📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Gerçek Sevgiyi Gösteren 4 İşaret - Uhuvvet @Mehmedyildiz

Hayalhanem30:51

Transcription

Şimdi geçen gün birisi Hayalhanem'i aramış. Bir tane anne herhalde arayan, bizim de Şimşek denk gelmiş anneye. Oğlu inançsızlık batağına saplanmış, ailede çok üzülmüş. Normal olması gereken bu değil mi? Ama o kadar az karşılaşıyoruz ki, bu bizim için şaşırtıcı bir olay olarak anlatıyorum şu an.

Yani normalde bir ailenin o evladı inançsız olursa falan, aile o üzüntüyü yaşamıyor. Ama hadi bakalım üniversitede istediği yeri kazanmasın. Hadi bakalım istediği meslek grubuna girmesin. Hadi bakalım filan kes memleketli bir gelin getirmesin falan. Ohoo, o oğlanın çekeceği var ellerinden.

Bir aile aramış işte bir anne, "Böyle böyle evladım ateist oldu işte, ben de ikna ettim, son olarak sizinle son bir konuşma yapmayı kabul etti," diye bizim Mehmet Şimşek'te telefonda arkadaşla konuşmuş. Bayağı muhabbetler etmişler, etmişler. Tabii böyle düşmancasına değil, değil mi? Gönle ve akla aynı anda hitap edercesine. Anladığım kadarıyla böyle zeki de bir arkadaşmış. Daha sonra arkadaş tamam demiş, "Ben anladım," demiş, "Yani problemi de çözdüm," demiş ve telefonda inançsızlık problemi çözülmüş, iman etmiş.

Bu arkadaşın anne babası hemen akabinde bizim Şimşek'i tekrar arıyorlar. Çok mutlular ama ve demişler ki, "Biz pazartesi günü, mümkünse kapıdan da olsa gelip size teşekkür etmek istiyoruz," diyorlar. Olay İzmir'de gerçekleşiyor bu arada. Benim anladığım kadarıyla böyle maddi durumda çok kuvvetli bir ailede değil herhalde. Hatta Allah binlerce kez razı olsun, ailenin babası böyle bir iki lokum falan getirmiş. Onu bile kaynanadan borç alıp getirmiş. Çay içip teşekkür etmek için, İzmir'den Mersin'e kadar gelmişler. Ta bizim buraya kadar gelmişler ve çok da sevinçli şekilde muhabbetler ediyorlardı. Yani ben biraz uzaktan izleyebildim olayı.

Allah razı olsun vesile olan sizlerden de ama önce o anne babaya da hususi bir tablo çiziyor ortaya. İmanın ve imanı kaybetmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlatabiliyor değil mi? İnsanlar tatile çok rahat çıkarlar. Şehir şehir gezerler, memuriyet için gezerler, bir araba almak için gezerler, işleri olsa gezerler ama bir evladım iman etmiş, size teşekküre geleyim falan, bu çok görülmüş bir şey değil yani. O yüzden o ailenin bilinç ve şuur noktasında da onları tebrik ediyorum ve bizim sürekli onlarla kanadı, bir boyutu ama onun haricinde başka bir olay daha var. Ne var? Samimiyet var, ihlas var ve muhabbet var.

Şimdi günde yüzlerce belki binlerce telefon geldiği, mesaj geldiği günler oluyor ve bu mesajların her biri az önce anlattığım kadar tatlı ve güzel bir kıvamda geçmiyor. Çokları var ki buradaki arkadaşların maalesef sinirini bozdukları oluyor. Kimileri var ki o adama alâkadar etmeyen konularla ilgili sorduğu sorular oluyor. Kimisi var ki sadece kızıştırmak için ve telefondakini üzmek, yıpratmak için, kendi iç dünyasını rahatlatmak için, belli başlı konulara girdikleri oluyor. Demek ki biz şunu anlıyoruz burada. Bizim Mehmet Şimşek'in o kardeşe tesir etmesinin tek kanadı onun akli sorularını yanıtlamak değil, bir de bu kadar insana sabrettiğinden dolayı, Şimşek'te oluşan bir uhuvvet mesleği ortada, bir kardeşlik mesleği ortada. Yani sizdeki haller ne olursa olsun ben sabredeceğim, çünkü o dikenler içerisinde bir tane gül tohumu elime değer de, onda gül açar sabrını bir çöldeki bahçıvan gibi tutması. İşte biz buna uhuvvet mesleği diyoruz ama bu uhuvvet mesleğinin bir girişi var, birinci sınıfı var bir de mezuniyeti var, son sınıfı var.

Girişinde alınan ders incitmeme dersi. Her gün farklı fıtratlarda onlarca, yüzlerce insanlar arıyor değil mi? O insanların her birisini onları kırmadan, kavli lehin ile, hüsnü lisan ile sabredip cevaplıyorsunuz. Allah sizlerden razı olsun o cihetlerde, sizin gönlünüz güzel çünkü, gönlünüz dilinize de vuruyor sizlerin. Her biriniz sürekli o mesleğin birinci sınıfı olan giriş kademesindeki incitmeme sınıfında olası mücadelede bulunuyorsunuz.

