir öğretmedik. 69. ayet: “Bu söylenenleri bir şiir saymamalıdır.” Kur’an’ın ne lafzen ne de manen… Manen deyince biz böyle manevi içsel falan zannediyoruz, mana itibariyle demek arkadaşlar. İçerik, muhteva itibariyle şiir olmadığı açıktır. Bir kere Kur’an’ın nazmında şiir nazmının vezni ve kafiyesi yoktur. Mana bakımından ise şiir hakikat olup olmadığı aranmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan yani şiir doğrudan doğruya hislere hitap eder. Sözün o söylediği sözün hakikat olması önemli değildir. Bu yüzden de mecazlar, semboller bol miktarda bulunur şiirlerde ve işte herkes yani şiiri okuyan herkes oradan kendisi ne anladığı önemlidir. Hele bugünkü şiirden efendim derler işte sana ne söylüyor bu mısralar? Hatta çoğu kere ben, benim acizane kanaatim yani şairler bizim onun onların şiirleri hakkında yaptığımız yorumları duydukça vay be ben bunu da mı söylemiştim falan diyorlardır içten diyorum. Çünkü bizim ondan anladığımızı belki o kastetmedi bile. Böyle duygulara hitap eder, hisleri gıcıklayan, muhayyel kuruntulara, vehmi kıyaslara, hissiyat oyunlarına racidir şiir. Kur’an ise hakkın sırat-ı müstakimine irşad eden yani burası çok önemli. Arkadaşlar şimdi burada şiir bunu yapar, Kur’an yapmaz derken ta Fatiha’nın girişinde yani Kur’an-ı Kerim’in girişinde Kur’an’ın lafzi ve manevi açıdan yani hem manen hem lafzen muciz olduğunu anlatırken Elmalılı merhum çok önemli bir şey söylüyor orada bir benzetme yapıyor ve hani tercümesi neden imkansızdır bir başka dile anlam kaybına uğramaksızın onu anlatırken diyor ki: “Bakın bu benzetme çok güzel. Siz diyor başka bir dildeki bir şiiri kendi dilinize benzer şekilde dinleyene haz verecek, aynı şekilde böyle duygularını uyandıracak, estetik değerini taşıyacak bir başka dile çeviri yapabilirsiniz ama bir şartınız var; bazı kelimelerden ve bazı manalardan feragat etmek kaydıyla. Bir bilim eserini de tercüme yapabilirsiniz yani bir kimya kitabını, bir matematik kitabını da kendi dilinize çevirebilirsiniz fakat bir metin düşünün ki diyor bu metnin her kelimesi kıymetli. Çünkü bu kelimelerden ya hukuki bir sonuç çıkacak ya kainatın işleyişini anlamakla ilgili, hayatın amacını anlamakla ilgili temel bir prensip, bir ilke çıkacak bu metinden yani. Dolayısıyla hiçbir kelimesini o kelimenin bütün çağrışımlarını içine alacak şekilde, her kelimesine… Hiçbiri düzeltiyorum, her kelimesi muhafaza etmemiz gerekiyor. Çünkü her kelimenin bütün çağrışımları bir hükme kaynaklık edecek, oradan bir hüküm çıkacak. Dolayısıyla kelimeyi harcayamayız. Aynı zamanda bu metin estetik bir metin yani içinde hukuk var, yaratılış var, işte kıyamet hakkında bilgiler var, haberler var, kıssalar var, insanlar ne oldu tarihte neler yaşandı bütün bu bilgiler var yani bilgi veriyor size bu metin Kur’an. Fakat aynı zamanda estetik bir değer yani siz onu kendi dilinize çevirirken ya manasından feragat edip bir şiir çevirir gibi edebi zevkini korumayı hedefleyeceksiniz ve yahut da manayı korumayı hedeflerken edebi zevkten taviz vereceksiniz. Çünkü birebir onu karşılayan kelimeler sizin dilinizde yok. Dolayısıyla diyor Kur’an’ın tercümesi yani hiç anlam kaybetmeden bir başka dile aktarılması imkansızdır. Bu bakımdan arkadaşlar her meal eksiktir, işte baştaki eksikliğe işaret etmem bu neden nedir? İnsan çabası yani Allah’ın eseri olan bu kitabın karşısında insanların çabaları, o kitabı anlama çabaları olan mealler, tefsirler işte böyle eksiklikten uzak olamazlar, kaçınılmaz olarak daha