Transcription
Herkese hayırlı sabahlar arkadaşlar. Elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu Ala ressulullah. Bugün sizlerle Yasin suresini okumaya devam edeceğiz. 41 ayete gelmişiz, yani 40 ayet okumuşuz bugüne kadar ve 10 ders yapmışız. Yani 10 derste yaklaşık yarısını okumuş oluyoruz Yasin suresinin. Umarım kalan yarısı daha çabuk bitecektir. Çünkü buradan sonra hakikaten çok hızlı geçmiş Elmalı merhum. Hatta bazı ayetleri sadece mealen verip geçmiş. Tabii önemli olan hız değil arkadaşlar. Önemli olan anlamak. Hepsinin anlama iddiasında değiliz ama bizim için en gerekli olanı bulup çıkarmayı nasip etsin. Hiç olmazsa Rabbimiz her okuyuşumuzda, çünkü her okuyuşumuzda muhakkak başka bir yerimizi tamamlıyor Yasin suresi.
Rivayete göre, sağlık derecesini araştırmadığım bir rivayete göre, Adem Aleyhisselam yaratıldığında ceset olarak ilk önce yaratıldı, ruh o cesede girmek istememiş. Çünkü ruh için ceset bir zindan, bir hapishane gibidir arkadaşlar. Yani ruhun gücü sınırsızdır, hareketleri sınırsızdır. Ama beden çok çok sınırlıdır ruha kıyasla. Dolayısıyla kendisi için bir hapishane gibi beden. İşte rivayete göre Yasin suresi okunduğunda ruh bedene çok kolay girmiş. Zaten burada yaratılışla ilgili ayetleri okuyoruz, biliyorsunuz hayli zamandır. Ve işte o yüzden de ruh bedenden ayrılırken, o alıştığı kalıplardan çıkarken diyelim, zorlanmaması için de Yasin suresi vefat anında da okunur imiş. Bu rivayetin sıhhat derecesini bilmiyorum, tekrar belirteyim. Zaten surelerin faziletine dair rivayetler genellikle zayıf rivayetlerdir arkadaşlar. Fakat biliyorsunuz, tergib ve terhibte kullanılabilir bu rivayetler. Yani bir rivayetin zayıf olmasıyla uydurma olması aynı şey değildir.
Efendim, bu zayıf rivayetleri dinin aslında olmayan yeni bir hüküm inşa etmek için kullanamayız ama aslında var olan bir hükme rağbetimizi artırmak için veya işte o bir şeyse, sakıncalı bir davranışsa ondan kaçınmamız konusunda bizi teşvik etmesi için terhibte kullanabiliriz. Doğrusunu isterseniz ben, ben dahi yani, zayıf da olsa bir surenin faziletiyle ilgili veya bir ibadetin faziletiyle ilgili, bir vaktin faziletiyle ilgili, genelde bu faziletle ilgili rivayetler biraz zayıf rivayetlerdir genellikle. Efendim, bir rivayeti okuduğumda ben teşvik oluyorum, yani onu yapmaya daha fazla istek buluyorum içimde. Bu insani bir şey, yani manevi alanda da biraz kaba saba olacak ama mazur görün, manevi alanda da arkasından koşmak için bir havuca çoğumuzun ihtiyacı var arkadaşlar, çoğumuzun. İnsanların büyük çoğunluğu böyledir. Maalesef çok küçük bir azınlık bir şeyi sırf güzel olduğu için yapar, sadece güzel olduğu için. O iş güzel olduğu için, ondan hiçbir fayda elde edemeyecek olsa bile veya da kendisine hiçbir şey vaat edilmemiş olsa bile, bir çıkar, maddi manevi fayda vadedilmemiş olsa bile, sırf güzel olduğu için onu yapmak, güzel olduğu için yapacak olan çok çok azdır. Tepedeki birkaç seçkin ahlaklı insandır, geriye kalan büyük çoğunluk arkadaşlar bir vaat ile teşvik olur. Yani bu vaat eğer uhreviyse işte bu dindar bir karakterdir. Dindar karakter illa dünyada bir karşılık beklemez, uhrevi bir karşılık da onu motive eder o işi yapmak için.
Dolayısıyla bu insanın da, işte bunlar hep efendim merhum Muhammed Hamidullah'da benim okuduğum tespitler, bu insanın da uhrevi bir takım teşviklere, nasihatlere, sürekli cennetin, annemin ona anlatılmasına, hesabın, kıyametin, mizanın ona hatırlatılmasına ihtiyacı vardır. Bunlarla hep kendisini frenler, kendisine hakim olur. Ben bunun acizane bugünkü sosyal medyada büyük çoğunluğun söylediğinin aksine olarak bunu aşağı bir seviye, hor bir seviye olarak görmüyorum. Elbette ikinci sınıftır, yani en tepedekiler gibi değildir fakat İslam'ın hedefi de sadece en tepedekiler değildir zaten. İslam Allah Teala'nın koyduğu bir nizamdır. Allah Teala yarattığı kulları bilmektedir. Bu kullar içerisinde o küçük azınlık, o küçük seçkinler inşallah bütün toplumlarda öne geçerler, kıymetleri bilinir, liderlik ederler, toplumları bir yerden alıp bir yere götürürler; ilmi konularda, sanatla ilgili konularda, efendim siyasette, teknolojide her alanda. Yani onlar küçük bir azınlıktır, geri kalan büyük çoğunluk için arkadaşlar motivasyon şarttır. Eğer bu motivasyon sadece dünyevi bir motivasyonsa o insan seküler bir insandır. Yani şu işi yaptığında şu kadar para kazanacaksın, bu işi yaptığında şu mevkiye geleceksin, sırf bunlara bakıyorsa birisi maalesef bu artık bizim kendi camiamızda da çok normal görülmeye başlandı. Efendim işte diyoruz ki ne ile motive edeceğiz biz bu insanları çalışmak için değil mi? Yani ahiretteki karşılık yetmiyor. Çünkü geriye kalan eğer insanlar, eğer cennet ve cehennemle, hesapla, mizanla, Allah korkusuyla, Allah sevgisiyle motive oluyorsa bunlar da dindar insanlardır. Yani bunlara inanan, iman eden insanlardır. Dolayısıyla bu da bizler için bizim dindarlığımızı gösteren ama ne de olsa en tepedekilerden olmadığımızı gösteren bir durumdur arkadaşlar.