Bir de mezuniyeti var bu uhuvvet mektebinin. İlk dersi incitmeme ise mezuniyet dersi nedir? İncinmeme. Bu daha zor bir meslek. İncitmemek dişini sıkarsın, hadi bir cihetle çözülebilir. Böyle iradeni kullanırsın, "Hayır hayır, şartlar ne olursa olsun irademi kullanacağım ve insanları incitmeyeceğim." Seni bu kalabalıklar içerisinde hiç anlayan yokken, peki incinmemeyi nasıl başaracaksın? Onu da merhum Alvarlı Efâ Hazretlerinden cevap verelim. Aşık der incitenden, incinme incitenden, kemalde noksan imiş, incinen incitenden. Yani incinmek, incitmekte kemalde daha noksaniyet gösteriyor. O yüzden incinmemek bu mektebin mezuniyet dersidir. O zaman bizler incitmemeyi başarabildiğimiz gibi inşallah ileri süreçlerde incinmemeyi de başarmamız gerekiyor. Başımıza ne gelirse, olumlu olumsuz bunların normal bir şekilde göğüsleme ve karşılamayı da bizim bu bağışıklığı, bu immün sistemini de geliştirmemiz gerekiyor.

Birileri size olduğunuzdan fazla sözler söyleyebilir, "Ne güzel bir adam, ne güzel bir hoca, nasıl bir alim, benim imanımı vesile oldu." Gereksiz alkışlarda bulunabilir, sizin boy miktarınızın üstü olduğu için bunlar kafanızın üstünden geçer gider. Birileri sizin olduğunuzdan daha zelil şeyleri size söyleyebilir, kalbinizi kırar, gönlünüzü kırar, uykuları kaçar, onlarda sizin bacağınızın arasında uçar gider. Çünkü sizin boyunuz ondan da büyüktür. Siz olduğunuz gibi kalırsınız. Bize ait olmayan cümlelere karşı üslubumuz bunun olması gerekiyor. Bunun için de bu işin son sınıfı olan, incinmeme mesleğini güzel bir şekilde elimizde tutmamız gerekiyor.

Şimdi bizim konumuz uhuvvet. Ne demek uhuvvet? Kardeşlik demek. Tabi bir anadan doğma kardeşlik gibi değil. Çünkü anadan doğma bir kardeşliği konuşacak olursak adama sorarlar, "Tamam kardeşsin de hangi kardeşsin? Habil misin yoksa Kabil misin?" Kardeşlerin de çeşidi var. Habil gibi kadere rıza gösteren bir sadakat ehli olmak var. Kabil gibi insanlığın en güzellerinden birisine kıyan zalim birisi olmak da vardır. O yüzden uhuvvet öyle bir şey değil. Uhuvvet, Allah rızası için olunan kardeşlik çeşidi.

Hadiste şöyle geçiyor: "Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kâmil manada iman edemezsiniz." diyor. Şimdi benim Sinan'ı sevmemle iman etmem arasında nasıl bir ilişki var? Sevmeyi emredenin emrini tepeleyip geçersen, ona inanıp iman ettiğinden de bahsedemezsin. Şimdi ilişki ortaya çıktı değil mi? Benim sevmemle imanın ne ilişkisi var? Ben vasıf ve seciyeleri benim karakterime uymayan birini seviyorsam, belli ki birinin hatırı için seviyorumdur. Birinin hatırı için seviyorsam, belli ki ben o hatırını gözettiğim kişiye inanıyor, iman ediyorumdur. İmanla sevginin böyle bir ilişkisi de ortaya çıkıyordur. O zaman yine serlevha yapacağımız bir cümle demek ki, "Allah kendi rızasını kulların rızasının arasına koymuş" desek doğru olur mu? Yani şöyle bir insan modeli olabilir mi? "Seni kırdım, seni tanımadım, seni üzdüm, sana çok karaktersiz davrandım ama ben sadece Allah'ı severim, ben sadece Allah'a saygı gösteririm." Böyle bir şey olamaz. Allah'a saygı gösterdiğinin emaresi nedir? İnsanlara gösterdiğin saygıdır. Allah'a muhabbet ettiğinin emaresi nedir? İnsanlara gösterdiğin muhabbettir.

Şimdi Allah için seviyorsak, sevdiğimiz insanda imandan başka bir özellik aramamıza gerek var mı? Gerek yok değil mi? Şimdi mesela şurada vasıfları, karakteri yüksek bir adam sayalım. Bizim Vedo'yu sayalım mesela. Karakteri güzel, duruşu güzel. Şimdi böyle Vedo gibi bir adam düşün, esprili, karakterli, yetenekli, dünya güzeli bir adam. Böyle bir adamı sevmek için irade kullanmanıza gerek var mı? Her yemeğe gittiğinde ısmarlıyor, ortamda en güzel esprileri yapıyor. Seni sürekli evine taşıyor, hastayken sürekli seni içinden gele gele belki sevmekte zorlanabilir. Ama böyle bir adamı seversen bellidir ki asla menfaati için değil, karakterin uyuştuğu için değil, lezzet aldığın için değil, ücret aldığın için değil, yalnız ve yalnız Allah'ın rızası için seviyorsun demektir. Şimdi baştaki hadis manalandı mı? Sevmekle iman etmenin ne alakası var, karakteri fıtratı bana uymayan bir insana, ben inadına muhabbet gösterirsem bellidir ki burada ben sadece ve sadece Allah'ın rızasını gözetiyorum demektir.