yola başlarken bir şeyler eksilterek devam ederler o metinden. Devam ederiz. Dolayısıyla Kur’an insanın sıratı müstakime irşad eden hikem ve ahkam yani hikmetler içerir, hükümler, kurallar içerir, ile irfan nurudur. Yani hem hayat düzenleyen kurallar var bu kitapta, hayatımıza yön veren, rehberlik eden kurallar dediğim yani yasaklar, emirler diye düşünmeyin. Sizi şunun için yarattık, işte şuraya doğru geliyorsunuz bakın akıbette sizi şu bekliyor gibi hükümler, kurallar. Hem irfan, sizin bütün o iç dünyanıza hitap edecek ve iyi kan yani sizi yakini bir şekilde, şüphesiz bir şekilde hayatın esaslarına ve gidişatına inanmanızı sağlayacak iyi yani nasıl diyeyim hayatınızı belirsizlikten kurtarıp kesin bilgilerle doğru bir yöne yönlendirme konusunda size rehberlik edecek bir kitap. Ama aynı zamanda edebi değeri var ve şiirden çok çok daha üstün edebi değer itibariyle yani böyle iki taraflı bir metin fakat şiir değil. Şiir değil o yüzden böyle bazı aklı evvel daha bilgili ne diyorlar bu yüzden sihir diyorlar, bizi sihirliyor, bizi büyülüyor diyorlar. Yani bir açıklama yapamıyorlar bu sözün nasıl bir söz olduğu konusunda fakat kafirlerin birçokları onu bir şiir gibi mülahaza etmek ve ettirmekte ısrar ettikleri ve bu suretle peygambere bir şair gibi tanıttırmak istedikleri cihetle Cenab-ı ile hem o ona yaraşmaz, yakışmaz ona yani şiirle meşgul olmak. Hani altının içinde oturan birinin yani tenekelerle uğraşması ne bileyim hurdacılık yapmasın mesela yaraşmaz. Zira ve şuaraiyette bir homologun Şuara suresinde şairler hakkında inen ayeti hatırlatıyor. Ne makamı risalete şairlik yaraşır, ne de Kur’an’a şiir demek. O Kur’an başka bir şey değil, ancak bir zikir mahsa Allah tarafından bir vaazu irşad, bir hatırlatma, bir öğüttür ve Kur’an’ı mübin ve bir Kur’an’ı mübindir. İbadetlerde ve ibadethanelerde okunacak kelamullahtır Kur’an budur yani Kur’an Kur’an’dır. Ne bir bilimsel kitapla mukayese edilebilir, ne şiirle mukayese edilebilir, insanların ürettiği hiçbir metinle mukayese edilmez arkadaşlar. Beni pek çok yönü tabii mucizevidir Kur’an-ı Kerim’in ve herkes kendi kapasitesince o mucize oradaki mucizeviliği görür. Bunu şuna benzetebilirsiniz inşallah yanlış örnek olmaz yani mesela diyelim ki birisi atalarından kalan böyle kıymetli bir mücevher takmış. Kim onun kıymetini anlar arkadaşlar bana ben baktığımda belki de işte çarşıdan 15-20 liraya alınan imitasyon bir şey, kopya bir yüzük zannedebilirim onu ancak ehli anlar değil mi? Ehli anlar yani bilgisi olan taşlar hakkında, takılar hakkında bilgisi olan bir şeyin değeri hakkında bilgisi olan insanlar onu anlar. Hatta bazen diyorum ki bir biz böyle çok eşyanın değerini bilme konusunda iyi bir terbiyeden gelmiyoruz. Çok böyle basit ve sade hayatlarda hayatlardan geliyoruz dolayısıyla böyle kıymetli bir şeyse hediye ettiğiniz şey bize söyleyin bak biz bunun kıymetini bilmeyebiliriz diyorum espri olsun diye çünkü hakikaten eşyanın kıymetini bilebilmeniz için bir kültürünüz bir bilginiz olması gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’in kıymetini kim bilecek arkadaşlar? İşte ilmi olan, bilgisi olan, başka metinlerle onu kıyaslama imkanı olan insan bilecek. Her zaman bilir mi arkadaşlar? Her insan yani böyle kültürü olan, bilgisi olan, ilim irfan okumuş yazmışlığı olan her insan Kur’an’ın kıymetini bilir mi? İman etmese bile biliyorlar arkadaşlar, biliyorlar. Eğer üzerinde çalışmışlarsa en azından indiği nazil olduğu günden bugüne kadar insanlığı bu kadar