Böylece kendimizi de, kendi halimizi de doğru bir yere konumlandıralım. Eğer çok seçkin olsaydık dini anlamda, yani söylüyorum, ben diğer dünya seçkinlerini bilmem, yani o konuyu anlattığımız zannetmeyin sakın, dini anlamda çok seçkin olsaydık, cennet ile bir ayet, bir hadis duyduğumuzda heyecanlanmazlık, o kadar heyecanlanmazlık yani bizi Allah'ın hoşnutluğu bir en büyük etki olurdu üzerimizde her zaman. Allah'ın hoşnutluğunu kazandıracak bir amel bize hiçbir dünyevi uhrevi bir geri dönüşü olmasa bile bizim için yeterli olurdu o teşvik. Eğer böyle hissediyorsanız her zaman ne mutlu size öyle diyelim yani. Arkadaşlar ben doğrusunu isterseniz tergib ve terhib konularında tekrar başa dönecek olursak bu zayıf rivayetlerin bile teşvik edici olduğunu düşünüyorum. Dileyen bırakabilir dinlemeyi, çok da şey değil, siz söyleyin bizim için hedef değil sayılar efendim. Yani bir mübarek gecede işte kılınacak bir namazın ya da işte bir cuma günü okunacak bir surenin, şu vakitte okunacak bir surenin şöyle bir karşılığı olduğunu bilmek beni motive ediyor, bak ifşa ediyorum kendimi. Demek ki ikinci sınıf dindarlık hususunda bir şeyler anlatıyor. İşte bu da çağımızı tanıtıyor bize arkadaşlar. Yani körler ülkesinde şaşılar padişah olurmuş, maalesef maalesef ya da cahil cesareti değil bilemiyorum ya da ben kendime baktığımda başka türlü var olmayı ve gelemediğim için ve buna ihtiyacım olduğu için yani sizi düşündüğümden değil efendim kendim için yapıyorum bunu, kendime iyi geldiğini düşündüğüm için.
Şimdi 41. ayetteyiz arkadaşlar, hangi bölüm? Bu bölüm Yasin suresinin hangi bölümündeyiz? Varoluştaki, yaratılıştaki eşsiz düzenin, olağanüstü nimetlerin bize hatırlatıldığı ve bu nimetler vesilesi ile de Allah'ın varlığının bilinmesi ve hani hazmedilmesi, sindirilmesi, iliklerimize işlemesinin temin edilmeye çalışıldığı bölüm. Çalışıldığı demeyelim, Allah Teala'nın böyle bir şeye çalışmaya ihtiyacı yok ama bize bir gayret düşüyor. Yani bunlara bakarak onun varlığını kendi iç dünyamıza yerleştirmemiz gerekiyor. Arkadaşlar bunu, buna Allah'ın ihtiyacı yok, bizim ihtiyacımız var. Çünkü onu kendi içimizde doğru yere yerleştirmediğimizde, Allah inancını arkadaşlar sadece takılıp çıkarılan bir aksesuar gibi dışarıda kaldığında, bizim dışımızda kaldığında hep böyle bir dışarıdan payamdayla, hani böyle hatırladığımızda, böyle içimizde yani kendiliğinden, spontanı kullanıyoruz böyle, hatırlamaya ihtiyaç duymadan, bize birisinin hatırlatmasına ihtiyaç duymadan her an onu kendiliğinden, tabii olarak yani hiçbir zorlanmaya gerek kalmaksızın tabii olarak hatırlayabilecek, daha doğrusu hiç unutmayacak hale gelmesi, Allah inancının bizim iç dünyamızda hayatımıza çok büyük bir kalite getirir arkadaşlar. Her anlamda. Yani ticaret yapıyorsanız o konuda, sanat yapıyorsanız o konuda, sosyal işlerde çalışıyorsanız o konuda, yani işlerinizde, ahlakınızda, ilişkilerinizde, efendim her anlamda ve hatta kendinizi kendinizle barışık olmanızda, kendinizi affetmeniz, hani bugün çok moda şeyler var ya kendini affetmen, kendine saygı duyman konusunda dahi. Çünkü sen kendini o zaman Allah'ın gözünden göreceksin. Yani bilmem anlatabiliyor muyum? Biraz iddialı bir söz, ne demek kendini Allah'ın gözünden yani. Sen Allah'ın eserisin, sen Allah'ın, Allah Teala'nın sevip de beğenip de var ettiği ve bu alemi eğer bir cenab-ı yaratma gücünü, yaratışının halk vasfının sergilendiği bir yer olarak görecek olursak, sergiye koyduğu eserisin yani. Dolayısıyla hani o gözle kendine bakmana ve dolayısıyla kendini ziyan etmemene, kendine şifa olmana da yardım edecek bir içselleştirme olur bu. İşte bunu sağlamak için bunlar hep anlatılıyor. Ama bunu yapmak da bize bırakılıyor. Arkadaşlar bu işte insan olmanın doğal sonucu bize bırakılıyor. Yani onu yapmayı biz seçmemiz lazım. O inancı biz seçmemiz lazım, onu içimize yerleştirmeyi biz başarmamız lazım. Bunu yapamadığımız zaman takılıp çıkarılan bir aksesuar gibi olduğu zaman ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar? Tabii ki hiç yoktan iyidir, yani hiç kabul etmemekten iyidir. Çünkü hiç kabul etmemek, Allah'ın yani bir yaratıcıyı, Allah'ın varlığını hiç kabul etmemek insanın anlam zincirinin kopması, bütün o emeklerinin, çabalarının karanlıklar içerisinde, karanlıklar içerisinde arkadaşlar zaten öyle tasvir ediliyor Kur'an-ı Kerim'de de, karanlıklar içerisinde el yordamıyla yönünü bulmaya çalışan bir insan gibi. Yani zifiri karanlık içerisinde kalması demektir. Allah korusun, bu hani benim öyle bir hayatım olmadığı için hayal bile edemeyeceğim bir şey, siz söyleyin boşluk, büyük bir boşluk içerisine düşmesi demektir insanın sadece kendisiyle kalması demek. Allah hiç kimseyi o durumda bırakmasın yani öyle diyelim. O yüzden mesela insanlar, o insanlar için o kadar temel bir ihtiyaçtır ki hayatını