Mesela sen Musab'ı buraya getirdin diyelim, senin oğlan. Musab'ta çok yaramaz diyelim. Ortalığı yıkıyor, inletiyor. "Oğlum dur," diyorsun, elini uzatıyorsun, elini ısırıyor, kucağına alıyorsun, üstünü kirletiyor. "Al şu çikolatayı ye," sus diyorsun, çikolatayı halılara sürüyor, böyle durmuyor, duvara tırmanıyor, böyle örümcek ağ atıyor, diyelim Musab. Anladın mı? Şimdi böyle bir çocuğa bir insan ne olursa tahammül eder? Babasının hatırı için tahammül eder. Böyle bir çocuğa şefkat göstermek, aslında referans olan babasına şefkat göstermek demektir. Ve onunla da komşu olduğunuzu düşünün, komşu, "İki saat işim var, bu çocuğa bakar mısın?" İçin derdi ki, "Ya ben hiç bakmak istemiyorum bu çocuğa, bu çocuk beter yani, şimdi ben bu çocuğa baksam kendime çay dolduracak vakit bulamam ya, bunun peşine düşmekten." Ama "Bakarım be komşu, senin canın sağ olsun," dediğin anda anlarsın ki fıtratı ve karakteri sana uymayan bir çocuğa, birisinin hatırı için bakıyoruz. Burada asıl odak noktası çocuk değil, hatırını gözetleyen kişi olur. Vasıfları, karakteri, fıtratı sana uymayan birisini de sevdiğinde anlarsın ki iman ettiğin zatın hatırı için onu seviyorsun ve bu sevgi ne olur biliyor musun? Saf sevap olur. Şimdi anladınız mı? "İman etmeden cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmeden de kâmil manada iman edemezsiniz." Neden? Sen vasıflara uymayan birini severek, Allah'a itaatini gösteriyorsun. Kulluk değil mi bu? Ubudiyet değil mi bu, tam kalite burada değil mi?

Şimdi mesela münafıklarla ilgili bir namaz hadisi var. Münafıkların en çok zorlandığı namaz sabah ve yatsı namazlarıdır. Neden? Şimdi biraz vücut ağırlaşır, zordur. Evet. Bu ama işin yüzde onluk kısmı, işin %90'lık kısmı başka kimsenin görmediği bir şeydir. Şimdi öğleyi kılsan, ikindiyi kılsan, akşamı kılsan ekseriyetle işte, eşte değil mi, dostta, yürüyüşte olduğun için bir cemaate denk geliyorsun. Cemaate denk geldiğin için ne oluyor? Birileri seni görüyor. Bir de sesin güzelse imamlıkta yapıyorsan, müezzinlikte yapıyorsan, birileri sürekli seni alkışlar ama yatsı ve sabah namazının ibadeti öyle değildir. Niye? Çünkü kimsenin görmediği bir andır ama o ibadetlerin de en makbulüdür. Demek bir ibadette ne kadar zorlansan, sevabı o kadar yüksektir. Aynı şeyi dostluk ve muhabbete gösterelim. İnsanlar desin diye birbirimize methiyeler dizsek, övgüler dizek, haşa dalkavukluk etsek, menfaat ilişkileri kursak, ki daha önceden işlemiştik menfaatin olduğu yerde merhamet olamaz. İslam'ın temelini aykırı bir şey. Birbirimizle menfaatsel ilişkiler kursak, sabah ve yatsı namazına zorlanırlar dediği münafıkların ahlakına benzemiş oluruz. Haşa ama vasıfları sana uymayan bir insana, inadına muhabbet götürsen, inadına çay götürsen, inadına o ikramı götürsen, ne olur? O adamın gönlünde bir pencere açılır ve ki, durum varsa bunları sildirmek, sağlığa da çok zararlı değilse, güzel olur, dedim. Abi çocuk bir bir kanalı bulabildiysek, böyle kafalarına vura vura, bak hakikat budur, kurallar budur, içerik dolayı oldu. İnanın bana eskiden böyle ateist, deist, satanist vs. çok arkadaşla sabaha kadar otururduk, konuştuk, fikir paylaştık yani. Tabii o zamanlar saygı da güzeldi. Sabaha vay mıymış, diye o arkadaşların birçoğuyla biz yol yürüyemedik ama kimine çay çorba yaptık, kimle yolculuk yaptık, kimle muhabbet ettik. Yani gönüllere, vicdanlara girildi o arkadaşlarla çok güzel yol yürüdük. Orada da anlaşılıyor ki bu mesele anlatmak kafaya balyozda vurmaktan önce uhuvvet meselesi.

