Transcription
Selam. Bugün 23 Şubat 2026.
Adalet biz Müslümanların en çok değer verdiği kavramlardan biri. Ama adil olmak her zaman iyi değildir. Evet, kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama hatta bazı durumlarda adil olma refleksi bizi Kur'an'ın uyardığı bir hataya sürüklüyor bile olabilir. Lafı çok uzatmadan 4. surenin Nisa suresinin 135. ayetini Diyanet çevrisinden ekrana yansıtıyorum. Parantez içlerini görmezden gelerek okuyacağım.
"Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikte ayakta tutan kimseler olun."
Bakın bu ayette Kur'an adaleti ayakta tutun demiyor. O kelime orada yok. Burada yazan kelime adalet değil. Kıst. Ama meallerin neredeyse tamamı bunu adalet diye çeviriyor. Çünkü kimse adalet ile kıst kelimesini ayırmaya çaba harcamıyor.
Kıst nedir derseniz benim Kur'an'dan anladığım kadarıyla kıst eşitlik demektir ve adaletten farklıdır. Evet adaletle ilgilidir ama farklıdır. Mesela elimizde 100.000 lira para olsun ve bunu 5 kişiye eşit dağıtmak isteyelim. Bu çok kolay bir iş. Her birine 20.000 L verdiğimizde eşitliği sağlamış oluruz. Ama bu yaptığımız adil midir? Duruma göre değişir. Bazen adil olabilir. Mesela bir iş yerinde aynı iş yapan 5 kişiye eşit para vermek adil gibi duruyor. Ama farklı nitelikte iş yapan 5 kişiye eşit para vermek adil olmayabilir.
Bu bağlamda maç izlemek isteyen üç farklı boydaki kişiye dağıtılan üç tabure ile ilgili şu meşhur resim adalet ve eşitlik kavramını bence çok iyi izah ediyor. Eşit davranacağım diye herkese birer tabure verirsek adaleti ihlal etmiş oluruz. Oysa eşitliği adalet lehine bozup uzun boyluya hiç vermez. Orta boylu kişiye bir tane, kısa boyluya iki tane tabure verirsek eşitliği bozarız ama adaleti sağlamış oluruz. Biz zaten neredeyse iç güdüsü olarak bazı zamanlarda adaleti sağlamak için eşitliği bozmamız gerektiğini biliriz ve hayatımızda bunu çoğu zaman uygularız da. Çünkü adalet eşitlikten daha önemlidir ama her zaman değil. Hatta bazen tam tersi de geçerli olabilir.
Bu küçük gibi görünen ayrım her şeyi değiştiriyor. Çünkü biz adaleti çoğu zaman denge korumak olarak anlıyoruz. Birine haksızlık yapılmışsa telafi etmek, zayıfı korumak, ezileni kollamak, güçlüye biraz yüklenmek. Bunların hepsi kulağa çok adil geliyor ama adil olmaya çalışmak her zaman doğru mudur? Mesela üzerinde konuştuğumuz Nisa 135 ayetinde bahsedilen şahitlik konusunda adil olmak mı gerekir? Bence şahitlik adaletin değil eşitliğin ön planda çıkarılması gereken bir alan. Denge kurma değil doğruyu beyan etme yeri. Bu nedenle ayetin giriş kısmını "Ey iman edenler, kendiniz, aileniz ve yakınlarınız aleyhine de olsa şahitlikte eşitliği gözetin" diye yorumluyorum. Ve ayetin devamı da bence tam bunu açıklıyor. "Zengin veya fakir de olsalar." Çünkü Allah ikisine de daha yakındır.
Kur'an neden özellikle zengin ve fakir örneğini verdi? Çünkü insan içindeki adalet hissi fakir söz konusu olduğunda çok kolay devreye girer. Hatta bunun toplumumuzda bir karşılığı da var. İş uyuşmazlıklarına bakan mahkemelerde çoğunlukla işçinin korunduğu gibi bir beklenti var. Yanlış anlaşılmasın. Bunun doğru olup olmadığını tartışmıyorum. Sadece böyle bir beklenti var diyorum. Böyle bir beklenti varken şahitlikte adil olma motivasyonuyla bir tarafa kaymanın kolaylaşabileceğini de söylemiş oluyorum. Şahitlik böyle bir alan değil. Şahitlikte görev denge kurmak değildir. Bildiğini söylemektir. Fakirin zor durumda olması, zenginin güçlü olması. Bunlar bizi duygusal olarak etkileyebilir ama şahitlikte bunların hiçbiri ölçü olamaz. Çünkü adalet hissi dediğimiz şey o anda çok kolay bir şekilde taraf tutmaya dönüşebilir. İşte bana öyle geliyor ki ayetin devamı tam olarak bu kaymaya set çekmeye çalışıyor.
