Transcription
Bu videoyu sonuna kadar izlemeye tahammülünüz var mı? Ben de tabii tahammül edilemez bir insan olabilirim ama beni bir kenara koyun. En sevdiğiniz, beğendiğiniz bir kişiyi böyle oturup 20 dakika boyunca hiçbir şey yapmadan izleyebiliyor ya da dinleyebiliyor musunuz? Bakın bir şey izlemek ya da dinlemek diyorum. Hiçbir şey yapmadan 20 dakika boyunca durabilir misiniz demedim. Hatta bunu da söylüyorum. Meydan okuma gibi görün bunu. Çünkü bu videoda konumuz tam da bu. Duramamak.
Son birkaç senedir benim kafamda alarmlar çaldıran, hayatım elden gidiyor diye çığlık atmama yol açan şey bu oldu. Durmanın, yavaşlamanın, derinleşmenin, tahammülün imkansız hale gelmesi. 90'larda doğanlar yani benim gibi millenniallar bu konuda bana kalırsa ayrıca bir duyarlılığa sahip. Bizde benim analog sezgi olarak adlandırdığım bir şey var. Çünkü bizler büyürken durabilen, sıkılabilen belki de son nesiliz. O yüzden bu alarmların bugün çalması hiç de tesadüf değil.
Hatta benim politik ekonomiye dair gözümü açan şey de geç kapitalizmin teknolojiyle entegrasyonunun insanlığın zaman, dikkat ve anlam kapasitesine karşı işlenmekte olan yapısal bir suç olduğunu fark etmem oldu. Bu aralar sadece bu konularda okuyorum. Hanent'in bir kitabına rastladım. The Life of the Mind yani zihnin yaşamı. Arent bu kitapta düşünmeyi diğer tüm zihinsel etkinliklerden, yetilerden ayırıyor. Ona göre düşünmek, bilgi üretmek ya da bir sorunu çözmek değildir. Neden? Çünkü düşünmenin hayati bir özelliği vardır. Stop and think. Yani dur ve düşün. Düşünmek yaptığımız her ne ise onu kesintiye uğratır. Bir eylem halindeyken aynı anda düşünemezsiniz. Mesela düşünmek için dünyadan böyle bir anlığına geri çekilmeniz gerekir. Arent'in kitabında düşünmenin bel kemiği olarak gördüğü maddeleri ve bu nitelikleri TikTok'laşan deneyimin içerisinde nasıl kaybettiğimizi anlatacağım.
Ama konuya derinlemesine dalmadan önce bu videonun sponsorundan bahsetmek istiyorum. Kısaca. Çünkü bu gibi sponsorlar bu kanalın devam ettirilmesi konusunda oldukça önemli. Sponsor da zaten konuya oldukça uygun ve hatta buradaki krizi ortadan kaldırmak üzere kurulmuş diyebiliriz. Akiflow. Akiflow benim senelerdir bir fiil ücretli üyesi olduğum dolayısıyla her gün kullandığım bir uygulama. Bunu klasik anlamda bir tod listle takvimin birleştiği ve hayatınızı gözden geçirmek, kendinize dikkat düşünme alanları açmak için, daha verimli hale getirmek için kullanabilirsiniz. Akiflow'da çok güzel bir gelen kutusu var. O gelen kutusunda yapmanız gereken aklınızın içinde gezen her şeyi tek yazıyorsunuz ve farklı renklerde, farklı projelere bölüyorsunuz. Sonrasında takviminize doğru geldiğinizde kendinize time boxing tekniğiyle yani zamanı kutulama tekniğiyle içinde düşüneceğiniz, çalışacağınız zaman aralıkları yaratıyorsunuz. Genelde şöyle olur ya salı günü 3 ile 5 arası çalışacağım. Tamam ama 3 ile 5 arasında ne yapacaksın? Akiflow önceliklendirme, yapılacak işlerle takvimin bir arada entegrasyonunu sağladığı için çok kullanışlı. Ayrıca bir AI özelliği de geldi. Artık siz oraya herhangi bir işinizi yazdığınızda hangi projeyle ilgili olabileceğini görerek hemen onu doğru yere yerleştiriyor. Aklınıza gelebilecek Gmail, Zoom gibi bütün uygulamalarla da bir arada çalışabiliyor. Büyük harflerle Pelin kodunu kullanırsanız %70 oranında bir indirimden faydalanabilirsiniz.
Şimdi o halde Hanna Arent'in düşünmenin temel nitelikleri dediği şeye geri dönebiliriz. Bunlardan ilki ona göre düşünme sonuç üretmek için değildir. Yani ne yaptık? Düşünme ile bilme ya da biliş arasında bir ayrım yapmış olduk. Bilimsel ya da pratik faaliyetlerimize baktığımızda onların hep bir amaç için üretildiğini görürüz. Ama düşünme eğilimi somut bir sonuç veya hakikat üretme amacı taşımaz. O halde düşünmenin sonuçsuz olduğunu söyleyebiliriz. Düşünerek belki evrenin bilmecelerini çözemeyiz ama bizde düşünme doğrudan eylem gücü verir. Aren tabii burada Heidegger'den alıntı yapıyor.
