📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

İnandığımız Şey Nasıl Gerçek Olur? | Pınar Sabancı ile Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı?

Zorlu Performans Sanatları Merkezi12:04

Transcription

Peki esas konuya gelelim şimdi. O zaman esas herkesin merak ettiği, çok cazip olan konuya, inandığımız şey nasıl gerçek olur? Şimdi bu soru böyle çok büyülüyorsun aslında. Mesela fizyolojik olarak çok basit bir hikaye var. Eee, buz gibi bir limonu buzdolabından çıkarttığınız düşünün. Bıçakla kesiyorsunuz onu. Çok da sulu bir limon. Canınız çekiyor, ağzınıza harç diye sıkıyorsunuz limonun suyunu, soğuk soğuk. O işte ekşi limon ağzınıza doluyor falan. Şöyle bak, dinleyenler yapmaya başladı. Bal geliyor, salgılar. Şimdi ortada limon yok, bir şey yok. Adamın biri limon diyor, soğuk limon suyu diyor. Oturduğunuz yerde parotis beziniz bir sıvı salgılanıyor. Limonun düşüncesinin fiziksel bir sıvı salgıladığı, erotik düşüncelerin vücudunuzdaki kan damarlarını harekete geçirdiğini, utandığınız bir anın yüzünüzü kızarttığını hepiniz biliyorsunuz mesela. Ortada fiziksel hiçbir neden yokken bedenin değiştiği aslında günlük deneyimimiz bir parçası. Ama zihnimizdeki bir düşüncenin gerçekliği yaratması, ona şekil vermesi, kaderimizi belirlemesi bize çok ezoterik ve uçuk bir şeymiş gibi geliyor. Pınarcığım, hiç öyle değil. Bizim hayatımızda gerçekten olan şeyler tamamen zihnimizdeki kodların hayatımıza serimi ve dökümü şeklinde karşımıza çıkıyor.

Biz sıklıkla inandığımız şeylerin, büyük fikirlerimizin, amaçlarımızın geleceğimizi inşa ettiğini düşünürüz. Asla öyle bir şey yok. Geleceğimizi yapan şey her gün tekrar ettiğimiz davranışlar. Dedin ya rutinler. Her gün ne yapıyorsak, her gün neleri tekrar ediyorsak yarınımızı o yapıyor. Peki biz o tekrarlı davranışları niye yapıyoruz? Arka planda inandığımız, ezberlediğimiz, yazılım olarak tabiri caizse kendimize yüklenmiş olan bazı şeyler var. Bazı inançlar, düşünceler, düşünce kalıpları. Bunlar devamlı bizi bir şey yapmaya sevk ediyor. Bunların %99'u bilinçsiz, kendi kendine ortaya çıkıyor. Ve biz eğer bu kodların kökenine inmezsek, onların farkına varıp onları dönüştürmezsek aynı şeyleri yapacağız ve aynı sonuçlara varacağız. Ya da hep o yoldan gittiğimiz için belli bir kaderi yaşayacağız. Düşünceyi değiştirmenin kaderi değiştirmesi buradan geliyor. Tamamen nöropsikolojik, tamamen plastisite kurallarına bağlı, tamamen biyolojinin ve fizyolojinin kural ve imkanları içerisinde aslında çok büyülü bir şey. Ama düşündüğümüz, inandığımız şeyler kaderimizi, hatta bizi yaratıyor. Biz bunu bugün çok net olarak biliyoruz. Ama öyle bir İnancımız var ki, ilacın bizi iyileştirdiğini, falanca lafın aydınlattığını falan düşündüğümüz bir dünyada yaşıyoruz. Yani biri bana bir "Ah senin hocam bir şey söylediniz çok aydınlattı" ya benle ne alakası var? Sen zaten bahane arıyormuşsun, bana denk gelmişsin. Yani sistem aslında öyle çalışıyor. Arka planda onun devamlı bir şeyi var. Kendinden