Transcription
Anateizm diye bir yeni bir felsefi düşünce var. Richard Kney diye bir adam bunu yazıyor, çiziyor. İrlandalı birisi. Richard Cney. "Returning God After God". Tanrıdan sonra yeniden tanrıya dönüş. Bu kitabın içerisinde yer verdim ona. Richard Cney'in. Bu ana teos, ana tire teos, tanrıdan sonra tanrı fikrini savunuyor. Söylediği şey bir anlamda şuna da benzetebilirsiniz. Bunu bir giriş olarak alın arkadaşlar. Bunu bu tür isimleri veriyorum. Eee, merak edenler daha ileri okuma yapmak isteyenler girdikleri zaman yani üzerinde fazla durmayacağım. Ana teizm diyeceğim. Richard Cney diyeceğim. Bitecek. O notu alırsanız sonra bakarsınız.
John Caputo'nun, o daha fazla bilinen bir isim, zayıf teoloji ya da zayıf tanrı doktrini. Onu da burada aldım. Şimdi diğer kitabın mantığıyla bu adamların mantığı bir yerde örtüşüyor. Diyor ki ya bizim bir şeye ihtiyacımız var. Şöyle düşünün. Yani ben su içmek istiyorum. Suya ihtiyacım var. Tamam, susadım. Yani su istiyorum. Hadi bana su ikram edin dediğimde önüme bir su geliyor ya da çay diyelim. Çay istiyorum. Önüme bir çay geliyor. Çaya bakıyorsun ne oluyor? Yani çok bulanık çay demek için 1000 şahit lazım dediğin. Biz de ben Gümüşhaneliyim. Böyle çay gelince ne derlerdi ona? Hah hocam? Ah, tam o abdest suyu yani. Bu abdest suyu bu falan diyor. Bu çay falan değil. Şimdi onu içer misin? İçsen de işte mecbur belki ölmemek için içersin falan.
Yani şimdi insanlar diyor ki, tamam bu toplumun bu bunun adı da post sekülerlik. Posts sekülerlik diye bir düşünce var. O da şunu söylüyor. Sekülerliğin bir iddiası vardı. Bakın hala Türkiye'de çok güçlü bir seküler damar var, değil mi? Sadece Türkiye'de değil, şaşırtıcı bir şekilde, enteresan Türkiye'nin kopyası sanki. Biz son 3 yıldır Balkanlarla ilgili Kosova ile alakalı bir proje yürüttüm ben. YTB bastı onu. E 23 ay önce de lansman için Kosova'daydık. Şimdi Makedon, Makedonya, Kosova, Bosna hiç fark etmiyor. Türkiye'nin kopyası. Aynen bölünmüş toplum. Çok radikal bir şekilde bölünmüş. Kendisini seküler olarak tanımlayan hiçbir şekilde bu tarafa bakmak istemiyor. Muhafazakar olarak tanımlayan o tarafa bakmak istemiyor. Benim temel amaçlarımdan biri diyeyim yani modernistler ve gelenekçiler, sekülerler ve muhafazakarlar gibi böyle radikal bölmelerin, ayrımların bir toplum için çok zararlı olduğu kanaati var bende. Birinci zararı birbirlerinden yararlanmayı engelliyor. Yani şöyle düşünebilirsiniz. Diyelim ki en meşhur ismimiz bizim şair olarak kimdir? Necip Fazıl. Necip Fazıl'ı bilmeyen bir seküler var mıdır? >> Hem de ne biçim. Peki şöyle diyelim. Ruhi-i S. Ruhi-i Su inanılmaz bir adamdır ozan olarak. Tamam mı? Müthiş. Hepinizin tanıdığı birisi. Hepinizin tanıdığı bir arkadaşımız Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı. Yani arkadaşımız bana anlatıyor. Dedi ki asker de dedi bir arkadaşım dedi ki sol öneririm dedi. Ruhi suyu bir dinle. Ruhi su dedim. O o kim? Nasıl yani dedi. Ruhi su dedi ya. O kim dedin? Şimdi bak bu ülkenin ürettiği değer. Birisi sağda birisi solda. İkisinin de bize katacağı var. Doğru mu? Hem de ne biçim. Ya da diyelim ki Nazım Hikmet Ra solda duruyor. Yani şimdi bu tür bölünmelerin getirdiği birinci bana sorarsanız handikap birbirlerinden yararlanmayı engelliyor. Bu tür bölünmeler. Bir enerji kaybı kanaatim o. Dolayısıyla üretilen düşüncenin iki tarafa da hitap edecek bir üst dil geliştirmesinde fayda var. Bu eee o Kosova ile ilgili yaptığım yaptığımız çalışmanın birinci eee ilk yazısı benim yazım ve conflict resolution'ile alakalı yani çatışma bölgelerinde çatışmayı önleyecek ve barışı inşa edecek bir dil nasıl geliştirilir? Çatışma bölgelerinde uzunca bir araştırmanın nihayetinde ortaya koyduğumuz bir şey. Şunu orada söyledim. Birçok ortamda söylüyorum. Diyorlar ki hocam bun ya ne dedin sen? Şunu söylüyorlar. Diyor ki bir ülkede diyelim ki Aleviler ve Sünniler çatışıyor. Varsayalım. Hadi bunları bir masanın etrafında getirelim, uzlaştıralım. Böyle bir o iş öyle olmuyor diyor. Çatışan tarafları masaya koymayacaksın. Geçen hafta bir Kürt sorunuyla alakalı bir şey tartışılıyor. İşin meselel tarafları orada. Yani ben de oradayım. Bunu söyledim. Dedim ki bana sorarsanız bu işi savunan yani Türkçü ve Kürtçü adamı masaya koyduğunuz anda anlayın ki bu iş çözülmeyecek. Kim çözecek hocam dedi. E biz çözmeyecek de kim çözeceğiz? Siyaset bunun için var dedim. Siyasal dil üst dildir. Üst dildir. Taraf değildir. Çünkü adam taviz verdiğini düşünecek. Öbürü taviz vermeyecek. Hoca müzakere taviz demektir. Müzakere bunu gerektirir. Dolayısıyla bu üst bir çerçeveden girdik buraya ama şuradayım. Türkiye'yi oluşturan bütün birimlerin bütün birimlerin seküler, Alevi, Sünni, muhafazakar fark etmez. Bu kadar bölünmenin birbirinden yararlanmayacak şekilde bölünmenin, ötekileştirmenin, kutuplaştırmanın sanki miadı, bana sorarsanız miadı yani bir şekilde doluyor. Çünkü postmodernite dediğiniz şey metanatifler yani büyük anlatıların gölgesi altında kalmak istemiyor. Büyük anlatılar yani benim önüme bir şey koyuyor. Onun altında ben varlığımı, kimliğimi, her şeyimi ona borçluyum. Bu bu çok işe yaramıyor. Dolayısıyla bu konla ilgili değildi. Yani bir girizgah oldu. Benim kitabımın eee esas buraya geleceğim. Eee vermek istediğim mesajlar farklı ama o vesileyle bunları da söylemiş oldum. Şimdi kapattım onu. Buraya dönelim.
21. Yüzyıl için din kitabı arkadaşlar göreniniz var mı? Kitabı daha önce gördünüz. Okuyan var mı? Bitiren nasıl buldun? Benim görüşme hitap ediyor. 20 hitap ed >> sana hitap etti. >> Dünyaya da hitap ediyor. >> Tamam. İsim neydi? >> Emirhan. Emirhan hocam. >> Emirhan. >> Evet. >> Emirhan. Su ister misin? >> Tamam. Var mı? Tamam. İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci bölüm e kriz ve kritik. İkinci bölümde krizden çıkış için rota. Şöyle bir eee tasnifle başlıyor. Yani bu o bu yapacağım tasnif burada yok. Şimdi bir yayın İstanbul Ticaret Üniversitesi şu günlerde bir prestij kitap yayınlıyor. Bilim, teknoloji ve tefekkür diye. Onun tefekkür bölümünü benden istedi Yazıcıoğlu Hoca. Yazdım. Onu yazarken bu söylediğimi oraya yazdım. Orada var. Üçlü bir düşünce ya da tefekkür tasnifi yapalım. Buna dördü be ekleyebilirsiniz ama hepinizin bildiği, hepinizin bildiği üç düşünce formunu bir tasnif ederek başlayalım. Bunlardan birincisi içinde bulunduğumuz tarihsel, toplumsal şartları, koşulları beğenmemenin, onlardan memnun olmamanın gerektirdiği ya da getirdiği bir düşünce. Nedir o? Size söyleteyim. Öğrenci arkadaşlar söylesin. İçinde yaşadığımız tarihsel, toplumsal koşulları sevmiyoruz. Memnun değiliz. Bu yeni bir olay değil. Yaklaşık 270 sene öncesine gidin arkadaşlar Jean Jack Russo'ya gidin. Bak Jean Jac Ruso döneminde çok güzel bir adet var. Her yıl bir soru soruyorlar. Tek bir soru ve büyük büyük düşünürler. O soruya cevap vermek üzere birer küçük risale yayınlıyorlar. "Bilim ve Sanat üzerine söylev" Jean Jack Russo'nun kitabı işte bu soruya yani sorulan soruya verilen cevabın kitap olarak ortaya çıkmış hali. Soru şu: İnsanlığın şu ana kadar ürettiği bilim, kültür, sanat, felsefe, ne adına ne koyarsanız koyun bütün birikim insanlığı daha mutlu, daha huzurlu, daha insan etti mi etmedi mi? El cevap etmedi. Şimdi etmedi dedi. Şunu söylüyor Jean Jack Russo ya aslında insanlar ellerinde demirden zincirler var. Zincirli yani. Fakat o zincirlerin üzeri çiçeklerle örtülü. Köleliğinin farkında değil. Şehirlerde yaşadığı için kendisini asil zannediyor. Fakat aslında insan hala asil vahşi. Bak vahşi. 10.000 yıl önceki adam bir kitabı ya kitap olarak yayınlanmadı. Kitap olarak yayınlanmadı ama bir blokta 30 sayfa kadar bir kitap var. Muhteşem kitap. Burada atıf var ona. "Son Mesih" diye Piyeta Zapfe diye bir adamın kitabı. Norveçli. Ona ulaşmanızı isterim. Muhteşem bir anlatımı var. 30 sayfa adam diyor ki 10.000 yıl önceki adam diyor öldürürdü diyor. Bir adam öldürüyor. Bir hayvanı öldürüyor mesela. Sebep mecbur kaldığı için öldürüyordu diyor. Saldırıya uğradığı için öldürüyordu. E peki şimdi aynısını Ruso soruyor. Ya bugün niye öldürüyorsun adamları? Yani şöyle düşün çok basit bir şekilde diyelim ki Napolyon'un Napolyon'un Rusya seferini düşünün. Fransız askerlerini, başka güçlerin askerlerini toplamış. Rusya'yı işgal edeceğim gitti. Kaç asker Rus topraklarında öldü de geri döndü adam? Tahmin edin. Bir bunu sorduğuma göre bayağı bir yekun yüksek. 