📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

DİNÎ METİNLERDEKİ AHLÂK NE KADAR EVRENSEL?

Prof. Dr. İsrafil BALCI1:29:33

Transcription

Mutlu akşamlar diliyorum. Hoş geldiniz. Hepinizi sevgi, saygı ve muhabbetlerimle selamlıyorum.

Bu akşam epeydir ele almak istediğim bir konu var. Başlıkta da belirttiğim gibi bu konuyu ele alacağım. Sevgili Fahir Bey daha önceden bu konuyla ilgili bir talepte bulunmuştu. E bu meseleyi daha çok yaşanan tecrübeler, güncel örnekler, tarihi veriler ışığında aynı zamanda dini metinler bağlamında değerlendireceğim. Eee zannediyorum epey de ilginizi çekecek.

Öncelikle şunu da belirtmek isterim ki tabii ki burada şimdi sunum yapıyoruz. Neticede herkese sesleniyoruz. E diğer yandan e bir akademik kimlik olduğu için de birçok kez de duyguları bir kenara bırakarak objektif olma, bilim kriterleriyle hareket etme durumunda hissediyorsunuz kendinizi. Netice itibariıyla böyle bir sıfatınız var. Kendi adıma söylüyorum. O yüzden de böyle sloganı konuşamam. eee konuşamıyorum da hem ahlaki hem vicdani ilkelere riayet etmeye çalışıyorum.

Benim öteden beri hep hassas olduğum bir nokta vardır. Herhangi bir konuyu değerlendirirken empatiyle bakmaya çalışırım. Belki beni biraz daha Siyer'de farklı kılan da bu oldu. Mesela Mekke sokaklarında gezip yer Hazreti Muhammed'in penceresinden olayları incelemek. yerde karşı mahallenin gözünden meselelere bakmak gerektiğini düşündüğüm için eee burada daha çok böyle empati duygusuyla hareket etmeye çalışmıştım eserlerimi yazarken tarihi olaylara da genelde böyle bakıyorum. E bizde ise öyle bir yargılama değil de daha çok güzelleme üzerine ve aynı zamanda öğretici tarih üzerine bir anlayış geliştirildiği için Müslüman mahallenin kendi sorunu kol kırılır, yen içinde kalır mantığıyla eee kapatılır. Eee görmezden gelinir. Eee veya genelde de toptaça atılır.

Şimdi biz de kalkıp da eee aynı bağlamdan gidersek o zaman zaten benim burada durmamın bir anlamı yok. Sizin de gelip beni dinlemenizin bir anlamı yok. O familyadan olan zaten çok sayıda insan var. O yüzden de benim eee bu derslerde yer yer dile getirdiğim veya verdiğim örnekler belki dini hassasiyeti olanları biraz daha fazla rahatsız edici olabilir. Bunu anlıyorum. Ama netice itibariyla elimizdeki tabloyu da doğru ve objektif bir şekilde eee karşı tarafa sunmak durumundasınız. E burada eee dediğimiz gibi öğretici tarihle hareket edecek olsak ona göre bir yol yöntem belirleriz.

Aslında bu akşamki sunumumuzun temel odak noktasını Müslümanların ahlakla imtihanı aslında buna ahlaksızlıkla imtihanı demek belki biraz daha kışkırtıcı gelebilirdi ama ben ahlakla imtihanı yönüyle bakacağım ve nasıl bir onursuz mağlubiyete doğru bu sürecin evrildiğini de aynı zamanda güncel örneklerle dikkatlerinize sunmaya çalışacağım. Müslümanlar tabii ahlaktan, erdemden, hukuktan, adaletten, vicdandan bahsederler. Burada herhangi bir sıkıntı yok. Önemli olan bunların edebiyatını yapmak değil de bunları içselleştirip hayata tatbik etmek, bunları ayağa kaldırmaktır. Eğer siz onu ayağa kaldıramazsanız sadece bu işin edebiyatını yapmış olursunuz.

Şimdi Müslüman mahalleden meseleleri okuduğunuz zaman eee aslında problem yoktur. Eee zaman zaman da hatırlarsanız eee söylüyorum. Hele hele de Müslüman mahallede erkek olursanız hiç sorununuz yoktur. Ama Müslümanların sorun olarak görmedikleri meseleleri bir de empatiyle bakarak değerlendirirseniz oradan bambaşka hikaye çıkıyor. O yüzden de sunumlarımda yer yer eee belki böyle zülfyare fazla dokunuyor hoca diye düşünebilirsiniz. Kusura bakmayın ama yani ne olursunuz beni eee yani böyle içeriden bir hain veya işte maksatlı birisi olmak yerine böyle konumlandırmak yerine eee aslında kendi hikayemizin serüvenini inceliyoruz burada. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Beni bu gözle eee dinlemelerini, değerlendirmelerini beklerim. Aksi halde e benden ne cilalayan bir e adam portresi çıkar veya benden derken anlattığım, ele aldığım konulardan ne de bunun yanında e böyle birilerinin eee konumlandırdığı gibi işte içimizdeki hain eee sadece alışık olmadık bir belki eee söylemim var ya da biraz birilerine göre geleneksel kabullerin dışında bir eee şeyi eleş tiren veya bakış açım var. Bu rahatsız edici olabilir ama çünkü alışık değiliz böyle bir şeye. Bugün de işte bu meselenin e zülfyere dokunan kısmına değineceğim ve göreceğiz bakalım. Müslümanlar bu kadar ahlaktan söz ediyorlar. Ahlak dedikleri zaman akan sular duruyor. Gerçekten de böyle midir? Biraz böyle eee konuya giriş mahiyetinde anlattığım meselelerden sonra girelim bakalım neymiş durum.

Eee, evet. Yani dini metinlere bakarsanız, eee, gerek Kur'an gerek hadislerde ahlaka, eee, erdeme, vicdana, eee, adalete fazlasıyla vurgu olduğunu görürsünüz. Burada herhangi bir sorun yoktur. Yani ahlak kavramı dediğimiz nedir burada? Seciye işte huy, tabiat anlamına gelen hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. Ahlak Kur'an'da da eee bu yönüyle ahlak fazlasıyla övülmüştür. Hzreti Peygamberin ahlakı müminlere örnek gösterilmiştir. Erdemli davranışı öne çıkarılmıştır ve erdemli davranışı öne çıkaran ayetler vardır. Hz. Muhammed'i Kur'an üsve-i hasene olarak sunar, gösterir ve gelenek de bunun üzerinden muazzam bir peygamber eee bakış açısı geliştirmiştir. Ve örnek ahlak, örnek hayat, örnek yaşam. Hep bu söylemle yetiştik ama hatırlayın daha önceki derslerimde veya sunumlarımda işte bir Safiye örneğini anlattım size. Bir de baktık ki başka bir hikaye var orada. Biz peygamberliğin merhametinden, adaletinden söz ediyorduk ama aa bir başka hikaye de var. Meğerse biz onu hiç görmemişiz. Neden? Çünkü tek yanlı bakıyoruz. Onun için ileride yine söyleyeceğim ama Müslümanın ahlak ve erdem kavramlarına bakışı, bu değerleri içselleştiriş biçimi tek yanlıdır. Kendisinden olursa ahlak geçerlidir. Kendisinden değilse veya kendisi öteki diye konumlandırdığı kişi açısından ahlaki eee meselelere baktığı zaman burada kendisi için geçerli olan eee erdemin, ahlakın, vicdanın, hukukun, adaletin kriterlerinin hiçbirisi geçerli değildir. Tam aksine kusura bakmayın ama böyle ifade edeceğim, ahlaksızlık yapmak bile bir anlamda inancın gereği haline gelebiliyor. Onun için de ahlaki çürümüşlükten çokça eee zikrederiz veya yakındırız. Neden? Çünkü Müslümanların ahlak diye bir dertleri yoktur. Hele hele evrensel ölçekte bir ahlaki norm geliştirelim diye böyle bir kaygıları zaten olmamıştır. Olmamış diyorum ama niçin geliştiremediler noktayı nazarından bakarsanız siz bir şey sorun ederseniz onun üzerine üzerine gidersiniz. Sorun etmediğiniz konuyla ilgili bir şey geliştiremezsiniz. Hocam anlatabildim mi? Bugün mesela kölelik, cariyelik insanlık ailesinin bir sorunu olarak gözüküyor. Vicdan bunu kabullenemiyor. Bak bugünün sorunu. O yüzden de bunun üzerine çok şey söyleniyor, yazılıyor, çiziliyor. Peki niçin o dönemde eee bunun üzerine bugün olduğu kadar eee gidilmemiş ya da durulmamış? Yeni jargonlar konuşursak Allah bizden daha az mı merhametsiz yarattığı kullar açısından? Hayır. Sorun olmamıştı da o yüzden. Bugün sorun olmuştu. Ama ben eminim ki bugün Kur'an inmeye başlasaydı bu konularla ilgili açıklama gelirdi.

Şimdi Müslümanlarda kendi aralarında ahlak, erdem, işte hak, hukuk, adalet kavramlarını geliştirdikleri için ve kendi mahalleleriyle alakalı olduğu için ötekini düşünmez. Ötekine karşı ahlaki bir eee yükümlülük, sorumluluk düşünmez. Böyle bir bir gündemi yoktur ki. Eş gündeminiz olmadığı zaman neden bunları sorun edeceksiniz ki? Yani dolayısıyla da Müslümanın böyle bir derdi yoktur. E bu anlamda söze sıra gelirse işte ahlakul hasene, güzel ahlak, mehasinül ahlak, mekarimül ahlak, hüsnül huluk gibi böyle caflı e birtım terkipler veya ahlaka vurgu yapan tanımlamalar kullanılmıştır. Çok güzel. Peki bunların eee geçerlilik alanı nedir? Geçerlilik alanı benim mahallemle alakalıysa geçerlidir. Benim mahallemle alakalı değilse geçerli değildir. Dolayısıyla da eee ahlaka vurgu yapan geleneksel yorumlarda baktığımız zaman daha çok Müslüman mahallenin sorununa yönelik bir ahlak ve erdem vurgusu öne çıkar. Bu anlamda da İslam ahlakının kaynağını şüphesiz Kur'an ve sünnet belirliyor. Buna dikkat çekilir. Peygamberin ahlakının Kur'an ahlakı olduğuna sık sık vurgu yapılır ve tamamen sorunsuz gösterilir. Eee nitekim Hz. Ayşe'den menkul böyle bir rivayette vardır. Yani peygamberin ahlakı neydi? İşte siz diyor Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur'an ahlakıydı vesaire.

