Transcription
olarak başlı başına bir değer ifade etmektedir. Fakat buradaki asıl mesele bu metodolojik çeşitliliğin zengin bir senteze dönüşmek yerine birbirini dışlayan ve kendi içinde kapalı kompartmanlar gibi işlemesidir. Her yöntemin kendi metodolojik evreninin evrenini yegane geçerli yol olarak sunması Kur'an'ın bütünü kuşatacak o kapsayıcı ve kurucu paradigmanın inşasını geciktirmektedir. Bu durum hocamızın da isabetle belirttiği üzere farklı Kur'an tasavvurlarından kaynaklanmakta ve eee ve epistemolojik bir parçalanmaya sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla karşımızdaki tabloyu bir yöntem eksikliği olarak değil, aksine yöntemlerin birbiriyle konuşamadığı bir usul çoğulluğu, metodolojik bir tarafgirlik ve bunların neticesinde kristalize olan bir otorite krizi olarak tanımlamak daha isabetli görünmektedir. Sorun yöntemlerin varlığı değil, bu çokluğu bir nizam altına sokacak kurucu bir iradenin henüz tebarüz etmemiş olmasıdır.
Daha güçlü bir vurgu ile ifade edecek olursak Kur'an tasavvuru meselesi tebliğin en kritik düğüm noktalarından birini oluşturmaktadır. "Metinde yer alan herkesin aklında Kur'an vardır fakat fikrinde farklı Kur'anlar vardır." ifadesi çağdaş tefsirin durumunu özetler niteliktedir. Bu sadece bu durum sadece bir basit bir yorum çeşitliliğini değil Kur'an'ın mahiyetine ilişkin kökten farklı kabulleri ifade etmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo bir zenginlikten ziyade epistemolojik bir dağınıklık durumudur ve bu da kaçınılmaz olarak ortak bir tefsir dilinin inşasını zorlaştırmaktadır.
Aynı bağlamda evrensellik, tarihsellik tartışmasına da değinmek gerekir. Tebliğde bu tartışmanın kısmen yapay olduğu imal edilmekle birlikte modern modern dünyanın ortaya çıkardığı hukuki, toplumsal ve bilimsel dönüşümler dikkate alındığında bu tartışmanın kaçınılmaz bir boyut taşıdığı da göz ardı edilmemelidir. Problem bu tartışmanın varlığı değil, sağlıklı bir metodolojik zemin üzerinde yürütülememesidir.
Değerli hocalarım, metnin özellikle nitelik boyutuna ilişkin değerlendirmelerinde tebliğ sahibinin akademik birikiminin ve hocalık tecrübesinin analitik süzgeci belirgin bir şekilde yansım yansımaktadır. Bu tespitler sadece teorik çıkarımlar değil, aynı zamanda uzun yıllara dayanan okumaların, yazı faaliyetlerinin ve akademik gözlemlerin bir neticesidir. Bununla birlikte özellikle belirli görüş ve eğilimler ele alınırken bu yaklaşımların teorik temellerinin ve düşünsel arka planlarının daha ayrıntılı şekilde ortaya konulması metnin analitik derinliğini daha da artırabilirdi. Ancak tebliğin kapsadığı anın genişliği dikkate alındığında bunun aynı metin içerisinde gerçekleştirilmesinin güçlüğü de ortadadır. Sonuç olarak tebliğ içerisinde ele alınan başlıkların her biri müstakil bir sempozyum konusu olabilecek niteliktedir. Metin sadece mevcut durumu analiz etmekle kalmamakta, aynı zamanda yeni araştırma alanlarına işaret etmektedir. Türkiye'de tefsir alanı niceliksel olarak muazzam ölçüde büyümüş ancak niteliksel derinleşme ve kurucu bir düşünce geleneği inşa etme süreci aynı hıza ulaşamamıştır. Metodolojik arayışlar artmış fakat bütüncül bir usul henüz oluşmamıştır. Bu tebliğin tüm araştırmacılar için yeni araştırma yönleri açacağına dair açacağına dair inancımız tamdır. Hocamıza bu kapsamlı emek mahsulü ve ufuk açıcı çalışması için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
>> Evet biz [boğazını temizler] de değerli hocamız Profesör Doktor Gökhan Akmaca'ya bu güzel müzakeresinden dolayı teşekkür ediyoruz. [boğazını temizler] Eee, her ikisine de teşekkür ediyoruz. İkinci şeye geçmeden sizin belgelerinizi de vereyim. Sizi göndereyim. Teşekkür eder.
Şimdi ise ikinci tebliğini sunmak üzere eee Profesör Doktor Selim Turcan hocamız başlığı Türkiye'de akademik tefsir çalışmalarında özgünlük meselesi hocamız Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden buyursunlar efendim.
>> Evet. Şun >> eee şimdi müzakere yapmak üzere de eee İnönü Üniversitesi'nden İnan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'en Doçent Doktor Harun Bekiroğlu hocamızı da davet ediyoruz. Buyursunlar efendim. Tamam. Başla. >> Herkesi selamlıyorum. Bismillah. Elhamdülillah vesselam. >> Başlayabilirsin hocam. >> Eee, evet. Sakarya'da bilimsel faaliyetim açısından ikinci sefer bu. Birincisi 14 yıl önceydi Muhammed Aydın hocamla. O benim jürim deydi. Doçentlik sınavına girmiştim. Doğru. >> Benim için burası uğurludur. Burada sınavı alıp gitmiş. >> Ben de o günleri hatırladım >> takdirleriyle. Rahmetli Sadık Kılıç hocamız da >> jüri başkanıydı. >> Birazdan mı yakın? Ha sanki basit değil mi? Yeşil yanıyor ama. >> Yanıyor yanıyor. >> Evet. Bir onun bir özelliği de vardı biliyor musun? Sakarya İlahiyat Fakültesi'nde ilk jüri bu jüriydi. >> Aa onu bilmiyordum hocam. Bir kere daha sevindim buna. Ha ilk siz burada ilk siz oldunuz. Doçentlik jürisi olarak sizin jürünüz kurulmuştu. Çok güzel. >> Bu da bir hatıra. Yani ilk kadır olarak söyle. >> Evet. Eee, şimdi daha da etkilendim. Sizinle yeniden bir bilimsel faaliyetle aynı masada olmak benim için güzel.
Eee, şimdi tabii, eee, özgünlük meselesi, özgünlük kelimesi aslında olumlu bir kelime olması nedeniyle hoş bir konu olması lazım, değil mi? Ama bunun bir ekürüsü var. Yani bir arkadaşı var. İntihal. İntihalle birlikte anıldığı için intihalın narına yanmış bir kelime. Hatta dün esprisi de geçti. Bu doçentliğe başvuranlar, kadro almak isteyenler bu özgün yayın meselesiyle çok yüzleşiyorlar. Üstlerine çok gidiliyor bu sıra. Onun için bayağı sevimsiz bir kelime oldu ama eee ben de gayret ettim. Olumlu bir yerden alabilir miyim bunu diye. İnanır mısınız? Olumlu bir yerden almak en azından bizim şartlarımız açısından o kadar da kolay değil. Eee, aslında İsmail Hoca meselenin nicel tarafından bahsetti. Biz nitelik tarafından bahsetmiş olacağız. Özgünlük bu demek. Malumuz olduğu üzere, eee, buradaki eksikliğimiz hani nicel taraftaki kabarıklığımız kadar, eee, çokluğumuz kadar eee, gözükmüyor maalesef. Belki eee, o yüzden birazcık daha sert bir taraftan meseleyi almamız gerekti. Oradan eee hani insanlar sağdan çıkarsa yoldan sola dön denilir. Soldan çıkarsa sağa dön denilir ya. Aynı onun gibi farklı bir vurguyla meseleyi ele almak aslında üniversitenin parçası olan ilahiyatın bir görevi olarak eee meseleyi ele almak durumunda kaldık. Böyle olunca evrensel göndermeleri daha fazla olan bir tebliğle yüz yüze kalacağımızı ifade edelim. Eee, şimdi girişte ihtiyaten bazı şeyler söyleyecektim ama zaman kısıtlı. Sadece birisine değinelim. Pozitif bilimlerle sosyal bilimlerin bilgi üretme süreçlerinin birbirinden farklı olduğuna dair ciddi bir edebiyat oluştu. Son yüzyılda hatta ondan daha öncesinde başlayarak eee bu konuda kimi değerlendirmeler yapıldı ve bunlar da maya tuttu aslında. Kabul etmek lazım. Eee ve bugün biz sosyal bilimlerin ve beşeri bilimlerin pozitif bilimlerden neredeyse tamamen farklı olduğu gibi bir zihapla hareket eder olduk. Aslına bakılırsa bilgi üretmenin şemasında herhangi bir değişiklik yok. Ben bunları unutuyorum tabii. Şu hocam çıktı mı buradan? Yanlış yere bastım.
>> Evet. Şö şöyle yapalım. H eee işin aslına bakarsak şematik açıdan herhangi bir konuda, herhangi bir problemde onu çözmek üzere hareket etmenin şeması, hareket noktaları, durakları çok fazla değişmiyor. Meselemiz bu. Yani bizim aslında ilahiyat fakültelerinde bu şemadan biraz haberdar olmamız gerekiyor. O tartışmalara dilenirse girilebilir. Sosyal bilimler, beşeri bilimlerle pozitif bilimler arasındaki fark hatta sosyal bilimlerle beşeri bilimler arasındaki farklara dair konuşulabilir. Pozitif bilimlere getirilen eleştirilere dair, eleştirilere dair de konuşulabilir. Ama bize lazım olan şu anda daha pratik bir şey. Evrensel olarak bilgiye nasıl bakacağız? Bunu nasıl üreteceğiz? Özgünlük dediğimiz şey aslında bilgiyi üretmekle doğrudan ilgili bir şey. Modern modern akademik yaklaşımda bilgi üretilen bir şeydir. Bilginin üretilen bir şey olması konusunda ilahiyat fakültelerinin hususen de tefsir akademisyenlerinin çok bilinçli olduğu kanaatinde değil. Şimdi bir bilim tanımını birazcık da orta yol ilkesine sadık kılarak, dönüştürerek şu şekilde yaptım. Bir konuda bir yönteme bağlı kalınarak olgusal yaklaşımla gerekçelendirilmiş ve denetlemeye açık biçimde üretilmiş semantik kanaattir ya da bilgidir. Buradaki bilgiye bilgi dememiz bilgi türlerinin farklı olmasından kaynaklanıyor. Hani eee pozitif bilimlere eleştirel yaklaşımın getirdiği sonuçlar eee veya felsefedeki bilgi tanımından da hareket edebilirsiniz. Buradaki bilgi işte gündelik bilgi, dini bilgi, ataların tevarüz ettiğimiz bilgileri vesaire yanında aslında bilimsel bilginin de bir bilgi türü olduğunu söylüyor. Son dönemde biraz istilacı davrandı bu. Son yüzyılda biraz daha istilacı hareket etmiş olabilir ama insan yaşamında öbürleri de neredeyse bilimsel bilgi kadar etkiliydi, etkindi. Buradan bir tevazu çıkarabiliriz ve sosyal ve beşeri bilimlere de tabii eee bir göz kırpmış oluyoruz. Ama buradaki unsurlara iyi dikkat etmek lazım. Ve özellikle en arkasından başlayalım. Üretilmiş bilgi. Üretilmiş bilgi doğal olarak özgün olacak. Yani bir tür doğum yapıyorsunuz. Doğumda yeni bir varlık meydana gelecek. Akademik bakış bilginin tekrarlanmasını bilgi üretme olarak kabul etmiyor. Bilgi kişiyi ne zaman akademisyen yapar? İlk defa bilgiyi ürettiği zaman. Bunun çok havalı bir şey olması gerekmiyor. Çok basit bir konu daha ihtiyaç duyacağımız daha önce kimsenin üretmediği bir bilgi olacak. Aynı zamanda ilk yayın yani bu bilginin üretildiği ilk yayın akademik yayındır. Bunun tekrarna akademik yayın diyemiyoruz. Bunun tekrarına intihal diyoruz veya bunun dışında davranan kişiye intihal yapan kişi diyoruz. Bunun istisnaları üzerine konuşulabilir. Onları geçiyorum. Eee, burada şunu vurgulamak isterim. Tekrar ritüel bir harekettir aslında. Eee, akademik bilgiyle eee, buluşması, uyuşması çok kabil olmayan bir şeydir. Tekrar yani taabbudidir yeri geldiğinde tekrar dinidir. Bilgi ise mesela biz bilgide tekrarı eleştiririz. [homurdanır] Çünkü her seferinde yeni bir şeyle ilerlemeyi bekleriz. İlerleyerek medeniyete katkı sunmayı önemseriz. Bu ilerlemenin biçimi pozitif bilimlerde şöyledir, sosyal bilimlerde böyledir. Bunları konuşabiliriz.