400.000. Din. Milletin çoluğunu, çocuğunu topla sen. Git Rus topraklarında 400.000 asker öldür geri dön. Sebep? Ya da Büyük İskender. Adama diyorlar ki Avrupa'yı fethet. Avrupa'nın neyini fethedeceğim diyor. Avrupa küçücük yer. >> Yani nereyi fethettin diye bu adam nereyi fethetti diye ileride soracakları zaman ab burayı mı diyecekler diyor. E nereyi fet? Hindistan diyor. Hindistan büyük. Oraya gitmem lazım diyor. Bu meşhurdur. Adam bir korsanı, bir haydut korsanı yakalayıp getirmişler Büyük İskender'e. Demiş ki ya sen gemileri basıyormuşsun. Karaya çıkıp milletin evini barkını basıp çalan edip kaçıyor musun diyor. Hayırdır korsana? Senle diyor benim yaptığım arasında hiçbir fark yok diyor. Sen de diyor çapul yapıyorsun. Sen de milletin evini barkını basıyorsun alıyorsun. Ama fark şu diyor. Tek gemisi olana korsan, çok gemisi olana imparator diyorlar. O kadar. Bu korkunç bir resim. Bak şu anda yaşadığımız o. Kant'a da atfedilen, başka birisine de atfedilen bir söz var. Ben o sözü okuduğumda insanlığımdan utandım ve bugünün şartlarında niçin memnun olmamamız gerektiğine dair bir iman esası gibi bugünün şartlarından memnun olmayacağız kardeşim diye ona iman ettim. Nedir söylediği şey? Çok meşhur söz duymuş olabilirsiniz. Biz güçlüyü adalete teslim edemediğimiz için adaleti güçlüğe teslim ettik. Bitti. Ha süper. Bunun bunun ötesi yok. Yani şu olup biten coğrafyada olup biten neden kaynaklanıyor? Tek bir şey güç. Bu kadar. Bu kadar. Güçlüyü adalete teslim edemediğim için adaleti güçlüye teslim ettim. İnanılmaz bir şey. Tamam. Şimdi dolayısıyla soru şuydu. Mevcut tarihsel, toplumsal koşullardan biz razı değilsek razı olmamamız. Bunu lütfen kendi minimal ölçeğinizde düşünmeyin. Türkiye, Bursa, Ankara öyle düşünmeyin. Bütün dünyaya bir bakın. O bahsettiğim ismi lütfen unutmayın. Not alan arkadaşlar için tekrar ediyorum. Norveçli bir filozof. Piyeta Peter yani Piyeta Zapte. "Son Mesih" kitabının adı. Burada özetlediğim kısmı şöyle küçücük bir özet. Bilginiz olsun diye şunu söylüyor adam. Bir soru. Sonra döneceğim bu tarihsel koşullara. Diyor ki, "İnsan Allah'ın var ettiği en donanımlı varlık." Buraya kadar doğru mu? Doğru. Aklını, bilinci, farkındalığı, ruhu, nefsi, ne derseniz deyin. Yani hayvanda yok diyoruz. Diğer varlıklarda da yok. Her şey bize müsakkar kılındı. Tamam. İnsanı yüce. Güzel. En donanımlı varlığız. Buraya kadar hepimiz hemfikiriz, değil mi? Güzel. Şimdi soru şu. Bu insan için bir lütuf mudur, lanet midir? Lanet. >> A şimdi şunu bekliyoruz değil mi biz? Tabii ki lütuftur, lanettir diyor. Sebebi şu. Ölümlü olduğunu, öleceğini bilen ve her gün bu bununla yaşayan tek bir varlık var. O da insan diyor. Onun için bundan kaçmak için savunma mekanizmaları geliştirir. Sanat, kültür, felsefe hatta din. Yani dünyada var olmanın bir anlamı olmalıdır sorusu Zaff'e göre bir savunma mekanizmasıdır. Ölümlüyüm madem abi ya ölümlüysem e niye ölümlüyüm kardeşim? Bu kadar acı, ızdırabı niye çekiyorum ben ya bu dünyada? Sonunda çekip gideceğim bir dünyada ölümlü. O zaman bunun bir anlamı olmalıdır. İmtihan diyebilirsin. Arkada yeni bir dünyanın kuruluşu diyebilirsin. Kelamcı kimliğimle konuşayım. Maturidi buna verdiği cevap şu: Hiçbir kimse bir şeyi yok olsun diye yaratmaz. Var etmez. Sürekli var olsun diye yapar. Dolayısıyla Allah'ın hikmetine aykırıdır. Bu dünyada sadece yaşayıp bir ondan sonra toprak ol git öyle bir şey olmaz diyor. Bunun devamı var. Çünkü hikmet bunu gerektirir. Aksi takdirde hikmetin karşıtı ne? Kelamcı arkadaşlar >> Sefe değil mi? Sefi derler. Sefe hikmetsiz, plansız, amaçsız iş yapmak. Fakat Peter Zaf bir şey söylüyor. Burada diyor en gerçekçi olan şudur. Savunma mekanizmalarını bırak. Bu gerçeği kabul et. Bununla yüzleş. Bunu kabul et. Peki bunu kabul etmek neyi gerektirir? Şimdi konu konuyu açıyor. Döneceğim o koşullara da. Eee, "Amak-ı Hayal"i okuyan var mı içinizde? Filibeli Ahmet İlmin'in nasıl buldun? Çok güzel. Ben çok beğendim. >> İsmin? >> Nuriye. >> Nuriye. Gerçekten Filibeli Ahmet Filmi'nin "Amak-ı Hayal"i inanılmaz bir kurgudur. O kurgu rüya değil. E aklınızda olsun. Habnameler var bizim geleneğimizde. Habnameler ilki Veysin'indir. Veysi'nin Habnesi. Uykuda. Uykuda yazılıyor. Uykuda yazıyor. Adam internette erişilebilir. Veys'nin hab namesine peygamberler tarihini anlatıyor. Yani trajedi yaşayan peygamberlerin mesela Yusuf'u ondan okuyacaksınız. O trajedisini ondan okuyacaksınız. Habnameden okuyacaksınız. Amak hayal öyle değil. Adam oturmuş yazmış. Çok güzel bir meclis kuruyor. Onu ben çok beğendim. O kurgusu çok iyi. Hepimizi ilgilendiren bir soru var orada. Çünkü diyor ki bir meclis kuruluyken şöyle bir meclis düşünün. Bir mecliste insanlar sohbet ediyor. İçeriyi, kapıyı birisi açıyor. Perişan vaziyette bir adam giriyor. Adamın adı beşeriyet, insanlık. Tamam. İçeri giriyor. Diyor ki, "İçinden çıkamadığım bir soru var arkadaşlar. Bunu birisi Allah rızası için bana cevaplasın di" diyor. Millet dönüyor bakıyor. Niye? Soru ne? Yahu diyorlar ki diyor dünyada var olmanın gayesi, varlığın gayesi mutluluktur diyorlar. Tamam iyi, güzel. Peki mutluluk nedir diyor. Mutluluk nedir? Beni mutlu edecek olan nedir? Bunu bana söyleyin. Biliyorsunuz o amaç gayeden yani Aristo'nun felsefesinde var ya felsefe okuyanlar hatırlar. Yani her şimdi sandalyede oturuyorum. Sandalyenin bir amacı var. Üzerine oturan adam rahat etsin. Suyun bir amacı var. İçtiğin zaman seni kandırsın. Ergon. O ergonomideki ergon kelimesi. Her varlığın içindeki iyilik ve amaç. Peki insanın amacı ne diyor? Senin amacın ne? Sandalyeyi anladık, suyu anladık. Peki insanınki ne? Senin ergonun ne? Ya mutlu olayım bu dünyada. Tamam, güzel mutlu olalım. Peki mutluluk ne? Şimdi diyor ki mecliste beşeriyet bu soruyu soru bana. Birisi mutluluğu tanımlasın. Birisi elini kaldırdı. Ben sana dedi mutluluğu tanımlayayım. Kim olduğunu tahmin edin o meclisteki bu cevabı verenin. Mutluluk Havva'ya aldanmamaktır. Kim cevap verdi? >> Hayır. Hayır. Orhan hoca söyledi. Adem Havva'ya aldanmamaktır. Diyor birisi ben dedi cevap vereyim. Öfkene yenilmemektir. Kim cevap vermiş olsun? Asabi sinirli birisini adama vurdu öldürdü. Sonra kaçtı gitti. >> Musa. A anlıyoruz ki orası peygamberler meclisi ve her bir peygamber kendi diliyle mutluluğun ne olduğunu kendi tecrübesiyle aktarıyor. Hepsini dinliyor. Uzatmamak için hepsini vermiyorum. Benim "Varoluş Sancısı" kitabımda o sahne uzunca anlatıldı. En sonunda beşeriyet hepsini dinliyor. Kalkıyor diyor ki bu söylediklerinizin hiçbirisi benim istediğim cevap değil. Bunlar değil dedi. Ben tatmin olmadım dedi. Sonra meclisi yöneten reis ayağa kalktı. Reis kim olsun? Farabi'nin felsefesine göre kim kalkmış olabilir? Meclisi kim yönetiyor olabilir? Amak-ı hayaldeyam. Hazreti Peygamber Hzreti Peygamber ayağa kalktı ve dedi ki ben sana mutluluğu tarif edeyim dedi. Mutluluk hayatın senin iraden dışında hayatın sana getirdiklerine rıza göstermen. Hayatta beğenmediğin şeyler varsa onların ıslahına çalışman ve sahip olduklarını kardeşlerinle paylaşmandır. Üç hamle. Bir kişinin kendisine yönelik rıza, hayata yönelik ıslah, diğer kardeşlere yönelik infak. Beşeriyet bunu duyunca dedi ki, "İşte benim aradığım budur dedi." Ya şimdi bence de muhteşem bir şimdi bunu kim kuruyor? Filibeli Ahmet ilmi kuruyor ama müthiş bir şey yapıyor. Hayata yönelik hamlemiz ne olmalıdır? Islah olmalıdır. Diğer kardeşlerine karşı hamlemiz ne olmalıdır? Paylaşmak olmalıdır. Kendime yönelik hamlem ne olmalıdır? O kelime o kadar esaslıdır ki rıza kavramı. Kendimden memnun değilim. Ben aynaya bakıyorum. Göz rengiyim. Ya Rabbi niye benim gözlerim kahverengi olmadı? Çok böyle açık kahverengi çok güzel giderdiniz. Allah şimdi bak kişinin kendisiyle barışık olması, mutlu olması rıza kavramı altında bence çok hayati bir şey bu. Hayati bir şey. Hayatın senin iraden dışında. Niye benim anne babam şu iki kişi oldu? Allah Allah. Ne yapacağız şimdi? Bakın elimizde olan bir şey değil ya. Bu bunlar çok fazla arkadaşlar ve bunlara rıza göstereceksin. Aynı kanaatteyim. Orada yapacak bir şey yok. Ve peki beğenmediğim şeyler varsa anahtar kelime geliyor. Islah. Isslah edebileceklerine ıslah et yani aktif. Üçüncüsü de söylediği şey. Şimdi bunu dikkate alarak geriye döndüm. Bu söyledim buna yakın. Şu olay içinde yaşadığımız tarihsel toplumsal koşulları beğenmiyorum. Dünyada olup biteni beğenmiyorum. Buna yönelik bir düşünce var. Sürekli kritize ediyorum. Ya buna ne deniyor? Critical thinking'i Türkçeye çevirin. >> Eleştirel düşünce. >> Eleştirel düşünce. Bu sorularım hocalara değil ha bu arada. Arkadaşlara soruyorum. Şey