Bunun yanında fıkıhçılar, kelamcılar, mutasavvuflar, ne bileyim filozoflar ahlak konusunda birtım kriterler belirlemeye çalışmışlar. Bu konuyu ele almışlar. Bu konuya kafa yormuşlar. Ama eee dikkat ederseniz burada muhaddisleri saymadım. Eee neden saymadım? Onu bilinçli saymadım. Eee demin de söyledim. Bakınız, eee, İslam ahlakı dediğimiz o kavramın içerisini ne dolduruyor? Kur'an ve sünnetin belirlediği ilkeler. Sünnet dediğiniz zaman burada neyi anlıyoruz biz? Hemen daha çok Hzreti Peygamberin hadislerini, söz ve eylemlerini ama sünnet, hadis, hadis-i şerifler. Şimdi hadislerdeki ahlak e meselesine baktığımız zaman bizim kitaplarımızda Kur'an sünnet vurgusu yapılır. Ama peki o sünnetin en önemli aparatı ayağını hadisler oluşturduğu halde neden acaba hadislerde ahlak bahsi yoktur? Niçin? Çünkü Müslümanın ahlak diye bir derdi yoktur. Müslümanlar sünneti eee ahlaka dahil ediyorlar ama hadis kaynakları arasında eee ve en önemli Kur'an'dan sonraki referans olan hadis metinleri arasında ahlak yoktur. Eee ki dediğimiz gibi sünnetin omurgasını temsil eder. E burada ciddi bir eksiklik var. Bu sefer ne yapıyorsunuz siz? eee bir taraftan Kur'an ahlakı, bir taraftan sünnet le ikame ettiğinizi zannediyorsunuz. Ama bakınız çok e önemli bir şey bu. Bana göre çok önemli. Yani dini literatürde şöyle ahlak, böyle ahlaka vurgu geçin o işleri siz. O Hzreti Peygamberin hayatındaki örneklemler üzerinden eee muhaddisleri kenara bırakın fakihler, filozoflar, kelamcılar eee daha sonraki dönemde mutasavvuflar ahlak üzerine konuşmuşlar. Kur'an sünnet merkezli bir ahlak iddiasıyla ortaya çıkmışlar. Ama burada bana sorarsanız en önce e bayrağı muhaddisler almalıydı. Ama muhaddislere bakıyorsunuz. Eee veya fakihlere bakıyorsunuz. Yani böyle daha sonraki fakihlerde var bu ama öyle bir eee ahlakta böyle Müslüman mahallenin ahlakı ötesine geçen bir ahlak zaten yok. Ama muhaddislerde ise hiç yok. Bak bir arkadaşımız diyor ki çok ilginç. Aynen de böyle. Mesela eee hadis bablarından kitabül menakıbi görürsünüz. Kitab taharet babını görürsünüz. Hatta gelenekte 11 12 ciltlik yazılmış taharet kitabı var hocam. Bir taharet 11 12 cilt yazılıyor ama onca hadis külliyatı arasında kitabül ahlak babı yoktur. Kitabül hulk babı yoktur. Misal neden yoktur? Çünkü öyle bir derdiniz yok. Eee, gördünüz mü şimdi köfteyi çaktınız değil mi? Hani ahlaktan bahsediyorduk biz. Hani Kur'an ve sünnetti ahlakın omurgasını oluşturan ve sünnetin omurgası da neydi hocam? Eee, hadisler. Buyurun. Gazali mesela taharetin önemi ve sırları diye kitap yazıyor. Hoş ahlaka da yer vurgu yapıyor ama bunu kitap boyutunda ele alıp çıkarma veya irdeleme diye bir derdi olmuş mudur? Yok. Çünkü Müslüman mahallenin ahlak diye bir sorunu yoktur. Yani ahlaki ahlakı çözmüştür. Ahlak kendi aralarında var. Birazdan da geleceğim ona. O yüzden de burada kastettiğim de daha çok evrensel ölçekteki ahlak veya ahlaki normlar. Onu da belirteyim. E dolayısıyla da Müslümanların evrensel ölçekte bir ahlaki norm belirleme gibi eee bir düşünceleri olmamıştır. Böyle bir lüksleri yoktur. Buna ihtiyaç da duymazlar. İhtiyaç duymamanın farklı sahipleri de vardır ki ona ileride değineceğim eğer unutmazsam. Yani sizde bir tövbe kapısı vardır. Yani inanıyorsunuz bir de tövbe edince ahlaka zaten gerek duymuyorsunuz. hepsi siliniyor. Eee, dolayısıyla da orada başka bir hikaye var. Eee, Müslüman kendi içerisinde de bu meseleyi sorun etmediğinden dolayı karşısının hukukunu düşünme gibi bir derdi olmadığı için, girişte söylediğim gibi empati yeteneğini geliştiremediği için kendi mahallesiyle ilgili eee, kendi ahlakını kurmuş, ahlaki normlarını belirlemiş. hoş, onlara ne kadar riayet ediyor, etmiyor orası ayrı da yeni bir eee teori yazmak veya ahlakı içselleştirmek, derinleştirmek gibi bir derdi yoktur. Çünkü Müslüman inanıyor. Eee inandığınız zaman ahlaka gereksinim duymuyorsunuz ki. İnanç sizin her şeyinizi çözüyor. Kez bile tövbe etseniz tövbenizi bozuyorsunuz. Yine o dairenin içerisine giriyorsunuz ve pirupak oluyorsunuz. Hocam düşünün olmadık ahlaksızlıklar yapıyorsunuz. Geliyorsunuz tövbe ediyorsunuz ve imanınızda var. Tamam. Ahlak, vicdan, erdem, fora, buhar olup uçar gider. O yüzden Nikola Tesla'ya izafe edilir. O kadar cahilsiniz ki, eee, dininiz var diye ahlaka ihtiyaç duymuyorsunuz, ahlaka gereksinimi duymuyorsunuz şeklinde bir açıklaması var. İşte bakınız inanç burada sizin bu eksiğinizi, bu zaafınızı fazlasıyla çözdüğü için dolayısıyla da yeni bir sorun ve yeni bir hikaye yazma gereği gereksinimi duymuyorsunuz.

Şimdi bunlar biraz belki rahatsız edici oluyor bu tarz eee söylemler. Bunları açacağım kusura bakmayın. Yani eee biraz sabırla dinlerse rahatsız olan dostlarımız açısından söylüyorum. Somut örneklerle gideceğim. Ben böyle teorik konuşmayı pek de seven birisi değilim zaten. Mişel Fuku diye bir adam vardı. Ahlakla da ilgileniyor. Filozof. Ahlak teorilerini tartışıyoruz diyor. Ancak bunu tartıştığımız kadar ahlakın kendisini tartışmıyoruz. Şayet ahlakın kendisini tartışsaydık daha ileri mesafeler katederdik şeklinde bir yaklaşımını hatırlıyorum. Bunu Müslümanlara uyarlayalım. Ondan alıntılayarak Müslümanlar da ahlakın edebiyatını çok güzel yaparlar. Ama ahlakın edebiyatını yaptıkları kadar ahlakın, erdemin, vicdanın kendisini asla öncelemezler. Önceleseydiler zaten bambaşka bir dünya kurabilirlerdi. Böyle bir dertleri yoktur. Mesela Müslüman hak hukuktan bahseder ama kendisine sıra gelince orayı es geçer. Müslüman Ömer'in ahlakından, Ömer'in adaletinden bahseder. Ömerler yetiştirmeyi ister ama kendisi Ömer gibi olmayı hiç düşünmez. Müslüman peygamberin güzel ahlakından bahseder. E peygamber ahlakını en azından korumalısın. Bakınız, peygamber güzel ahlaklı demekle, ahlaklıydı demekle insan ahlaklı olmuyor. Siz o güzel ahlakı içselleştirirseniz o zaman bir anlamı var. Ne yapıyorsunuz? Sadece kendi kendinize mutlu oluyorsunuz. Havanda su dövüyorsunuz. Aslında ona ben peygamber seviciliği diyorum. Ona ben Ömer seviciliği diyorum. Ömer seviciliği üzerinden, peygamber seviciliği üzerinden ya da ahlak seviciliği üzerinden ahlak geliştiremezsiniz. Sorunumuz burada. Dolayısıyla da Müslümanlar ahlakın sözlü edebiyatını yaptıkları kadar maalesef ve maalesef onu kendi dünyalarında içselleştirme gibi bir düşünceye sahip değillerdir veya böyle bir düşünce geliştirememişlerdir. Hep ahlaktan bahsediyoruz ama tarih boyunca gelin bakın görün eee maalesef öyle çok da iç açıcı bir tablo yoktur. Sonuç itibariyla Müslümanların eee ahlakı içselleştirebilmeleri için ahlakla ilgili bir düşünce dünyaları olması gerekiyor. Ama eee bu anlamda özellikle de evrensel ölçekte bir ahlaki norm belirleyemediler. Belirleyebilseydiler belki bugün çok farklı bir dünyadan bahsedecektik. Mesela özellikle de evrensel ölçeğe dikkat çekmeye çalışacağım. Ötekinin durumuna bakalım. Yani ötekiden kastım burada Müslüman olmayanlar yani gayrimüslimler veya hiç inanmayanlar ne olursa olsun öteki diyelim. Yani bizim mahalle öteki mahalle şöyle teorik bir ayrım yapalım. Bugün Müslümanlar şayet ötekinin durumunu dikkate alsaydılar kendileri için bambaşka bir dünya kurabilirlerdi. Bu ben Müslümanların gözünden bakarak okuyorum. Yani Müslümanlar sorumlu da ötekileri eee gayet iyi. Öyle bakmıyorum yani onu özellikle vurgulamak isterim. Yani burada da hemen Müslümanlara hoca vuruyor işte efendim eee öteki berikini dikkate almıyor gibi düşünmesinler. Bizim mahalle açısından meseleye bakıyorum. Çünkü bütün kötülükleri ve defoları inançla ve eşittir tövbeyle kapatıyorsunuz. Şimdi düşünün hocam. Sabahtan akşama kadar yemediğiniz halt kalmıyor. Geleneksel sünni jargonla konuşuyorum. Akşamdan tövbe ediyorsunuz, piru pak oluyorsunuz. Ya da haftada bir cumaya gittiğiniz zaman o hafta işlediğiniz ne kadar halt varsa, yediğiniz ne kadar eee halt varsa hepsini silip atabiliyorsunuz. Şimdi buradan ahlak çıkar mı hocam? Evet. Dinde tövbe vardır. Tamam. Ama bunu siz pişkince, arsızca, onursuzca bir forma veya bir eee düşünceye dönüştürürseniz benim sıklıkla örnek verdiğim dayak arsızı derler ya çocuklara. dayak atarsın atarsın artık ondan sonra çocuk daha dayak yemekten de eee imtina etmez ve yüzsüzleşir. Bu bunun gibi bir şeydir. Yani tövbe kapısı açık diye e halt yiyorsun. Ondan sonra peşinden eee tövbe ediyorsun. Ne güzel bir dünya. Eee olmadık ahlaksızlık yapıyorsun, vicdansızlık yapıyorsun. Tövbe ediyorsun. Nasılsa tanrı da seni affediyor. Zaman zaman da böyle biraz daha ironik dille söylerim ya. Haftalık e böyle bir eee arınmadan geçiyorsun. Dün müydü? Önceki gün müydü neydi? Bir sevdiğim bir kardeşim eee bana mesaj atmış. Bir bacım hocam diyor eee işte şaban ayına girecekmişiz. O gecenin bir namazı varmış. Böyle bir namaz var mı diyor. Bak başladılar şimdi. Yani Şaban ayı, Recep ayı, Ramazan ayı eee üç aylar bu yıllık bakıma giriyoruz. Ramazan'da bunun tacı pir ufupak oluyoruz. olur ya. Hani arada kaçaklar olabilir. Orada da kandiller devreye giriyor. Buradan da arınıyorsunuz. Ha bu arada arada bir umretu yapıyorsunuz. Arafat'ta bir dua anadan doğmuş gibi oluyorsunuz. Yılda bir sefer hac yaptınız veya ömürde bir sefer yani düşünün 70 yaşına kadar istediğiniz gibi eee bir dünya kurdunuz, yaşadınız. Gittiniz Arafat'a, tertemiz oldunuz, döndünüz geldiniz. Allah aşkına böyle bir anlayış hiç ahlak üretir mi ya? Onun için de Müslümanın ahlak diye bir derdi yoktur. Ya hocam biz hep güzel ahlak, güzel ahlak eee bunları öğrenmiştik ya. Kusura bakmayın da onlar sözde kaldı ki birazdan geleceğim. O güzel ahlak dediğimizin içini doldururken acaba ne kadar eee içselleştirebiliyoruz? Mesela temizlik imandandır diyoruz. Doğru mu? E gidin bakın sokakların haline gidin. Orada belediye güzel parklar, bahçeler yapıyor. Yollar tertemiz. Eee çöpçü kardeşlerim ellerinde eee işte süpürge ve kürekle geziyorlar. Niye geziyor? Çünkü pissin. Metrekareye düşen tükürüğe bakınız. Hocam sen ondan sonra kalkacaksın bana ahlaktan söz edeceksin. Ahlaktan dem vuracaksın. Gidiyorsun doğayı işte piknik yapıyorsun. Bütün pisliğini döküyorsun oraya geliyorsun. Ama temizlik imandanır. Ne kadar imanlı olduğumuzu da buradan görün işte. Ya da eee mesela Müslüman ahlaklıdır. Böyle bir mod da vardır. Ama bugün geldiğimiz noktada Müslüman Müslümandan kaçar oldu ya da e adeta Türk filmlerindeki o sahtekar hoca tipli bir karakter eee izlerdik çocukluğumuzda. Adeta ona döndü ve bu gerçek oldu. Ve bu kimin sayesinde oldu? Sözüm ona Müslümanların sayesinde oldu. Ahlak, güven, erdem, adalet, vicdan, hak, hukuk gerçekten de hak getire bir umum değerleri tükete tükete tükete. Müslümanlar dini de tükettiler, kendilerini de tükettiler. Şimdi de içeriden bir ses olarak konuşunca, eleştirince senin Müslümanlarla derdin nedir? Yani düşünebiliyor musunuz? Tüketilmedik hiçbir değer kalmadı. Tamam. Şimdi buraya kadar bir şey anlattık. Gelelim biraz daha eee asıl zülfyare dokunacak kesime. Belki biraz daha rahatsız edecek eee boyuta. Peki madem Kur'an ahlaktan bahsediyor, ahlakı övüyor. E Müslüman da ahlaklı olmalıydı. Sorun nerede hocam? Aslında bunun tüyosunu az önce verdim. Sorun burada Müslümanın kendisin dini metinleri okumasında daha doğrusu öyle kurayım cümlemi. Evet. Kur'an ahlaka vurgu yapar. Ahlakı över. Erdemli davranışı över. Dürüst olmayı över. Hak hukuktan bahseder. Ama bunlar demin de bir ifade kullandım. Dedim ya ahlakı evrensel ölçekte değerlendireceğim. Kimse kusura bakmasın. Zülfere de dokunacağım. Bunlar evrensel ölçekte ahlaki normlar olmaktan öte Müslümana ve Müslüman mahalleye yöneliktir. Bunlar Müslüman mahalle için anlam taşır, anlam kazanır. Ve burada Kur'an'ın ahlaka vurgusu öncelikli olarak eee inananlara yöneliktir. Müminlere yöneliktir. Kendi müntesiplerine yöneliktir. Eee burada eee önemli olan eee öncelikli olan Müslümanlardır. Dikkat bu. Tabii biraz eee böyle zorlayıcı belki hoşlanmayacağımız bir yaklaşım ama benim eee Kur'an'dan çıkardığım bu. Hani böyle evrensel ölçekte benim için istediğimi ya da istemediğimi öteki için de isteyeyim ya da istemeyeyim diye böyle bir dünyası yoktur. Acıtıcı ama gerçek bu. Onun için de yer mesela Hazreti Muhammed'in hayatından örnek veriyorum ve birtım örnekler tabii rahatsız edici oluyor. İnsanlar eee tabii tepki de gösteriyorlar. Anlıyorum ama durumu da yani birilerinin söylemesi gerekiyor.

