📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Analitik Terapi C.G.Jung-2

Pdrhocam36:35

Transcription

[Müzik] Evet güzel insanlar hepinize Merhabalar. Psikolojik danışma kurumlarımızın ikinci dersi Analitik terapi ve Jung'la karşınızdayım.

Jung'dan bahsedecek olursak, Freud'un bir zamanlar "veli atım" dediği ama daha sonraları en nefret ettiği insandır. Kaderin cilvesine bakın. Jung'un kuramında her şey zıttıyla birlikte vardır. Karşıtlar ilkesi. Bir kişi bilincinde bir kişiyi çok seviyorsa, bilinç dışında da bir kişiden o kadar nefret ediyor. Freud'un Jung'la olan ilişkisi belki bu kavram üzerinden güzel bir şekilde anlatılabilir diyorum.

Şimdi bu dersle ilişkili izleyeceğimiz süreçle ilgili bilgi vereyim arkadaşlar. Dersi ben anlatacağım. Anlattıktan sonra sizler Telegram grubunda ilgili kuramla ilgili benim yazdığım orijinal, özgün soruları çözerek konuyu kavramaya çalışacaksınız. Kanalı takip etmeniz, videoları beğenmeniz, bildirimleri açmanız, yorum yapmanız benim açımdan yaşamsal öneme sahip. Şimdiden destekleriniz için ben çok çok teşekkür ediyorum güzel insanlar.

Peki, Jung'un kuramında neler var? Kısa kısa bakalım. Sınav açısından çıkan konuların son derece basit, anlaşılır sorulardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi genel olarak arkadaşlar, Jung'un kuramına bir giriş yapacağız. Psişenin dinamiklerine bakacağız. Jung kişiliğin bütününe "psişe" diyor ve Jung'un Analitik terapisinde temel hedef psişeyi bütünleştirmek. Bunu unutmayalım. Ardından arkadaşlar, psişenin böyle yapılarına bakacağız. Bilinç, bilinçdışı, kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı gibi. Daha sonra kullanılan tekniklere ve terapi sürecinin kısaca aşamalarına göz gezdireceğim.

Bir kere Jung, Freud'a bir konuda katılıyor. Hangi konuda katılıyor? Bilinçdışının önemi meselesinde Carl Jung, Freud'a katılıyor. Bilinçaltının varlığını kabul etmiştir ama Jung, kişisel bilinçdışı kavramı ve kolektif bilinçdışı kavramını kullanmayı tercih etmiştir. Yani şöyle düşünebilirsiniz, Freud'da bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı diye üç katman varken, Jung bu sınıflamaya kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı diye sınıflamıştır. Ego, Süper Ego kavramlarını Jung kabul etmiyor. Bunları kullanmıyor. Bunun yerine kendine özgü yeni kavramlar kullandığını söyleyebiliriz.

Şimdi Freud özellikle fiksasyonlar, kalıcılığın söz ediyor. Özellikle insanların böyle çok geçmişte yaşadıkları an söz ediyor. Geçmişte yaşadıklarına saplanıp kaldıklarını söylüyor. Ama Jung diyor ki, "İnsan geçmişte yaşamaz. İnsan deneyimleriyle geleceğini şekillendirir. İnsan aslında büyüme, gelişme ve değişme potansiyeline sahiptir." diyor. Yani Freud'un o fiksasyonlar, kalıcılığı fikrine çok katılmıyor Jung bu noktada. İnsanların büyüme ve gelişme ihtiyacı içerisinde olduğunu söylüyor. Bunu da unutmayalım.

Peki, Freud'a baktığımızda bilinçdışında genelde böyle karamsar, kötümser ve böyle olumsuz yaşantı ve duyguları içeren bir yapı olduğunu görüyoruz. Oysa Jung, bilinçdışında sadece olumsuz duygular vardır görüşüne katılmaz. Aslında insanların asıl potansiyellerinin bilinçdışında yattığını, kolektif bilinçdışıyla var olduğunu söylüyor ve bu noktada bilinçdışını yaratıcılığın kaynağı olarak görüyor. Yaratıcılığımızı ve varoluşumuzun kaynağı olarak görüyor. Zaten Jung'un Analitik terapisinde ana nokta ne? Aslında kolektif bilinçdışını, kişisel bilinçdışını, bilinç bilince entegre ederek kişiliği bütünleştirmek gibi bir hedefi vardır diyoruz. Dolayısıyla terapinin asıl amacı, kolektif bilinçdışını, kişisel bilinçdışını bilince entegre ederek kişiyi aslında o gölgesindeki karanlık, gözü, karanlık yönüyle de bir noktada yüzleşmesini sağlamak temel hedeftir.