gibi olmasın. Bizim belki Cafer Hoca var mıydı orada hatırlamıyorum. Şimdi emekli oldu. Sabri Erdem diye bir hocamız Diyarbakır'da kelam koordinasyon toplantısında sunum yapıyor. İman amene B. Ön tarafta oturanlar kim? Bekir Topaloğlu, Saim Yeprem, Hüseyin Atay. Tamam mı? Bizim duayenler yani hoca alışmış sınıftaki tavrı. Şöyle şimdi amene fiili bir harfi ceri alınca farklı anlama gelir dedi ve söyleyin bakayım dedi. Şimdi şimdi direkt hocaları göstere söyleyin bakayım dedi. Ne anlama gelir böyle yap elde böyle. Hoca bence hocaları görmüyor. Alışmış öğrenciye bunu yapıyor. O arada ben patladım gülmekten. Dedim ki ya oradayım ben de di ya. Dedim hocalarım kusura bakmayın. Sadır hoca kendini sınıfta zannetti. Şimdi hoca da ya dedi ben öyle yapmak istemedim dedi. Y öyle şey yaptı. Tamam mı? Öğrendi dedim. Hocalar sorulardan muaf hocalara sormuyoruz. Critical thinking. Eleştirel düşünme. Nedir? Eleştirel düşünce kriz. Yani kriz kelimesi. Kriz kelimesi Yunanca bir kelime. Karar demek. Karar demek. Bir insanın karar vermek durumunda kalması. Mesela şöyle düşünün. Allah korusun. Doktora gittik. Şimdi bu yaz yaşadım ben öyle bir şey. Safra kesesi iltihabı gece 400'te başladı. Saat 89'a kadar evde bu geçer diye. Hayır. Sonra gidince hoca durumu söyledi. Hocam dedi çok dedi hemen dedi yani acil. Ameliyat yapıp bunu almamız lazım dedi. Şimdi nedir dedi kararınız? Şimdi ne diyeceksin? Karar bak bu kriz anında karar vermek zorundasın değil mi? Ve bu çok hoşuna gitmeyen bir karar. Kriz zamanlarında alınan kararlar keyfi karar değil. Onun için derler ki risk yönetimi krizi önler. Risk yönetimi mi, kriz yönetimi mi? Risk yönetiminde iraden var. Kriz yönetiminde şuraya baksana. Ben diyeceğim yok hocam istemiyorum. Yok öyle bir şey. Mecbur isteyeceksin yani. Kriz. Şimdi krizdeyiz. Krizi kritikle aşıyoruz. Bak kriz varsa, bir kriz varsa yani mutlaka bir karar vermemiz gerekiyorsa ki öyle o zaman critical thinking dediğimiz eleştirel düşünce. Yani şunu şu değil ya bu kadar sert konuşmasak arkadaşlar, bu kadar derine inmesek arkadaşlar bu keyfi bir şey değil. Onu söylemeye çalışıyorum. İçinde yaşadığınız dünyada bunu kim o fotoğrafa bakarsa bir dinin içinde olması gerekmiyor. Bak şu Gazze meselesinde gördünüz değil mi? Hiç de kendisini bir dinir içinde konumlandırmayan ama vicdan, küresel vicdan denildi ya o ara vicdan, ahlak. Fakat şöyle bir şey var, risk var. Dikkat etmek lazım. Son dönemlerde bir adam niye dine bir dinin içinde yer alır? Mesela din ne sağlar? Ne verir bana din? Efendim şimdi bunu Frederik Şilmah diye bir isim var. Son 200 yıla damgasını vurmuş Alman teolojisinde. Frederik Şilemaher diyor ki din eskiden beri işte din bilim ayrımı, akıl vahiy ayrımı ya da birliği falan derken şöyle söylüyoruz. Din aynı zamanda bize bilgi verir. Ya da diyelim açtık Kur'an-ı Kerim'i. Kur'an-ı Kerim'den ne alacağız? Bir bilgi edineceğiz. Frederik Şilemah diyor ki, "Din bana" diyor, "Bilgi vermek için değildir." Tabii bu adam bir protestan, teolog olarak konuşuyor. Hristiyan, protestan, teolog. "Din bilgi vermek için değildir. Niye öyle diyorsun?" diyor. Bilgiyi dinli, dinsiz herkes ediniyor. Kardeşim görüyorsunuz diyor. Doğru mu bu? Doğru. Hatta eee işte dünyanın 8. harikası dediği Einstein'ın dünyanın 8. harikası dediği olay nedir o ya? Yüzlerce yıldır, binlerce yıldır insanlar bilgiyi derlemiş, toplamış, senin önüne getirmiş. Sen onu açıyorsun, bakıyorsun. Doğru mu? Bak dünyanın 8. harikası. Şimdi herhangi bir konuda araştırma yapacaksınız. Tak yazdığınız önünde büyük bir yekun, külliyat. Doğru mu? Buna dünyanın 8. harikası diyor adam. Senden öncekiler hazırlamış, çalışmış, yapmış, etmiş. Doğru, yanlış ayrı bir şey ama önünde bir şey var. Dolayısıyla bilgi üretmek için dine ihtiyacım yok benim diyor Şilah. Peki hadi onu geçtik. Bilgi tamam anladık. Dinli dinsiz herkes üretiyor bilgiyi. Ne versin din bana? >> Güvende hissetme. >> Efendim? >> Güvende hissetme. >> Güvende hissetme. Peki güven ahlakın bir çıktısı. Şöyle diyelim. O zaman dinden ben ahlaklı olmayı beklerim. Ha o Şiray Mahr ona da itiraz ediyor. Görüyoruz ki diyor dinli dinsiz insanlar ahlaklı davranabiliyor. Yani dinsiz bir adama ahlaksız diyebiliyor musunuz? Diyemiyorsunuz. Peki tersi olabilir. Dindar bir adam ahlaksızlık yapabilir mi? Yapıyor. Yapabilir. Benim en çok korktuğum şudur. Gerçek yaşam bizim dini ilkelerimizin yanlışlamasından ibaret. Çoğu zamanda bakın buna dikkat edin lütfen. Denir ki bunu bu başkasına ait bir sözdür. Tarih dinin yanlışlamasından ibarettir. Ne kastediyor? Şimdi şöyle diyelim. Benim çalıştığım alan olduğu için Haçlı seferleri çalıştığım alan. Haçlı seferleri için bütün hapishaneleri ardına kadar açıp bir sürü cani, zaniyi, hırsızı, şövalye elbiselerini giydirip Anadolu'ya, oradan da Kudüs'e gönderen kim? Bu çağrıyı yapan adam kim? En tepedeki isim kim? Papa. Papa Urban 1089 ve ilk gün Kudüs'e girdiği zaman 6.000 kişi ilk gün öldürüldü. Ve o dönem anlatan kronikler şunu söylüyor. Atlarımızın dizginlerine kadar kanın içinde yüzüyorduk diyor. Peki güzel. Din barıştı, esenlikti, ahlaktı. Ne oldu papa? Ya da şöyle diyeyim daha bu tarafı daha yakına gelin. 1215 4. Lateran konsülü toplanıyor. 3ün papa 3 innocent orada toplayan, koordine eden kişi o. Ve askeri tarikatleri kuruyorlar. Hepinizin bildiği tapınak şövalyelerinin kuruluş tarihi. Peki niye kuruyorlar? Bir amaç var. Avrupa topraklarında ki o zaman Sicilya, Palermo bildiğiniz kentler Müslümanların kontrolünde. 300 tane mescit var Palermo'da. 300 verilen tarih o dönem için. Avrupa'da tek bir Yahudi ve Müslüman bırakılmayacak. Tapınak şövalyelerinin 1215 4. Lateran konsulünde kuruluş sebebi bu. Ve tarih veriliyor. Diyelim 1290. İngiltere'de tek bir tane Yahudi kalmadı. Onlar çıkarıldı. Gelin ta Nazilerin yaptığını ta o tarihin en son halkası olarak okuyun. Peki neydi meselemiz? Bunu kim yapıyor? Bu katliamı kim yapıyor? >> Ha abi şimdi din organize ediyor bunu. Papalık yapıyor bunu. Şimdi ne oldu? Tarih dinin yanlışlamasından ibaret oldu. Ya da gelin bizim tarihimize diyelim bir Kerbela'yı okuduğun zaman, Kerbela hikayesini okuduğun zaman birçok şey güme gidiyor. Yani Muaviye'yi okuduğun zaman, Yezit'i okuduğun zaman. Şimdi bunu tarihsel olarak da bakabilirsiniz. Birinci Muaviye bildiğiniz Muaviye. Onun oğlu Yezit. Yezid'in oğlu Muaviye. Muaviye. 18 yaşında tahta çıkarıyorlar adamı. Adam diyor ki Muaviye, "Yahu ben halifelik falan bana yaptırmayın ve Allah aşkına beni bırakın bu işlere bulaştırmayın. Çünkü babamın da dedemin de öbür taraftaki yerini ben hiç iyi görmüyorum." Ve deniyor ki İslam tarihinin ilk faili meçhul cinayeti. Adam birkaç gün sonra yatağında ölü bulunuyor. Şimdi bu tarih bu Henry Berkson arkadaşlar bakın nereden geldik buraya. Biraz sert gelebilir bu. Kritik yapıyoruz bak. Eleştiri yapıyoruz. Eleştiri yapıyorsun hocam. Sen şimdi bak eleştiri yapıyorsun. kritik yapıyorsun. Bunu bunu söylediğin zaman Türkiye'de ya Aleviye ya Sünniye bir şekilde dokunuyor. Dokunuyor mu? Dokunuyor. Kartal'da, İstanbul Kartal'da 10 Muharrem anmaları yapılacak idi. Birkaç yıl önce. Ben davetliyim ve oradayım. Oradaki iki sünniyiz. Özcan Taşçı. Onu da ben zorla götürdüm Özcan'a. Ya ne işin var abi orada falan dedim. Ya bu bir tecrübe. Gidelim. 