Transcription
1. Bölüm: Tina'nın Dünyası
İlk çocuk hastam olan Tina, tanıştığımızda henüz 7 yaşındaydı. Chicago Üniversitesi'nin çocuk psikiyatrisi kliniğindeki bekleme odasında oturuyordu. Narin ve hassas kız, annesine ve kardeşlerine sokulmuştu ve yeni doktorundan ne beklemesi gerektiğini bilmiyordu. Onu ofisime götürüp kapıyı kapatırken, hangimizin daha gergin olduğunu bilemiyordum. Saçları son derece düzgün örülmüş, 1 metre boyundaki Afrika kökenli Amerikalı kız mı, yoksa uzun kıvırcık saçlı, boyu 2 metreye yakın Beyaz Adam mı?
Tina bir dakika boyunca koltuğumda oturdu, bana baktı, beni tepeden tırnağa dikkatle süzdü. Sonra yerinden kıp, kucağıma oturdu ve bana iyice sokuldu. Duygulandım. "Tanrım, bu ne tatlı bir hareket!" diye düşündüm. Meğer böyle düşünerek aptallık etmişim. Tina hafifçe kıpırdı ve elini apış arama götürüp fermuarı açmıştı. Elini tutup bacaklarımdan uzaklaştırdım ve onu dikkatle kucağımdan indirdim.
Tina ile ilk karşılaşmam. Bir önceki sabah çizelgesini okumuştum. Çizelge dediğim şey, hasta kabul görevlimizle yaptığım bir telefon görüşmesi esnasında asgari miktarda not aldığım ufak bir kağıt parçasıydı. Annesi Sara ve iki küçük kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Sara, çocuk psikiyatri kliniğini aramıştı çünkü kızının okulu, onun bir değerlendirmeden geçmesi konusunda ısrarcı davranmıştı. Tina sınıf arkadaşlarına saldırgan ve uygunsuz davranmıştı, vücudunu teşhir etmiş, diğer çocuklara saldırmış, cinsel içerikli söylemlerde bulunmuş ve onlara seks oyunu oynatmaya çalışmıştı. Derslerde dikkati dağınıktı ve söylenenleri yapmayı genellikle reddediyordu.
Çizelgede Tina'nın geçmişine dair en önemli bilgi, 4 yaşındayken başlayıp 6 yaşında sona eren 2 senelik bir istismar durumu idi. Fail, Sara'nın bakıcısının 16 yaşındaki oğluydu. Çocuk Sara işe gittiğinde Tina'ya ve küçük erkek kardeşi Michael'a cinsel tacizde bulunmuştu. Tina'nın annesi bekardı, yoksuldu ama artık devlet yardımı almıyor ve ailesini geçindirmek için bir markette asgari ücretli bir işte çalışıyordu. Bütçesinin yettiği tek çocuk bakımı hizmeti, yan komşusuyla yaptığı gayri resmi bir anlaşmaydı. Ne yazık ki bu komşu, diğer işlerini yapabilmek için çocukları sık sık oğluyla yalnız bırakıyordu. Oğlu hasta bir çocuktu. Çocukların ellerini bağlayıp onlara tecavüz ediyor, yabancı nesnelerle sodomize ediyor ve yaptıklarını anlattıkları takdirde onları öldüreceği tehdidini savuruyordu. Nihayet annesi onu suçüstü yakalayıp bu istismarlara bir son vermişti. Sara daha sonra hiçbir komşusunu çocuklarının yanına yanaştırmadı ama olan olmuştu. Çocuk tutuklandı ama hapse değil, terapiye gitti. Aradan bir sene geçmişti. Sara'nın kızının ciddi sorunları vardı. Başvurabileceği başka bir yer yoktu ve ben istismara uğramış çocuklar hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
"Gel, biraz boyama yapalım," dedim nazikçe. Onu kucağımdan indirirken üzülmüş gibiydi. Beni kızdırmış mıydım? Öfkelenmiş miydim? Koyu kahverengi gözlerinde endişeli bir ifadeyle bana baktı. Hareketlerimi izledi ve bu etkileşimden bir anlam çıkarabilmek için sözel olmayan bir ipucu bulma umuduyla sesimi dikkatle dinledi. Benim davranışım, yaşadığı daha önceki deneyimlerden oluşan o içsel kataloğa uymuyordu. Erkekleri sadece cinsel avcılar olarak tanımıştı. Sevecen bir babası yoktu ve ona destek olacak bir büyük baba, iyi yürekli bir amca veya koruyucu bir ağabey gibi insanlar da hayatına girmemişti. Karşılaştığı yetişkin erkekler, annesinin genellikle uygunsuz olan erkek arkadaşları ve onu istismar eden o çocuktu. Deneyimleri ona erkeklerin ya ondan ya da annesinden seks istediğini öğretmişti. Dolayısıyla, bu bakış açısıyla gayet mantıklı bir biçimde, benim de seks istediğim varsayımında bulunmuştu.
Ne yapmalıydım? Haftada bir saatlik terapiyle seneler boyunca deneyimlenen, oturtulmuş davranışları veya inançları nasıl değiştirirsiniz? Deneyimlerim ve eğitimimin hiçbir bölümü beni bu küçük kıza hazırlamamıştı. Onu anlamıyordum. Herkesle, hatta kızlar ve kadınlarla da mı seks istiyorlarmış gibi etkileşim kuruyordu? Bildiği tek arkadaş edinme yolu bu muydu? Okuldaki saldırgan ve dürtüsel davranışları bununla mı ilgiliydi? Onu geri çevirdiğimi sanmıştı. Peki bu durum onu nasıl etkileyecekti?
