Transcription
Kur'an, kıraat kökünden gelir. Okumak veyahut okunan şey demektir Kur'an. Kur'an'ın her bir harfine baktığında hepsinin mucizeden ibaret görülsün. Çünkü mucize, aciz bırakan demektir. Kur'an'ın bir harfini bütün insanlık, bütün beşer toplansa oluşturamayacağından Kur'an'ın bir harfi bile mucizedir çünkü insanları karşısında aciz bırakmıştır.
Mucizenin üç sebebi vardır. Allah neden mucize yaratır? Üç sebebi vardır. Hidayet, insanların imanla tanışması. Nusret, biraz yorulmuş insanlara yardım. Helakiyet, Allah'ın kanunlarından taşanların helak sebebi. Ama sadece üçüncüsünün bakmadığı bir peygamber efendimiz var. O da Muhammed Mustafa Aleyhisselatu Vesselam. Niye? Ondan sonraki ümmetini Allah Azze ve Celle helak etmeyeceğini söylemiştir.
Mucize bu üç şeyde kullanılmaktadır. Kur'an'ın bahsettiği mucizelere baktığımızda ayın ikiye yarılması evet mucizedir. Ama Kur'an'ın Hz. Ebu Bekir gibi bir insan yetiştirmesi inanın bana çok daha büyük bir mucizedir. Böyle bir insan yetişmesi, böyle bir insanın yetiştirilmesi bütün beşeri aciz bırakmaktadır. Hiçbir kitap, hiçbir bilinç, hiçbir ekol Kur'an'ın Hz.Ebu Bekir'i yetiştirdiği gibi bir adamı yetiştirememiştir tarih boyunca.
Hz. Ebu Bekir Efendimiz okuma yazma bilir, Allah Resulü bilmez. Hz. Ebu Bekir Efendimiz çok büyük bir tüccardır. Kendisi aynı zamanda şairdir. Kendisi aynı zamanda Darun Nedve'de yani Mekke'nin siyasi otoritesinde söz hakkına sahip yönetimde olanlardan bir tanesidir. Kendisi aynı zamanda bir nesep alimidir yani soy-sop alimidir. Ama bu özelliklere kendisi kadar sahip olmayan bir zat vardır Efendimiz Aleyhisselam. Efendimiz Aleyhisselam bana vahiy geldi Ebu Bekir dedikten sonra arkasında ilk yeri alıp Lebbek ya Resulallah ne diyorsan odur diyenlerdendir. Şimdi bu mucize mi değil mi? Bu kadar vasıflı bir insan olacak. 20'li yaşlarda hülfül fuduldan ve daha sonra Hz. Hacca annemizle evliliğinde daha samimi olan bir dostluk kurulacak. Ve ondan sonra o dostlu bana vahiy geldi dediğinde bu kadar vasıflı, bu kadar yüksek seceli bir insan ilk arkasında ben hazırım deyip serfuru edenlerden olacak. Mucize mi değil mi şimdi bu?
Kur'an'ın yetiştirdiği insanlara baktığınızda mucizeden başka hiçbir şey göremeyeceksiniz. Allah Resulü'nün boynunu vurmak için sıraya giren adamların en son onun saçını Kabe'den toplayıp gözyaşı döktüğünü gördüğünüzde kimden bahsettiğimi biliyorsunuz değil mi? Süheyl bin Amr'dan bahsediyorum. Kur'an'ın bu yetiştirdiği insanların mucize olduğunu anlamış olacaksınız. Bütün beşer böyle insanı yetiştirmekten acizdir çünkü.