rahatsız. Sinan Canan bir şey söylüyor. "Aha!" diyor, "Bu haneyi buldum, ben değişeceğim." Hiçbir söz, hiçbir ilaç, hiçbir kimyasal, hiçbir ortam, hiçbir ülke sizi siz yapamıyor. Sizin kaderinizi değiştiremiyor. Dolayısıyla benim hep inandığım, savunduğum, bugünün de konusunun merkezinde olan şey, düşünce dediğimiz şey öyle havada gezen bulut gibi bir şey değil. Bizim sistemimizin en önemli çıktısı, rotasını ve pusulasını belirleyen şey. Ve o pusula nereyi gösteriyorsa biz oraya gidiyoruz. İşte o farkındalık. Marka oturalım, tös tös bir şey yapalım diyoruz ya, o pusulayı anlamakla ilgili bütün mesele ve mümkünse gerekiyorsa onun yönünü değiştirmek. Hafif hafif. Mesela kendimizi arada bir "Hacı, ne yapıyorsun? İyi gidiyor mu? Hayatından memnun musun?" diye eşe dosta soruyoruz. Bir de kendimize soralım. Acaba rota değişikliğine ihtiyaç var mı? Nerede sürtünme yaşıyorsun? Ne oluyor? Bunları yapa yapa aslında gittiğimiz yolun nereye doğru gittiğini fark etmeye ve düşüncemizin bizi nereye sevk ettiğini anlamaya başlayacağız. Ama en az bununla uğraşıyoruz emin ol. Yani hep dışarıdan bir inayet bekliyoruz, hep bir mucize bekliyoruz, hep bir fırsat bekliyoruz. Bir şey kazanacağım, üniversiteye gireceğim, bir diploma alacağım, biriyle tanışacağım, süper olacak falan gibi. Hayatta hiçbir şey öyle süper olmuyor.

Yani bu bahsettiğiniz hani küçük adımlarla başka bir yöne doğru dönmek ve her gün tekrarladığımız şeyler aslında teması çok önemli. Böyle bir analoji vardı. Bir uçağın burnunu çok az değiştirirseniz, uçaktaki kimse bunu fark etmez, hiçbir şey değişmez belki ama indiği nokta çok farklı olur diye. Aslında aynen. Aslında rutinlerimiz, alışkanlıklarımız da bir noktada böyle. Ama ben genel şeyi de düşünüyorum. Bununla ilgili çok, hani zihnimizi, hayal ettiğimiz bir şeyin gerçek olması teması üstünden aslında zihin nedir, gerçek nedir? Yani gördüğüm şeyi nötr algılamak diyoruz. Mesela nötr olan nedir? Yani sizin gerçekliğinizle benim gerçekliğim ne kadar aynı olabilir? Farklı yerlerden gelirken, gördüğümüz şeyler farklıyken, algılarımız bile bu kadar yanıltır, bu kadar farklı görürken dünyayı, gerçeklik nedir zaten? Biraz buna da takılıyorum aslında. Moral bozayım mı akşam akşam? Biz sabaha kadar konuşuruz yani. Yağmurlu günler falan filan. Bugün biyolojik olarak, bilimsel olarak net bildiğimiz bir şey var. İnsan ve diğer hiçbir organizma dışarıdaki gerçekliği olduğu gibi, yalın haliyle algılamak üzere evrimleşmemiş. Hepimiz gerçekliği, hayatta kalmasına izin verecek ipuçlarını anlayıp senaryolara dönüştürüp bir tiyatro oluşturacak sinir sistemleriyle donatılmış. Şu anda bu güzel salon, bu ortam, bugün yediğimiz içtiğimiz, yaptığımız, konuştuğumuz her şey. Bunların tamamı ağır ve derin bir illüzyondan ibaret. Fakat bu illüzyon çok ikna edici. Bunu gerçek sanmalara, gerçekten ikna olalım ki kavga edebilelim ya da alışverişte bulunabilirim. Bu illüzyon gerçekten %100 biliyoruz ki bir illüzyon. Gerçek değil. Şu anda izlediğimiz