Transcription
Güzel ahlakın alamet ve nişaneleri. Allahu Teala Şanı büyük Kur'an'da şöyle buyuruyor: "Müminler muhakkak felah bulmuşlardır. Öyle müminler ki namazlarında huşu içindedirler. Onlar boş sözlerden ve faydasız şeylerden yüz çevirirler." (Mümin Suresi 1-5)
Evet, ancak güzel ahlaklar vasıflı olan müminler kurtuluşa erdi. Nefislerine karşı giriştikleri büyük cihatta zafer buldular. Yine Kur'an'da şöyle buyurulur: "İşte bu vasıfları toplayanlar Firdevs cennetine varis olacaklardır. Onlar orada süresi bitmeyen bir zaman içinde kalacaklardır." (Müminun Suresi 10-11)
"Tövbe eden, ibadette bulunan, hamd eden, oruç tutan, rüku ve secde eden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan ve Allah'ın şeriatının hükümlerini koruyan müminlere cenneti müjdele." (Tevbe Suresi 112)
"Rahman'ın kulları onlardır ki yeryüzünde vakarla yürürler. Kendilerine laflar atıldığı zaman selam der geçerler." (Furkan Suresi 63)
Münafıkların alameti için söylenen şeylerin hepsi de kötü ahlakın alametidir. Nitekim Resulullah Efendimiz şöyle buyurur: "Müminin himmeti namaz, oruç ve ibadettir. Münafığın himmeti hayvan gibi yemede ve içmedir."
Asım Allah ona rahmet eylesin öyle demiştir: "Mümin fikir ve ibretle meşguldür. Münafık ise hırs ve emel meşguldür. Mümin her şeyden umutsuzdur, ancak Allahu Teala'dan umudu olur. Münafık ise herkesten ümitlenir, güven duyar, yalnız hak Teala'dan emin değildir, ancak ondan korkar. Münafık ise Allah'tan başka herkesten korkar. Mümin malını dine feda eder. Münafık ise dini malına feda eder. Mümin ibadet eyler, ağlar. Münafık ise günah işler ve güler. Mümin yalnızlığı ve halvete sever. Münafık kalabalığı, insanlara karışmayı ve gösteriş sıkıntılarını sever. Mümin ekini eker, ibadette bulunur ve en korkar. Münafık ekmediği halde biçmeye tamah eder."
Eskiler şöyle söylemiştir: "Güzel huylu odur ki hatır gönül kıymetini bilici olsa, inilti olmaya, salah isteyici ve doğru sözlü olsun, az söyleyici, çok ibadet edici olsun, sabrı ve tahammülü çok, kusuru ve eziyeye az olsun, herkes hakkında güzel sıfatlı ve şefkatli olsun, varlıklı duran aceleci olmayıp kanaat kişilerden olsun, çok şükredici, yük götürücü ve bağrı yufka olsun, eli açık, tamahı az olsun, ne sövücü, yüzü güleç, dili tatlı olsun, dostluğu da düşmanlığı da yalnız Allah'ın rızası için olsun, başka kimselerin hoşnutluğu için değin."
Sen bil ki güzel ahlakın çoğu tahammül eyleyip o yükü taşımakta zahir olur. Nitekim Resulullah Efendimizi çok incittiler, dişini kırdılar, o yine de "Ya Rabbi, bunlara rahmet eyle, onlar cahildir, bilmezler" dedi.
Ebu Osman (r.a.) imtihan etmek için bir kişi onu evine çağırdı. Ebu Osman o kişinin kapısına geldi, o kişi Ebu Osman'ı içeri almadı. Ebu Osman da geri döndü. Ev sahibi nice kez böyle yaptı, çağırdı, geri döndürdü, onu içeri koymadı. En sonunda ev sahibi Ebu Osman'a "Ne kadar güzel ahlaklı kişiymiş ki benim bu inadımı çekti" dedi. Ebu Osman da "Bu sanat köpekte de vardır. Köpeği çağırırsanız gelir, kovarsınız geri dönüp gider. Bu gibi ahlakın ne değeri vardır ki" dedi.
