Transcription
Şeytanın bizi çok yoğun kullanacağı bir damarımız var. Bu damarın ismi Tamah damarı. Diğer manası açgözlülük. Açgözlülük ne demek? Onun da diğer manası doymayan nefis demek.
Şimdi filmlerde de var. Bir kale kuşatsanız, kalenin neresini ararsın? Asker en zayıf yerini arar, değil mi? Şimdi bir kale kuşatsan en zayıf yerini ararsın ya, şeytanın da bizde bulduğu en zayıf damar burası. Tamah damarı, yani açgözlülük, yani neydi diğer ismi doymayan nefis.
Şimdi içeride bir tane hain var, nefis. Dışarıda profesyonel bir adam var, şeytan. Kuşatmış mı kaleyi? Kuşatmış. İçeride haini bulmuş mu? Bulmuş. Bununla el ele bir veriyor. Bu açgözlülükle, çünkü bu nefsin özelliği doymayan nefis dedik, değil mi? Açgözlü diye. Yani içeriden gelen bir özellik bu. Onunla el ele verince sana istediğini yaptırabiliyor.
Şimdi böyle anlatınca şey gibi oluyor, değil mi? Hikaye gibi oluyor. Kimse herkes dışarıdan bir insanı düşünüyor ve diyor ki, "Yani ne kadar zararlı olabilir ki?" diyor. Öyle değil. Çokları Cehennemin dibine bu sebepten dolayı gitmiş. Neyden dolayı? Doymayan nefisten, açgözlülükten dolayı gitmiş. Çünkü dünyalık toplama hırsı bu. Açgözlülük, tamah dedim, doymayan nefis dedim, hırs da aynı mana.
Bugün anahtar kelimemiz de hırs olacak. Bu dünyalık toplamanın hırsı bir insana neyi unutturur sence? Ne için yaratıldım? Yani yaratılış gayesini unutturur. E şimdi sen 40-50-60-70 yıllık bir ömür için gelmişsin. Yaratılışının bir gayesi var. Rabbini bulacaksın, tanıyacaksın, icap eden gibi bir kulluk yapacaksın. Dünyalık toplamak sana bunu unutturursa, Allah şöyle mi der? "Aa, bu kulum da unutmuş ama buna hesap sormayayım." Hayır, çatır çatır hesap vereceksin. Peki bu hesap verirken ne olmuş? Çokları imtihanı bu sebepten kaybetmiş.
Şimdi geçenlerde bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Böyle koşturuyor dünyada. Bir mesele konuştuk. Ben de meseleyi şeye bağladım. Dedim ki, "Allah'ın verdiği bu nimetleri, dükkanları, şunları bunları hırs ile elimizde tutaraktan Allah'ı unutmamamız lazım." Dedim. O da dedi ki, "Yok Mehmet abi, dedi. Yani dünya dedi, para dedi, bizim için hiçbir şey ifade etmiyor." dedi.
Başta böyle oluyor. Nefis bir savunma mekanizması oluşturuyor. Biraz muhabbet ettik, ettik, ettik. Baktık namaz yok, Kur'an yok. Kur'an ne demek istemiş? Bu yok. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam cennette müjdeli olmasına rağmen niye böyle bir ömür yaşamış? Bize örnek olmak için. Bu da yok. Hayatta e dedim ki, "Bak bu yok, bu yok, bu yok, bu yok." E sen şimdi böyle dünyayı, parayı vs. bir şeyleri sevmediğini söylüyorsun ama bence dedim bir yerde aldanıyor. Çünkü bunlara hırs ile dalmışsın ki yaratılış gayesini unutmuşsun dedim. İnsaflı bir adammış ki en son anladı. Dedi ki, "Haklısın dedi, ya unutmuşuz yaratılış gayemiz." dedi.
Peki öyle unutup gitsen, namaz yok, iman yok, hepsinden bir habersin. E bu sefer ne olacak? Allah muhafaza buyursun, ya cennette yok derlerse? O yüzden bu böyle normal, kolay bir hastalık değil. Belki literatürde imanın bir cüzü olarak geçmez ama hırs bir insanın imanının tamamını yok edebilir. Yani mana olarak imanın cüzü olarak bile bakılabilir. Bu meselenin doğru anlaşılmasına o kadar elzem bir mesele.
Şimdi biz bu tür konularda yarayı deride zannediyoruz. Öyle değil. Yara derinlerde. Yani içeriden kanatır. İçeride ne var? Mahalli iman olan kalp var. Yani imanın kanar, sonsuz hayatın yok olur. O yüzden bugünkü dersi hem kendimize vuralım hem de ehemmiyetini çok iyi bilelim. Çünkü bazı meseleleri çok defa tekrar edeceğim.
Dünyada müminlerin dünyayı elinde tutamama sebeplerinin temelinde ne yatıyor? Hırs yatıyor. Müminlerin dünyayı elinde tutamama sebepleri dünyayı çalışmamaları değil. Siz hayatınızda gördünüz mü ya ben kafamı tamamen ahirete yoruyorum dünyadan da elimi eteğimi çektim dediğinden dolayı fakir olan, aç düşen, yok olan mümin gördünüz mü? Yok. Dışarıdaki adam kaç saat çalışıyor dünyaya? 8-10 saat. Peki bizim tanıdığımız müminler kaç saat çalışıyor? Onlar da 8-10 saat çalışıyor. Dünya geneline baktığında müslümanlar dünyayı elinde tutamıyor. Demek ki müslümanların dünyayı elinde tutamama sebepleri çalışmamalı değil. Müslümanların dünyayı elinde tutamama sebepleri hırs ile giriyorlar. O sebepten ötürü de Allah Azze ve Celle onlara dünyayı vermiyor. İyilik mi yapıyor sizce Allah, kötülük mü? Haşa, iyilik yapıyor. Neden?