Şimdi özgünlük eee akademik bilginin mahiyetine dair önemli bir karakter. En önemli karakterdir ad mesela Getier diye bir adam var. Edmund Getier diye bu epistemolojide üç sayfalık bir makaleyle eee epistemolojinin 5060 yılını etkilemiş bir kişidir. Kendisi akademisyen. Diğer çalışmaları çok etkili olmamış adamın ama sadece üç sayfalık bir makalesi epistemolojiye bakışı değiştirmiş. Gerekçelendirme üzerinden. Gerekçelendirme üzerinden yaptığı itirazlar bugün bile epistemoloji çalışan herkesi etkiliyor. Zaten yakın zamanlarda vefat etmiş. 2021'de vefat ettiğini zannediyorum. Öte taraftan biz mesela 500 sayfalık bir tez karşımıza gelse jüri olarak bu tezin eee intihalle dolu olduğunu, tekrarla dolu olduğunu söyleyerek reddedebiliyoruz. Buraya iki görsel koydum. Bir görsel iki figür içeriyor. Bu akademik bilgiyle aslında bana sorarsanız geleneksel ilahiyat bilgisinin arasındaki farkı resmeden bir görüntü. Birisi çok havalı, çok karizmatik, çok etkileyici, öbürü çok mütevazı. Hatta şöyle diyelim, zibidi gibi duruyor yanında, değil mi? Ama eee emin olun dünyayı öbürü değiştirmiyor. Dünyayı buradaki bilgi türü değiştiriyor ilginç bir şekilde. Evet. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Yaptığımız tanımdan hareketle özgün bilgiyi nasıl üretiriz meselesini pratikleştirmemiz lazım. Öğrencilerimize, danışmanı olduğumuz tez yapan değil mi? Doktorantlarımıza eee bunları aktarmamız gerekiyor. Bizim bir eğitim seti oluşturamadığımız bu konuda muhakkak bunun üzerinde durulabilir. Hemen dönelim. Özgün bir bilgiyi üretme iddiasıyla bir kere yola çıkılması lazım. Yani kişide gerekiyorsa bir ihtiras nüvesi bulunması lazım. Biliyorsunuz ahlak tanımlanırken mesela şehvet gazap duyguları hemen insanların irite olduğu duygular gibi görünür. Ama neslin devamı için çoğalmak için bunların gerekli olduğu söylenir. Ya bilimde de ihtiras bilgi üretme iddiası insanın aslında bu yolda devamlılığını, bu yoldaki eee yarışta bu yoldaki birikimin çoğalmasını temin eder. Bundan başka bir yol yok. Dolayısıyla öğrencilerimizi belki belki seçerken içinde biraz bilgi üretme ihtirası olan eee insanları akademik akademi dünyasına eee almamız, davet etmemiz gerekiyor. Bunlar önemli hususlar. Nihayet Hazreti Peygamber aleyhisselatu vesselam da hani bizden bir referansta bulunalım. Biraz çizgi dışına çıkalım. Madem bugün sert gidiyoruz. Biraz yumuşatalım. Diyor ki, "İki konuda haset olur. Birisi ilim. Bunu burada kesiyorum. Devam edelim. Eee, bunun iddiasında olan kişi ne yapacak? Okumalarla başlayacak. Bir konu seçecek. Yani hatta konunun altında bir konu seçecek. Çünkü insanlığın bilgi birikimi çok fazla. Buna yöneldikten sonra eee, yeni bir bilgi üreteceği için doğal olarak özgün bilgi üretme güdüsü, itkisi bu adamın konuyu sınırlandırmasını sağlayacak. Çünkü her konuda konuştuğunuzda hiçbir konuda konuşmamış olursunuz. Hiçbir konuda özel bir şey söyleyememiş olursunuz. Dolayısıyla sınırlandırmayı da bize dikte eden aslında özgünlük güdümüz. Devam edelim.
Önceki çalışmalara bakmak durumundasınız. Çünkü önce ne yapıldı da geriye bırakıldı? Ben onu tespit edeyim, bulayım da onu yapayım diye hareket ediyorsunuz. Önceki çalışmalara bakmadan bunu tespit edebilir misiniz? Mümkün değil. Onun için önceki çalışmaları denetlemek, bakmak, ne yaptıklarını raporlamak zorunlu olarak eee özgünlük güdüsü tarafından dikte edilmektedir. Devam ediyoruz. Tabii ki eee bulduğumuz bir gediyi, bir eksikliği problem haline getirmemiz gerekiyor. Bunu bir problem şeklinde ifade etmemiz, sonra buna dair bir çözüm tasarımlamamız lazım. Varsayım dediğimiz şey, problem ve varsayım dediğimiz şey bu. Gördüğünüz gibi bu sürecin hepsi özgünlük motivasyonuyla inşa ediliyor. Devam edelim. Söylediklerimizin uygun bir yöntemle yani kadimeli bir şekilde çözüme kavuşturulması ve bunun olgusal bir zeminde değerlendirilmesi gerekiyor ki ürettiğimiz şeyin özgün olduğunu ispatlayalım. Karşıdakilerini ikna edelim. Değil mi? Bize katılsınlar ya da bizi reddetsinler. Bunun için de kullandığımız dilin bir kere yiğitçe olması lazım. Yiğitçe dil ne demek? Yani biraz daha sanatsallaştırarak anlatmaya çalışıyorum ki akılda kalsın. Yani açık olacaksın neredeyse mümkünse ki benim de çok becerebildiğimi, söyleyebileceğim bir şey bu değil. Bu eee bir ilkokul öğrencisinin anlayacağı tarzda bunu dizayn etmemiz, bu dilimizi yazmamız gerekiyor. Hiçbir şeyi gizlememiz, dolaylı anlatımlara eee edebi anlatımlara aslında o kadar çok başvurmamız gerekiyor. Tabii ki sosyal beşeri bilimlerde bir miktar eser de olması gerekiyor yazdığımız şeylerin. Belki eee kolaylığın eee eseri haline getirmemiz lazım çalışmalarımızı. Tabii ayrılmaz bir parçası. Bilimsel bilginin eee gerekçelendirme ve bu gerekçelendirmenin başkaları tarafından denetlenebilir mahiyette olması. Zaten yürüdüğümüz yol olgusal yani kabullere dayanmayan bir yoldu. Herkesin bizim gezip dolaştığımız gibi gezip dolaşıp ne yaptığımızı denetleyebileceği bir yoldu. Gerekçelendirme de doğal olarak aynı yolda yapıldığı için olgusal diyor. Şimdi az önce mesela Kur'an tasavvurlarından bahsetti. Benim içim gıcıklandı. Biliyorsunuz benim tezim Kur'an tasavvuruyla ilgili. Kur'an tasavvurundan hareketle benim kanaatim, hadi bir tartışma başlatalım. Bir eee objektif zemin yakalama, zemin yakalama anlamında söylüyorum. Bunları hep tartışır insanlar ama eee bir araya bir miktar olsun gelebilme imkanımız çok gözükmüyor. İnançla ilgili hiçbir konuda insanlar aslında bir araya gelmez. Yani şöyle düşünün. Maturidilerle Eşarilerin Kur'an tasavvuru bir mi? Akıl tasavvurları bir inanca yaslandığınız müddetçe eee nesnelliğinden bahsedebileceğiniz, tartışabileceğiniz veya kişiler arası bir eee görece nesnellikten bahsedebileceğiniz bir zemine bile ulaşmak çok zordur. Ha eşar içerisinde biraz tartışabilirsiniz ama biraz sorgulayın. Onların da farklarının olduğunu tasavvur açısından bulacaksınız ve bundan nihai olarak kaçma imkanımız söz konusu değil. Buna dair devamında bazı şeyler söyleyeceğim. Hocam 10 dakika kaldığında bir >> 5 dakikanız var. >> Oo çok kötü oldu. Evet buraları atlıyorum o zaman. Bu e şimdi ben yani özetlemeye çalıştım. Bunları okumayacağım. Niye diyeceksiniz? Çok zaman alacak. Bizim tezlerimizden tespit edebildiğim temel eksiklikler en başat şeylerinden birisi. Mesela şeri düşünce dışında başka bir düşünce tasavvurumuz yok bizim. Yani diğerini seküler buluyoruz. Eee, reddediyoruz. Peşinen reddediyoruz. Ama aslında ona katılmış oluyoruz. Çünkü varlıkta şeri olmayan bir alanı e kabul etmiş oluyorsunuz. Bunu Müslüman kabul eder mi? Olgusal bakışı biz lanetliyoruz. Onu seküler diye itham ediyoruz. Hatta dedim ya zibidice buluyoruz. Tabii bunda kendisini akademisyen gibi gösteren ama bunu ne kadar hak ettiği eee tartışılan insanların söylem biçimleri etkili oluyor. Onu söyleyeyim. Aslında ilahiyat camiasında kimse şeri düşünce dışında bir düşünce düzleminde hareket edemiyor. Herkesin ezberi aynı. Yani tarihselciler var, gelenekselciler var, değil mi? Klasik modernistler var. Belki İsmail hocam ona kızacak. Şunlar var, bunlar var. Ama hepsinin derdi eee şeriatı bir an önce hakim kılmak. Şeri düşünce dışında herhangi bir düzlem eee içinde kendimizi görmüyoruz. Şeri dışındaki her şeyi dini olana karşıt olarak algılıyoruz. Olgusal olanı dediğim gibi din dışı kabul ediyoruz. Ki bu aslında eee seküler düşünceye tabi olmaktan başka bir şey değil. Çünkü biz varlıkta başka bir alan görmüyoruz. Yaratılan da bunun dışında bir şey olmaz. Eee yani şöyle diyelim eee ilahın öngördüğünün dışında bir eee durum söz konusu olamaz. Var olana da hayır vardır. Vakii olan da var olandır. Bunların üzerinde düşünmek lazım. Özgünlük problemimizin temel nedeni bizzat burayı da sert söyleyelim. Biz danışman hocaların eee formasyon eksikliğimizdir. Öğrencilerden önce danışman hocalarımız formasyon eksikliğidir. Bunu bazı söylem biçimlerimizden söylem analizi yaparak ortaya koyalım. Mesela çalışacak konu kalmadı ifadesi doğrudan hazır konularla hareket eden, problem bulmayı bilmeyen, değil mi? Eee kendinden önceki çalışmaları değerlendirip onların açıklarını problematik okumaları, sistematik okumaları neticesinde tespit edemeyen akademisyenin sözüdür. Olabilir. Yani uygun bakış açısıyla daha önce defalarca çalışılmış konularda hiç kimsenin üretmediği, üretemediği bilgiyi üretme imkanına sahip olabiliriz. Ayrıca şöyle bazı söylemler var. Bunların örneklerini görüyorsunuz. Biz aslında özgürlük probleminin farkındayız. Yani akademik bilgi nasıl üretilir problemi yaşadığımızın farkındayız. Bu da bazı söylem biçimlerimize yansıyor. Mesela öğrenciyi eleştirirken jüri olduğumuzda sen ayetleri ve hadisleri alt alta yazmaktan başka bir şey yapmamışsın diyoruz. Yazdığın bu çalışma şimdi çalışmada sen ne söyledin diyoruz. Bunlardan biraz daha alttakilerden okuyayım. Sen bu çalışmada tek bir soru sormamışsın diyoruz. Bununla ilgili aslında yapılacak çok espriler var ama zamanımız yok. Eee, devam edelim. Bu test ancak olanı nakletmek bakımından başarılı bulabilir. Bulunabilir diyoruz. Ama bu durum bize neyi gösteriyor? Danışmanlarımızın konuyu fark etseler de bunu kavramsallaştıracak, formülleştirecek bir yeterliliğe ulaşamadığını, bu konuda mesai harcamadıklarını gösteriyor [homurdanır] ve bunu bir eğitim setine dönüştürüp öğrencilerine nesilden nesile aktaramadıklarını gösteriyor. Eee, bizim az önce de ara ara bahsettiğim gibi çeşitli kafa karışıklıklarımız, duygusal engellerimiz var. Bu konuda ilahiyat fakültelerinin kurulma amacı da tam tasvir etmeye çalıştığım şey içindi. Medreseler vardı. Aslında bu vazifeyi yapıyorlardı. Niye ilahiyat fakültelerine Osmanlı geç döneminde ihtiyaç duyuldu? Çünkü oryantalizm diye bir gerçeklik vardı. Bilgiyi bizim üretmediğimiz şekilde üretiyorlardı ve güvenli olmayan ellerde bu bilgi üretiliyordu ve kolonyal amaçlarla kullanıyorlardı. Bak ne kadar maddi, ne kadar açık, ne kadar net. Demek ki buradan bizim bir ihtiyacımız var. Kapatmamız gereken bir ihtiyacımız var dediler. Eee ilahiyat fakültelerinin temellerini attılar fakat medresenin direnciyle karşılaştılar. Biz bu dirençle tam 100 yıldır uğraşıyoruz. Son dönemde ilahiyat fakültelerinin adlarını değiştirmekten tutun programlarına müdahale etmeye, tarih bazlı derslerin adlarının kaldırılmasına varıncaya kadar birçok mücadele biçimi, bürokrasiye hakim olan zihniyet aslında ilahiyat fakültelerinin kuruluş amacına ters hareket ediyordu. Son dönemde ilahiyat fakülteleri dışında kimi birimler gerçekten öğrencilerimize hizmet veriyor. Kendilerine teşekkür ediyoruz ama gidiyor ilahiyattaki hocalar da orada eee o faaliyetlere katılıyorlar. Hizmetlerine devam ediyorlar. Özellikle İstanbul merkezde bu işlerin çok iyi yürüdüğünü biliyorum. Kendilerine de teşekkür ediyoruz. Bize öğrenci yetiştiriyorlar. Dehşet Arapça öğretiyorlar vesaire.