Bir gün Ebu Osman'ın başına damdan bilinen kül döktüler. O üstünden külleri silkeledi, Allah'a şükre başladı. Ona "Neden şükrediyorsunuz? Şükretmenin yeri değil mi?" diye cevap verdi.
Terzi Abdullah (Allah ona rahmet eylesin) ululardan bir kişiydi. Bir kafir ona elbiseler diktirdi, her sefer ona kalp para verir, Abdullah da alırdı. Bir kez kafir geldi, Abdullah iş yerinde yoktu. Kafir parayı getirdi, Abdullah'ın çırağı onun verdiği parayı almadı. "Bu para kalp paradır" dedi. Vakta ki Abdullah dükkana geldi, çırak ona olup biteni anlattı. Ustası "Niçin kafirin kalp parasını almadın? Nice yıl var ki ben ona verdiği paranın kalp olduğunu söylemedim, bunu açığa vurmadım, ta ki başka bir müslümanı o kalp akçayla aldatmasın" dedi.
Veysel Karani (Allah rahmet eylesin) yolda yürür, çocuklarla koşuşur, ona taş atarlardı. O her zaman "Onlara taşın ufağını atın, ta ki ayağım incimesin, namazımı ayak üstünde kılabileyim" derdi.
Bir kadın Malik'e (r.a.) dedi: "Ey Malik, ey davuk dedi, Malik benim adım Basra halkı kaybetmişti, sen ne hoş geri buldun" dedi. Güzel ahlakın kemali işte budur ki bu kavme nasip olmuştu. Yaratılış güzelliğinin kemal derecesi o kişinin sıfatıdır ki kendini retle insanlık sıfatından pak etmiş ola. Hak Teala'dan başka şeyi gözü görmeye ve her ne görürse hak Teala'dan göre. Böylece o kimse kendisinde ne bu mertebeyi görür, ne de buna benzer bir eser iz görür. Bu gibi kişiler eriştikleri yüce ahlak derecesinden mağrur olmadıkları gibi kendilerini güzel huylu da saymazlar.
Çocukları terbiye etmek. Sen bil ki çocuk ananın babanın elinde emanettir. Çocuğun tertemiz gönlü vardır. O gönül bir nefesi cevheridir ki her şeyden çok nakış alır. Mum gibidir, istenen şekle sokulabilir. O önce bütün nakışlardan uzaktır, tertemiz topraktır ki ne tohumu atarsan oraya biter. Eğer hayır tohumu ekersen din ve dünyanın hayrına erişir, ana ve baba o hayırda ona ortak olur. Eğer hayır tohumunun hilafı ekilirse ki bu da kötülük tohumudur, o çocuk bedbaht olur, ondan çıkan her kötülük ana ve babayı o kötülüğe ortak kılar. Nitekim Hak Teala şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, siz nefislerinizi çoluk ve çocuğunuzu ateşten koruyunuz." (Tahrim Suresi 6)
Küçük çocuğu ahiret ateşinden sakınmak, dünya ateşinden sakınmaktan daha önemlidir. Çocuğu ateşten sakınmak, onu terbiye edip ona güzel ahlak vermek de olur. O kötü arkadaştan, aldatıcı yoldaştan sakınmalıdır. Çünkü bütün fesadın kökü kötü arkadaştan gelir. Onu naz ve nimete ve güzel giyeceklere alıştırmalı. Eğer bunları huy edinirse, sonra sabredemez, bütün ömrünü naz ve nimet içinde güzel giyim elde etmek için kaybeder. Belki şuna ilk önce önem verilmeli ki çocuğa süt veren kadın salih, doğru ve güzel huylu, helal yiyici olmalı. Kötü huy süt verenden çocuğa geçer. Haramdan meydana gelen süt pistir. Eğer çocuğun eti ve derisi kötü lokmadan meydana gelirse, onun huyuna ve vaziyetine de yaramazlık uygun gelir. Onun yaramazlığa meyli, tutkunluğu blue devresine erdikten sonra belli olur. Çünkü ne ahlakla olduğunun bilinmesi için dilinin açılması gerekir. Onun ilk sözü Allah olmalıdır. Allahu Teala'nın yüce adı ona telkin edilmelidir. Eğer kimi şeylerden utanırsa, bu hayırlı bir işaret ve müjdedir ona delildir ki çocuğun aklının ışığı üzerinde parlamaya başlamıştır. Utanma duygusundan ruhuna bir inzibat memuru, bir muhafız dikilmiştir. Bu muhafız onu kötü olan şeyden yasaklar.