etkilemiş olması açısından hayranlık duyuyorlar, saygı duyuyorlar bu metne. İşte herkesin kendi kültürü, ilmini nispetinde Kur’an’a hayran olduğu bir cihet vardır dedi. Dedim ya en başta benim mesela Kur’an’da böyle büyük bir şaşkınlık ve hayretle izlediğim ve her seferinde yani nasıl diyeyim 100 üzerinden değerlendirecek olursak 0.5’ini belki ancak kendimce keşfedebildiğim bir yönü var Kur’an-ı Kerim’in. O da arkadaşlar konuların iç içe geçmiş olması. Başka hiçbir kitap herhalde böyle değil. Dünyadaki bütün kitapları okumadım ama her kitap sistematik olduğu ölçüde hele bugün yazılanlar sistematik olduğu ölçüde değerlidir. Ne kadar karmaşıksa o kadar işte iyi çalışılmamış bir metin izlenimi verir bize ama Kur’an-ı Kerim’de arkadaşlar her konu birbirinin içine geçmiş vaziyettedir. Bir sırası yoktur o yüzden fihristi yoktur. Sadece surelerin sırasını bize söyler Kur’an’ın fihristleri yani işte namazla ilgili ayetler nerede, ahirete inançla ilgili bölüm neresi falan… Kur’an-ı Kerim’de tek bir konuyu merak ettiğinizde bile onun baştan sona kadar okumanız gerekir. Çünkü bir de ayetleri bulsanız bile mesela şimdi kelimeler var ki dijital imkanlardan sonra işte tek bir kelimeyi yazıyorsunuz, o kelimenin geçtiği bütün ayetler karşınıza çıkıyor ama bu da yetmez. Niçin o ayetin o bağlam içerisinde yani öncesini ve sonrasını okuyarak her geldiği yerde ayrı bir yönünü o konunun ayrı bir yönünü vurguladığını biliyoruz. Dolayısıyla aynen bir şeye benzetiyorum ben bunu yani organik bir bünyeye benzetiyorum Kur’an-ı Kerim’i. Nasıl ki insan vücudunu bize söylendiği kadarıyla yani ilim ehli insanlardan duyduğumuz, okuduğumuz kadarıyla şey sistemlerini ayıramıyoruz değil mi? Bu yüzden mesela önemli hastalıklarda bilhassa karar alınacağı zaman bir şey yapıyorlar, bir danışıyorlar bir işte bütün ortak bir karar alıyorlar. Bu uygulanacak olan tedavi, karaciğere uygulanacak tedavi, böbreklere ne yapacak işte diğer kalbi ne yapacak, beyne zararı var mı falan diye bir danışmanlık yapıyorlar kendi aralarında, onun da bir adı var da şimdi hatırlayamadım. Dolayısıyla arkadaşlar konsültasyon galiba değil mi? Evet, yapıyorlar. Dolayısıyla nasıl ki insan vücudunda sizin dolaşım sisteminiz bütün diğer sistemlerinizle alakalı ise sizin ayak tırnağınız bile vücudunuzdaki diğer bütün organlarınızın sağlığıyla alakalı ise her birinindeki eksiklik diğerlerini etkiliyor, her birinindeki iyilik diğerlerine iyilik veriyorsa işte Kur’an’daki ayetler ve konularda iç içe yani birdenbire mesela diyelim boşanma ile ilgili bir konu anlatılıyor, orada bir tane namazla ilgili bir ayet var. Allah Allah şimdi yani biz boşanmayı işlemiyor muyduk burada? Bu hani namaz o zaman mesela ben düşünüyorum ki; ailedeki huzurla ve yahut da işte o boşanma sürecinde insanlıktan çıkmamakla çünkü insanlıktan çıkıyor insanlar boşanma sürecinde insanlıktan çıkmamak ve hani o boşanmayı da çok zor olan bu efendim şeyi de tecrübeyi insani değerlerimizle tamamlayabilmek için belki de namaza çok ihtiyacımız var yani namaza sığınmaya, namazdan yardım almaya. Dolayısıyla bir konunun geldiği konunun içerisindeki yeri bile son derece önemli. İşte ben bu açıdan Kur’an’ın başka hiçbir kitapla kıyaslanamayacağını bir şey bir şeyden sonra ya da önce gelmişse hatta surelerin sıralaması, ayetlerin sıralaması arasında müthiş hikmetler olduğunu düşünüyorum ve Elmalılı Hamdi Yazır da tefsiri bu açıdan bir ruhaniyete sahiptir. Arkadaşlar bu ayetler ve sureler arasındaki ilişkiyi çok