📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 7. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 57:25

Transcription

Elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Kıymetli arkadaşlar, Ramazan-ı Şerif'in bu son gününde, bayramımızdan bir gün önce Yasin suresinin tefsirini okumaya 7. sohbetimizde devam ediyoruz. Allah Teala, Yüce Rabbimiz, ümmeti Muhammed'in, hepimizin bütün günahlarını, hatalarını, eksiklerini affı mağfiret etsin. Bizim eksiklerimizi O, kendi katından bir lütufla, bir rahmetle tamamlasın İnşallah. Ve bizim baş edemediğimiz durumlarla baş edebilmek için bizlere, bütün ümmet-i Muhammed'e, yani en yukarıdan en aşağıya kadar hepimizin sorumlulukları, mükellefiyetleri, kulluk sorumlulukları, insanlara karşı, vatana, ülkeye karşı sorumlulukları konusunda Rabbim kuvvet versin.

Şimdi okuyacağımız ayet-i kerimeler de bize söylüyor ki; Allah Teala'nın gücünden, kudretinden asla şüphe edilmez. Bu nedenle de ondan asla ümit kesilmez. Yaşanan hadiseler arasında bizi çok üzenler, zor durumda bırakanlar, efendim, çaresiz bırakanlar, elimizi kolumuzu bağlayan durumlar olabilir; hepsi onun katında bir hedefe doğru hareket eder. Bütün gezegenler, bütün eflak, bütün varoluş; hepimiz bir hedefe doğru devam ediyoruz ve ilahi duracağımız, dönüp onun huzurunda toplanacağız ve onların her birinin çeşit çeşit anlamlarını göreceğiz orada İnşallah. Oraya varmadan da görürüz; yani aklı başında, aklı ve ağda erenler, yani ölümden sonrasına, hayatın tamamına, bütününe bakabilenler o anlamı, o hikmeti mahşer günü dirilmeden önce de görebilirler. Allah onlardan olmayı da nasip etsin. Efendim, hepimize biraz sonra ayetlerde de göreceğiniz gibi; şükredilecek yerde layıkıyla şükretmeyi, efendim, ve bunun tersi durumlarda da asla Allah'tan ümit kesmeden, doğru bildiğimizi, doğru olanı, daha doğrusu doğru bildiklerimizi de devamlı gözden geçirmemiz gerekir. Çünkü bizim bildiğimiz doğru olmayabilir; doğru olanı her halükarda, her şartta, ne kadar zayıf, önemsiz, küçük olursak olalım, efendim, her şartta elimizden geldiğince doğrunun yanında yer almayı Rabbim hepimize nasip etsin. Bayramlarımız bayram olsun İnşallah.

Biraz çeşitli, yani bana gelen mesajlar, işte okuduklarım, gördüklerim hepsini toplayınca biraz böyle ümmeti Muhammed'in, hepimizin yani bir kabz döneminden geçtiğini düşünüyorum. Her anlamda aileler savaş alanı gibi, efendim, ülke, ülkelerimiz, bütün dünya, sadece biz değil, büyük sıkıntılar içerisinde; yani o işte aklı evvel insanların da söylediği, dile getirdiği gibi dünyanın refah döneminin bitip böyle bir sıkıntı döneminin başladığı günlerde. Öyle söylüyorlar. Anlatılan sıkıntılar, insanların yazdığı mesajlar, istedikleri yardımlar; yani hep benim boyumu aşan şeyler isteniyor. Bu da şunu gösteriyor; gerçekten çaresiz kalmış olmalı bu insanlar. Efendim, hiç benim tanımadığım, ulaşamadığım, bilmediğim bir duruma nasıl yardımcı olabileceğimi düşünmeden; yani herkese demek ki yazıyor. O kadar çaresiz kalmış insanlar; hepimizin öyle çaresiz kaldığı durumlar var, efendim. Dolayısıyla bu kabz günlerinde, bir dar geçit, yani Akabe, Kur'an-ı Kerim'deki ifadesiyle, sarp yokuş döneminde biraz kuvvet, bacaklarımıza kuvvet vermeye ihtiyacımız var arkadaşlar. Bilemiyorum, refah sınavını belki geçemediğimiz için de olabilir bu yaşadıklarımız. Efendim, biraz tövbe istiğfara öncelikle, sonra ibadete yönelmeye ve biraz kendi ahlakımıza, ibadetle birlikte ahlakı ihmal etmeden, kendi ahlakımıza, eliyle, diliyle hiç kimseye bir zarar vermeyen, efendim, tekamül etmeye bakan insanlar olmaya ihtiyacımız var.