Çocukta beliren ilk şey yemek yeme hırsıdır. Ona o zaman yemek yeme adabı öğretilmelidir. Şöyle ki sağ elle yemek yemelidir, yemeğe "Bismillah" diye başlamalıdır, acele acele yememeli, lokmayı iyice çiğnemeli, gözlerini başkalarının lokmasına dikmemeli, bir lokmayı yutmadan başka bir lokmaya el uzatmalı, elini ve elbisesini yemek yerken yemeğe bulaştırmamak. Kuru ekmek verilmeli ki ekmek katığın adet edinmesin. Katık bulamadığı zaman kuru ekmekle de insanın gıdasını alıp doya bilsin ve öyle bir durumda kendinde bir eksiklik hissetmesin. Çok yemeği çocuğun gözüne kötü bir şey olarak göstermeli. Çok yemek akılsızların ve hayvanların adetidir. Çocuk bu hususta uyandırılmalı. Çok yiyen çocuğa o hayvanı göstererek onun yanında kınamalı. Hedefli olan çocuk meth edilmeli, ta ki üzerinde rağbet damarı dein, o da çocuğun yaptığını yapsın.
Çocuğa temiz elbise güzel gösterilmeli. İpek elbise onun gözünde yerilmeli ve renkli elbiseyi kadınların giydiği, süslenin kadınlara ait olduğu, erkeklere yakışmadığı anlatılmalı. İpek elbise giyip naz ve nimet içinde büyüyen çocuklarla o çocuk bir araya getirilmemeli. Süslü çocuklara hasret bu haller onun helakına sebep olur, o da onlardan ister. Eğer çocuk kötü arkadaşlardan sakınılan hale gelir, hırsız ve yalancı olur, inatçı, dediği dedik, dik kafalı kimselerden olur, arsız ve saygısız olur, bu huylardan çok zaman bin bir güçlükle kurtulması gerekir. Vakta ki okula verilir, ondan sonra alimler haberleriyle, hikayeleriyle, Ashabı kiramın ve gelip geçmiş büyüklerin siretleri, kimlik hikayeleri ile meşgul edilmeli. Güzelleri vasfeden şiirler o çocuğa okutulmalı. Sonra çocuk güzelleri vasfeden şiirleri okumakla çocuğun tabiatı, huyu güzelleşir diyen hoca eline de verilmemeli. Bu asıl bir kimse ona üstat olamaz, ondan olur. Çocuğun gönlüne fesat tohumunu bu üstat ekmiş olur.
Çocuk güzel bir iş yapınca veya onda güzel bir huy belirince o övülmüş edilerek sevindirilmeli, bir armağan verilmelidir. Halk için de ona dua edilmelidir. Eğer çocuğunuz kötü bir huyu adet edinirse onu tenha bir yerde azarlamalı ve "Sakın bu işi bir daha yapma, bunu kimse duymasın, yoksa halkın içinde rezil rüsva olursun, seni hiç kimse saymaz olur" denmelidir.