anlamlandırabilmek için, bu gidişin nereye doğru olduğunu bilebilmesi o kadar temel bir ihtiyaçtır ki arkadaşlar. Bunun adına Allah diyemeyenler başka başka tanrılar üretir o ihtiyacı karşılamak için. Şimdi bu böyle dışarıdan, yani dışarıda kalmış içimize geçmemiş ve işte hatırlatıldığı zaman ve konuşulduğu zaman; evet tabii ki Allah var, Allah bizi yarattı ve tabii ki biz onun kuluyuz falan deyip ama sonra gene ben onlara şey diyorum, yokmuş gibi yaşayanlar. Allah var deyip yokmuş gibi yaşayanlar, Allah korusun. Yani bunu kendimize yakıştırmak istemiyorum ama bazen bizim bile böyle yaptığımızı düşünüyorum yani düşünmüyor değilim. Şimdi bu neye sebep oluyor? Arkadaşlar bu da o içimizdeki ışığın zayıflamasına sebep oluyor, loşluklar. İşte diğeri inkar eden zifiri karanlıkta, içselleştirmiş olan nur içinde. Yani bütün her yer her şey pırıl pırıl. Onun için arkadaşlar hiçbir fedakarlık zor gelmiyor; sabah namazına kalkmak zor gelmiyor, erken yatmak, yani sadaka zekat vermek yani kim emretti bunu? Allah, tamam bitti, uyuyor yani bitti yani hiç tartışmaya bile gerek yok. Biz böyle gel git yapar mıyız, edebilir miyiz acaba, işte sürdürebilir miyiz falan diyene kadar o atı alıp köprüyü geçiyor arkadaşlar. Onlar böyle bir aydınlık içindeler ve aydınlığa doğru gidiyorlar. Diğeri zifiri karanlık içinde el yordamıyla işte böyle körler gibi, o Saramago'nun Körler kitabı, Körlük kitabını da okumanızı tavsiye ederim yani çok tabii karanlık bir roman ama bir okuyun, insanın zifiri karanlıklar içerisinde kalması ne demek. Diğeri işte o dışarıda ışık içinde değil dışında böyle iki de bir o ışığı alması, o ışığı yakması, o ışığı tutuşturması falan gerekiyor yani böyle tamamen aydınlanmış bir zihin ve kalp değil tabii onun durumu, onun derken aslında bizim durumumuz, onu söylemeye çalışıyorum işte. Allah Teala o ışığı alıp içimize yerleştirmeyi, aklımıza kalbimize yerleştirmeyi bize bırakıyor. Bu bizim tercihimiz olduğu zaman işe yarayacak. Çünkü yoksa öbür türlü melekler var zaten, melekler zaten hiçbir şekilde isyan etmeyecek şekilde yaratılmışlar, onların içi dışı pür nur zaten arkadaşlar. Peki sakın buradan bir karamsar netice çıkarmayın. Aslında insanın kendisi için nelere muktedir olduğunu anlatan bir söylem bu dikkat ettiyseniz. Yani içinizi dışınızı pür nur yapmak, imanın ışığında yol almak insanın bir seçimine, bir kararına kalmış bir şeydir. Yani çok da imkansız değildir. Sadece birbirine zıt şeyleri, tamamen zıt şeyleri aynı anda istememesi lazım. Yani ben hem elimde bir meşale ile yürüyeceğim yağmurun altında, hem o meşale sönmeyecek. Hayır, o meşaleyi sen bir fanusa koyman gerekiyor eğer yağmurun altında ise veya bir şekilde koruman gerekiyor. Yani yağmur yağıyorsa yanan ateş söner. Yani bu, bunlar birbirine zıt şeyler. İnşallah buradaki semboller her birimiz için sadra şifa olacak şekilde karşılığını bulmuştur. İşte bunu yapabilelim diye Allah Teala bize afaki ve enfusi, eskilerin tabiriyle yani dış dünyamızda ve iç dünyamızda kendisini gösteren, kendi ışığını bize gösteren delilleri hatırlatıyor bu bölümde, 41. ayette. Ve ayetül-lahum, onlar için bir başka ayet, yanlış bir şey yapmayın diye mealden de takip edeyim yanlış söylemiyorum diye çünkü Elmalı tefsire geçtikten sonra bir daha meal vermiyor, en başta veriyor meali ve ayetin lehim en merhameteum, onların zürriyetlerini taşımış olmamız filful meşhurun, dopdolu bir gemide onların zürriyetlerini, dopdolu bir gemide taşımış olmamız da onlar için bir delildir, bir işarettir Allah'ın varlığına, efendim nimetlerine. Yani Allah'ı hatırlamak için bize Allah'ı hatırlatan bir işarettir, onları dopdolu bir gemide taşımış olmamız, zürriyetlerini. Şimdi bu dopdolu gemi nedir? Für kime denilince yani dolu gemi denilince iptida Hz. Nuh'un Gemisi hatıra gelir. İlk önce ilk akla gelen şey dini metinlerde dolu bir gemi denilince Nuh'un gemisidir. Fakat burada zürriyete hum, onların zürriyetlerini kaydı bunu iradeye manidir. Yani buradaki ifadenin Hz. Nuh'un gemisini kastettiğini söylememize mani değildir. Buradaki zürriyet, tohum ifadesi. Yani bütün zürriyetler mi o gemide taşındı? Bakın şimdi dolu gemi neymiş; hamile kadınların rahimlerinden mecaz yoluyla yapılmış çok beli, yani edebi değeri yüksek bir benzetmedir. Evet şimdi bakın benzetmeyi ne kadar gözümüzün önüne getirecek merhum Elmalı. Sül bir pederden, babanın sülbünden bir tufan ile atılan zürriyetler, birleşme sırasındaki boşalma meninin boşalmasından bahsediyor. Anaların rahimlerinde Hazreti Nuh'un Gemisi gibi bir Sefine, Necat bulur, bir kurtuluş gemisi bulur. O işte yumurta hücresinin döllenmesi, işte döl yatağına yerleşmesi, o aşamaları biliyorsanız buradaki benzetmenin ne kadar kıymetli, ne kadar nazik, ne kadar hem edebi hem tam oturan, yani oradaki işleme tam oturan bir benzetme olduğunu anlarsınız.