Şimdi bir gün bir arkadaş geldi yanımıza, böyle çok olur ya böyle ergenlikte, "Ne yapayım ben?" dedi. Ama "Sevmiyorum bu adamı," dedi. Babasını konuşuyor. Dedim ki, "Sen babanı niye sevmek istiyorsun, sevmen gerekiyor mu?" dedim babanı. "Çünkü zıddını söylüyor ya, sevmiyorum," diyor. Ben de onu soruyorum, "Sevmen gerekiyor mu?" O da dedi ki, "Ya Allah böyle emretmemiş mi?" dedi. İşte orada film koptu. Madem Allah böyle emretmişse, kulluğun gereği zaten babanın iyi kötü özelliklerine bakmadan sevmen gerekiyor. Bak mesele yine nerede düğümleniyor? Allah azze ve celle. Biz yanlış pencereden bakıyoruz. Ben seni sevip sevmememi Sinan, senin kriterlerine göre değerlendiriyorum. Doğru mu bu, yanlış. Hangi ittihad edemeyenler, her gün ittihad-ı İslam'ı anlatıyor, çok komik oluyor, dese doğru mu, yanlış mı? Doğru. Burada bize bakmıyor mu iş? Bize bakıyor. Sürekli belli başlı çok affedersiniz kötü kalpli, yılan kalpli, böyle çatal dilli heriflerin bir orayı, bir orayı, bir orayı tetiklemesi, kışkırtması sonucunda ne oluyor? O grup ona laf söylüyor, o grup ona laf söylüyor, o grup ona laf söylüyor. Öteki münferit halde böyle biraz daha popülizm kazanayım diye başkalarına söylüyor, ediyor vesaire. Sürekli fitne dili oluyor. Şimdi fitne oluyorsun ya, bizim için bir şey değişmiyor. Çünkü Allah'tan biliyorsun, imtihan diyorum, biraz dişini sıkıyorum. Allah razı olursa sevaba dönüşecek. Birçok günaha kefaret olacak. Sevmek zorunda değilim Sinan. Kötü sıfatın varsa ben sevemem onu ama ben seni kötü sıfatlarınla sevmek zorundayım. Kimin işine yarıyor? Ur kadar, kene kadar belki zamanında 1964'te tükürseler yıkılacak olan bir tane terör devletinin işine yarıyor. Ne oluyor bak nasıl da çeviriyor. Nasıl da her yerde kan, zulüm devam ederken oraya hiç zararı dokunmuyor. Nasıl oluyor bunlar? Nasılları bize bakıyor. Nasıllarında şöyle bir durum daha var. Şuan bir adetullah konuşalım mı arkadaşlar? Adetullah ne demekti? Yerin çekmesi, suyun kaldırması, kütle çekim kanunu gibi bir yasa. Allah azze ve celle'nin bir yasası, bir adetullahı. Şöyle bir adetullah var. Ne zaman mü'minler birbirine düşerse, aralarında günahları artmasın diye Allah üçüncü bir kişiyi onlara musallat eder. İki tane grup savaşıyor neden? Mezhepten, meşrepten. Neden meslekten, böyle batıl bir meseleden birbirlerine düştüğünde böyle bir savaş hak olabilir mi? Sen farklısın diye ben senle savaşabilir miyim? Sen de bir cihette mü'minsin, ben de bir cihette mü'minim. Dost oluruz, kardeş oluruz, birbirimizi ikna ederiz. Ya deriz bak bu doğru değil, bu yanlıştır. Yani sempozyumlar kolonunu, daha akademik dillerle ikna edilir. Çok daha profesyonel şekilde ikna olunur ama bizler batıl olan birbirimizle sürekli kapışma noktasına girdiğimizde, Allah'ın müslümanların günahı artmasın diye adetullah olarak üçüncü bir eli karıştırıyor ve artık onların elinden zulme uğruyorsun. Çok üzücü ya ama hakikat bu. Bence bu cümleyi duyduktan sonra sizin de zihninizde birçok mesele canlanmıştır.

İslam bir büyük hazineyi kaldırmaya benzer, doğru mu? Ortada bir şekilde hazinede olsa bir yük var mı, var. Ortada kaldıramayacağım bir yük olsa, şu masa mesela mermer masa, tek başına zor olur, doğru mu? Ne istersin? Yardım. Ya biri de görün el versin istersin. Ya şimdi ortada kaldırılması gereken bir yük var. İnsan ne ister? Bunu kaldırmaya yetişecek başka elleri ister ya. Birazcık kafası durmamışsa o birliği ister. Demek ki biz ortadaki yükü kaldırmak için biri o kanattan, biri o kanattan, biri o kanattan, dessas ve müfsit olmadığı müddetçe, kim o taşa el uzatırsa biz memnun oluruz orada. Kim o yükü kaldırmaya mücadele ederse, inanın başka bir şeylerle uğraşamaz. Yani bu fitneyle, gıybetle, iftira ile uğraşanlar kim biliyor musun? Bomboş adamlar. Başka işleri yok. Bir karıncanın çekirdeği taşıması kadar katkısı yok İslam'a. Zararı var mı, zararı gırla. Allah da o boşluktan dolayı, o adama öyle fitne fücur işlerle uğraştırıp duruyor.

Şimdi Risale-i Nur'dan geçen birkaç cümle ile devam etmek istiyorum. "Sen mesleğini ve efkarını hak bildiğin vakit." Efkar, fikir. Yani bir mesleğin var, bir de mesleğin neyi var fikri var. Mesela bu mesleğin fikrine göre insanlar sosyal medyanın, sinema sektörünün, gençlerin, insanların, ihtiyarların ulaşabileceği noktaların önemini bir türlü anlayamıyorlar. Var mı etrafınızda sosyal medya kullanmayan bir tane dedeniz? Bak Karadeniz'de bizim emiceler var. Gebze'de emiceler var. Köye gidiyoruz bak kaç yaşında babalar, amcalar, dedeler var. Hangisi demedi, "Ben Facebook'tan da bunu takip ediyorum," diye. Sen bir şeyleri tartışırken, insanlar aldı o gemiyi götürüyor yani, böyle bir dünya yok. İnsanlar sosyal medyada güçlü olmanın kıymetini cami yapmak gibi de görmeleri icap ediyor. Neden? Çünkü cami hem kutsiyete tatvedilmiş, hem iman kurtarmaya vesile, namazlara başlamaya vesile, o sosyal medyada buna vesile. O da iman kurtarmaya vesile. O da insanların namazına vesile. Bunları birbirine yakın görmek durumundayız. Öyle bir asırdayız. Gençler kötü filmlere de alternatif oluşturmak zorunda. Gençler insanların eğlendiği, sosyal mecradaki kötü projelere de alternatif oluşturmak zorunda. Allah aşkına bazen gençlerin ahlakını bozacak, o kadar yüksek seviyede bir şey görüyorum ki sosyal medyada. Onu şurada reddiye vermek için bile açıklasan fikirler karışır. Ya böyle kötü bir şey var, buna mücadele edelim cümlesinin söylediğim anda, zihinleri idlal eder. O kadar kötü ya. Bu kadar kötü şeyler var, nasıl mücadele edeceksin bunlarla ya? Ne olmuş oluyor bu? Benim mesleğim oluyor. Peki tek doğru bu mu? Hayır canım, tek doğru bu değil. İşte konu burada. "Sen mesleğini ve efkarını hak bildiğin vakit." Ben kendi tarzımı, üslubumu hak bildim. Zaten hak bilmesem, niye burada olayım değil mi abi? Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkım var. Fakat yalnız hak benim mesleğimdir demeye hakkın yoktur.