Erkek çocuk 7 yaşında olunca ona şefkat ve rikkatle, kırmadan, sıkmadan tahareti, abdest almayı ve namazı öğretmelidir. 10 yaşında olunca da taharette, namazda kusurları görülürse öğretilmelidir. Hırsızlığı, haram yemeyi ve yalancılığı onun gözüne çirkin gösterip bunlar hep zem edilmelidir. Eğer bu yolda yetiştirilirse, akıllı ergin olunca bu edepler sırlarını ona anlatmalı şöyle demeli: "Yemekten murat budur ki kulun Mevlasına ibadet etmeye gücü olsun. Dünyadan maksat ahiret azığını hazırlamaktır. Dünya kimseye kalmaz ve ölüm insana ansızın gelir. Akıllı kişi odur ki dünyadayken ahiret azığını hazırlar, ta ki o cennete ve Allah Teala'nın rızasına irin." Bunlarla birlikte cennetin ve cehennemin vasfı o çocuğa açıklanmalıdır.
Sehil (Allah ona rahmet eylesin) der ki: "3 yaşındaydım. Gece basınca dayım Muhammed bin Sarım gece namazını kılmasını seyrederdim. Bir gün bana dayım Muhammed dedi ki: 'Ey oğul, seni olan o Hüda'yı anmaz mısın?' Ben 'Hüda'yı nasıl anayım' dedim. Dayım 'Akşam yatağına yattığın zaman gönlünden üç kez Allah benimledir, Allah bana nazarıcıdır, Allah beni görücüdür dersin' dedi."
Sehil sözüne devamla anlatmasını şöyle bitirdi: "Ben de nice gün böyle dedim. Ondan sonra bana dayım Muhammed 'Her gece söylediğin o sözleri yedi kez söyle' dedi. Ben de her gece yedi kere söyler oldum. Ondan sonra bir gün 'O sözleri her gece 10 kez söyle' dedi. Ben de 11 kere söylemeye başladım. O sözlerin tadı gönlüme işledi. Aradan bir yıl geçti. Dayım Muhammed bana 'Ey oğul, sana öğrettiğim o sözleri hatırında iyi tut. Ömrün oldukça ve seni mezarına koyunca dek bu kelimeler sana dünyada ve ahirette yardımcı olsun' dedi. Nice yıl bu kelimeleri söyledim, ta ki onun halveti tatlılığı benim sırrım belirdi."
Yine bir gün dayım Muhammed bana "Hak Teala ile birlikte olan, Hak Teala tarafından nazarı edilen, görülen kimse elbette günah işlemez. Sakın bir zerre kadar küçük ve bir kere de olsa günah işleme. Hak Teala senin her yaptığını muhakkak görür."
Sonra okula verdiler. Okulda gönlüm dağıldı. "Ne olur her gün beni okula yalnız bir saat gönderin, bir saatten fazla göndermeyin" dedim. Böylece Kur'an'ı öğrendim. 7 yaşıma erince geceyi gündüze katıp oruç tutmaya başladım. Arpa ekmeği yedim. 12 yaşıma bastım. 13 yaşına girince bir mesele gönlüme düştü. "Beni Basra'ya gönderin, ta ki bu meseleyi sorayım" dedim. Basra'ya vardım, Basra'nın bütün bilginlerinden bu meseleyi sordum, çözemediler. Abadan bir er vardı, ona git dediler. Ben de ona vardım, bu meseleyi sordum. O meseleyi çözdü. Bir müddet onun katında kaldım. Sonra geri dönerek Tüster'e geldim. Bir akçalık arpa aldım, orucumu arpa ekmeğiyle açıyordum, katıksız olarak. Bir yılda bir akçıl arpayla kanaat eyledim. Gün gece oruç tutmaya azmettim, ta o dereceye kadar gücüm yetti. Ondan sonra yeniden azmettim, 5 gün 5 gece orucumu açmayayım dedim. Ona da gücüm yetti. Sonra 7 gün 7 gece orucumu yine açmayayım dedim. Böylece bunu 25 güne kadar çıkardım. Bu hal üzere sabrettim, 25 sene böyle devam ettim. Her gece sabahlara kadar namaz kılardım.
Bu hikayeyi şundan dolayı anlattık ki her büyük işin tohumunun küçük yaştan atıldığı bilinsin.