Yine Diyanet çevresinden okuyorum. "Öyleyse adaleti yerine getirmede nefsiniz uymayın." Sadece Diyanet değil. Meallerin büyük bir kısmı benzer şekilde tercüme etmiş ama bence bu kısım isabetli bir çeviri değil. Ben ayetin bu bölümünü daha yalın bir şekilde anlıyorum. "Fel tebi heva hevaya uymayın. Adil olarak hevaya uymayın." Çünkü şahitlikte en büyük kaymalardan biri insanın kendini iyi niyetli sanmasıdır. Fakir kayırmak, zengine yüklenmek. Bunlar vicdanımıza adil gelebilir. İşte ayet tam da bu noktaya parmak basıyor. Adil olacağım diye hevaya uyma. Şahitlikte denge kurumaya kalkma. Şahitlikte görev adalet dağıtmak değil. Gerçeği söylemektir. Ve ayetin devamı da zaten bunu söylüyor. "Eğer çarpıtırsanız veya çekinirseniz şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." Yani iki tehlike var. Gerçeği eyip bükmek ya da susup çekilmek.
Şimdi ayetin başındaki "kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa" kısmına bu gözle tekrar bakalım mı? Bence bu ifadeler boşuna değil. Çünkü çoğu zaman kendimizi veya yakınlarımızı bilinçli olarak kayırmayız. Gerçekten haklı olduğumuzu düşünürüz. Çünkü olayı kendi ve yakınlarımızın bakış açısından görmüşüzdür. Haksız taraf biz olsak bile asıl mağdur olanın biz olduğuna yürekten inanabiliriz. Ama şahitlikte ölçü kimin haklı olduğuna dair kanaat değil. Somut gerçekliktir. Bazen gerçeği söylemek bizi veya ailemizi veya yakınlarımızı tırnak içinde haklıyken haksız duruma düşürebilir. İşte tam burada adalet hissi devreye girebilir. Yalancı şahitlik yapmak için değil ama "Ya ben şimdi bu gerçeği bütün açıklığıyla söylersem haksızlığa uğrayacağım veya yakınlarım haksızlığa uğrayacak. Olayı biraz yumuşatayım" diye düşünülebilir ama şahitlik denge sağlama yeri değildir. Şahitlikte görev sonucu dengelemek değil. Hakikati beyan etmektir. Ve ayetin başındaki o ifade bence tam olarak bu psikolojik kaymaya karşı konulmuş bir emniyet kemeri.
Bunu özellikle fikri tartışmalarda çok sık görebiliriz. Taraflardan biri Müslüman diğeri de mesela dinsiz biri olsun. Böyle tartışmalar düşünün. Tartışma esnasında Müslümanla olan taraf somut bir konuda hatalı bir bilgi söylüyor diyelim. Karşı taraf diye itiraz ediyor. Bu noktada işi bitirecek şey çok basit. Konuyu bilen Müslümanlar, "Evet, burada karşı taraf haklı" dese tartışma kapanır. Gerçek ortaya çıkar. Ama çoğu zaman bu şahitliğin yapılmadığını görüyoruz. Neden? Çünkü şöyle düşünüyorlar. "Evet, bu sınırlı konuda haklı olan karşı taraf ama genel tabloda biz haklıyız. Şimdi burada bu hatayı açıklarsak bu tek noktayı alıp büyütürler. Dışarıdan bakanlar da biz haksız, onlar haklı zannedebilirler. Bu da davamıza zarar verebilir. Kaldı ki zaten o da filan konuda hatalı bilgi verdi ve görmezden geldi. Üstüne yattı. Şimdi biz de bu konuda susarak olayı dengeleyelim." İşte bu gibi şeylerden dolayı iki şeyden biri oluyor. Ya susuyorlar ya da daha kötüsü meseleyi çarpıtıp sanki o noktada da haklıymış gibi konuşuyorlar. İşte gerçeği söylememeyi veya çarpıtmayı davanın menfaatiyle meşrulaştırmak adalet kılığına girmiş hevadır.
Ve en tehlikelisi şudur. Yalan söylediğini veya haksızlık karşısına sustuğunu bilen insan bir gün pişman olabilir. Gerçeği itiraf edip, tövbe edip bunu telafi edebilir. Ama adil davrandığını zannederek gerçeğe eğip büken kişi vicdanını da susturmuş olur. Bu yüzden bence ayet basit bir "doğru şahitlik yapın" uyarısından ibaret değil. Çok daha derin bir şeye dikkat çekiyor. İnsani olarak hepimizin düşebileceği bir hataya karşı biz müminleri uyarıyor. Şahitlikte taraf olmak ne kadar yanlışsa denge kurmaya, bazı şeyleri telafi etmeye çalışmak da o kadar yanlıştır. Şahitlikte sadece hakikati beyan vardır.