Ben böyle durumlarda, yani kendimizi çaresiz hissettiğimiz ve her taraftan kuşatıldığımızı, hep İslam dünyasının yaşadığı büyük inkıraz dönemlerinde, büyük o çöküş ve imtihan diyelim, dönemlerinde ulemanın, işte önde gelen büyüklerin neler yaptığına, o devirleri nasıl atlattığına bakmak taraftarıyım. İşte bir Moğol istilasını nasıl atlattılar ve 20. yüzyılın başındaki bütün işte o kayıplar, işgaller; onu daha yakından biliyoruz, bizim dedelerimiz yaşadı. Çünkü efendim, modernizmin, pozitivizmin her taraftan bütün delik deşik hale getirmesi, bizi süzgeç gibi olduk. Yani rüzgar bir esiyor, bütün evimizin içine, her yere giriyor, yani efendim, halifemizi kaybettik, yani 20. yüzyılın başı için söylüyorum, bütün topraklarımız işgal edildi, efendim, alimlerimiz değil mi, savruldular çeşitli yerlere, çeşitli şekillerde. O dönemde mesela ne yaptılar? Dindar insanlar, inançlı insanlar nasıl olup da aktardılar bu bilgileri, bu inancı sonraki kuşaklara? Efendim, Cenab-ı Hakk'a küsmediler mi? Yani bu neden bizim başımıza geliyor? Biz hak yolda değil miyiz? Demediler mi efendim? Bu Cenab-ı küsme meselesini de söyleyeyim; hep kendi kulluk görevimizi ona havale ettiğimiz için sonuçta küsüyoruz ona. Yani şöyle düşünün, şuna benziyor bu, efendim, komşunuzun misafiri var. Yani tabii ki siz ona yardım edebilirsiniz. Ama asıl görev onun; yani o hazırlaması gerekiyor yemekleri, hiçbir şey yapmayıp işte gelip akşam üzeri de size, efendim, "Bana niye yardım etmedin? Bak şimdi misafirime mahcup olacağım, böyle komşuluk mu olur?" deyip de küsüyor. Bunun gibi bir şey, teşbihte hata olmasın. Dolayısıyla bunların hiçbirini yapmayıp kendi kulluklarını sarsılmadan, tabii bir kısmı, hepsi de değil yani, çok da alanlar, çözülenler oldu ama bir kısmı bunu devam ettirdiler. Büyük imtihanlar arkadaşlar, yaşadılar. Bazıları mesela baktığımız zaman, işte ailelerine, onların hikayelerine baktığımız zaman, kendi ailelerine faydaları olamadığı ama insanlığa faydalı oldu. Bazen öyle de imtihan edilir insan, efendim. Çeşit çeşit imtihanlardan geçtiler. Bizim de bu dönemlerde, yani böyle sıkıntı dönemlerinde biraz daha ayaklarımızı sıkı basmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Önce kendi kulluğumuzdan, ahlakımızdan, efendim, başlayarak yaşantımızı bir gözden geçirmek; kazancımız helal mi, şaibesiz mi, temiz mi? Temiz mi yiyoruz, efendim, yediriyoruz? Bunlara bakmak, tabii çok da böyle kendinizi perişan etmeden; çünkü bazen aynı şeyi Ahmet Hamdi Akseki'de söylüyor, "Vicdan neden ahlakın dayanağı olamaz?" meselesini anlatırken, merak edenler onun ahlak ders kitabına bakabilirler. Orada diyor ki; Ahmet Hamdi Akseki, bazılarının vicdanı çok kaşarlanmıştır, yani ben kaba ifadelerle anlatıyorum, o çok nezih bir Osmanlıcayla anlatıyor. İşte bazılarının vicdanı o kadar kaşarlanmıştır ki artık böyle hiçbir sesi çok cılız çıkmaktadır. Hatta neredeyse o vicdan diye bir şey kalmamış ortada, devamlı her konuda kendini haklı görmektedir. O yüzden ona rehberlik edemez. Bazı nazik ruhların da vicdanı o kadar kuvvetlidir ki küçücük bir yanlışından dolayı kendini mahvolmuş, inşa eder, efendim, battım diye düşünür. İşte "Benden adam olmaz" diye düşünür. O da onun için de zararlıdır, sadece vicdanına müracaat etmek. Dolayısıyla bir tek vicdanla ahlak tesis edilemez, mutlaka vahyin müstenit olması gerekir, sağlam ve sarsılmaz bir ahlakın. Der; işte kendimizi haddini aşacak şekilde de eleştirmeden. Çünkü her şeyden kendimizi sorumlu tuttuğumuzda bu bizim bir süre sonra gücümüzü tüketen bir şey oluyor. Yani haddini aşan sorumluluk bize zarar vermeye başlıyor, yapabileceklerimizi de yapamaz hale getiriyor. Oraya da düşmeden; yani bunun aynen savaşlar gibi, kıtlık dönemleri gibi, salgın hastalıklar gibi bir imtihan, salgın bir imtihan olduğunu, bütün dünyada böyle bir imtihan yaşandığını bilelim ve işte bu durumda elimizden geleni yaparak, Cenab-ı Hakk'a sığınarak, efendim, tövbeye, bu çok çok önemli, yani tövbeye çok devam ederek. Çünkü ancak bu şekilde aşılabilir. Eğer bizim sebep, bizim hatalarımızın sebep olduğu bir sonuçsa bu yaşadıklarımız, ancak tevbe ile oradan çıkabiliriz. Efendim, kendimize dönüp görebildiğimiz eksikliklerimizi düzeltmek, göremediklerimiz konusunda Allah'tan yardım istemek ve hiçbir şartta ondan ümidi kesmemek şeklinde biz ancak aşabiliriz sınavlarımızı.