Seneler önce daha çocuktum arkadaşlar, bir film izledim televizyonda, maalesef filmin ismini hatırlamıyorum. Eğer dinleyenlerden hatırlayanlar olursa yorumlar kısmına yazarlarsa sevinirim. Film şöyleydi; bir ameliyathanede işte bir hastanın iyileştirilmesi gerekiyor, ütopik bir film yani gelecekte. Ondan sonra dışarıdan müdahale yapamıyorlar hastaya, bunun için bir ekibi, bir tıbbi ekibi çok küçülterek hastanın kulağından vücudunun içine gönderiyorlar. Böyle bir geminin içindeler ama damarlarda dolaşıyorlar, yani damar yoluyla gidiyorlar, gitmek istiyorlar gidecekleri yere. Fakat bu sırada hiçbir ses olmaması gerekiyor ortamda. Çünkü eğer hasta bir ses duyarsa çok büyük bir tufan gibi, çok büyük bir fırtına gibi bir şey yaşayacaklar içeride, kulaktan girdikleri için. Efendim, birisi ameliyathanede makas düşürüyor yere ve gerçekten işte gemi altüst oluyor, içinde bulundukları o alet yani gemi diyelim ona, altı üst oluyor, büyük bir fırtınaya yakalanmış gibi savruluyorlar falan böyle. Bu sahneyi hatırlıyorum. Sadece çok ilginç bir filmdi gerçekten. Yani biz böyle kainatı ve çevremizi hep kendi ölçülerimizle görmeye alıştığımız için bazen bir başka canlının gözünden kainata bakmanızı, etrafınıza bakmanızı, aslında alem içinde alemler olduğunu ve her alemin kendine göre ölçüleri ve buna göre de bizim varlığımızın onlar için ne kadar farklı göründüğünü anlamamıza yardım edebilir. Şöyle örnek vereyim, mesela şey derim hep şimdi bu küçük bebeklere bizim davranış şekillerimiz var ya arkadaşlar, kendinize hayal edin bir uzay gemisine, ben de gemi diyormuşum o zaman demek ki bu gemi benzetmesi hep yapılıyor. Bir uzay gemisine konuyorsunuz, bir kapsülün içine ve bilmediğiniz bir gezegene gönderiliyorsunuz, o kapsülün içinde uzun bir süre geçiriyorsunuz ve alışıyorsunuz o kapsüle. Ondan sonra gönderiliyorsunuz ve bu yaşınızdasınız yani böyle hayal edin. Onlar indiğinizde arkadaşlar kapsülü açıyorlar, içinden çıkan şey, çıktığınızda gördüğünüz insanlar orada bir takım canlılar var, sizin gibi insanlar yani ama sizden 3 misli daha uzun, 100 misli daha kuvvetli falan böyle size ayaklarınızdan tutup böyle kaldırıp sallıyorlar. Efendim böyle vuruyorlar size falan. Ondan sonra bütün eşyalar sizin boyutunuzun 2-3 misli yukarıda, yani masalar, bir takım şeyler var, oralarda tezgahlar var falan, dolaplar var oralarda devamlı bir şeyler yapıyorlar ve siz o kadar küçüksünüz ki onları üzerinde ne olduğunu hiçbir zaman göremiyorsunuz. Hatta böyle anlatırdım hep yıllarca. Böyle hayal edin yani çocuğun ne kadar merak ettiğini anlamanız için kendinize onun yerine koyun diye örnek verirdim. Sonra kısmet oldu Los Angeles'ta bir sergiye gittim arkadaşlar, sergide ev eşyaları bu boyutlarda yapılmıştı. Yani benim boyumun 2-3 misli masalar, sandalyeler falan ve siz altlarında dolaşıyorsunuz, hani bir düşünün çocuklar nasıl hissediyor gibi. Dolayısıyla demek ki insan aklı için yol bir, yani herkes aynı düşünmüş, ben de bir tek ben düşündüm zannediyordum bunu. Dolayısıyla arkadaşlar bu benzetmeler çok kıymetli ve o hani bir tufan dünya çapında olduğunda büyük bir felaket gibi görünüyor ama işte bir çocuğun doğumu sırasında yaşadıkları da aslında bir tufandan, bir gemiye binmiş sonra o gemiden bir Cudi dağına konmuş ve oradan gemiden inip dünyaya çıkmış, yeni çıkmış bir canlı gibi o da aynı şey aslında. Sadece boyutlar farklı, boyutlar farklı. Çok küçük olunca boyutlar bize tufan gibi gelmiyor ama o ölçüde küçük olan bir başka varlık için büyük bir tufan. Yani siz işte bahçeye bir su döktüğünüzde veya işte dışarıya bir su döktüğünüzde o bir karınca için bir tufan yani ama sizin için hiçbir şey yani ne olacak gibi, masrafa su öyle düşünün tamam. Dolayısıyla ondan kurtulan da oradan bir karıncayı kurtardığınızda da bir ne bileyim bir kelebeği bir kötü durumdan, olumsuz bir durumdan kurtardığınızda da ona hayat vermiş gibi oluyorsunuz. Neyse o bir bahsi diğer, şimdi bu gemi meselesine biraz daha duralım üzerinde. Gerçi onu belki hani Nuh suresine geldiğimizde Allah nasip ederse, Kur'an-ı Kerim'de Nuh Suresi de var 29. cüzde arkadaşlar. Belki orada anlatırız ama oraya da epey var. Kısaca bir hatırlatalım; gemi her zaman semboliktir arkadaşlar. Böyle düşünün işte denizde boğulmak semboliktir, hep bu söylenir işte günah denizinde boğulmak, isyan denizinde boğulmak, işte şirk denizinde boğulmak falan çok kullanılır. Gemide Nuh'un gemisidir, imandır, kurtuluştur, sahili selamet denir mesela. Selamet kıyısına, barış esenlik yurduna çıkmak. İşte Yunus Aleyhisselam, Nuh Aleyhisselam bunlar hep denizde, denizle, denizde boğulma imtihanı geçirmiş peygamberlerdir. Kim bilir başka ne hikayeler var. Bunlar da