Şimdi geriye tek bir soru kaldı. Benim verdiğim anlam, özellikle de "adil olarak hevaya uymayın" kısmı Arapça gramer açısından uygun mudur? Bunu anlamanın en kolay yolu şu. Adil olmak yerine bir anlığına "x" diyelim. Benim önerdiğim cümle takdiri "x yaparak hevaya uymayın" şeklinde. Türkçede bu kalıp şunu çağrıştırıyor. "X" burada insanı hevaya sürükleyen bir şeye dönüşmüş. Yani olumsuz bir şey olmalı. Ancak "x" adalet olduğu için zihin otomatik olarak frene basıyor. Çünkü diyor "adalet övülen bir şey". Bu yüzden çoğu çeviri bu cümleyi refleks olarak "hevaya uymayın, adil olun" diye anlaşılacak şekilde takdir ediyor. İşte açık.com sitesinden gösteriyorum. Süleymaniye Vakfı gibi pek çok meal "kendi arzunuza uymayın ki adil olasınız" şeklinde çevirmiş ayeti. Yani cümleyi "adil olmayın" uyarısı gibi değil, "adil olun" hedefi gibi okuyacak şekilde takdir etmişler.
Cümlede ikisi tıpkı benim yorumladığım gibi olumsuz yönde takdir eden çeviriler de var. Mesela Erhan Aktaş. O ayetin bu kısmını "haddi aşarak tutkunuza tabi olmayın" diye çevirmiş. Şimdi burada kafanız karışmış olabilir. Gürkan, adalet kelimesi nereye gitti diye sorabilirsiniz. Cevap şu: Adalet Arapçada "adil" kökünden geliyor ve bu kökün sözlüklerde sapmak, bir tarafa meyl etmek anlamı da var. İşte cümleyi böyle takdir edenlerin bir kısmı buradaki "adil" kökünden gelen ifadeye adalet değil, sapma, meyl etme anlamı vermişler. Erhan Aktaş, "Bu nedenle haddi aşmak" demiş. Benzer şekilde Elmalı da ayetin bu kısmını bu yönde takdir etmiş. "Haktan udul edip de nefsin arzusuna tabi olmayın" demiş. Yani Elmalı burada "udulü" sapmak manasında kullanmış. "Hakkan sapıp da nefsin arzusuna uymayın." Elbette Elmalı bu cümle yapısını kafasından uydurmuyor. Taberi gibi klasik tefsirlerde bu ibarenin farklı takdirlerle anlaşılabileceği zaten konuşulmuş. Yani cümleyi benim kurduğum gibi takdir edenler hep olmuş ama burada bir problem çıkıyor. Eğer cümle "adil olarak hevaya uymayın" şeklinde kurulursa o zaman adil olmak kaçınılması gereken bir şey gibi duruyor. Ama adalet kavramı zihinlerde hep olumlu bir kavram olarak algılanmış. Övülen bir şey. Dolayısıyla cümleyi böyle kuran müfessirler burada "adalet eşittir sapma" anlamındadır demeyi tercih etmişler. Çünkü diğer türlüsü kulağa ters geliyor. Bu yüzden "adil" kökünün sözlükte geçen ikinci anlamını çoğunlukla tercih ediyorlar. Yani meyl etmek, sapmak anlamını.
Bu arada sözlükte böyle bir anlamın geçmesine itirazım yok elbet ama bu ayette kıst ile adalet aynı yanda kullanıldığı için bence daha makul olan "adil" kökünü sapma diye yorumlamak yeri de kıst adalet farkına odaklanmak. Nitekim Elmalı her ne kadar mealinde "adil" için sapma anlamını verse de tefsirinde ikinci bir ihtimal daha veriyor ve bence kilit yer burası. Doğrudan tefsirinden okuyorum. "Yahut adalet ediyoruz zanlıyla arzulara uyup fakiri zengine, akrabayı yabancıya tercih ederek hakkı gizlemeyiniz veya bozmayınız." Görüyor musunuz? Elmalı'nın işaret ettiği tehlike benim bu videoda anlattığım şeyle birebir aynı. Kısaca bu videoda savunduğum yorum daha önce de dillendirilmiş ve tefsir kaynaklarımıza girmiş.
Ve bana öyle geliyor ki ayetin yaptığı uyarı tam olarak bu. Son bir hatırlatma. Tüm yorumlarımda olduğum gibi benim bu anlayışım mutlak doğrudur. Asla yanlış olamaz filan demiyorum. Sadece şunu göstermeye çalışıyorum. Şahitlikteki en büyük tehlikelerden biri adil olayım diye heva adalet kılığına girmesidir. Bu dediğim gibi bazı açılardan yalancı şahitlikten bile kötü olabilir. Çünkü burada insan sadece karşı tarafı değil kendi vicdanında kandırır. Gerçeği kendine karartır. Pişman olup tövbe etme kapısını kendine kapatır.
Eğer bu yorumuma katılmıyorsanız bile yine sorun değil. Ama bir dahaki sefere bir konuda şahitlik ederken veya şahitlikten kaçınırken en azından kendimize şunu soralım. Biz bunu yaparak gerçeği mi savunuyoruz yoksa adalet hissimizi mi tatmin ediyoruz? Çünkü ikisi her zaman aynı şey değildir. Bu videoda bunu anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. Başka bir videoda görüşmek üzere. İyi günler diliyorum. Yeah.