güzel anlatır. Sözü uzattık bir de telefonun beni ikaz ediyor şarjı bitmek üzereymiş. İnşallah pat diye kesilmez. Şu anda da şarja takma imkanım yok. Evet, Kur’an böyle bir kitaptır. Niçin gelmiştir, nasıl bir kitaptır? Önce onu tekrar hatırlayalım. İn hu ve illa dikrun ve Kur’an’ın o şiir falan değildir, şiiri zaten yakışmaz peygambere. O bir hatırlatmadır yani Kur’an bir hatırlatmadır size, öğüt verir size, nereye gittiğinizi hatırlatır, hangi davranışlarınızın akıbetinin ne olacağını hatırlatır. Bu açıdan da yine parantez açayım, parantezleri kapatabilsem konu bitecek ama bitemiyor bir türlü. Parantez açayım arkadaşlar böyle bir öğüt ve hatırlatma kitabı olduğu için de serttir yani Kur’an-ı Kerim serttir demem yanlış anlaşılmasın yani şeydir böyle taviz vermez arkadaşlar, hakikati olduğu gibi söyler yani üzerinde düşünürseniz Kur’an’daki ve ciddiye alırsanız bu metni sizi sarsar yani sarsar. Hani doktordan gelmiş mesela konuşuyoruz yine bak sağlığa geldik. Onu bizim yaş grubunun kafası oraya takılır. Doktordan gelmiş arkadaşlar diyor ki işte ya diyor şunu yemeyeceksin dedi, bunu yapmayacaksın dedi falan ama böyle hani gülerek anlatıyor ya eğer ciddiye alırsan senin hayatını A’dan Z’ye değiştirmen lazım yani doktorun bu dediklerini ciddiye almadığı için esprili ve gülerek yani o etkilenmemiş anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla Kur’an’ı anlayan ve ciddiye alanlar için son derece sarsıcı bir kitaptır. İşte bazen bir iki yerde söylüyorum bazı dostlar diyorlar ki işte Kur’an okuyorum böyle bir rahatlıyorum bir rahatlıyorum diyorum ki tabii rahatlıyorsun çünkü anlamıyorsun yani arkadaşlar uykusuz bırakır Kur’an insanı. Efendimiz bazen bir ayeti sabaha kadar okuyordu, tek bir ayeti. Ne olacak yani? Nasıl yapacağız bunu diye veya işte kendisinin dışında ümmetinin durumunu anlatan bir ayet olduğu zaman mesela yani çok da hani yapabileceği bir şey yok ama büyük bir üzüntü duyuyor gidecekleri o akıbetten dolayı. İşte bu metin böyle bir hatırlatmadır ve Kur’an’dır, o apaçık bir Kur’an’dır. Öyle lafı döndürüp dolaştırmaz arkadaşlar, ciddiye alan için böyle tak tak söylerler yani söyleyeceği şeyi. Lyon lira bütün bunu niçin yapıyor? İnzar etmek için arkadaşlar, sebep bildiriyor bir sonraki ayet. İnzar, hatırlatma demek, yine zikriyle aynı kökten değil ama şöyle akıbetini hatırlatarak insanı korkutmak demek yani peygamberimizin vasfı nedir? An ve beşirdir. Ya müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere biz seni gönderdik diyor. İşte oradaki nezirin mastarıdır inzar. Ama bu korkutma nasıl bir korkutmadır arkadaşlar? Böyle insanın tehdit eden kuru sıkı… İnsanı böyle hani ne yapacağını bilmez öyle bir şekilde korkutulursunuz ki ne yapacağınızı bilmezsiniz ve bu sizi hasta eder çünkü o korkudan kurtulmak için yapacağınız bir şey yoktur. İnzar ise öyle değil. İnzar işte doktorun bizi korkutması gibidir. Bak işte perhiz yapmazsan şöyle olacak, tedavi olmaz

Söyler. Bir de bir işaret daha var tefsirlerde, şimdi kaynağını hatırlamıyorum. Şöyle diyorlar: Cenab-ı Hak “Biz” dediği yerlerde, nerede “biz” dediyse oralarda melaiki ikramı da işin içine kattığı süreçleri anlatmaktadır. Cenab-ı Hak hiçbir varlığın hakkını yemeyeceği için, mesela işte yaratılışta bazı işlerin yürümesinde melekleri istihdam ettiyse, yani onların da bir (hani tırnak içinde) payı varsa, o zaman “biz” der, Cenab-ı Hak derler. Allahu alem. Fakat o birinci izah gerçekten beni çok tatmin ediyor. İnşallah sizi de eder.