>> Evet. Teşekkür ederiz. >> Evet hocam burayı bitireceğim. >> Peki. >> Yani hiç hiç yolu yok. Bu lazım çünkü buranın anlamı gibi düşünüyorum ben. Eee, şimdi aslında biz kolay olana, zihnimizin yatkın olduğuna kaçıyoruz. Kendimizi yapmamız gerekene zorlamıyoruz. Hani 2ü yaşındaki çocukların elinden babaları tutar. Bir bıraktığında çocuk yokuş aşağı doğru döner hemen. Aynı onun gibi. Çocuksu bir hareket içerisindeyiz. Eksikliklerimizi tespit etmiyoruz. Derdimize çare, tespit edip de çare aramıyoruz. Şimdi ilahiyat fakültelerinin aslında üç ya da iki temel eee görevi icra ettiğini söylememiz lazım. Birincisi İslami ilimlerin geleneksel perspektifinde dini bilgi üretmek, yaymak ve din görevlisi yetiştirmek. Bunu zaten medreseler de yapıyordu. Buna ek olarak bunu reddetmiyoruz. Hatta belki en önemli vazifemiz bile sayabiliriz. Ama buna altyapı inşa edecek şekilde, zihniyet inşa edeceğimiz şekilde tarihi yaklaşım biçimiyle başta İslami ilimler birikimi olmak üzere Müslüman kültürün her türlü üretiminin hem geçmişini hem de bugününü tasvir etmek, gelişimini takip etmek vesaire vesaire. Bunu biliyorsunuz. Bunun iki ayrı mahiyete delalet ettiğini söyleyebiliriz. Zor bir görev. İki ayrı formasyonu taşımak gibi bir şey bu. Bu bunu yerine getirmek ama bir şekilde bizim görevimiz. Geleneksel yapısı içinde İslami ilimler temel kabullere dayalı biçimde işlettiği usul ve kaideler içinde normatif şeri nitelikli bilgi üretir. Çoğu kez mevcut birikime aktarır ve otorite telakkisiyle hareket eder. Savunmacıdır. Doğrulamayı daha çok işletir. Mantıksal denetleme de vardır. Özgünlük temel kabulleri desteklerse makbuldür. Aksi bidattir. Özgünlük temel bir varolu ololuş şartı değildir. Manevi güç sunar. Alimler ve onların etrafında kitleler üretir. Amele dönüktür. Elbette bu çok gereklidir. Siyaset bu birikimi toplum ya da cemaat inşasında kullanabilir. Bakın burası çok önemli. Hangi bilgi türü ne işe yarıyor meselesi de önemli. İkincisi yani bizim vurguladığımız doktora ve doçentlik düzeyinde yoğunlaşmamızı gerektiren ikinci bilgi türü ise akademik yaklaşım tarihi merkezi faaliyet gösterir. Olgusal bakışa uygun raporlama, yorumlama, olgusal verilere dayalı ve mantıksal tutarlılık denetlemesi yapar. Temel konusu İslami ilimlerin tabiatı, terminolojik yapısı, zihniyetler, bunların tarihi gelişimi ve gidişatıdır. Tanımlayıcıdır. Yanlışlamayı etkin kullanır. Özgün olmayan üretimler kabul edilmez. Maddi güç sunar. İslami ilimler üzerinde yer yer çözücü etki yapabilir. Azınlık üretir. Teoriktir. Azınlık üretir. Teoriktir. Siyaset stratejik ve lojistik etki açısından kullanılabilir. Kullanır. Yani lojistik açıdan kullanması bilgenin de ayrıca bir mal gibi eee burayı biraz vurguladım yanlış anlaşılmasın bir mal gibi eee değerlik kabul edilmesinden kaynaklanır. Zaten sömürgeciler bunu yaptılar. Hocam alim ve akademisyen ayrımına değindi. Ben bu ayrımın kesinlikle yapılması gerektiğini ama birbirini naksedecek şekilde hayata geçirilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Yani alim özgün bilgi üretmek zorunda değil. Mevcut bilgi birikimini bilir. Gerekirse yorumlar olaylara uygular uyarlar. Yoluna devam eder. Eee karizmatik bir etkisi vardır. Toplumun dönüşümünde çok etkilidir. Lazımdır bu tipteki insanlar. Ama akademisyen çok mütevazıdır. Ha bilinen tersine sadece ürettiği konusunda iddiası vardır. Mesela bir lisans talebesi çok basit bir konuda bir bilgi üretebilir ve ona 40 yıllık profesör muhtaç olabilir ve onu dipnotunda göstermek zorunda kalabilir. İddiası sadece o ürettiği bilgiyle ilgilidir ama ihtiyaç duyudur.
>> Evet. >> Selim hoca biraz fazla geçtik yalnız. >> Tamam hocam. Eee, şunları da göstereyim o zaman. Nasıl olsa gerisi okunur. Teşekkür ediyorum. >> Ben de teşekkür ediyorum. >> Kusurunuza bakmayın. >> Evet. Çok güzel. Teşekkür ediyorum. Var olsun. >> Sağ olun.
Şimdi ise eee Profesör Doktor Serim Türcan hocamızın tebliğini müzakere etmek üzere İNE Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'en Doçent Doktor Harun Bekiroğlu'nu davet ediyoruz. Buyursunlar efendim.
>> Eee, [homurdanır] kıymetli hazırun, eee akademik çalışmalarım süresince ve ilmi araştır araştırmalarımda kendisinden pek çok usul, pek çok yöntem öğrenmiş olduğum ve istifade etmiş olduğum eee Profesör Doktor Selim Türcan'ın Türkiye'de akademi, akademik tefsir çalışmalarında özgünlük meselesi başlıklı tebliğini dinlemiş olduk. Eee, ben birkaç hususa işaret edip sözlerimi bitirmek istiyorum. Şimdi özgünlük diyoruz. Özgünlüğün bir gerekli ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Bununla ilgili tartışmalarda özgünlük kelimesini sürekli kullanıyoruz. Özgünlük kelimesinin kökeni ile ilgili mesela kubbe altı misalli sözlükte erişebileceğimiz malumatlar kelimenin yapısı ile ilgili bazı tartışmaları da günyüzüne çıkarıyor. Özgün kelimesi sıfat olup başına geldiği bir ismi niteler ya da onu belirtir. Mesela özgün fikir, özgün eser, özgün tasarım, özgün makale örneklerinde olduğu gibi kendisinden sonra gelen bir ismin önüne gelerek onun niteliğini açıkladığını ifade eder. Özgün kelimesinin kökeni öz artı gün ya da özgü artı ne şeklinde olabilir. Değineceğim birazdan. Bu şekliyle yeni kendisine has nitelikleri olan orijinal manalarına gelmektedir. Geçişsiz haline kaynaklık eden özgünleşmek. Özgünleşmek mastarı özgün duruma gelmek demektir ki isim hali olan özgün de özgün olma durumu. Orijinallik orijinalite manasına geliyor. Yalnız şöyle bir durum var. Türkçede isimden isim yapan bir gü eki yok. Hani özgü olması mümkün değil bu kelimenin. Bazı dilcilere göre eski Türkçede çok az eee öz artı gü şeklinde gü ekiyile yapılan eee bir iki örnek olduğu için bu yanlış türetme sayılamaz. Ancak Türkçede gın ve gun ekiyile yapılmış bir isim türetilmesi mevzu bahis değil. Bu nereden geldi? Özgün kelimesi ilk kez 1930'lu yıllarda dil devrimiyle ortaya çıkmış. Özgün son Osmanlı aydınlarının bilim dili olarak etkisinde kaldığı Fransızcadaki orijin harfleri söylemek istiyorum. Origine kelimesinden başı Türkçe sonu Fransızca olarak türetilmiş. Yayın kanaat böyle. Nişanyana göre batı dillerindeki original yani orijinal kelimesini karşılamak amacıyla asli taklit olmayan anlamında bir kelime öğretilmiştir. İlk elimizdeki kaynak 26 Eylül 1935 3. Dil Bayramında yayınlanan Türkçeye cep kılavuzu adlı eser. Burada öztürkçe karşılıklar bulunmaya çalışılıyor ve bunlar da Osmanlıca kelimelerin karşılığı olarak önümüze geliyor. Şimdi verilere baktığımızda öz ayrı bir şekilde alınıyor. Özgün ayrı alınıyor. Öz dediğinde lüp, cevher, nefs, künh, zat ve gavamiz kelimelerinin karşılığıymış. 1935'te özgüne geldiğimizde müsaadenizle okuyacağım burayı şöyle yazılmış. Özgün eşittir asli virgül mümtaz. O da eşittir orijinal. Çünkü sözlüğün girişinde eee ikinci olarak Fransızcalarında yazmayı uygun gördük diyor. Özgün, asli, mümtaz, orijinal. Şimdi asli makale, asli fikir, asli kitap gibi düşünelim. Mümtazla birleştirelim. Mümtaz makale, mümtaz kitap, mümtaz fikir. Eee, bir de orijinallik karşımıza geliyor. Hemen altında özgünlük kelimesi de var. Ona da asliyet, mümtaziyet demiş. Şimdi özgün kelimesinin zıddı olarak intihal kelimesini esas alıyoruz. İntihalin zıbbdı da asalet olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bir kişinin kendisine ait olan ve aynı zamanda temayüz eden fikirleri derlediği çalışmaları anlaşılabilir. Burada esasen eee hani tamamlayıp bitireceğim bu kısmı. Günümüzde eee Arapça makalelerde asaletül bahti diye gördüğümüz eee çalışmayı öne çıkan, gerekli kıran, diğerlerinden ayıran, temayüz ettiği özellikler şeklinde kelime hala kullanılıyor. Asaletül bas ifadesinde hala kullanılıyor. Burada dikkat çekmeye çalışacağım. Elbette hocamızın işaret ettiği pek çok husus var. Eee, bizim ilmi anlayışımızda, eee, bir makaleyi gönderiyoruz ki az önce ben İsmail hocama tekrar teşekkür ediyorum. Zihnimdeki önemli bir soruyu cevapladı. Ben 2000'den önce hakemlik müessesesi ile ilgili olan kısmı vurgulamak istiyorum. Bu konuda benim endişelerim vardı ve eee bunu belgelediği için de hocama teşekkür ediyorum. Okuduğumuz makalelerin pek çoğu aslında hakemlik sürecinden geçmedi. İkinci sorumuz şu: Bir makalenin eee bilimsel olduğuna dair üç kişi olması gerektiğine kim karar verdi? Geçtik. Eee diğer soru. Editörler neye göre seçiliyor? Hakemi doçent olan profesör makale ben de editörlük yaptığım için Ali hocam da burada rahat konuşuyoruz. Profesör hocamızın makalesi geldiğinde editör olduğumda onu ben unvan olarak onu karşılayabilecek ve aynı alanda yazı yazmış eee kişileri arama motorundan bularak ya da YÖK eee akademiden bularak tayin ediyorum. E dolayısıyla doktora öğretim üyesine atamıyoruz. İyi de editör neye göre belirleniyor bugün? Eee hani ben göreve gelmem sürecim şöyle olmuştu. eee dekan hocamız çağırdı. Sen bu işi yürüt diye beni görevlendirdi. E bütün bunlarla ilgili ana kriterleri kimden alıyoruz? Scopus'tan alıyoruz. Şimdi Elsyver dediğimiz bir şirket aslında ticari şirket. Eee Science Direct dediğimiz yahut da Scopus dediğimiz birimler bu şirketin ticari faaliyetinin altı. Muhterem hocalarıma özellikle vakitleri olduğunda bakmalarını öneririm. Şimdi Scopus dediğimiz kelimenin kökeni nedir? Aradığınızda ben de tekrar baktım. Şimdi Yunancada bunun gözetlemek anlamındaki Scopus'tan geldiği düşünülüyor. Ama esasen Elyber şirketinin arka planına baktığımızda Scopus Kudüs'te bulunan bir tepedir ve İbrani Üniversitesi o tepenin üzerinde yapılarak bilim ve ilime eee mesaj verip geleceği kurtaracak bir simge olarak belirlendi. Scopus bugün yazdığınızda Cebelül Meşayih diye dinler tarihi hocalarımızın bildiği Kudüs'teki