Transcription
Geçen hafta ben bunu programda da söyledim. İlker Başbuğ Paşa'dan öğrendim. Genelkurmay eski başkanımız, eee, cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923, bir hafta sonra 9 Kasım'da Atatürk kalp krizi geçirmiş. Arkasından 10 Kasım'da acı. Yani 1923'te bir daha kalp krizi geçirmiş. Dedim ki Başbuğ Paşa'ya, bu yani belgeli bir şeydir herhalde, Genelkurmay arşivinde var dedi. Bu belgeli bilgili bir bilgi dedi.
Ya abi, yani ödenen bedele bakar mısınız? Korkunç! Bir hafta sonra iki kalp krizi geçiriyor bu adam, daha gencecik. Evet, ya düşün be! Bu adam 40 yaşında mareşal olmuş ve harp bitiyor. Herkesin "Ulan, yani bu ulaşılamaz bir rütbe" dediği üniformasını çıkartıyor, bir daha da giymiyor. Emekli oluyor, ordudan emekli maaşı bağlanıyor. Bir daha da askeri üniforma giymiyor. Çünkü o biliyor ki her şeyin yeri ve zamanı var.
Şimdi Atatürk mareşal olduğu zaman üniforma yapılacak. Mareşallik üniforması Atatürk'e geliyorlar, işte "Paşam, şöyle apoletli olsun, bilmem ne" o zaman. Ya bırakın onları diyor, yakalara birer yıldız koyun yeter. Çünkü mareşallik amaç değil, babam, mareşallik bir araç. O ana kadar Atatürk sivil. Sakarya Meydan Muharebesi'ni sivil olarak yönetiyor, golf kıyafetiyle.
Ondan sonra o paşam, "Yaşa, yaşa" falan, ne yapalım, hadi bunu mareşal yapalım. Mareşal üniformasını giyiyor. İçinden demiştir, "Ulan, bana ne, lüzum var mı?" ama hadi, peki, asker olarak görelim. Ordunun içinde mareşal üniformasını giyiyor. Bir gün Asım çıktı, ona soruyorlar, "Fevzi Çakmak niçin mareşal yapılmıştır?" Asım demiş ki, "Bunun iki cevabı var. Bir tanesi, dedim, öğretmeninin duymak istediği cevap, diyeceksin ki, dedim, ordumuzu büyük taarruza hazırladığı için Büyük Millet Meclisi kendisini mareşal yapmıştır."
Dedim ama dedim, ikinci ve doğru olan cevap, Atatürk'ü bir defa daha mareşal yapamayacakları için ondan sonraki en kıdemli bulup ş yapmışlardı. Bu kadar basit. Çünkü bu adam tek başına yönetiyor, ya şakası yok ki bunun. Yani o Sakarya Meydan Muharebesi'nde hepsi savaşı kaybediyoruz zannediyorlar. Bir tek bu, o istihbarat raporları geldiği zaman işte Papulas Yeni Birlik getiriyor, kaybediyoruz.
Atatürk iki defa okutuyor istihbarat raporunu. Ondan sonra da diyor, "Ya arkadaşlar, ne diyorsunuz siz?" diyor. Papulas geri çekiliyor diyor. Çanakkale'de böyle değil mi abi? Atatürk'ün öngörüleri, diğerlerinin tümünün öngörülerinin tam tersi. Ama onun öngördüğü oluyor. Ama Liman von Sanders'in büyüklüğü var tabii, değil mi? Liman von Sanders altında bir albay diyor ki, "Sıla'dan gelecek Almanlar Kilitbahir'den bekliyorlar."
Diyor ki, "Hemen gidin, orada en ufak bir hareket görürseniz bana haber gönderin, hemen birlik gönderelim." Atatürk oraya bir gidiyor ki, çıkarma başlamış. O biliyorsun, Kemal yerinin üstünde, elinde 10-15 tane asker var. Bunlar siperlerde bekliyorlar. Atatürk diyor ki, "Yatın," diyor ekleriyle. Bunlar yatıyor, kendisi siperin üstünde. Bizim asker yatınca Anzaklara yatıyorlar, çıkış duruyor.