10 Muharrem. Bizim de 10 Muharremimiz yani ne olacak? Fakat orada kullanılan dil neredeyse dışarıdaki bütün Sünniler Yezid'in çocukları gibi. E bu bu dil iyi bir dil değil. Sonra çıkınca çay kahve içerken dedeler, babalar hepsi orada. Dedim ya bu dil. Sonra tanıştırdı arkadaş dedi ki ya hocam dedi ilahiyat Ankara İlahiyat'ın hocası dedi. Bu dil iyi bir dil değil yani. Tamam olmuş öyle bir olay da Henry Berkson bir şey söylüyor. Yani tarihçilerin kesinlikle dikkate alması gereken bir şey. Diyor ki bir analoji yapın. Bir anne babadan çocuğuna geçen genetik hastalıklar. Var mı böyle bir olay? Asi hocam var mı? Genetik hastalıklar aktarımı var mı? Var. O benim size tercüme ettiğim kitapta bahsettiğim 2000 küsur genetik hastalık aktarılıyor diyordu. Bir doktor arkadaş kitabı okudu bana. Döndü. Hocam dedi 2000 yazıyor burada ama dedi 6.000'e kadar çıkarılıyor dedi. Genetik olarak aktarılan hastalıklar. Anne karnındayken manipülasyon ya da modifikasyon diyorlar. Genleri değiştirmeye, ıslah etmeye çalışıyorlar. Henry Berkson bir şey söylüyor. Diyor ki, "Eğer tarihinizde geleceğe aktardığınızda sizin sırtınıza yük olacak travmalar varsa geçmiş ile gelecek arasında bir kokuş esastır" diyor. Niye? Çünkü o da aynen anne babanın çocuğuna bozuk genleri aktarması gibi. Tarihinizde bu tür travmalar varsa, bunlar varsa diyor genetik olarak geleceğinizi aktarabilirsiniz. Dikkatli olun diyor. Peki ne yapacağız? Haşr suresinin 10. ayeti muhteşem duruyor. Biz Maturidiyi çalışırken şu Kültür Bakanlığı'na yaptığımız kitabı o zaman fark ettim ayeti diyor ki tam bir tarih felsefesi yapıyor ayet. Ey Rabbimiz bizden önce geçen din kardeşlerimizi bağışla. Onlara karşı içimizde bir nefret bırakma. Haşir suresi 10. ayet. Şimdi Maturidi bunu yorumlarken diyor ki, "Bizden önce geçen din kardeşleri ifadesi bizden önce geçen adını Ali, Muaviye, Yezit kim olursa olsun hiçbirisini dinin dışına atabilecek bir ifade kullanamayız" diyor. Doğrudur. Peki iki, onları bağışla ifadesi bir hatanın içinde olduklarını gösterir. Bir hata yapılmış. onlara karşı içimizde bir kin nefret bırakma. Ai tarih felsefesi açısından muhteşem. Buradan çıktığımızda, hareket ettiğimizde yani şöyle bir ayete hepinizin bildiği bir ayet. Salonun hepsi bilir. Salonu geçtik. Ortalama vaaz dinleyen halk da bilir. Şu ayeti. İsrailoğullarından bahsediyor. Şu kudret helvası ve >> bıldırcın nının geçtiği ayet. İsrailoğullarına diyor biz tamam vermiş olabilir bıldırcın. Çünkü ay başka ayette de soğan sarımsak anılıyor. Anlaşılan bunlar dünyaya bayağı bir tamah etmişler. Yani gökten verilen görkemle yetinmemişler. Bize soğan sarımsak yeter demişler. Tamam. Bir bakın şeyi ara ara anlıyorum. Venedik taciri Shakespeare'in Venedik taciri filmini bir izleyin. YouTube'da var. Venedik taciri. Venedik'teki Yahudi bir taciri anlatıyor. Önce adamın suratına tükürüyorlar. bu adam değil ya falan diyorlar. Adam yerine koymuyorlar. Adam yerine koymayan, yüzüne tüküren adamlar sonra bu adama gelip para dileniyorlar. Niye? Çünkü şehrin tefecisi bu. Ve şunu söylüyor o kitapta değil, başka bir kitapta. Rönesanslar diye bir kitap var. Rönesans değil, Rönesanslar. Yani bildiğiniz Floransa'daki Rönesans'ı tetikleyen Müslüman düşünce dünyasını anlatan bir kitap. Rönesanslar kitabı. Türkçe de yok, İngilizce bir kitap. Orada uzun uzun anlatıyor. Diyor ki, "Faiz ve tefecilik hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından kınandığı için ve Yahudi metinlerinde tefeciliği kınayan hiçbir kayıt olmadığı için bu iş Yahudilere kalmıştı." diyor. Ya bütün Hristiyan kentlerde de, Müslüman kentlerde de bu iş Yahudilerin alındaydı. Çok enteresan bir e bilgi. Hitler iktidara geldiğinde, o henüz sonra kıyım mıyım değil. İktidara gelir gelmez ilk yaptığı şey iki yasa çıkarıyor. Bunlardan birisi faizi yasaklıyor. İki pornografiyi yasaklıyor. Çünkü ikisi de Almanya'da Yahudilerin elinde. Ya filan sistemi Almanya'da Yahudilerin elindeydi parantez içi kapattım onu. Şimdi geriye döndüm. Bu adamların soğan sarımsak istemeleri tamam. Fakat başka bir şey var. Ayeti belki biraz yoracağız ama onu bizim İlham Hocayı anayım. Burada ayet yorumladın mı? Böyle konu yorum ya dedi. Sen ayeti yorumlamadın dedi. Bayağı bir yordun dedi. Yani bilmiyorum dedim. Ayete sormak lazım mutlu musun diye. Ayetin o bıldırcın ve kudret helvası olarak tercüme edilen ayete bakarken ben bir şey buldum orada. Bulmamın sebebi şu. Selva kelimesi. Selva kelimesini benim okuttuğum bir kitabın adı İbn Zafer diye bir adam var. Türkçeye iki tercümesi var kitabının. Kitap adil hükümdar. Adil Hükümdar. Ya siyasetname geleneği var. Mahkebel'in prensinin bu kitaptan neredeyse kopyalandığını söyleyen, iddia eden insanlar var. Şimdi adil hükümdar diye Türkçeye tercüme ettiler kitabı ama kitabın orijinal adı şu: Sülvanül bak Selva Sülvan aynı kökten geliyor. Sülvanül muta fianil et. Bir devletin ahalisi isyan ederse nasıl teskin edilir? Diyelim ki işte Arap Baharı dedim. Millet ayağa kalktı. Adam kitap yazmış. Sülvanül Muta fi udvanil. İtaat edilen kişi ve halk. Yani buna aslında ne diyoruz? Olağanüstü hal yönetimi nasıl teselli edilir? Sülvanül mutaa kral sultan. Teselli edeceksin. Ona bir yol göstereceksin. Fianilba. Peki Sülvan Teselli. E Selva Teselli. Bir Arap öğrencimiz var. Bu eee IDE'de Mehmet Görmezi hocanın idesinde ders veriyorum. Her dönem bir Arap öğrencimiz var. Bu konu açıldı. Direkt ona sordum. Dedim ki melek Selva kelimesi Ürdünlü bir öğrencimiz Selva Arapçada ne demek? Direkt söylediği şey teselli hocam. Peki men ne demek? Mendi zaten Türkçede kullanıyorsun hocam dedi. Temenni kelimesi aynı kökten gelir dedi. Umut demek. Güzel. O zaman şuradayız. Taş suresi ile bağlantıladım bunu. Diyorum ki tarihinde travmalar olan insanlar işte Kerbela gibi ya onun ürettiği hafızayla ve hatıralarla yaşayacağız. Nedir o hafıza ve hatıra? Böldün tarihi. Şiiler dedin, sünniler dedin, Yezidin, Yezidin dölleri dedin. Çok affedersiniz. Bakın o ya o kültürle devam edeceksin ya da diyeceksin ki kardeşim böyle bir tarihe karşı bizim iki hamlemiz var. Geçmişe dönük teselli yani yüzleşip onu orada bırakmak. Geleceğe dönük umut. Onu geleceğe taşımamak. Şimdi size bir şöyle pedagojik olarak şöyle düşünün diyorum. Bir 7 yaşında bir çocuk olsun, 8 yaşında Hristiyan babası ilk defa kiliseye götürüyor. Olsun elinden tuttu kiliseye götürdü. Oradaki ikonları tanıtıyor. Bir getirdi Haz İsa'nın ikonunun önüne. Hz. İsa nasıl bir ikona sahip kilisede? >> Böyle mi? >> Yani ayaklarından ve el avuçlarından çivilenmiş. Kocağa çivileri geçirmişsin. Elin ayağına çarmaha gelmişsin. Düşmüş kalbine doğru başı. Başına da bir dikenli teli geçirmişsen kanıyor. Tamam. Bu kim diyor çocuk. E doğal olarak ne diyorsun? Bu bizim peygamberimiz de, bu bizim tanrımızda, babamız da ne dersen de. Peki ne oldu buna? Sorusunu soruyor. Ne oldu buna? Verdiğin cevap şu. Yahudiler ısrarlı bir şekilde Roma valisine, Kudüs'ü yöneten Roma valisine Pontius Pilatus'a dediler ki bu adam Mesih olduğunu ilan ediyor. Oysa bizim Mesih inancımız böyle değil. Bu adam bizimle dalga geçiyor. Bizim inancımızla alay ediyor. Bu adamı öldür. Hikayeyi biliyorsunuz. Adam hiç istemeye istemeye valinin karısı da karşı çıkmasına rağmen sonunda çarmaha geliyor. Benim kanaatim de Haz. İsa'nın çarmaha gerildiği yönünde ama çarmıhta ölmediği yönünde. Bizim dinler tarihçisi arkadaşlar da Ankara'daki arkadaşlar da bunu müzakere ettik. Onların kanaati de bu yönde. Çarmıkta ölüm yok ama çarmakha gerilme tarihi bir olay. O var ama Çarmıkta ölmedi. Onu indirdiler. Sonra yaralarını bir dava bir ayeti kerimede buna işaret edilen bir ayetten bahsediyorlar. Şu anda aklımda değil. Orada yaralarını sardılar ve bir süre daha yaşadı. İsa normal ölümle öldü deniyor. Şimdi bu çocuğun yani Yahudiler bu peygamberin ya da baba onlara göre ölümle sebep oldular. Nasıl bir Yahudi imajı oluştu zihninizde? Şimdi bu çocuk Yahudilere nasıl bakar? Bakın tarih boyunca Yahudileri kovalayan, Yahudileri öldüren Hristiyanlar mesela Katolikler. Katoliklerle Yahudiler arasında korkunç bir gerilim vardır. Şunu ayrı çalışmak lazım. Yani ben yeteri kadar bana yetecek kadar bilgim var o konuda ama daha derin bakmak lazım. Protestan ya da evanjelik dediğimiz Amerikan Yahud Amerikan Hristiyanları. Normalde Hristiyanlarla Yahudiler kanlı bıçaklıdır. Bak yani Yahudiler ve Hristiyanlar kanlı bıçaklıdır. Nasıl oldu da bir hibrit evanjelik protestanlık ortaya çıktı ve Yahudilerle siyasal birlik yaptılar ve şu anda ortalığı kan gölüne çevirdiler. Buna özel bakmak lazım. Pedagojik olarak dediğim o bir şeyi hatta size bunun bir İsa'nın çarmaha gerilmesi olayıla ilgili bir fıkra var. Amerika'da anlatılır. Onu anlatayım. Azıcık böyle dağılsın havanız. Bir Amerikalı evine gelmiş akşam Mehmet Emin hocam bir fatura bulmuş. Telefon faturası 2.000 dolar. Çok yüksek bir fatura. Olmayacak bir şey yani. Bir yanlışlık var demiş. Ertesi gün götürmüş posta idaresine. "Şuna bir bakın, düzeltin dem" demiş. Bir bakalım demiş. Numarayı girmiş. Numarayı girince o numaradan aranan bütün numaralar da akmış. Demiş ki, "Beyefendi, sizin evinizden bu aramalar yapıldı. Hepsi burada." Yani yanlışlık falan yok. Adam demiş ki, "İyi de evde ben tek yaşıyorum yahu. Yani ben tek kişiyim evde ve böyle bir arama yapmadım ben bunları. Bilmem ben ona demiş. Ödemeyi yapın. Ondan sonra gidin mahkemeye verin demiş. Yani adam ödemeyi yapmış, eve gitmiş. Bu nasıl olur diye düşünüyor. Akşam tam yatmaya giderken gözüne papağan bilişmiş. Ya bu yapabilir mi demiş. Yani kapıyı salonun kapısını aralık bırakıp gitmiş gibi yapmış izliyor. Bunun gittiğinden emin olduktan sonra papağan iniyor kafesten ahizeyi kaldırıyor. Tak tak tamam diyor bu yapmış. Yakalıyor