Peki rüyalardan bahsediyor. Freud da Jung da ikisi de rüyalardan bahsediyor. Zaten Freud ve Jung'un tanışma meselesi yine rüyalarla ilişkilidir. Aslında Freud Avrupa'da bir hekim, bir uzman. Rüyaların Yorumu, Rüyaların Analizi diye bir kitap yazıyor. Jung'un da hocası Freud. Bu kitabın bir değerlendirmesini ve özetini istiyor. Jung bu kitabı okuduktan sonra kitapla ilgili değerlendirmelerini bir mektup haline getirip Freud'a da gönderiyor. Bunun üzerine aslında bir tanışma başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Öyleyse Jung'a göre rüyalar hem kişisel hem de kolektif bilinçdışımızı yansıtır. Yani bizim rüyalarımızın varlığı hem kişisel bilinç dışımızda hem de atalarımızdan gen yoluyla bize geçen kolektif bilinç dışımızda da ilişkilidir diyoruz.

Jung arkadaşlar kuramını geliştirirken birçok kaynaktan beslenmiştir. Tarihten beslenmiş, psikolojiden beslenmiş, edebiyattan beslenmiş, mitolojiden, antropolojiden, astronomiden, hatta hatta Doğu felsefelerinden de etkilendiğini söyleyebiliriz ve bunların bir sentezini aslında oluşturmuştur.

Şimdi özellikle Jung'u meşhur yapan şey ne biliyor musunuz? Aslında psikoloji ve arkadaşlar kültür ilişkisine çok vurgu yapmıştır. Kültür ilişkisine çok vurgu yapmıştır. Bu durum Jung'un aslında en meşhur tarafıdır da diyebiliriz.

Peki devam edelim biraz psi şenin katmanlarından bahsedelim. Zihnin katmanlarından bahsedelim. Şimdi zihnin ya da psişe. Psişe kişiliğin bütünüyle bilinç, kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı. Aslında bu üçünü birbirine entegre etmek ana hedeftir. Şimdi biraz şu kısma bir bakalım.

Şimdi psi şenin katmanlarına baktığımızda, kişiliğin bütününe Jung "psişe" diyor. E psişe bir anlamda bizim tüm duygu ve düşüncelerimizi aslında tüm duygu, düşünce ve davranışlarımızı oluşturur. Üç aslında farklı yapıdan da oluşur diyoruz. Bu üç farklı yapı, kişisel bilinçdışı, evet, kolektif bilinçdışı ve bilinç olarak üç katmandan söz ediyoruz. Bu ruhsal yapı yine arkadaşlar farkında olduğumuz ya da olmadığımız bütün yanlarımızı kapsar. Yani bir kişinin psişesi içerisinde kolektif bilinç dışına dair yaşantılar da vardır, arketipler de vardır diyoruz.

Peki bunlara kısa kısa bir göz atalım. Bilinç dediğimiz şey aslında Freud'un bilinciyle aynıdır. Bizim şu an hissettiğimiz, bizim şu an düşünebildiğimiz, aklımızdan geçen, bizim sezgilerimiz burada bulunur diyoruz. Ego bilince seçilecek olanı veya bilgileri algılar. Bilinç egonun hizmetindedir aslında. Yani bilinç dediğimiz şey aslında egoya hizmet ediyor diyoruz. Ego genel olarak bilinçli olan, bilinçli adıdır da diyebiliriz. Peki kısaca bizim şu an farkında olduğumuz yaşantılarımız olduğu bölüm diyebiliriz.