Atatürk diyor ki, "İşte kazandığımız an o andır," diyor. Çünkü geciktiriyor. Kendisi bir duruyor, şeyin üstünde, siperin üstünde, direk gibi. Anzaklar ateş ediyor, vuramıyor. Ve Anzaklar arasında bir batıl inanç başlıyor. Bu adamı vurmuyor. Atatürk diyor ki, "Şimdi diyor, kırbacımı indirdiğim zaman şeye geçin, ateşi başlayın." Orada duruyor, kırbacını bir indiriyor.
Tabii ilk gelen Anzak sıraları gidiyor. Çünkü adamların siper yok. Bizimkiler siperden ateş ediyorlar. Bu arada Atatürk Anzakları görür görmez hemen birisini gönderiyor. Liman von Sanders hemen diyor, "57. Alay buraya gelsin." AKL şey geldi. Napolyon içinde derler ya, "60.000 askere bedel o," diye. Evet, sahada dolaştım, 60.000 askere. Evet, o şeyin lafıdır. Eee, Duke of Wellington lafı. Wellington, evet, Wellington lafıdır.
57. alay geliyor. Biz çıkarmayı durduruyoruz ama hepsi şehit oluyor. 5. Yedinci alayın hepsi şehit oluyor. Müthiş bir hikayedir o. Yani bazen zıp çıktılar. Geçenlerde bir geri zekalı bir okula bunu neydi, madin maneviyat bilmem nesi olarak atamış. Böyle sarıklı, ucube bir herif, Atatürk'ün Çanakkale'ye hiçbir katkısı yoktur demiş. Okulda söylüyor bunu. Arkasından da demiş ki, "Bilim diye bir şey yoktur."
Milli Eğitim Bakanı, milletine hemen ben bu herifi derhal görevden aldım diye ilan etmiyor. Allah bilir, almamıştır da. Bir sürü yerde görev yapmış bu adam. Bu muydu ya? Bizim Türkiye'miz bu kadar aptalca, bu kadar cahilane laf bir okulda edilir, kimse çıkartmaz mı? Ya yeter be! Bu eee, her 10 Kasım'da. Bu çok acı tabii. Yani bunu yıllar önce, kaç sene önce hatırlamam, 2009'd galiba, o dönemin meclis başkanı falan da böyle bir şey söylemeye getirdi.
Yani 10 Kasım'da Türkiye'de her şey oluyor, bir tek Atatürk ölmüyor. Böyle bir garip bir hal yarattılar o dönemde. Ben hatta bununla ilgili bir yazı yazdım. Sonra da bir takım aklı evveller o yazıyı çıkarıp bana da Atatürk düşmanı dediler. Böyle bir şey, bir Türkiye yaptım. 10 Kasım'da bir sürü şey oluyor Türkiye'de ama bir türlü sadece Atatürk ölmüyor.
Ve oradan yola çıkarak böyle bir "Olmasaydı da olurduk" gibi bir konuşma var. Aslında Atatürk sevenlerin işte hep o "Olmasaydı, olmazdık" söyleminin arkasında başka bir hikaye var. Ne Milli Mücadele olurdu, ne Cumhuriyet olur. Bak diyorum, o Atatürk olmasaydı, o 10 Kasım'a öyle gelemezdik zaten. Çünkü biz olmazdık, gayet basit. Yani müttefiklerin niyeti İstanbul'a el koymak, sahilleri almak, boğazlara el koymak. Ondan sonra yavaş yavaş Türkleri de Asya'ya doğru itelemek. Atatürk bütün bu planları bozdu.
Eee, şimdi bir kısa ara vereceğiz. Aradan sonra Celal Şengör ile Atatürk'ün son günlerini konuşacağız. Çünkü Atatürk büyük deha, büyük kahraman ama ama çocuk. Son döneminde hayatının, yani ç, her zaman Atatürk çocuk, muzip bir çocuk. Eee, Atatürk'ün son döneminde eee, çok enteresan bir hastalığı, umursamama hali var. Evet, bütün uyarılara, bütün üstüne düşenlere, konuşanlara rağmen Atatürk bildiği gibi yapmaya, yaşamaya devam ediyor.