Bir de efendim, meşhurdur, efendimize hitaben söylenmiştir ama Cenab-ı Hakk şimdi; yani az önce okuduğum bir sıkıntıdan dolayı bunu söylüyorum, bir mesajdan dolayı ama bazılarımızın da ihtiyacı olabilir, onlara da gitmiş olsun arkadaşlar. Biz sevdiklerimizle de imtihan oluruz ve çoğu zaman sevdiklerimize faydalı olamayız da, yakınlarımıza faydalı olamayız da, çok uzaktaki hiç bizimle ilişkisi olmayan birisine faydalı olabiliriz. Ben onu şöyle tarif ediyorum; kapalı kapının önünde ömrünü tüketme, başka açık kapılar var; yani o açık kapılara geç ama ben bu kapıdan girmek istiyorum, bu kapıyı çok seviyorum. İşte o da senin imtihanın, benim imtihanım. Yani şimdi çok şahsi şeylere, örneklere girmek istemiyorum böyle umumi bir konuşmada ama mesela şurada şu anda 900 küsür insan bizi dinliyor, acaba benim yakınlarımdan kaç kişi dinliyor? Yani anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla insan çoğu zaman yakınlarına faydalı olamayabilir. Arkadaşlar, bu faydalı olmayı bırakacağı veya faydalı olamadığı anlamına gelmez o kişinin; efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den de bunun örneklerini biliyoruz. Rabbimiz yardımcımız olsun, elimizden tutsun, bizi bırakmasın. Hassas bir konu, titremeye başladı sesim. Efendim, bizim hatalarımız yüzünden bizden sonraki kuşakları nasıl diyelim; bizim hatalarımızla imtihan etmesin diyelim, öyle diyelim, affı mağfiret ediversin şu cehennemden azat günü hürmetine. Onun son dakikalarını yaşıyoruz, bakın sayılı dakikalar kaldı, duanızı artırın, mutlaka çok çok dua edin. Ama duanız, dualarımız bizim tarif ettiğimiz şekilde kabul olmayabilir. Cenab-ı Hak muhakkak bizim duamızdan daha hayırlısını bize verir; yani onda hiç kuşkumuz olmayacak. Efendim, ve vakti, saati vardır, bir yeri vardır; biz onu bilemeyebiliriz. Bize düşen, Allah'a iman eden bir insana düşen; biz Allah Teala'dan bahsediyoruz arkadaşlar; yani siz mesela dünyevi bir iktidar sahibi, yani bir yerde müdür, yönetici vesaire olan birine bile bir taleple gittiğinizde her zaman sizin öngördüğünüz şekilde kabul olmuyor o talep. Ne diyor mesela; şu olmaz ama diyor şunu yapabiliriz diyor; yani değil mi, o uygun değil diyor, şu şekilde yapabiliriz diyor, oraya değil de şuraya yerleştirelim diyor mesela, işte çocuğunuzu veya demek istediğim bizim aramızdaki hiyerarşi ne bile, yukarıda gelenler bazen bizim taleplerimize, efendim, kendilerinin daha uygun gördükleri şekilde karşılık veriyorlar. Nerede kaldı ki Allah Teala? Allah Teala arkadaşlar cimri değildir, hazineleri kısıtlı değildir, verdiği zaman tükenir diye korkmaz, efendim, zor değildir ona hiçbir şey; yani söylemesi ağzın nasıl diyelim; ağızda istinad etmeyelim Cenab-ı değildir. Efendim, düşünememiş değildir, haşa öngörememiş değildir. Dolayısıyla ve kendisi bize söylüyor; dua edin, cevap vereyim diye. Efendim, duanız olmasa sizinle değeriniz var diyor, dua ile ilgili ayetlere Kur'an-ı Kerim'de bakın. Dolayısıyla biz Cenab-ı dua ederiz, yarattığı sonuca da razı oluruz bu süreç içerisinde; yani o duadan o sonuca ulaşana kadar süreç içerisinde de doğru olanı, doğru bildiğimizi değil, doğru olanı bulmaya ve yapmaya çalışırız. Orada da kendimizi çok helak etmeden; çünkü efendim, şeye benzetiyorum ben bunu; böyle acil durumlarda yaralılara müdahale etmem meselesi; yani zaten büyük %95 ölecek birisinin başında bir 3 saat uğraşmaz yani acil durum ekipleri değil mi? Başka yaralılar da varsa o triyaj mı diyorlar, onları sınıflandırıyorlar, tasnif ediyorlar ve orta seviyede olanlara öncelik veriyorlar. Aynen onun gibi arkadaşlar. Onun dışında biz kadere iman ederiz, ettik. Allah Teala kaderimizde ne varsa bizim için hayırlı eylesin ve kalbimizi de ona razı eylesin. Hz. Ali'nin duasıyla dua edelim bir de arkadaşlar. Yani benim görebildiğimden, sosyolog değilim, tarihçi değilim, toplum bilimci değilim, akademisyen değilim; yani ne cesaretle böyle yorumlar yapıyorum, siz de ne diye beni dinliyorsunuz, tam ondan da emin olamıyorum ama işte insan bir mecra bulunca da konuşuyor maalesef. Biz meslek hastalığı diyelim. Efendim, acizane kanaatim; biz 90'lardan sonra yaklaşık yani bu rakamlar; çocuk erkek bir topluma dönüştük arkadaşlar. Anaerkil, babaerkil onları geçtik; yani çocuk erkek çocuk çok önemli, çocuklar çok önemli. Efendim, bütün mesaimizi, sevgimizi, efendim, bütün güç, imkanlarımızı, her şeyimizi onlara harcadık. Hatta imkanlarımızın üstünde hayatlar onlara sunmaya çalıştık. O güne kadar yaşadığımız, benim kuşağım için söylüyorum, bizim yaşadığımız mahrumiyetleri, eksiklikleri, hüzünleri, efendim, bazı nimetleri uzaktan seyretmeyi, efendim, onlar yaşamasınlar istedik ve aman pedagojik davranacağız dedik. İşte pedagoji de bize dedi ki; senin elinde her şey, yani anne yapar çocuğu falan hala da öyle diyor. Dolayısıyla yanlış yapmayacağız diye işte şey psikolojisini bozmayacağız vesaire, çocuk erkek bir aileye dönüştük, ipin ucunu kaçırdık. Efendim, şimdi bilim dönüp bize diyor ki; işte helikopter anne olmanız yanlış falan diyor. [Müzik] [Müzik] Sistematiği var, o sistematiğin dışına çıktığınızda veya bir yerine abarttığınızda o başka bir yerden birleşik kaplar yasası gibi, efendim, ortaya çıkıyor. Peki, de onun dengeli halini nasıl yürüteceğiz? Benim kanaatim, tabii ki zaman ve zemin farkına, dikkate alarak kesinlikle efendimizin sünnetine bakarak düzeltebiliriz. Arkadaşlar, ben ben başka bir yolunun olduğunu düşünmüyorum ve efendimizin sünnetine, yaşam tarzını arkadaşlar bir ucundan deldiğimizde bu ister beslenme olsun, ister misafir ağırlama olsun, ziyafet, ev döşeme olsun, fark