Şimdi Sinan, sana göre peygamber hanımları olan annelerimizi biraz kenara koysak, sahabe annelerimizi biraz köşeye koysak, dünyadaki en kıymetli anne kimin ki? Senin anne değil mi? Peki senin bunu söylemende bir zarar var mı bize? Sinan dese ki, "Ben en çok kendi annemi seviyorum." Var mı problem? Sen en çok senin merhume anneni sevmiyor musun, değil mi abi? Yani bunda beis var mı? Yok. Peki Sinan şu cümleyi dese, "Dünyadaki tek güzel anne benim annem," dese, bizim annelerimize kötü demiş oldu. O zaman biz mesleğimizi en güzel meslek benim mesleğim diyebiliriz. Bu bir sevgi çeşididir. Ama tek güzel meslek, benim mesleğim, tek güzel Hayalhanem, tek doğru Hayalhanem dediğim anda, bu bir tabelacılık olur, bomboş bir iştir. Ve diğer bütün mesleklere, diğer bütün yollara onlar doğru değil demiş olurum. Ve böyle bir durumda başka mesleğin, batıl olduğunu öne sürdüğünde ilk kaybedeceğin şey, ihlasın oluyor biliyor musun? Yani ilk kazanman gereken şeyi, ilk kaybediyorsun. İhlasından yiyorsun.

Şimdi bazen şöyle tavırlar gördüğünüz oluyordur. Belki yıllarca bir hizmet sektöründe bulunmuş bir grup, bir ekol, bir bakıyorsunuz, az önce konuştuğumuz gibi insanlara yapıcı davranması gerekirken, onlara yol açması gerekirken, karda hani yol açarlar. Arkadan gelenler ayak izi izler ya, öyle bir tavır sergilemesi gerekirken, rol model olması gerekirken, yapıcılık ortaya koyması gerekirken, bir de bakıyorsunuz en çığırtkan, bir de bakıyorsunuz en fitne veren, bir de en çok yalanlar ve gıybetlerle uğraşan, başkalarını sürekli tenkit etmekle uğraşan insanlar oluyorlar bir anda. Şaşırıyor musunuz buna? Şaşırma sebebiniz, o tenkit bir girdiği anda ihlastan yiyor. İhlastan yediğinde ihlas Allah'la birebir iltibat değil mi? Allah için yapmak demek ihlas. Başka ne demek? Samimiyet demek, içinden gele gele yapmak demek. İhlastan yediği anda Allah ile bir irtibat, iletişim kalıyor mu? Kalmıyor, artık kalp beslenebiliyor mu? Beslenmiyor, sonra ne oluyor biliyor musunuz? Allah o kişileri, o grubu, o ekolü ileride bizde böyle bir imtihana girebiliriz. Allah bizim muhafaza etsin, o yüzden kendi işimizde uğraşalım. Allah o grubunun, o ekolün rütbesini söküyor rütbesini. Daha önce bir rütbe var mıydı? Var, rütbe neyden verilir? Vazifeden, bu rütbe var, senin vazifen budur. Mesela bir gün askere gitseniz, bir genel kurmay başkanını ve yanında bir askeri birlikte sobaya kömür atarken görseniz, ne dersiniz? Ya o kömürü atmak için genel kurmay olmaya ihtiyaç var mı? Onun vazifesi başka dersiniz, o kömür atmak için değil, o orduları yönetmek için dersiniz. Rütbe neyi veriyor? Farklı bir vazife veriyor insana. Yani dışarıda nasıl insanlar kafelerde bir yerlerde oturup, dedikodu yapıyor. Bir bakıyorsun, genel kurmay başkanı rütbesindeki birisi aynı işleri yapıyor. O zaman şunu anlarsın, rütbe sökülmüş arkadaş. Çünkü o rütbeyle o işi yapmasına müsaade yok, daha önemli işleri var. Ordular yönetmesi lazım ve devamında o tür insanlardan ortaya çıkan üzücü hadiseler, yaralayıcı cümleler uğraşmaması gereken şeylerle uğraşmasının sonucu ne biliyor musun? Rütbe sökülmüş. Ama bunun duyulmasını da istemiyor, o rütbeyi bırakmak istemiyor. Hafizanallah, Allah ucundan, köşesinden öyle de böyle de olsa bir şekilde yol açıyor ya, bir şehrah açıyor ya, bir menheç açıyor ya. Yani ufak da olsa bir vazife verdikten sonra biz yanlış tavırlarda, etfallarda bulunup rütbemizi sökerse, yani bizde hafizanallah aynı hallere düşebiliriz. Allah o cihette muhafaza buyursun.