papağanı. Seni diyor bir hafta şuraya geleceğim çarmaha geler gibi kanatlarından duvara bağırta bağırta çiviliyor. Bir hafta yeme içme hiçbir şey yok sana diyor. Burada böyle duracaksın. Çekip gidiyor. Ondan sonra tam böyle durumdayken papağan o anda fark ediyor. Karşıda da bir ikon var. Böyle duruyor ya. Diyor ya sen kimsin diyor. Ben ben diyor İsa'yım. Peki ne zamandan beri buradasın sen diyor. Yani 2000 yılı geçti diyor. Oğlum diyor sen nereyi aradın öyle diyor. Şimdi bu çok ya ben 2.000 dolar için bir hafta yatıyorum şurada. Sen 2000 yıldır yattığına göre sen nereye aradın böyle diyor. Tamam bu Haz İsa fıkralarını Hristiyanlara anlatmayın derler biraz. Alınırlar diyorlar. Haşr ayeti hatırlattım size. Bir tarih felsefesi veriyor. Geçmişe dönük. Bana sorarsanız geçmişteki o yükü orada bırakma arzusunda bir ayet. Bu birinci kısmını söyledim size. Critical thinking dedim. Peki tarihsel koşullara baktık. Bizi olumsuz etkileyeceklere baktık. Eleştirdik vesaire. Bir kenara koyduk. İyi de memnun olmadığımızın yerine yenisini koymamız lazım, değil mi? Yani yeni bir şey de önermemiz lazım. Yeni bir şeyi ortaya koymaya çalışan düşünceye de creative thinking deniyor. Onun da tercümesini alalım beyler. Creative thinking. >> Yaratıcı düşünce. >> Yaratıcı düşünce. Birincisi eleştirel düşünceydi. Memnun değilim kardeşim ben bu dünyadan dedik. Kritik ettik. Peki o zaman sana şunu soruyorlar. Önerim, teklifin kardeşim nedir? Ha bu yaratıcı düşünce. Yeni bir şey ortaya koyman lazım. Ya da bunun bizdeki daha hepinize tanıdık olan başka bir kelime inş. Yeni bir inşa lazım. Madem öyle bir inşa lazım. Detayına girmiyorum ama üçüncüsü. Üçüncüsü bakalım onu çıkarabilecek mi arkadaşlarımız? Bir insana vaadedilenlerle gerçekleşenler arasında bir tezat varsa o insanda ne olur? Geldi oradan. >> Ayak. >> İsmi de alalım. >> Bernar. >> Bir daha lütfen. >> Bernar. >> Bernar. >> Evet. >> Bernar mı? >> İlk defa duydum Bernar ismini. Siz daha önce duymuş muydunuz? Bernar. Hayal kırıklığı. Peki hayal kırıklığına ne yapmak lazım? Hayal kırıklığını ne yap? Hayal kırıklığına uğrayan birisi size geldiği zaman ne yaparsınız? >> Teselli. >> Teselli başka ne olabilir? Onu bırakalım. Tesellinin dışında yabancı bir kelime olsun. >> Hocam şey değişe vaatte bulunuruz. Kelimemiz şu hepimizin bildiği kelime. Rehabilite. Rehabilite edersiniz. Onarıcı bir dil. Şimdi üçüncü düşünce formumuz bakın. Birincisi critical thinking dedik. Eleştirel düşünce. İkincisi yaratıcı düşünce. İnş. Üçüncüsü insanda meydana gelen kırılmaları, hayal kırıklarını onaran düşünce. Bunun adı da estetik tefekkür. Estetik tefekkür, estetik düşünce, onarıcı. Onarıcı derken kastımız nedir? Mesela din ne vadediyor diyorum ya. Mesela dünya şunu söylüyor. Bakın arkadaşlar, o demin sonuna kadar getirmemişim. Şimdi fark ettim onu. Bu arada saatimize bakalım. 1445 A 3'te bitirsem olur mu? >> Tamam 3te ben bitireyim. Varsa katkınız, soru cevap alırız. Şimdi Frederik Şil Mahır bir şey demişti. Ben dinden ahlak da beklemiyorum demişti ya. Niye? Çünkü dinsiz adamın da ahlaklı davrandığını görüyorum. Benim korkum da şuydu. Din ile ahlak arasında ayrım yapalım diyenler var bugün. Yani ahlaklı olmak için dinin içinde
Olmaya gerek yok diyorlar. Ayıralım bunu. Peki ne bekliyorsun dinden? Cevabı Frederik Şil Mahır'ın dinsiz bir adamın elde edemeyeceği tek şey vardır diyor dinden. Bak, dinsiz adam bilgi elde edebilir. Tamam. Ahlaklı olabilir. Tamam. Ama dinsiz bir adamın elde edemeyeceği tek bir şey var diyor. İtminan ya da duygu. Dedim, adam doğru söylüyor. Çünkü Allah'ı zikretmek suretiyle, anmak suretiyle tatman, itminan bulan, doyuma erişen bir duygu dünyası var insanın. Bak şimdi, Şil Mahır'ın bütün felsefesi, bütün teolojisi duygu üzerinedir. Fakat çok büyük eleştirileri de var. Büyük eleştirileri var. Şu: Benim de korkum orada. Benim de korkum var. Dinin eğer bilgi temelini, bilişsel temelini, kognitif temelini zayıflatırsanız olmaz. Elimizde hiçbir şey kalmaz. Bazı arkadaşlarımız diyor ya, "Din ısıtır, bilim ışıtır." diyorum. Bu çok yanlış bir slogan. Olmaz yani. Din, din ısıtır, bilim ışıtır. Böyle bir şey yok. Böyle bir ayrım olmaz. Ya kognitif, bunun büyük iddialar var. Din psikolojik bir rahatlama yoludur kardeşim ya. Bu bazı insanlar kendileri de kuruyorlar. Çok rahatlıyorlar. Oh. Bir arkadaşımızın evine misafir oldum. Ankara'dan bir eee üniversitede hocanın annesi dedi ki, "Hocam, bir annemle tanışmanı isterim. Bir gözlemle" dedi ya. "Bir gözlemle." Peki gözlemleyeyim. Aa, teyze inanılmaz mutlu. Müthiş. 500 yıl öncesine gidiyor. Her akşam bir toplantı, bir meclis kuruyor. Hayal dünyasında >> 500 yıl önce yaşamış insanlarla oturuyor, sohbet ediyor kendince. Allah, biraz konuştum. Tam ikna edeceğim derken kadın dedi ki, "Hocam" dedi, "benim dünyama girmeyin." dedi, "beni bırakın." Ha, dedim ki, "Hocam, yapacak hiçbir şey yok." Ne yaptığını da biliyor ama bir hayal dünyası kurmuş kendince. Aslında rahat, psikiyatrik bir vaka var ortada. Gerçeklikten kopmuş. Yani şimdi diyorlar ki, gerçeklikle alakanız olmasın. Gerçeklikle bir benim bağımı kuran anahtar kelime doğruluktur. Yani doğru yanlışı tartışmayacağım bir dinin içerisinde duygu dünyamı çok tatmin ediyor olabilirim ama öyle bir şey olmaz. Dolayısıyla yani Şil Mahır'ın söylediği birinci kısım doğrudur. Müthiş bir duygusal tatmin Kur'an-ı Kerim size verir. Allah duygusu verir. Ama bu onun bilişsel temelinin, duygu eee bilgi temelinin olmayacağı gibi bir sonuca giderse oradan çıkamayız.
Şimdi geriye döndüm. Bu estetik tefekkürle ilgili, onarıcı tefekkürle ilgili şöyle bir şey yapılsa diyorum. Bu bir fikir. Belki bitirme tezi, lisans üstü tezi olarak çalışabilirsiniz. Kur'an-ı Kerim'e baktığınız zaman, Kur'an-ı Kerim'in eleştiren yani eleştirel düşünce perspektifinden baktığınız zaman Kur'an-ı Kerim nasıl bir veri deposu sunar bize? Kur'an-ı Kerim eleştiren bir kitap mıdır? Hem de ne biçim? Hem de ne biçim? Değil mi? Kendinden önceki dinli, dinsiz bütün gelenekleri eleştiriyor. Peki inşa etme denir. Bizim kelamcıların, kelamcı büyük kelamcılarımız klasik Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini tasnif ederken üçlü bir tasnife tabi tutuyorlar. Önermeler, hükümler. Birincisi hata önermeler. Hatta yani gücünü Allah'tan alan, hitap edenden alan önermedir. Allah böyle dedi. Tamam, bitti. Benim için tartışma kapanmıştır. Hatta önermeler. İki, bürhani önermeler. 2 + 2 = 4 kesinliğinde önermeler var. Bunun neyini tartışacaksın? Bu herkesin doğrulamasına açıktır. Üçüncüsü ki benim favori önermelerim onlar. Tahyyidi dedikleri yani insanın hayal dünyasını harekete geçiren önermeler. Ne demek bu? Sana bir dünya kurdurmak istiyor. Nasıl? Örnek veriyorum. Diyor ki, cennet nasıl bir yerdir? İnsanların birbirlerine karşı içlerinden kin ve nefretin söküldüğü bir yerdir. Hatırlar mısınız bu ayeti? Cennette insanların içlerinde birbirlerine karşı kin, nefret, öfke kalmaz. Çıkarılır diyor. >> Evet. Göğüslerinden çekilip çıkarılmıştır. Kin ve nefret. >> Peki bu ayet ne söyler? Cennetle ilgili bu konuşma bize ne söyler? Yani burada yaşayan bir adama ne söyler? Siz cevap verin lütfen. Ya cenneti tanımlayan bir ayeti bize niye anlatır? Sadece gideceğimiz yeri mi betimler, yoksa kurmamız gereken bir dünyanın niteliğini mi bize söyler? Öyle bir düzen, öyle bir dünya, öyle bir toplum kurun ki insanların birbirine karşı kin ve nefreti olmasın. Bu mümkün mü? Efendim? >> Peki şöyle diyelim. İnsanların birbirine karşı kin ve nefret duymamaları ahlaken güzel, doğru mu? Mümkün. >> Doğru olan şey mümkündür arkadaşlar. Bu yasadır. Doğru olan şey kesinlikle mümkündür. Ama o mümkünü kim gerçekleştirecek? O zamana bağlıdır. Şimdi hapishanelerinde şu anda sıfır insan olan ülkeler var. Hapishanelerde adam yok. Sebep? Gerek yok. >> Başka türlükler var hocam. Hapishan olmasına gerek yok. >> Ya suç oranlarının. Ya şöyle düşünün arkadaşlar, toplumun içinde yaşıyorsunuz. Hiç araçta bir adamın arabasında şu boyda bir ne denir ona? Bıçak değil de büyük. >> Levye. >> Levye. Kesici pala. Pala. >> Pala. Ya adama vursan ölür yani. Arabada pala taşımak, arabada beyzbol sopası taşımak mesela. Bu nasıl bir toplum? >> Efendim? >> Haydar. >> Haydar diyorlar ona. Evet. Nasıl bir şey? >> Ya arkadaşlar? Ya olmaz. O kurduğumuz toplum. Bakın şimdi, yılda 600'e yakın kadının öldürüldüğü bir toplumdan bahsediyoruz. Kadın cinayetleri diye. Sadece kadın değil, intihar vakaları, başka öldürmeler ya toplumda bir gerçekten cinnet hali var ya.