etmez; yani ben en küçüklerini söylüyorum sünnetin. Biz hep buralarına odaklanıyoruz. Halbuki efendimizin sünnetinin insanın ilişkileriyle ilgili boyutları var; zayıflara nasıl davranmış, aşağı tabakaya nasıl davranmış, efendim, kadınlara, yaşlılara nasıl davranmış? Mesela bu boyutu var, siyasi boyutu var; yani Peygamber Efendimizin uluslararası ilişkilerdeki duruşu nasıl, yabancı hükümdarlara, elçilere, efendim, nasıl davranmış? Tebliğ konusundaki duruşu nasıl? Yani şimdi geçenlerde çok da sevdiğim bir kardeşimizin bir mesajını okudum sosyal medyada, Ali'nin yazdığı için söylüyorum, diyor ki; işte sizden nasihat mı istedik? Niye bize nasihat ediyorsunuz diyor. Tüylerim diken diken oldu arkadaşlar; yani Peygamber Efendimiz kendisine vahiy gelince oturduğu ve yani bekledi mi insanlar gelsin benden istesin de ben onlara anlatayım mı dedi? Yani hakikat böyle mi müdafaa edilebilir veya böyle mi hakikatin safında yer alabiliriz? Dolayısıyla onun tebliğiyle ilgili sünneti var, aile hayatıyla ilgili sünneti var; yani o sünnetlere dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tekrar ediyorum, zaman ve zemin farkına, kültürel farkları tabii ki dikkate alarak; yani orada da bir şey olmasın; yani kopyala yapıştır o değildir, sünneti yaşamak arkadaşlar. İşte o orada bizim alimlerimizin, tarihlerimizin bunları yorumlamasına ihtiyacımız var. Çok uzattım sözü, bir duyuru da yapmış olayım. Duyuru derken yani bir tanıtım; İslam Düşüncesi Enstitüsünün İDEN'in arkadaşlar, Makasidi Hadis Okumaları, Makası değil, Hadis Okumaları başlığında her hafta dersleri var ve o derslerin kayıtlarını YouTube'a koyuyorlar. Eğer bu şekilde ararsanız, Makası değil, Hadis Okumaları, İDE, İslam Düşüncesi Enstitüsünün bünyesinde, Mehmet Görmez hocamız, efendim, insan onları da dinlerken böyle çok şükrediyor; yani böyle hocalarımız var çok şükür diye orada göreceksiniz; yani hadisler nasıl anlaşılır, nasıl hayata aktarılır, çeşitli başlıklar altında hadisler bize nasıl bir yol çiziyor. Yani neden hadis diyorum, neden hadis diyorum onu da söyleyeyim öyle; halbuki önümde Kur'an var, tefsir var. Tabii ki Kur'an ve tefsiri bizim arkadaşlar nasıl diyelim; kriterimizdir, yani kriterimizdir, çizgimizi çizer. Kur'an bizim neyi nasıl düşüneceğiz, neye nasıl inanacağız onu belirler. Sonra bu inancı, bu düşünceyi günlük hayatın sıradan olaylarına nasıl uyarlayacağız onu da sünnet öğretir arkadaşlar. İşte orayı atladığımız için bak orayı oydular, oranın altını oydular, orayı atladığımız için; Kur'an var okuyoruz, hayat var bir tarafta ne yapacağımızı bilemiyoruz; yani o peki burada söyle şimdi emre bir maruz; yani nasıl yapacağım ben bunu bu aileye, bu çoluk çocuğa, işte beni hiç dinlemeyen, kulak asmayan insanlara nasıl yapacağım ben bunu? Yani işte orada onun nasıl yapılacağının efendim modeli var. Bu yüzden efendimizin hayatını, şemailini; ama hayat deyince hep siyer kitapları akla geliyor. Siyer kitapları da efendimizin bugünkü tabirle söyleyelim; kamusal hayatıdır daha fazla, yani böyle politik hayatıdır, hep müşriklerle mücadeleleri, Yahudilerle, ehli kitapla mücadeleleri falan anlatılır siyerde. İnsanın ilişkileri; yani o nasıl inşa etti, nasıl bir toplum inşa etti, onu ağırlıklı olarak hadis kitaplarında bulabiliriz ve benim hani size bir kardeş tavsiyem olsun; hayatı, sahabeyi mutlaka okumanızı. Her platformda söylüyorum, bu kitaplar arkadaşlar bizim alıştığımız böyle sisteme, sistematikte bizim alıştığımız dilde olmayabiliyor, biraz zorlanabilirsiniz fakat sonuçta bu bir bilim; yani nasıl ki bir başka bilimsel bir metni okurken onun bir dili var, değil mi? Onun şey diyorlar bize; yani bunları işte herkesin anlayacağı şekilde yazsanıza. Ya kardeşim bu bir bilim ya, bilim; yani bunun da kendine böyle bir terminolojisi var. İşte ihlas nedir, takva nedir, efendim, vefa nedir, nasihat ne demektir falan bunları da bilmemiz gerekiyor; yani çünkü biz burada şey okumuyoruz, hani bir öyle kurgusal bir metin, böyle güzel vakit geçirelim diye yazılmış bir metin okumuyoruz. Biz burada efendim, onu da tabii biraz zorlansanız da bir çaba içerisinde olmamız gerekir. Ha, okumak yeter mi? Bugün çok uzatıyorum, Arefe günü, bayram bir bayram neşesi sardıysa demek; efendim, sadece okumanın yeteceğini düşünmüyorum. Arkadaşlar, ben sadece anlamanın yeteceğini de düşünmüyorum. Ulemamız bizim Kur'an'la ilişkimizi 5 mertebede açıklarlar; o oradaki mertebelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi; kıraatül Kur'an, Kur'an'ı okumak; daha orada kaldık biz zaten sınıfta. İkincisi; hıfzül Kur'an, Kur'an'ı ezberlemek; bizim ülkemizde, İslam dünyasında bu işin nasıl olduğunu bilmediğim için ülkemizde diyorum; Kur'an'ı ezberlemek şöyle düşünülüyor arkadaşlar; ya tamamını ezberlersin ya hiç gerek yok ezberlemene; yani ya Hafız olacaksın ya elemtereden aşağısı ile ömür boyu yeter sana şeklinde düşünülüyor. Halbuki Kur'an mealini okurken arkadaşlar ve işte veya tefsirini okurken veya birinden