Şimdi kişisel bilinçdışının önemine bakalım. Kişisel bilinçdışı, bizim yaşadığımız ama zamanla bastırdığımız, bastırdığımız da bastırdığımız dolayı da unuttuğumuz yaşantılarımızdan oluşuyor diyebiliriz. Özellikle burada kompleksler ve rüyaların önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bizim e gün içerisinde yaşadığımız bir sürü olay zamanla bizim bilincimizden oradan kişisel bilinçdışımıza gider diyoruz. Peki ruhsal bozuklukları iyileştirmek için komplekslerin bilinçli hale getirilmesi ve bunlarla yüzleşmesi önemlidir.

Şimdi bu noktada kompleksin ne olduğunu sorabiliriz kendimize. Kompleksler dediğimiz şey aslında e önceleri bilinçte olan, daha sonra kişisel bilinçdışına atılan, bilincin kontrolünden kaçmış yaşantılar olarak da düşünebilirsiniz. Bunlar kişisel bilinçdışında bir araya gelip örgütlü bir yapı oluştururlar. Dolayısıyla bilinçdışındaki duygular ve düşünceler kompleks yapılar oluşturur. Yani bilinç, kişisel bilinçdışımızdaki yaşantılar kendi aralarında bir araya gelip bir örgütsel ya da kompleks bir yapı oluşturur diyoruz. Şimdi özellikle tabii burada şu cümle çok önemli. Duygusal yoğunluğa sahip çağrışımlarla ilişkilidir.

Örneğin baba kelimesini duyan kişi, bu kelimeye çok fazla tepki gösteriyorsa, baba kavramı ile ilişkili bunun birtakım olumsuz yaşantıları vardır ve kompleksler gelişmiştir diyebiliriz. Dolayısıyla bu durumda bu kişinin baba ile ilgili tüm duygu ve düşünceleri kişisel bilinçdışında bir araya gelip örgütlü bir yapı oluşturmuştur diyoruz.

Peki kolektif bilinçdışı. Belki de arkadaşlar Jung'u meşhur yapan şey tam da burası. Onu da söyleyelim. Şimdi Jung'a ait bir terimdir bu. Aynı zamanda Jung'un kültürden ne kadar beslendiğini de bize gösterir. Bizim atalarımız bize genetik olarak miras kalan duygu, düşünceler, hisler olarak düşünebilirsiniz. E kuşaktan kuşağa kalıtsal olarak aktarılan imajlar olarak düşünüyoruz. Evrimsel bir süreç içerisinde atalarımızdan bize geçmiştir diyoruz kolektif bilinçdışı.

Şimdi kolektif bilinçdışının içeriği her zaman bilince çıkmaz. Bilince çıkmamıştır. Yani çoğunlukla da biz kolektif bilinçdışı içeriğinin çok farkında değiliz diyoruz. Peki özellikle kolektif bilinçdışının içeriğini arketipler oluşturur. Bunu da bilmenizde fayda var. Kolektif bilinçdışının ana içeriğini arketipler oluşturur.

Şimdi arketip ne? Arketip, belli yaşantılara belli yönde tepki verme eğilimi ya da potansiyeli olarak düşünülebilir. Yine buraya şöyle bakabilirsiniz. Arketip, atalarımızdan bize geçen ortak bir takım algılama, hissetme gibi davranış örüntüleri olarak düşünebilirsiniz. Şöyle diyemeyiz, arketip eşittir içgüdü. Diyemeyiz. Arketipler, içgüdüler farklıdır ve arketipler şöyle bir özelliği vardır. Arketipler evrenseldir diyoruz arkadaşlar. Arketipler evrenseldir. Burayı da unutmuyorsunuz.

Şimdi arketip kaç tane arketip varsa sorusunu sorabilirsiniz. Şöyle diyebiliriz arkadaşlar, aslında arketip sayısı ilişki sayısına eşittir. Yani binlerce arketip olabilir. Güneş, ay, aşk arketipi, işte hamburger arketipi uyduruyorum. Her şeyin bir arketipi olabilir. Ama biz temel olarak Jung'un tanımladığı arketipleri arkadaşlar anlamaya çalışacağız. Persona'ya bakacağız, anima, animus'a bakacağız, gölgeye bakacağız ve ben'e bakacağız. Bunlar Jung'un tanımladığı temel arketiplerdir. Bunların dışında yok mu arketip? Tabii ki var. Tabii ki var diyoruz.

