Transcription
DNA testleri ve soyağacı muhabbeti son zamanlarda sosyal medyada herkesin dilinde. Artık bir laboratuvara bile gitmeye gerek yok. Posta ile gelen küçük bir kit, insanların binlerce yıllık geçmişine açılan bir kapı haline geldi. Atalarının nereden geldiğini öğrenmek, tarihi göçlerin izini sürmek ve kendine dair yeni bir şeyler keşfetmek böylece kolaylaştı.
Üstelik bu testler sadece merakı gidermiyor. Akrabalık ilişkileri ve çeşitli halkların zaman içindeki göçleri hakkında da bilimsel açıdan son derece değerli bilgiler öğrenebiliyorsunuz. Konu bir hayli popüler olunca da test sonuçlarının sosyal medyada paylaşılması kaçınılmaz hale geldi. Çünkü günümüz insanı bu tür bilgileri yalnızca kendisi için edinmek istemiyor. Tıpkı beğendiği yemekleri, okuduğu kitapları, gezdiği yerleri sosyal medyada hiç tanımadığı insanlarla paylaşan milyonlar gibi bir hikayenin parçası haline gelmek ve "Ben kimim?" sorusunun cevabını bile başkalarına göstermek istiyor.
Sosyal medya bu merakı ve görünür olma isteğini anında karşıladığı için son derece kişisel olmasına rağmen DNA sonuçları da bu etkileşim ağı içinde tüketilmeye başlandı. Ancak unutmamak gerekiyor ki bu sonuçlar çoğu zaman %100 kesin veriler değil. Olasılıklara dayanan bilimsel yorumlar. Yine de köklerimizi keşfetme sürecimize yeni bir heyecan kattıkları ve Instagram sayfalarımızı hareketlendirdikleri kesin.
Daha birkaç gün önce 16 milyon üzerinde abonesi bulunan Türk YouTuber Ruhi Çenet'in yeni videosunda My Heritage DNA kitle sponsorluğunda kendi DNA sonuçlarını paylaşması ve takipçilerini önermesi bile bu trendin büyüme potansiyelini gösteriyor. Böylesine devasa kitlelere ulaşan içerikler de genetik merakı popüler kültürün bir parçası haline getiriyor. DNA sonuçları da bu trendi Türkiye'de bayağı bir alevlendirdi. Dünyada olduğu gibi bizde de milyonlarca kişi bir anda aynı soruları sormaya başladı. "Benim kökenim acaba nereye ya da kimlere dayanıyor?" Kısacık videolar, şaşırmış yüz ifadeleri ve beklenmedik yüzde oranları bir araya gelince insanların içindeki o kadim merak duygusu yeniden ortaya çıktı. Böyle olunca herkes kendi soy hikayesinin izini sürmek, geçmişinin hangi coğrafyalara uzandığını öğrenmek ve bu yolculuğu başkalarıyla paylaşmak istedi.
Bu merakın doğal bir uzantısı olarak da kimlik tartışmalarının sertleşmesi kaçınılmaz hale geldi. Bir tarafta "Irk diye bir şey yok. DNA testi insanın kişiliğini belirlemez" diyenler, diğer tarafta "Test yaptırırsam ve mensup olduğum milletten çıkmazsam ne olur?" diye korkanlar var. Bu uç duygular modern dünyada bile kimlik dediğimiz şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Sonuçta DNA testi yalnızca biyolojik kökenlere dair bir ipucu verir. Bir insanın kimliğini, kültürünü veya aidiyet duygusunu tanımlayan şey bundan çok daha fazlasıdır.
Fakat tam da bu noktada işler ilginçleşiyor. Çünkü bu testler bazen öylesine beklenmedik sonuçlar veriyor ki sosyal medyada hem kahkaha dolu videolara hem de şiddetli tarihi veya politik tartışmalara rastlayabiliyoruz. İşte bugün bütün bu karmaşanın ardındaki bilimsel gerçekleri, yanlış anlaşılan noktaları ve insanların bu testlere neden bu kadar duygusal tepki verdiğini birlikte konuşacağız. Bu programın DNA'yı anlamanın ötesine geçerek kimliğimizi ve tarih anlayışımızın zihnimizde bıraktığı izleri yeniden değerlendirmemize yardımcı olacağını umuyorum.