Burada da işte biz ellerimizin ürettiği, biz kendileri için ellerimizin imal ettiği şeylerden, yani başka hiçbir sanatın dahili olmayıp doğrudan doğru kendimizin ihlas ettiğimiz; ihlas etmek evvelce olmayan bir şeyi ortaya koymak demek; nimetlerden, enam yarattık. En'am arkadaşlar, bir sure adıdır aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'de insanların istihdamına sunulmuş itaatkâr hayvanlar demek; yumuşak hayvanlar diyor Elmalılı. Diyezir ve buradan sonra efendim ta nereye, 77 ayete kadar arkadaşlar, 71'den 77'ye kadar tefsir yapmıyor Elmalılı ve diyor ki: “Bu iftada bu bölümde yani birçok cihetten incelikler vardır ki bunu tefsirden ziyade okuyanların zevki takdir edecektir.” Çünkü bu bölümde Allah Teala, 71-77 arasında insana verdiği nimetleri anlatıyor. Yani “Biz sizin için şunu yaptık, bunu yaptık, şunları yarattık” falan diyor. Ve Elmalılı Hamdi Yazır da diyor ki: “Bunun tefsiri böyle anlatmakla olacak bir şey değil, her kes herkesin kişisel zevkiyle ancak bu anlaşılabilir” diyor. Zevki burada tabii bir derece olarak görelim; bir estetik zevk, bir efendim anlama zevki, derin kavrayış zevki diyebiliriz buna.

Geçende yaşadığım bir şeyi paylaşayım sizinle. Efendim, Nahl suresinde bir ayet-i kerimede, o işte yine hayvanların yaratılışının insana verdiği zevk ve insanlar için nasıl nimet olduğu anlatılırken bir ayet-i kerimede (şimdi tam hatırlamıyorum ayet numarasını) diyor ki: İşte onların sabahleyin böyle o şeylerinden, ahırlarından, işte nerede barınıyorlarsa oralardan çıkıp yayılmaları ve akşamleyin yine herine dönmelerinde sizin için bir zevk vardır diyor ayet-i kerime. Tabi şimdi bu zevki arkadaşlar biz şehirliler anlayabilir miyiz? Nasıl anlayacağız? Yani işte onu demek istiyor. Elim Allah’ım diye sırrı. Yani herkesin hayat tecrübesi, dünyayı tanıması, varlığı tanıması değil mi? Denizlerin altındaki insanlar mesela hayatlarını tehlikeye atarak dalgıçlık yapıyorlar, meslek anlamında değil, sırf oradaki o şeyi görebilmek, yani oradaki o yaratılışı görebilmek için. Aynen yeryüzündeki ormanlar gibi, denizlerin altında da böyle ormanlar, çeşitli yaratıklar olduğunu, orada bambaşka bir hayat olduğunu ve onu sırf efendim huzur bulmak için, stres atmak için böyle dalanlar var. Dolayısıyla Allah’ın kainatındaki tecrübemiz, varlığı tanımamız ne kadar zenginse işte Allah’ın, Rabbimizin bu ifadelerinden alacağımız haz da o kadar büyük olacak diyor Elmalılı Hamdi Yazır. Biz efendim burada bırakalım çünkü şarjımız da bitmek üzere. Yetmiş birinci ayetten mealen 77'ye kadar ve ondan sonra da tefsiren yine sonra gene arada ne alem bir bölüm var. Onları da bakın bitiremiyoruz bir türlü. İnşallah haftaya anlatalım. Hatta şöyle yapalım: Ben o meal kısmını hemen okuyayım. Çünkü o meallerin okumuş geçmiş şöyle diyor Rabbimiz: “Şunu görmediler mi, biz onlar için ellerimizin yaptıklarından birtakım enam, yumuşak hayvanlar yaratmışız da onlara malik bulunuyorlar ve onları kendilerine zebun etmişiz de, hem onlardan minikleri var hem de onlardan yiyorlar, bunu görmüyorlar mı, bunlar üzerinde düşünmüyorlar mı?”