Hayır, daha beter. 5 yaşında çocuk gibi davranıyor. Neden? Çünkü Atatürk ruhen çocuk. Onun için zaten arkadaşlarıyla anlaşamıyor. Bunlar diyorlar ya, "Bu delilik yaparız," biz diyor ve yapıyor. Yani Atatürk'ün davranışı pek değişmiyor. Aslında hastalığının, biliyorsun, son dönemine girerken Ankara'da daha arabayla gidiyorlar. Atatürk bir bakıyor, bir grup o ayazda zeybek oynuyorlar. Gömlekle çıkıyor, onların arasına katılıyor, zeybek oynuyor.
Kahr oluyorlar bunlar. "Ya diyorlar, paşam yapma bunu, zaten rahatsızsın, bu ayazda gömlekle terli terli çıkılır mı oraya?" diyorlar ama çıkıyor, milletiyle beraber zeybek oynuyor. Atatürk milletin içine girmeyi seven bir adam asker. Yani onun eee, galiba menzil manevralarında bir fotoğrafı vardır. Herkes ayakta duruyor, yer çamur. Bir Mehmetçik makineli tüfeğin başında yere yatmış. Atatürk o şahane paltosuyla çocuğun yanına yatmış.
Belli ki şaa bir şeyler söylüyor askere. Atatürk'ün en mutlu olduğu anlar, o anlar askeriyle bir arada olduğu anlar, milletiyle bir arada olduğu anlar. Ya bir gün Dolmabahçe Sarayı'ndan kayboluyor. Çıldıracak, yok Atatürk. Lan, bütün İstanbul polisi harekete geçiyor. Paşa nerede? En sonunda bir gidiyorlar, Beşiktaş'ta ve meyhanede kaçmış. Saraydan retçiler de görmemiş, gitmiş meyhaneye. Parası da yok, demiş, "Bana bir ısmarlar mısınız paşam?" demişler.
Buyur, orada milletiyle konuşuyor, dertleşiyor. En sona İstanbul Valisi geliyor, abi, İstanbul Valisi, polis şefi bilmem ne falan. Atatürk dönüyor, bakıyor, "Beni burada da buldular," sağlığını. Ama bu kadar önemsememesi, bu büyük dahinin haliyle biraz tezat değil mi? Celal abi, tabii tezat ama hiçbir dahi mükemmel değildir. Atatürk'ün alıştığı bir hayat tarzı var. Dediğim ya, Atatürk çocuk gibi oynamayı seviyor, oynayacak arkadaş bulamıyor.
Onun için arkadaş arıyor. Adam ya, 1938'e orduevinde, ü havacı teğmen ki, bunlardan biri Enver Akoğlu, bir tanesi benim akrabam İhsan Aras Paşa. Onlar teğmenler o zaman, oturmuş içiyorlar. Gece yarısı İhsan abi rahmetli anlatırdı ki, bu Enver Akoğlu hayatını anlatan bir kitap vardı, Reşat Albay'ın çok güzel. Orada da var ama orada biraz rötüşlenmiş hali var. Rötüş ne olduğunu da söyleyeceğim.
Bunlar içerken bir bakıyorlar, kapı açılıyor. Atatürk tek başına fırlıyor yerlerinden. "Hoş geldiniz paşam," falan. "Oturun, oturun," diyor. "Bana diyor, ısmarlayın." Ondan sonra da gülüyor, "Lan ısmarlayanınız paranız yoktur," diyor. Çünkü diyor, "Ben de sizin yaşındayken benim de param yoktu," diyor. "Falan ben onun için gelmedim," diyor. "Biliyorsunuz," diyor, "Fransızlarla bu Hatay için kapışabiliriz. Siz diyor, cephaneniz bittiği takdirde Fransız tayyareler gidip çarpar mısınız?" diyor.