Sosyal medyada bazen kafa karıştırıcı yorumlar dolaşıyor. Örneğin bazıları soy ağacını tek bir baba zinciri olarak düşünüyor: Ben, babam, dedem, büyük dedem, onun babası, onun dedesi gibi. Ve ataları bir noktada farklı etnisiteden biri çıktığında, Anadolu için konuşursak sözgelim Ermeni ya da Rum ile birleştiyse artık Türk olamaz gibi basit ve yanlış sonuçlara varılıyor. Oysa ki gerçek çok daha farklı ve karmaşık.
Soy ağacı yukarı doğru çıktıkça atalarımızın sayısı hızla artar. Anne ve babamız iki kişidir. Bir üst nesilde yani anneanne, babaanne ve iki dede toplam 4 kişi vardır. Bir sonraki nesilde 8 kişi, ardından 16 kişi. 10. nesle geldiğimizde genetik mirasını taşıdığımız 1024 kişiye ulaşılır. Bu rakam önemli. Çünkü geleneksel Türk köylüsü Ahmet, Mehmet, Şaban, Ramazan, Ömer diye 10 nesil doğru geriye doğru sayar. Eğer aristokrat değilse kişiler soy ağacı tutmazlar ve en fazla 10 nesli bilirler. 20. nesle ulaşan ataların toplam sayısı 1.048.576 kişiye ulaşır ki bu rakam daha Osmanlı dönemine denk geliyor. Varın öncesini siz düşününüz. 1000 yıl geriye vardığınızda bu sayı 10.000'lere ulaşır ki bu kadar insanın genetik mirasını taşıyoruz anlamına gelir.
Bir kişinin genetik mirasının yalnızca tek bir millete ait olduğunu düşünmek matematiksel, bilimsel ya da tarihsel açıdan gerçekçi değildir. Özellikle de millet kavramının bugünkü modern anlamıyla ancak 18. yüzyılda ortaya çıktığını ve o dönemlerde siyasi sınırların bugünkü kadar keskin çizilmediğini dikkate aldığımızda bu iddiaların neden sorunlu olduğu daha da iyi anlaşılır. Antik Yunan'da etnos ve genos gibi kavramlar kabile ya da topluluk anlamına gelirken, Orta Çağ'da aidiyetler çoğunlukla hanedanlık, dini cemaat, şehir devlet veya feodal bağlılık üzerinden tanımlanıyordu. Osmanlı'da ise "millet" modern ulusun karşılığı değil, daha çok dini toplulukları ifade eden bir terimdi. Bu tarihsel yapıların hiçbirinde sınırlar net değildi. Siyasi meşruiyet ulustan değil, hanedandan ya da ilahi otoriteden geliyordu. Ortak dil bile belirleyici bir unsur sayılmıyor. Yani aynı dili konuşan insanlar aynı milletten kabul edilmiyordu. Türkçe konuşan Ortodokslar farklı bir milletten, Müslüman Araplar ise bizden kabul ediliyordu. Böylece insanların konumu yurttaş yerine tebaa kavramıyla açıklanıyordu. Oysa bugün anladığımız anlamıyla ulus, ortak dil, ortak kültür, merkezi devlet, siyasi aidiyet, yurttaşlık ve milli kimlik gibi unsurlara dayanan modern ulus devlet fikri etrafında şekillenen bir yapıdır. İngiliz antropolog Ernest Gellner, Amerikalı siyaset bilimci Benedict Anderson ve İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm gibi düşünürlerin de belirttiği üzere modern uluslar büyük ölçüde modern dönemde ve hayal edilmiş topluluklar olarak inşa edilmiştir. Yani bir hayaldir. Buna karşılık insanlık tarihi bu hayalden öte, gerçekte birbirine karışan, göç eden ve sürekli kaynaşan toplulukların bitmek bilmeyen hikayesidir.
Bugün DNA testleri sayesinde bu devasa hikayenin yalnızca küçük bir bölümüne ışık tutabiliyoruz. Bu nedenle bu testler bile modern kimlik algılarımızı etkileyebilir. Ancak geçmişin gerçek çeşitliliğini bütünüyle yansıtamaz.