Şimdi mesela sende iki birimlik düşünce kapasitesi var diyelim. Bunun bir birimini dünyaya ayırdın. "Şu dünya işlerini bir yöneteyim" dedin. Bir birimini de Allah'a ayırdın ve bu şekilde aslında iki birimi de Allah'a ayırmış olacaksın. Dünyayı da Allah için düşüneceksin. Şimdi sen hırs ettin, dedin ki "Ya benim dünya meşgalemin artması lazım." dedin. Değil, iki beş birimlik kapasite oluşturdun dünyaya karşı. Yani düşüneceğim bile fazlasını oluşturdun.
Şimdi seni seven birinin imkanı olsa ne yapar? Sana yardım eder. Nasıl yardım eder? Maddi olarak yok. Dünyayı vermez sana. Der ki, "Senin kapasiten bu değil. Sen kapasitenin üstü dünyayla uğraşırsan psikolojin bozulur, ruh halin bozulur, düşünmen gereken şeyleri düşünemezsin." der. İşte biz de hırsla daldığımızdan, kapasitemizin üstü dünyayı talep ettiğimizden Allah bize vermeyerek aslında ahireti vermiş oluyor. Anladınız mı?
Müslümanlar dünyaya çalışmadığı için dünyayı elde edemiyor değil. Siz hiç ahiretine daldığı için tamamen dünyayı unutmuş, sefalete düşmüş müslüman gördünüz mü? Yok. Bu asırda hele hiç yok. Müslümanların dünyayı elde edememe sebepleri hırs ile daldıklarında Allah da o inananlara merhamet ettiğinden dolayı dünyayı vermemesidir. Yani kısacası bir insan hırs ile dünyaya dalarsa Allah da onun boğulmasını istemezse, yani merhamet ederse, demek ki hırs ile dünyaya dalana dünya verilmez.
Yani bir insan dünyada terakki etmek istiyorsa, dünyada gelişmek istiyorsa neyi bırakması lazım? Hırsı bırakması lazım. Yoksa mesela bir insanın Abdurrahman İbni Avf gibi dünyasının da çok kuvvetli olması kötü bir şey mi? Kötü bir şey değil. Niye vermiyor Allah o zaman? Merhamet ettiğinden. Çünkü hırs ile dalacağım dolayı ne olacak? Bu sefer Allah'ı unutacak, yaratılış vazifesini unutacak. Allah merhamet ediyor ona, imkan sağlıyor. Bak sen bunun için yaratılmadın, ben verirsem dalacaksın, yapma bunu diyor.
Siz çocuğunuzu denize götürdüğünüzde ortasına açılıp bırakıyor musunuz çocuğunuzu? Yok. Nereye kadar götürüyorsunuz? Elinde tutup boyuna kadar. Niye öyle yapıyorsunuz? Niye öyle yapıyorsun Necdet? Boğulmasın diye. Allah neden o kadar veriyor ve devamını vermiyor? Boğulma diye. Çünkü niye boğulacağız? Neyle dalıyoruz? Hırs ile dalıyoruz. Allah, Allah! Muazzam bir hakikat, muazzam bir hakikat.
Yani bugün müslümanların hırs ile daldığı dünyayı elinde tutamama sebebi Allah merhamet ediyor. Bak sen böyle boğulacaksın zaten. Emekleyerek gidiyorsun, beni tamamen unutacaksın. Az önceki o dediğim arkadaşımla görüşmem gibi. Ona merhamet ederekten hırs ile dalana dünyayı vermiyor. Biri dünyayı istiyorsa bile ilk terk etmesi gereken hırstır.
Bugün iki tane kelimeyi iyi bilmemiz lazım. Birisini konuştuk, hırs dedik. Bir kelime daha konuşacağız, tevekkül diyeceğiz. Ama burada tevekkülün çok manasından bir manasını konuşacağız, gayret. Şimdi biz hep tevekkülü şey zannediyoruz, böyle sebep köşeye at. Allah'ın yarattığı sebepleri köşeye at. Ne kadar değil mi? Üzücü bir cümle. Allah'ın yarattığı sebepleri köşeye at. Elini aç şöyle köşede, "Allah'ım ver Allah'ım ver Allah'ım ver." Allah o kadar dünyada kanun yaratmış, bunları hiç tanıma. Yani Allah'ı tanıma sünnetullah değil mi bu kanunlar? Adetullah değil mi bu kanunlar? Bunları tanıma. Elin aç. Bu tevekkül demek değil.
Şimdi çok ince bir mana gireceğiz. Hırsı konuştuk mu? Konuştuk. Bir de dedik ki tevekkül var dedik. Ama tevekkül hangi manada konuşacağız? Gayret. Şimdi ben bir dükkan açtım. Kaç katlı olsun dükkanım? 10 katlı bir dükkan. Ya dedim ki, "Bu dükkan insanların gördüğü en cezbedici dükkan olsun." dedim. Ne yaptım? Her katını renkler, dekorlar, PR çalışmaları yaptım. Nasıl ben bu dükkanı tanıtırım? Herkesi davet ettim, tanıttım, ettim. Dükkanın işleri açılsın diye, bereketli olsun diye böyle bir sürü insanlar gelip benim dükkanımda alışveriş yapsın diye, tek merkez olsun diye, tanınsın diye bir şeyler diye koşturdum durdum.