bu hayat, zihnimiz yarattığı bir imaj, bir holografik desen. Başka bir şey değil. Dışarıda muhtemelen bir şey var ama onun ne olduğunu doğrudan deneyimleme şansımız yok. İstediğin kadar bilim, bilim yap, mikroskop yap, teleskop yap. Dikkat edersen bu aletlerin hepsi algılayamadığı dalga bantlarını senin algı alanına indirgeyen, gene beş duyu organına, bedeninin algılama sınırlarıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenle ilgili böyle dışarıdaki gerçekliği anlamak, gerçekliğe daha yakın olmak, burayı olduğu gibi fark etmek bunlar çok büyük iddialar. Fakat burada şöyle bir gücümüz var ve binlerce yıldır bence bu gücü çok boşa kullanıyoruz. Biz burada ne yapıyoruz? Oturduk karşılıklı, benzer konulara meraklı iki insan. Bu konulara meraklı birçok insanın önünde, onların da istifadesi amacıyla tartışıyoruz. Sen bir dünya görüyorsun, ben bir dünya görüyorum. Konuştuğumuzda aynı şeyi yaşıyormuş gibi gözüküyor ama sen de çok iyi biliyorsun. Acı bir detaya girsek mesela şu anda burada bizde olan arkadaşları görsem, benim meşhur kereviz testi var, onu yapardım mesela. Kalabalık salonlarda yapıyorsun. Kereviz seven var mı diyorsun? Üçte bir el kaldırıyor. Kereviz sevmeyenler, geri kalan üçte bir el kaldırıyor. Fark etmez diyen kalan üçte bir el kaldırıyor. Şimdi kereviz, Allah aşkına yani. Kereviz bir ot. Toplumu üçe bölmekteki mahareti nereden geliyor? Yani kerevizin işte bazısının başına kerevizle ilgili ne geldiyse mesela bir kereviz kodu var. Aman Allah göstermesin diyor mesela kereviz deyince. Annesi zorla yedirdi muhtemelen. Suyu akıyor mesela kereviz. Aynı kereviz. Konunun kerevizle ilgili olmadığı çok açık. Ya insanların zihninde dünyaya dair birtakım imajlar, algılar, etiketler var. Biz böyle tatlış tatlış konuşunca böyle güzel anlaşabiliyoruz. Ama mesela seninle bir uğraşsak ne fikir ayrılığı, saç saça baş başa gireriz. Vallahi biliyorsun Türkiye onun cenneti. Yani tartışma programı dediğin şey bununla ilgili. Ha sen onu dedin falan bir yanlış anla, birbirimize girebiliyoruz. Şimdi sözle anlaştığımız için bize objektif bir gerçeklik diye gelen bu şey aslında bir illüzyon. Bir kere bunu bilelim. Bu illüzyonun içerisinde. Bunu tabii her düşünen fark etmiş. Sinan Canan ya da modern sinir bilimciler bilmiyor. Bunu fark eden her büyük zihin bize ne diyor? Baba sen işi gücü bırak, kendini bil. Sen bir kendini bil, bak halledeceğiz gerisini. İşte adam tapınağın tepesine "Nosce te ipsum" diye yazmış. Böyle yani. Buradaki amaç kendini bilmek. Bizde var ya "Kendini bilen Rabbini bilir." Her şeyi anlamak istiyorsan kendi niye böyle ediyorlar? Bendir bu dünyayı yaratan aslında algılarıyla yaratan ve kendini içine hapseden. Şimdi birçok insana "Baba ne yaptın? Şişirdin ya akşam akşam bizi." Acaba omnipotent bir düşünce tarzını destekler mi böyle şey olacağız? Öyle düşün. Ama bu hepimizin çok temelden yapması gereken bir düşünce egzersizi. Bana sorarsan. Bir kere hayatta bir şey seni sinir mi ediyor? Sana öyle