onları temsilen tabii en üst örnekler olduğu için bize seçilmiş ve anlatılmıştır. Benim hep burada hatırlatmak istediğim gemi kıssası geçince, Nuh kıssası geçince hatırlatmak istediğim bu tufanın her birimizin hayatında hem de kaç kez gerçekleştiğini görmemizdir. Yani biz bir tufanın içinde yaşıyoruz aslında. Boğulmayı mı seçiyoruz Nuh'un oğlu gibi? Çünkü o bilinçli bir şekilde ben kendimi kurtarırım demişti. Yani şöyle düşünün bütün haramların işlendiği, bütün hazların tahrik edildiği, bütün böyle günahların normalleştiği ortamlara girip ben kendimi korurum demek, işte Nuh'un oğlu gibi ben o tufandan kendimi korurum demektir. Koruyamazsın arkadaş, koruyamayız. Koruyabilecek olsaydık kendimizi Allah Teala bunları hiç açıklamaz, bu kitapları, bu kadar detaylı hükümleri, kuralları veya işte tavsiyeleri, emirleri hiç vermez. Sadece bize derdi ki kendinizi koruyun. Kendinizi koruyun da diyor ama nasıl, ne ile koruruz biz kendimizi arkadaşlar? Ancak ve ancak unutmayın bunu Kur'an dilinde kişinin kendisini koruması sadece ve sadece takvayla olur arkadaşlar. Allah'tan korkarak, Allah'a saygı duyarak, Allah'ın emir ve yasaklarını ciddiye alarak korunabilirsin. Ancak bu şekilde korunabilirsin. Çünkü büyük bir tahrik altında, büyük bir teşvikle karşı karşıya yani hem içinden gelen bir tahrik var o yasakları, o işleri yapmaya, hem de dışarıdan da teşvik var üstelikte normalleşmiş dünyada da kimse yani bunu yaptığın için de böyle bir şey kınama falan olmayacak yani mahalle baskısı yok, anlatabiliyor muyum? Mahalle baskısı yok, akıl, sosyal hayat vesair bunların hepsi onu sana kolaylaştıracak mazeretler üretiyor, imkanlar sunuyor, fırsatlar veriyor ve nefsin de istiyor. Şimdi buradan kendini nasıl koruyacaksın? Nasıl koruyacaksın? Bir de bizim arkadaşlar Gazali'nin de bunun nasıl olduğuna aklım ermiyor dediği bir yönümüz var. Biz bir şeyi taklit ede ede bir süre sonra onu içselleştirip bu karakterimiz haline getiriyoruz, biliyor musunuz böyle de bir yapımız var. Yani biz bulunduğumuz ortamlarda mesela ilk aklıma gelen örneği söyleyeyim bakın genç arkadaşlara bunlar çok garip gelecek bizim terbiyemizde hem ailemizde hem Kur'an kursu öğrencisiyim ben, 4 yıl İlim ve Fazilet Vakfı kursunda okumuştum. Allah onlara, kurucularına, bütün hocalarına gani gani rahmet etsin. Daha geçenlerde de konuştuk bir arkadaşımla ne büyük nimetti yani benim için orada olmak, oradaki hocalarımız işte evde annemiz babamız hep bunu bize söylerlerdi. Mesela bizim için arkadaşlar sokakta yani dışarıda kahkaha ile gülmek olmayacak bir şeydi, olmayacak bir şey. Dışarıda kahkaha ile gülünmez, şimdi ciddi durulur. Yani dışarıda hatta ben bazı ifadeleri söylesem yani yok artık falan dersiniz, hani o kadar ciddiye alınırdı bu konu. Şimdi siz mesela bakın çok basit bir şey haram değil, günah değil yani bir edep, bir şey bir yöntem öğretiyor büyükler arkadaşlar. Gittiniz bir kafeye bir iki üç beş, şimdi ne oldu biliyor musunuz? O kadar normal ki bu, yani bu ve bunun ötesine geçti. Şimdi ben herhangi bir yerde oturduğumda yan masadakilerin bütün özel hayatlarını dinleyebiliyorum, o kadar yüksek sesle, pervasızca ve efendim böyle hani çok duyururcasına yani anlattıklarına normalleşiyor çünkü bir şeyi yapa yapa normalleşiyor. Yani gözünüz alışıyor, kulağınız alışıyor. Daha sonra bakıyorsunuz ki sizden o çıkmaya başlamış. Dolayısıyla koruyamazsın kendini, sen koruyamazsın. Biz ilkelerin olmalı, bir sınırların olmalı. Allah uzun ömürler versin, Hayrettin Karaman hocanın dediği gibi daha altına inmeyeceğin bir en alt basamak olmalı. Yani bir kırmızı çizginin olmalı, buradan sonrasını yapmayacağım. Peki nasıl yapmayacağım? Onu hangi motivasyonda, nasıl sürdürebileceksin? Neye tutunacaksın onu yapmamak için? İşte bugün bize diyorlar ki kendine kendi içselleştirdiğin ilkelerin falan ya ama kendimde de tahrik edici unsurlar var, kendimde de işte nefsim var, bunu isteyen bir egom var falan yani veya herkes gibi olmak, rahat etmek, öyle çok ilkeli falan olmak istemiyorum belki ne olacak işte. Din burada, Allah inancı, o içselleştireceğimiz şeyin ben kendimiz falan olacağını düşünmüyorum arkadaşlar. Allah hiç kimseyi kendine bırakmasın. Sadece ben Allah inancının, Allah saygısının, ahiret fikrinin, tek Allah inancı da yetmez bak size söyleyeyim çok cesurca bir laf ediyorum şu anda. Tek Allah inancı içinize iliklerinizi işlesin isterse tek Allah inancı yetmez kendinize hakim olmak için arkadaşlar, ye, yetmez. Niye yetmez? Çünkü ahiret yoksa Allah bizim için sadece teşekkür edilecek bir yaratıcıdır. Yani mükemmel Allah'ım sana sonsuz teşekkürler ve bu tip insanlar böyle ahireti çok değil de yeterince öne çıkarmaya ama