Bir diğer büyük yanılgı DNA testlerimizde görülen kategorilerin yanlış yorumlanmasıdır. Bir şirket size "%40 Türk, %20 Kafkas, %12 Ermeni" gibi sonuçlar verdiğinde çoğu kişi bunun kanındaki millet oranları olduğunu sanıyor. Oysa ki bu ifadeler modern milletleri değil, genetik benzerliğin en yoğun görüldüğü coğrafi bölgeleri temsil eder. Zaten bilimsel olarak daha doğru olan "%10 Orta Asya kökeni, %10 Neolitik katkı" veya "%10 Step bileşeni" gibi tanımlamalardır. Yani firmaların raporlarında karşımıza çıkan "Anadolu ve Kafkasya", "Yunanistan ve Arnavutluk", "İran platosu" veya "Orta Asya Türkleri" gibi etiketler tarihsel kavimleri değil, günümüzde örneklenen yani bu testleri bizzat yaptıran insanların oluşturduğu istatistiksel kümeleri gösterir. Örneğin "Ermeni bölgesi" denildiğinde aslında o coğrafyada tarih boyunca en sık görülen genetik örüntü kastedilir. Bu örüntüyü oluşturanlar kimlerdir? Urartular, Persler, Bizanslılar, tabii ki Ermeniler, Selçuklular ve Osmanlılar. Yani binlerce yıl boyunca birbirine karışmış çok sayıda topluluk. Dolayısıyla bu tür etiketler tek bir kimliği değil, karmaşık bir tarihsel birikimi ifade eder.
Sözün özü, genetik köken testleri modern milletleri ya da etnik kimlikleri belirlemez. DNA'mızdaki bazı işaretlerin tarih içinde hangi bölgelerde yoğunlaştığını analiz eder. Şirketler bunu kendi referans veri tabanları ve analiz yöntemleriyle yorumlar. Bu nedenle testler size "Hangi millettensiniz?" cevabını vermez, atalarınızın hangi bölgesel topluluklara genetik olarak daha yakın olduğunu gösterir. Sonuçlar ulusal kimliklerden çok uzun dönemli genetik benzerlikleri ve bölgesel kökenleri gösterir. Kısacası testin söylediği şey şudur: "Atalarınızın bir kısmı geçmişte Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgede bulunmuş bir toplulukla bağlantılı." Hepsi bu. Ne fazlası ne daha azı.
Ancak genetik verileri milli kimliklerle ilişkilendirmek pazarlama açısından oldukça etkili bir yöntemdir. Çünkü insanlar milli kimliğiyle gurur duyarlar ve şirketler bu ilgiyi ticari avantaja yani paraya çevirmeye çalışabilir. Bu yüzden bu sonuçlara bakarak "Anadolu Türklüğü yoktur" gibi geniş ve iddialı çıkarımlar yapmak da, "DNA testi yaptırırsam kim olduğuma dair inancım sarsılır" diye kaygılanmak da bilim dışı ve duygusal reflekslerdir.
Bugün Türkiye'de yaşayan insanlar olarak hepimiz Anadolu'nun çok katmanlı mozaiğinin devamı ve birer parçasıyız. Bu topraklar yüzyıllar boyunca etnik ve kültürel çeşitliliği bir araya getiren, harmanlayan ve yeni kimliklerin oluşmasına zemin hazırlayan bir buluşma noktası olmuştur. Bu nedenle genetiği kimlik tartışmalarını bir hakem olarak değil, geçmişimize ışık tutan bir araç olarak görmek daha doğrudur. İnsanı tanımlayan şey bir genetik etiket değil; içinde yetiştiği kültür, benimsediği inançlar, ailesi ve yaşam deneyimleridir.