Fudail ibni İyad var. Onun bir de oğlu var. Ali bin Fudail. Bir gün Kur'an okuyor. Zilzal suresine geliyor. Son ayetlerinde. Her ne kadar hayır işleseniz göreceksiniz, her ne kadar şer işleseniz gene göreceksiniz. Ödü kopuyor, ödül. Mecaz manada demiyorum. Gerçekten ödü kopuyor ve vefat edip gidiyor. Böyle bir şey olabilir mi ya? Gerçekten ödü kopuyor ve vefat ediyor. Bir zat düşünün. Kur'an okuduğundan kalbi dayanamıyor ve vefat ediyor orada. Bizim kalpler neye çalışıyor? Telefonun çalmasında kalbimiz Kur'an okumaktan daha çok titriyor mu, titremiyor mu? Hele biraz etiketli bir adam bizi arasın. Hele biraz etiket olsun adamın. Arasın, bize güzel bir hoş amedi etsin. İki tane kelam edecek diye telefonu tutarken ondan bir mesaj gelecek diye kalbimiz titriyor. Ama aynı masada Allah'tan gelen mesajlar varken Neden? Okurken esniyoruz. Neden? Neden olacak? Sizce neyimiz eksik? O sahabe efendilerimizden neyimiz eksik? Bence imanımız eksik. Kesin bir şekilde bu bir iman göstergesidir. Bizim eksik, çok eksik yani. Zafi iman var, bu cihette hastalık var. Telefona Kur'andan daha fazla heyecanlanır mı bir insan? Cennet, cehennemle ilgili meseleler geçiyor, ayetler geçiyor. Kalp hiç mi titremez? Niye titremez? Çünkü cennet, cehennem dediğin bizim malumatımıza işlemiş. Ama imanımıza işlememiş.
Enfas suresinde diyor ki Allah'a saygıda kusur etmezseniz o da size temiz kabiliyeti verecektir. Ne demek temiz? Ayırmak değil mi? Biz Kur'an'ın nuruyla doğruyu ve yanlışı hala neden ayırt edemiyoruz biliyor musunuz? Hala Allah'ın peşinden gitmek dururken iki tane insanın peşinden neden gidiyoruz biliyor musunuz? Çünkü Allah'tan hakkıyla korkmadığımızdan bu ayırma kabiliyeti de bize verilmiyor. Kur'an öyle bir mucizedir ki bu kitap çölün ortasından bir avuç insanı alıp bir medeniyet inşa etmişken maalesef bizi adam edemedi. Niye edemedi? Bizde sorun var sorun. O sorun ne biliyor musun Necdet? İnanmada sorunumuz var, inanmıyoruz. Malumatta var, hidayette yok nasibimiz. Bu da bizi bu hale sokuyor. Kur'an okurken ödük okmuş. Bizde heyecan yok ya. Beton taşıyoruz ya. Valla kalp değil ha. Kalp böyle bir şey değil çünkü. Kalp dediğin latifeler açık, her an Allah'a müşlak böyle bir şey kalp yani. Cidden kalp taşımıyoruz ama sorun olduğunu anlamak zorundayız. Bak bunu da yediremezsen kendine sen bitmişsin. Sorun var burada ya. Bu kalp titremiyorsa sorun var bu kalpte arkadaş. Telefonu titremeyince götürmüyor musun? Bu kalp titremiyor götür işte. Hastaneye götür. Ayrılma o hastaneden, yat kalk o hastaneden. Niye yapıyoruz bu dersleri ya? Titresin diye. Bu kalp titremedikten sonra bir milyar malumat bilsem ne işime yarayacak benim ya? Resulullah nasıl sevilir bilmez ki öyle bir kalp. Kur'an'dan nasıl haşyet duyulur, Allah'tan nasıl korkulur bilmez ki öyle bir kalp. Malumatı boşver, köşeye at, çöpe at. Allah'a sadık olup onun yoluna sebat edebilecek bir hidayet versin Allah bize. Malumatıyla delalete düşen çoktur ama hidayet nuruyla tanışıp yarı yolda kalan yoktur. Biz ona talibiz, onu bulmamız lazım bizim.
Onu bulmak için bir ay boyunca biz bir şeyin doğum gününü kutluyoruz aslında Ramazan ayında. Neyin? Kur'an'ın doğum gününü kutluyoruz Ramazan ayında. Neden bu Ramazan ayı o kadar önemli görüyor musun? Hicri 2. yıldan 10. yıla kadar Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam 9 tane Ramazan geçiriyor. Ve o 9 tane Ramazan'ın içi ne dolu biliyor musunuz? Mesaj dolu mesaj.
Biraz filmi başa alalım. 35 yaşında Efendimiz Aleyhisselam yalnızlığı sevmeye başlıyor. Sürekli Nur Dağı'nda, Kira Mağarası'nda. Yaklaşık 6 kilometrelik bir yoldan bahsediyorum. O kadar çok sık git gel yapıyor ki. Yaşı 38'e geldiğinde bu seyahatleri, yolculukları artıyor. Ve daha sık oraya gitmeye başlıyor. Özellikle Mekke'nin kokuşmuş şirk bataklığından iyice canı sıkılan Efendimiz, oralarda münzevi bir şekilde tefekküre gidiyor. Zaman zaman taşlardan, ağaçlardan, böceklerden, kuşlardan Esselamu Aleyke diye sesler, nidalar işitmeye başlıyor. Onun biraz sonra alacağı ilk vahye hazırlık evresini oluşturuyor adeta bütün alem.