Üçü birden ayağı fırlıyor, "Çarp!" Aras Paşa, kamikaze. Bayağı Atatürk diyor ki, "Bu cevabı sizden bekliyordum," falan. Bu konuşma olurken kapı bir açılıyor. Eskişehir Valisi, Mareşal Çakmak falan. Enver Akoğlu kitabında beni almaya geldiler. Ben gidiyorum çocuklar, demi? Çünkü trenden kaçmış. Eskişehir'de tren durunca bu vın ordu evine gelmiş. Yuran teyze, İhsan Aras Paşa'nın hanımı. O işte dedemin kuzenidir. Yuran teyze dedi ki, "Reşat'ın kitabındaki gibi değil."
Atatürk mareşal görünce, "Benim Azrail geldi çocuklar," diyor. [Kahkaha] "Gidiyorum." Böyle bir adam bu, di ya çocuk. Ya kafasında problemler var. Bunların nasıl çözüleceği var. O işte teğmenlerin cephaneleri biterse, fr yarelerini kendi hayatları pahasına düşürmeleri mevzuu var. "Yapar mısınız?" "Yaparız paşam," diyorlar. "Tamam," diyor.
Ben de diyor, "Bunu duymaya geldiydim." Sonra pışı pışı, bütün şeyle, valiydi bilmem neydi, Mareşal Çakmak falan tekrar trene dönüyorlar. Atatürk İstanbul'a geliyor. Atatürk iki kaynayan bir adam. İnönü'ye demiş ya, "İnönü demiş, ya demiş, sen biraz fazla kaçırıyorsun." "İsmet," demiş, "Bunu durduramıyorum." Demi, uyuyamıyor. Yani orada adam gibi birisi olup, "Kardeşim, al şu iki hapı yat," demiyor. Dese dinler mi? Onu bilmeyiz tarihte.
Çünkü yani son hastalığının eee dönemi, son yılları gösteriyor ki, çok da böyle sağlığıyla ilgili söylenenlere çok itibar etmem. İtibar, Fransız doktor geliyor, "Ekselans, kaç paket geçiyorsunuz?" diyor. "3," diyor. "Aman diyor, onu bire düşürün," diyor. "Tamam," diyor. Atatürk herif gidiyor. Doktor, "Alih pook," diyor ki, "Paşam, siz zaten bir paket içiyorsunuz."
"Ulan Salih," diyor, "ben enayi miyim?" diyor. Herife bir paket desem, "Üçte bire düş diyecekti," diyor. Şimdi bak, bu çocukça bir şey hareket ve onun dehasının çok uzak. Aslında baktı, tabii tabii ama tam da değil abi. Einstein'ın gazetecilere verdiği fotoğrafı düşünün. E şimdi bu, yani yapılacak iş mi be? Biz ama bu çocukluk.
Bak, ben öğrencilerime hep şunu tavsiye ediyorum. "Sakın ha," diyorum, "çocukluğunuzdan kurtulmayın. Kurtulduğun an hapı yuttunuz demektir," diyor. Neden? Aptallaşır da ondan. Çocuk aklına geleni söyler, gördüğünü saklamaz. Şimdi yani benzetmek gibi olmasın ama Oya bana sır vermez, diyor ki, "Şimdi söylerim." "Peki, sırdır bu," dersin. 3 dakika sonra gider başkasına anlatırsın. Dolayısıyla diyor, "Sana bu yok, sır vermek yok."
Şimdi Atatürk'ün bu halleri dehasının ürünüdür. Adam dünyayı bir çocuk gibi görüyor ya. Yani koca bir Yunan Ordusu var karşısında. İnönü, Kütahya, Eskişehir muharebelerini kaybetmiş. Bizim kitaplarımızda pek yazmaz. O Atatürk'ü çağırıyorlar. "Ulan, meydan muharebesi kaybetmiş, ne olacağın belli değil," tamam mı? Atatürk geliyor, sırtında pelerini, çadırdan içeri giriyor.
İsmet Paşa yerinden bile kalkmıyor. Ble üniformanın önü açık, bakıyor, "Her şey bitti," diyor. Tamam, şimdi bu makul bir insanın söyleyeceği bir şey. Atatürk gülümsüyor, "Deja kazandın," diyor. Şimdiden kazandın. "La ne demek bu? Meydan muharebesi kaybetmişsin," falan. Ondan sonra diyor ki, "Haritaları getirin." Atatürk'ün haritalara ihtiyacı mı var? Hayır.