Allah inancına çok vurgu yapan insanlar var. Böyle de istiyoruz işte onlara bir kısmı yani değiliz. Efendim öyle bahsederler ki Allah inancından dersiniz ki ya ben şu insan kadar Allah'a inanmıyorum galiba yani o kadar kuvvetli, o kadar sevgi dolu ifadelerle, o kadar içselleştirilmiş ifadelerle bahsederler, hayran olursunuz yani. Ama bir kere bile ahiret demezler arkadaşlar, asla ve kat'a. Bunu unutmayın, peygamberlerin gönderildiği toplumların çoğu Allah'a inanıyorlardı, bir yaratıcı olarak şirk koşuyorlardı. Tamam orası çok önemli, onunla mücadele ettiler. Bir de dirilişi inkar ediyorlardı. Burası çok çok kıymetli arkadaşlar. Eğer ahiret yoksa hesap yoktur, sorumluluk yoktur ve kural yoktur. Allah pür sevgidir, böyle onu da öyle bir hoşunuza gidecek şekilde anlatırlar ki böyle sizi rahatlatan, size böyle işte Allah var, Allah görüyor falan, hani böyle sizi rahatlatan işte minnettar olacağınız büyük bir güç sizin yanınızda her, o güç sizin yanınızda her zaman böyle bir şeydir, yani şey gibi, müsekkin gibi bir şeydir. Asla takva hiç yoktur yani orada çünkü hesap yoktur. İpte Allah ne demek arkadaşlar? Allah'tan korunun demektir kelime anlamı. Allah'tan korunup ne demek? Bir insan Allah'tan neden korunsun arkadaşlar? Allah'ın azabından. Allah'ın çünkü nebi ibadiyi enli en el gafurur rahim ve enna ayet-i kerimedir bu. Şimdi yalan olmasın yerini kesin hatırlamıyorum. Rabbimiz buyuruyor ki kullarıma haber ver ben muhakkak kuşkusuz çok bağışlayan sonsuz merhametli bir ilahi böyle biriyim ve enna aabi ama benim azabım da huvel adabul ilim en acıklı, en dehşetli, en inleten azaptır. Azabım da böyledir. Yani onun için Allah'ın azabından korunmak, Allah'ın güfranını, merhametini hak etmek. Bak bu hak etmeyi bilhassa söylüyorum, bilinçli bir şekilde söylüyorum. İşte takva bunun için çalışmaktır yani bunun için ve bu bize bırakılmıştır, bize bırakılmıştır. Böyle peşin peşin verilmemiştir yani. İşte gemi istiaresi arkadaşlar, senin o günah tufanında, o ego tufanında, o çıkar menfaat, efendim hırs tufanından tek başına kurtulamayacağını, ancak bir gemiye binebileceğini, yüzerek buradan sahile çıkamayacağını, bunun ancak bir gemiye binerek olabileceğini, bu geminin de Allah'ın gönderdiği peygamberler ve onların getirdiği kitaplar olduğunu, inançlar olduğunu sembolize eder. Nuh Tufanı orada oğlunun anlatılması boşuna değildir, bir babanın yüreğini parçalayan bir sahnenin. Evet, Allah ile kendi arasında kalması gerekirken hani ben Nuh Aleyhisselam olsaydım öyle isterdim şahsen, hani Rabbim bari kimseye anlatma hani benim oğlumun böyle olduğunu derdim ama anlatıyor Allah Teala kıyamete kadar herkes Nuh'un oğlunu biliyor yani Nuh'un evladı konusunda sonuç alamadığını biliyor ve kafirlerden olarak öldüğünü ve onun ölümünden sonra Nuh'un artık onun hakkında bir talepte bile bulunamaz, bulunmaması gerektiğini seni sakındırırım cahil cahil davranma, cahil cahil konuşma diyor Cenab-ı Suresi'nde. Efendim, inanılmaz bir sahnedir yani inanılmaz bir sahnedir bu. Bulunduğunuz her ortamda arkadaşlar bu iş yeriniz olabilir, eviniz olabilir, sokak olabilir, bir çarşı olabilir, gittiğiniz herhangi bir yer olabilir. Bulunduğunuz her ortamda burada Nuh'un Gemisi hangisi bunu düşünün yani. Nereye binersen ben buradan sahile çıkarım, nereye ait olursam buradan sahile çıkarım diye düşünün. Bir gemi bulamıyorsanız arkadaşlar mesela ben oradan şunu anlarım, senin bir gemi olman gerekiyor demek ki orada ya bir gemi bul, ya bir gemi ol diyerek efendim böyle bir vecize ile bu konuyu kapatalım. Ama burada bahsedilen Hz. Nuh'un gemisinin olmadığını, anne karnındaki döl yataklarının, o atılan menideki şey için, canlı potansiyel insanlar için bir gemi gibi Nuh'un Gemisi gibi emniyetli bir, onun selamete çıkaracak, varlık alemine çıkaracak emniyetli bir yer olduğunu söylüyor rahimlere. Rahim denmesi de boşuna değildir arkadaşlar. Cenab-ı Hakk'ın en çok öne çıkan ismi rahim kökünden rahmandır tabii. En çok öne çıkan ismi o kadar ki Kur'an-ı Kerim'de onlarca yerde Allah ismi olmaksızın yani özel ismi olmaksızın bu sıfatı özel isim yerine kullanmıştır. Allahu Teala Rahman sıfatı mesela, seyirci bir sevgi yaratacaktır. Meryem suresinde bak Allah rahmandır falan demiyor da veya Rahman olan Allah demiyor, doğrudan doğruya kendisinden Rahman olarak bahsediyor. Bu ne demek? Bütün sıfatları içerisinden merhamet sıfatını kendisi için özel ismi yerine geçebilecek ismi, haz yani lafzatullah, Allah ismi yerine geçebilecek bir isim olarak seçmiş demektir. Bu kadar esaslıdır yani Allah Teala için merhamet ve onu kadınların döl yatağı için isim olarak kullanmıştır yine Kur'an-ı Kerim'de kendisi. Bunlar sebepsiz değil, kendimizin