Şimdi ben hırs mı yaptım, tevekkül mü ettim? Şu aşamada da bilemezsin. O zaman işin kopuş noktasına geldik. Hırs dediğin olayla tevekkül, yani gayret dediğin olay çalışmada birbirinden ayrılamaz. Nerede ayrılır? Neticede birbirinden ayrılır. Yoksa bir müslüman güzel bir dükkan açıp çalışmasın mı? İnşallah dünyadaki bütün güzellikler müslümanların elinden dönsün. Müslüman hep ezik mi olsun, gariban mı olsun? Çalışmasın mı? Çalışacak. Peki nereden ayıracağız? Yani biri hırsla çalışıyor, biri de diyor ki, "Ben tevekkül ettim, öyle çalıştım." diyor.
Şimdi mesela senin bahçen olsa, Sinan, 10 dönüm. Hırs ile girersen ne yapacaksın? Taşları temizleyeceksin, tohumu ekeceksin, en güzel gübreyi alacak mısın? Alacaksın. Tevekkülle çalışsan ne yapacaksın? Aynı şeyleri yapacaksın. Taşları temizleyeceksin, tohumları ekeceksin, en güzel gübreyi alacaksın, en güzel bahçe bakımı yapacaksın. Şimdi hırsla tevekkülün amel ciheti tamamen aynı. Hiç zerre kadar birbirinden farkı yok. Ama hırsla tevekkül kelimesi tamamen birbirinin zıttı. Neden biliyor musun? Neticede olay değişiyor. Hırs ile dalan neticede Allah'ın verdiğine kanaat etmiyor, neticeyi Allah'tan bilmiyor, Allah'ın verdiğine razı olmuyor. Yani Allah'ı tanımıyor. Tevekkülle dalan ise, "Ya Rabb, ben elimden gelenlerin tamamını yaptım ama neticeye ben karışmam." diyor. Bakın çok önemli bir açılım.
Bir müslümanın dünyada başarılı olması günah mı? Zengin olması günah mı? Haram mı? Hayır. Peki bir müslüman dünyası artarak ahiretini kaybedebilir mi? Kaybedebilir. Tam iki kelimenin manasını konuştuk. Bir müslüman güzel çalışarak neticeyi Allah'tan bilirse bütün başarıların kapıları inşallah açıktır ona. Bir müslüman güzel çalışarak neticeyi Allah'tan bilmezse, "Olur mu böyle netice?" deyip hırs gösterirse, o adam ahiretini kaybedebilir. Bakın dikkat edin, amel noktası tamamen aynı. İş nerede değişiyor? Neticede değişiyor. Sebeplere sarılmak o zaman tevekkül değildir. Sebeplere saplanmamak tevekküldür.
Çocukluktan beri üniversite sınavına vesaire hazırlanırken hırsa hep iyi bir şey zannediyorduk değil mi? Hayır. İyi bir şey olanın adı gayret, yani tevekkül. İyi bir şey. Hırs iyi bir şey değil. Bir insanın ahiretinin viran olmasına, helak olmasına bir vesiledir.
Allah açtı önümü, koşturdum, ticaret yaptım, çalıştım. Benim bu yaptıklarım hırs mı, gayret mi? Nerede anlayacağım? Neticede anlayacağım. Bir bakacağım, yıllar içerisinde ben dinimi dünya için feda etmişsem, bunun adı hırstır. Ama Allah'ın verdikleriyle dinime daha ciddi sarılmışsam, bunun adı tevekküldür. Ne ince mana, değil mi? Yani bir insanın çalışkanlığına hırs diyemezsin. Bir insanın çalışkanlığına tevekkül de diyemezsin. Nereye diyeceksin? Onu neticesine diyeceksin.
Hırsın içerisinde gizli bir şirk olduğundan ötürü, çünkü neticeyi Allah'tan bilmemek, sen kime ne vereceğini haşa bilmiyorsun demek. Ciddi bir itham var. Ben de çalıştım, sen de çalıştın. Senin dükkanın coştu, benim dükkan faturayı zor ödüyor. Ya ben de çalıştım, bana nasıl verilmiyor? Yani Allah neticeyi nasıl vereceğini bilmiyor manasına geliyor haşa. O yüzden içinde gizli bir şirk barındırır. Bu yüzden de Allah müminler hırs ile ve samimi bir niyetle dünyaya yüklendiklerinde vermez. Verse çünkü yaratılış gayesi unutulacak. Ateşe sürekli odun atarsan ne olur? Her yer yanar. Hırs ile dünyaya dalan bir insana sürekli versen ne olur? O da işte aynı ateş gibi cayır cayır hale gelir.
Tekrar ediyorum, hırs dediğimiz olay bir insanın ahiretini kaybettirir. Ahiretini. Peki Allah madem hırsı terk etmemizi istiyor, bize bu cihazat neden verdi? Vermese olmaz mıydı? Niye verdi? "Kullanacağın bir yer var demek ki." Çok güzel. Devam et. "Ahiretime kullanmam için." Helal olsun be.