Şimdi onun karşısındaki de çok aptal, yerine koymak istemiyor. Haritalar üzerinde bakıyorlar falan. "İsmet," diyor, "orduyu Sakarya'nın gerisine çek." İsmet Paşa diyor ki, "Ya sen delirdin mi?" diyor. "Ordunu diyor, sen 100 km geri çek diyorsun bana," diyor. "Aradaki halkı kime bırakacağız?" diyor. "Yunan gelir, ezer buraları," diyor.
İsmet diyor, "Senin bir teklifin var mı buna karşı?" diyor. "Yok," ne yapacaklarını bilmiyorlar. Harbi kaybetmişler, bütün ümitler gitmiş. Bunlar yıkık. Bizimki oyun oynuyor. "Bak İsmet," diyor, "ikmal yollarını düşün. Ben nereye çekiliyorum? Vatanımın içine papulas, diyor, bizi takip etmek zorunda. İkmal yolları uzayacak," diyor. Zaten diyor, "Yunan Ordusu, diyor, birbirini yiyen adamlarla dolu," diyor. "Politik olarak bölünmüş, ordu moralleri iyi değil," diyor. "Kazanmış oldukları halde bırak gelsinler," diyor. "Ben onları diyor, vatanın harimi İsmet'inde boğacağım."
Bak buradaki. Şimdi senin benim 40 yıl düşünsek aklımıza gelmez. Vurguya bakın. İsmet Paşa'nın adını da anıyor birden beri. Bunlar gaza geliyorlar, tamam falan. Bunları biliyorsunuz, liderlik kitaplarında, konferanslar anlatıyorlar. E, doğrudur, tam orduyu çekiyor. Ondan sonra savaş başlıyor, Sakarya Meydan Muharebesi. Bizim orada zırt fırt yarılıyor cephe. Hatta Nutuk'ta biliyorsun, ordunun cephesi kuzey-güney, doğu-batıya tebdil edilmiş oldu, diyor. Değiştirildi, diyor.
Şimdi Yunan komuta heyetinin niyeti, bizim orduyu karad sürmek, orada denize dökmek ve ondan sonra Anadolu'yu işgal etmek falan. Büyük dert. Bizimkilerde, vallahi en sonunda bir laf geliyor ya, "Çaltepe de düşerse bitti," diyorlar. 15 dakika sonra haber geliyor, "Çaltepe düştü." "Komutanım," diyorlar. Atatürk diyor ki, "Cephesi yaralan bir ordunun cephenin uzunluğuyla mütenasip bir miktarda geri çekilme nazariyesini diyor."
Nazariyesini diyor, çok raptı. "Ümit etmedik buna, çok ümit bağlamadık," diyor. "Her diyor, cüzü tam yani, her birlik muharebe edemediği yerden geri çekilir, tekrar savunma yapabileceği bir hatta tekrar savunmasını kurar." Ama diyor, "Onun yanındaki birlikler onunla birlikte geri çekilmek zorunda değillerdir," diyor. "Onlar muharebeye devam ederler," diyor. Yani diyor, "Biz diyor, bir hattı müdafaa etmiyoruz. Hattı müdafaa yoktur, diyor. Satıh müdafaa vardır ve o satıh bütün vatandır."
Şiir gibi, ne diyorsun ya? Alan şimdi papulas, raporlar gidiyor. İşte Türk cephesi şuradan, şuradan, şuradan yarıldı, şu, şu, şu, şu tepeler alındı. Adam bekliyor ki, bizimkiler çekilsin, çekilmiyor. Herifin asabı bozuluyor. Bakıyor, diyor ki, "Bu adam kurallara göre oynamıyor. Mızıkçı bu herif," diyor. Orada Atatürk'ün çocukluğunu görüyorsun. Diyor ki, "Lan, ben senin kurallarına göre niye oynayayım? Bu bir harp, ben kazanmak istiyorum."
