📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Hz. Meymune bint Haris (r.a.)'in Hayatı | Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Son Eşi

Huzurun Işığı20:47

Transcription

Hicretin 7. yılı. Mekke sokakları tarihinde hiç görmediği bir manzaraya şahitlik ediyordu. Şehir boştu. Darun nedve sessiz, pazarlar ıssızdı. Mekke'nin müşrikleri gurur ve kinlerinden dolayı yaklaşan İslam ordusunu görmemek için dağlara, tepelere çekilmişlerdi. Çünkü Hudeybiye anlaşması gereği Müslümanların üç günlüğüne Mekke'ye girip kaza umresi yapma hakları vardı. Yıllardır vatanlarından sürgün edilen muhacirler şimdi başları dik ihramlar içinde ellerinde silahları değil sadece imanlarıyla şehre giriyorlardı.

Dağların tepesinden şehri izleyen Kureyşliler öfke içindeydi. Ama aşağıda o boş sokaklarda kalbi bambaşka bir heyecanla atan bir kadın vardı. Mekke'nin soylu hanımefendisi Berre bint Haris. Biz onu peygamberimizin vereceği isimle Hazreti Meymune olarak tanıyacağız. Berre 26 yaşlarında dul ve asil bir kadındı. Ancak onun asaleti sadece soyundan gelmiyordu. Ruhunda sakladığı o büyük sırdan geliyordu. Bedenen Mekke'de müşriklerin arasındaydı ama kalbi çoktan Medine'ye göç etmişti. O sıradan bir kadın değildi. Kız kardeşi Ümmül Fadıl, peygamberimizin amcası Hz. Abbas'ın eşiydi. Yani Hz. Abbas onun eniştesiydi. Diğer kız kardeşi Esma bin Umeys ise Caferi Tayyar'ın eşiydi. Berre, hilal silsilesi denilen İslam'a gönül vermiş bir kız kardeşler grubunun parçasıydı.

O sabah Müslümanların lebbeyk Allahumme lebbeyk nidaları Mekke dağlarında yankılandığında Berre yerinde duramadı. Penceresinden baktı. İnsan selinin önünde Kasva adlı devesinin üzerinde alemlerin efendisini gördü. Yıllardır beklediği, hayalini kurduğu o nur şimdi evinin önünden geçip Kabe'ye doğru akıyordu. Berre'nin kalbinde o an volkanlar patladı. Artık saklanmak yoktu. Artık beklemek yoktu. İçindeki iman bir sevda seline dönüştü. Kendi kendine dedi ki, "Bu kafilede iman var. Bu kafilede huzur var. Ben neden hala buradayım?"

Berre o an ani bir karar verdi. Bu karar sıradan bir iman ikrarı değildi. Bu tam bir teslimiyetti. Devesine bindi ve hızla eniştesi Hz. Abbas'ın yanına gitti. Hz. Abbas o sırada Peygamber Efendimizle birlikte Kabe'yi tavaf ediyordu veya yanındaydı. Berre eniştesini bulduğunda nefes nefeseydi. Gözlerinde dünya kadınlarında ender görülen bir cesaret parıltısı vardı. Dedi ki, "Ey Abbas, ben Müslüman oldum. Kalbimdeki tasdik dilime döküldü." Ve dahası bir an duraksadı. Yüzü kızardı ama kararlılığı değişmedi. "Ben kendimi Allah'ın resulüne hibe ediyorum. Beni ona teklif et. Eğer kabul ederse onun eşi olmak, onun hizmetinde bulunmak istiyorum." Bu hibe nikahıydı. Mehir istemeden, şart koşmadan sadece onun yanında olmak için yapılan bir fedakarlıktı. Rivayet edilir ki Berre bu kararı verdiğinde devesinin üzerindeydi ve o an vahiy meleği Cebrail yeryüzüne iniyordu.

Hz. Abbas şaşırdı ama çok sevindi. Baldızının bu samimiyeti Mekke'nin fethine giden yolda manevi bir kapıydı. Hemen Resulullah'ın huzuruna vardı. Ona baldız-ı Berre'nin durumunu, imanını ve evlilik teklifini iletti. Peygamber Efendimiz Mekke'de geçireceği sadece üç günü vardı. Vakit dardı, ortam gergindi. Ama o kalplerin sultanıydı. Berre'nin bu samimi davetini geri çevirmedi. Hem onun imanını taçlandırmak hem de Mekke ile olan akrabalık bağlarını güçlendirip kalpleri İslam'a ısındırmak için bu teklifi kabul etti ve dedi ki, "Onun ismi bundan sonra Berre değil, Meymune mübarek uğurlu olsun." Neden Meymune? Çünkü o gün Müslümanlar için uğurlu bir gündü. Yıllar sonra Kabe'ye kavuşmuşlardı. Ve bu kadın bu uğurlu günde kendini Allah ve resulüne adayarak mübarek sıfatını hak etmişti. Haber Meymune annemize ulaştığında o sevincinden ne yapacağını bilemedi. Dünyanın bütün hazineleri önüne serilse peygamberden gelen "kabul ettim" sözü kadar değerli olamazdı. Devesinin üzerindeydi. Haberi alınca şöyle dedi: "Devede üzerindeki de Allah ve resulünündür." Artık o son müminlerin annesi adayıydı.