Allah madem terk etmemizi istiyor bu hırsı, neden verdi? Çünkü kullanacağın bir yer ver. Neresi? Ahiret mertebelerinde terakki et. Hırs mı istiyorsun? Buyur Şah-ı Geylani gibi hırs et. Hırs mı istiyorsun? Buyur İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit gibi hırs et. Doğru mu? Yani ne için hırs et? Ahiret için hırs et. Ahirete dair ne yaşarsan yaşa, hep de ki, "Hel min mezid? Daha ziyade yok mu? Daha yok mu? Fazlası yok mu?" Anladınız mı? Demek ki insan ahiret cihetinde sürekli, "Hel min mezid? Ya Rab, daha yok mu? Daha ziyadesi yok mu? Fazlası yok mu?" demesi lazım.
Ali bir gün birisiyle öyle muhabbet ediyoruz da dedi ya, "Hocam dedi, ne olacak benim bu halim?" dedi. Ya ben de dedim, "Üf, dersten çıktık." Demek etkilenmiş, ahiretini düşünüyor, dertlenmiş. Dedim, "Ya helal olsun dedim, hakikaten dedim abi, ne olacak bu hal?" dedim. O da dedi, "Ya ben de onu soruyorum." dedi. "Ya ben ki dedi, şimdiye kadar hayatım boyunca yılda bir araba değiştirirdim. İki yıldır aynı arabaya biniyorum. Ne olacak benim bu halim?" dedi. Vah vah! İnsan ağlamamak için zor tutuyor kendini. Vallahi değil mi?
Şimdi bu olayı niye anlattım biliyor musunuz? Bir tane daha kaideyi anlatmak için anlattım. Birisinde hırs varsa, lezzet ona haram olur. Ben az önce dedim ki, hırs ahireti mahveder. Şimdi dedim ki, hırs dünyayı mahveder. Hırsta iki kanatlı bir olay var. Hem dünyayı hem ahireti aynı anda perişan eden nadir özelliklerden birisidir hırs. Nasıl bir özellik bu ya? Nasıl bir özellik? Yani şu dersi bilmeyen bir insan huzuru manevi elde edebilir mi? Ben çok mutlu olacağım diyebilir mi? Allah Allah!
Bakın çokların cehennemine sebep olmuş bir ders. Buyur. Bir nevi zihayat rızka muhtaç olan eşcar yerinde durup eşcar ne demek? Ağaçlar. Evet, onların rızıkları onlara koşup geliyor. Normalde güçlü olanın yemesi, zayıf olanın ezilmesi lazım, doğru mu? Şimdi güçlüler hep ayakta kalsa, zayıfların nesli de tükenirdi. Hani böyle kaideler var ya. Ama dikkat edin, adım atmayı bilmez en acizler sürekli rızkına ulaşıyor. Kimden bahsediyorum? Ağaçlardan. Ama senin gibi kabiliyetli insanlar arada aç kaldı oluyor, değil mi? Demek ki bizim kainatın çarkları ile ilgili, fabrikanın yapısını bilmeme gibi bir problemimiz var. En güçlüler leş yiyor, yanında en aciz yavrusu var, löp et yiyor. Belgesel izliyor musunuz? Aslanların aç kaldığını, o karınlarının, midelerinin böyle iç içe yapıştığını şahit oldunuz mu? Oldunuz. Ama kendisi aç kalsa bile yavrusuna yediriyor.
Şimdi burada garip bir sistem var, değil mi? Normalde o kadar güçlü kuvvetli, ormanın kralı olan aslan, kurnazlığıyla bilinen tilki, bunların rızkı en çok elde edenler olması lazım. Ya da dev gibi kutup ayısı bir balığı yakalayabilmek için 40 takla atıyordu. Ama bu kadar kuvvetlisin, bu kadar zekan var, bu kadar kurnazsın ama belki adım atmayı bilmeyen, aciz kalmış, iftikar, yani fakir kalmış yavruları löp et yiyor, kendileri leş bile bulamadığı oluyor bazen. Ne demek bu? Demek ki rızık kazanılan bir şey değil. Demek bizim koşturmamız, çalışmamız rızık kazanmak için değil, ataletten kurtulup kainata hareket vermek için. Bakın bakın, çok muazzam bir hakikat ya. Allah Allah!
Hayvanat hırs ile rızıklarının peşinde koştuklarından ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar. Ya ormanın kralı Aslan, ya çocukken izlemediniz mi çizgi filmleri? Aslan Kral, Ormanın kralı aç kalıyor ya. Bahçede ot var, hiç aç kaldığı yok. Demek bu zekayla, kuvvetle, kudretle alakalı bir iş değil. Değil, başka bir olay var işin altında. Evet, hem hayvanat nevinden balıkların en aptal, iktidarsız ve kum içinde bulunduğu halde mükemmel beslenmesi ve umumiyetle semiz olarak görünmesi, maymun ve tilki gibi zeki ve muktedir hayvanatın su-i maişetinden aliz ve zayıf olması gösteriyor ki vasıta-ı rızık iktidar değil, iftikardır. Rızkın sana gelmesi iktidar, güç, kuvvet değil, tam zıttı iftikardır. İftikar fakirlik demek. Ama bize bakan yönü başka. Bize bakan yönü ne demek biliyor musunuz? Kendini Allah'a karşı fakir bilmek demek. Bize bakan yönü. Yoksa biz birbirimize her gün "Ben fakirim, ben fakirim" diyerek bu iş olmaz. Biz Allah'a karşı kendimizi fakir bileceğiz. Zaten Allah'ın bize bu kadar ihtiyaç sahibi yaratmasının sebebi ne? Kendi sonsuz karşılayıcı, sonsuz karşılayıcı ancak sonsuz aczle birleştiğinde anlamlı olur. Seni niye bu kadar aciz yaratıyor? Her gün acıkıyorsun, her gün canın çay istiyor, bisküvi istiyor, çikolata istiyor, su istiyor. Niye bu kadar acizsin? Bunları yemesen olmaz mı? Olmaz. Sen niye bu kadar acizsin? Çünkü bu kadar sonsuz var, onu karşılaman lazım, anlamlanması lazım. O yüzden buradaki iftikar manası şu değil, gariban kaldım, evim başıma yıkıldı. Ya dünya senin olsun, gene aciz değil misin Mehmet? İhtiyacın olan şeyleri hayatından çıkarabiliyor musun? Bir suyu, bir ekmeği, bir yemeği. Demek iftikarın manası burada, Allah'ım ben sana karşı sürekli fakirim. Fakir demek, ihtiyaç sahibi olmak demek. Acz, gücün yetmemesi. Fakr, ihtiyacın olması. Benim güneşe ihtiyacım var, ben fakirim. Benim güneşi doğurmaya gücüm yetmiyor, ben acizim. Peki sen kendini güçlü kuvvetli bilirken dünyayı neden istediğin kadar elde edemiyorsun? Allah'ın merhametinden. Çünkü biliyor ki o kul hırs ile dünyayı istediğinde de Allah ona verse ne olacak?