Sevgili dostum diyor ki hocam ahlak bildiğim kadarıyla iyiyi isteme manasındadır. Teorik ve pratik ahlak arasında temelde ne gibi bir eee farklılık vardır? Teoride herkes ahlakı seviyor. Herkes ahlakı benimsiyor. Herkes az önce söylediğim gibi ahlaktan, erdemden bahsediyor. Ama burada önemli olan bunu pratiğe dökmektir. Pratiğe dökerken de sadece kendi mahallene göre düşünmemektir. Kendi mahalleni öncelememektir. kendi mahallenin dışında ötekisiyle de empati kurup aynı ilkeleri karşı taraf içinde eee geçerli kıldığınız zaman işte orada ahlak devreye girer. Aksi halde tek yanlı düşünüyorsunuz, tek yanlı söylüyorsunuz yani kendiniz çalıyorsunuz, kendiniz oynuyorsunuz anlamına dönüşür ki bu doğru değildir. Dini metinlere bakınız. Bunlardan da örnekler vereceğim. Zaten rahatsız edici tarafı bu olur. Onun özellikle altını çizmek istedim. Yani en azından önceden bilgi vereyim dedim. Burada da yine önemli olan, öncelikli olan Müslümanlardır. Dinin ahlaki normları dediğimiz gibi dindar mahalle ile alakalı olduğu için Müslümanın beklentisine yöneliktir vurgular daha çok. Öteki burada birinci öncelik taşımaz. Öteki Müslümanın insafına kaldığı boyutuyla gündeme gelir. Dinin sunduğu ahlak, adale, erdem gibi birtım normlar büyük oranda da bu yüzden tek yanlıdır dedim. Ve evrensel ölçekten ziyade kendi müntesipleri, kendi mahallesiyle alakalıdır. Örneklendirelim. Yani konuşuyoruz, muhabbet ediyoruz, örneklendirelim. Mesela Müslüman, Müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Doğru mu? Böyle bir ilkemiz var. Hatta hadis-i şerif olarak da sunulur. Müslüman Müslümanın kardeşidir aynı zamanda. Şimdi mesela elinden ve dilinden emin olduğu kimse, peki Müslüman ötekinin de elinden ve dilinden emin olduğu kimse midir? sorusunu sorun ve Müslüman mahallenin Müslüman olmayan mahalleye bakışına bakın. Eğer evet böyledir diyorsanız tamam ben de kabul edeceğim. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Bu bir nor, bu bir ahlaki-ı ilke. Kardeşe de kötülük yapılmaz. Eee, karşı mahalle için bunu düşünebilir misiniz? Bunu söyleyebilir misiniz? Değil. Karşı mahalle birbirlerini yiyor. Müslümanlar da var. Bunlar hep dini metinlerden yani hadis-i şeriflerden derlenen birtım eee işte iddialar. Müslüman, Müslüman kardeşliğini hakkını ve hukukunu korur. Güzel. Kendisi için özellikle de burası önemli. Kendisi için istemediğini kardeşi için de istemez. Kendisini kendisi için istediğini kardeşi için de ister. Çok güzel. Müslümana, Müslüman kardeşinin canı, malı, namusu, ırzı nedir? Haramdır. Bunların her birisi çok güzel ve hakikaten de evrensel ölçekte çok güzel. Yani kabul edersek. Peki bunlar evrensel bir değer taşıyor mu? Maalesef. İşte sorun tam da burada. Tam da burada. İşte bunlar Müslüman mahalle için geçerlidir. Müslümanın Müslümanla ilişkisinde anlam kazanır. Şimdi Müslüman mahallede olunca tek yanlı rahat konuşuyorsunuz. Bakınız bunların her birisi ne kadar da güzel ahlaklar, erdemler yani. Hocam bundan kim rahatsız olabilir? Hocam doğru. Ben ne diyorum? Bunu, bu ilkeleri, az önce sıraladığım ilkeleri siz öteki içinde düşündüğünüz zaman siz evrensel ölçekte bir ahlaktan söz edebilirsiniz. Değil. Evrensel ölçeği. Siz bunu kendi içinizde içselleştirememişsiniz. Siz kardeş diyorsunuz. O kardeşlik hukuku sahabeye bile yar olmamış. Kan gövdeyi götürmüş. Peygamberin torunlarının anasını ağlatmışlar. Peygamberin neslini kurutmuşlar. Ona da geleceğim. Çünkü burada iktidar devreye giriyor. Ve dikkat edin işte az önce söylediğim ilkelerin hiçbirisinde Müslümanın dışındaki mahalle yoktur. Hiç siz Müslüman mahallede işte insanlık ailesi, kardeşlik, hak, hukuk, adalet, e barışa dayalı bir eee anlayış. Böyle bir söylem duyabilir misiniz? Var mıdır? Yok. O yüzden dedim tek taraflıdır. Yani bu Müslüman mahalle ahlakıdır. Ve bu ahlak biraz da nasıl ifade edebilirim bunu? Arap örfüyle de alakalı olarak kabile ahlakı mantığını taşır. Kabile eee yaşantısında, kabile eee hayatında, o çöl kanununda ne geçerlidir? Kabilenin çıkarları önceliklidir. Öncelikli olan kabiledir. Kabile üyelerinden birisine yapılan saldırı bütün kabileye yapılmış gibi olur. Ve birisinin çıkarı bütün kabilenin çıkarıdır. Birisinin suçu bütün kabilenin suçudur. Dolayısıyla da kabile bu anlamda kendisini korur. Kabileden birisi kötülük yaptığı zaman karşı tarafa kabilemden olduğu için onu koruyacağım. Bakınız burada koruma e iç güdüsü var ama bu kabile alakalı, kabile taşımla alakalı. İşte Müslüman mahallenin ahlakla imtihanı da tam burada düğümleniyor. Benim mahallemden olunca ahlakın anlamı vardır. Benim mahallemden değilse orada kusura bakmayın ama hani rafine ederek kelimelerimi kullanayım. Ahlaki ilkelere dikkat edilmez. Mesela Müslüman, Müslüman kardeşi için iyi şeyler düşünüyordu ya. Hadi bakalım öteki mahalle için düşünsün. Asla düşünmez.