bir dağı gösteriyor. İşgal altında İngilizlerin ele geçirdiği siyonistlerin de onlardan alarak İbrani Üniversitesi'nin yaptığı yer ve İbrani Üniversitesi de malumunuz esasen siyonizmin ana mantalitesini kuran birim. Şimdi biz eee elbette çalışmalarımızın bir veri tabanına erişmesini sağlamak durumundayız. Ben 2021'de hani ilahiyat araştırmalarında veri tabanı eserini Talip Tuğrul hocamızla birlikte neşrettiğimizde bu ihtiyaçla Selim hocamın işaret etmeyi ettiği mesele açısından eee yazdık. Yani yazdıklarımız bir katkı sağlamalı. Tekrar etmemeli. E bir ürün ortaya koymalı ve insanlar erişebilip bunu mukayese edip reddiye yazabilmeli, değerlendirebilmeli, istifade edebilmeli, açık olmalı. İyi de bunu belirleyen kim? Bunun temel ölçütlerini belirleyen kim? Yani bizim eee şu anda örnek az önce tebliğlerini sunan hocalarımız Elsyver'da taranmadığı için yaptıkları çalışmalar değersiz middir mi diyeceğiz. Burada akademik ölçüleri kim belirliyor? Kendimize ait olan kriterlerle mi başkaları tarafından belirlenen kriterler mi? Kendi kültürümüzden gelen ama ilmi hassasiyete dayalı kriterler mi? Yoksa dışarıdan ithal eee gelen usullerle mi? Son cümle olarak söyleyeyim. Özgün kelimesi nasıl? Osmanlıca bir kelimenin dil devrimiyle dayatmasıyla karşımıza çıktıysa bugün de pek çok akademik usulün eee dayatma şeklinde aslında olduğunu söylememiz gerekiyor ve bununla da yüzleşmek gerekiyor. Biz yine TR dizinin üzerinden yahut da benzer eee erişim, denetlenebilirlik, şeffaflık, mukayese edilik, reddedilebilirlik, bütün bunları gerçekleştirelim. Ancak eee yapabileceğimiz şey bize ait olsun diye ben sözlerimi tamamlamak istiyorum. E muhterem hocama, değerli oturum başkanımıza ve katılımcı misafirlerimize saygılarımı arz ediyorum. Sağ olun.
>> Biz de değerli hocamıza, eee, Doçent Doktor Harun Bekiroğlu'na teşekkür ediyorum. Ben de şurada bir iki kelime söylemek istiyorum. Tefsir alanında çalışan bir araştırmacı bir taraftan geçmişte oluşmuş zengin ilmi mirası iyi tanıyacak ve ondan sonra gereği gibi de ondan yararlanacak. Diğer taraftan ise sadece önceki görüşleri aktarmakla yetinmeyip konuya yeni bir bakış açısı, farklı bir yöntem ve yeni bir katkı sunmalıdır. Asıl güçlük nerede? Bu iki görevi dengeli bir şekilde yerine getirebilmektedir. Yani araştırmacı ne geleceği ihmal etmeli ne de geleneği sadece tekrar etmekle yetirmelidir. Bu sebeple klasik birikime bağlı kalırken aynı zamanda alana yeni ve nitelikli katkılar sunabilmek akademik tefsir çalışmalarının en önemli sınamalarından biri olarak ortaya çıkmaktadır diyorum ve hepinize teşekkür ediyorum. Hocalarıma tekrar teşekkür ediyorum ve belgelerinizi sunayım ve size selametle diyeyim. Buyurun. Ben de Haruna çok güzel hak etmediğim güzellikte sözler için teşekkür ederiz.
>> Her ikinize de teşekkür ediyoruz. Şimdi ise üçüncü oturumu eee bu arada şunu söylemekte fayda var. Ben oturum başkanı olarak bu oturumda bulunan tebliğleri Bayram Hoca'dan istedim ve göz attım, inceledim. Yani elhamdülillah üç tebliği de güzel buldum. Yazanlardan Allah razı olsun diyorum. Şimdi ise 3ünc tebliğ sahibi Profesör Doktor Mustafa Karagöz hocamız. Tebliğin konusu Türkiye'de tefsir çalışmalarında terminoloji, literatür ve tekrar sorunu. Hocamız Erciyes Üniversitesi'nden. Buyursunlar Mustafa Hocam. Şimdi ise bu tebliği müzakere etmek için İbn Hadun Üniversitesi'nden Doçent Doktor Zakir Demir hocamızı davet ediyoruz. Evet hocam hoş geldiniz. On Tamam. Evet. Teşekkür ederim. >> Teşekkür ederim hocam. >> Eee, değerli hocalarım, sevgili öğrenciler ve kıymetli katılımcılar. Eee, tebliğ konum, tefsil çalışmalarında terminoloji, literatür ve tekrar sorunu. Eee, öncelikle şunu söyleyeyim. Eee, şöyle demek belki daha doğru. Yani maksadımı ifade etmek için söyleyeyim. Tekrar eden terminoloji ve literatür sorunu. Yani burada herhangi bir sorunu eee bireysel olarak bir yerde geçen sorunu ele almaktan ziyade eee belli kaynaklarda tekrar eden ve yerleşik hale gelen meseleleri ele almaya çalıştım. Eee tabii sorunlar sadece bu tebliğ çerçevesinde eee ele alacağım sorunlardan ibaret değil. Doğal olarak oldukça geniş bir eee literatürümüz var. İsmail hocam ilk tebliğde bunları detaylı olarak anlattı. Nice nicelik olarak. Dolayısıyla tabii çok geniş bir eee literatür olduğu için ister istemez sorunlarımız da fazla. Eee, ben birazcık örnek kabilinden eee bazı konulara değineceğim. Tabii bu eleştirel çalışmaların şöyle bir eee riski de var. Eee hani hiç olumluyu görmüyor muyuz gibi bir eleştiriye doğal olarak eee maruz kalabiliriz. Onun dışında eleştiri sahibin hakkında olumsuz bir intiba bazen olabiliyor. Eee, buna da şahit olabiliyoruz. Mevcut sorunların tamamı dile getirildi mi şeklinde doğal olarak burada da benim bildirimle ilgili eee diğer hocalarımız, dinleyenler ya bak böyle daha önemli bir sorun var. Bu sonu, sorunu niye es geçtiniz gibi zihinlerinden geçirebilir veya sorabilirler. Dolayısıyla mevcut sorunların tamamını dile getirme gibi bir iddiamız zaten yok. Bir diğer şey de eleştiri yapanların da hata yapma ihtimali. Yani bu dört mesele aslında tebliğ hazırlarken zihnimdeki eee kaygılar eee olarak da ifade edebilirim. Tabii hani ne diyelim? Kader bize bu rolü bişti ya da Bayram hocam aradığında ya ben böyle bir şey yapabilirim dedim. Eee dolayısıyla işin içine girdik. Tabii burada şöyle bir şey daha var. Yani mesela bizim işte rivayet dirayet ayırımı meselesi yaklaşık bir 20 yıldır Türkiye'de eleş yani en azından tam eee literatürü karşılaşmadığına dair eleştiriler var veya bu rivayet dirayet ayrımının tasnifiyle alt başlıklarıyla ilgili sorunlara dikkat çekilen çalışmalar var. Mesela o konuya girmedim. Muhammed hocamızın da eee o konuda bir makalesi var. Kur'an'ın Kur'an'la tefsirine mesela rivayet tefsir olarak düşünülebilir mi diye. Çünkü bu artık belli bir eee yer etti diyebiliriz. O yüzden o tür meseleleri geçmeye çalıştım. Mesela Vücuh ve Nezir. Nezir tariflerinde çok büyük bir eee sıkıntı var. E bu da az çok yerleşik hale geldi, düzeltildi diye düşünüyorum. Dolayısıyla bazı konuları geçtim. Tabii benim eee şöyle bir eee dezavantaj daha var. Bazı başlıkları daha önce değindiğim konulardan eee oluşuyor. Hani bir önceki tebliğde özgünlük olunca eee özgün olmayan meseleler var gibi düşünülebilir. Bunlara yer vermemin nedeni şu. Ya bir farkındalık oluşmadığını gördüm. Yani bir bazı konularda farkındalık oluşması için de tekrar etmek gerekiyor. Eee bir de tabii şöyle bir durum var. Hani mesele tefsir ilminin eee işte literatür, metodoloji ve tekrar sorunu olduğu takdirde e benim de bu konuyla işte haspel kader çalışmalarım olduğu için doğal olarak o çalışmalarımdan buraya eee alıntılar yapmış oldum. Ya bunun da hoşgörüyle karşılaca karşılayacağınızı düşünüyorum. Şimdi 8kiz eee alt başlığımız var. Eee Razi'nin tefsiri ile ilgili bildiğiniz üzere her şey var ama tefsir yok. Ya da tefsirden başka her şey var şeklinde bir klişe genelde eee tekrar ediyor. Yani biz lisans döneminden itibaren okuduğumuz kitaplarda bunu hep gördük. Ha bu klişe tamamen böyle mi veya buna hiç kimse eleştirmemiş mi? Son yıllara kadar bunun üzerine doğru dürüst pek eee değinilmedi. Onunla ilgili konuşacağım. İlmi tefsir tarifinin Emin El Huli'den aktarılması ikinci ele aldığım husus bu. Bilimsel tefsiri Şatibi'den daha önce eleştiren Tufi ve Ebu Hayyan olduğuna dikkat çekeceğim. Eee, bir diğer konu istibdat eleştirisinden ilmi tefsir payesine şeklinde bir başlık. Aslında burada eee, konuyu bilen hocalarımız da bilirler. Tabayül İstiddat adlı eserle ilgili bilimsel tefsirin örneği midir, değil midir? Eee, bununla ilgili bir diğer konu birazcık aslında kıraat alanına da geçiyoruz. Vakfı caiz tanımıyla ilgili vakfın evla oluşu kaydının tahlil ve tenkidi üzerinde duracağız. Eee Mushaflardaki kaf durağı yani kaf sembolünün arka planı ve mahiyeti. Eee son iki konumuz da Edirnev biliyorsunuz tabakat müfessirin müellifi 67 tane farklı şekilde bu isim yazılıyor maalesef. Bununla ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Ve son olarak da Pench BD yine bir tabakaatül müfessirin müellifi. O konu üzerinde durup eee inşallah tamamlamaya çalışacağız. Şimdi Razi'nin tefsirinde her şey var ama tefsir yok. Fihi küllü şeyin illet tefsir ifadesi biliyorsunuz. Yani bu tabii bir konuyu bilmeyenler açısından önyargı oluşturuyor. Yani gerçekten de acaba Razi'nin tefsirinde tefsir dışında hiçbir şey yok mu şeklinde. Tabii bütün hocalarımızın malumudur. Bu haksız eee bir eleştiri veya haddi aşan ya da mübalağa içeren bir eleştiri. Bildiğimiz kadarıyla bunu ilk olarak tabii Ebu Hayyan dile getirmiş tefsirinde. Fakat Ebu Hayyan şöyle bir ifade kullanıyor. Tenkitte aşırı giden bazı alimlerin Razi tefsirinde tefsiri hakkında onda tefsir dışında her şey var dediği nakledilmiştir diyor. Dolayısıyla yani Ebu Hayyam burada bu sözü eleştirmiyor ama üslubu katılmadığını gösteriyor. Çünkü tenkitte aşırı giden elmütetrifin kelimesini kullanmış. Bu şekilde aktarıyor. Fakat ilginç olan eee Ebu Hayya'nın bu değerlendirmesi eee Süyuti'de mesela o müteetarrifin kelimesi yok. Bazıları böyle demiştir şeklinde aktarıyor. Eee Taşköprüizadeye aynı şekilde geçiyor. Katip Çelebi'ye aynı şekilde geçiyor. E bizim tabii Türkçe eee literatürde e burada işte bazı hocalarımızdan alıntılar yaptım. Bu eleştirinin doğru olmadığını ifade ediyorlar. İşte Ömer Nasuyu bilmem. Halbuki böyle bir iddia doğru değildir mesela demiş. İsmail Çalışkan hocamız tek bir celsede bir eseri mahkum etmekten kaçınmak gerekir. İşte Ali Turgut merhum hocamız bu bilgiler bir ihtiyaç ve zaruretten kaynaklanmıştır. Yani Razinin her konuya temas etmesi.