Şimdi peki bana sorarsanız ya küçük şey de bir ara şimdi cep telefonun şarjı bitti ve bir daha açılmıyor. Tamam. Şimdi bunu baktım, hemen online sorarız ya internetten. Açılmayan, şarjı bitip açılmayan telefona ne oldu? O öyle şeyler söyledi ki, eyvah dedim, telefon servise gidecek. Almanya'dan almıştım. Oo dedim, ya git de telefon, eyvah eyvah. Damat bilgisayar mühendisi. İsmail'ı aradım, dedim, İsmail, telefon böyle şarj ediyorum, a hiç tık yok. Şarj almıyor ve açılmıyor. Dedi ki, "Hocam, mühendisler dedi, şöyle bakar en basitinden. Şimdi siz nereden baktınız? Uluslararası ya ben bunu Almanya'dan almışım. Tekrar Almanya'ya nasıl götüreceğim işte falan oradan başladınız ya." Dedi, "Mühendisler dedi, en basitinden başlar dedi." Nedir dedim ya? Telefonun en basit unsuru dedi, şarjıdır dedi. En basiti bence dedi, şarjda bir sorun olmalı dedi. Şarjda ne sorun olacak dedim işte. Neyle şarj ettiniz dedi. Normal kablosu var, şarj kablosu. Fakat daha hızlı şarj ediyor diye benim bilgisayarın şarj kablosuyla da arada şarj ediyorum. Onu söyledim. Tamam dedi, sebebi belli oldu. Yanlış şarj aletiyle yaptınız ve tepki veriyor diyor, açılmıyor. Esas orijinaliyle deneyin dedi ve şunu yapın. Bir düğmeye şu düğmeye uzunca basın. O açılacaktır. İki dakika içerisinde sonucu aldığı en basitinden başlayın. Peki bizim en basitimiz ne? Yani diyorum, cinnet halindeki bir topluma en basit ne önerilebilir? Bak kendimden başlayayım di, şurada. Hepimizden başlayalım. Benim geliştirdiğim şu diyorum ki arkadaşlar. Merhamet ya da bağış. Kur'an-ı Kerim'in anahtarlar anahtar kelimelerinden birisi. Doğru mu? Bağış. Affetmek. Affetme nasıl bir kelime bizim kültürümüzde? Biraz sanki merhamet ve af zayıflık göstergesi değil mi? Yani şöyle düşünün. Yanınızda eşiniz var. Tamam. Araba kullanıyorsunuz ve o arada birisiyle tartıştınız. Adam açtı pencereyi, camı indirdi aşağıya ve size affedersiniz küfretti ve siz de sesinizi çıkarmadınız. Böyle yapıp kapattınız. Eşinizin gözünde nasıl bir pozisyondasınız? Ezik. Ezik. Bak. Peki şu ayeti belki Cafer hocam daha önce duymuş olabilir benden bu ayeti çünkü seslendiriyorum. Hüseyin Atay Hoca'ya bu ayeti götürdüm. Dedim ki, "Hocam, ve ceza seyyi seyyi mislü ayeti kerimesi'nin tercümesinde bana sorarsanız bir sorun var. Çünkü bir adalet tercümesi var orada. Adalet tercümesi dediğim şu. Ve cezaü seyyietiyetin bir kötülüğe verilecek karşılık seyyietün misluha ona denk bir kötülük olabilir. Yani size birisi bir kötülük yaptığı zaman ona denk bir kötülükle ancak karşılık verebilirsiniz. Daha fazlasıyla değil. Bu adalet tercümesi ve benim bildiğim dedim, adalet Kur'an-ı Kerim'in anahtar kavramı değil. Tevrat'ın anahtar kavramı. Göze göz, dişe diş. Merhamet yok. Bu Tevrat'ın ifadesi. Kur'an'ın ifadesi benim bildiğim af. Yolunu tut, merhamet et. Bu üst bir kültür. Çünkü affettiğin zaman hiyerarşik olarak üste çıkarsın. Birisine desen ki, ben seni affettim. Sana şunu sen kimsin ki beni affediyorsun? Doğru mu? >> Doğru. >> Af hiyerarşik olarak üste olmaktır. Kur'an-ı Kerim standart bir toplum modeli önermiyor. Bunu anlamış değiliz. Kur'an-ı Kerim bütün standart formlarının üstünde bir form yöneliyor. O ahlak dediğiniz şey. Bak hukuk değil. Hukukun üstündedir ahlak. Bir örnek vereyim. Buraya döneceğim. Medine sözleşmesinde ümmet kelimesi geçiyor. Yahudilere ümmet diyor. Hristiyanlara ümmet diyor. Müşriklere, Müslümanlara, herkese ümmet diyor. Fakat bir kelime daha geçiyor. Müminlerin kardeşliğinden bahsediyor. Bak aynı sözleşmede kardeş ifadesi var. Yani kardeş ifadesi var. İnemel mümin ihvetün gibi kardeş ifadesi var. Ümmet ifadesi var. Türkiye Cumhuriyeti'nde hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşıyız. Rum, Ermeni, Süryani. Doğru mu? Hepimiz vatandaşız. İyi de kardeşim, ayrı bir kelime var bizi bir arada tutan vatandaşlığın ötesinde. Ne o kardeşlik? Ya din kardeşisin. Dolayısıyla sen o Haydar'ı oradan çıkardığın zaman ben şunu söylerim. Ya bu adamla değil benim problemim. Sadece bu kardeşlik hukukunu bu ülkeye yerleştiremeyen kimse, ilahiyat mı, diyanet mi, kimse. Yani orada da problem var dediğimi anlatabildim mi? Ya hukukun ötesinde bir standart getiriyor Kur'an-ı Kerim. Hukukun ötesinde. Onun için Kur'an-ı Kerim'in norm kitabı, normatif bir kitap, hukuk kitabı değil de bir ahlak kitabı olarak bakabilirsiniz. Ayet-i kerimeye dönüyorum tekrar. Felsefe diyorum. Bir felsefe geliştirmemiz lazım. O felsefe şu. Atay hocaya şunu söyledim. Hocam dedim, benim buradaki tercümem şu. Ve cezaü seyyietin seyyietün misliha. Bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek de kötülüktür. O zaman kötülüğe kötülükle karşılık vermemek gibi bir etik ahlak ilkesi geliştireceğiz. Hoca dedi ki, bu kesinlikle doğru. Çünkü hemen ayet bitmeden gerisinde aff var. Hemen ayeti bitmedi yani. Kim affederse diyor, affı öneriyor. Ya şöyle, iki kötülük bir iyilik yapıyor mu hanımlar, beyler? İki kötülük bir iyilik yapar mı? Yok. E peki diyorum ya, en basiti ya şunu ben şu toplumda yol verme kavgası şeyi Zikri Hoca, sen o zaman Hayrani Bey olayı olduğunda fakültede miydin? >> Ya hatırlasana ya. Şimdi Hayrane Altıntaş hocamız bizim emekli oldu hocamız. Şimdi İslam felsefesi profesörü abi fakültedeyiz. Bir haber geldi. Hayrane hoca taksiciyi bıçakladı. Ya bir profesör bir taksiciyi niye bıçaklasın? Ne oldu? Ne? Bahçelievlerde bir yol verme olayından dolayı hocanın ne aklına gelir? Yani benim de aklıma gelmez. Birisi inse arabasından gelse ben de kuzu kuzu camı artık indirmem de. Evet. >> O tecrübeden sonra hoca arabanın camını indirmiş. Gelir gelmez hocaya yumruğu basmış. Adam taksici, esnaf. Bir tane koymuş hocaya. O arada nasıl olduysa ya Allah, bu felaket bir şey. Hoca torpido gözünden bıçağa çıkarır çıkarmaz tak, adama takmış. Saniyeler içerisinde bıçakladı adam. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi'e manşet. İlahiyat Fakültesi'nde ahlak profesörü e adam bıçakladı diye. Allah'tan arıyormuş zaten. Eee, girseniz bugün yine çıkar o manşet. Ahlak profesörü taksiciyi bıçakladı diye. İşin kötüsü mahkeme gerçekten hocayı haksız buldu. Hocayı haksız buldu. Çok büyük tazminatlar ödemek zorunda kaldı adama. Şubat olacak. >> Yani şimdi şimdi şuna şuna bakabilir misiniz? Topluma bak ya. Bir kötülüğe ya ne yapacaksın abi ya? Bununla uğraşılır mı ya? Toplumda bir sürü depresif, psikopat tip var. Bir bakın lütfen. Ya bunlarla uğraşılır mı? Bunun en güzel yolu şu. Af ve hiyerarşik olarak üste. Bunu derler ki küçük çocuklara, küçük çocuklara iki şeyi mutlaka öğretin. Bak biz zorlandık. Biz zorlandık. Torun var. Küçük torun. İki şey şu: Teşekkür etmek ve özür dilemek. Çocuk özür dilemiyor. Diyorlar ki, özür dilemeyen zorba olur. Hata yaptığını kabul etmiyor. Ya bu büyüdüğünde de etmeyecek diyor. Küçükken çocuğa iki şeyi öğretin. Yani her şeyin kendinden gelmediğini bu teşekkür duygusu. Teşekkür ederim. Su ver. Teşekkür ederim. Diğeri hata yapıyorsun, yapabilirsin. Özür. Özür diletemiyoruz çocuğa. Dolayısıyla bunu bu bir nereden başlayacağız dedim? Çok basitten başlayacağız. Buna hermenetik anahtar deniyor. Hermenetik anahtar. Kur'an-ı Kerim'in hermonetik anahtarı bana sorarsanız arkadaşlar adalet değil, merhamet. O merhameti de başkasından değil de kişisel yaşamımızda. Ben çocuklarımız araba kullanıyor, kızım araba kullanıyor, oğlum araba kullanıyor, damadım araba kullanıyor, ben kullanıyorum. Ve bu kadar psikopatın içindeyiz biz. Takip ediyor adam. E şimdi ne yapacaksın ya? Elini kaldırıp özür dileyip geçmek. Yani bu bu bir pasif bir ahlaktan öte bana sorarsanız tam tersi problem çözmek için en iyi yollardan birisi.
Toparlamak üzere şunu söylüyorum. Ne vermeye çalıştık? Neyi ele almaya çalıştık? Ya bir, bugün kaba hatlarıyla bir üçlü bir düşünce tasnifi yaptık. Akılda kalsın isterim. Critical thinking, eleştirel düşünce nedir? Yapmak zorundayız. Çünkü tarihsel, toplumsal koşullar gerçekten bunu hak eden ve gerektiren şartlar içinde yaşıyoruz. İkincisi, yaratıcı düşünce. Daha iyisini öneriyorsanız bu yönde bir çaba sarf etmeniz gerekiyor. Üçüncüsü, hayal kırıklıklarımız var. Bütün dinlerin bana sorarsanız kendi mensuplarına da başkalarına da bir rehabilitasyon borcu var. Yapıp ettiklerimizden dolayı. Bazen papalar çıkar özür dilerler biliyorsunuz. Haçlı seferlerinden dolayı özür diliyoruz diye. Bir rehabilite diline ihtiyaç var. Dedim ya, önerdiğim Kur'an-ı Kerim'in bu üç akıl ya da düşünce formunu nasıl kullandığına dair karşılaştırmalı bir lisans üstü tez yapılabilir. Eee, birincisi bir vermeye çalıştığım buydu. İkincisi bir tarih felsefesi ile ilgili bir şey söyledim. Tarihinde travmaları olan toplumların geleceklerini kurtarma adına gerektiğinde bir kopuştan bahsettim. Bu şu demek değil. Ne yaptık o zaman? Geçmişi bütünüyle kaldırdık. Bir kenara koyduk. Hayır, onu da söyledim. İki, birisini anmıştım. Birisini de şimdi anmış olayım. Isaac Newton'ın sözüdür. Ben devlerin omzuna basarak daha uzağı görebildim. Kastı da kendisine kadar gelen bütün birikim. Düşünsenize ben şimdi size sürekli konuşurken diyorum, Maturidi böyle dedi. Öbürü diyor, Gazali böyle dedi. İbn Rüşd böyle dedi. O devlerin omzuna basarak aslında daha ileriyi görüyoruz. Bunu kabul etmek lazım. Ama bir şey daha var Yusuf suresinde. Benim temel felsefem. Ve fevka küllli ilmin alimun. Her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır. Bu olgu tercümesi, ben değer tercümesi yapıyorum onu aynı zamanda. Her bilenin üzerinde bir başka bilen olmalıdır. Meli değer olmalıdır ki bir teraküm, bir büyüme