Hocam şimdi bunları söylüyorsun ama şöyle de bakabilirsiniz. Mesela Kur'an aleyhinize de olsa adaletli olun diyor. Bakınız muhteşem bir evrensel ilke. Çok güzel. Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin diyor. Bu da muhteşem bir ilke. Hak verirsiniz bana herhalde. Şimdiye kadar eleştirdin hocam ama bak bunlar da var. Ne olacak şimdi? Bunları nereye oturtacağız? Burayı da eee burayı da sorgulamamız gerekiyor. Mesela yer vurguladığım eee ayet işte bir canın yaşamasına vesile olan bütün canları yaşatmış gibi olur. Muhteşem. Bir canın ölümüne neden olanda bütün canlıları öldürmüş gibi olur. Ya muhteşem, harika, dört dörtlük. Buna kim ne diyebilir Allah aşkına? Evet bu ayetler var. Peki hocam bunları nereye oturtacağız? Az önce Müslüman Mahallenin ahlakından söz etti. Değerli dostlarım bunlar evrensel ilkedir. Doğru. Elbette ki muhteşem ilkeler. Ancak bir de bu işin uygulama kısmı var. Ve bir de metnin e öteki sayfası var. Metnin öteki sayfasını ve uygulama kısmını okuduğunuz zaman veya uygulama kısmına baktığınız zaman yani tabirimi mazu görün ama ayetler kutsal kitapta durduğu gibi durmuyor. Bakınız hak, hukuk, adalet dedik, öldürmeyeceksin dedik. eee vesair. Ama bırakınız Müslümanın eee öteki mahalleden insan öldürmesini. Müslüman birbirini yiyor. Bunu da görelim. E diğer yandan mesela Yahudilikte de öldürmeyeceksin diyor ama adam, kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden dünyanın gözü önünde haydutlar eee canileşmişler. İşte bugün Filistin'de veya dünyanın birçok yerinde yürek burkan hadiseleri görüyoruz. Dolayısıyla dini metinlerdeki erdem veya ahlak vurgusu bu anlamda kendi mahallesiyle alakalıdır. Öldürmeyeceksin dediği zaman Yahudiyi öldürmeyeceksin. Ama Yahudiye göre öteki olan Müslümanı öldürmek, onlardan bir adamı daha eksiltmek bu inancın gereğidir. O yüzden de siz dini metinler üzerinden kalkıp da evrensel ölçekte bir ahlak çıkarmaya çalışırsanız bu tek yanlı olur. Zorlama yorum olur. Ben size söyleyeyim. Bu Müslümanlar için de geçerli. Yani efendim Müslümanlar hayır hocam bak verdiğin örnekte de olduğu gibi aleyhine bile olsa eee adalet ilkesinden ayrılmayacaksın. Senin aleyhine de olsa e doğru tanıklık yapacaksın vesaire. Aynı şekilde Müslüman da Müslüman için haram kıldığı veya etik bulmadığı ilkeleri başkası için haram veya etik görmüyor. Kendisi için haram diyor. Öteki için bunu geçerli saymıyor. Mesela Müslüman kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi yaşamayan, kendi mahallesinden veya meşrebinden olmayan, ötekiyle ilişkilerde acaba bu az önce söylediğimiz ahlaki ilkeleri gözetiyor mu? Ya da bunlara uymak zorunda hissediyor mu kendisini? Hayır. Öyle bir derdi yoktur Müslümanın. Dini metinlerdeki kaideler metinde durduğu gibi durmuyor. Onu anlatmaya çalıştım. Oradan siz bir evrensel hikaye çıkarabilirsiniz ama beri tarafta gelirsiniz cariye hukukuna, gelirsiniz köle hukukuna. Buradan hadi bakalım çıkarın. Bir evrensel hikaye de göreyim. Hadi çıkarın. Hadi. Özellikle de savaş ortamını dikkate alın. Şimdi harp hiledir diye bir kavram var ve Müslümanlar muhteşem bir şekilde buna sığınırlar. Halp harp hiledir. Eee ve buna göre savaş ortamında hedefe giden her yol mübah sayılıyor. Tamam. Şimdi burada ahlaki normlar veya ötekinin hakkı, hukuku gözetilir mi? Böyle bir dert olmaz. Aksine Müslüman ötekine saldırır. Elindeki güçle onu kendisine itaat ettirmek zorundadır. Çünkü bu aynı zamanda hak batıl mücadelesidir. Ve Müslüman bu anlamda Allah adına hareket ediyordur. Hak batıl mücadelesinde kendisini hakkın temsilcisi gördüğü için batıl olarak nitelediği dünyaya karşı ne yapacaktır? eee hedefe varmak için istediği gibi hareket edebilecektir. Ya da benimsemiş olduğu ahlaki normları kendi mahallesiyle sınırlı tutacaktır. Aksi halde bunu karşı tarafa uygularsa hocam burada sorun vardı. O yüzden de Müslüman öteki mahalleye gider. Onu kendisine dönüştürmek ister. Karşı çıkarsa savaşır, öldürür. Bakınız öldürme de var. Demin bak bir canı öldüren bütün canları öldürüyordu. Yaşatan bütün canları yaşatıyordu. Ne oldu şimdi? Yetmedi. Bu uğurdaki mücadele aynı zamanda kutsal savaştır. E şimdi siz buradan evrensel hikaye çıkarın. Nasıl çıkaracağız veya çıkarılabilir mi? Şunu da belirtelim. Tabii savaş veya savaşma hukuku belli kriterlere bağlıdır. Yani savaş belli şartlarda başvurulan nihai yöntemdir. Yani ben öyle batılıların veya yine dışarıdan bakanların baktığı gibi hemen efendim işte aline kılıç eee hedef seçtiğin kitleye saldır. Bu bağlamda değildir. Y öyle bakmıyorum ama burada bizi bağlayan çok önemli de bir Kur'an'dan ilke vardır veya ayet vardır. Nerede bu? Tevbe suresinde. Beni takip eden dostlarım bilirler. Benzer konulara yer verirken zaman ele alıyorum. Mesela tövbe 5i ne yapacaksınız? Faktül müşrikine haysü ve ceddümü. Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Buradaki el müşrik takısı bilinen yani etrafınızda olan müşrikler. Efendim bunu da getiriyoruz. Bakara 190 191'de de size saldıranları da eee karşı siz de saldırıya geçin ve bunları savaş anında yakaladığınız yerde öldürün. Şimdi buradan hemen bir tevil yapıyoruz. Hemen bir tevil yapıyoruz ama ben hatırlatayım size. Nisa suresinde, Bakara suresinde de bu muhtevada ayetin olduğunu daha önce söylemiştim. Bunlar savaş şartlarıyla alakalı. Tamam. Bunu kabul ettik. Peki Tevbe suresinin nazil olduğu dönemde savaş şartı var mı? Yok. Efendim Tebuk seferini savaş diye birileri yutturmaya çalışır size. Hayır orada öyle birans'ın savaş mavaş hikayesi yoktur. O bir taktik gereği yapılan seferdir. O işin başka boyutu. Ama ne diyor bu sureden sonra? Müşriklerle yol ayrımına geldiğini söylüyor Kur'an. Ehli kitapla zaten yol ayrımına gelmiştir. Bundan bahsediyor. Ve ey müşrikler diyor. Lale devri bitti. Vallahi aramızda savaş hukuku geçerli. kıstırdığımız yerde sizi öldürürüz. Alın size evrensel ölçekte bir hikaye. Çıkarabiliyorsanız buyurun çıkarın. Çıkmaz. Hocam ne oluyoruz? E kusura bakmayın. Eldeki metin bu hocam. Nasıl izah ediyorsun? Ya inanırsın ya inanmasın. Beni orası enterese etmez. Ama tablo da budur. Sana hayat hakkı tanımaz. Efendim işte eee din vicdan hürriyeti, İslam inanç hürriyeti tanımış. Yok ya al ti. Hadi bak ya onu oradan çıkar ya da o zaman bana izah et onunla beraber. Çıkmaz. Ya benimsin ya toprağım. İki şıktan birisi. Benimsin. Benimle olursan yine benimle eşit şartlarda olmuyorsun. Uygulamaya göre teoride var bu eşitlik. Benim değilsen savaşla öldürürüm seni. Bana itaat edersen de benim itaatim altında sana sağladığım sınırlı dünyayla yaşayabilirsin. İkinci sınıf insan olarak yaşayabilirsin. Bunun türkçesi budur. O yüzden de size saldırmasına gerek yok. Bulduğunuz yerde müşri öldürürsünüz. Hatta daha da ilerisini söyleyeyim size. O güne kadar anlaşmalı olan müşriklere de 4 aylık mühlet tanıyor bu ayet. Ey anlaşmalı müşrikler hani Hazreti Muhammed Medine'ye gelmişti. Anlaşmalar yapmıştı ya. Sizinle de anlaşmamız devam ediyor. Size de haram aylar çıktıktan sonra 4 ay daha mühlet tanırız. Ondan sonra sizi de bulduğumuz yerde, kıstırdığımız yerde öldürürüz. Aklınızı başınıza denk kalın. Ne güzel değil mi? İslam, barış, hoşgörü dini, evrensel hükümler çıkarıyoruz. Efendim, Peygamber Efendimiz muhteşem bir e barış ortamı sunmuş. Bunlar hep Müslüman mahalleye yönelik ya da Müslüman mahallenin eee penceresinden olaylara bakmayla ilgili yaklaşımlardır. Mesela müşrikleri Kur'an pis neces varlık olarak gösteriyor. Yine tövbe 28'de niye gösteriyor? Yani bak sana da saldırmıyor adam. Hayır diyor. Böyle bir şey yok. ya benimsin ya toprağım. Netice itibariyla bu anlamda bir ahlak veya ahlaki norm belirleme diye bir derdimiz yok bizim. Ve bunları barış hoşgörü adı altında biz sunuyoruz ama bak metnin bir tarafında bu da duruyor. Bu ikisiyle beraber değerlendir. Vallahi ben bu burada zorlanıyorum. Onu söyleyeyim size. Ha kendime göre bir izahatım vardır ama bu kaç kişiyi ikna eder orası ayrı bir tartışma. Şimdi o tartışmaya girmeyeceğim. bağlamdan kopmak istemiyorum. Sonuç itibariyla Müslüman bilinci bu kitleyi hedef seçtiği zaman yani ötekini hedef seçtiği zaman onun canı, malı, namusu, ırzı, her şeyi müslümana helal oluyor. Bakınız, Müslüman Müslümanın kardeşiydi. Ona haram ama öteki olduğu zaman helal. Nasıl oluyor bu? Ama bizim de çok barışçı söylemimiz vardı. Hocam yıktın, viran ettin demeyin. Kafamızdaki eee kurgularımızı. Tablo bu. Ötekine saldırıyorsun, malına çöküyorsun. Kadınını kızını alıyorsun. Cariye yapıyorsun. Seks kölesi yapabiliyorsun. Çocuklarını alıp başka pazarda götürüp satabiliyorsun. Yeni yetme körpe çocukları alıyorsun. Cari cariye yapıyorsun. 1 tane, ik tane, 3 tane, 10 tane, 15 tane, 20 tane, 30 tane. Allah ne verdiyse gücün varsa bunları alırsın, satarsın, kiralarsın, kullandırırsın. Sen onun cinselliğinden yararlanırsın vesaire vesaire. Anlattım size. Hani biz evrensel ölçekte ahlaktan bahsediyorduk, vicdandan bahsediyorduk. kendi mahallene ait olduğu zaman, kendi mahallele sınırlı olduğu zaman muhteşem bir hikaye çıkıyor ortaya. Ama bunu evrensel ölçeğe taşıdığınız zaman eee böyle bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. E bunu da şimdi hocam görmeyelim ve burayı da şirin gösterelim diyecekseniz hocam kusura bakmayın. Öte yandan köle ve cariyelerin hukuku. E dini metinlerde cariyeler yarım insan kabul ediliyor. Yani ya da şöyle söyleyelim. Hür insana uygulanan müeyyidenin yarısı uygulanıyor. Hür kadın dışarıya çıkarken başını örtecek. Cariye için gerekli değil. Hatta göğüslerine kadar açık olabiliyor cariye. Sorun yok. Nasıl oluyor hocam bu iş? Ya hocam bunları niye anlatıyorsun ya? Bunlar herkesin bildiği bir şeyler. Sadece belki üzerinde bir kısmı düşünmemiştir. Bu kadar. Yoksa bunlar herkesin ulaşabildiği mesajlar ortalıkta dolanıyor. İşte nitekim de eee bu başörtüsü ile ilgili köylelik, cariyelikle ilgili meselelere değindiğim zaman yani işte iffetli veya hür kadınların tanınması için başörtünüsü dışarıya çıkarken alın tanınsın geceleri falan deyince adam haklı olarak soruyor. Ya hocam cariyeye yönelik herhangi bir bu anlamda bir mesaj yok mu? Yani cariye insan değil mi? Kusura bakma. Yani kusura bakma. O cariyedir. O da cariyeliğini bilecek hocam. Ve cariyeye yönelik eee hukuk düzenliyor. Yani düşün iki gönül karşı cins birbirinden hoşlandılar ve rızayla bir araya geldiler. Bu zina oluyor. Öte yandan cariyeyi alıyorsun. Belki de seninle istemiyor ama sen onun cinselliğinden yararlanıyorsun. Bu ise meşru ilişki oluyor. Abi burada bir terslik yok mu ya? Birisi bana izah etsin bunu. İzah edebileniz varsa da buyursun izah etsinler. Ne oldu şimdi hocam bizim ahlak ve evrensel hikaye, erdem iddialarımız? Nereye gitti? Çıkarabiliyor musunuz buradan bir evrensel hikaye? Müslümanlar hatta kendi aralarında erkek egemen bir bakış açısı olduğu için kadınlara yönelik hukukta da fıkıh kaidelerde de adam dört tane evleniyor. Cennette hurisi var. E ötekinin nurisi niye yok? E ondan sonra başlıyoruz tevil etmeye. Ama bütün klasik kaynaklar erkeğin hizmetine sunulan bir kadın objesinden bahsediyor. Dikkat edin bunları üstelik de dini metinlerden referanslandırabiliyorsunuz. Köle hukuku da var, cariye hukuku da var. Deseniz ki yok işte hocam kölenin kaldırılmasını Evet. Tamam anladım güzel kardeşim. Ben de biliyorum onları da ama dedik ya o ayetler orada durduğu gibi durmuyor. Bir de hayat, reel hayat var. Hocam bak. Evet. Peygamber eşini dövmemiş. Bu bir örnek. Güzel. Ben burayı tercih ederim. Ama öteki de der ki dövdü eşini. Kardeşim ayette de var. Yeri var bana fatura kesme. Dediği zaman ne diyeceğiz? Ya onun için ayetleri eee bugüne kadar geleneksel yorumla bize anlatılan hikaye üzerinden değil de biraz daha bağımsız okumak durumundasınız veya geleneği bu şekilde okuduğunuz zaman bazı eee çıkarımları elde edebilirsiniz. Yani netice itibariyle ne çıktı karşımıza? Müslümanlar ahlaktan, erdemden, adaletten, hukuktan, vicdandan muazzam bir şekilde bahsediyorlar. Kimseye de bırakmıyorlar. Tamam. Evet. Belli koşullardadır savaş. Bunu da kabul ettik. Ama netice itibariyla belli koşullarda olsa bile Müslüman ötekiyle savaştığı zaman onun malına çöküyor mu? Çöküyor. Canını alabiliyor mu? Alıyor. Irzına geçebiliyor mu? geçebiliyor. Canı, malı, namusu kendisine helal oluyor mu? Oluyor. Bak hür kadınla evlenirken şöyle bir kalem bile olsa onu mehir veriyor. Çünkü hukuk böyle düzenlenmiş ama savaş esiri olduğu için o potansiyel cariyedir. İstediği gibi onun cinselliğinden yararlanabiliyor. Nitekim de sahabede de bunun örnekleri var. Ya bunları ben bir yerimden uydurmuyorum. açın beni Mustalik gazvesi dönüşünde veya bu gazve sırasında yaşananlara savaş esirlerin kadınların cinselliğinden nasıl yararlandıklarını hatta çok affedersiniz özür diliyorum azil meselesi bile konuşulmuştur. Yani birleşiyoruz da boşalım mı dışarıya mı boşalım yoksa eee ne olacak ya Resulallah? E yetmedi. Hayber'in fethini açın bakın Yahudi kadınlara e çöktüler. Niye bunu söylemekten imtina ediyorsunuz? Bütün hadis rivayetlerini alın tarayın. Hz. Muhammed'in daha doğrusu bütün hadis kaynaklarında Hz. Muhammed'in Hayber'de geçici birlikteliği yasakladığından bahseder rivayetler. O savaş esirlerinin cinselliğinden yararlanmayın diye birkaç yasak koydu. Onu hatta haram kıldı denir. Haram kılamaz. Eee teorik olarak ama böyle. Peki o zaman Huneyin'de ne oldu? Demek ki Hazre Muhammed'in eee yasaklamasını dikkate almadı Müslümanlar ve devam ettiler o geleneğin çocukları. Çünkü galip taraf, mağlup tarafın ırzına da namusuna da eee çökebilir, malına da çökebilir ve bu etik açıdan sorgulanmaz. Bu kadar açık. Bu kadar açık. Netice itibariyla böyle de