Bir şey sorayım. Şimdi herkesin hatırası canlanacak. Çok heyecanla müjdeli bir haberi etrafa bile anlatıp daha sonra elinize yüzünüze bulaştırdığınız oldu mu? Çok oldu, değil mi? Bakın bunun altındaki olay var ya, inanılmaz bir matematik olayı. Allah merhamet ettiği için eline yüzüne bulaştırıyor. Yoksa yalancı kapıdan mutlu olup mutluluğunun devamını yalancı kapıdan istemeye devam edecektin. Bazen insanın çalıştığı iş yerinde, hem de dev gibi iş yerinde de abisiyle, atasıyla, ötesiyle, patronlarıyla bile anlaşamadığı çok hadise olur ve der ki, "Ya yazık ya, istemiyorum arkadaş ya. Huzurum." Huzurum al, evi de al, arabayı da al." der. Allah'ın o hadiseleri yaratma sebebi ne biliyor musunuz? O rızkı o babandan bilme diye, o rızkı o fabrikanın sahibinden, patrondan bilme diye. Bakın inanın Allah'ın muazzam bir merhameti. Bu hisle, heyecanla, yani hırsla, hırs bu kıyafetleri de giyebilir mi? Giyebilir. Çok duygusal bir hale gelirsin. Evleneceksin, düşüncen, mantığın elden, duygusallığın kıyafetini giymiş. Yani o olayda bile.
Sen, Allah'ı unutturmak için bir mücadele ediyor. Niye? Kalenin içinde haini var. Bunun neticesinde güzellik hayalleriyle girdiğin yolda bir bakarsın eline yüzüne bulaşmış. Niye öyle oldu? Allah'ı unutacaktın. Unutma diye oyunu bozdu senin can ciğer kardeşin.
Kainattaki çok önemli meseleleri, mesela ailesine yanlışa düşse, uyuşturucu maddeye, başka haramlara, kumara düşse, ailesini unutacak olsa, senin de gücün yetse onları elinden bıraktırır mısın? Peki, bıraktırmak için odaya kapatman gerekse, hatta bazen arkadaşını "Yeter artık!" deyip şöyle itmen gerekse, hatta elinden evini, arabasını alman gerekse, imkanlarını alman gerekse, o pis maddelere bulaşmasın diye yapar mısın? Sen niye yapıyorsan, Allah da o yüzden yapıyor işte. Bu, şu kainatı ilahiye burcunun bir numuneciğini Allah bize koymuş, meseleyi anlayalım diye.
Sen neden o arkadaşını engelliyorsan, imkanı olsa o kötü ortamını bozar mısın? O arkadaşlarıyla bir daha görüşmemesi için bir kez kavga etmelerini ister misin? İster misin? İstemezsin ya! Kumar ortamı, kokain ortamı, bilmem ne ortamı ya, görüşme şu adamlarla deyip pis yüzleri ortaya çıksın, kavga edin ister misin? İster insan! İşte sen gücün yetse bunu istersin ya. Allah'ın gücü yetiyor, yaratıyor. Bizim elimizde imkan olsa yapardık. Allah'ın elinde imkan var, gücü var, kudreti yetiyor, yaratıyor. Ne yaratıyor? Hırs ile daldığın şeyin oyununu bozuyor. Dalma, dalma!
Sen çocuğu denizde ne kadar götürüyorsun? Şu kadar. Niye götürmüyorsun? Devamına dalar, boğulur diye. Allah niye o kadar veriyor? Devamında oyunu bozuyor, dalma diye. Dalma demek, şu hırsı bıraksak, kabiliyetler bir gelişse. Allah bu dünyayı bir gün Müslümanların eline verecek. Verecek ya, verecek! Dünyanın dört bir tarafında zulüm oluyor. Olayı duyuramıyorum. Olayı duyurduğumuz haberleşme cihazları zulüm sahiplerinin haberleşme cihazı. Bunu anlamamız lazım artık.