de değerini, kıymetini bilelim şu varlık aleminde. Efendim Cenab-ı Hakk'ın var etmeyi dilediği insanlar için o yokluk denizinden, yokluk denizinden varlık sahiline çıkarmak istediği yaratacağı insanlar için bizi Nuh'un Gemisi gibi seçtiğini unutmayalım. Arkadaşlar bir çocuk beklediğimizi öğrendiğimizde olaya böyle bakalım. Efendim o sevinçle, o iftiharla, o emanet duygusuyla, efendim onu o varlığı öyle karşılayalım inşallah. Ve onlar için ne diyor devamında? Bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık ve halaknayla hum, onlar için yarattık, minnetli buna benzer maya şeyler demek, birçok şeyler yarattık, yer kabuğu binecekler yani. Arkadaşlar daha diyor siz diyor gemileri biliyorsunuz sadece, daha sizin bineceğiniz neler neler biz yarattık diyor. Bütün merakı bir bahriye ve berriyeye şamildir diyor Elmalı. Yani denize ait ve karaya ait bütün binekler bu ayetin, 42. ayet-i kerimenin kapsamına girer. Yani sizi bir yerden bir yere götürecek binekler sadece denizde görd
Kaderdir. Kader yani sizin dışınızda, kontrol edemediğiniz, kontrolü sizde olmayan; bakın bugünkü insan bunu kabul etmek istemiyor. Her şey benim kontrolümde diyor. Hayır, öyle değil. Ya bir hastalık olur, büyük bir travma yaşarsın, bir depresyon geçirirsin ve kaybedersin; zamanı, başarmak için gereken zamanı kaybedebilirsin. Ne bileyim, hiç hesaplamadığın; yani bir insanın arkadaşlar, akademik veya sosyal anlamda başarıya götürecek kaç tane faktör var sizce? Kaç tane faktör var? O faktörlerden bir tanesini hesap edememişsindir; formül bozulur. Savaş çıkar. Ailende kayıp olur, işler sana kalır. Bir sürü… Yani bugün şunu yapacağım dersin, beklenmedik misafir gelir. Efendim, bir telefon alırsın, aklın başından gider. Üzücü! Şok olursun. Yani her şey olabilir.
İşte o Kader katalizörünün her aşamada, yani ta meyil aşamasından hedefe ulaşma aşamasına kadar sonucu her an değiştirebilecek olan Kader katalizörünün bizim için daima hayırlı sonuçlar verecek şekilde takdir edilmesi için Kaderle takdir arasındaki aynı kökenden gelmişe de işarete dikkatinizi çekerim, işaret etmek isterim. O takdir, o kadar bize takdir edilirken sonuç en hayırlı olacak şekilde takdir edilmesi için neye ihtiyacımız var arkadaşlar? Duaya. Yani ta aklından; yani bugün misafir çağırsam mı? Şimdi bizde misafir var da; bugün misafir çağırsam mı diye düşündünüz? O işte misafir; başarılı bir şekilde, herkes mutlu olacak bir şekilde evine gönderecek, yani misafirlik işi bitecek aşamaya kadar arkadaşlar, olabilecek yüzlerce aksilik var, size söyleyeyim. Yüzlerce. Düşersin, ayağını kırarsın. İnan bak, aklıma gelen olmasın! Hiçbiri de… Yüzlerce aksilik var.
Dolayısıyla sırf bugün misafir çağıracağım, şunu şunu yapacağım, işte şu saatte gelecekler, şu şunları ikram edeceğim, şöyle oturtacağım, şöyle sofra kuracağım dedin; İsra suresini… Allah Teala bizi uyarıyor. İnşallah diyor. İnşallah; eğer Allah izin verirse diyor. İşte o bütün o aşamalarda, bütün o planlama, niyet etme, planlama, iradeyi, iradeni devreye sokup davranışa dönüştürme; bütün o aşamalarda Allah’ı hatırlamak, Allah’a sığınmak, Allah’tan yardım istemek gerekir arkadaşlar. Çünkü gemiye binsen bile bir dalga çıkar, sen küpeşteye dayanmış denize bakarken pıt, tekrar denize düşüveririz. Ne bileyim, bir şey olur. Yunus Aleyhisselam gemiye binmişti. Güya kurtulmuştu değil mi o kavimden? Hiç tahmin edebilir miydi denize atılacağını? Güya sinirlendi kavmine de, onları terk etti. Haydi başa gelene bak şimdi! Onun için arkadaşlar, yani ben kurtuldum işte, ne bileyim şu okula girdim, tamam bitti ya, ben kurtuldum falan; yok öyle bir şey. Kim bilir hangi tehlikeler var? Yani sizi karamsarlığa sevk etmeyeyim de, her zaman iyiliği temenni etmek, dilemek, kötülükten sığınmak için arkadaşlar sürekli besmeleye, istihaze… Bu duayı da böyle oturup saatlerce dua etmek, böyle sırlı bir takım dualar var falan zannetmeyin. Yani dua dediğimiz, Allah’a sığınarak yol… Allah’ın izniyle; ya Rabbim bugün şu misafirime… Bak, basit bir şey. Benimki işte; herkesin derdi kendine göre dert demeyelim de; misafirimi güzelce, mutlu olarak, ben mutlu olarak onları mutlu ederek göndermeyi nasip et demek efendim. Allah’ım, işte bir yemeğe başladın; hani rast gitsin, şifa olsun, lezzetli olsun; Bismillahirrahmanirrahim demek. Yani böyle… Dua için hayata mola vermeniz gerekmiyor. Yani dua böyle çok vakti alan, vakit alan, insanı durduran, yavaşlatan bir şey değil. Dua ne biliyor musunuz arkadaşlar? O anda işi yapıyorsunuz. Ya bir şey yapıyorsunuz, mesela şu anda bu konuyu anlatıyorum; bunu Allah’a bağlayabilmek demek. Allah’ım sen yardım edersen ben bunu düzene… Allah’ım sen izin verirsen, sen