Daha sonra bir ramazanda, bir pazartesi günü, bir kadir gecesinde, bir dağın tepesindeki bir mağarada Cibril-i Emin, Muhammed-ül Emin'e ilk vahye getiriyor. Ve önce ona oku diyor. Efendimiz Aleyhisselam cevap veriyor. Ben okuma bilmem ki. Ve devamında Cibril-i Emin onu 3 kez sıkıp bırakıyor. Ve Alak suresindeki ilk 5 ayeti indiriyor. Burada da bilmemiz gereken çok önemli bir şey var. İlk emir oku değildir. Yaradan Rabbinin adıyla okudur. Efendimiz Aleyhisselam Cibril-i Emin'i gerçek vücuduyla, gerçek cismiyle ilk kez o zaman görüyor. Daha sonra da miraç hadisesinde görecek. İkinci kez. Daha sonra koşarak evine gidiyor Efendimiz Aleyhisselam. Ve yolda mevcudat ona Esselamu Aleyke ya Resulallah diye selamlamaya devam ediyor. Eve vardığında Hatice Validemiz onu karşılıyor. Ve Hatice Annemize ne diyor? Zemmiluni, zemmiluni, ürtüstü mü diyor. Üstü örtülüyor. Hatice Annemize ona destek oluyor.
Bir süre sonra Cibril-i Emin tekrar geliyor. Ve ona sesleniyor. Ya eyyühel müttesir. Ey örtüsüne minnen. Kalk ve uyar. Sadece Rabbinin büyüklüğünü dile getir. Elbiseni temiz tut. Her pislikten de uzak dur. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın ilk vahiyle muhatap olup tanışması tam da böyle oluyor.
Bazı hakikatler sinelere yer etsin diye o sinelerde bir uzlet, bir yalnızlık anı gerekir. Yunus bin Mettah için o uzlet anı bir balığın karnıdır. Yusuf Peygamber için o uzlet anı bir kuyunun dibidir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam için o uzlet anı Hira mağarası olmuştur. İsa Peygamber için o uzlet anı kırk gün ormanda geçirdiği o yalnız vakitler olmuştur. Hazreti Musa için o uzlet anı Turisina'da olmuştur. Bizlerin de kendi içimizdeki Hira'mıza dönüp oradan Rabbimizi duyabilmemiz için o uzlet anı Şehr-i Ramazan olmuştur.
Şu Ramazan'ın bereketini görüyor musunuz? Böyle bir bereketi hangi dost hangi dosta sağlayabilir? Buyurun sabahlara kadar konuşup ders yapalım. Allah'ın ikram ettiği şu Şehr-i Ramazan'ın bereketini ve sermayesini hiçbir dost hiçbir dosta veremez. Madem öyle demek dost istersen Allah yeter. Hakiki dosta. Başlayalım mı okumaya? Konu anlaşıldı mı? Anahtar kelimemiz nedir? Kur'an.
29. Mektup Ramazan Risalesi 6. Nükte. Ramazan-ı Şerif'in sıyamı Kur'an-ı Hakim'in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif Kur'an-ı Hakim'in en mühim zamanın nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki Kur'an-ı Hakim madem Şehr-i Ramazan'dan nüzul etmiş Ne demek Şehr-i Ramazan cihat? Ramazan ayı. Kur'an'ın indiği aydır evet. O Kur'an'ın zamanın nüzulünü istihzar ile o semavi hitabı hüsnü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerif'te nefsin hacadı süfliyesinden ve malayaniyat halattan tecerrüt ve eklü şurbun terki ile Ek ne demek? Yemek. Diğeri de şeribe. O ney? İçmek. Malayaniyat halattan tecerrüt ve eklü şurbun terki ile melekiyet vaziyetine benzemek. Şimdi yemek biraz gitti mi? İçmek gitti mi? Diğer cismin ihtiyaçları da gitti mi? Lavabosu şusu osubusu değil mi? Yemek için bir yerlere gitme etmesi. Sen bir derece melekleştin. Böyle orucun yüzüne vurdu. İnsanlara bakın. İyice böyle saflaşır. Hafif böyle beti benzi sarı olur. Ne gibi dersin o adama? Ya melek gibi olmuşsun dersin ya. Huyusuyla benzer mi ona? Allah Allah. Evet devam.