Allah'ın Sünnetullah'ına uymak da ciddi bir duadır. Sadece elini açman değil, ikisini aynı anda yapman lazım. Zulmü duyurmaya çalıştığın iletişim cihazları bile o adamların iletişim cihazları. Adam canı sıkılınca düğmeye basıyor, hepsini bitiriyor. Bu yüzden dünyanın da gönlü güzel, insaflı, adaletli, hakperest Müslümanların elinden dönmesi lazım. İnşallah o günler gelecek. İnşallah! Ama o günler gelmeden önce bir şeyin gelmesi lazım: Hırsın terk edilmesi lazım. Çünkü Allah Müslümanları acıdığında, hırs ile dünyayı talep ettiklerinden onlara dünyayı vermiyor. Vermeyerek iyi mi yapıyor? Ne iyisi! Sonsuz hayatı kurtarıyor ya. Böyle bir iyiliği adama anası babası yapmaz ya. Subhanallah ya!
Burada Üstad Hazretleri balık manası vermiş. Balık gibi en aptal bir hayvan bile en semiz hayvan oluyor, değil mi? Balık mevsimi gelince balığı alıyoruz elimize. Hiç gördünüz mü böyle rejim yapmış, zayıflamış, ölmüş, bitmiş? Yok. Nasıl hepsi balık, hepsi balık etli değil mi? Doğru tabir de öyle değil mi? Hepsi balık etli, semiz yani. Yani burada mana şu değil: Balık gibi, affedersiniz, bir şey düşünmeyin. Elinizi ayağınızı çekin, çalışmayın. Hayır! Biz dedik ki gayret etmenin adı tevekkül. Yani Allah'ın yarattığı sebepleri kullanmanın adı tevekkül. Allah'ın yarattığı sebeplere müracaat etmek, Allah'a karşı bir saygının ifadesidir.
Şunu anlayalım artık, oturtalım bunları. Hani bazen böyle dersleri yaptığımızda insanlar mesaj atıyor ya, "Dünyayı terk mi edelim?" Ama rica ediyorum güzel kardeşim, diğer dersleri de izlesene. Yani ben bütün hakikatlerin tefsirini yarım saate, bir saate nasıl sığdırayım? Lütfen yani. Bir 100 tane ders izle, ondan sonra de ki, "Ha, yanlış anlatmışlar." Bir o, diğerlerine de bak. Hayır, arkadaş, hayır! O değil. Kalben terk edeceksin. Kesben en güzeli sende olması lazım. Sende olmazsa başkalarında oluyor. En güzeli sende olacak. O yüzden burada mana, eline eteğini çek, köşeye at. Bu arada birinin meşrebi o olur, o kadar tiksinir dünyadan, onu da yapabilir. Dünyaya dalan adam var da, ahirete dalan niye olmasın? O da bir meşrep, o da bir meslek. Yani adam kanaatle geçinir, istemiyorum bunları der. Benim var öyle tanıdığım bir tane arkadaşım. Dünyada muradı yok adamın. Ya bir yere gitsin, üstü temiz olsun, namaz kılacak kadar adama yeterli. 10 numara bir özellik. Kime ne? Bu adamı dünyayı isteyip istememesi kime ne? Kime ne? Allah ona ayrı bir güzellik nasip etmiş. Başka biri de kabiliyeti vardır, tamam, kullan. Ama bu ölçülerde kullanmak zorundayız. Yoksa Allah azze ve celle senin rızkını tarlaya bağladım, haydi sür, vereyim diyor mu? Mana olarak demiyor mu? Çiftçilik yapmıyor musunuz diyor, değil mi? Sen de desen ki, "Hayır canım, ben o koyduğun kuralları tanımıyorum, köşede dua edeceğim." Olur mu? Olmaz, değil mi? Yani Allah'ın koyduğu kuralları tanımayarak Allah'ın başka bir kuralıyla Allah'a gidiyorsun. Ne bileyim, bir çelişki var burada. Demek bunların kıvamını tutturmak zorundayız biz. O yüzden Üstad Hazretleri Risale-i Nur'da şöyle bir cümle söylüyor: "Hatta çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır." Ya, cümleye bakar mısınız ya! Çift sürmek ne demek? Toprağı değişmek değil mi? Şimdi matematikçi olunca acaba hazine-i rahmet kapısını çalmaktır? Ya böyle bir cümle olabilir mi ya? O yüzden konuları doğru anlayalım inşallah. Buyurun devam edelim.
Hem insani olsun, hayvani olsun, bütün yavruların hüsn-ü maişeti ve süt gibi hazine-i rahmetin en latif bir hediyesi umulmadık bir tarzda onlara zaafı, aczlerine şefkateten ihsan edilmesi ve vahşi canavarların dıyk-ı maişetleri dahi gösteriyor ki, vesile-i rızkı helal, acz ve iftikardır, zeka ve iktidar değildir. Bakın, aynı cümleyi söyledi. Yine aynı cümleyi. Kuvvetli olana gelmez. Aksine aczde daha çok rızık vardır. Demek ki çalışmanın manası rızık değil. Çalışmanın manası ne? Yunus bizi ataletten kurtarmak, hareketlendirmek. Evet.
Hem dünyada milletler içinde şiddet-i hırs ile hangi millet bu hırsla dünyaya dalan? Yahudi milleti. Evet, şiddet-i hırs ile meşhur olan Yahudi milletinden daha ziyade rızık peşinde koşan olmuyor. Halbuki zillet ve sefalet içinde en ziyade su-i maişete onlar maruz oluyorlar. Onların zenginleri dahi sufli yaşıyorlar. Bakın şimdi, Allah kimisine vermiyor, yedirmiyor. Allah kimisine veriyor, bir de yanında hırs veriyor, yine yedirtmiyor. Ya, çok ilginç ya! Onlar ki biriktirmekten yemeye vakit bulamıyorlar. Kim onlar? Yahudi milleti. Ne yapıyorlar o zaman? Mala bekçilik yapıyorlar. Bakın, sadece dışarıdaki Yahudilerden aramayın ha. İçimizdeki Yahudilere de bakın. Hangi sıfatlarımız bu Yahudilere benziyor? Kurtulmamız lazım yani bu sıfatlardan. Hep dışarıda araya araya bu hale geldik. Zaten içinde buna benzer sıfat varsa, o da Yahudi işte. Farkı yok. Çok ilginç, hava değil mi? Biri var yiyemiyor, birisi yok yiyemiyor. Var yiyemiyor ne demek? Hırs demek.