istersen… Bunun etkisi hasıl olur demek. Benden değil demek. Yani o yaptığın işe ara vermen gerekmiyor; bu bilinçle, Allah’ı anarak yapmak demek. Eskiler bunu, bizim büyüklerimiz çok güzel bir şekilde arkadaşlar, şahane bir şekilde bunu lütfen araştırın, günlük hayata serpiştirmişler. Zaten şükürler olsun, elhamdülillah, sübhanallah, maşallah, inşallah, la havle vela kuvvete illa billah, hasbunallah… Yani o kadar güzel yerleştirmişler ki, bütün duygular için bir zikir bulmuşlar. Bütün duygular için; kızıyorlar duygusu şey zikri var, seviniyorlar zikri var, şaşırıyorlar zikri var, bir işe başlıyorlar zikri var. Yani her ne yapıyorlarsa o yaptıkları işe Allah’a bağlayan küçük bir kelimelik, bazen bazen çok kısa cümleler halinde zikirler var. Arkadaşlar, bunlar bilmediğiniz şeyler değil. Yeter ki o bağı kurun. Bazen ben bakıyorum; mesela bir şeyi okuyorsunuz. Bu sabah da sizden önce başka bir dersim vardı; o derse hoca bir şey söyledi, dedim ki: “Hocam bu ne biliyor musunuz? Bu söylediğiniz cümle içinden Allah çıkarılmış, sekülerleştirilmiş dini bir cümle. Aslında cümle dini, içindeki fikir de tamamen dini. Ama Allah’ı çıkarıyorsun.” Yani mesela işte: “Evren sana yardım eder” falan; ya Allah sana yardım eder. Evren sana… Nasıl Allah dememek için… Yani bazı metinler var, belli anahtar kelimeler var; o kelimeleri çıkarın, Allah koyun; din kitabı olacak, ahlak kitabı olacak ama o satmıyor tırnak içinde. Yani buradaki satmıyor, ne satıyor? Onun içinden bütün o dini kavramları çıkarıp onların yerine seküler, dünyevi kavramlar, bu dünyanın içinde kalan, sınırları bu dünya ile sınırlı olan kelimeleri koyarsanız herkese satarsınız o fikri, herkese satarsınız. Din böyle alıcısı olmayan metal durumuna düşmüş ve içinde böyle Allah kelimesi geçtiği an hemen: “Cahil, cahil konuşuyor gene” diye düşünüyorlar. Ama o Allah kelimelerini çıkarıp diğer kelimelerle anlattığınız zaman çok aydın, çok münevver, çok içgörü sahibi falan biri oluyorsunuz. Yani neyse… Efendim, bunlar üzüyor beni. Evet, dilersek biz onları ve in neşe nuri kum 43 ayet; onları suda boğarız, o zürriyetleri külki meşhur gibi olan rahimlerde kendilerini de, onun mislinden bindikleri gemilerde gardedici fena sari halehum; ve biz onları gark ettiğimiz zaman, hemen arkasından yani boğuldukları an ne o zürriyetler için bir feryatçı, bir feryat eden veya feryada yetişen bulunur; velâ gark oldukları denizden kurtarılırlar. Yani biz sizi boğduğumuz zaman bir o anda bir feryatçınız bile olmaz, feryadınıza yetişecek tek bir kişi bile olmaz, feryadınız bile duyulmaz. Dilersek biz sizi böyle yaparız 44 ayet. İlla rahmeten mina ancak katımızdan bir rahmet ve metaan ilahi ve belli bir süreye kadar bir faydalanma varsa o müstesna, ancak o zaman kurtarılır. Yani size; biz sizi yani ne çekeceğiz diyor Allah Teala. Anlatabildim mi? Ne çekeceğiz ya, biz sizi dilesek anında yok ederiz; ama bir süre verdik. Dedik ki: “Şu kadar süre bunlar dünyada kalacaklar, imtihanlarının bir süresi var.” Yani şey mesela gelir ya zayıf öğrenci; şimdi içinizde öğretmen olanlar vardır, bu kadar kişinin içinde bilirler yani; zayıf öğrenci geliyor: “Hocam beni işte kurtarma yazılısı yapar mısın? Kurtarma sözlüsü yapar mısın?” Aslında bilirsiniz yani bir şey yok, yani çalışmadı biliyorsunuz ne olduğunu; ama hadi tamam dersiniz, bir tane bütün sınıf için bir kurtarma yazılısı yaparsınız, kağıda öyle bakar, karıştırır kafasını karıştırır, kalemle oynar falan; biliyorsunuz yani bir süre vermiştiniz ya 60 dakika, neyse işte 45 dakika sınav süresi sonuna kadar beklersiniz. İşte bu ayette onu söylüyor. İlla rahmeten mina ve metaan ilahi; meğer ki bizden bir rahmet… Biz rahmere sığınalım gene de rabbimiz’in rahmet ettiklerinden olalım, rahmet olsun. İşte Allah rahmet eylesin falan; sadece ölüler için söylenmez arkadaşlar. Mesela bana çok söyleyebilirsiniz bunu; yani çok çok ihtiyacımız var, bizim derilerin de rahmere ihtiyacı var. Efendim, meğer ki katımızdan bizden bir rahmet ile ve bir zamana kadar yaşatmak için ola; ancak o takdirde onlar kurtarılırlar, yoksa biz onları dilediğimiz gibi efendim boğarız diyor Allah Teala. Efendim 45 ayeti kerimede ve İza bıy ile başka bir konuya girdi burada arkadaşlar, 45 ayeti kerimede müşriklerin bir ahlakından bahsedecek; burada bırakalım derim ben çünkü yeni bir şey yani bu boğulma sahnesi bitti, gemi, deniz, kurtarılma, boğulma vesaire bu sahne bitti; müşriklerin bir ahlakından bahseden diğer bir konuya girecek, onu inşallah haftaya bırakalım. Allah’a emanet olun daima, efendim Cenab-ı Hakk’ın rahmet ettiklerinin bindirildiği bir gemide sahil-i selamete doğru emniyet içerisinde olsun hayatınız arkadaşlar. Allah’a emanet.