Ben şeyden çok etkilenirim arkadaşlar, işte böyle geçemeyeceğim bildiğim için haftaya bırakmıştım. Aslında şeyden çok etkilenirim. Şimdi Allah razı olsun, Allah rahmet eylesin, babam bize her yaz köye götürürdü, bazen bir ay bazen iki ay. Yazın köyde kalırdık. İlk yapmış bunu. O zaman çok hoşlanmazdık çünkü biraz sıkıntılıydı köydeki hayat. Çok sevmezdik yani, hatta köydeki yaz okuluna, camideki yaz okuluna gitmişliğim vardı. Yani o uzun sopalı hocaları görmüşlüğüm vardır. Şimdi arkadaşlar, bu beni hayrete sevk eden bir şey, o yaşlardan itibaren yani çok şaşırırdım buna. 5-600 kiloluk koskocaman bir hayvanı arkadaşlar, 20-30 kiloluk küçük bir çocuk, 7-8 yaşındaki bir çocuk elinde bir değnekle, küçücük bir şeyle istediği yere götürür. Bağlar onu bir ağaca, bir şeye. Ondan sonra veya işte otlatır onu, ıslığıyla oturduğu yerden bir ıslık çalar, hayvan döner, yanlış yere girdiğini bilir, döner falan. Sonra akşam olunca, yani değil mi? Ben şimdi düşünürüm: Bazen ben inek olsam kaç git kardeşim ya Seni kim tutabilir değil mi? Yani başına koymuşlar bir çocuk, ne yapabilir ki sana? Kaç git ormana yani o verecekleri bir tutam ot için bütün hayatını onların zevk… Bu ne diyorsun? Seni kesecekler sonunda. Yani arkadaşlarını kestiler değil mi? Yani işte etinden sütünden yararlanıyorlar, seni böyle ışıksız, kirli, herkeste ahırına güzel bakmaz yani böyle pisliklerin içinde yatıyorsun. Yani git dağlara kardeşim yani Allah seni nasıl yarattıysa en baştan değil mi? Bu orada yiyeceğini… Tamam seni orada da bu sefer kurt parçalar eğer geç bir şey olur. Yani ecelinle ölmezsin ama özgürlüğü yaşarsın. Hiç olmazsa değil mi? Allah Teala ondan bu şeyi alıyor arkadaşlar. İşte Kur'an-ı Kerim'de geçen “vasahharaekum”, yani size musahhar kıldık diyor, bakın yaratılışta bu düşünceyi ondan alıyor. O koskoca tank gibi hayvan arkadaşlar, küçücük bir çocuğun elindeki bir ipin ucunda tın tın tın nereye götürürse gidiyor, nereye götürür? Nerede o bağlarsa orada otluyor. Sadece şu ipi… Bu ip bazen güzellik, bazen sağlık, bazen işte dünyadan daha fazla zevk almak olabiliyor, bazen tüketim olabiliyor. Yani dikkat edelim bu boynumuza geçirilen iplere. Arkadaşlar bu örnek beni çok çok etkiler. Yani nasıl oluyor da bu koskoca hayvanları küçücük çocuklar yönetebiliyor? Çünkü işte benim yeğenlerim mesela sürüyü götürür getirirlerdi. Biz de onlarla giderdik oynardık yanlarında, beraber sonra hep beraber yani bir sürü bir ıslıkla, bir hareketle, bir emirle efendim sizin istediğiniz gibi hareket eder. Bu Allah onları öyle yaratmasaydı, insan onları evcilleştirmeye çalışsaydı yapabilir miydi? Yani diye düşünelim. İşte bazen söylüyorum ya, Kur'an-ı Kerim'de bana göre, benim anladığım kadarıyla arkadaşlar bize nimet diye zikredilen şeyler hep bizim alıştığımız için nimet olduğunu unuttuğumuz şeyler. Yani o kadar alışmışız ki işte tabii ki sabah 7'de yani ortalık aydınlanacak. Tabii ki yani bunu o kadar alışmışız ki bunun sabah 7 olup