Geçtiğimiz günlerde bir Türk kadının DNA testi sonucunu öğrendiği anı paylaştığı video, anlattığımız konunun en çarpıcı ve en güncel örneklerinden biri oldu. Kendi kimliğinden son derece emin bir şekilde kameranın karşısına geçen genç kadın, birkaç saniye içinde genetik raporun sunduğu bambaşka bir tabloyla yüzleşiyor ve video kısa sürede Türkiye'de viral haline geliyor. Test sonucuna göre genç kadın ağırlıklı olarak Gürcü, Ermeni, Pers, Kürt, Güney İtalyan ve Yunan-Arnavut kümelerine yakın bir genetik profil taşıyordu. Bu basit sonuç listesi yorumlarda adeta bir kimlik savaşına dönüştü. Bir grup, "Zaten tipinde Türk'e benzeyen bir taraf yok. Tabii ki böyle çıkar." diyerek küçümseyici yorumlar yaptı. Bir başka grup daha da ileri gidip, "Gerçek Türk Orta Asya'dır. Türkiye'deki Türklerin %90'ı aslında Rum, Ermeni gibi" genellemeler yaparak doğrudan toplumsal kimliğimizi hedef aldı. Öte yandan daha sağduyulu kullanıcılar, "DNA ile millet tanımlanmaz. İnsan kültürüyle vardır. Kadın %50 Gürcü çıktı diye gidip Gürcüce öğrensin mi?" diyerek tartışmayı yumuşatmaya çalıştılar. Bazıları ise İsrail merkezli olmasından hareketle My Heritage DNA firmasının sonuçlarına şüpheyle yaklaşarak, "Manipüle ediyorlar. Bütün Batı Anadolulu Türkleri Yunan ve Güney İtalyan göstermişler." diyerek komplo teorilerine sarıldı.
İşin ilginci, DNA testleri konusunda en tedirgin olan ülkelerden biri aslında İsrail. Çünkü genetik araştırmalar, tek ve homojen bir Yahudi kökeni fikrinin bilimsel olarak desteklenmediğini gösteriyor. Çeşitli akademik araştırmalar, Yahudi topluluklarının tarih boyunca farklı bölgelerde oluşmuş, farklı genetik katkılar almış oldukça karmaşık bir yapıya sahip olduğunu vurguluyor. Bu durum, İsrail'in kuruluşunu meşrulaştıran Siyonist anlatıyla da çelişiyor. Ha bir de işin dini boyutu var. İsrail'de Yahudiliğin anne üzerinden geçtiğini kabul eden Halakha kuralları nedeniyle kimliğinden şüphe duyulan bazı kişilerden mitokondriyel DNA testi istenebiliyor. Bu yöntem, modern genetikle dini hukuk arasında gerilim yaratıyor. İsrail vatandaşı olup devlet tarafından Yahudi kabul edilmeyen hatırı sayılır bir nüfus kitlesi bulunuyor. Yaklaşık 500.000 kişi.
Kısacası, sosyal medyada tartışılan DNA testleri sadece Türkiye'de değil, dünyanın pek çok yerinde kimlik, tarih, aidiyet gibi derin meseleleri hareketlendiriyor. İnsan genomu bilimsel olarak sade, fakat o genomun insanlar için taşıdığı anlam son derece karmaşık.
Sosyal medyada yayınlanan DNA sonuçlarının kitle psikolojisini nasıl tetikleyebildiğini, hatta zaman zaman kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğini başka örneklerle de görebiliyoruz. 2016'da yayınlanan ve YouTube'da 2,5 milyon üzerinde görüntülenme alan "DNA merkezli The DNA Journey" projesinde denekler, test sonuçlarını bilmeden önce röportaj alınıyor. Kökenlerini, kendilerini hangi milletlere yakın hissettiklerini anlatıyorlar. Örneğin genç bir kadın, İran'ın Kürdistan bölgesinden geldiğini anlatıp aile albümünde ailesinin geleneksel Kürt düğümlü fotoğraflarını gösteriyor. Röportaj ilerledikçe kendisine "Sevmediğin halklar var mı?" soruluyor. Genç kadının ağzından sonradan utanıp düzeltse de "Türkleri sevmem" sözleri çıkıyor. Sonuçlar açıklandığında salonda büyük bir sessizlik oluyor. Ardından kahkahalar yükseliyor. Çünkü genç kadının DNA'sı %79 Türklerle ilişkili. Geri kalanı Yahudi ve Avrupa kökenli olduğu anlaşılıyor. Bu an, belgeselin en çarpıcı anlarından biri haline geliyor. Çünkü insanlar, kendi kimlik anlatılarıyla genetik verilerin ne kadar farklı olabildiğini gösteren ironik ama öğretici bir tabloyla karşılaşıyor.