Şimdi uhuvvet bu kadar önemli mi sorusunu soralım mı? Çünkü çok önemli bahsettim yani, baksana uhuvvet yok, neredeyse imanı bile kaybedecek. Çünkü birbirinizi sevin, hadisini az önce konuştuk. O kadar önemli mi uhuvvet? Önemli, o zaman uhuvvet her şeyi birbirine bağlayan şeydir, diyebilir miyiz? Diyebiliriz, o zaman daha güzel bir tabirde bulunalım. Uhuvvet, kayyum değerdir. Uhuvvet olmadan başka vasıf ve özellikleri birbirine yapıştırmaya, cem etmeye bir ihtimal asla mevcut değil. Uhuvvetim yok ama imanım çok olabilir mi? Yani olmuyor yani. Uhuvvetim yok ama çok güzel bir kulum, olabilir mi? Olamaz, neden olamaz? Çünkü uhuvvet ne değer dedik? Kayyum değer dedik, her şeyi ayakta tutan ve birbirine bağlayan o sır uhuvvettir.

Albay Hulusi Yahyagil abi, şöyle bir cümle diyor. "Uhuvvet mesleği oturmamış bir insandan, marifetullah Allah'ı tanıma asla açılamaz," diyor. Yani biz kardeşlik bağlarımızı o kuvvetli hale getirmeden, Allah'ı tanıma mertebesine de asla ulaşamayacağız. Peki neden bu kadar önemli kardeşlik bağı? İbadet, kulluk, dua ne derseniz deyin hepsi bizim bir olmamıza, cem olmamıza bakan hadiseler.

Şimdi Karadeniz ormanlarında ne kadar bulutlar yağmur indiriyor? Çok, Allah orada öyle yaratıyor. Peki çöllerde vazifeli bulutlar ne kadar yağmur indiriyor? Kaktüse yağmur mu gerek? Allah oraya az indirtiyor. Peki soralım, "Ya Rab Karadeniz ormanlarına bu kadar bulut gönderiyorsun, yağmur gönderiyorsun, çöllere göndermiyorsun." Haşa, fizik dersinde şöyle işlemiştik ya, ormanın bol olduğu yerde bulut ve yağmur bol oluyor. Ya böyle mantıklı olabilir mi? Akılsız, şuursuz, şefkati olmayan bulut nereden bilecek oraya suyu öyle indirmesi gerektiğini? Biz bazen inşaata girdiğimizde diyoruz, "Abi şu toprağı şuraya indir," diyoruz, götürüyor başkasının bahçesine indirmiş. Bulut nereden bilecek nereye suyu indirebileceği? Böyle basit bir mantıklı olabilir mi? Olamaz, demek başka bir sır var. Karadeniz ormanlarındaki ağaçların yan yana, sık, omuz omuza, uhuvvet perçimlemesi o Allah'ın merhametini celbediyor ve Allah da oraya yağmur indiriyor. Ama çöllerdeki ağaçlar tek tük olduklarından, biri olamadıklarından, cem olamadıklarından o da bulutların celbine, rahmetin celbine bir dua oluşturmuyor. Demek ki bizler ne kadar bir olursak, Karadeniz ormanları gibi yan yana, omuz omuza olursak Allah'ın rahmetini de o kadar çağırmış olacağız. Örneği var mı? Var ya, Mersin'deki 4 katlı medrese var ya elhamdülillah. Bir gün, bir kafeye gittim, misafirim geldi. Kahve içiriyorum. Bir garson kardeş vardı, Hayalhanem'i tanımadı, beni tanımadı, adımı bilmiyor, dersleri bilmiyor, ne anlattığımızı bilmiyor. Baktı, "Ya siz dört katlı değil mi?" dedi. O kadar Karadeniz ağaçlar, ormanları gibi yan yana dua ettik ki, Allah o duada külliyet kesbedince kabule karin etti, kabul etti elhamdülillah. Şimdi aynı duayı İstanbul için etmek zorundayız. Orada da bu işi kardeşlik boyutunda bekleyen çok fazla arkadaş var. Onlara ulaşmak için, Allah aynı böyle bir yere bir şekilde, ne şekilde bilmiyorum, aklım yetmiyor buna ya. Biz yarını planlayabilen adamlar değiliz. Zuhurata tabi bir hayatımız var yani. Ama bir şekilde inşallah onu nasip eder.

"Senin üzerine hakktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söyleyemezsin," diyor. Neden diyor? Zira senin gibi niyeti halis olmayan bir adam, kötü niyetli bir adam nasihatı bazen damarına dokunur, aks-ül amel yapar. Karşıdakini kazanacağım diye bir de kırar. Neden? Niyeti halis değil. Demek böyle bir dünya yok.