Önce persona'ya bakalım. Şimdi hemen şöyle bir soru soralım. Doktora gittiğinizde arkadaşlar, doktora gittiğinizde bir doktorun size nasıl davranmasını beklersiniz? Ya da nasıl davranmasını istersiniz? Muhtemelen şöyle dediğinizi duyar gibiyim. "Bana bir doktor gibi davranmasını beklerim." Kesinlikle. Doktor da öyle yapar. Çünkü hastanedeyken işindeyim. Yine doktor gibi davranmaz. Çocuğuna baba gibi davranır. Çünkü eve gittiğinde çocuğuna karşı baba personası kullanmaya başlar. Öyleyse bizim toplumsal ilişki ya da sosyal ilişki sırasında kullandığımız maskelerimiz bizim personalarımızı oluşturur. Sağlıklı her birey farklı ortamlarda farklı personalar kullanır. Bunu da bilmekte fayda var.

Personalarımız kişiliğimizin en son gelişen ve en dışta olan tabakasıdır aslında. Çünkü rollerimizi öğrendikçe sosyalleştikçe de diyebiliriz. Peki göre, durumdan duruma farklı maskeler kullanmak uygundur. İş yerindeyken doktor, evdeyken baba ya da eş maskesini takıyoruz diyoruz. Peki bireyin kendini bir persona çok fazla kaptırması, o maske ile özdeşleşmesi ya da onu çok yoğun kullanımı, doktor hastanedeyken doktor, evdeyken doktor, sokaktayken doktor, sürekli doktor gibi davranması arkadaşlar nevrotik kişiliği ortaya çıkaran bir durumdur diyor Jung.

Peki ikinci arketipimiz gölge. Gölge arkadaşlar bizim özellikle bilinçdışımızda sakladığımız, bizim hoşumuza gitmeyen yanlarımız, karanlık yönümüz, bizim bastırdığımız aslında yönümüzü temsil eder. Şimdi insan diyor, evet, gölgesindeki hayvanla [Müzik] yüzleşeceğiz. Evet, uyumsuzsa arkadaşlar biz genelde bu özellikleri kabul etmeyiz. Ne yaparız? Gölümüzde var olan kötü yönleri bir başkasına projekte ederiz, bir başkasına yansıtırız diyor. Evet. Peki bireyin gölgesini fark etmesi önemlidir dedik. Gölgesi, özellikle gölgeyi fark etmek arkadaşlar, lütfen buraya çok çok dikkat edin. Bireyin bireyselleşmesi hizmet eder. Bireyin gölgesindeki özellikleri fark etmesi, evet, kişi karanlık yönüyle ilgili aslında çok şey bilemez ama kişi karanlık yönüyle ilgili özellikleri fark ettikçe kişi daha bireyselleşme başlar diyoruz. Gölgenin de böyle bir özelliği var. Bir de gölge daha çok ne zaman ortaya çıkar diyebilirsiniz? Hemcinslerimle etkileşimde iken daha yoğun ortaya çıkar. Hemcins, yani erkek erkekle, kadın kadınla etkileşimde iken gölge daha kolay ortaya çıkıyor diyebiliriz.

Anima ve animus. Özellikle karşı cinsle etkileşimi kolaylaştıran iki tane aslında arketipten bahsediyoruz. Şimdi her erkeğin içinde kadınsı bir yön, her kadının içinde eril bir taraf vardır diyoruz. Özellikle duygusal ilişkilerde karşı cinsle daha kolay etkileşim kurmayı ve onu anlamayı kolaylaştırır. Yani şöyle düşünebilirsiniz, aşk ilişkisinde partnerimiz daha iyi tanımamıza yardımcı olur. Bir noktada anima dediğimiz şey, evet, anima dişi mi, erkek mi diye düşün. Dişi. Öyleyse erkeğin içindeki kadınsı ya da feminen yön diyebilirsiniz. Bir de arkadaşlar kadının kadının içinde maskülen, böyle erkeksi bir taraf vardır. O da animus'tur. Animus'tur. Aslında insan şöyle bünyesinde iki cinsiyete ait hormon da barındırır. Basit olarak biyolojik olarak düşünün. Bir erkekte hem östrojen hem de testosteron iki hormon da vardır diyoruz. Ha biri daha azdır, biri daha fazladır diye.