geliyor. O senin algının bir parçası. Mesela birine gıcık oluyorsun değil mi? E onu sen yaptın. Senin algının karşılığı öyle. Sen ona bak, tavrını bir değiştiriyorsun. Mesela o gıcık mıcık olmuyor. Benim hayatımda böyle çok insanlar var. Daha dün böyle gırtlağım kasım gelen adamlar bugün kankalarım. Mesela niye? Adamlar mı değişti? Aydınlanma? Hayır, ben değiştim. Benim bakış açım değişti. Ben başka bir şey anlamaya başladım. Dolayısıyla dış dünya dediğimiz şeyin bizden çıktığını fark edersek tanrısal bir güce kavuşuyoruz aslında. Bunu anlatmaya çalışıyor bütün sistem. Ve sen buna ikna olursan, bunu anlarsan, olma, olmaz fark etmez, gerçek bu. Bunu anlarsan hayatını değiştirmek üzere erişkin olup sorumluluğu ele alacaksın. Yani bana niye böyle yapıyor? O niye böyle oldu değil. Ben ne yapmalıyım sorusunu sormaya başlayacaksın. İşte o zaman da hepimizin böyle "Aa ne iyi adam, ne bilge kadın" falan dediğimiz tipler artacak ortada. İnşallah. Bu da tabii bilinçle olan bir şey. İşte bilinci orada devreye sokarsak, inşallah becereceğim. Aslında siz bilimsel bir taraftan da ele alıyorsunuz gerçi. Bilim daha böyle hep maddesel şeylere odaklanır. Bir metafiziksel bir boyutta da belki bazı şeylere bakıp onun üstüne inşa etmek lazım. Ama bu duruş bence şeyden farklı. Benim aklıma hep bu geliyor. Çünkü "Ne Düşünürsen O Olur." Her şey senin zihninde. Acaba hani bu İhsan Oktay Anar'ın "Pırtı Kıtalar Atlası" çok severim. Solipsizm yola çıkarak, tek bencil. Yani her şey benim zihnimde ve her şeyi ben üretiyorum. Hani Kartezyen felsefe gibi biraz. Hiçbir şeyden emin değilim. Etrafımdaki ama düşündüğümden. Onu da biraz yanlış anlaşılır. Hatta etraftaki her şeye karşı şüphe duyabilirim. Hiçbir şeyden emin olamam. Bu dünya var olmuyor olabilir. Bir illüzyon olabilir. Ben de var olmuyor olabilirim. Ama var olduğuma dair tek gerçeklik nedir? Düşünce. Çünkü hiçlik düşünemez. Ben düşünüyorsam burada bir varoluş var demek. Yani emin olabileceğin tek şey düşünen zihninin varlığıdır. Evet. Yani emin olabileceğin tek. Onun dışındaki hiçbir şeyden emin olmazsın. Siz de bunu düşünüyorsunuz biraz aslında. Kuvvetli, çok kuvvetli ve yani kavgada söylenmeyecek. Ev üzerine düşünürsen akşam uykuyu uyu dağıtırsın. Ben bunu bu arada lafı duyduktan 20 sene sonra anladım ne demek olduğunu. Bir felsefeci arkadaş ayıkladı beni. Ben de diyordum lan Descartes olmak ne güzel ya. Düşünüyorum öyleyse var. Genelde böyle algılanır çünkü. Ama aslında oradaki çok derin bir felsefe var. Yani hani ben sadece düşünüyorsam bir varlık, bir varlık olmayan hiçlik düşünemez boyutundan çıkıyor aslında bütün her şey. Bu anlamda da çok ilginç. Düşündüğümüz zaman. Bu gerçek. İşte keşke bunlarla uğraşsak. Bunlar heyecanlı. Dizi mi var ya? Evet, bunlar. Ben diyorum sabaha kadar siz burayı kapatıp konuşun. Her evde, her evde böyle felsefe sohbeti yapıldığını düşün. Baba aslında bak işte şey falan değil mi? Ya stoacılarda bir şurada yanılıyor falan diyor. Evde kavga [Müzik] çıkıyormuş ya.