Ancak nikah nerede kıyılacaktı? Düğün nerede olacaktı? Mekke müşrikleri süre dolmak üzereyken bu evliliğe nasıl tepki verecekti? Barış rüzgarları birazdan yerini sert bir diplomatik krize bırakacaktı. Zaman daralıyordu. Hudeybiye antlaşmasına göre Müslümanların Mekke'de kalma süresi sadece 3 gündü ve güneş 3. günün ufkunda batmak üzereydi. Kureyş'in ileri gelenleri saniye sayıyorlardı. Müslümanların bir an önce şehri terk etmesini istiyorlardı. Çünkü her geçen saat Mekke halkının kalbi İslam'a biraz daha ısınıyordu.

Peygamber Efendimiz ise kalpleri yumuşatmak için muazzam bir diplomatik hamle yaptı. Normalde bir evlilik olduğunda velime denilen düğün yemeği verilmesi sünnetti. Efendimiz bu sünneti bir barış köprüsüne dönüştürmek istedi. Müşriklerin liderlerine haber gönderdi. "Benim Meymune ile nikahım kıyıldı. Müsaade edin düğün yemeğini burada Mekke'de vereyim. Siz de gelin soframıza oturun. Birlikte yiyelim, konuşalım, düşünün." Düşmanına sofra kuran bir peygamber, "Gelin aynı kaptan yemek yiyelim. Aramızdaki buzlar erisin." diyen bir rahmet elçisi. Eğer kabul etselerdi belki de Mekke'nin fethi kansız, savaşsız o gün o sofrada gerçekleşecekti. Ancak Kureyş'in kalbi taştan da katıydı. Süheyl bin Amr ve diğer müşrik liderleri peygamberimizin huzuruna geldiler. Yüzlerinde nezaketten eser yoktu. O uzatılan zeytin dalını kabaca itip ellerinin tersiyle çevirdiler. Dediler ki, "Hayır ey Muhammed! Bizim senin yemeğine ihtiyacımız yok. Anlaşmadaki süre doldu. Çık git şehrimizden." Ne kadar acı bir cevap. Alemlerin Rabbinin rızkını, alemlerin efendisinin sofrasını reddetmek. Kureyş kendi ayağına gelen bereketi tepmişti.

Efendimiz bu kaba tavır karşısında bile vakur duruşunu bozmadı, tartışmadı, ısrar etmedi. Sahabelerine emri verdi. "Toplanın gidiyoruz." İslam ordusu ve müminler ihramlarını çıkarmış, ibadetlerini tamamlamış olarak Mekke'den ayrıldılar. Şehrin çıkışına doğru Tenim yolunda ilerlediler. Mekke'den yaklaşık 101 kilometre uzaklaştıklarında Şerif denilen bir su kenarına, bir vadiye geldiler. Burası sessiz sakin, kaderin ağlarını örmek için beklediği bir noktaydı. Güneş batmış, akşamın serinliği çökmüştü. Peygamber Efendimiz devesini durdurdu. "Burada konaklayacağız." buyurdu. Çadırlar kuruldu. Ateşler yakıldı ve işte o gece o çölün ortasında Şerif mevkiinde kurulan otağda Hazreti Meymune ile Peygamber Efendimizin zifafı gerçekleşti. Reddedilen o düğün yemeği burada sahabelerle birlikte mütevazı bir şekilde yendi. Meymune annemiz çok mutluydu. Kavuştuğu makam hayallerinin ötesindeydi. Ancak o an kimse bilmiyordu. Ne Meymune annemiz, ne sahabeler, ne de o an orada bulunanlar. Bu nokta, bu çadırın kurulduğu bu toprak parçası sadece bir başlangıç noktası değildi. Kader o gün oraya görünmez bir mühür vurdu. Şerif mevkii bir düğün yeri olarak tarihe geçti. Ama yıllar sonra aynı nokta, aynı koordinat, tüyler ürpertici bir sona da şahitlik edecekti. Gelinlik giyilen yer ile kefen giyilen yerin aynı olması. İşte bu Hz. Meymune'nin kaderindeki o büyük sırdı.