dinlerken sizi çok etkileyen, hayatınıza rehberlik edebilecek olan veya dualarınızda çok yer almasını istediğiniz ayetleri, bir ayet yani birkaç satır, bunu ezberleyin arkadaşlar, bunları namazlarınızda okuyun, günlük konuşmalarınızda bunları kullanın. İnsanlar bakın; biz onu da söyleyeyim arkadaşlar, biz insanlara duyururken aslında önce kendimize duyuruyoruz biliyor musunuz bunu? Ben kendimden biliyorum; yani ben size anlattığım veya herhangi bir yerde birisine anlattığım bir konudan inanın belki de dinleyenlerden çok daha fazla ben kendim etkileniyorum. Çünkü benim kulağımın bunları duymaya ihtiyacı var, benim lisanımın bunları inanmış bir dille telaffuz etmeye ihtiyacı var, dilime yerleşecek, kulağıma yerleşecek, kalbime yerleşecek. Böyle olmasaydı biz Kur'an'ı böyle gözümüzle okusak olurdu ama olmuyor; bakın ağzından çıkanı kulağın duyacak şekilde okuman gerekiyor namazdaki kıraati veya normal işte hatim okurken okuduğumuz metni. Dolayısıyla siz bırakın başkasına faydalı olmayı, sizin kendinizin ihtiyacı var; yani günlük hayatta konuşurken arada hiç olmazsa yani günde bir tane ayet söyleyebilirim birisine, ya bir tane ayet, haftada bir tane söyleyebilirim, bir tane hadis aktarabilin. Çoluğunuza, sırf kendi düşüncenizi aktarmayın, sırf kendi düşüncenize aktarınca ona karşı çıkmak çok kolaylaşıyor ama bir ay yani çekilin aradan, Kur'an'la o insanı karşı karşıya getirin. Fayda eder mi etmez mi onu Allah bilir ama sözünüze değer katın; yani Allah'ın kelamından referanslarla veya hadislerden. İşte ikinci aşama hız süre; biz birinci aşamada onu bile tam yapamıyoruz; yani tecvitli okuyamıyorum diyor, tecvitsiz Kur'an olmaz ki. Tecvitli Kur'an tecvitli nazil olmuştur. Neyse, hangi tarafı düzeltelim? Yani üçüncüsü; Kur'an'ı okudunuz, ezberlediniz, üçüncüsü fehmül Kur'an; Kur'an'ı anlamanız gerekir, anlamamız gerekir. Bu bana sorarsanız bu bütün bir İslami dini ilimler için söz konusudur, hadis içinde söz konusudur; yani hadisin ezberlenmesi de çok kıymetlidir. 40 hadis ezberleyenle ilgili ne kadar efendimizi ezberleyip amel edenle ilgili ne kadar kıymetli müjdeleri var. Üçüncüsü arkadaşlar ameli Kur'an; anlamak, Kur'an'ı anlamak; 4'üncüsü, en son aşamaya geliyoruz; beşincisi; şefaatül Kur'an; yani Kur'an'ın şefaatine nail olmak için bizim önceki o dört aşamayı geçmiş olmamız gerekiyor; kıraat, hıfz, fehim ve amel. Onları aşanlar ya başaranlar tam %100 olmaz her zaman arkadaşlar, çaba sarf edenler, bu yolda çaba sarf edenler; herkes kendi mertebesine göre Kur'an'ın şefaatine nail olacak ve kıyamet gününde ehli Kur'an olarak haşr olacaktır.

Şimdi 33. ayet-i kerimedeyiz Yasin suresinde. Arkadaşlar, bu şu ana kadar olan bölümde biliyorsunuz bir kavme gönderilen 3 peygambere arka çıkan bir şahıstan bahsedildi, onun hikayesinden bahsedildi ve onu öldüren toplumun helak edilişinden bahsetti bu kısa, doğrusunu isterseniz bu küçük hikaye bana her zaman duruşun ne kadar önemli olduğunu göstermiştir arkadaşlar. Hakkın yanında yer almak, doğrunun yanında yer almak; karşımızda yani bugün için söylüyorum, karşımızda böyle ağzı çok güzel laf yapan, mertebesi çok yüksek, makam, toplumsal mevki, konumu yüksek, efendim, böyle hani eskiler "Lügat paralayan" derlerdi, şimdi de böyle akademiktir paralanıyor; yani karşımıza böyle bir takım referanslarla falan konuşan bir şey var, bir toplum var ama yanlış yapıyorlar. Mesela bir konuda bir şeyi yanlış yapıyorlar; yani inanın arkadaşlar sosyal medyaya bakıyorum, ben dünyadan biraz elimi ayağımı maalesef çekmiş durumdayım, sebebini ben de bilmiyorum böyle oldu, yani efendim, mahalle artık benim için şu sosyal medya, oraya bakıyorum arkadaşlar hemen en imanlı insanlar bile bu şeyin etkisi altında kalıyor, bu parıldamanın etkisi altında kalıyor, hemen duruşunu kaybediyor arkadaşlar. Duruşumuzu korumamız çok önemli. Bu adam şehrin öbür ucundan koşup gelen adamın hikayesi bu açıdan benim için çok çok teyit edicidir. Çok size tavsiye ederim, Fizi'ler Kur'an'dan da burayı okuyun. Çünkü Seyyid Kutub merhum kendisi sosyoloji tahsil ettiği için Kur'an kıssalarını, benim acizane kanaatim, yani günümüzde ulaşabildiğimiz yani rahatça okuyabildiğimiz tefsirler arasında Kur'an kıssalarını en güzel yorumlayan tefsirdir benim kanaatime göre. Diktikten sonra ne dedi? Elmalılı Hamdi Yazır merhum, efendim, şuradan o cümlesini tekrar edelim. Bu tebliğden sonra yani Cenab-ı Hakk bize peygamberlere nasıl nasıl diyelim; kimin yandaşı olduğunuz nasıl ortaya konur; sonunda ölüm bile olsa, sonunda ölüm bile olsa bu safların net olması çok önemlidir arkadaşlar. Nerede yer aldığımız çok önemlidir; benim acizane kanaatim; ben ümmet-i Muhammed'i sevindiren, ümmet-i Muhammed'in düşmanlarını üzen oluşumların, duruşların içerisinde yer almamız gerektiğini düşünüyorum. Bu benim kanaatim. Efendim, bu tebliğden sonra bir de akli delillerle tenvir olunarak; şimdi burada 33. ayetten itibaren akli delillere; yani Cenab-ı yaratılış, oradaki düzen, intizam