O dönemin ilmi anlayışına göre şeklinde bir değerlendirme yapıyor. Saliha Turcan hanımefendinin kelamcı kimliğini tefsir sürecine bilinçli olarak taşımasının bir sonucu ve özgün bir metodolojik tercih olarak söylüyor Mustafa Öztürk hocamız da tabii burada şeyi geçtim. Eee atladım. Ebu Hayyan isim vermiyor. Bu her şey tefsir dışında her şey vardır sözünün kime ait olduğuyla ilgili. Bu sözün kime ait olduğunu biz Süpkiden öğreniyoruz. Süpki tabakatü tabakat adlı eserinde Safediye bunu soruyor. Safedi de bu sözün birazcık haddi açtığını doğrusunun fihi küllü şey ve tefsir yani tefsir de var ama başka birçok tefsir dışında konulara da değinildiğini söyleyerek düzeltiyor. Mustafa Öztürk hocamız da burada Süpki'yi haklı görüyor ve bu kilişeyi hem Razi'nin hem de İbn Teymiye ve Ebu Hayya'nın tefsir anlayışı açısından değerlendiriyor.
Şimdi dolayısıyla aslında Ebu Hayya'nın söylediği bir ifade yukarıda üstünü çizdiğim kısım çıkarılarak Suyuti, Taşköprüyü, Katip Çelebi, Zehebi en son kanalıyla bize geliyor ve Türkçe literatürde de bu şekilde genelde aktarılıyor. Ha peki biz bu değerlendirmeyi yok mu sayacağız? Yani şöyle bir önerimiz var burada. Süpki'nin tash ettiği şekliyle yani evet tefsir dışı birçok konuya girmiştir ama tefsirde Razi'nin eserinde vardır. Yani Razinin tefsirinde tefsir dışında her şey var demek oldukça abartılı bir ifade.
İkinci bir değindiğim şey tekrar sorunu. Tabii son yıllarda bu konu birazcık daha düzeltildi diyebiliriz. İlmi tefsirin ya da bilimsel tefsir olarak adlandırılan Kur'an-ı Kerim'in bilimsel verilerle tefsir edilmesi olgusunun Eminel Huli'den aktarılması. Peki burada nasıl bir sıkıntı var? Bence yöntemsel bir sıkıntı var. Çünkü Eminel Huli ilmi tefsire karşı çıkan biri. Yani ilmi tefsirle ilgili bir çalışma yapıyorsak, bilimsel tefsirle ilgili, ona karşı olan birisinin tarifini almamız, doğrudan hiçbir şekilde değerlendirme yapmadan almamız çok isabetli değil. Kaldı ki tarifin kendi içinde de bazı sıkıntılar var. Yani hem burada yöntem açısından bu tarifi kullanmak çok isabetli değil. Hem de tarifin bu olguyu ne şekilde yansıttığı da birazcık sıkıntılı.
Şöyle diyor Emin Huli. Bilimsel terimleri Kur'an ibarelerine hakem kılan ve onlardan çeşitli bilimsel ve felsefi görüşleri çıkarmaya çalışan bir tefsir. Yani burada işte yuhakki kelimesi tabii farklı şekillerde de Türkçe eden hocalarımız olmuş ama bence en doğrusu hakem kılan. Yani bilimsel terimleri Kur'an ibarelerine hakem kılan dediğimiz zaman burada bir sıkıntı ortaya çıkıyor. İkinci kısmı da çeşitli bilimsel ve felsefi görüşleri Kur'an'dan çıkarmak. Bu da realite ile çok örtüşen bir şey değil. Evet. Zehebi Emin El Huli'nin tarifini aktarmış. Merhum İsmail Cerrahoğlu hocamız şöyle bir tarif yapıyor. Kur'an ibarelerindeki ilmi ıstilahları, tefsir ve oradan çeşitli ilim ve felsefi görüşleri istihral eden bir tefsir nevi.
Celal hocamız da buna benzer bir tarif yapıyor. Tabii bu tarif son dönemde eleştirilmiştir dedim. İşte Veysel Gülüce, Cer hocamız yine bir 2009'da Kur'an ve Tefsir Akademisi'deki bildirisinde bunu o tariften vazgeçtiğini söyledi. Yine Ahmet Akbaş, Ercan Şen bu tarifleri eleştirdi. Sonuçta yani ilmi tefsirle ilgili bir tarif yapıyorsak bu ilmi tefsire karşı çıkan birinin tarifi yerine daha doğru bir tarif yapmak isabetli olur diye düşünüyorum.
Bir diğer konu bilimsel tefsiri Şatibi'den daha önce genelde hani ilk sistematik eleştiriyi yapan Şatibi denir. Ve bu şekilde aktarılır. Fakat Şatibi'den daha önce de ilmi tefsiri eleştiren Tufi ve Ebu Hayyan'ın olduğunu görüyoruz. E bu tekrarın da en azından bu şekilde Tufi ve Ebu Hayya'nın da bu eleştirenler listesine eklenmesi şeklinde düzeltilebileceğini söyleyebilirim.
Şimdi bir diğer konu bu Kevakibi'nin Tabayülü İstibdat adlı eseri. Şimdi yani akademiye başlamadan önce, ilahiyattan önce de işte Abdülhamit döneminde ben ilgi duyduğum için birçok kitap okudum. İstibdat kelimesini önceden de manasını az çok bilirdim. Tabii tefsirle uğraşmaya başladığımızda hep ilmi tefsir kaynakları arasında bu kitabın da adı geçiyor. Tabayül istibdat. Ama hep şunu merak ettiğim ya ne alakası var istibdatla acaba başka bir manada mı kullanılıyor diye. İslam'da tesadüfen bu kitaba denk gelmiştim bir tarihte baktım içeriği tefsirle ilgili bir şey değil bu kitap. Sonuçta tırnak içinde Abdülhamit döneminin istibdat anlayışını eleştiren bir kitap. E şimdi burada Zehebi buna böyle bir paye vermiş tabiri caizse. Fakat daha sonra işte İsmail Cerroğlu hocamız olsun, Celal Kırca hocamız olsun sanki bu kitabın ilmi tefsirle ilgiliymiş gibi aktardıklarını görüyoruz. Burada işte diğer çalışmalardan da örnek veriyorum. Halbuki bir kitap bir istibdat eleştirisidir. Tırnak içinde tabii ben katılmıyorum. O ayrı bir şey. Dolayısıyla belki şu söylenebilir ya ikiü sayfa bazı ayetlerle ilgili Kur'an'ın işte bugünkü bilime işaret ettiğine dair şeyler söylüyor. Bu yok değil. Dolayısıyla bu kitabın yani eğer hakkı verilecekse bu şekilde verilmesi gerekir.
Son olarak Edirnevi ile Pençpi hakkında birkaç şey söyleyerek konuyu toparlamış olalım. Edirnev Osmanlı alimlerinden işte 11. yüzyılda hicri tabakatül müfessirin adlı bir eser yazıyor. Fakat bu Edinevinin nispesi bizim kitaplarda, Türkçe kaynaklarda Ednevi, Adanevi, ondan sonra Edenevi, Ednerevi, Udnerevi farklı şekillerde yazılıyor. Aslında bunu bu konuya daha önce değinen hocalarımız da oldu. Ben de bir eserimde değinmiştim. Fakat mesela son ik yılda baktım. Üdneredi diye bir tabiri caizse yeni bir kıraat ortaya çıkıyor. Yani bunun da arka planında kitabın ilk baskısının kapağındaki şu yazıdan kaynaklanan bir şey. E bunun da bence düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Pençpi biraz daha yeni. E Neylü Sairin diye bir eser yazıyor. Tabakatın müfessirin. Pençpiri ile ilgili olarak da Pakistan'da yaşayan işte şey olarak harita olarak kuzey doğusu gibi. E, fencefiri, fenç firi, fenç furi, pencapiri ya da işte banjiri şeklinde yazıldığını görüyoruz. Bunların da en azından düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ederim.
Evet Bismillah hamdülillah ve salatu vesselamu ala resulillah. Kıymetli hazirun hepinizi saygıyla selamlıyorum. Müzakereme geçmeden önce 1980'den günümüze Türkiye'de hazırlanan tefsir çalışmalarını bir çalıştay düzeyinde ele alan ve bunu da başarıyla icra eden Sakarya İlahiyat Fakültesi'nin kıymetli hocalarına teşekkürlerimi ve naciz takdirlerimi sunmak isterim. Türkiye'de son 50 yıl içerisinde hazırlanan çalışmaların bir çalıştayda ele alınmasının yarım yüzyılda gelinen noktayla gerçek akademisyen ya da yerleşik akademisyencilik oynama kimlikleriyle yüzleşmenin bu bağlamda tefsir akademyasında bir şeylerin yeniden kıpırdaması konusunda son derece isabetli olduğunu ve bu eksende çalıştaylar serisinin devam etmesinin sonraki çalışmalara yön vermesi ümidiyle faydalı olanacağı kanaatindeyim. Buzgahtan sonra kıymetli hocam Mustafa Karagöz hocam bildirisinin müzakeresine geçebilirim. Muhterem hocama öncelikle bu bildirisi için teşekkürlerimi, şükranlarımı sunmak istiyorum. Tebliğin hazırlanma sürecinde tefsir çalışmalarında yer alan sorunları saptamak için yoğun bir mesai içerisine girdiği ancak saptadığı bu sorulara çözüm önerileri sunmayı amaçlamadığı anlaşılmaktadır. Belki de bu çalıştayın çıktıları dikkate alınarak tefsir araştırmalarında yazım kılavuzu şeklinde kitaplar hazırlanabilir. Sisteme verilen görev gereğince tebliğin izahına ve ikmaline ya da metnin genel akışına yönelik bazı düşüncelerimi ve notlarımı paylaşmış olacağım.