Şimdi birinin aklına gelebilir, ya siz böyle böyle diyorsunuz ama adamların devletleri var, dünya gücü var, şöyle var, böyle var. Şimdi 3.000 yıl içerisinde 60-70 yıldır devletleri var. Bu kadar. Şimdi bu izzet mi? Hayır, bu zillet. 3.000 yıl boyunca sürgün, sürgün gezdirilmiş. Niye? Niye gezdirilmiş? Onların hırslarından dolayı. Hiçbir millet sevmemiş onları, hepsi istiskal etmiş, hepsi soğuk bakmışlar. Öyle olunca takribi 3.000 yıldır sürgünden sürgüne geziyorlar. Son 60-70 yıldır çökmüşler Filistin topraklarına, çökmüşler bizim memleketimize. Orada çöküntülük yapıyorlar. Çok değil, ileride yine meskenetsiz kalacaklar. Yani hırsla bu dünyaya daldıkları dolayı gene zillet içinde yaşamaya devam edecekler. O yüzden geniş pencereden bakalım olur mu? Buyurun devam edelim.
Zaten riba gibi gayrimeşru yollarla kazandıkları mal, rızkı helal değil ki. Meselemiz cerh etsin. Anladınız mı? Biz helal rızık konuşuyoruz. Ya bunlar neden bu kadar varlıklı? Bu rızkı helal değil. Riba, faizle elde ettikleri rızık. Bunun bir ahiret hesabını düşün. Arzu ediyorsan al, senin de olsun. Yani al, böyle bir şey arzu edilir mi? İnsan bir ahiretini, sonsuz hayat... Ya evet.
Hem çok edipleri ve çok ulemanın fakr-ı hali ve çok aptalların servet ve gınası dahi gösteriyor ki, çok güzel cümle değil mi? Çok servet sahipleri var, otursun aptal çıkacak diyor cümle olarak. Evet, celb-i rızkın medarı zeka ve iktidar değildir. Belki acz ve iftikar, tevekkül vari bir teslimdir ve lisan-ı kal ve lisan-ı hal ve lisan-ı fiil ile bir duadır. Tevekkülden sonra duayı üçe açıyor ya. Kal duası, konuşma hal duası, bir de fiil duası. Niye bunları söylüyor biliyor musunuz? Çünkü tevekkülü yanlış anlıyor, yanlış kullanıyoruz.
Bakın, Üstad Hazretleri bir yerde diyor ki: "Tertib-i mukaddemat tevfiz tembelliktir." Bir işe başlarken onun ön koşullarını oluşturmadan kadere bu işi bırakmak tembelliktir, tevekkül değil. Tevekkül bu değil. Birisiyle bir işin stratejisini konuşuyorsun ya, "Bu binayı yapacağız da şu işini, mışını nasıl yapalım?" Ya kardeşim, bırak ya Rabb'ine bırak! Bu tevekkül mü? Peki işi konuştuktan sonra Rabb'ine bırakmazsan, bu tevekkül mü? Ev, bu da değil. Ya zaten cennet bu yüzden ucuz değil. Bu ikisi arasındaki muazzam dengeyi sağlamak zorundasın.
Bu yüzden hakikati ilan eden: "İnnallâhe huver-rezzâku zul-kuvvetil-metîn." Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır. Bu inne'yi gördüğünüzde ancak şüphesiz onları aklınıza getirin artık. Evet, ayeti bu davamıza o kadar kavi ve metin bir bürhan ki, bütün nebatat ve hayvanat ve etfal lisanıyla okunuyor ve rızık isteyen her taife şu ayeti lisan-ı hal ile okuyor.
Madem rızık mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenab-ı Hak'tır, o hem Rahim, hem Kerim'dir. Onun rahmetini ittiham etmek, yeni konuya geçti. Yeni konu ne? Rahmeti ittiham etmek. Haşa! Yani Allah'a hakaret. Onun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir surette gayri meşru bir tarzda yüz suyu dökmekle vicdanını, belki bazı mukaddesatını rüşvet verip menhus, bereketsiz bir malı, haramı kabul eden düşünsün ki ne kadar muzaaf bir divanelik kir!
Şimdi bu hırs deyince böyle sadece üst model araba isteyen bir adam düşünmeyin. Çokları ahiretini bu yolda kaybediyor. Yani bir insanın hırs ile dünyayı istemesi sonucunda o adam kadar zalimleşebilecek kim olur sence? Kimse olamaz. O adam dünyayı ister, para ve madde biriktirmek için seni de ezer, makamı elde edebilmek için herkesi harcar, insanlara kıyar, geçer. Yani hırsın neticesinin doğuracağı zalimlikten daha büyük bir zalimlik göremeyeceksiniz bu hayatta. Hırs ile dünyaya dalan, Allah niye bu kadar rezil, niye bu kadar zalim, niye böyle bir hale getiriyor? Çünkü Allah'ın rahmetini ittiham ediyor. Hırsla dünyaya dalan, rahmetine Allah'a dil uzatıyor. Bak artık!