gerçekleşsin. Bir de onu yaptık. Tarihle ilgili vurgumuzu yaptık. Sonra da bir son olarak hermenetik anahtarla getirdim onu. Kur'an-ı Kerim'i anlamak için af ve merhamet. Gündelik yaşamı kurtaracak bir anahtar olarak da ona bakmakta yarar var dedim. Eee, dikkatiniz için arkadaşlar hepinize teşekkür ediyorum. Katkılarınız, sorularınız varsa onları da alırız. Bir 15-20 dakika da 15 dakika diyelim sorulara ayırsak olur. Olur mu Cafer hocam? Olur. >> Peki. Peki. >> İsimlerle gelirseniz isimlerinizi hatırlatın. Mikrofonunuz var mı, yoksa duyulur mu böyle? Yeterli mi? >> Hocam ismim Emirhan. Ankara'dan geliyorum ben. Ankara'da görüşecek hepimize görüşmek biz olur. >> Ankara'da ne yapıyorsun? >> Milli Eğitim Akademi. >> Aa, çok güzel. Milli Eğitim Akademi. >> Arkadaşlarımız da program ayarladığım için çok teşekkür ediyorum. Siz katılmanız için teşekkür ederim. Şu >> hocam şu geldi. >> Eee, hocam sizin 20 çalış. >> O mikrofon değil de kayıt için gönderdiler. >> Evet. Evet. >> Hocam sizin bir iddianız var şimdi 21. yüzyıl için eee kamusal alanda muhafazakarıyla seküleriyle ortak bir düzen. Yani kamusal alanda tümel ilkelerle bir çıkış yolu öneriyorsunuz. Daha demin de örnekleriniz ayetle her bilenin üstünde bir bilen vardır ayetini siz eee krize karşı bir çözüm ayeti olarak sunuyorsunuz. Sizce bu bir ütopya mı, yoksa gerçekleştirebilecek bir hedef mi? Ben bunu merak ediyorum. Sorum bu. Teşekkür ederim. Çok zor bir soru. A yani soru zor değil de bizim gibi toplumlarda ya bizim gibi bir toplum demeyeyim aslında çok eee bizim gibi toplumlarının şöyle bir avantajı var. Osmanlı'nın fethettiği topraklarda Müslüman oranı %20. Gayrimüslimlerin oranı %80 idi. Bu şu demek. Sizden olmayan kültürler, sizden olmayan dinler, sizden olmayan etnik gruplarla zaten beraber yaşama kültürüyle geldiniz şimdiye kadar. Bu batı için çok zordu. Yani İngiltere'de İngilizler var. Almanya'da Almanlar var. Fransa'da Fransızlar var. Anadolu'da Anadolu'da herkes var. Ermenisi var, Rumu var, Süryanisi var, Müslümanı var vesaire. Şimdi peki bugün sorunumuz ne? Söylediğiniz şey ne? Şimdi sıkıntı ya da hedef diyelim. Hedef şu. Şimdi Milli Eğitimdeki arkadaşlarla da konuşuyoruz. Onlara söylemeye çalışıyorum. Diyanete de konuşuyoruz. Onlara da söylemeye çalışıyorum. Bakın şu anda bizim kamusal diye bir sorunda Emirhan söylediğiniz soru. Kamusal alan. Kamusal alan neresidir? Kamusal alan, siyasal alan, dış alandır. Mesela cami değil. Cami'de biz dilimizi kime göre ayarlıyoruz? Cami cemaatine göre ayarlıyorsun. Herkes mutlu, mesut. Çıkıp gidiyoruz. Peki kamusal alan ne? Kamusal alanda şimdi şöyle bir durum var. Çok uzatmayacağım ama sekülerlik ya Türkiye'de öyle bir ulus devlet kurulurken yani cumhuriyet kurulurken iki temel nitelikle kuruldu. Bir seküler. İki ulus devlet. Bakın ulus devlet ırksal olarak ötekiler yaratabilir ulus devlet. Çünkü bir etnik unsura dayanır. Ulus devletinin iddiası bu. Tamam. Sekülerlik de dinsel olarak ötekiler yaratır. Yani iki öteki yaratmaya aday. Seküler. Peki sekülerliğin tezi ne? Sekülerliğin tezi Türkiye Cumhuriyeti ile alakalı değil. Bu daha eski bir tez. İngiltere'de, Fransa'da laiklik olarak uygulanan sekülerlik şunu söylüyor. Tarih düz bir çizgi halinde akar. Ve tarih ilerlerken dini olan ne varsa tarihin dışına atar. Yani tarih ilerlediğinde artık din diye bir şeyin kalmadığını göreceksiniz. Kalsa da kendi mahrem alanlarında, evinde, mabedinde falan. Peki bu sekülerlikti. Şimdi geldiğimiz noktada daha yakın da birkaç ay önce vefat etti. Jürgen Habermas diye bir adam. Kendisi seküler. Adamın dinle imanla alakası yok Hristiyanlıkla. Ama bir şey söyledi. Dedi ki, ya biz aslında şu anda post seküler bir çağdayız. Peki post sekülerlik ne diyor? Şunu diyor. Sekülerliğin iddia ettiği gibi dinler hiç de kamusal alandan çekip gitmedi. Tam tersine daha fazla görünür oldular. Kamusal alana geldiler. E peki ne yapacağız? Ha şimdi ben bence çok esaslı bir soru soruyor. İşte şimdi ne yapacağız? John Rawls'un adalet teorisi ile alakalı çalışanlar bilirler. Adaletle ilgili çok yazıyor. Onun çok örtüşen uzlaşı diye bir kavramsallaştırması var. Şimdi iki şey var. Bir uzlaşma, uzlaşma kültürü. Ama uzlaşırken başkasının kav mesela şimdi beni herhangi bir dini grupla, herhangi bir etnik grupla çok rahat uzlaştırabilecek bir kelime söyleyin bana. Kamusal alanda hiç kimsenin itiraz etmeyecek. >> Merhamet. Merhamet. Ad >> başka ne olabilir? >> İyilik, adalet. >> Bakın mesela ya adil olalım dediğiniz zaman size birisi yok kardeşim der mi? Demez. Örtüşen uzlaşı herkesten bağımsız üst kavramlar yaratalım. Bir örnek vereyim ben size. Desem ki mesela mesela bizdeki yumuşak karnımız çoğulcu olalım desem mesela buna kim karşı çıkar çoğulculuğa? Bak dindarlar karşı çıkıyor. Çünkü biz şöyle bakıyoruz. Ya kardeşim ortada bir hakikat, bir doğru varsa o benim doğrumdur. Benim temsil ettiğimdir. Başkasıyla ben bunu paylaşmam. Başkasınınki de doğrudur. Ya ne doğrusu hocam? Yanlış işte diyor ya. Şimdi ya yanlış ödüyor. Şimdi bu uzlaşı kelimesi kamusal alanda ben şunu şu iddiadayım. Eğer mesela bir köyü idare eden din düşünsenize köyde din ne yapacak? İdare edebilir. Ama din eğer metropolleri, medeniyetleri, büyük kentleri idare edebiliyorsa, hak hukuku koruyabiliyorsa bir anlamı vardır. Niye söyledim bunu? Kamusal alanda görünemeyen, iddiası olamayan, insanlara bir şey veremeyen din bakın sekülerliğin söylediği gibi tarihin dışında patinaj yapıyordur da farkında değildir. Şimdi şöyle düşünün. Türkiye'de dinin konumu nedir? Herkesin böyle büyük bir mutlulukla sekülerin, muhafazakarın, herkesin o çok iyi dediği bir olgu mudur? Çok öyle değil. Kamusal alana ya kamusal alanda şöyle diyelim daha basit bir ifadeyle. Din, eğer insanlara din anlatmak istiyorsanız bunu tek kelime kültürün içine yedirerek kültür üzerinden vermeniz gerekiyor. Oysa kültür dinin sanki karşıtı gibi veriliyor. Mesela şöyle deseniz ya Türk kültürü desem mesela Türk kültürü desem Türk kültürü ne ya diyecek adam sana. Biz enteresan bir şeyimiz var ha. Yani mesela Türk kültü, Türk kültür değerlerini biz versek ne olur mesela? Enteresan burada şimdi ya niye bunlar veriliyor ki? Mesela Bilge Kağan'dan bir şeyler verirsin. Abi şimdi şöyle bir şey olur bakın. Bilge Kağan'dan bir şey verdiğiniz zaman size şunu söyleyecek. Tamam Bilge Kağan'dan verdik. Biraz da eee kimden verelim? Birkaç sahabiden verelim falan. Bak çok fena bir zihinsel bölünme yaşıyoruz biz. Bak kültür üzerinden insanlara dini sevdirmek, vermek, benimsetmek gibi bir alışkanlığımız, refleksimiz yok bizim. Bu dolayısıyla kamusal alanda din çok zayıf. Çok zayıf. Görünür değil. Ya bizim görünürlüğümüz nasıl kamusalanda? Başın örtülüyse görünüyorsun diyorsun. Bu kültürel görünme değil. Bu kültürel görünme dediğim onun dokusuna nüfuz edeceksin. Yani çocuklara dini bir diyelim ki sen ehliyeti, liyakati, hakkaniyeti anlatıyorsun ama bir ayet vermeden anlatıyorsun. Etik değerler üzerinden anlatıyorsun. Çocuk bunu alıyor mesela. Etik ya. Ya sizden birisi istese ya şunu şunu nasıl açacağız bilmiyorum ya. Bir anatomi profesörü hocamız çocuğuna dind dedi ki, bir hocam yazın çocuğuma biraz din eee ne diyelim din kültürü desteği istiyorum. Ben de deneme amaçlı dedim ki, olur dedim hocam diyanetim dedim bu konuda hocam bana dedi demeyin. Şimdi tak cepheden diyanet demeyin bana diyor. Peki Diyanetle ilgili bir tecrüben var mı senin? Hiçbir tecrübesi yok. Peki niye öyle ya? Bak işte bölünmüşlüğün getirdiği bakın hiçbir fikri yok. Hiçbir fikri yok. Fakat bölünmüşlüğün diyorum ya kamusal alan herkese açık alandır ve herkes heybesindekini alsın kamusal alana gelsin diyorum. Nedir benim verebileceğim şey nedir? Bir diyorum ki bak şu alışkanlık. Bir Alevi size geldiği zaman kardeşim cemevi benim ibadethanemdir dediği zaman nasıl bakarsınız? Yani şunu yapabilirsiniz. Bakın refleks şu. Cem evi ibadethane midir değil midir? Bunu bir Diyanete soralım. Din İşleri Yüksek Kurulu'na cir hocam sizlerle bir soralım mesela. Olmaz. Ne demiştik? Masada sünnii ve Aleviyi oraya koyamazsın. Üst bir dil, siyasal dil bunun için vardır. Bak en sonunda Aleviler Alevi vatandaşlarımız için bir eee Kültür Bakanlığı'na bağlı bir birim oluşturdular. Doğru mu? E peki şimdiye kadar niye oluşturmadınız? Cumhurbaşkanı gitti bir e Çorum'daydı sanıyorum. Bir cemev >> yok Ankara'da değildi. Abdullah Gül Bey. Abdullah Gül döneminde Çorum ya da Sivas'ta bir cemevir'e gitti. Büyük bir olay oldu ya. İlk defa bir cumhurbaşkanı cemevine geldi. Bu dini bir refleks değil. Bakın doğru bir eylemdi. Cumhurbaşkanının cemevine gitmesi doğru bir eylem. Çünkü siyasal dil ayrıştırmayacak. Bu kültürü öğreneceğiz. Yani kamusal alanda vatandaş olarak gördüğün herkesin hakkını koruyacaksın. Beş temel hak. Canını koruyacaksın. Mülkiyet hakkını, malını koruyacaksın. Neslini koruyacaksın. Dinini, aklını koruyacaksın. İbn Rüşd ona adaleti de ekliyor. Adaleti sağlayacaksın. Ona Şah Veliyullah Eddehlevi 7ci bir şeyi toplumsal eşitlik diyor. Eşitlik kendini ayrımcılığa uğramış hissetmeyecek. Şimdi kamusal alanda bunu bakın bak barışı bir barışı 28 Şubat döneminde sen yaşıyorsun ben yaşıyorum onu. İlkel bir şekilde yaşıyorsun ilkel bir şekilde. Tamam mı? Bir kabilede olmayacak şey ya. Allah aşkına 28 Şubat döneminde yaşadığın şey bu olacak iş değil ya. Akıl tutulması değil mi? E kamusal alandayız ya. Eğitimle ilgili ne yapıyorsun sen kardeşim ya? Oysa devletin yapması gereken şey bellidir. Hak diye bir şey var ve herkese dağıtacaksın onu. Adil olacaksın. Devletinden