olsa ortaya şimdi bir hukuk veya erdem hikayesi çıktı mı? Erdemsizlik de diyebilirsiniz ama böyle başka bir açıdan bakalım. Mesela savaş meydanından diyelim ki işte kaçtığı karşı tarafın ganimetleri ortalıkta kaldı. Bunlar total halde Müslümanların paylaşımı olmadığı için ortak bütçedir bu. Bir müslümanın malı, canı, kanı müslümana haramdı. Ama şimdi bak helal oldu. Burada düzenleme şöyle. O ortak bütçe konumundaki kamu malından bir şey alırsan yandı anam keten elva. Hz. Muhammed'in çok net uyarıları vardır. Cehennemdeki yerini hazırlasın şeklinde.

Mesela eee birisi ölüyor Vadil Kurada'da eee Mihcen diye bir adam Ebu Mihcen işte yani işte ilk şehidimiz falan. Hayır diyor şehit olmadı diyor. Niye ya Resulallah? Çünkü ganimet malından çaldı. Yani ganimeti ele geçirince ortak bütçede bak burada bir hemen ahlaki norm çıkıyor. Kamu bütçesi konumuna geliyor. Buna dokunursan haram diyor. Bak ama onu karşı taraftan aldığınız zaman bu size ananızın akş sütü gibi helal oluyor. Ha diğer yandan savaş meydanında kaçarken adamı arkadan yakalıyorsun, öldürüyorsun. Atı, silahı neyse üstündeki eee malzemesi sana helal oluyor. Böyle bu ganimet nasıl Müslüman için helal oluyor? Yani neye göre düzenlendi bu hocam? Ayetlere göre düzenlendi. Çünkü ortada bir hak batıl mücadelesi var. E Müslüman da tanrı adına mücadele ediyor. Hak hakikat davası güdüyor. Tanrı da o özverisi nedeniyle onu ödüllendiriyor. Nitekim de işte açın bakın Haşir suresinde efahu der. Allah'ın sana fey olarak bahşettiği yani düşmanla karşı karşıya geldin. Düşman tırstı, geri çekildi, boyun büktü, kabul etti şartları. Savaş olmadı ama artık onun malı Allah tarafından sana eee lütfedilmiş ganimettir. Fey diyorlar buna. Efa Allah. Fey yani savaşmadığın halde bile e onun ganimeti senin olabiliyor. Dini metin hocam. Ama Müslümanın malı Müslümana ganimet olmaz. Eee Müslümanın çocuğu müslümana köle olamaz. Dikkat edin Cemeldeki hikayeyi Ali, Ayşe e savaştılar bitti. Ali taraftarlar diyor ki biz ganimet alacağız. Ya Ali etmeyin gitmeyin olur mu kardeş ya? Bu sefer çok ileri gidince buyurun o zaman müminlerin annesi hanginizin payına düşmesini istersiniz? deyince şarteller o zaman atıyor veya o zaman jeton düşüyor. Ali bu örnekle onları ikna edebiliyor ama aynı eee hassasiyet ötekiyle mücadelede olmaz. O zaman ganimet temel hak veya helal kategorisine girer.