da ortalık aydınlanmayabilir yani bunu hiç düşünmüyoruz ve her gün aynı saatte veya işte bildiğimiz saatte ortalığın aydınlanıyor olması için şükretmemiz gerektiğini de idrak edemiyoruz. Çünkü bir şeyin nimet olduğunu anlamıyorsak onun şükrünü eda etmemiz gerektiğini de anlamıyoruz. Elhasıl böyle haftaya işte buradan bu nimetler üzerinde konuşarak başlarız. İnşallah haftaya… Haftaya olmaz arkadaşlar, haftaya bayram değil mi? Bayramdan sonraya kaldı. İnşallah o bizim hani böyle 5 günlük programımız var ya, haftanın her günü bir başka kitabı okuyacağız, tefsir gününde de buradan okumaya devam edeceğiz inşallah. Allah'a emanet olunuz. O zaman şimdiden hepinize hayırlı bayramlar dileyelim. Bu içinde bulunduğumuz günlerin her dakikasının çok kıymetli olduğunu bilelim. Birbirimize dua ile, memleketimize dua ile, sevdiklerimize, sevmediklerimize arkadaşlar, iyilere, kötülere dua ile geçirelim. Bunun için illa böyle seccadeye gidip oturmanız gerekmez başında yani insan yemek yaparken de dua eder, çarşıda gezerken de dua eder. “Kötülere niye dua edelim?” diyeceksiniz. Arkadaşlar ben kötülere dua etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hatta dünyanın en kötü insanını hayal edin mesela onun kalbini Allah Teala’nın işte ne bileyim tabi ölçülmez de 100 gram merhamet koysa, kim bilir o merhametle dünya nasıl bambaşka bir yer olur, verdiği zarar ne kadar azalır bir hayal edin. Dolayısıyla birbirimizin dualarına, ismen yapılan dualara çok çok ihtiyacımız var. Neden? Çünkü bir müminin gıyabında ona hiç ondan hiçbir menfaatiniz yok, hiçbir şeyiniz yok yani sırf aklınıza geleceği için, sevdiğiniz için, önemsediğiniz için gıyabında yapılan duayı… Hatta böyle sebepleri de saymıyor Efendimiz diyor ki: “Gıyabında ismen yapılan duayı Allah geri çevirmez, çünkü orada tam bir ihlas vardır.” Duymuyor, etmiyor ve bir melek de sen o duayı yaparken bir melek de aynısından sana da olsun der diyor. Bir de bu arkadaşlar bilhassa aramızdaki çoğunluğu teşkil eden bayan arkadaşlar için söylüyorum: Bayramdan önceki ilk 10 gün yani hem Ramazan Bayramı’ndan hem Kurban Bayramı’ndan önceki 10 gün çok kıymetlidir bir sene içerisinde. Yani Ramazan’ın en kıymetli günleri son 10 günüdür. İşte Kurban Bayramı’ndan önceki 10 gün de çok kıymetli bir gündür. Hatta “vele yerlerini aştın” diye bu günlere yemin edildiğini Kur'an-ı Kerim'de söyler müfessirler. Bizim de handikapımızdır kadınların bu yani daha çok böyle dünya işlerine daldığımız çarşı pazar, ev süsleme, temizleme neyse işte… Bugünlerde bayram şeyi, afedersiniz artık tatile dönüştüğü için seyahat organize etme vesaire gibi böyle daha çok dünyaya daldığımız, daha çok hazzara daldığımız. Halbuki tam tersi söylüyor yani bunlar bonus günleridir arkadaşlar, tekrar eksileri artılara döndürme günleridir. Bu bakışımızı birazcık böyle ayarlarsak o açıdan bu istifadeyi de kaçırmamış oluruz. Allah’a emanet olun, hepinize hayırlı bayramlar olsun. Sevdiklerinizle beraber.