İkinci maddeye gelirsek bu kez şunu söyleyebiliriz. Düşünmek için dünyayla aramıza mesafe koymak gerekir. Arente'e göre düşünme içinde yaşadığımız görünüşler dünyasından böyle belirli bir kopuşu gerektiriyor. Bu fiziksel olarak bir yere gitmek değil tabii değil mi? zihnin duyusal verilerden uzaklaşarak görünmez olana yönelmesi. Bunu bir tür tefekkür yaşamı olarak da düşünebiliriz. Aktif yaşam içerisinde hepimiz bir aradayız. Görünürüz ve eylemlerde bulunuyoruz. Ama tefekkür yaşamı ise bir metafor olsaydı onun çölde olduğunu söylerdik. Bu kez dünyadan, insanlardan uzaklaşıyoruz ve yalnızlaştığımız bir alandayız. Ben buna düşünmenin yatay ve dikey ekseni demiştim. Ya da var olmanın yatay ve dikey ekseni demek belki de daha doğru olur. Çünkü o dikey düşünüm akmakta olan yatay zaman çizgisinin anında bir anlığında duruyorsunuz ve o sürece yabancılaşıyorsunuz belki de hatta değil mi? Onun ötesine çıkıyorsunuz daha üstten bir şekilde orada bir dikme yaratıyorsunuz ve yukarıdan bakmaya başlıyorsunuz. İşte bu askı bir tür kesintidir. Bizim için kesinti kavramı önemli. Buraya döneceğim ama yine bu konuları konuşurken başka bir referans verirsek son senelerde hayranlıkla okuduğum bir filozof Simon Wale'in Gravity and Grace adlı kitabına bakabiliriz. O da insanlığın en büyük yanılgısının boşluktan kaçmak olduğunu söyler. Ruhumuzda bir boşluk hissettiğimizde hemen onu dolduracak bir şeyler ararız. hayaller, teselliler ya da bugünün diliyle söylersek 10 saniyelik, 15 saniyelik videolar. Çünkü biz kesintisiz bir deneyim alanının içerisindeyiz. Boşluğa tahammül edemiyoruz. Bir saniyelik sessizlikte bile hemen elimiz telefonumuza gidiyor, değil mi? Yani hayat süreklilik hissiyatıyla çalışıyor ve hiç duraksamıyor. Yaşadığımız her şey, bütün eylemlerimiz daima bir sonrakine bağlanarak ilerliyor. Böyle bakıldığında günler, haftalar hatta duygular bile kesintisiz bir akışın parçası gibi yaşanıyor ve bu akışın bizi daima ileri taşıdığını düşünüyoruz. Ama ileri taşırken bir açıdan da geriye çekilip yön tayin etmeyi zorlaştırıyor. İşte ben buna deneyimin TikTok'laşması diyorum.
Her ne kadar TikTok'la bir platform ödüinden ibaretmiş gibi görünse de aslında bir zaman rejimini ve bu zaman rejiminin yarattığı, ürettiği biz özneleri tarif ediyor, değil mi? Yani biz gençler kısa videoları izliyor gibi yüzeysel bir tespitten bahsetmiyoruz da oradaki formülasyonun bizim varoluşumuzu nasıl değiştirdiğini nasıl dönüştürdüğünü konuşuyoruz. Nasıl dönüştürüyor peki? İlk katmanda deneyimin parçalandığından söz edebiliriz. Çünkü TikTok mantığında yaşantı süre olarak akmıyor, değil mi? klipler halinde sunuluyor ve bu kliplerin her biri kendi içerisinde tamamlanmış küçük duygulanım döngüleri. Hızlı bir uyarılma yaşarsınız. Hızlı bir çözülme olur. Ardından yeni bir uyarılma gelir ve her duygu durumda, her videoda başka bir duygu durumla karşılaşırsınız. Bu şekilde uyarılma mantığında ilerlediğinde esasen anlam sizin üstlendiğiniz ve taşıdığınız, sizinle sürelik bir şekilde dolaşan bir şey olmaktan çıkar. Çünkü bir sonraki klibe ve duygu duruma yer açabilmek için hemen öncekileri hızla boşaltmak durumunda kalırsınız. Bu açıdan şunu da söyleyebiliriz. Deneyimin TikTok'la anlamın kalıcılığının çökmesi anlamına geliyor, değil mi? Anlamın kalıcılığının çökmesi demek.
Deneyimin TikTok'la ikinci katmanı ise yönelimin zayıflaması. Bunu fenomenolojik bir dil ile söylersek normalde bilinç her zaman bir şeye yönelir ama her yönelimde aynı güçte değildir. Yani bazı şeyler sizin için daha önemli olduğu için onlara yönelirsiniz. TikTok'laşan deneyimde yönelim spesifik olarak bir şeye doğru derinleşme değil de bir şeyden diğerine doğru sürüklenme biçimini alır. Bu defa siz nesneler arasında dünyada seçim yapmaktan çok sürüklenir hale gelirsiniz. Bu ise bir açıdan yön duygusunun aşınması. bizi neyin çektiğini izlemeye başlarız.