Bir diğer çarpıcı örnekte Trabzonlu bir erkek, DNA testinde "%0 Türk" sonucunu görünce şaşkınlığını gizleyemiyor. Video sosyal medyada hızla yayılıyor ve aynı tartışma yeniden alevleniyor. Bu kez insanlar şaşkınlık, mizah, öfke ve kafa karışıklığını aynı anda paylaşıyor. Trend bir anda öylesine büyüyor ki birkaç gün içinde "Arkadaşlar az önce Türk olmadığımı öğrendim" tarzı videolar peş peşe gelmeye başlıyor. Herkes kendi sonuçlarına dramatik bir anlam yüklemeye çalışıyor. Kimi gülüp eğlenirken, kimi "Ben kimim?" krizine sürükleniyor. Ama sosyal medyanın hafızası kısa; yeni akımlar ortaya çıkar çıkmaz bu furya da doğal olarak hızla unutulacak.
DNA testleri sadece birkaç damla tükürükle bir insanın genetik geçmişini renkli haritalara, yüzdelik tablolara ve beklenmedik akrabalık bağlantılarına dönüştürüyor. Kimi hiç ummadığı coğrafyalarla karşılaşıyor. Kimi ise kendisini şaşırtan millet etiketleriyle. Bu testleri yapan firmaları tanımak ve DNA testlerinin nasıl yapıldığını anlamak konuyu tam olarak kavrayabilmemiz için çok önemli.
Bugün dünya çapındaki en büyük DNA veri tabanına sahip şirket, 25 milyonun üzerinde örnekle ABD merkezli DNA'dir. Bu büyüklük, kullanıcıların akrabalık bağlarını bulma ve genetik kökenlerini analiz etme açısından büyük avantaj sağlıyor. Ancak şirket, antik DNA kullanımı ve analizine yönelik hala sınırlı bir yaklaşım benimsediği için tarihsel ve arkeolojik genetik bağlantılara dair kapsamlı bir rapor sunamıyor. Pazarın diğer lideri 23andMe ise hem otozomal DNA, hem mitokondriyel DNA, hem de Y DNA tahmini sunarak daha kapsamlı bir rapor ortaya koyuyor. Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlar için en yoğun referans popülasyonuna sahip şirketlerden biri ise İsrail merkezli MyHeritage DNA. Bu firma, özellikle uygun fiyat politikası nedeniyle Türkiye'de son yıllarda hatırı sayılır bir kullanıcı kitlesi edinmiş durumda. Daha derin soy takibi arayanlar içinse ABD merkezli Family Tree DNA açık ara öne çıkıyor. Özellikle Y-DNA haplogrup analizinde dünyadaki en yetkin firma kabul ediliyor. İngiltere merkezli Living DNA gibi başka kaliteli şirketler var. Ancak bunlar daha çok Britanya ve Kuzey Avrupa odaklı oldukları için testlerinde dünyanın geri kalanında aynı hassasiyeti sağlayamayabiliyorlar.
Peki DNA nedir ve bu testler nasıl yapılıyor? DNA (Deoksiribonükleik asit), tüm canlıların yaşam talimatlarını taşıyan olağanüstü bir molekül. Vücudumuzdaki her hücre, kim olduğumuzun biyolojik hikayesini bu çift sarmallı yapı içinde saklıyor. 46 kromozomun yarısı anneden, yarısı babadan geliyor. Yani DNA testi dediğimiz şey aslında sizi siz yapan bu kodun okunmasından ibaret.
Peki bu yolculuk ne zaman ve nasıl başladı? 1953'te Amerikalı moleküler biyolog James Watson, İngiliz fizikçi ve moleküler biyolog Francis Crick ve İngiliz kimyager Rosalind Franklin DNA'nın yapısını çözerek genetik biliminin adeta yeni bir çağın kapısını açmasını sağlıyorlar. Bu ekip, 1962 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görülerek emeklerinin de karşılığını alıyor. Ardından PCR, dizileme teknolojileri ve yüksek hassasiyetli laboratuvar cihazları devreye giriyor. Böylece insan genomu artık okunabilir, karşılaştırılabilir, hatta tarihin derinliklerine uzanan izleri takip edilebilir hale geliyor.
PCR yöntemi, yani Polimeraz Zincir Reaksiyonu, kabaca DNA'nın fotokopi makinesi gibi çalışıyor. Ufacık bir DNA parçasını alıyor, milyonlarca kez çoğaltıyor. Böylece adli tıptan antik kemik analizine, mikrop testlerinden genetik araştırmalara kadar her yerde kullanılabiliyor. PCR sayesinde adli tıp, birkaç miligram bir örnekten bir suçluyu bulabiliyor veya arkeologlar binlerce yıllık kemiklerdeki bir DNA'yı inceleyebiliyor. Sözün özü, bugün DNA, ataları araştırmaktan adli vakalara, tıptan antropolojiye kadar yüzlerce alanda kullanılan bir pusula gibi.