Ama şimdi düğün vaktiydi ve bu evlilik sadece iki gönlün birleşmesi değil. İslam ordusunun en büyük kılıcının Halid bin Velid'in de kalbinin kilidini açacak olan anahtardı. Hz. Meymune Halid bin Velid'in öz teyzesiydi. Halid teyzesine çok düşkündü. Onun ferasetine, aklına ve asaletine büyük saygı duyardı. Şimdi o çok sevdiği teyzesi, can düşmanı bildiği Hz. Muhammed'in eşi, müminlerin annesi olmuştu. Bu haber Mekke'ye ulaştığında Halid bin Velid'in zihnindeki o kalın duvarlarda ilk çatlak oluştu. "Teyzem," dedi kendi kendine. "O kadar zeki bir kadın yanılmış olamaz. Eğer Muhammed'i seçtiyse bunda bir hakikat payı olmalı."

Peygamber Efendimiz insan sarrafıydı. Halid'in içindeki o çalkantıyı hissetmişti. Kaza umresinden döndükten hemen sonra Meymune annemizle evliliğinin de verdiği yakınlıkla Halid'e özel bir mektup gönderdi. Mektupta Halid'i tehdit etmiyor, ona meydan okumuyordu. Aksine onun aklına ve onuruna hitap ediyordu. "Senin gibi aklı başında zeki bir insanın İslam'ı tanımaması, İslam'a uzak kalması ne kadar garip. Keşke o kahramanlığını, o askeri dehanı Müslümanların yanında müşriklere karşı kullansaydın, bu senin için ne kadar hayırlı olurdu. Biz seni baş tacı yapardık." Bu satırlar Halid bin Velid'in yüreğine bir ok gibi saplandı. Bir peygamber tarafından övülmek, teyzesinin eşi tarafından "gel gücünü hak yolunda kullan" diye davet edilmek. Halid artık duramazdı. Kılıcını kuşandı. Ama bu sefer savaşmak için değil, teslim olmak için. Yolda bir başka dahi Amr bin As'la karşılaştı. İkisi de aynı yere gidiyordu: Medine'ye. Peygamber Efendimiz Halid'in uzaktan geldiğini görünce yanındakilere döndü ve o tarihi sözü söyledi: "Mekke ciğer parelerini bize gönderdi." İşte Hz. Meymune'nin evliliği böyle bir berekete vesile olmuştu. O evlilik Seyfullah'ı, Allah'ın kılıcını İslam ordusuna kazandırmıştı.

Hz. Meymune annemizin bir diğer özelliği ise kapanan kapı olmasıdır. O Peygamber Efendimizin nikahladığı son eştir. Bu evlilikten kısa bir süre sonra Ahzab Suresi'nin 52. ayeti nazil oldu. Alemlerin Rabbi şöyle buyuruyordu: "Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, güzellikleri hoşuna gitse bile bunları başka eşlerle değiştirmen sana helal değildir." İlahi emir gelmişti. Kapı mühürlenmişti. Hz. Meymune Hane-i Saadet'e giren son gelindi. Ondan sonra o kapıdan içeri başka bir eş girmedi. O son gül idi. Peygamberimizin dünya hayatındaki son gönül yoldaşıydı. Bu yüzden Hz. Meymune'nin yeri hep ayrıydı. O bir dönemin kapanışını, kemale erişini temsil ediyordu.

Medine günleri başladığında Hz. Meymune'nin karakterindeki o muazzam incelikler ortaya çıkacaktı. O sadece bir eş değil, aynı zamanda bir sıla kahramanıydı. Şimdi Hane-i Saadet'in içine girelim ve bu son gelinin o güzel ahlakına yakından bakalım. Medine günleri Hane-i Saadet'te hayat vahyin gölgesinde akıp gidiyordu. Hz. Meymune bu kutlu eve en son giren gelindi ama sanki 40 yıldır oradaymış gibi bir edep ve uyum içindeydi. O gösterişi sevmezdi. Ön planda olmayı sevmezdi. Hz. Ayşe validemiz Hz. Meymune vefat ettiğinde onun için öyle bir cümle kurdu ki bu söz Meymune annemizin manevi beratı oldu: "O gitti, biz kaldık. Ama vallahi bizim aramızda Allah'tan en çok korkanımız ve akrabalık bağlarını en çok gözetenimiz o idi." Sıla-i rahim, yani akrabayı arayıp sormak, gözetmek. Hz. Meymune tam bir sıla sultanıydı. Onun evi adeta bir hayır kurumu gibi çalışırdı. Kız kardeşleri, yeğenleri, Beni Hilal kabilesinden gelenler, ihtiyaç sahipleri kapısı hiç boş kalmazdı. Hatta bu yardımseverliği bazen o boyutlara ulaşırdı ki verecek bir şeyi kalmadığında borç alırdı. Evet, yanlış duymadınız. Peygamber eşi olmasına rağmen sırf bir garibi sevindirmek, bir ihtiyacı gidermek için üzerine borç yükü alırdı.