ve o yaratılışın başlangıcı vesaire konularında düşünmeye teşvik ediyor Yasin suresinin, efendim, bir hayat ve ölüm yani suresi olması bu açıdan çok anlamlı. Burada efendim, kupkuru arzdan hayatın nasıl meydana geldiğini ve sonra en sonunda da nasıl Cenab-ı döneceğimizin hikayesi burada baştan sona hatta detaylı bir şekilde anlatılmış olunacak. İşte akli delillerle tenvir olunarak buyuruluyor ki diye 33. ayete kerimeye geçti. Ne diyor burada Rabbimiz; şöyle mealen hiç olmazsa bir önce ne anlatacağız onu bir hatırlamış olalım ve ayetin; lâhümül arzul made; ölü arz, ölü yeryüzü onlar için bir ayettir, ölü toprak onlar için bir delildir. Ve ehli biz onu diriltiriz ve ahira minna habben ve ondan taneler çıkarırız, o ölü toprağa diriltiriz ve ondan taneler çıkarırız, hep hububatın bir tanesi anlamına geliyor, femin ve onlardan yerler. İşte bu Allah'ın varlığının, gücünün işaretlerinden bir tanesidir. Şimdi biz mucizeyi nerede ararız? Genelde biz neye mucize deriz arkadaşlar? Hakikaten mucize kelimesini sözlük anlamına da baktığınızda sıra dışı şeyler; yani olağan, her gün alıştığımız hadiselere biz mucize demeyiz. Mucize onun dışında olan, o nasıl diyeyim işlerin devam etmesinin kanunlaşmış şeklinin dışında cereyan eden, o tabiat kanunlarına aykırı cereyan eden hadiselere mucize denir, insanlar ona mucize derler. Benim acizane yaklaşımım ise arkadaşlar; gerçekten her gün değil, keşke her gün her an olsa duanıza muhtacım bu konuda ama ağırlıklı olarak ben sıradan görünen olaylardaki mucizeleri görmeyi çok severim; yani ne bileyim şimdi mesela şeye bakarım, bu çok anlattığım bir örnektir bak çok sıradan bir şey; kışın işte eviniz üşür değil mi, üşürsünüz evde şey kombiyi bir derece yükseltirsiniz, hadi 2 derece olsun, 2 derece yükseltirsiniz; yani 18'de 20 yaparsınız biraz daha sıcak olsun diye, fatura ne olur arkadaşlar eviniz 18 değil de 20 olursa gelen fatura ne olur? Burada biz 100 metrekare bir evden bahsediyoruz; yani 100-150 neyse düşünün şu koca kainatı, koca evreni her gün Cenab-ı Hakk nasıl bir şeyle ısıtıyor? Yani o sıcaklık toprağa vardığı zaman oradaki bütün hayat uyanıyor, ağaçlara vardığı zaman o ağaçlardaki hayat uyanıyor; yani nasıl bir güç, nasıl bir ikram, nasıl bir lütuf? Bu kadar büyük bir dünyanın 2 derece veya 5 derece ısıtılması, yaz geldiği zaman, bahar geldiği zaman veyahut da mesela böyle yüksek bir yerden daha böyle sahile doğru bir yere indiğimde arabadaki termometreye bakarım, efendim, işte yukarısı diyelim 7 derecedir, aşağısı 9 derecedir. Aman Allah'ım 2 derece ısındı şimdi bütün bu mahalle diye düşünüyorum; yani nasıl bir yakıt var burada? Yani nasıl bir ikram var? Hani hiçbir ücret ödemeden karşılığında. Bu bir tanesi; yani böyle her şeye, her şeye böyle bakabilirsiniz arkadaşlar. Allah Teala da bize Kur'an-ı Kerim'de insanların çok alıştıkları için nimet olduğunu fark edemedikleri, çok alıştıkları için nimet olduğunu fark edemedikleri asıl nimetlere dikkatimizi çeker. İşte asıl nimet arkadaşlar, asıl nimet sizin ve bizim kurduğumuz 15-20 çeşit yemekle döşenmiş iftar masası değildir; asıl nimet toprağın hala kendisine atılan taneleri bitirebiliyor olmasıdır, vakti saati geldiğinde. Mesela bu ayet; ve câlâ fiha cennetin minnahiyin ve ânî ve efendim meyvelerinden yesinler ve cehennafiha cennet ve orada bahçeler yapmamız, bahçeler yapmamız minnahilin ve aminal oyun ve o bahçelerde pınarlar fışkırtmamız, o yeryüzünde yani o yeryüzünden pınarlar fışkırtmamız; bütün bunları niçin yapıyor? Niye kulum mümin onun meyvelerinden yesinler diye, efendim, ve ma amile tu aihim ve ellerinin bitirdiği, ellerinin ürettiği yani şeylerden yesinler diye efeleriye kurun hala şükretmeyecekler mi diyor Allah Teala. İşte şimdi bu iki ayetin tefsirine bir bakalım sizinle beraber ve ayetin hem bir ayet; yani Allah Teala'nın kudretinin kemaline ve ölüleri diriltebileceğini açık bir delil ve alamettir. Ne lehum onlar için, onlar dediği o gafil münkirler, o iki şey, o kişiyi öldürenler başta olmak üzere; yani bütün o onun, onların konumunda yer alanlar için; yani kendisine hakkı hatırlatan, Allah'ı hatırlatan, Allah'ın yolunu hatırlatan insanlara böyle şiddetle karşı koyanlar için bir ayettir. Bir Cenab-ı Hakk diyor ki; yani ben mührümü bastım, işaretimi vurdum diyor, bunu düşünün diyor, bu işte sizin yaptığınızın yanlış olduğunu gösteriyor diyor. Fakat tabii bu ayetleri de okumaya istekli olmak gerekiyor arkadaşlar. Yoksa yani Cenab-ı Hakk bize böyle bir gece bir melek göndererek böyle mucizevi bir şekilde bizi iman ettirmiyor; bizim önümüze sunuyor hidayet ve vasıtalarını, bu insanların Hızır karşılaşması gibi bir şey; yani Hızır her gün senin belki kapına geliyor veya her gün belki karşına çıkıyor, belki her gün karşılaştığım birisi Hızır; yani ama göğsünde bir tabela yazmadığı için senin de dikkatin ona odaklı olmadığı için, aman belki Allah'ın kıymetli bir kuludur diye bakmadığın için insanlara kaçırıyorsun o fırsatı. Çünkü o kendisini tanıtmıyor, belki o da kendisini bilmiyor. İşte Allah'ın mucizeleri de böyle. Allah Teala'nın kudretinin kemaline ve ölüleri diriltebileceğine açık bir delil ve alamettir. Ne lehum onlara, o gaf