Bir de merkezi bir arketip bahsedeceğiz. Ben ya da ego arketipi. Şimdi bizim büyüme, mükemmellik ve gelişme isteğimiz doğuştan gelen bir durumdur. Bu büyüme, gelişme ve mükemmel olma çabasını Jung arkadaşlar bu eğilime "benlik" diyor. Benlik, bu benlik bir tür örgütleyici, kişiyi bütünleştiren bir sağlar. Yani bunu şeye benzetebiliriz biraz, ego Freud'un egosuna benzetebiliriz. Güçlü olursa bu anlamda diğer yapıları daha kolay bir araya getirir diyoruz.

Şimdi arketiplerimizi de bu şekilde bitirdik. Bir diğer bahsedeceğimiz mevzu psi şenin dinamikleri. Bunları da örnekler üzerinden karşıtlar, eşdeğerlik ve entropi, eş yayılım ilkelerini sizlere anlatmaya çalışacağım.

Şimdi karşıtlar ilkesi. Evet, ne dedik? Her şey zıttıyla birlikte vardır. İyi kötüyle, gündüz geceyle, sevgi nefretle birlikte vardır. Birini ne kadar sevdiğimizin değerini nefret duygusunun varlığından anlarız. Nefret olmasa biz sevginin herhalde gücünü anlayamazdık değil mi? Peki öyleyse yaşam dediğimiz şey bu zıt unsurların bir çatışmasıdır diyebiliriz. Bu zıtların aslında yarattığı bir gerilim söz konusudur. Bu gerilim olmadan ruhsal ya da psişik enerji var olmaz. Zaten Jung kişiliği bir enerji sistemi olarak görüyor. Kişiliği bir enerji sistemi olarak görüyor ve bu enerji sistemini kişi in farklı bölümlerinde farklı şekillerde ya da belirli bir şekilde dengeyi oturtmak olarak görüyor diyebiliriz. Peki kişiliğin bütünlüğü içerisinde karşıtların varlığı son derece önemlidir.

Şimdi her şey zıttıyla birlikte vardır. Çok basit bir örnekle bunu size anlatayım. Bir kişi, bir kişi sosyal ilişkilerinde çok naif, çok kibar biriyse, muhtemelen kişisel bilinçdışında bu kişi bir o kadar kabadır diyeceğiz. Ya da bir kişi sosyal yaşamda çok korkaksa, ya da kişisel bilinçdışında kişi bir o kadar cesurdur diyoruz. Evet, karşıtlar ilkesini de aklınızda bu şekilde tutmanızı isterim.

Eşdeğerlik ilkesi arkadaşlar, kişilik kapalı bir sistemdir. Psişe. Peki kapalı bir sistemin içinde bir miktar enerjiden söz ediyoruz değil mi? Ruhsal enerjiden. Şimdi kişiliğin bir bölümünde bir miktar enerji azalırsa, kişilik kapalı bir sistem, o azalan enerji ne olacaktır? Başka bir bölümde ortaya çıkacaktır. Örneğin gölgede bir miktar enerji azaldığında, muhtemelen muhtemelen persona'da, persona'da ya da ego'da bu miktarda bir enerji ortaya çıkacaktır. Peki dolayısıyla eşdeğerlik ilkesini ne olarak bileceğiz? Psişe bir bölümde enerji azalınca aynı miktarda enerji başka bir bölümde ortaya çıkar diyoruz.