Hocanın tebliğinin yapısal özelliklerini analiz ettiğimizde şu temel hususların ön plana çıktığını görüyoruz. bildiri başlığı tefsir çalışmalarında terminoloji, literatür ve tekrar sorunu şeklinde belirlenmiş olmakla birlikte bu başlığın işaret ettiği kuramsal çerçevenin metin içerisinde sistematik bir biçimde karşılık bulmadığı görülmektedir. Başlık okuyucuda tebliğ yazarının tefsir literatüründe gözlemlediği sorunları terminoloji, literatür ve tekrar olmak üzere üç ana eksen etrafında sistematik ve analitik bir tasdile tabi tutacağı yönünde bir beklenti oluşturmaktadır. Ancak metin incelendiğinde hocamın saptadığı sekiz hatalı uygulamanın bu kavramsal başlıklar altında sınıflandırılmadığı, dolayısıyla kuramsal bütünlük ile içerik analizi arasında tam bir uyumun bulunmadığı söylenebilir. Öte yandan metinde dile getirilen sekiz hatalı uygulamanın birbirleriyle olan ilişkisi de yeterince açıklığa kavuşturulmadığı gözlenmektedir. Ayrıca bildirinin bana tevdi edilen nüshasında bir sonuç bölümünün de bulunmaması bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.
Karagür hocamın bildirisi ile ilgili giriş mahiyetine dile getirdiğim bu değerlendirmeden sonra şimdi de örnekler bağlamında bildiride yer alan vergilerle ilgili bazı tespitlerime değinmek istiyorum. İlk olarak Razi'nin tefsiri ile ilgili hocanın dile getirdiği Razi'nin tefsirinin İbn Teymiye'nin yönelttiği eleştirinin tefsir çalışmalarında eleştirilmeden aktarılma sorunu olarak ifade edebiliriz. Malumunuz e safede Razinin tefsirine dile getirilen fi kulüşe il tefsir eleştirisini İbn Teymiye ve buna cevap verilen olarak söylenen fiir kulü şey değerlendirilmesini de süken nispet etmektedir. Tebli yazarı hocam İbn Teymiye'nin razi tefsiri hakkında dile getirdiği eleştiriyi mübalğalı bulmakta. Süfkin'in Tasihi ve Ebu Hayyan'ın bu değerlendirmeyi aşırı bulduğunu hissettiren bir üslupla ele alınmasını önermektedir. Tefsir çalışmalarında Razinin tefsirine dair dile getirilen eleştiri ve bunun antitezinin çoğu zaman birlikte zikredilmemesini metodolojik bir problem olarak değerlendirmektedir. Tebliğ yazarının Safedinin İbn Teymiye nispet ettiği eleştiriyi, isnat kriterleri açısından sıhhatini tartışmaya açmadığı, onun değerlendirmesini delillendirmeye gitmeden sözün ona nispetini sıhhatli bulduğu, isabetli bulduğu görülmektedir. Oysa İbn Teymiye isnat edilen bu değerlendirmeye onun herhangi bir eserinde rastlanmamaktadır. Ayrıca hocamın tabakat kitaplarında aktarılan şeylerin bilgi değeri konusunu da tartışmaya açmadığı gözlenmektedir. Oysa tabaka kitaplarında aktarılan bilgilerin hepsini mutlak hakikatler olarak algılanamayacağı ve bu kitaplarda nakledilen verilerin dikkate değer bir kısmının kurgusal olduğu ehlince müsellemdir. Dolayısıyla tabakat yazarlarının önemli bir kısmını naklettikleri bilgilere şahit olmadıkları ya da dile getirdikleri olaya şahit olmadığı veya şahit olanlardan senedini zikrederek nakletmedikleri bilinmektedir. Oturum başkanı hocam da tabakat müfessirine değindi. Önemine değindi. Ancak bu tür kitaplarda yer alan verilere ne kadar güvenebiliriz? Tabakat kitaplarında yer alıp bilgi değeri oluşu konusunda ihtiyatla yaklaşılmasına iki örneği zikretmek isterim. İbn Hacer iltezeme dineliz. Her kim koca karanın dinine tabi olursa kurtulmuştur sözünü Bahrettin Razi'ye nispet etmektedir ve bu sözün ona aidiyetini tartışmamaktadır. Keza İbn İmad Şezeratü Zehebep'te Razinin hayatının sonuna doğru ilm kelam dediği keşke ilim kelam ilmiyle uğraşmasaydım dediği ve ağladığını nakletmekte ancak bu sözün ona nispetini tahlil etmemektedir. Vefatü Gay başta olmak üzere Razinin gerek eserleri gerekse ilmi kişiliği dikkate alındığında bu sözleri ona nispet etmenin kolay olmadığını ifade edebiliriz. Bu sözlerin Raziinin muhalifleri olan Ehli Hadis Cephesi tarafından üretilen kurgular olup olmadığını, onun tüm kitapları bir arada değerlendirilerek belki karar verilmelidir.
Diğer taraftan Tebliğ yazarı hocam mübadadan hakikate şeklinde bir başlık açmakta. ve bu bağlamda İbn Teymiye'nin eleştirisine mübalağa süpkinin değerlendirmesini hakikat olarak takdim etmektedir. Kanaatimize göre burada başlık sisteminde geçen mübalaadan hakikate razinin tefsirle dile getir razinin tefsir hakkında dile getirilen her şey var ama tefsiri yok kşesi içerisinde geçen mübaladan hakikate ifadesi zahit olduğu için çıkarılabilir. Zira zaman ile mekandan azade olup sabit ve değişmeyen olmakla karşılık bulan hakikat kelimesiyle bunun antitezi olan mübalağa başlı başına tartışmalı konulardır. Hakikat olarak kabul edilen şeylerin de zamanla kendi mumayresesinde hurafe uydurduğu ehlce misellemdir. Son olarak tebliğ yazarı razinin tefsine dair dile getirilen eleştiri ve bunun antitezinin sunumuna dair örnek bir metin ekleyebilirdi. ancak bu metin, yok. Ben, bildiri tamamlamak adına böyle bir metin hazırladım ve vaktim verimli kullanmak adına bu kısmı getirmek durumundayım.
Tebliğ yazarı kevakibinin taba istibdat isimli eserinin ilmi tefsiri kaynakları arasında zikredilmesini metodolojik bir problem olarak görüyor. Kevakibinin ilmi tefsirin savunucusu ilgili kitabın da bilimsel tefsir alanında yazılan bir kitap olduğu algısı dolayısıyla hatalı ilişkilendirme ilk olarak Türkiye'de cerrahula başlıyor. Bundan sonra silsilir halinde devam ettiğini hocam dile getiriyor. Kanaatimize göre hocamın işaret ettiği bu hataları minimize etmek için literatür değerlendirmesinde 1incil ve ikincil kaynakların belirginleştirilmesi yerinde olacaktır. Tefsir çalışmalarında yerel araştırmacıların birincil kaynaklara müracaat etmeden birtakım yargılarda, hatalı yargılarda bulundukları bilinmektedir. Malumunuz olduğu üzere kaynak sözlükte suyun kaynayıp çıktığı yer, pınar, menba bir şeyin doğuş yeri manalarına gelmektedir. ilmi araştırmalarda bilgilerin alındığı eserlere istiare yoluyla kaynak deniliyor. Çünkü membah suyu için pınar neyse bir ilmi araştırma içinde eser olur. Araştırma sırasında kendisinden bilgi aktarılan her eser kaynak değildir. Bilakis kaynak sözlük anlamında bulunan suyun çıkış yeri ve pınar kelimelerini işaret ettiği üzere bir bilginin ilk geçtiği esere ve onu ilk dile getiren kişiye işaret eder. Modern dönem bazı akademik çalışmalar, araştırmalarda doğrudan başvuru kaynağı olarak değerlendirilemeyeceği gibi ansiklopedik eser türündeki bazı klasik eserler de temel başvuru kaynağı olarak değerlendirmenin problemli olduğunu ifade edebilirim. Bir diğer ifadeyle araştırma sırasında kendisinden bilgi aktarılan her eser ya da bir eser klasik döneme de ait olsa birincil kaynak niteliği taşıyıp taşımadığını araştırmacı keyfiyet ve derecesini zihninde düşünüp sorgulaması icap eder. Örneğin nakil anlayışı büyük ölçüde blok iktibasların aktarımından oluşan Zerkesinin burhanı, Suyuti'nin el- ittkanı ve İbn Aki'nin eziyadanı gibi kapsamlı olumlu Kur'an kitapları tek başına araştırmalarda başvururu kaynağı olarak değerlendirilmemelidir. Zira eziyade gibi ansiklopedik eserler yer ilişkili olan ve yararlanılan kaynaklar anılmadan büyük ölçüde muhtelif alanlarda kitap kaleme alan müelliflerin görüşlerinin derlemesinden oluşmaktadır. Bu da doğal olarak bu tür ansiklopik eserlerde yer alan malumatlara itimadı zedelemekte ve ilmi kalite düzeyini tenzil etmektedir. Bu sebeple güvenilir tespitlerin yapılabilmesi için araştırmacılar öncelikle bu hacimli eserlerde konuşturulan birincil kaynaklarına başvurmalı ve aktarılan bilginin doğru olup olmadığını test etmelidir. Bilahare ikincil bir kaynak olarak da bu eserleri araştırmalarında kullanmaları ve bu yazım türünde olan müelliflerin düşünce dünyalarını tespit etmeleri isabetli olacaktır. Dolayısıyla ulumul Kur'an türündeki hacemli eserlerin kaynakları tespit edilmeden mutevasında bulunan ver yazarlarına nispet edilmemelidir. Bu doğrultuda ulum Kur'an edebiyatının kronolojik bir yöntemle incelenerek bilimsel çalışmalarda kullanılması önerilebilir.
İlmi tefsir tarihinin holiden aktarılma problemine gelinceyorsun değil mi? Kanaatimize göre hocamın bu değerlendirmesi isabetli olmakla birlikte mesele daha temel bir metolojik ayrım üzerinde yeniden düşünülmelidir. Bir ekolü, düşünceyi ya da yöntemi tanımlamak ile onu eleştirmek niteliksel bir fark vardır. Bu iki düzlemin birbirine karıştırılması öncelikle inimi çalışmalarda temsil sorununa dolayısıyla epistemik hatalara yol açmaktadır. Ancak ne var ki Türkiye'de öteki çalışılırken genel anlamda Sünni perspektifin esas alındığını görebiliyoruz. Oysa Fahrettin Razi ehli sünnet dışı fırkaları tanımlarken, değerlendirirken muhaliflerin soru formülasyonlarına, delillendirme yöntemlerine son derece güçlü ve hassas ilmi kriterleri esas aldığını biliyoruz. Onu en sert ifadelerle eleştirenler bile muhaliflerin görüşlerini indirgemeden aktardığını itiraf etmişlerdir. Kur'an araştırmalarında Akademik Tezler isimli sempozyumu hazırladığımız bildiride Türkiye'de Şia ve Mutezile çalışılırken ehli sünnet kimliğinin nasıl merkeze alındığını ifade etmiştik.