Şimdi sizin eve bir misafir gelse, baktın köşede oturuyor, üzgün üzgün, böyle gözleri yaşlı. Ya ne oldu Ahmet? Hayırdır ya? "Bugün sizde kalacağız da." Ya sabah haç kalırsak ne dersin adama? Çok utanç verici! Hiç mi güvenmedin bana ya? Benim evimde kalıyorsun. Şimdi Sultan Sarayı'na çağırsak, gittik, bizi böyle ağırladılar, ettiler, sonra müsaade istedik. "Ya 5 dakikaya geliyorum." Bir gitmişiz, köşedeki marketten böyle püsküvi müsküvi almışız. Sultan geldi diyor, "Oğlum, o nedir?" Yani Urfalı'dan Sultan olamaz mı? Ya şimdi sen ne diyeceksin? Sarayı senin için donatmış, bütün hizmetleri senin uğruna seferber etmiş. Sen diyorsun ki, "Vallahi işte aç kalırsam diye ben de bisküvi aldım." Allah kainatı senin için donatmış, bezemiş, döşemiş. Seni kainatın en şerefli misafiri olarak yaratmış. Sen hırs ile endişe ediyorsun. Bu ne demek? Allah'a! Anladınız mı?
Bu ithamın altında hırsla dünyaya dalan adamların neden ciddi zalim çıktıkları ya? Zalim insanların beklediği ne? Ahireti mi bekledikleri için zalimler? Neyi bekliyorlar? Dünyayı talep ettikleri için. Ama neyle talep ettikleri için? Hırsla. Neden bir insan dünyayı talep etme neticesinde bu kadar tokat yiyip zalim olur ki? Niye Allah'ın rahmetini ittiham ediyorsun? Sana güvenmiyorum diyorsun ya. Bakın altında çok büyük işler yatıyor bunların. Lütfen şu hesaplarla bakalım işlere.
Yani evet, ehli dünya, hususan ehli dalalet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Dünyayı vermenin karşılığında neyini alır? Mukaddesatı alır, dinini elinden alır. Söyledi ya bunları. Evet, bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyi tahrip etmeye bazen vesile olur. Neyi vereceksin de sonsuz hayatın tahrip olacak? İmanını, Allah olması gereken inancını, dayanmanı, kuvvetini dünyadaki 3-5 tane dal kavuğa sarf edeceksin. Bu Allah'a ne demek? Sana güvenmiyorum, rahmetini ittiham ediyorum. Bakın muazzam bir hakikat ha! Buyurun.
O pis hırs ile gazab-ı ilahiyi kendine celbeder ve ehli dalaletin rızasını celbe çalışır. Ey kardeşlerim, eğer ehli dünya, dünyanın dalkavukları, bakın Üstad Hazretleri kainatı anlattıktan sonra tam bizim yaşadığımız dünyaya vurdu değil mi? Hırsla dalan adam dünyayı elde etmek için dalkavuk da olur, etrafında dalkavuk da tutar, yalaka da tutar, kendisini öven adamlar da tutar. Başka yanlış yanlış aklınıza ne geliyorsa, ne geliyorsa her birisini yapar.
Ya küçücük dükkana mal veriyorlar. O dükkan sahibi arkadaş anlatıyor, mal verdiği yani 30 metre, 40 metre kareye verilen bir mal düşünün. Yani bir bölge firması, şunu buyu, işte bizden malları almaya devam ederseniz, sizi yılda bir yurt dışında filankes ülkeye, ne için gidildiği de malum, anlıyorsunuzdur. O kadar çok esnafa gelen bir teklif ki bu ya! Ne kadar üzücü bir şey bu! Bu pisliğin altında ne yatıyor? Bu pis tekliflerin altında ne yatıyor? Ne yatıyor? Şu pis teklifi yapan ne yapmaz? Yani o kutu, bilmem neyi alsın diye kutu kutu o malları alsın diye, işte bizden almaya devam ederseniz sizi yılda bir şu gezimize şöyle. Ya inanılmaz şeyler bunlar ya! İnanılmaz şeyler ya! Allah Allah!
Eğer ehli dünyanın dalkavukları ve ehli dalaletin münafıkları sizi insaniyetin şu zayıf damarı olan tamah yüzünden yakalasa, geçen hakikati düşünüp bu fakir kardeşinizi numune-i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki, kanaat ve iktisat maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder. Allah Allah! Evet, bahusus size verilen o gayrimeşru para sizden ona mukabil bin kat fazla fiyat isteyecek. Hem de neyi isteyecek? Ahiretin imanını isteyecek. Evet.
Hem her saati size ebedi bir hazineyi açabilir olan hizmet-i kuraniyeye set çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verirse yerini dolduramaz. Ya dolduramaz. Niye dolduramaz? Bu davanın izzetine aykırı, kulluğun izzetine aykırı, insanlığın izzetine aykırı. Sen çocuğunu dilenirken görsen ne yaparsın? İzzetin yıkılmaz mı? Peki Allah kulunu başkalarının kapısında görse, hırs için ne olur? Ah ah, neler olmaz ki! O yüzden anlamamız lazım.
Allah azze ve celle verir, nimet vermez, nimet vereceğini geciktirir, nimet verdiğini değiştirir, nimet verdiğini alır. Nimet inananlar için her hal. Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül-hakîm. Ve âhiru davânâ enil hamdülillâhi rabbil âlemîn. El Fatiha. Massalavat.