Entropi ya da eş yayılım. Bunu da daha çok kişiliğin farklı bölümleri arasında bir denge kurma çabası olarak görüyoruz. Entropi ya da eş yayılım ilkesi arkadaşlar, aslında basit anlamda ne meselesidir? Denge meselesidir. Denge meselesidir. Şimdi şöyle düşünün, insan bütün enerjisini işe verirse, sosyal yaşamını ihmal ederse, kişinin yaşamında denge var mıdır? Yoktur. Bu ruhsal problemlere sebep olur mu? Olur. Peki kişinin ne yapması lazım? İkisi denge kurması lazım. Bunun şöyle bir izahı da olabilir. Bazen diyorsunuz ki, "Ya ben 7/24 son birkaç aydır sadece ders çalışıyorum. Bütün enerjimi buraya verdiğim için kendimi kötü hissediyorum." İşte bu entropi ile ilişkilidir. Peki iki bölüm arasındaki aslında enerji miktarını dengelemeye çalışma olarak düşünebiliriz bu mevzuyu da.

Peki Jung arkadaşlar kişilik tiplerine bakacağız. İçe dönük ve dışa dönük iki temel özellik belirliyor. E dışa dönükler psişik enerjiyi kendisi dışında nesneye, dış dünyaya yönlendirir. İçe dönükler ise psişik enerjiyi kendi içlerine, iç dünyalarına yönlendirmeyi tercih ederler. Bunlardan kısa kısa bahsedeceğim. Bunları temel olarak basit kalıplarla öğrenin. Çok böyle aşırı ezbere girmenize gerek yok.

Dışa dönük ne dedik? Ruhsal enerjiyi içine değil de dış dünyaya, nesneye odaklamaya çalışır. Nesnel dünyaya odaklanmaya çalışır. Şimdi düşünen tip dediği için de rasyonel, yani düşünmeye ya da mantıksal bir yapıda hareket etmeye ve plan yapmaya bakarlar. Özellikle bilim insanları, hukukçular, teknisyenler, mühendisler bu gruba girer. Holland'ın araştırmacı tip özellikleri tam da buna denk gelir ya da burayla açıklanabilir diyoruz.

İkinci tipe baktığımızda bu sefer içe dönük, yine düşünen. Psişik enerjiyi kendi öznel dünyalarına yönlendirmeyi tercih ederler diyoruz. Peki öyle kendi düşünceleriyle baş başa kalmayı sever. İş dünyasında kendi dünyasında olmayı sever ama bir de düşünce odaklıdır. Yani e kendi bildiğini okuyan, evet, inatçı, hoşgörüsüz kişiler diye biliriz. Böyle filozofları, entelektüel tipleri buraya örnek verebiliriz. İçe dönük düşünen. Bunlar enerjiyi psişik enerjiyi kendi ruhsal dünyalarına, psi şeye aktarırlar. Karar vermede de düşünceyi ön plana çıkarırlar diyebiliriz.

Peki dışa dönük hisseden. Bu sefer baktığımızda özellikle hislerden dolayı arkadaşlar, duygunun ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Bunların karar vermede duyguyu ön plana çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz arkadaşlar. Peki bu tip özellikle kadınlarda daha yaygındır. Halkla ilişkiler uzmanı, pazarlamacılar, işte radyo, TV çalışanları ve benzeri gibi bu gruba örnek verilebilir.

Bir de içe dönük hisseden tip. Evet, bunlar da böyle enerjilerini kendi iç dünyalarına yönlendirmeyi severler ama yine duygu odaklanırlar. Kendi işlerinde duygularını çok yoğun yaşayan, böyle melankolik, karizmatik, ketum, soğuk kişiler olarak ifade edebiliriz. Müzisyenler, keşişler gibi grupları buraya dahil edebiliriz.

Geliyoruz arkadaşlar dışa dönük duyumsal. Duyumsal dediğimizde de arkadaşlar bilgiyi neyle elde etmeye çalışan? Duyu organlarıyla elde etmeye çalışan. Duyu organları. Yani bu kişiler neye önem verirler? Gözlemlerine önem verirler. "Gözümle gördüğüme inanırım" diyor. Evet. Ama şöyle analiz yapacak olursak, deneyimleriyle öğrenir, somut yaşantılara değer verir. Riskli aktivitelerden böyle keyif alır diyoruz. Riskli aktivitelerden keyif alır. Mühendisleri, emlakçıları, bilimum ticaretle uğraşanları buraya örnek verebiliriz.