Nispi hazımdaki yerleşik hatalarla ben sözümü tamamlamış olayım. Evet. Hocam pençiri ve nişabı ile ilgili değindi. Ben de belki de bunlar örneklem olarak zikredilebilir. Türkiye Diyanet İslam Ansopedisinin 6. maddesinde kitapname Buzur Kur'an-ı Kerim müellifinin hatalı yazıldığını tespit ettim. Bu da bildiğiniz üzere bu eserin meellifi Muhammed Hasan Bekai 6 maddesinde yer yer bikai bazen bukai şeklinde yazıldığını ancak bu çalışmaya dair hazırladığımız eserde müellifi nisvesinin bekai şeklinde olması gerektiğini ifade etmiştik. Bu tür hataların minimize edilmesi için yani nisbe hataları gerçekten önemli. belki de transitasyon, transkripsiyon ayrımı ve bunun içselleştirilmesi önerilebilir. Son olarak da bu çalıştay vesilesiyle tefsir çalışmalarında akademik yazım kılavuzu ve bu tür eserlerin hazırlanmasının önemli olduğunu ifade edebilirim. Müzaker müzakere metnim çalıştay kitabında yer alacaktır. Detayları oraya havale ediyor. Sözlerimi bu şekilde tamamlıyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için şükranlarımı, saygılarımı arz eder. Çalıştanın hayırlar vesile olmasını diliyorum.
İlim ne demek? Alimeem ilmen ve kuran ve kıraat ne diyorlar? Kur'an mastar ism meful yani Kur'an okunan kitaptır. Peki ilim nedir? malum. Bu açıdan bakacak olursak ilim nedir? Ben bir tarif gördüm. Onu size aktarmak istiyorum. Bizle alakalı olduğu için diyor ki ilim naklü malumat ilhamil muirhem cedin cedid. Sadakallahim. İlim çoğu zaman tamamen yeni bir yeni bilgiler ortaya koymaktan ziyade mevcut bilgi birikimini çağın insanının anlayabileceği bir dil, yeni bir üslup ve etkili bir sunumla yeniden ifade edebilmektir. Nitekim şöyle söylüyorlar: "La cedide tahte şems denildiği gibi güneşin altında mutlak anlamda büsbütün yeni olan şeylerin sayısı her zaman asdır. Asıl yenilik nedir? Var olan ilmi mirası günümüz insanının doğru anlaşılır ve etkili bir şekilde aktarabilmek. İşte bu diyorlar ki cedit nedir? İlimde h cedid yeni bir üslupla o bilgileri aktarmaktır. Tefsir tarihine baktığımızda büyük müfessirlerin çoğunlukla mevcut rivayet ve görüşleri değerlendirildik değerlendirdiklerini görürüz. Mesela hiç ben çok dikkatimi çekti. Hocalarımız da dikkatini çekmiştir. Muhammed bin Cerir Taberi farklı görüşleri zikrediyor. Dikkat ediniz. Ondan sonra geliyor Maverdi Enlüketvel oyunda aynı görüşleri. İbnü'l Cevzi bazen ilaveler yapıyor. Bir şey söyleyeyim size. Taberi hangi Said bin Cübeyr'den Muhammed ibn Kabil Koraz'den hangisinden naklettiyse onların arasından seçiyor. Ne diyor biliyor musunuz? tercih yapıyor. Ben şunu gördüm. Lügavi yani belagat, icazi ve beyani. Bu ikinci yaşıma olan tecrübemden söylüyorum. Eskilerin kesinlikle öncekilerden naklettiğini ve oradan uygun bir görüşü seçtiklerini görüyorum. Açın şu anda İbn Aşure'a bakın hiç kimse eskilerin dışına çıkamıyor biliyor musun? Çün laced de tahtaş yapamız. An ne yapıyorlar? Yeni bir şey var yalnız onu size söyleyeyim. O yeni nedir? O eskiler rivayetleri koymuşlar. Mesela İbn Cevzi diyor ki diyor veyahut da Maverde diyor ki sen bunu beş tane çıkaramıyorsun biliyor musun? Ben tespit ettim uğraştım. Ancak onlardan birisini seçiyorsun. Alüun aynısını yapmış. Ebu Suud. Ha yeni olanları size söyleyeyim. Yeni olanlar tefsir beli vel beyani. Burada yeni var. Burada yenilik var. Öbür tarda bir yenilik yok diyebilirim size. Ancak tercih yapıyorsunuz. Eskilerin yaptığı şey neymiş? Tercih. Mesela Muhammed ibn Cer'in durumunu size söyledim. ondan sonra İbn Cevzi'nin durumunu söyledim. Yeni olan nedir? seçiyor. Diyor ki bu görüş daha rivayet açısından, lügat açısından orada ağırlığını koyuyor. bu yönüyle bugün yapılan akademik çalışmalar da klasik mirasit tekrar etmekten ibaret değildir. Yani haksızlık yapmayalım. Onu yeniden okumak, değerlendirmek, sistemleştirmek ve çağdaş araştırma yöntemleriyle anlamlandırmak suretiyle ilim geleneğine katkıda bulunmaktır. Dolayısıyla ilmi gelişme yalnızca bilinmeyeni keşfetmek değil, bileni daha doğru, daha anlaşılır ve daha etkili bir biçimde sunabilmekle gerçekleşir. Kanaatimce bugünkü tebliğler bu köklü ilmi geleneğin günümüzdeki başarılı örneklerini ortaya koymuştur.
Hocalarımıza teşekkür ediyoruz. Sizlere bizi bilgilendirdiniz. Sağ olun, var olun. Şimdi tebliğlerde özellikle bizde bir şey çalıştay yapılmıştı. Fen Edebiyat Fakültesi yaptı bu çalıştayı. Türkçenin önemi önemiyle ilgili ekranda çalıştayın başlığında beş kelime var. Üçü yabancı kelime. Türkçenin önemiyile ilgili burada değil. O zamanki şeye dikkat ettim. Türkçenin önemine haiz bir çalıştayda başlık beş kelime. Üç tanesi yabancı. Biz bu problemi çözmemiz lazım. Şimdi tebliğlerde de görüyorum. Bu yabancı kelimeler bizim Türkçemizde var olan kelimeler. Özellikle biz başka kelimelerle şey yaparsak örfümüzü ayakta tutamayız. İlim ilmi örftür. Biz başkalarının güdümünde ve baskısından kurtulamayız. Kurtulamazsak da çözümleri hep orada ararız. Bu birinci şeyim. Genellikle hocalarımıza bu konuda teşekkür ediyorum. Ayrıca bu bilimsel hocalarımızdan birisi bunu dile getirdi. Bilimsel yayınlar hep dışarıdan notlanıyor. Uluslararası dergiler vesaire. Bence Türkiye'de artık zaman gelmiştir. Akademik hüyete sahip hocalarımız yani kendi aralarında uyumlu bir şekilde kuruluşlar kurarak YÖK YÖK nezdinde yani en yüksek düzeyler nezdinde artık Türkiye'de uluslararası değerlere sahip belgeler yapılmalı ve komisyonlar kurulmalı. veyahut da başka bir şey kurum olmalı ve bu kurumun akademik hüyetine sahip kişiler tarafından hakemlikler yapılmalı ve böylece Türkiye, Afrika, Orta Asya, Uzakdoğu hatta Malkanlar bütün buralardaki bizimle tarihi bağlı olan insanların akademik heyetin biz nasıl ki bugün savunma sanayinde rakiplerimiz var. Biz artık bilimsel faaliyetlerde de onlar ticari şirketler. Biz de yani yarısal kamu olarak şey yapabilmeliyiz. Onun için bu çalışmaların daha verimli olmasını katkıda bulunmuş olur. Teşekkür ederim.
Hocam öncelikle sizin bilim tarifiniz yani son oturumda yaptığınız ki bence korsan tebliği sundunuz. Çok fazla konuşarak konuşmacılara buradaki dinleyicilere zaman vermediniz. Hocam öncelikle bunu söylemem lazım. Tebliğ sunuyorsanız tebliğ sunun. Yani müzakere açık. Müzakereci olun. Orada tebliğ sunmanız bana çok etik gelmedi. Akademik ortam itibariyle. Öncelikle bunu söylemek isterim. İkinci olarak şimdi hocamız Selim Hoca tebliği sundu. Şimdi çıkmış gitmiş olabilir. E ben soru sorarsam bir anlamı da kalmayacak. Dolayısıyla bundan sonraki oturumlarda müzakereci ve oturumcular konuştukları anda soru sorulmasını, genel müzakere yapılmasını teklif ediyorum. Eğer uygun görürseniz. Sonrakiler için. Onun dışında soru olarak da söyleyeceğim ya da eleştireceğim en azından bir şeyler var. Mesela İsmail Bey mi söyledi yoksa müzakere hocam mı söyledi? Onu çok anlayamadım ama bir tefsir otoritesinin oluşturulmasından söz ediyor. Bu Diyanetin tefsirleri yasaklamasıyla ilgili olan şeyi mi tekrarlamak istiyor acaba? Hocam neyi kastediyor? Bunun bir açıklanması lazım. Yani ne demek tefsir otoriteleri oluşsun? Yani kim diyecek benim tefsirimin kötü anormal olduğuna? Yani hangi çağd ideolojiyi teklif ediyor? En azından niyetleri bu değilse de bunun açıklanmasını arzu ediyorum hocam bir tarafıyla. Eee, Selim Hocanın tekrar dini ve ritüeldir sözü son derece güzel. Aslında bu oturum başkanı hocamızın da söylediği tam da bu dini ritüel, takdit e teyit eden bir şey gibi anlaşılıyor. Ben, akademik çalışmaları ilkokul çocukların anlayacağı şekilde yazılması gerektiğini söyledi hocam. Ben bunu asla doğru bulmuyorum. Çünkü bizim çalışmalarımızı herkes okumaz. Hatta okunmaması lazım. Yani okuyup da ne yapacak? Zaten kafası karışır. Dinden liman da çıkar icabında üniversite hocaların yazdıklarını. Dolayısıyla bizim muhatap kitlemiz daha özel bir kitle. Bunu bence göz ardı edilirmemesi lazım olduğunu düşünüyorum. hangi hocamı not etmeyi unuttum ama Selim hocam olabilir galiba. Evet. O akademisyen alim olamaz mı? Yani ben akademisyenin aynı zamanda alim olması gerektiğini iddia edenlerdenim. Dolayısıyla interdisipliner çalışma da bunu gösteriyor. Ama akademisyen alimi o kadar ayırt etti ki hoca sanki akademisyen akademisyendir. Alim alimdir. Halbuki akademisyen alim olmalıdır. Akademisyenini bırakmaksızın diye düşünürüm. Başka söyleyeceklerim var ama yeter bu kadar. Teşekkür ederim. Sağ olunuz.
Şimdi hocam tabii ben orada bir temsil getirmek istedim. Abartıyı zaten azınlık üretir dedim biliyorsunuz orada tabii ki bir ihtisas alanıyla ilgili kişiler ama dilin engel olmaktan arada aracı olmanın ötesine geçmekten çıkması gerekiyor. Ne anlatıyorsanız onun doğrudan nakline mümkün olduğu kadar yaklaşmanız lazım. Meselemiz bu. O bir temsildi sadece onu söyleyeyim. İkinci söylediğiniz husus, ben onları birbirini nakseden durumlar olarak aktarmadım. Bilakis, bir ömrünü durmadan çalışan, akademik üretim yapan bir insanın alim olmaktan başka bir yolu yok ki zaten. Ama her alim akademisyen değil. Yani geleneksel ortamlarda yetişmiş, insanlara kanaat önderliği yapan insanlar. Bunlar çok kıymetliler. Toplumu yönlendiriyorlar ve devamına ciddi katkılar sağlıyorlar. Ama akademik bilgi teknik bir mesele. Bu üretmediyse bunu değildir. Ama ne akademisyen alim olamaz, ne alim de bir akademik çalışma yapamaz diyemeyiz. Böyle bir şey yok. Hatta birbirini desteklemesi gerekiyor bunun. Teşekkür ediyorum.