adalet. Kamusal alanda test ediliyoruz. Kamusal alanda test ediliyoruz. Gücünüz varsa orayı mayalayabilirsiniz. Aksi takdirde farkına varmadan biz kamusal alanda oluşumuzu arkadaşlar iki tane diyelim bir vali görüyoruz başörtülü kamusal alandayız zannediyoruz bir başörtülü hakim resmi koyuyorum diyorum ki kamusal alandayım kamusal alan bu değil bu kamusal alanda görünürlük kamusal alana nüfus bu değil dediğimi anlatabildim mi >> ileri bilgi isteyenler ayrıca konuşabilir benimle ne kastediyorum Teşekkür ederim. >> Teşekkür ederim söz için. Her her soruyu bu kadar uzatmayacağıma söz veriyorum. Estağfurullah. Son soruyu alalım o zaman hocam. Soruyu alalım. >> Son soruyu alalım hocam. >> Soru var mı? >> Katkı soru da sorabilirsiniz ama katkı alayım ben. >> Buyurun hocam. >> Oran hocam sen mi soracaksın? >> Yok yok hocam. >> Zikri hocam. Hocam ben teşekkür ediyorum. Ben kitabınız tercümesini de dinledim ama bugün hayırlı olsun tekrar. Teşekkür ederim. >> Tekrar katkılarınız için teşekkür ediyorum. >> Sağ olun hocam. >> Ama konuşmanın başından sonuna kadar sanki bana hocam çok postmodern bir yani öyle isimlendirmeli doğru bir şey mi bilmiyorum ama az önce cümle içerisinde kullandığımız için ben de rahat kullanım diye söylüyorum. Bir eee şey çizildiği gibi geldi bana. biraz eee hakikat anti hakikatçilik dersek de size itham olur mu? Ama söylem öyle eee geldi. Toplumların veya toplumdaki grupların birbirine saygı duyması için illa böyle bir epistem epistemolojik ve metafiziksel güpremliğe gerek var mı? Yani şart mıdır bu? Yani bu birinci soru. İkincisi, eee, yani eğer böyleyse zaten, eee, diyelim ki batı tırnak içinde hani belirli bir seviyeye geldi. Bunu aslında aydınlanma düşüncesine borçlu ve o da hakikatçi bir düşünceyi. O zaman hani eee, yani batının bu seviyeye tırnak içinde gelmesinde eee, postmodernist bir düşüncenin etkisi yok veya antihakikatçi düşüncenin bir etkisi yok. antihakikatçi düşünce şu anda hani varsayılan kabul edilen bir düşünce alternatif olarak modernizme veya şeye aydınlanma düşüncesine. Ama bu seviyeye gelesiye kadar zaten batı hakikatçı bir düşünce sade tekelci bir düşünce yani tekelci diyelim artık >> diyebiliriz. E biraz da dini böyle eee hukukla ahlak arasında tabii ayırma. Ona da istisnalar söylediniz ama soru biraz fazla oluyor ama katkı olarak alıyor >> tabii. Eee duygu olarak kal >> eee hukuk sanki burada çok paranteze eee eee gelmiyor mu yani? Eee tamam rahmet eee rahimi rahmet edelim değil mi? Yanlış söylemet. Özür diliyorum. Merhamet kavramı tamam önemli olur tabii ki yani. Ama >> eee biraz sanki böyle eee burada böyle hukuk hukuku yani kitap ve şeriat demeyelim ama çok paranteze almadısın sanki yani bunu eee gibi geldi bana. Teşekkür ediyorum. >> Güzel. Genelde şöyle olurdu. Beni bir kişi anladı o da yanlış anladı. Dedi. Bu Sokrates'in sözüymüş. Beni bir kişi anladı. O da yanlış anladı. Beni bir kişi anladı. O da doğru anladı. Eee, modernitenin en temel özelliği, eleştirilen özelliği tekelciliği, akıl merkezciliği. Hatta Robert Pier'in sözüdür. Akıl eleştirilemeyecek bir tanrı çadır. Yani o kadar. Tabii bu saçma bir saçma. Postmodernite ben postmoderniteye taraftar değilim. Yani yakın algılarım var. Çünkü şöyle tevil geleneği uzatmayacağım kısa tutacağım arkadaşlar dersleri olduğu için hocalarımızın aa tevil geleneği, yorum geleneği bize bir başkasının yapacağı yorumlara da kapı açma, saygı duyma. onu ya mesela öyle bir genişlik var bende. Alıştırdım kendimi. Yani birisi diyelim bir bana bir cepheden itiraz ediyor. Hiç şey yapmıyorum yani. Diyorum bu bir yorum. Güzel yani istifade edebileceğim bir yorum. Bu Carl Schmid çok fazla yazar Alman siyaset teolojisi ve siyaset felsefesi üzerine çok bir de hukuk ve siyaset ilişkileri konusunda bir şey söyler. Adamların söylediği bir şey var. Hukukla ilgili, hukukla ilgili bir şey söylüyorlar. Bakabilirseniz Din ve Toplum dergisinin bir sayısında bizim ASPİDE Hukuk Fakültesi'e profesör bir arkadaşımız var. Emir Kaya. Eee Emir Hoca'nın hukuk ve siyaset ilişkisine dair bir yazısı var. Her şeyi ters köşe yaptıran bir yazı ve çok güzel bir yazı. Ama şunu söylüyor. >> Tefk yapıyor. >> Bildiklerimizin tersini söyle. Ya mesela hukuk diyelim ki uluslararası hukuk var. İşte hukuk var diye bağırmaya alıştık diyor. Oysa diyor hukuk diye bir şey yok. Hukuk insanı pasifize eden bir şey. Mesela diyelim İsrail Gazze'yi bombaladığı zaman şunu dediğimizde ya uluslararası hukuk nerede falan şunu bilmen lazım ki diyor. Uluslararası hukuk diye bir şey yok ve bunu söyleme diyor. Böyle bir şey yok. Peki ne var? İşte onu söylüyor. Üç hukuk teorisini orada tartışıyor arkadaş. Siyasetin aparatıdır hukuk diyor. Bakın çok enteresan bir tartışmaydı. Ben bir ik sene önce Doğu Perinçek Habertürk'te bildiğiniz büyük hukuk hocaları ekranlardaki orada konuşurken dedi ki Doğu Perinçek, ya dedi hukuk dedi siyasetin köpeğidir dedi ya. Şimdi ben hukukçulara baktım. Şimdi korkunç bir şey. Adamlar önce şoku atlatmaya çalıştılar. Tamam bu tartışılıyor da böyle bu kadar açık bir şekilde ve biraz hakaret söylenmez yani. Sonra bir tanesi toparlamaya çalışı bunu diyemezsin. Sonra da bal gibi derim. Çünkü şöyle bir 61 anayasasını kim yaptı? Hukukçular. Peki kim yaptırdı? Siyasetçiler. 82 anayasasını kim yaptı? Hukukçular. Kim yaptırdı? Siyasetçiler. Ya siyasetin hukuk tanımadığını yani hukuk bir aparat. Bak bu bunu anlayın diyor. Bir ahlaki sistem değil. Erdemler dizgesi değil. Dolayısıyla normlar üzerinden gitmeyelim. Benim temel felsefem o. Norm değil de ilkeler üzerinden. Bak ilke evrensel. Kamusal alan deyince Türkiye'deki refleks şu mesela desem ki birisi dedi bana dedim ya dini arkadaşlar kamusal alan üzerinden bizim insanlara götürmemiz lazım. Birisi geldi dedi ki hocam dedi sen dedi aslında şeriat istiyorsun. Farkında değilsin dedi. Niye dedim? Niye ya? Kamusal alana din diyorsun. Peki kamusal alana ahlakla giremez miyim ben? Temel ilkelerle giremez miyim? Adalet, hakkamiyet, liyakat, nepotizme, karşı duruş. Değil mi? Bunları söylediğin zaman ne olur? Bakın herkes der ki bunların hepsine varız. Dolayısıyla bu şey değil ama şuna şuna e katılırım. Eee, bir boşluk yaratma. Bir boşluk yaratma ya taraftarım. Kastım şu e bitiriyorum. Mesela Kur'an-ı Kerim bir boşluklar stratejisi üzerinden gidiyor. Doluluklar değil. Kastım şu diyor ki mesela Allah ve resulü sizi diriltecek şeye sizi çağırdığında icabet edin ayet-i kerime. Peki soru şu. Çok ciddi bir şey söylüyor. Sizi diriltecek şeye sizi çağırdığında icabet edin. Peki beni diriltecek olan şey nedir? Söyle mi? Yok. Peki başka bir şey Taha suresinde bu Musa peygamberin turisina çıkıp geri döndüğünde millet tapıyor buzağıya falan ya Harun'a sakadına yapışıyor. Harun da Samiri'yi gösteriyor. Ben yapmadım diyor. Samiri yaptı diyor. Hemen Samiri'ye dönüyor. Maatbuke ya Samiri diye. Senin derdin neydi? Ne yaptın ya? Samiri diyor ki, "Elçinin getirdiği mesajdan bir şeyi çektim ve sistem çöktü" diyor. Acayip bir şey söylüyor. Toplum felsefesi açısından müthiş. Ya sen neyi çektin de sistem çöktü? Allah'a tapan insanlar bu zahıya tapmaya başladı. Bu acayip merak ediyorum. Nedir? Kur'an-ı Kerim söylemiyor. Kur'an-ı Kerim'in iletişim stratejisi doldurmaktan çok boşaltmak üzerine. Sebep güncel olanı yakalayın. Kendi ufkuza bakın. Döneminize bakın. Aç orada boşlukta olan nedir? Yani şu anda mesela baktım Fahrettin Razi'ye. Bu adam Samiri'i neyi aldı? Oradan tevhidi aldı diyor. Güzel olabilir. Peki benim yaşadığım toplumda insanları Allah'a tapmaktan, kul olmaktan çıkarıp da paraya pula taptıran, birbirinin hakkını hukukunu yedirten şey nedir? Eksik olan nedir diye bugüne dönmemi istiyor Kur'an-ı Kerim. Onun için hiçbir kelime kullanmıyor. Buna Kur'an-ı Kerim'in boşluk yaratarak iletişimde bulunma stratejisi diyorum ben. Ve son bir şey. Kur'an-ı Kerim bir beyan kitabıdır, değil mi? Beyan eder. Ama beyandan önce boşluk gelir. Nedir o? Beyne aynı kökten gelir. Arada bırakır sizi ki önce sizi arada bırakır. Boşluğa düşürür. İhtiyaç sahibi o hissettirir. Ondan sonra bir şeyi önünüze koyarsa çok değerli olur ve onu size yaptırır. Allemehul beyan. Boşlukta durup da ondan sonra bir şeyi üretme büyük bir değerdir. Ya hiç dolu bir şey yok mu onu demiyorum ama bu söylediğime bir bu gözle bir bakın lütfen. Kur'an-ı Kerim muğlaklıkları çok olan bir kitaptır ve bunu iletişim stratejisi mahsus yapıyor. İnsan orada devreye girsin işte muğlaklık mı, epistemik mütevazilik, metafiziksel veya teolojik mütevazilik mi? Ya Kur'an-ı Kerim şurada yani şurada Kur'an-ı Kerim'in >> deyince hocam yani >> şeyi anl insan doldursun diye Zikri hocam ya insan o muhatap aktif dinamik bir şekilde sürece katılsın istiyor ve sonunda ben şunu söy vallahu alem bwab en ya ben bunu söyledim ama şu söylediğim şey bunun devamı var yani bir sürü örnek var bende. Bunların söylemiyor. Yani sizi yüceltecek olan, diriltecek olan şey boşluk. Şey çekeceğiz. >> Evet. Çok teşekkür ediyoruz sorular için de arkadaşlar. Sağ olun. >> Sayın Profesör Doktor Şaban Ali Düzgün hocamıza günün anısını katılım belgelerine ve hediyelerini takdim etmek üzere Profesör Doktor Cafer Karadaş'ı sahneye davet ediyorum. Ebru buradan mı yapıldı? >> Ebru buradan. E Hicabi beyden. >> Hicabi beydir abi. >> Hicabi >> Evet. Hicabi beyin. Hicabi Gürgen bizim e sanat tarihi profesörümüz. >> Şeyi de benim makineyle de alabilir miyiz? Zikri hocam senin nasıldır şeyin? >> Benim ama telefonum ben telefon cahiliyim hocam. >> Öyle mi? O zaman >> ya da hatıra kalsın. >> Var mı?