Altıncı tipimiz içe dönük duyumsal tip. Bakın yine, yine duyumsal deyince bilmeniz gereken arkadaşlar özellik, duyu organları bilgiyi elde etmede önemli. Bunu mutlaka zihnimize yazıyoruz. Peki bunlar da asosyal tipler. Dış dünyayı genelde böyle çok üstün körü, yavan bulurlar. Duygu ve düşünceleri kısıtlı olabilir. Karar vermede daha çok, öyleyse aslında neye önem verirler? Gözleme önem verirler. Özellikle bu tipler, bu tipler arkadaşlar sanatçılar, müzisyenler, yazarlar, doktorlar bu tipe girer diyebiliriz. E şunu söyleyelim. Psişik enerjiyi kendi iç dünyalarına yönlendirir ama karar vermede gözlem ve duyu organlarıyla elde ettikleri verilere güvenirler.

Peki geliyoruz arkadaşlar dışa dönük sezgisel tip. Dışa dönük sezgisel tipe de baktığımızda şimdi yine enerjiyi evet, kendisi dışında nesneye yönlendirir ama bilgiyi üretmede bu sefer içsel sezgilerine güvenirler. Bilgi üretmede evet, böyle gizemleri çözmeyi, olaylara farklı açıdan bakmayı, böyle geleceği okumayı severler. E değişime açık, geleneklere pek önem vermeyen, aynı işte uzun süre kalamayan kişiler olarak düşünebilirsiniz. Tasarımcılar, işte girişimciler, iş insanları, halkla ilişkiler uzmanları gibi düşünelim. Burayı da.

İçe dönük sezgisel tip. Evet, enerjiyi yine psi şe, iç dünyaya yönlendirir. Bilgiyi üretmede yine sezgiyi kullanır. İçsel, içimizden gelen ses diyoruz ya, onu kullanır. Peki kendince geliştirdiği düşüncelere ve kalıplara sahip, görüleri oldukça gelişmiş. Dış dünyayı özellikle içsel referanslarıyla yorumlamayı tercih ederler. Toplumsal yapıyı böyle anlamakta zorlanan yazar, çizer, şair takımı bu kategoridedir diyoruz.

Geliyoruz arkadaşlar psikolojik danışma sürecinin aşamaları. Şimdi Jung'un Analitik terapisinde itiraf etme aşaması, ikinci adım transferans, böyle netle itirilmesi, açığa çıkarılması ve bunun yorumlanması, eğitim ve son olarak dönüşüm dediğimiz dört basamak var. Bir basamağa hızlı bir şekilde bakalım. İtiraf etme aşamaları. Buraları kısaca bilirseniz iyi olacaktır.

Şimdi danışma ortamına gelen danışan başlangıçta tabii ki suskun görülür. Bastırılmış duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanır. Güvene dayalı bir ilişki, iyi bir yapılanma oluşturulduğu zaman arkadaşlar yavaş yavaş kendi yaşantılarından bahsetmeye başlarlar. Bu aşamada özellikle transferans belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi bu noktada şuna dikkat edin. Jung'a da transferans var. Bu da bizim için önemli. İtiraf etme aşamasını da kısaca bu şekilde ifade edebiliriz.

İkinci aşama, transferans netleştirilmesi ve yorumlanması. Şimdi danışan terapistini geçmişindeki önemli kişilerin yerine koyar. Bunu gören terapist, psikolojik danışman ne yapar? Neyin transferans olduğunu danışanına gösterir ve kökeninin neler olabileceğini araştırma sürecine girer diyoruz.

Dördüncü aşama, pardon üçüncü aşama, eğitim. Şimdi yavaş yavaş danışan transferans yorumlamasıyla birlikte bir içgörü kazanır, içgörü geliştirmeye başlar ve danışan kazandığı bu içgörüye günlük yaşamdaki sosyal ilişkilerine aktarmaya teşvik edilir diyoruz. Bunun kişisel gelişimine destek olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bu sayede daha iyi sosyal ilişkiler geliştirir diyoruz.