Seçilmiş demek istifa da seçmek demek; bunun bir istifa olduğunu söylemek yani işte o en ilkel halinden, varlığın o en ilkel halinden aşamalardan geçe geçe geçe geçe… Şu aşamada şöyle oldu, bu aşamada böyle oldu. Hep böyle kuvvetli genler, efendim, seçildi. Seçen olduğunu gösterir; buraya bir müdahale eden bir akıl, bir irade olduğunu gösterir. Çünkü istifanın her mertebesi seçme, seçilme değil mi? Tekamülün azadisinde de seçilme var; yani şu genler seçiliyor veya şu hücreler aktarılıyor. İstifa’nın her mertebesi feyokat, tabiat, tabiatın üstünde bir tekemmül arz eder, bir mükemmellik gösterir. Yani bir yerde seçim varsa bir irade vardır. Sureyi en ama bakınız demiş, 95 ayet diye işaret etmişler, biz bakmadık şu anda. Sizler notaları ve bakarsınız. Bu suretle ölü arza hayata başlayan bir hayat verilir; önce bitkilerden başlayan bir hayat verilir, ondan habbeler çıkarıldığı ve böyle tek hücrelilerden başlayan bu hayatın insan hayatına doğru terbiye ve tekemmül ettirildiği… Latif bir imtihan tarzında, belli bir ihtar olarak buyruluyor ki şimdi ama öncesinde neler neler söyledi, ne diyor? Bu suretle ölü arzda arza hayata, nebati’den başlayan, önce bitkisel bir yaşam formu yani topraktan canlandı, ondan habbeler çıkarıldı ve böyle tek hücrelilerden, tek hücreli varlıklar, biyolojiden hatırlayın, başlayan bu hayatın insana doğru terbiye ve tekemmül ettirildiği, insana doğru evrilerek tekemmül ettirildiği… Latif bir imtinam tarzında, çok böyle latif bir… Yani bir nimeti hatırlatmak demek; yani karşımdakine işte sana ne iyilikler ettim falan ama bunu çok latif bir şekilde yapıyor Cenab-ı Hak. Yani biz sizi nasıl var ettik, hayatınızın devamı için ölü toprağa nasıl dirilttik, oraya bakmıyor musunuz? Toprak bir bitki bitirmese ne olur sizin haliniz? Efendim, kendiliğinden mi olduğunu düşünüyorsunuz bunun diye? Yani bu bir tek cümle içerisinde bütün hayatı tefekkür etmemizi emreden ifadeler var. Belli bir icaz ile, çok edebi değeri çok yüksek, az sözle çok şey ifade eden, mucizevi bir lisanla ihtar olunarak buyuruluyor ki ondan bir hap, tek bir tohum çıkardık da, fakat şimdi ondan yiyorlar. Belli ki bu şöyle demektir: O insanları dahi yarattık da, o daha nelerden yiyip duruyorlar? Sonra onların terkibi ve terakkisiyle, yani çeşitli terkipler oluşturup ilerlemesiyle… Bu yaratılışın bir hasta, hayati insaniyenin idame ve tekemmülâtı esbabına inayet buyurulduğu anlatılmak üzere de, yani o tek hücrelerin birleşerek terkipler oluşturarak ve yüksek hayat formlarına evrilerek, hayatı insaniyenin, insan hayatının idame ve tekemmülâtı esbabına, onun sürdürülmesi ve giderek daha mükemmelleşmesinin sebeplerine… Yani insan nasıl diyeyim, hayatını sürdürülmesi ve giderek daha seçkin, daha mükemmel hale gelebilmesi için gereken ne şartlar varsa onların hepsine de Cenab-ı Hak inayet buyurduğu için, o şartların gerçekleştiği anlatılmak üzere buyuruluyor ki… Ve annemin mutlaka… Cennet, orada cennetler… Cenk burada. Cennet kelime anlamıyla kullanılmıştır arkadaşlar, ıslahi anlamındaki ahirette gideceğimiz cennet değil, bahçeler anlamında. Hem onda o arzda cennetler yaptık. Yani şöyle bizi mesela o en ilkel formda bırakabilirdi, tarım öncesi toplumun döneminde biz kalabilirdik yani orada durdurabilirdi yani Cenab-ı Hak. Efendim, o tek hücreli hayatı üretip terkip terkip ve telif ederek, hep bütün bilgiler birbirine eklenerek… Efendim, hafıza, hafızadaki bilgilerin birbirine aktarılması, sebep sonuç ilişkilerini üretecek… Hz. Adem’in yaratılışında işte meleklere üstün kılındığı taraf odur; bir takım gözlemler yapıp ondan sonuçlar çıkarabilecek, o sonuçları birleştirerek yeni sonuçlara varabilecek bir tümdengelim, tümevarım yöntemlerine vakıf ve bunlarla bilgiler üreterek… [Müzik] Onun mahsulünden, Allah’ın verdiği meyvesinden, hasılatından, vamağı ameliyatı, pekmez ve teferruatı gibi mamulatından, yani Allah’ın verdiği şekli ile veya kendi ellerinin ürettiklerinden yesinler, intifa etsinler diye, faydalansınlar diye… Bu manaya göre yani böyle anlam verebilmemiz için münfe merihide la vardır. Vakfı olmaz, orada durulmaz, mal mafi… Burada manın nafiye olması da tecvit edilmiştir. Buna göre mümtemeliği de vakıf caiz olup mana şöyle olur: Mahsulünden yesinler, onu onların elleri yapmadı yani o bağlara bakmaları, suyu çapası gibi işlerine çalışmaları iktidar ederse de alıp intifa edecekleri o mahsul onların sonu o değil, Allah’ın verdi. Yani bir vakıf yerinin değişmesi veya bir ma… Sonsuzluk masumudur, ismi mevsul masumudur gramer açısından. Yani ikiye de iki şekilde de olabilir. Bu ikisine göre anlamın nasıl değişebileceğini de bize hatırlatıyor arkadaşlar. Dolayısıyla biz meal okurken ne yapmış oluyoruz biliyor musunuz? Bu çok anlamlılıktan bir tanesini tercih ediyor meali