Bir soru soralım mı? Habeşistan'da Cafer Bin Ebu Talip, Necaşi oranın kralı değil mi? Yöneticisi olan Necaşi'nin karşısına dikildiğinde Kafirun suresini okuyabilir miydi? Okuyabilirdi ama okumamış. Neden Meryem suresinde, Hz. Yahya ve Hz. İsa'yı bahseden meseleleri okumuş? Çünkü üslup önemli ama biz şöyle yapıyoruz. Adama kafire söyleyeceğin ayeti söylüyorsun, namaz kılan adama. Adam diyor ki, "Ya bu niye böyle?" diyor. "Niye böyle söyledin?" diyor. Sen de diyorsun ki, "Ben ayet söyledim, kendi bilir." Yani içerik doğru mu? Doğru. Üslup doğru mu? Tamamen yanlış. Yani Cafer Bin Ebu Talip, haşa bilmiyor ama sen ondan da iyi biliyorsun. Sonra da diyorsun ki, bir de yani kendinin de haklı olduğunu meydana çıkarman lazım. "Abi bak ben o adamın yanına gittim, anlattım anlattım, o adam beni anlamadı," diyorsun. Kafasına balyozda vurur gibi anlatmışsın. O adam seni anlamadı. Peki sen Allah'ı anlayabildin mi? O adamın seni anlayıp anlayamadığı meçhul ama senin Allah'ı anlamadığın kesin. Üsluplarımız böyle gösteriyorum maalesef.

Bazısı da aynı kırıcı nefret dilini kullanıyor ama peşi sıra dayanağı var mı? Var. Hz. Ali efendimiz dememiş mi ya? "Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır." Değil mi? Dememişler mi? Demişler. Ben de susmadım. E Efendimiz başka bir yerde de diyor ki, "Ya hayır söyle ya sükut eyle." Birinci cümle ile ikinci cümleyi telif etmezsem, ne demek telif etmek? Onunla onu bağlayıp tek bir sudan akıtmak. Sen o zaman önüne geleni kırıp geçirirsin ya, yıkıp geçirirsin. Ama en çok neyi yıkıp geçirirsin? İkinci cümleyi yıkıp geçirirsin. Demek bu cümlelerin birbiriyle telif olunmaya ihtiyacı var. O yüzden bir cümleyi duyup, ezberleyip, tutup hemen birbirimize satmaya lüzum yok. Önce bakalım bakalım, bunun üslubu nasıl?

Bak size hayret verecek bir şey söyleyeyim mi? İmam Şafi Kuran'ı çocukluğunda biliyor mu? Biliyor. Allahualem 14 yaşında içtihat etmeye başlıyor mu? Ediyor. Siyeri biliyor mu? Biliyor. Savaş hukuku biliyor mu? Biliyor mu? Biliyor yani konuşmaya gerek var mı? Sahabelerin her birinin hayatını biliyor. Siyer biliyor, magazi biliyor, her şeyi biliyor. Ya Kur'an'daki ayetlerdeki bazı kelime ve tasvirlerin tam ne demek istediğini anlayabilmek için, bir milyon cahiliye şiiri ezberlemiş ve şiirlerin birçoğu da bomboş, beş kuruş etmez şiirler. Yani bir milyon şiiri ezberledi deyince şey düşünmeyin. A ne güzel edebiyat, çoğu beş kuruş etmez şiirler ya. Ama niye ezberliyor? O kelimeler, onların arasında ne manada kullanılıyor, diye. Bir yabancı kardeş gelse Türkçeyi de yeni öğrenmiş. Ben de ona "Kalk git buradan ya," desem, o adam kalkar gider. Niye? Mecaz avam elinde hakikat inkılap eder. Ama bizde "Kalk git buradan," ne demek? Ya Sinan, "Kalk git buradan ya." Espri yaptın, ben de karşılık verdim demek. İşte bu ve bunun gibi tabirlerin anlaşılabilmesi için bekle, bir sabret bakalım, o sözcük o cümleyi hangi üslupta kullanmışlar yani. Eczanedeki ilaçların her biri faydalıdır. Ama herkese mi faydalıdır? Hayır, hastalığa göre faydalıdır. E sen eczanedeki bütün ilaçlar faydalı diye adamın ağzına tıksan, ne olacak o iş? Zehir olacak o adama, öyle değil mi?

Bu insanlar başkalarını affetmeyi bilmediklerinden dolayı, ahirette kendileri de affa müstehak olamayacak bir grup oluştururlar. Neye dayanarak söylüyorsun Mehmet? Şuna; hadiste nasıl geçiyor? "Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin."

Üçe geçiyorum. Üstad Hazretlerinin bir cümlesi; "Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et, onun refine çalış." Cümleyi adavet, düşmanlık demek bir de öyle söyleyim. Düşmanlık etmek istersen, kalbinde bir düşmanlık duygusu var, ona düşmanlık et diyor. Şimdi bir soru soralım. Sizin yaratılışınızda oksijenli solunum var mı? Var. Ab-ı hayat tüketmek var mı? Var. Sizin yaratılışınızda düşmanlık etmek var mı? O da var. Önce bunu kabul edelim. Böyle kafasını ezebilir misin? Ezemezsin, ne yapacaksın? Yön değiştireceksin. Şöyle yön değiştirilir. Bir iki konuda konuşalım. Öncelikle, Müslüman kardeşime düşmanlık edeceğime, inançsız, kâfir cenahtaki başka olaylara düşmanlık ederim. Neye mesela? Ekonomide, üretimde, teknolojide kâfir bu kadar gelişmişken, ben bir Müslüman olarak nasıl geri kalabilirim diye bir düşmanlık ederim. Bir alan burası mı? Burası. Başka bir alana geçelim. Düşmanlık etmek istersen, kalbindeki düşmanlığa düşmanlık et. Ey kalp, sana düşmanım öyle değil. Ne demek bu? Kalbindeki düşmanlık diyor. Önce bunu örneklersek, işimiz kolay olacak. Kalbimde Ömer'e düşmanlık var. Seni her gördüğümde haset ediyor muyum, rahatsız oluyor muyum senden Ömer? Şimdi kalbindeki düşmanlık dediği his değil, Ömer. Bir nesne koyarsak, işimiz daha kolay olacak. Ömer'e karşı düşmanlık var, ya nefret ediyorum ya. Matematikte eksiyle eksiyi çarpsan ne olur? Artı olur. Adaveti adavet ne demek? Muhabbet demek. Ne yapmam gerekiyormuş demek ki? Ben bu Ömer'i zorla sevmem gerekiyormuş. Kalbimde düşmanlık hissi kime? Ömer'e. O zaman benim Ömer'e zıttıyla nasıl davranmam gerekiyor? Ya bu Ömer'i ben Allah için seveceğim arkadaş. Peki nasıl olur o sevgi? Allah sevap yazdığına inanırsam, ahirette karşılığını göreceğine inanırsam, Allah'ın kaderine razı gelmem gerektiğine inanırsam, senin fıtratını böyle yaptığı, yarattığına inanırsam yani imanım olursa ben bu işi çözerim. O yüzden sevilmek yine nereye baktı? Baştaki hadise yine gönderme oldu gördün mü Sinan?