Şimdi dönüşüm aşaması. Birçok danışanın ulaşamadığı bir aşamadır aslında. Bütün bunlar olup bittikten sonra danışan kendini gerçekleştirme sürecine doğru bir yol alır. Tabii bunu terapi sürecinde edindiği neyle? Bilgi, deneyim ve içgörüyle yapar. Ama birçok danışan bu aşamaya ulaşamaz diyoruz.

Peki tekniklerin soru değerinin olduğunu söyleyebiliriz. Rüya analizi. Jung'a var, Freud'a da var. Bu da çok çok önemli. Mutlaka bilmemiz gereken bir mevzu. Onu da izah edeyim. Şimdi tabii rüyaların iki kökeni olabilir demiştik. Kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı. Freud'a rüyalar meselesinde katılır aslında Jung ama biraz daha farklı fikirleri de vardır. Rüyalar bilinçdışının bir göstergesidir der. Bu konuda Freud da anlaşır demiştik. Rüyalar aynı zamanda bizim karşılanmamış ihtiyaçlarımızı ve fantezilerimizi de belirtir der. Evet. Şimdi buraya dikkat edelim. Fakat aynı zamanda karşılanmamış ihtiyaçlar ve fantezilerin bir yansıması olduğunu söyler. Özellikle Freud fanteziler meselesinde daha fazla ön plana çıkıyor. Jung ise, Jung ise rüyaların ödünleyici bir tarafının olduğunu söylüyor. Ne demek bu? Aslında bizim günlük yaşamda ifade edemediğimiz duygular, evet, yaşayamadığımız yaşantılar bir şekilde rüyada kendini tekrar var ediyor ve bu sayede psi şizm zıtlıklar arasında bir ne kuruluyor? Denge kuruluyor diyoruz.

Tek bir rüyayla analiz yapmıyor. Freud tek bir rüyayla analiz yapıyordu ama Jung yapmıyor. Bir dizi rüyanın olması lazım. Rüyadaki sembollerin anlamını araştırır Jung ama semboller kişiye özgüdür, özneldir der ve rüyanın analizini ya da yorumunu daha çok danışanın kendisi yapar. Rüyayı niye analiz ediyoruz? Kişisel ve kolektif bilinç dışındaki materyali bilince çıkarıp bilince entegre etme. Bilince entegre ettiğin zaman ne oluyordu? Psişe bütünleşmiş oluyordu. Psişe bütünleşmiş oluyordu ve amacımıza ulaşıyordu diyoruz.

İkinci tekniğim, Jung'un böyle en önemli, en çok bilinen tekniklerinden kelime çağrışım testi. Özellikle kompleksleri açığa çıkarmak için kullanılan bir tekniktir. 100 kelimelik bir kelime listesi var. Listenin ilk kelimesini okur ve danışan aklına gelen düşünceyi paylaşır ve daha sonra bunun üzerinden değerlendirme yapılır. Tabii danışanın yanıt verirken yanıt verme tepki süresi, nefes alma süresi, işte vücut hareketleri gibi birçok şey üzerinde de duruluyor diyoruz.

Peki bir diğer tekniğim bakalım. Etkin hayal etme ya da kurma diyelim. Şimdi aslında bir tür meditasyon gibi düşünebilirsiniz. Kişinin iç dünyasına konsantre olmasını ve iç dünyadaki bu imgeleri böyle etkinleştirirken olarak ifade etmesini ya da bir eylem ya da bir rol yapma olarak göstermesi olarak düşünebilirsiniz bu noktayı.

Peki açıklayıcı teknikler. Bu noktada Jung'un arkadaşlar yaratıcılığını görüyoruz. Terapide birçok teknik kullanmış. Dans, müzik, mandala, kum terapisi, maket yapımı, dua etme bile kullanılmış. Jung, eğer faydalı olacaksa danışan dua etsin diyor. Eğer faydalı olacaksa dua bile ettirilebilir diyoruz.

Jung'un kuramını bu şekilde noktalamış oluyoruz güzel insanlar. Tekrar şunu hatırlatayım. Lütfen videolara yorum yapmayı, lütfen kanalımızı takip etmeyi, lütfen bildirimleri açmayı unutmayın. Hepinize iyi günler, iyi çalışmalar diliyorum.