Ve bir surette o Kur'an'ı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlemek. Bakın 600 yıl peygamber göndermemiş. Alem karanlıkta kalmış. Birden bir nur ışıldamış. Muhammed Mustafa Aleyhisselam ve elinde ilahi bir hitap Kur'an-ı Kerim. Bakın muazzam bir şey. Şimdi sen bu hitabı sürekli duyuyormuşçasına okumaya devam edersen bunun adı cehalettir. Çünkü alışkanlık ve ülfet cehaletin ta kendisidir. Bakın çok önemli bir şey. İnsanları inkara iten en büyük sebeplerden bir tanesi etraftaki olayların ona sıradanlaşması. Tavuktan yumurta, inekten süt, insandan çocuk, güneşin doğması, aydan bir ışık, yırtılan etinin gözünün önünde dikilmesi. Şimdi ne oluyor bunlar? Sıradanlaşıyor. Bakın sıradanlık cehaletle aynı şeydir. Cehaleti kırmak için farkındalık mevcuttur. O yüzden Kur'an'ı yeniden iniyormuş gibi okumazsak biz de cehalet makamından okuyacağız demektir. Ve Kur'an'a dikkat edin. Bu cehalet ve gaflet perdesini yırtmak için o Ceziretül Arap'ta insanlara en çok alışkanlık olan şeylerdeki gaflet perdesini yırtmıştır. Yıldız demiştir. İnsanlar bir Arap yarımadasında en çok ne görüyordur sizce? Gökyüzünü, yıldızı, güneşi, bulutu, ayı ve Kur'an bu argümanları kullanarak onların sıradanlığını yırtmıştır insanlar için. Çünkü sıradanlık cehalettir. Biz de Kur'an'ı aman sıradan bir gün deyip esniyerek okursak bu hürmetsizlik Kur'an 'a karşı yapılmış bir hürmetsizlik olur. Yani birisi Kur'an'ı ezbere bilse ve ezbere bildiğinden acele okusa bu bile Kur'an'a karşı hürmetsizlik sayılır. Devam.
Ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı ilahiyeyi güya geldiği anın üzülünde dinlemek ve o hitabı Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam'dan işitiyor gibi dinlemek. Bir dakika. Şimdi burada bir kademe yapalım. Bir. Ayeti geldiği andaki gibi dinlemek. Bir mertebe atladın mı? Atladın. Efendimiz Aleyhisselam'dan dinliyor gibi dinlemek. Bir mertebe daha atlarsak belki Hazreti Cebrail'den dinliyormuşçasına. Sanki bir sahabe efendimiz var Dıhye. Cibril Emin onun kılığına giriyor değil mi? Sanki Dıhye Efendimizin kılığına girmiş ve bize ayetleri getiriyor. Son mertebeye bakın son mertebeye. Belki mütekellim ezeliden dinliyor gibi bir kutsi halete mahzar olur. Bu ne demek biliyor musunuz? Miraç hakikati demek ya. Demek her kulun bu dört mertebede yaşaması gereken kendi miracı var. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'an'ın hikmeti nüzulunu bir derece göstermektir.