Hocam şimdi buradan siz el hikayeye çıkarabiliyorsanız çıkarırsınız hocam. Gayet normaldir de ben bir şey diyemim ona. Hz. Ömer'i hatırlayın. Ömer köleliği yasaklıyor. Mesela bakınız tövbe 60 da kamu bütçesidir. O sadaka inadil fukara veil vetema diye devam eden ayette orada bir kalemde vef rikaptır. Vefir rikap demek köle azat etmek demektir. Mesela ben köleyim. Gidiyorum idareciye diyorum ki ben kölelik yapmak istemiyorum. Ben azat olmak istiyorum. O sadakadan, kamu bütçesinden e kölenin azat olması için ödeme yapabiliyorsunuz. Bu kalem var. Birisi de budur. Nitekim de Ömer bu kalemden bazı köleleri azat etmiştir. Ama hangi köleleri azat etmiştir? Müslüman mahallenin kölelerini. Ve ne demiştir? Arap Araba köle olamaz. Yasak. Ama Arap olmayanlara kapı açık tutulmuştur. Yani Arap Arap olmayanı köle alabilir. Al sana Ömer'in adaleti hocam. Ya bunları söylediğimiz zaman bunlar insanlara art niyetli yaklaşım geliyor veya efendim senin amacın ne? Senin derdin ne falan. Ya bizim derdimiz ne olabilir canım? Yani ya aklımızı işletmeyelim yani elimizdeki var olan tabloyu sorgulamayalım yani bunları olduğu gibi kabul edelim mi? Hikayeden bu çıkıyor. Şimdi bunu eleştirdiğin zaman veya bunu dile getirdiğin zaman savunulacak tarafı olmayınca da haklı olarak insanlar tepki gösteriyorlar. Netice itibariyle Allah yolunda bakınız mücadele ve bu uğurda verilen eee gösterilen gayret aynı zamanda nedir? Tanrı katında kutsal savaştır ki buna ne diyoruz biz? Cihat. Verdiğiniz o e mücadele karşılığında neticede kelle koltukta savaşıyorsunuz. Allah size e karşı tarafın malını helal sayıyor. Yetmiyor. Ölür veya öldürülürseniz bu hem dünyada ganimet ahirette de cennet vadediyor. Bakınız temel de İslam neyi öngörüyor? Yaşatmayı. Peki Allah yolunda yani yaşatmak esasken ve bunu öncelerken dini metinler eee yine hatırlatacağım o ayeti. Bir canı öldüren eee bütün canlılığı öldürmüş gibi olur diyor ya. Bakınız burada yaşatmaya muhteşem bir vurgu var. Ama beri taraftan Allah yolunda ölür, öldürülürseniz o zaman da cennet vaadi var. Ve burada da eee kutsallaştırıyor bunu ya veya müslümana teşvik ediyor. Neden? Çünkü Kur'an dünyayı teorik olarak ikiye böler. İnananlar dünyası, inanmayanlar dünyası. İnanmayanlar dünyasını inananlar dünyasına eee katmayı, dahil etmeyi Müslümanın görevi görür. Bu kutsal bir görevdir. Bu aynı zamanda hak ve batılın mücadelesidir. Hak ve hakikat uğruna Allah rızası için mücadele edenleri Tanrı ne yapar? Ödüllendirir. Batılın karşısında hakkı Tanrı ne yapar? Destekler. eee ve bu mücadelede gösterilen gayretin karşılığı olarak da Müslümanı ganimetle ödüllendirilir. Ödüllendirir. Çünkü hak batıl mücadelesinde Müslüman tanrının eee ordusudur. Tanrının eee isteğine göre hareket eder. E öteki ise kendi mahallesinden değildir. He o zaman ne olacak hocam? Ona da istediği gibi hukuku uygulayabilir. Yani işte canını, malını, kanını eee heder edebilir, helal sayabilir. Peki ne çıktı karşımıza? Demek ki Müslüman kendi mahallesinin çıkarını düşünür veya o mahallenin normlarına göre hareket eder. Buradan evrensel hikaye çıkarabilen varsa buyursun çıkarsın.