Soy araştırmalarında üç temel DNA testi bulunuyor. Bunlara da kısaca değinelim:
1. Y-DNA testi: Baba soyunun izini sürüyor.
2. Mitokondriyal DNA (mtDNA) testi: Anne soyunu takip ediyor.
3. Otozomal DNA testi: Hem anneden hem babadan gelen 22 çift kromozomu, yani otozomları analiz ederek daha geniş, daha dağınık ama çok daha zengin bir soyağacı tablosunu ortaya çıkarıyor.
Peki bu süreç nasıl işliyor? Bir tükürük örneği, bir yanak içi sürüntüsü, bir damla kan. Laboratuvara ulaşan her örnek önce izole ediliyor. Ardından özel cihazlarla çoğaltılıyor ve dizileniyor. Sonra o DNA, dünyanın dört bir yanından toplanmış referans örnekleriyle karşılaştırılarak karışım (admixture) tahmini yapılıyor. Elinizdeki raporu oluşturan yüzdeler, renkli haritalar ve bölgeler işte bu dev veri tabanları karşılaştırmalarının sonucunu ortaya koyuyor. Böylece DNA'nız hangi yüzdeyle Avrupa, Afrika, Asya veya Amerika'daki popülasyonlara benzediğini görebiliyorsunuz.
Ancak bu testlerin bazı sorunları var:
1. Elimizde eksiksiz bir dünya DNA haritası yok. Her şirket farklı veri tabanları kullanıyor. Bunlarda bazı bölgeler yoğun, bazıları neredeyse hiç temsil edilmemiş. Her firma farklı referans veri tabanları, farklı istatistik modelleri ve farklı algoritmalar kullandığından aynı kişi farklı firmalarda farklı sonuçlar alabiliyor. Sözgelim aynı kişi için AncestryDNA %30 Balkan, MyHeritage %20 Balkan, 23andMe firması ise %10'dan az Balkan kökenli diyebiliyor.
2. Genetik gruplar ile etnik ya da kültürel kimlikler tam olarak çakışmıyor. İnsanların genleri coğrafyaya göre yumuşak geçişlerle değişirken, etnik ya da kültürel kimlikler çok daha keskin sınırlarla ayrılabiliyor. Söz gelimi Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ortak sınır hattı boyunca uzanan Meriç Nehri'ne yakın Türk, Yunan ve Bulgar köylerini düşünün. Bu köyler arasında etnik ve kültürel farklar, özellikle dil ve din gibi, varken köylüler arasında genetik farklar çok daha az olabilir. Somutlaştırırsak, bu sınır köylerinde yaşayan Türk, Yunan ve Bulgarlar birbirlerine Ankara, Atina ve Sofya'da yaşayan uluslaşmışlarına göre genetik açıdan daha yakın olabilir. Çünkü DNA etnik aidiyet, dil, din, millet falan tanımaz.
Bu konuda bilim dünyasının yanıtı net: Bir bireyin DNA'sından kesin, değişmez bir etnik kimlik çıkarmak mümkün değildir.
Peki genetik miras neden bu kadar belirsiz? Cengiz Han'ın bilmem kaçıncı kuşaktan torunu bile olsanız, onun DNA'sının sizde bulunma olasılığı çok ama çok düşüktür. Çünkü otozomal DNA her nesilde karışır, yarılanır ve dağılıp kaybolur. Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han babasının DNA'sının %50'sini taşıdı. Cengiz Han'ın torunu Kubilay Han dedesinin DNA'sının %25'ini taşıdı. 3. nesil %12,5'unu taşıdı. Yaklaşık 10 nesil sonra bu iz neredeyse tamamen kayboldu. Kaldı ki Cengiz'in ölümünden sonra kabaca 800 yıl geçti. Bu da yaklaşık 30 kuşak demektir. 30 kuşak sonra Cengiz Han'ın soyundan gelen biri, onun otozomal DNA'sının 100 milyonda birinden daha azını taşır. Bu basit matematik hesabı İngiliz kraliyet ailesi için de geçerlidir, Habsburglar için de geçerlidir, Osmanlı torunları için de geçerlidir. Sizin için de geçerlidir.