TikTok'la üçüncü katmanı ise biraz bahsettim zamansal düzleşme. Yani az önce yatay yaşam dediğim şeyin mekanizması tam olarak zaten burada kuruluyor. Çünkü TikTok mantığında zaman böyle bekleme, hazırlanma, olgunlaşma, sonuç gibi farklı yoğunluklara, farklı dirençlere sahip bir yapı olmaktan çıkar. bir açıdan tek tip bir şimdi üretir. Her şey aynı şimdiye sıkışır. Ve kesinti zorlaşır. Ama kesinti zorlaştıkça mesafe almak zorlaşır. Mesafe de olmayınca bu defa Arent'in söz ettiği düşünüm doğamaz. İşte ben tüm bu parçaları birleştirince yaşamın, deneyimin TikTok'laşması dediğim yere varıyorum. Yani yaşantımızın anlam üretme kapasitesinin, ilişkilenme kapasitesinin yeniden biçimlendiği bir dönemdeyiz. Ve bu soru da şunu beraberinde getiriyor. Peki o zaman benim zamanım ve anlam üretme kapasitem nasıl örgütleniyor? Kim tarafından belirleniyor?
Matthew Craftford The World Beyond Your Head kitabında bunun bireysel bir başarısızlık değil kültürel bir kriz olduğunu söyler. Ona göre biz dikkat kapasitemizi, dikkat müştereklerimizi kaybettik. Tıpkı temiz hava, su gibi sessizlik ve kimsenin size hitap etmemesi. Bu da aslında ortak bir kaynaktı. Ama farkındaysanız artık havaalanında, taksilerde hatta tuvaletlerde bile ekranlar bizi sürekli bağırıyor. Sessizlik, geriye çekilme, kendi başına kalmak böyle lüks bir tüketim ürününe dönüştü. Craford burada şöyle bir şeyden söz ediyor. Yönelim tepkisi denilen bir mekanizma var. Bizler evrimsel olarak çevremizdeki ani hareketlere ve yeni uyarıcılara bakmaya programlıyız. Bu elbette bir çeşit hayatta kalma mekanizması ama TikTok ve benzeri platformlar evrimsel zaafımızı bir açıdan hacklemiş oluyor değil mi? Sürekli değişen içerikler bizi oraya çekerek beynimizi zorluyor. Böylesi bir ortamda Arent'in bahsettiği o dünyadan çekilme eylemini gerçekleştirmek neredeyse imkansız. Yani bir keşiş iradesi gerektiriyor. Canını seven meditasyona başlasın.
Bir kaynağa daha değinmek istiyorum. Y Siton'un The Ecology of Attention adlı kitabı. Sitonda meseleyi sadece bir ekonomi olarak değil de bir ekoloji olarak ele almamız gerektiğini iddia ediyor. Çünkü dikkatimiz içinde yaşadığımız medya dünyası, medya ortamı tarafından şekillenen bir olgu. O medyanın bizi büyülediğini ve bir yankı sistemi içerisinde yaşamaya zorlandığımızı iddia ediyor. Bu açıdan baktığımızda bu bir alarm hali değil mi? Sürekli olarak tetikteyiz ve sürekli olarak yeni bir uyarıcı bekliyoruz. Bu ise Arent'in bahsettiği düşünmenin ve anlamanın tam tersi.
Sito'nun bana kalırsa çok güçlü bir tespiti var. Bu tespit böyle Simon William James gibi fenomenolojik duyarlılığı olan düşünürlerle de örtüşüyor. Biz bir şeye o şey değerli olduğu için dikkat etmeyiz. Biz dikkat ettiğimiz için o şey değer kazanır. Dolayısıyla algoritmalar bizim bu değer yaratıcı emeğimizi sömürür. Bir bakıma dikkatimiz platformlar için bedava emek haline gelir ve bu emek bizi aptallaştıran içerikleri, aptallaştıran uygulamaları da daha değerli hale getiriyor bir bakıma.
E peki öneri ne? Yalılmış alanlar yaratmak. Yani iletişimden, telefondan, bildirimlerden, kurtulabildiğimiz, boşluğa alan açan mekanlar tasarlamak. Biz geçtiğimiz Nisan ayından beri bir grup insan dijitalde sanki dijitalin yarattığı sıkıntıları tersine de çevirmek istermişçesine her sabah 6'da buluşuyoruz. Bu topluluğun bu topluluk projesinin ismi de Kolektif 06. Şu an beta sürümünü inşa etmekte olduğumuz için çok detay vermek istemiyorum ama sabah 6'da buluşup düşünen, okuyan, yazan, piyano çalan insanlar var. Ben görüyorum kameralar açık olduğu için ve birlikte 2,5 saat duran insanlar ne yapıyor diye merak ediyorsanız böyle açıklama bölümündeki linkleri bir kurcalayabilirsiniz.