Hocam onun için dedim yani kabile eee mantığıyla hareket eder. Ahlaki normlar eee veya ahlaki kriterler kabile mantığı bizim mahalle eee bizim davamız Müslümanın davası eee kendi mahallesinin sorunudur. Eee bu anlamda Kur'an ötekinin durumunu veya hukukunu hiçbir zaman Müslümanla eşit şartlarda düşünmez. Kur'an'ın böyle bir gündemi yoktur. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum. Müslüman mahallenin eee işte kendi iç hukukunda Müslümanın malı müslümana haram. Eee malı, namusu, ırzı haram. Eee dolayısıyla bunu karşı mahalle içinde düşünelim. Eee onların da canı malı haram kabul edilsin ve insanlık ailesi olarak beraberce yaşayalım. Böyle bir dünya yoktur hocam. Dediğimiz gibi inananlar ve inanmayanlar dünyası vardır. İnanmayanlar dünyasını, inananlar dünyasına katmak ise nedir? Müslümanın vecibesidir. Kutsal görevidir. Bunun adı nedir? Emir bil maruf nehyi anil münkerdir. Ben hak davasıyım. Davacısıyım. Hakikat davacısıyım. Ben tanrı adına mücadele ediyorum. Bana Tanrı emrettiği için böyle olmak zorundayım. Bak ben Tanrıdan böyle ödül alacağım. Benim gibi olursan sen de alacaksın. Olmazsa eee bana biçilen rol budur. Ben bu rolümü oynarım. Burada işte dediğimiz gibi ötekinin hukuku, hakkı falan düşünülmez. Bunun fıkıhtaki, pratikteki uygulaması nedir? Darul Halp, darul İslam kavramları. Bakınız darul harb kavramında veya mahallesinde öyle söyleyelim. Yani şöyle bir belki çok kışkırtıcı gelecek ama yani hedefe giden her yol mübahtır hocam. Bu kadar. Onun için de darül islam yurdu yani Müslüman mahallede ahlaki normların önemi vardır. Ama Müslüman öteki mahalleye geçtiği zaman bunların hiçbirisini düşünmez. Bir diğer ifadeyle kendi mahallesinde haramlar orada helal olabiliyor. Hadi helal belki çok ileri iddia ama en azından mübah görülebiliyor. Mesela Müslüman ne yapıyor buradan hareketle? İnananlar, inanmayanlar dünyası, darul harb, darul islam dünyası dedik. Yani praktikte de fıkıh bunu böyle tanzim etmiş. Darul Harb, darul İslam kavramların e Kur'ani değildir. Ama müslümana hangi görevi yüklüyordu? İnanmayanlar dünyasını inananlar dünyasına katacaksın. Bu anlamda Müslüman da ilah-i kelimetullah, Allah'ın sesini duyurmak için kutsal dava uğruna hareket eder. Eee ve bu anlamda tanrının temsilcisidir ve önüne çıkan engelleri kaldırır. O yüzden de buna fetih denmiş. Yani açıyoruz önünü. Eee, önündeki engelleri kaldırıyoruz. O yüzden İslam savaşları diye bir kavram geliştirilmemiştir. Bakınız, İslam fetihleri ve eee, bu ideal uğruna mücadele eder. Eee, ancak önüne çıkan engel şayet direnirse bu sefer bakıyorsunuz ki bambaşka bir hukuk eee, giriyor devreye. Ben, eee, diplomasi çalıştım. Yani devletler hukuku ile ilgili epey iştigal etmiş bir isim. Hz. Ömer döneminde diplomasi de benim doktora tezim. Dolayısıyla de bizim fıkıh kitaplarını karıştırmışımdı. Eee, o fıkıh kitaplarındaki eee ötekiyle ilişkiler büyük oranda eee az önce söylemeye çalıştığım işte inanan dünyası, inanmayanlar dünyası eee teorisinden hareketle şekillendirilmiştir. Nitekim siyer edebiyatının içerisine bakınız. Siyer aynı zamanda peygamberin savaşlarını da içerdiği için eee Siyer'in Hamidullah hoca da buna vurgu yapar. Bir de devletler hukuku boyutu vardır. Ve bütün siyel külliyatında Müslüman olmayan dünyayı Müslüman dünyaya katmak Müslümanın görevidir ve böyle bir eee kriter belirlenmiştir. Hedef budur. Bu anlamda verilen mücadele de eee nedir? kutsal savaştır. Kafadan bir kere inanmayanlar dünyasını yani öteki dünyayı hedef seçiyorsun. Sen hakikat temsilcisisin. O batılın temsilcisidir. Onu hakka döndürmek Tanrı adına sana verilmiş bir görev. Sen Tanrı adına bu görevi yürütüyorsun. Tanrı sana bu görevi veriyor. Dolayısıyla da onu eee hak davasına çekebilmek için batıla karşı gerektiğinde ilkesizle davranabiliyorsun. Onun mahallesinde istediğiniz haksızlığı, hukuksuzluğu yapabiliyorsun. O sana itaat etmek zorunda olan bir eee objedir veya bir öznedir. Bu yüzden de öteki mahalle ile barışa dayalı ilişki kurulamaz. Açın. Geçenlerde hatırlıyorum ben söylediğimi bir konuda. Şeybani'nin şerhusi yeril kebirini. Orada ötekiyle barışa dayalı bir ilişki kurulamayacağı son derece açık ve net bir şekilde yazılıdır. Neden? Çünkü dedim ya inananlar inanmayanlar dünyası denklemi vardır ve bu denkleme göre o dünyayı kendinize katmak zorundasınız. Bu yönüyle baktığınız zaman İslam misyoner bir dindir. Yani mesajını daha geniş kitlelere, daha geniş kitlelere tıpkı Türk'ün kızıl elması gibidir. Eee, Yahudinin dini de böyledir. Ne yapacak? Eee, kendisini hakim kılacak. Diğer milletleri kendisine uşak edecek veya Hristiyanlığa bakınız. Yani şimdiki Hristiyanlık çok farklı ama netice itibariyle onlar da yine siyasi anlamda eee böyle bir eee dünya evrensel eee hikaye dava güderler. Dolayısıyla da dikkat edin şimdi burada Müslüman eee gayrimüslimlerle ilişkilerde ölçüyü böyle koyuyor. Tamam illa de benim gibi inanmak zorunda değilsin ama ama bana tabi olmak zorundasın. Üç tane şık vardır. Ya inanırsın, ya bana tabi olursun. Tabi olursan cizye hukuku geçerli. Ama ciziye hukuku geçerli. Hayatın kurtuldu da her şey toz pembe değil. Eee, yani cizye hukukuna göre teslim olduğun zaman sen artık ikinci sınıf bir insansın. Sana biçilen kriterler çerçevesinde ancak hareket edebilirsin. Yani mesela Müslümandan bir adam önde yürüyemezsin. Hani Müslüman mahallesinde salyangoz satma denir. Çanının sesi Müslümanın ezanından fazla çıkamaz. Şöyle giyineceksin, böyle giyineceksin, şöyle vergini vereceksin vesair vesaire. Tamam direndiysen kusura bakma. O zaman da eee sana biçilen rol ölümdür. Hangisini istersen itaat edersen bu, isyan edersen ölüm ama itaat ettiğin zaman yaşamak. Ha inanırsan çok güzel. Tamam da bu hiçbir zaman yani eşit eee şartlarda bir ilişki olmamıştır. Hiçbir zaman böyle yürümemiştir. İşte Arap Mevaliye bakınız. Araplar kendilerini üstün görmüşlerdir. Şimdi Müslümanlar kendilerinden olmayanlara cizye hukukuna göre yaşama hakkı verdikleri zaman bunu da büyük bir lütuf gibi sunarlar. Yani bu da işin bir başka boyutu. Ya adama yaşama hakkı veriyorsunuz. İkinci sınıf muameleye tabi tutuyorsunuz. Efendim, senin hukukunu koruyorum ben diyorsunuz ve buradan yine bir evrensel ölçekte barış söylemi çıkarıyorsunuz. Çıkıyor mu hocam? Çıkmıyorsa varın. Değerlendirmesini siz yapın. Hikaye bu. Onun için de işte Müslümanlar bu uğurdaki mücadeleleri de savaş olarak değil de eee Tanrı adına yürütülen mücadele olarak gördükleri için İslam'ın yayılması için onun önünde var olan engelleri kaldırıyoruz diye bunun adına fetih demişler. Ama bildiğiniz bal gibi de savaş hukukudur. Bu savaş hukukunda bak Araplarda cariyeliği falan bir şekilde tamir ettik. İşte Ömer örneğinde olduğu gibi. Ama fetihlere baktığınız zaman eee karşı çıkanlar öldürülür, malına çökülür, esir alınır, cariye yapılır. Eee cariye veya köle pazarlarında bunlar satılır. Etinden, sütünden istediğiniz gibi yararlanabilirsiniz. İşte Emeviler dönemindeki fetihlerde tam da bu zemin üzerine oturur ve tam bir istila savaşına dönmüştür. Evet. Her ne kadar genel anlamda batılılar gibi bir haçlı ruhu gelişmemişse Müslümanlarda, Emeviler dönemindeki uygulamalar haçlılara şapka çıkartırır. Hocam bu durum Emevilerin aşırılığıdır. Eee bunu İslam'a fatura etmek doğru olabilir mi veya ne kadar doğrudur diyebilirsiniz. Tamam böyle bir itiraz gelebilir. Ancak şunu unutmayalım ki eee bunu meşrulaştıracak zemin yani az önce söylediğim ötekiyle ilişkileri eee meşru gösterecek zemin yine o dini metinlerde var. Nitekim de dini metinlerde ciz hukuku var mı? Var. Hem de Tevbe suresinde yani Tevbe suresi aynı zamanda eee 23 yıllık siyerin bir anlamda röüşlamasıdır. Yani o 22 yıllık verilen mücadelenin artık e ana sınırları belirliyor. Bak eee ehli kitapla ilişkiler düzenleniyor. Müşriklerle yol ayrılıyor. Artık Müslüman mahalle kendi hikayesini kendi yazıyor vesaire. Ve eee burada cizye hukuku var mı? Var. Ganimet var mı? Var. Açın bakın işte ne bileyim ganimetle ilgili Ordunca ayet var. Hatta Allah ganimeti vaat bile ediyor. Nitekim de Hudeybiye seferine bir kısım insanlar gitmek istemiyor. Niye? Hz. Muhammed savaş için gitmiyor. Savaş için gitmiyorsa ucunda ganimet yok. Bizim ne işimiz var burada diye katılmak istemediler. Ama neticede Hudeybiye'ye kadar gidildi. Orada bir anlaşma oldu. Döndü geri. Bu sefer bir kısmı hüsrana uğradı. Yani ne oldu? Hani gidecektik eee işte Kabe'yi ziyaret edecektik. Eee şimdiki tablo ne falan dendiği zaman yani böyle itirazlar gelince Fetih suresinde ayet geldi. Siz dönüşte eee siz şu anda imtihanı geçtiniz. Allah sizin bu samimiyetinizin karşılığı olarak size dönüşte beklemediğiniz büyük oranda zafer ve ganimetler vaat ediyor. Nitekim de hemen dönüşte hazırlıklara başlıyor. Hz. Muhammed Hayber'e gidecektir. Ama henüz hedefi belirlememiştir. Ganimet kokusu geldi ya. Bütün Müslümanlar daha doğrusu önceden ganimet ucunda yok diye gitmek istemeyenler de bu sefer kalkacaklar, gideceklerdi ve Hayber'de de muazzam ganimetler alınacaktır. Hatta İbn Mesut'tan geliyor zannediyorum rivayet eee galiba oydu. Eee biz diyor Hayber fethedilene kadar doğru dürüst e karnımızı doyuramazdık. Aynen. Ancak Hayberden elde ettiğimiz ganimetlerle karnımız doydu diyeceklerdir. Nitekim de burada ganimetler alındı mı? Alındı. Burada savaş esirlerinin durumu ortada mı? Ortada. Safiye ile evlilikte yine bu Safahat'ta yaşanan bir hikaye mi? Evet. Safiye savaş esiri mi? Evet. Kocası öldürüldü mü? Öldürdü. Hazreti Peygamber bununla evlendi mi? Evlendi. Oradaki kadınların cinselliğinden yararlanıldı mı? Yararlanıldı. Peygamber bunu doğru bulmadığı için yasakladım dedi mi? Dedi. Huneyin aynı eee hikaye tekrar yaşandı mı? Yaşandı. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman ne çıkıyor karşımıza? Eee işte Müslüman mahallenin hukukuyla ötekinin hukuku. E burada da karşı tarafa gittiğinizde eğer savaşı göze alamıyorsa gayrimüslime yaşama hakkı veriyorsunuz ve bunu da büyük bir lütuf olarak sunuyorsunuz. Böyle bir muameleye mecburu bıraktığınız zaman yani ona yaşama hakkı tanımakla eee acaba ne kadar yani ahlaklı veya ne kadar vicdanı, ne kadar evrensel ölçekte barış eee veya barış zeminine dayalı bir ilişkiler ağı kurulabiliyor. O yüzden de eee biraz fazla oldu. Burada kesmek zorundayım. Yani bugün bayağı demek uzun bir konuydu aslında. Daha çok anlatacağım. V ben bugüne getirecektim. Bugüne getiremedim kusura bakmayın. Çünkü baktığım şu anda eee bir saati çok geçmişiz. Onun için de hani inanan inanmayanlar dünyası açısından bakılınca 1856 Paris Barış Anlaşmasıyla malumunuz Osmanlı Devleti batılı Avrupa Devletleri statüsüne alınıyor. Avrupa devletleri hukukuna alınıyor. Bunu değerlendiren Alman hukukçu vardır. Hans Kroş. O diyor ki, "Bakınız" diyor, "Batılılar ne kadar lütufkar, ne kadar barış sever." Neden? Çünkü Osmanlı şeri hukuku benimsemiş bir şeri devlet. E şeri hukuka göre de eee Osmanlı'ya göre biz inananlar dünyasına katılması gereken zümreyiz. Yani ötekiyiz. Osmanlı bize böyle bakarken biz Osmanlı'yı kendi hukukumuz içerisine dahil ettik diye buradan batıya paye çıkarıyor. Tabii Osmanlı'yı çok sevdikleri için değil ama netice itibariyle adamın yorumu budur. Dolayısıyla da Müslüman gayrimüslime veya ötekine karşı eee burada da yaşama hakkı tanır ama ikinci sınıf muamele yapar. Kendi emri altında yaşama hakkı tanır ve buna dayalı karşılıklı hukuk, karşılıklı ilişki vardır. Yani ötekinin kendi konumunu, onunla barışa dayalı ilişkiyi kurma gibi bir derdi yoktur. E buradan şimdi siz evrensel ölçekte bir ahlaki norm çıkarmaya çalışırsanız zorlanırsınız. Sadece top çevirirsiniz. Yani eee futbol maçının süresi doğusunda eee bitirelim oyunu diye böyle. Dolayısıyla de bunları sorguladığınız zaman ve kitabın öteki yüzünden meseleye baktığınız zaman belki de Müslümanın hiç düşünmediği meseleler karşımıza çıkıyor. Mesela gidin açın fıkıh kitaplarına bakın. Hiçbir fıkıh kitabında Müslümanın ötekiyle ilişkisine yönelik bir şey bulamazsınız. Hatta Müslümanın gayrimüslimlerle ilişkisi de yine kendi sınırları içerisinde kendisine tabi olan kendisinin muhatap olduğu gayrimüslimleri konu eder. Yani öteki dünya, Müslüman dünyanın dışındaki dünyaya yönelik ya biz bunlarla ilişkileri hangi zemin üzerine oturtup geliştireceğiz böyle bir dert gütmez klasik fakih. Çünkü öyle bir dünyası yoktur. O zaten bize tabi olacak. Mantık budur. Eee, onun için de fıkıh kitaplarında Müslüman ötekiyle ilişkilerde sadece zayıf duruma düştüğü zaman çıkarına uygun olduğu için anlaşma etmek zorundadır. Anlaşma yapmak durumundadır. Ama zayıf konumdayken güçlüyse anlaşma da yapamaz. Yani size barış teklif etseler kabul edemezsin. Çünkü hak batıl mücadelesinde o zaman hak davasını layıkıyla yerine getiremezsin. Savaşmak zorundasın. Ama baktın ki zayıf papuş da pahalı o zaman barışa yanaşırsın. Ama bu barış asla ila nihaye bir barış değildir. Eee, eğer güçlenirsen, güçlendiğin zaman ilk işayı bozup onunla mücadele etmek, onunla savaşmaktır. Burada da ölçüyü klasik fıkıh eee, şeyle Hudeybiye anlaşmasıyla koyar. 10 yıllık bir süre için geçerliydi. Eee, bu anlaşma. Bunu bununla eee işte temellendirmeye çalışır. Dikkat edin Hazreti Muhammed de burayla da bitireyim. Tevbe suresinin nazil olmasından sonra o zamana kadar devam eden anlaşmalar vardı. Ve o zamandan sonra anlaşmasız olan müşrikler. Bir de o zamana kadar anlaşmalı olan müşrikler var. İki müşrik grup var. Demin de söyledim. Bu suredeki o fakül müşrikin işte tövbenin ilk 38 ayeti falan denir. Bu Ebubekir'in hac emiri olduğu sırada nazil oluyor. Peygamber de bunları Ali vasıtasıyla duyuruyor. Burada ne diyor? Ey müşrikler sizinle lale devri bitti. Bundan sonra aramızda savaş hukuku var. Haram aylar çıktı. Bulduğumuz yerde sizi öldürürüz. İşinize gelirse. Bu bir. Yazdık, koyduk bunu cebe. İki. Ey anlaşmalı müşrikler, sizinle de sorunumuz var. Evet, geçmişte deniz suyu sadece bir kılı ıslatacak kadar kaldığı sürece bu anlaşma geçerliydi. Böyle bir madde var. Evet, geçmişte böyle yapmıştık ama şimdi güçlendik. Dolayısıyla da sizinle de eee bu anlaşma hukukunu bitiriyoruz. Tek taraflı olarak anlaşmaları lav ediyoruz. Size de haram aylar çıktıktan sonra durumunuzu gözden geçirmek için 4 aylık süre tanıyoruz. Bu 4 aydan sonra aramızda anlaşma bitmiştir. Sizinle de savaş hukuku vardır. Şimdi buradan evrensel bir eee hikaye, evrensel bir barış eee çıkarabiliyorsanız benim söyleyeceğim hiçbir şey yoktur. Bakınız bunlar biraz zor belki yani zülfyere dokunan tarafı ama böyle. Onun için de Müslüman barışa dayalı ilişki kuramaz ötekiyle. Güçlendiği zaman bu örneklerden hareketle eee yani gereğini yapmak zorundadır.