Esas itibariyle Hanefi hocamın söylediği şekliyle bir cümle tabii kullanmadım. Kullanmam da mümkün değil. Diyaneti tefsirde otorite saymak o imkansız bir şey zaten bizim için. Ama şunu söyledim belki Gökhan hocamın çıkarımı belki oradan olabilir. meallerde keyfilik diye bir şeyden bahsettim çalışmada. Bu keyfilik son 5 yıl içerisinde meallerin denetlenerek bazılarının piyasadan kaldırılması, yasaklanması şeklinde bir, durumu cereyan ettiğini asas buna da tabii ben katılmadığım böyle mealleri kaldır, efendim reddet, piyasadan çek filan diye buna katılmadığımı da aslında beyan etmek istiyorum. Burada onlar denetlenebilir. Fakat bunun ilmi gelişmelere bir engel de olabileceğini söylemek istiyorum. Gökhan hocam belki buna dair bir şey söylerse ona bir şey diyemem.
Bununla birlikte orada tabii o şeyi kastetmedik esasen. tefsirde tabii ki tek bir otorite hususunu kabullemek mümkün değil. belki usul noktasında biraz daha özellikle de Kur'an tasavvuru çerçevesinde bir araya gelme. Orada şunu da açığa kuralım. Hani Kur'an tasavvuru noktasında her bir bireyin ya da her bir tefsir hocasının aynı noktada olması da değil. Yani en azından ana zemin noktada ona vurgu yapmak istedik. Hani bunun bir örneğini ben mesela şöyle verebilirim. Sizin de alanınız mesela Hanef hocamın alanı bir İslam Tarihi hocamızın kitabında bir atfa rastlamıştım. Bir ifadeye. Onu mesela müsaadenizle burada okuyayım. ne kastediyoruz onu anlatmaya daha da açık ifade edeyim. Bu Hz. Ömer'in muvafakatlarıyla alakalı. Biliyorsunuz bunu Haz. Ömer bazı meselelerde muvafakat etmiştir ki bu Haz. Ömer'e de has bir durum değildir. Sahabeden başkaları da vardır. Bilakis bunun tam tersi uyarıldıkları ayetler de söz konusudur. Mesela hocamız bu konuyu, İslam tariçi hocamız bu konuyu işlerken içki ayetini anlatırken diyor ki mesela şuradan bir kısmını okuyayım. muvafakat-ı Ömer olarak zikredilen bu iddiaya göre Hz. Ömer olmasını düşündüğü bir konunun gerçekleşmesini istediği zaman Allah onun arzusunu muvafakat ederek ayetler inzal etmiştir. mezkur husus hakkında üç ayrı konu ile ilgili muvafakattan söz edildiği gibi 20'ye yakın konu hakkında Ömer'in isteğine uygun ayetlerin inzar edildiğine dair akla ziyan iddialar ve fecaatler bilimsel çalışma adı altında yayınlanmıştır. atıf da benim atım yani Haz Ömer'in muvafakatları. E şimdi baktığımız zaman ya İslam tarihi alanında ki İslam tarihinin şeyi nedir? rivayetler mesela değil mi? Rivayet çalışıyoruz. E muvafakat ömer meselesi aslında nedir? Rivayet yani rivayeti ortaya koyuyoruz. Rivayetin yanlışlığı vesaire öyle bir şey varsa o konuşulabilir veyahut tabii ki akli içlarla reddedilebilir. Fakat muvafakat-ı Ömer meselesinin çalışılmasını bilimsel feat olarak nitelendirecek derecede ayrışmış durumdayız. Esasen ana vurgumuz burası yani durum.
Hocam öncelikle sizin bilim tarifiniz yani son oturumda yaptığınız ki bence korsan tebliği sundunuz. Çok fazla konuşarak konuşmacılara buradaki dinleyicilere zaman vermediniz. Hocam öncelikle bunu söylemem lazım. Tebliğ sunuyorsanız tebliğ sunun. Yani müzakere açık. Müzakereci olun. Orada tebliğ sunmanız bana çok etik gelmedi. Akademik ortam itibariyle. Öncelikle bunu söylemek isterim. İkinci olarak şimdi hocamız Selim Hoca tebliği sundu. Şimdi çıkmış gitmiş olabilir. E ben soru sorarsam bir anlamı da kalmayacak. Dolayısıyla bundan sonraki oturumlarda müzakereci ve oturumcular konuştukları anda soru sorulmasını, genel müzakere yapılmasını teklif ediyorum. Eğer uygun görürseniz. Sonrakiler için. Onun dışında soru olarak da söyleyeceğim ya da eleştireceğim en azından bir şeyler var. Mesela İsmail Bey mi söyledi yoksa müzakere hocam mı söyledi? Onu çok anlayamadım ama bir tefsir otoritesinin oluşturulmasından söz ediyor. Bu Diyanetin tefsirleri yasaklamasıyla ilgili olan şeyi mi tekrarlamak istiyor acaba? Hocam neyi kastediyor? Bunun bir açıklanması lazım. Yani ne demek tefsir otoriteleri oluşsun? Yani kim diyecek benim tefsirimin kötü anormal olduğuna? Yani hangi çağd ideolojiyi teklif ediyor? En azından niyetleri bu değilse de bunun açıklanmasını arzu ediyorum hocam bir tarafıyla. Eee, Selim Hocanın tekrar dini ve ritüeldir sözü son derece güzel. Aslında bu oturum başkanı hocamızın da söylediği tam da bu dini ritüel, takdit e teyit eden bir şey gibi anlaşılıyor. Ben, akademik çalışmaları ilkokul çocukların anlayacağı şekilde yazılması gerektiğini söyledi hocam. Ben bunu asla doğru bulmuyorum. Çünkü bizim çalışmalarımızı herkes okumaz. Hatta okunmaması lazım. Yani okuyup da ne yapacak? Zaten kafası karışır. Dinden liman da çıkar icabında üniversite hocaların yazdıklarını. Dolayısıyla bizim muhatap kitlemiz daha özel bir kitle. Bunu bence göz ardı edilirmemesi lazım olduğunu düşünüyorum. hangi hocamı not etmeyi unuttum ama Selim hocam olabilir galiba. Evet. O akademisyen alim olamaz mı? Yani ben akademisyenin aynı zamanda alim olması gerektiğini iddia edenlerdenim. Dolayısıyla interdisipliner çalışma da bunu gösteriyor. Ama akademisyen alimi o kadar ayırt etti ki hoca sanki akademisyen akademisyendir. Alim alimdir. Halbuki akademisyen alim olmalıdır. Akademisyenini bırakmaksızın diye düşünürüm. Başka söyleyeceklerim var ama yeter bu kadar. Teşekkür ederim. Sağ olunuz.
Çok basit. Akademik ortam zaten karşılıklı eleştirilerle ilerleyen bir ortam. Çarpılır. Yani eğer çok saçma sapan bir şey yenilik diye ileri sürerse onu çarparlar. Çarpılmayan ortamlar akademik ortamlar değil. Yani bunu kabul etmemiz lazım. Hepimizin eleştiriye açık olmamız, çalışmalarımızı buna dönük yapmamız gerekiyor. Evet. Herkes ille de bir şey iddia etmek durumunda olmayabilir. O zaman akadem akademisyen olmayacak. Öğretmen olunabilir. Mesela öğretmen mevcut bilgiyi nakleden kişi değil mi? Bir müfredatı nakleder. Akademisyen mevcut bilgiyi dağıtan kişidir. İkisinin arasında mahiyet farkı var. Ha biz akademisyen olarak öğretmenlik de yapıyoruz ama onu yaparken de biraz farklı davranmamız gerekiyor. Bu çok önemli. Dediğim gibi bunun tek bir ölçütü var ki zaten bunu mesela sosyal bilimler de kişiler arasılıkla tarif ediyor. Hakemlik süreçleri, jüriler. Yani içinde bulunduğun dünya seni elektrik çarpar gibi çarpacak. O zaman her şey yoluna ger. Kaldı ki yanlışlanan bilgiler de bilimsel birikime katkı sağlar. Çünkü sizin yaptığınız yanlış bir başkasının doğruyu bulmasına basamak değişik. Bu ilerleme bu şekilde kaydediliyor. İlerleme meselesi de ayrıca tartışılıyor tabii yani ilimlerin mahiyetine göre.
Yani gerekçelendirme insanın şunu söyleyeyim tabii onlar biraz daha pozitif bilimlere yakın bir şey gibi. Burada olgusal denetlemeden bahsedebiliyoruz. Bilimsel şey sosyal bilimler ve beşeri bilimler çerçevesinde aslında olgusal denetlemeden bahsediyoruz. bu pozitif filmlerdeki gerekçelendirmenin yerine geçiyor. Ama bu ikisi arasında böyle ille de kategorik bir şey yok. Bazı çalışmalar var ki mesela rivayetlerin lafızları üzerinden denetleme yaptırıyorsunuz. Bayağı somut bir şey bu. Yani pozitif bilimlere yaklaştığınız çok yer oluyor. Ha o yüzden bazıları sosyal bilimlerle işte beşeri bilimleri falan da ayırmaya kalkıyorlar kademeli bir şekilde. Aslında temel vazife aynı. Biraz konuşabilir miyim? Burada bir temsil getirmek istiyorum. Şimdi pozitif bilimlerde ayağınız yere tam basıyor. Yani sürtünmeyi tam kullanıyorsunuz. Hiçbir kayıp yok. Veri kaybı yok. Ama sosyal ve beşeri bilimler yerine göre buz pateni yapmak gibi. Şimdi birisinde nesnellik yani ayağınızın kaymaması diğerinde ise araçsal olarak öznelliğiniz devrededir. Bu şu demek. Ayağınızın biri bir istikamete doğru kayıyor, diğeri öbür istikamete doğru kayıyor. Ama bunların bileşkesi sizi ayakta tutuyor. Yani bu değerl bu temsilin ben yerine oturduğunu düşünüyorum. Aslında nihai amaç açısından gerekçelendirmeye gidiyoruz. Gene gene ayakta duruyoruz. Hep beraber ayakta duruyoruz. Meselemiz bu. Ama ilginç bir şekilde tekrar ediyorum. beşeri bilimlerde biz subjektivitenin kendisini araçsallaştırıp ortak bir telakkiye doğru değerlendirenlerle ortak bir telakkiye doğru gidiyoruz. Burası bağlayıcı oluyor. Miktarınca bağlayıcı olabilir. Bir başkası gelir bunu sorgular, biraz daha ileri taşır, yanlışlar vesaire. Bu işlerin bu şekilde işlediğini düşünüyorum. Yani pozitif bilimlerdeki o argümantasyon biçimiyle bu taraftaki efendim ne diyelim ne demiştim? O birbirini karşılıyor ve aynı vazifeyi görüyor. Aslında nihai olarak bir tür nesnel gene dönmek durumunda kalıyoruz. Hatta bunun değerlendirmesini de yapıyorlar. Bu Weberyan yaklaşımda bu nesnelik meselesi üzerinde konuşulur. Rastgele bir tabir gibi kullanılmaması lazım. Yani şey nesnelliğin bir tür yeni biçimine çünkü anladıktan sonra tekrar mesafe koyuyorsunuz. Yani anlayana kadar hani sizin sürecek hisseniz devrede şöyle oluyor, böyle oluyor ama anladıktan sonra yoksa deli olursunuz. Herkesle bir ömür boyu yaşanmaz. Her konuyla bir ömür boyu yaşanmaz. Tekrar mesafe koyuyorsunuz. Bu da sizi yeni bir tür nesneliğe doğru taşımış oluyor. Bunlar ince kavramlar olduğunu düşünüyorum. üzerine kafa yormak gerekiyor. İlahiyatçılardan bu tartışmaları yönlendirecek insanların çıkması gerektiğini düşünüyorum ben. Bunları yönlendirecek düzeye gelen eğer insanlarımız, alimlerimiz olursa hocam alimlerimiz olursa, düşünürlerimiz olursa zannediyorum işler yoluna girecektir. Teşekkür ediyorum.