Evet Ramazan-ı Şerif'te güya alem-i İslam bir mescit hükmüne geçiyor. Öyle bir mescit ki milyonlarla hafızlar o Mescidi Ekber'in kuşelerinde o Kur'an'ı o hitab-ı semaviyi arzulara işittiriyorlar. Her Ramazan, Şehr-i Ramazan ellediği unzile fihil Kur'an. Ramazan ayı kendisinde Kur'an'ın indirildiği aydır. Ayetini nurani parlak bir tarzda gösteriyor. İnsan sevdiğinin geleceği otobüsün yolunu bekler ya. İşte bizim sevdiğimiz Kur'an'ı getiren vasıtada Ramazan ayı. O cihette Ramazan sevilmez mi ya? Sevdiğini getiren sevilmez mi hiç? İşte Şehr-i Ramazan o. Ramazan Kur'an ayı olduğunu ispat ediyor. O cemaati uzmanın sair efratları bazıları huşu ile o hafızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescidi mukaddeste nefsi süfliyesinin hevesatına tabi olup, yemek içmek ile o vaziyeti nuraniden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatin manevi nefretine ne kadar hedef ise öyle de Ramazan-ı Şerif'te ehl-i sıyama muhalefet edenler de o derece umum o alemi İslam'ın manevi nefretine ve tahkirine hedeftir. Bu kadar büyük bir şey getirmişse Şehr-i Ramazan, biz de o aya Allah rızası için hürmet sunmak zorundayız. Yoksa hürmet gösteren bütün cemaati uzmanın nefretine de bir sebep olur. Bir insan keyfi yerinde olduğunda bir şeyler söylese, biraz bağırsa, biraz şakalaşsa bir problem yoktur. Ama tam bir gün mescidin ortasında Kur'anlar okunurken bunu yapsa ne olur? Herkesin nefretine sebep olur. Ya sen burada tam dikkatimizi neden dağıtıyorsun da böyle bağırıyorsun, böyle şarkılar türküler söylüyorsun diye. Şimdi tam Ramazan ayı da öyle. Bütün dünya bir mescid hükmünde yekpare. Hani Meksika dalgası diyorlar ya. Ramazan ayında dünyada da Kur'anlar tam Meksika dalgası gibi. Burada okunuyor, bitiyor, burada başlıyor. Burada bitiyor, burada başlıyor. Burada bitiyor, burada başlıyor. Şimdi bütün yeryüzü mescid hükmündeyken, sen orada yemek içmekle oyalanırsan, yani şarkı söylemek hükmünde bir halet takınırsan, o işi yapanların da nefretini kazanabilirsin diye bahsediyor. O yüzden Şehr-i Ramazan'da Kur'an'la meşguliyetimizin çok artması lazım.
Şimdi bir gün bir müteahhit arkadaşla oturuyordum da, daha o zamanlar dört katlına arsasını arıyorduk çok eski zamanda. İnşallah şimdi de İstanbul'daki medresenin arsasını arıyoruz. Muhabbet ettik, frekansımız da uçtu biraz. En son konuyu açtı, cennet, cehennem vs. deyince, hocam dedi ya cennetin ucunda bir kulübe olsa da bana yeter dedi. Dedim abi sen yalan söylüyorsun dedim ya. Dünyada holdingler yapmışsın, gökdelenler dikmişsin, sana yetmemiş. Ahirette kulübe sana yeter mi ya? Yetmez. Tam zıttı olması gerekmez mi? Madem sana bir şey yetiyorsa, dünyada kulübe yetsin. Ahirette holdinglerin olsun, gökyüzüyle bakan sarayların olsun, gökdelenlerin olsun. Şimdi biz bu cihette kendimizi kandırıyoruz. Kendimizi kandırmamamız gerekiyor ve bu kandırmayı açmak için de Ramazan'a girince farklı bir alet bizde olması lazım. Kim gibi? Yine Efendimiz Aleyhisselam gibi. Ayşe annemiz diyor ki, Ramazan'ın 15. gününden sonra, yani nısfı Ramazan'dan sonra, ne o bizi tanırdı ne biz onu tanırdık diyor. Şimdi Efendimiz Aleyhisselam normalde Kuran'la muhatap olmuyor mu? Haşa ya, her gün onunla geçiyor. Bakın ona rağmen Ramazan ayı gelince çok ekstra bir halete giriyor kendisi. Bizim bu ekstra hali anlamamız lazım. Kuran'a muhatap olmamız lazım ve Kuran'ın bizi evde tutma değil, dışarıya doğru harekete geçirmesi lazım. Bunu da anlamak çok önemli. Kuran ayı, yani Ramazan ayı, başlı başına bir mücadele ayıdır. Ramazan ayı eve çekilme ayı değildir. Bizim dilimizden düşmeyen 313 sahabe efendimizin tarih yazdığı Bedir'de Ramazan'da olmuştur. Dünyanın seyrini değiştiren Mekke'nin fethi de yine bir Ramazan'da olmuştur ki, o mücadele bir de bin kat bereketlensin diyedir. Allah bu şehri Ramazan'da da bizim hayatımıza öyle bereket ihsan etsin. İnşaallah.
Videolarda böyle izleyen arkadaşlar şu konu, şurası çarpıcı diye yorum yaparlarsa, bizim için verimli ve istifadeli olur. Onu da hatırlatmış olalım. Allah razı olsun.