Hocam ahde vefa vardı. İşte verdiği sözden Müslüman caymamalıydı. Sözden dönmek doğru değildi. Ya orayı karıştırma hocam. Orası Müslüman zayıfken o Müslüman mahalle ile alakalıydı. Bak şimdi Müslüman mahallenin işine uygun olduğu için böyle davranmak zorundasınız. Bak dini metinlerden buna referans bile eee gösterebiliyorsunuz ganimet bağlamında veya bu anlamda tek taraflı olarak Hz. Muhammed'in uygulamaları ve Tevbe suresindeki açıklamalardan hareketle de ne yapabiliyorsunuz? Anlaşma zeminini tamamen bitirebiliyorsunuz. İşte eee buradan hareketle biz kalkacağız. Şimdi Müslüman kendisinden olmayanla barışa dayalı bir eee ne diyelim ilişkiler zemini oluşturacak. Ne kadar tutarlı olabilir veya ne kadar adil olabilir buradan evrensel anlamda bir eee işte ahlak, erdem, hukuk, adalet çıkarabilir miyiz? Bana göre çok zor. Çıkarabilen varsa da eee bir şey söyleyemem ben ama çıkmaz dedim ya. Top çeviresini sadece. Peki evrensel ahlak bilinci. Evrensel ahlak bilinci dedin durdun hoca. Yani nedir buradan kastım? Biraz da buna bakalım. Bu nedir biliyor musunuz? Bu insan olmakla alakalıdır. Bu vicdanlı olmakla alakalıdır. Bu ahlakı içselleştirmekle alakalıdır. Bu erdemi eee içinde eee yani ne diyelim ona? Yeşertmekle alakalıdır. Bunları yaptığınız zaman az önce söylediğim o dini referansların size sunduğu ahlak ama diğer yandan da bu evrensel ölçekteki insan bilinci. Şimdi siz bu ikisini yan yana değerlendirin. İman mı, insan olmak mı? Onun için öteden beri hep ne diyorum? İman mı, insan olmak mı? İyi insan olmak mı? Bin kez insanı hedef alırım diyorum ben. Benim daha doğrusu öncelerim. Çünkü ben biliyorum. Hani Bakara 93'te diyor ya Kur'an imanınız size ne kötü işler yaptırıyor. Bak imanınız size ötekine böyle bir anlayışı reva görüyor. İkinci sınıf muameleyi reva görüyor. Ama bugün evrensel hukukun ilkelerini işlettiğiniz zaman bak bunu kabullenemiyorsunuz. O yüzden de bu insan olmayla alakalıdır. Ama geleneksel Müslümanın veya Müslüman bilincinin muhatabıyla ilişkisi insan olmayla alakalı mı? Kesinlikle değil. İnsan olmayla alakalı değil. Benden olmayla alakalıdır. Benden senin değerin vardır. Benden sen benim için bir anlamı ifade ediyorsun. Benden değilse sen benim her zaman hedef kitlemsin. Ve aksine insan olma ortak paydasıyla değil de inanç kodları üzerinden şekillendiği için bizim mahalle bizim mahalle işte bendense tamam bendense kardeşim benden değilse ne oluyorsun? Hain oluyorsun işbirlikçi oluyorsun. Kafir oluyorsun. Mürtet oluyorsun. Katli vacip deniliyor ve buradan siz bir ahlak çık çıkıyor mu? Çıkmaz. Neden çıkmıyor? Adam kendini hakikatin temsilcisi görüyor. İşte bu bizden olan ahlakçı damar dediğimiz gibi kabile mantığının ahlak anlayışıdır. Bizim için ise ahlaki normların bir karşılığı var. Bizden değilse gerisi tka kadar hocam. Evet. Aslında bunu ben eee daha da açabilirdim. Eee daha da devam ettirebilirdim ama burada bırakmak istiyorum. Çünkü mesai saatim. Benim öyle çok fazla bir derdim yok ama bu pilav epey daha su kaldırır. Eee sonuçta şöyle bağlayayım cümlelerimi. Dindar bilinç için asl olan insan olmak değildir. Evrensel ölçekte asl olan insan olmaktır. İnsanlık ailesinde ortak paydada barışık içerisinde yaşamaktır. Ve yine Kur'an'ın ilkelerinden gidersek bu anlamda istişare ile problemleri gidermektir. Emaneti ehline vermektir. Yani bir yerde yetkilisiniz, sorumlusunuz. Sizden olana değil, işini iyi yapana yetki ve sorumluluk vermek zorundasınız. Sizin gibi düşünenlerle değil, herkesle istişare, toplumun her katmanıyla istişare etmelisiniz. Eğer bu anlayışı geliştirirseniz ki ben hep o ortak dili geliştirmeye çalıştım. O yüzden de ne diyorum genelde de eee yer yer konuşmalarım arasında benim için öncelikli olan insan olmaktır. Asla o insanın inanç kodlarıyla hareket etmem. Ya da benim inanç kodlarım onunla ilişkilerimi belirlemekte asla ölçü değildir. Asla değildir. Olamaz. İnanç kodlarıyla eee ölçüyü koyarsanız, sınırlara böyle koyarsanız buradan asla ahlak, erdeme veya barışa, insanlık ailesine hizmete dayalı eee insanlığa, insanlığın yararına dayalı herhangi bir hikaye çıkmaz. Hocam o bizim mahalle hukukudur. Bizim mahalle hukukunda da dediğim gibi kabile mantığı geçerlidir. Kabile mantığında da ne vardır? Zalim de olsa, eee, ne bileyim mazlum da olsa, eee, adi de olsa, ahlaksız da olsa, etik de bulunmasa benim mahallemdendir ya. Ben onu savunmak zorundayım. Bunu bugünkü iktidar, muhalefet açısından değerlendirin ve olup biteni bir de bu gözle okuyun. Hocam neden bu kadar vicdanlar suskundur? sorusunu sorun. Cevabını siz bulursunuz. Çünkü bu bir hak, hakikat mücadelesi gibi görülüyor. Hani dava malum dava dava dava bugün oldu. Bedava veya neyin davası olduğunu gördük. Onun için de bu anlayış kendinden olmayana asla hayat hakkı tanımaz. Onun için de tabii ki istisnaları her zaman eee kenarda tutacağız. Kaideyi bozmuyor istisnalar. Ama onun için de ben zaman ne diyorum? Sünni doktrinin, sünni anlayışın geçtiği yerden ot bitmez diyor. Yaşermez. Orada insanlık ailesinin barışık yaşaması mümkün değildir. Tek yanlıdır. Kabile mantığı geçerlidir. Kabile hukuku geçerlidir. Mahalle hukuku geçerlidir. Ve mahalle hukukuna göre işler yürür. Dolayısıyla da eee buradan istediğiniz kadar siz evrensel hikaye çıkarmaya çalışın. Yani ben ikna olmam. Başkaları ikna oluyorsa varsın ikna olsunlar. Bunu biraz daha açacaktım. Hatta güncelle de ilişkilendirerek devam edecektim ama çok fazla olacak. Ne sizi çok fazla yormak istiyorum ne de eee zamanınızı almak istiyorum. Burada bırakmak durumundayım ben. Yani konuşmam beni böyle sürükledi. Belki biraz daha hani farklı bir eee pencereden de bakabilirdim. Biraz daha felsefi konuşmayı da düşünmüştüm ama tarihi örnekleri yan yana getirince konuşmam beni buraya sürükledi. Güncelle ilgili boyuta geldim ama güncele girersem eee bu iş çok uzayacak. İsterseniz eee burada bırakalım. Eee bir başka programdan eee yine belki bu konuyu biraz daha devam ettirebilelim. Hatta eskiden vardı ya radyolarda arkası yarın. Eee, bunun bir de çağdaş, eee, sağlamasını da özellikle de mesela iktidar muhalefet açısından yaparsak eee, çok ilginç hikayeler çıkar oradan. Yani bu ahlak ve erdem, işte barışık yaşama, Müslüman mahalle, öteki mahalle, bunun hukuku, bununla ilgili, eee, tonlarca malzeme var. Belki bunları masaya yatırabiliriz. Eee, bugünlük isterseniz bu kadar diyelim. Tabii belki hep ben konuştum. Sorularınız mutlaka mutlaka vardır ama hocam arkası yarın yapalım diyor sevgili Cem Bey dostum. Tamam o zaman arkası yarın yapalım. Biz buradan devam edelim. Eee hocam demiş, "Müslümanın ahlakı kendi çıkarı için var. Ben de İmam Hatip Lisesi'yim. Bunu çok iyi gördüm. Bütün duygularım değişti. Eee biz onları çok yaşadık sevgili dostum. eee, "Günümüze gelemedik." diyor sevgili Sinan. Aynen öyle. Yani biraz çünkü, eee, herhalde ben örneklere dalınca aslında güncele gelmeye çalışıyordum ama örneklere dalınca iş uzadı. İsterseniz şöyle yapalım. Eee, burada sorularınızı da gördüm. Ben bu soruları eee, kopyalayayım, alayım. Yarın arkası yarınla beraber eee, bunları orada değerlendireyim ve, eee, ona göre bir sunum hazırlayayım. Eee, bu soruları da dikkate alarak böyle devam edelim. Ne dersiniz bilmiyorum. Eee, sanki böyle yaparsak daha iyi olur. Çünkü 1 bu5 saati şu anda bulduk. Bence yeterli. Burada bırakalım isterseniz. Eee yarın ben bu konuyu söz ele alacağım ve bu sorularınızı her birinde şimdi tek tek not alacağım. Böyle çıkaracağım. Önümdeki kağıttan okuyacağım. Size de öyle değerlendirmesini yapacağım. E burada bırakalım o zaman sevgili dostlarım. Beni sabırla dinlediniz. Çok teşekkür ediyorum. Eee, bu pilav epey su kaldırır. Ben elimden geldiğince kırmadan, dökmeden anlatmaya çalıştım. Eee, yani bu kadar anlatabildim. Eee, daha fazla zorlarsam rahatsız edici olabilir ifadelerim diye. O yüzden de eee her iki tarafın hukukunu da inançlı insanların eee dinin hukukunu da aynı zamanda eee öteki diye tanımlanan eee kesimin hukukunu da dikkate alarak vicdanımın sesini dinleyerek içimdeki adalet duygusunu, objektiflik kriterlerini işleterek böyle bir bakış açısıyla meseleyi izah ettim. Anlattıklarımın bir kısmı belki sorgulayabilirsiniz. Hocam sen inanmıyor musun? Yani bunları nasıl böyle dile getiriyorsun? Benim de herhalde farkım o. Bakınız böyle. Ama yani bir de bunu objektif bir şekilde ele almak gerekiyor. Ele aldığımız zaman çıkan tablo da budur. Onun için sabırla dinlediniz. Teşekkürler ediyorum. Bir başka konuyla tekrar karşınızda olmak dileğiyle. Daha doğrusu bir başka programla diyelim. Çünkü buna benzer bir programla yarın akşamda yine beraberiz. Herhalde öyle gözüküyor. Büyük bir aksilik olmazsa. Hoşça kalın. Mutlu geceler. Sağ olun. Var olun.