yazan, bizde sadece o söyleniyor zannediyoruz o ayeti kerimede, unutmayın arkadaşlar. Her meal bir eksiltmedir, eksik asıl metinden, yani Kur’an için söylüyorum bunu, eksiltme yapmadan çeviremezsiniz. Hatta bazı yabancı yazarların edebi değeri olan eserlerinde bile terimleri vesaire aktardığı zaman bizim dilimize hiçbir şey ifade etmiyor bizim için. Çünkü o terim yaptığı bütün o Batı medeniyetinin efendim tarihi sürecini, oradaki bütün o olayları, bütün o işaretleri anlayabilmeniz gerekiyor o metni anlayabilmek için. Türkçeye çevrilmiş olması yeterli olmuyor yani anlamanız için. Dolayısıyla bunu da bilelim yani böyle bir küçük bir sunum yapmış oldu bize yani… Şunu demek istiyor burada, Cenab-ı Hakk’ın bize nimet olarak hatırlattığı şeyler bir arzdan çıkanlar, bir de senin ellerinle yaptıkların. Fakat ikinci yoruma göre siz onu kendi elinizle yapmadınız, bunları Allah yarattı diyor. Niye? Ama ben kendim ürettim; işte bu bana tohumunu ben ektim, bu bahçeyi ben ürettim, bakımını yaptım, mahsulatı topladım falan tamam da, yani onun o ilk tohumunu kim yarattı? O toprağa o bitkiyi yetiştirecek şekilde kim yarattı? Şimdi deminden beri aklıma geliyor, bu kadar ciddi bir konunun içinde fıkra anlatmak çok yakışıksız ama çok hoşuma gidiyor bu fıkra, sizinle paylaşayım. Bu da bir bayram şeyi olsun, bir neşesi. Çünkü hüzünlü bir başlangıç yaptık, yakışmadı. Efendim, insanlar öyle bir aşamaya gelmişler ki artık, güya fıkraya göre insan üretebiliyorlarmış, kendileri yaratıyorlar yani yoktan, normal yolların dışında yani… Ve Cenab-ı, kafa tutmuşlar, demişler ki artık sana ihtiyacımız yok, biz insanı kendimiz yaratabiliyoruz. Cenab-ı Hak onlara demiş ki nasıl yapıyorsunuz? Nasıl yapıyorsunuz? Onlar da demişler ki önce bir avuç toprak alıyoruz. Orada durun, demiş, kendi toprağınızı yapın önce yani… Toprak varsa oradan bir şey üretmek kolay, toprağa mı üret bakalım, sen kendi toprağını üret bakalım diyor. Çok tam da burada onu söylüyor yani: Sen kendi elimle yaptım ben bunu diyorsun ama işte iklim olmasaydı, bir fırtına, bir kasırga gelseydi, efendim o toprak onu üretmeseydi, tohum hastalıklı olsaydı, bir salgın gelseydi, üretebilecek miydin? Yani onun için yani insanın kendi mesela zenginler zenginliğiyle övünüyor, alimler güzelliğiyle övünüyor, yetenekliler yetenekleriyle övünüyor. Arkadaşlar, kim verdi peki buna? Bunu kim verdi? Diyor ki ben çalıştım da oldu. Ya tamam da, aklın olmasaydı senin, 70-60 puan zekanın olsaydı, efendim yapabilecek miydin o zaman istediğin kadar çalış, ulaşabilecek miydin buna, anlatabiliyor muyum? Onun için şükür arkadaşlar, bütün kendi çalıştığımız, çabaladığımızı zannettiğimiz nimetlerin de temelinde, onların da en merkezinde efendim Allah’ın vergisinin olduğunun farkında olmak demektir. İşte bu yüzden efeler yeş-kur’un hala şükretmeyecekler mi? Şirk ve küfrandan vazgeçip tevhid-i iman ile ibadet ve kulluk etmeyecekler mi? Sadece toprağa bakmanız bile yeterli. Geylani’nin Futuhu isimli eserinden aldığı bir şükür açıklaması var, izahı var, onu da yaparız diye düşündüm ama işte başlarken fazla konuştum, sizi de biraz hüznüne gark ettim. Aslında yersiz olmuş demek ki… Burayı bayramdan sonra yakalayacak artık. Hepinize hayırlı bayramlar şu arefe gününde… Efendim buradaki işte 1400 kişi arkadaşlar, birbirimize dua edersek, tanıdıklarımıza açın telefonunuzun rehberini arkadaşlar, o isimlere her ne sıkıntıları, her ne ihtiyaçları varsa dua edersek inşallah o bizde bir bilinç oluşturacaktır. Öncelikle yani dua işimizi Allah’a havale etmek değildir, kendimize de bir bilinç oluşturur. Öncelikle yani neyi istiyorum ben? Nedir benim hayattaki hedefim? Neyi önemsiyorum? Karşımdakinin neye ihtiyacı var, mesela birine dua ediyoruz, neye ihtiyacı var? Bunun farkına varmamızı sağlar yani dua bizde bir bilinç oluşturur hedeflerimiz, isteklerimiz konusunda. Ve tabii ki yani ilahi yardım, ilahi lütfundan kapısını açar. Yani doğada arkadaşlar samimiyet ve zillet esastır. Yani sizden birisinin ezberlenmiş bir takım laflarla gelip onları böyle ruhsuz bir şekilde okuyarak, 23 Nisan şiiri gibi okuyarak böyle sizden yardım istediğini düşünün. Yani bir de böyle gözyaşlarıyla halini arz ederek yardım istediğini düşünün. Aynı şey değildir, doğada samimiyet ve zillet esastır, kendi kelimeleriniz esastır. Cenab-ı açın isteyin hepimizde ama sonuçtan razı olarak Allah Teala’nın verdiklerinden, uygun gördüklerini… Bu da bizim kulluğumuzun imtihanıdır arkadaşlar, razı olarak doğadan da vazgeçmeyerek… Efendim, hayatımıza devam edeceğiz, bayramlarımız bayram olsun inşallah. Rabbim gönüllerimize inşirah, hayatlarımıza istikamet, bereket, hidayet etsin efendim. Çok verip azanlardan, efendim az verip kapı kapı dolaşanlardan etmesin bizleri inşallah. Ben alıştırdığı, alıştığımız nimetlerden de mahrum etmesin, sahip olduğumuz o nimetlerin şükrünü eda edenlerden olmayı nasip etsin. Efendim, hepinizi Allah’a emanet ediyorum. İnşallah bayram ertesi görüşmek üzere.