İnsan genomu yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşur. Y kromozomu 57 milyon baz çift içerir, yani toplamın %2'sini oluşturur (erkekler için). mtDNA ise 16.500 baz çift civarındadır, yani toplam genomun binde biri civarı. Y kromozomu ve mtDNA nesilden nesile değişmeden geçebilir, ama bunlar toplam DNA'nın çok küçük bir kısmıdır. Demin de belirttiğim gibi, Y kromozomu sadece erkeklerde bulunur ve babadan oğula aktarılır. Bu nedenle doğrudan erkek soy hattını (patrilineal hattı) izlemek için kullanılır. mtDNA, yani mitokondriyal DNA ise anneden çocuğa aktarılır ve kız ve erkek bireylerin ikisinde de bulunur. Fakat sadece anneler yoluyla sonraki nesillere geçer. Bu anne soy hattını (matrilineal hattı) izlemek için kullanılır.
Uzatmaya gerek yok aslında. Bir tarihi şahsiyetle ya da dedenizin bilmem kaç nesil önceki dedesiyle birebir eşleşmeniz bilimsel olarak mümkün değildir deyip geçelim. Genetik özellikler nesiller boyunca değişir. Bunlar zaman ve coğrafyaya bağlıdır. Ama etnik kimlik tamamen farklı bir şeydir. Sosyal, tarihsel ve politik süreçlerle şekillenir. Ailede, toplumda ama özellikle modern çağda okullarda öğrenilir, aktarılır ve pekiştirilir. Yani genetik mirasla etnik kimlik arasında birebir ilişki yoktur. Kim olduğumuz, kimlerle kültürel bağ kurduğumuzla belirlenir.
Anadolu'da nesillerdir yaşayan Türkler, Anadolu ve Orta Asya'nın dışında Balkanlar, Kafkasya ve Mezopotamya'nın da genetik izlerini taşıyabilir. Aynı şekilde ataları daha bir iki kuşak önce ülkemize gelen göçmenler, geldikleri coğrafyaların genetik izlerini çok yüksek oranda barındırmalarına rağmen Türk kimliğinin vazgeçilmez bir parçası kabul edilir ve edilmelidir. 1912-13 Balkan Savaşı sonrası ile 1923 Yunanistan mübadelesi sırasında Balkanlardan gelenler veya 1864 Çerkez Soykırımı ya da 93 Harbi (yani 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrası Kafkasya'dan gelenler, hatta Osmanlı'nın son döneminde Afrika'dan gelen İzmirli Afrotürkler de bu gruba dahil edilebilir. Bu ülkenin tüm vatandaşları, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit ve asli sahipleridir. Türkçe ortak kamusal dilimizdir. Bu topraklarda yaşayan herkesin kültürü, gelenekleri ve katkıları ortak ulusal kimliğimizi zenginleştiren unsurlardır. Bu anlayış, Mustafa Kemal Atatürk'ün sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir toplum idealinin de yansımasıdır.
Son olarak ırk konusunda konuşalım. 19. yüzyılda bilim insanları genetik ve insan göçleri hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Bu dönemde özellikle Avrupa'da ortaya çıkan ırk teorileri, insanları fiziksel özelliklerine (yani ten rengi, kafatası ölçüleri, saç tipi gibi özelliklere) dayanarak üst ve alt ırklar gibi kategoriler oluşturdu. Örneğin Alman hekim Johann Friedrich Blumenbach insanları beş ırka ayırdı: Kafkasyalı, Moğol, Malay, Etiyopyalı ve Amerikalı. O dönemde popüler olan Darwin'in evrim teorisi, canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla değiştiğini ve çevresel koşullara uyum sağlayan bireylerin hayatta kalıp çoğaldığını açıklıyordu. Sonradan bazı bilim insanları bu teoriyi doğal seçilimin insanlar arasında da geçerli olduğuna yorup görüşlerini "sosyal Darwinizm" olarak adlandırdılar. Buradan hareketle bazı ırkların Avrupalılar (tabii ki diğerlerine göre) doğal olarak üstün olduğunu iddia ettiler. Bu fikirler, emperyalizm ve kolonyalizm döneminde Avrupa'nın Afrika, Asya ve Amerika'daki sömürgeci politikalarını meşrulaştırmak için kullanıldı. "Biz üstün ırkız, size medeniyet getireceğiz" söylemi bu çarpıtmanın bir ürünüydü.