Dördü okuyorum. "Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et." Allah Allah! Burada hasmı dediği de böyle, silahla birbirinize sıktığınız düşman olarak düşünme. Sen şurada bir olay yaşayın, benim kardeşimsin ama o olayı beni üzdü mü? Orada bir hasımlık oluyor. Küçük anları da yakalayalım. İlla böyle sıkıştığın adam değil yani. Böyle kardeşinle bir esnada kapışıyorsun ama böyle yani artık burana getirmiş. Peki ne yapman gerekiyor? Onun fenalığına iyilikle mukabele edecek. İşte birinci olarak, kardeşin delikanlısı burada ortaya çıkar, delikanlısı. Niye biliyor musun? Birbirimize iğne batırınca değil, kolumuzu koparınca da tahammül edebiliyor muyuz? Çok zor iş ya. Delikanlılık işi, delikanlılık işi. Bir gün talebenin biri okurken, kopya çekiyor. Bizim de Nur talebesi bir abi onun dersine giriyor. Bir bakmış, bu yanındakinden nasıl kopya çekiyor? Biri A grubu, biri B grubu, demiş. Meğer bunun sorularını çözüyor, kağıda yazıyor ve geri siliyor. O ona kopya veriyor. Şimdi bu çocuğu şöyle yapsam, böyle yapsam, yok yazsam, tok yazsam kaybederim. Ne yapayım demiş ya? Çocuğun yanına gitmiş kulağına demiş ki, "Delikanlıysan silmezsin." Çok ağır değil mi İrfan? Çocuk kağıda dokunmadan 10 dakika sonra vermiş. Ve abi diyor ki, "İki buçuk yıl boyunca her yanımdan geçtiğinde öyle güzel bir bağ ve hürmetimiz oluştu." Elma var. Biri büyük, biri küçük. Senin büyük elmayı almanı beklemeyeceğim, ben direkt küçüğe alacağım. Kardeşlik burada başlıyor. Ben direkt küçüğü alacağım ki, büyüğü direkt sana kalsın. Şimdi adamın biri arabayla gidiyor. Arabada da yanlış manevra yapıyor. Adam birinin yanlışlıkla önüne kırıyor. O önüne kırdığı adam da çekiyor el frenini, iniyor arabadan. Tam burada hata yapan için imtihan başladı. Niye başladı? Çünkü mümin trafikte de mümin olmak zorunda. O kadar mesele okudun mu? Okudun, hadi şiddetli iniyor. Böyle elini melini kaldıra kaldıra gelirken, inmiş demiş ki, "Ben bir hata yaptım, sen de bir hata yapma." Adam bir mahçup olmuş, öyle. Bak kavga için gelen ne hale dönüşüyor? Mahcup oluyor. İstiyor mu? Anlatmak istiyor. Bunun iki yolu var. Ya benim adama bir iyiliğim dokunacak, bir sıfır öne geçebileyim diye. Ya da adamın bana bir kötülüğü dokunacak, 1-0 öne geçeyim diye. Adamın kötülüğü dokununca ben de onu fenalığına iyilikle mukabele edince, adam bana ne duyacak? Minnet duyacak. Ben de ona ne diyeceğim? E o zaman namaz kıl diyeceğim. Oldu mu? Bak hiç bu kadar kestirme namaz dersi oldu mu? Olmadı. Fuzuli şöyle diyor; "Zâyi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su." Şöyle diyor yani. Gül olsun diye, dikene su vermek zayi olmaz, diyor. Biz de ta Mehmet Şimşek'in hadisesi gibi ne güzel güllere dokunmuş ya. Bunun için yer yer çok dikenlere de denk gelebiliyoruz. Ama bir gül Allah nasip ediyor ya, o yüzden o dikenlere verdiğimiz su zayi olmuyor. Bu uhuvvet mesleğinin, muhabbet mesleğinin gereği. Birinci dersi incitmeme, son dersi de incinmeme. O yüzden dikenlere de bol rastlayabiliriz. Bizler incinmemeye bakalım, yolumuzda konsantre olup devam etmeye bakalım.

Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ ma allemtenâ inneke entel alîmul hakîm. Ve ahıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn. El-Fatiha maassalavât.