Bir gün yine büyük bir miktar borçlandığı duyuldu. Yakınları endişeyle yanına geldiler. "Ey müminlerin annesi, sen ne yapıyorsun? Bu kadar borcu nasıl ödeyeceksin? Ya ödeyemeden vefat edersen?" Hz. Meymune'nin cevabı tevekkülün zirvesiydi. Gülümsedi ve efendimizden duyduğu şu hadisi hatırlattı: "Ben Resulullah'tan işittim. Buyurdu ki, 'Bir kimse ödeme niyetiyle borçlanırsa Allah mutlaka onun yardımcısıdır.' Ben de Rabbimin vaadine güveniyorum." Onun bu teslimiyeti sadece bir cesaret değil, Allah'a olan sarsılmaz bir güvendi. Ve gerçekten de Allah onu hiçbir zaman darda bırakmadı. O borçları ödeyecek kapıları hep açtı.

Onun takvası sadece büyük meselelerde değil, en küçük detaylarda bile gizliydi. Vera sahibiydi. Yani şüpheli şeylerden kaçınır, Allah'ın nimetine sonsuz saygı duyardı. Bir gün evinde yürürken yerde küçücük bir nar tanesi gördü. Çoğumuzun görüp geçeceği, belki de süpürüp atacağı bir nar tanesi. Hazreti Meymune durdu. Eğildi. O taneyi nazikçe yerden aldı. Üzerindeki tozu sildi. Yanındakiler şaşkınlıkla bakarken o nar tanesini yedi ve şu muazzam sözü söyledi: "Allah fesadı, bozgunculuğu ve israfı sevmez." Şu inceliğe bakın. Bir nar tanesini ziyan etmeyi bile fesat sayan bir bilinç. Nimetin azına çoğuna bakmadan "bunu yaratan gönderdi" diyerek ona hürmet eden bir kalp. İşte Hazreti Meymune bu yüzden mübarekti. O israfın haram olduğunu sadece diliyle söyleyenlerden değil, bir pirinç tanesinde, bir nar çekirdeğinde bile Allah'ın hakkını gözetenlerdendi.

O Hane-i Saadet'te sessiz bir nehir gibi aktı. Kimseyi kırmadı, kimseyle tartışmadı. Yeğeni Abdullah bin Abbas'ı o yetiştirdi. Ümmete tefsir ilmini öğretecek olan o büyük alim, teyzesi Meymune'nin evinde gece namazlarına kalkan peygamberi izleyerek büyüdü. Hz. Meymune ardında mal mülk bırakmadı ama ardında akrabayı gözetme, cömertlik ve nimete saygı gibi paha biçilemez bir miras bıraktı.

Ancak her fani gibi onun için de veda vakti yaklaşacaktı. Ama onun vedası sıradan bir ölüm olmayacaktı. Hicretin 11. yılı. Medine sokaklarına o kara haber düştüğünde Hz. Meymune için dünya durdu. Gönlünün sultanı, ahiret yoldaşı, alemlerin efendisi Refik-i Alâ'ya yürümüştü. Hane-i Saadet yetim kalmıştı. Hz. Meymune o evde peygamberimizle belki en az vakit geçiren eşlerden biriydi ama o kısacık zamana asırlar sürecek bir muhabbet sığdırmıştı. Efendimizin vefatından sonra derin bir sessizliğe büründü. Ancak ömrü uzun olacaktı. Kader ona efendimizden sonra yaklaşık 40 yıl daha yaşama imkanı verdi. Bu uzun yıllar bir yanıyla nimet, bir yanıyla da ağır bir imtihandı. Yıllar geçtikçe İslam coğrafyası genişledi. Hazineler dolup taştı. Ama ne yazık ki kalplerdeki huzur mülkün artmasıyla aynı oranda kalmadı. Hz. Osman'ın şehadeti, ardından Hz. Ali ve Hz. Muaviye dönemindeki o acı olaylar, Cemel ve Sıffin savaşları. Müslümanın müslümana kılıç çektiği o fitne günleri.