Oysa modern bilim çok daha farklı bir tablo çiziyor. İnsan genetik çeşitliliği, 19. yüzyılın sınırlı ve yanlış sınıflandırmalarından çok daha karmaşık. Tüm insanlar birbirlerine %99.9 oranında genetik olarak benzerdir. Dolayısıyla üst ırk, alt ırk gibi kategoriler bilimsel olarak anlamsızdır. İnsanın Evrimi: 5 Milyon Yıllık Yolculuk adlı ilk YouTube videomda bu konulara detaylı olarak değinmiştim. Vakit ayırabilirseniz izlemenizi tavsiye ederim.
Uzun yıllardır biyoloji ve antropoloji alanında tartışılan ve artık pek çok bilim insanı tarafından kullanılmayan ırk kavramı, toplumlar arasındaki farklılıkların keskin sınırlar çizdiğini varsayar. Oysa gerçek çok daha karmaşıktır. İnsan toplulukları tarih boyunca öylesine birbirine karışmıştır ki bu tür net çizgiler çekmek artık mümkün değildir. Bu durum sadece bilimsel olarak sorunlu değildir; sosyolojik ve politik açıdan da tehlikelidir. Tarih boyunca ırk kavramının yanlış kullanımının ciddi trajedilere yol açtığını biliyoruz. Bugün bile bilimsel açıdan geçerliliği olmayan bu kavramı kullanmak, ırkçılığı besleyen ve yeniden üreten bir etki yaratmaktadır.
15-20 yıl önce Karadeniz bölgesinin etnik ve siyasi tarihini konu alan ve birkaç baskı yapan "Pontus" adlı bir kitap yazmıştım. O dönemde tarih yazımı daha politik, genetik araştırmalar ise henüz emekleme aşamasındaydı. Genetik veri az olsa da, tıpkı Balkanlar ve İran platosu gibi Anadolu'nun bazı bölgeleri de otokton etnogeneze müsaitti. Neyse ki kitabımda tarihsel kayıtlar ve folklorik veriler üzerinden ulaştığım veya önerdiğim fikirlerin çoğu, günümüzde yaygınlaşan genetik testlerin ortaya koyduğu verilerle çelişmiyor. Yani önemli ölçüde doğrulanmış durumda.
Günümüzde arkeenetik veya genetik arkeoloji de diyebiliriz. Öylesine ilerledi ki artık tarih yazımında akademisyenler DNA verilerini dikkate almadan tek bir satır bile yazamaz hale geldi. Üniversitede diş hekimliği eğitimi aldıktan sonra tarihte okudum ve zamanında çeşitli konularda birkaç kitap yazdım. Ama elbette izleyicilerimin hepsi hekim ya da tarihçi değil. Bu yüzden konuları sade ve anlaşılır bir dille, örneklerle destekleyerek anlatmaya özen gösteriyorum. Arada size yabancı gelebilecek terimler de kullanmak zorunda kaldığımda ise bazen konuyu bölmek pahasına bunları açıklamaya çalışıyorum. Eğer bazı şeyleri kaçırırsam ya da tam tersine "bunu zaten herkes biliyor" derseniz kusuruma bakmayın. Daha derinlemesine araştırmak isteyenler için videolarımın açıklama kısmında veya kişisel bloğumda akademik kaynakları da mutlaka paylaşacağım.
Bugünlük bu kadar. Peki bir sonraki bölümde ne konuşacağız? Anadolu'nun Neolitik köylerinden başlayıp Hititler, Helenistik dönem, Roma dönemi, Bizans ve Selçuklu çağları, Orta Asya Türk göçleri ve Osmanlı'nın çok katmanlı demografisine uzanan genetik ve tarihsel bir yolculuğa çıkacağız. Son bölümde ise bugün bizim, yani Anadolu Türkleri olarak tanımlanan modern halkın son bilimsel veriler ışığında genetik profilini ele alacak ve komşu bölgelerdeki, komşu ülkelerdeki halklarla kıyaslayarak bilimin bize bugün ne söylediğini anlamaya çalışacağız. Takip etmeyi ve beğenmeyi unutmayın. Bir sonraki programda görüşmek üzere. Hoşça kalın. Yeah.