Yani senin ve benim mektepte öğrendiğimiz nazariyeler umurumda değil. Ve işte ondan sonra o istihbarat raporları geliyor, "Paşam," diyorlar, "Papulas yeni birlikler getiriyor, kaybediyoruz." Harbi Atatürk iki defa dinliyor raporu. Diyor, "Git diyor, bak, İsmet Paşa uyukluyor orada, onu uyandır, zaferini tebrik et," diyor. Uyandırıyorlar İsmet Paşa'yı. "Ne oluyoruz?" diyor.
İsmet Paşa, binbaşı diyor ki, "Zaferiniz, tebrik ederim kumandanım," diyor. "Paşa hazretlerinin emridir," diyor. Adamcağız falan. Atatürk sonra işte Fevzi Paşa'yı da çağırıyor, bunlara izah ediyor. "Bakın arkadaşlar, binbaşım," diyor, "yanlış yorumluyor," diyor. "Papulas diyor, yeni birlik getirmiyor," diyor. "Papulas geri çekiliyor," diyor. Çünkü adamın kafasında bütün o cephe var.
Birlik, birlik. Binbaşı bu raporu okurken Atatürk'ün kafasında cephe şekil değiştiriyor. Orada fark ediyor ki, Papulas geri çekiliyor, Sakarya'nın arkasına çekiliyor. Diyor, "Tamam, İsmet, yarın taarruza geçiyoruz," diyor. İsmet Paşa demiş, "Sen delirdin lan," demiş. "Ne ile taarruz ediyoruz? Subayların üçte ikisi şehit, ordunun %46'sı kaçtı, ne ile taarruz ediyoruz?"
Atatürk de gülmüş. Gene, "Bana bak İsmet," demiş, "harp burada kazanılır," demiş. "Papulas burada kaybetti," demiş. Ve biliyorsun, bizimkiler taarruza başlayınca Yunan Ordusu şak diye Kütahya-Eskişehir hattına çekiliyor. Şimdi bu dediğim gibi etrafındaki adamların 40 yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek bir şey. Bu adam bir iki dakikada bunu bütün kafasında kuruyor. Harbin ordusunun kapasitesini biliyor, ne yapılabilir biliyor, askerin psikolojisini çok iyi biliyor.
"Taarruz ediyoruz," dediğin zaman, "Ulan, biz bayağı da iyiymiş intiba veriyorsun askere," ve öyle kazanıyor. Hakikaten yani Yunanlılar, yani Atatürk'e karşı kim geldiyse burada kaybetmiş. Adam zekasıyla eziyor karşısındakini. Hindenburg düşün, büyük Alman mareş, değil mi? Tanren bataklıkların gömmüş Rus ordusunu Ludendorf'la beraber. Atatürk, yaveri Şehriyari iken, yani Vahdettin'in yaveri iken, bunlar Almanya'da bir toplantıya davet ediliyorlar.
Haritalar üzerinde Hindenburg, şehzadeye, yani Vahdettin'e o zaman harbin durumunu anlatıyor. Atatürk bakıyor ki, bu herifin Güneydoğu cephesi hakkında söylediklerin hepsi hayal. Görünüyor, o söylediği ordular falan yok orada. İngilizler gelip dayanmış burnumuza. Tamam, bir şey demiyor orada falan. Ondan sonra akşam bir kokteyl veriliyor. Atatürk biraz çekiyor o kafayla gidiyor. Hindenburg yanına, "Heet maşal," diyor. "Siz bugün şehzadeye niye yalan söylediniz?" diyor.
Zaman ya, bay. Bu ne şimdi? Hindenburg bakıyor, verecek cevabı yok. Hemen tabakasından çıkartıyor, Atatürk'ün ağzına sokuyor. Tam sussun diye cevap veremiyorlar. Ha, bunu çocuk yapar be. Ne diplomasi, ne bilmem ne falan. Koca Hindenburg, daha sonra Almanya Cumhurbaşkanı olmuş. Adama, "Sen diyor, bugün niye yalan söylediniz?" diyor. "Bir şehzade," diyor.