Hz. Meymune annemiz bu karışık dönemlerde tıpkı ismi gibi mübarek ve birleştirici bir duruş sergiledi. O taraf tutmadı. O yangına körükle gitmedi. O bir anne şefkatiyle yaklaştı. Fitneye karışanları uyardı. Kardeş kanı dökülmemesi için nasihatlerde bulundu. Onun evi Medine'de huzurun ve sağduyunun kalesi gibiydi ve o evde İslam'ın geleceğini şekillendirecek bir tohumu suluyordu. Kız kardeşinin oğlu, yani öz yeğeni Abdullah bin Abbas. Biz onu Tercümanü'l-Kur'an, yani Kur'an'ın tercümanı olarak biliriz. İbn Abbas, Peygamber Efendimizin gece ibadetlerini, ev halini, teheccüt namazlarını hep teyzesi Meymune'nin evinde kalarak öğrendi. Meymune annemiz hafızasındaki her hatırayı, her hadisi yeğenine aktardı. Bugün tefsir kitaplarında okuduğumuz pek çok bilgi bu teyze-yeğen sohbetlerinin bereketidir.

Ama artık vakit tamamdı. Hicri 51. yıl. Hz. Meymune 80 yaşlarına merdiven dayamıştı. Vuslat zamanı yaklaşıyordu. Müminlerin annesi Hz. Meymune o yıl hac vazifesini yerine getirmek için Mekke'deydi. Kabe'yi tavaf etti. Dualarını yaptı. Belki de bunun veda haccı olduğunu hissediyordu. Medine'ye, efendimizin şehrine dönmek üzere yola çıktı. Ancak Mekke'den çıktıktan kısa bir süre sonra aniden hastalandı. Hastalığı o kadar şiddetlendi ki artık deve üzerinde duramaz hale geldi. Kervan durmak zorunda kaldı. Hazreti Meymune halsiz bir şekilde başını kaldırdı. Etrafına baktı. Çölün tanıdık tepelerini, rüzgarın sesini dinledi ve yanındakilere o tarihi soruyu sordu: "Burası neresidir? Biz şu an neredeyiz?" Yanındaki sahabeler cevap verdiler: "Ey müminlerin annesi, burası Şerif mevkiidir."

Şerif. Hz. Meymune'nin gözleri doldu. Zihni 44 yıl öncesine gitti. Burası yıllar önce o gelinlik çadırının kurulduğu yerdi. Peygamber Efendimiz ile nikahının kıyıldığı yerdi. Kaderin cilvesine bakın ki Mekke müşrikleri onları şehirden kovduğu için burada evlenmek zorunda kalmışlardı. Şimdi ise ecel onu Medine'ye varmadan burada yakalamıştı. Hz. Meymune gülümsedi. Bu bir tesadüf olamazdı. Bu Rabbinin ona bir işaretiydi. Dudaklarından şu sözler döküldü: "Beni buradan çıkarmayın. Bana burada ölmek vaadedildi. Ben bu çadırın kurulduğu yerden öteye gidemem." Ve öyle de oldu. Hz. Meymune yıllar önce gelinlik giydiği o noktada ruhunu Rahman'a teslim etti. Yeğeni Abdullah bin Abbas gözyaşları içinde cenaze namazını kıldırdı. Mezarını kazdılar. Nereye biliyor musunuz? Tam olarak 44 yıl önce Peygamber Efendimiz ile evlendikleri o çadırın direğinin olduğu yere. Gelin yatağının kurulduğu yer mezar yeri oldu. En mutlu olduğu yer ebedi istirahatgahı oldu. Kader başladığı noktada çemberi tamamladı. O Şerif mevkiinde müminlerin annesi olarak doğmuştu. Yine Şerif mevkiinde Rabbine yürüdü.

Aziz dostlar, müminlerin anneleri serimizin sonuna geldik. Hz. Hatice'nin vefasından, Hz. Ayşe'nin ilmine, Hz. Zeynep'in cömertliğinden, Hz. Ümmü Seleme'nin ferasetine, Hz. Safiye'nin sabrından, Hz. Meymune'nin kaderine. Onlar Hane-i Saadet'in farklı renkleri, farklı kokularıydı. Her biri bize ayrı bir ders, ayrı bir miras bıraktı. Onlar sadece peygamber eşleri değil. Onlar imanın, sabrın, sadakatin ve mücadelenin öğretmenleriydi. Rabbim o kutlu annelerimizin şefaatine bizleri nail etsin. Onların ahlakıyla ahlaklanmayı, kıyamet gününde onların sancağı altında toplanmayı bizlere nasip etsin. Bir başka seride İslam tarihinin altın sayfalarında buluşmak duasıyla Allah'a emanet olun. Yeah.