Sene 1987'ydi. Chicago Üniversitesi çocuk ve ergen psikiyatrisinde burslu öğrencisiydim ve ülkenin sunduğu en iyi tıp eğitimlerinden birinin son iki senesine daha yeni başlıyordum. Önümde neredeyse 12 senelik bir lisansüstü eğitimi vardı. Bir tıp doktoruydu, bir doktora unvanına sahiptim. Tıp ve genel psikiyatri asistan doktoru olarak 3 senemi tamamlamıştım. Beyindeki stres yanıtı sistemlerini araştıran bir temel sinir bilimi araştırma laboratuvarını idare ediyordum. Beyin hücreleri, beyin sistemleri ve bunların karmaşık ağları ve döngüleri hakkında her şeyi öğrenmiştim. Senelerimi insan zihnini anlamaya çalışarak geçirmiştim. Onca zamandan sonra aklıma yapabileceğim tek bir şey geldi.
Tina ile ofisimi ufak bir masaya oturduk ve ona bir pastel boya takımı ve bir boyama kitabı verdim. Kitabı açıp bir göz attı. "Bunu boyayabilir miyim?" diye sordu alçak sesle. Bu tuhaf durumda ne yapacağından emin olmayarak. "Tabii," dedim. "Kızın elbisesini maviye mi boyayayım, kırmızıya mı?" diye sordum. "Kırmızı." "Tamam." Onayımı almak için boyadığı sayfayı bana gösterdi. "Çok iyi," dedim. Gülümsedi. Sonraki 4 dakika boyunca yan yana yerde oturduk. Sessizce boyadık. Pastel boya ödünç almak için birbirimize elimizi uzattık. Yaptıklarımızı birbirimize gösterdik ve yabancı birisiyle aynı alanda olmaya alışmaya çalıştık.
Seans sona erdiğinde Tina'yı tekrar kliniğin bekleme alanına götürdüm. Annesinin kucağında bir bebek vardı ve 4 yaşındaki oğluyla konuşuyordu, ediyordu ve sonraki hafta için bir randevu ayarladık. Onlar giderken, bu küçük kıza nasıl yardım edebileceğimi anlamamı sağlayacak daha deneyimli bir gözetmenle konuşmam gerektiğini biliyordum. Akıl sağlığında gözetmenlik yanıltıcı bir terimdir. Ben henüz santral kateter takmayı veya bir durum değerlendirmesi yapmayı ya da kan almayı öğrenen bir tıp stajyeriyim. Onlarsa bana talimat vermek, azarlamak, yol göstermek ve öğretmek için orada bulunan yaşça daha büyük ve daha deneyimli doktorlardı. Etle olumsuz olan bir geri bildirim alırdım. Yapılanı izle, kendin uygula, birisine öğret modelini izlediğimiz halde, daha kıdemli ve deneyimli bir klinisyen hastalarla yapılan her türlü etkileşime yardımcı olmak üzere yakınlarda olurdu. Psikiyatri alanında aynı durum geçerli değildi. Bir stajyer olarak bir hastayla veya bir hasta ve ailesiyle birlikte olduğumda, hemen hemen her zaman yalnız çalışırdım. Hastayla tanıştıktan ve bazen çok çok kere onu gördükten sonra vakayı gözetmenle konuşurdum. Eğitim sürecinde burslu bir çocuk psikiyatrisi öğrencisi, genel olarak klinik araştırmalar konusunda birkaç gözetmene sahip olurdu. Genellikle farklı izlenimler almak ve tamamlayıcı olduğunu umduğum birden fazla öngörü edinmek için aynı çocuğu veya vakayı birden fazla gözetmene sunar. Son derece güçlü yanları olan ilginç bir süreçti bu ama keşfetmek üzere olduğum gibi bazı belirgin eksiklikleri de vardı.
Tina'nın vakasını ilk gözetmen olan Doktor Robert Stein'a sundum. Genç, ciddi ve entelektüel bir doktordu ve bir psikanalist olmak üzere eğitim alıyordu. Gür bir sakalı vardı ve neredeyse her gün tıpatıp aynı görünen bir kıyafet giyerdi: siyah bir takım elbise, siyah bir kravat ve beyaz bir gömlek. Benden çok daha derli toplu görünüyordu. Psikiyatrik jargonu kullanmakta zorluk çekmiyor gibiydi. "Annelik içgüdüsü," "nesne ilişkileri," "karşı aktarım," "oral takıntı." Bunları her kullandığında gözlerin içine bakar, gayet ciddi ve düşünceli görünmeye çalışır, anlattığı şeyler durumu benim için açıklığa kavuşturuyor gibi başımı sallardım. "A, evet. Peki, tamam. Bunu aklımda tutacağım." Ama o sırada içimden hep, "Neden söz ediyor?" diye soruyor olurdum.
Kısa ama resmi bir sunum yapıp Tina'nın semptomlarını, geçmişini, ailesini ve okuldan gelen şikayetlerin yanı sıra onunla ilk karşılaşmamı başlıca unsurlarını anlattım. Doktor Stein notlar aldı. Sunumum sona erdiğinde, "Ee, sence neyi var?" diye sordu. Hiçbir fikrim yoktu. "Emin değilim," diye vakit kazanmaya çalıştım. Tıp eğitimi genç bir doktora olduğundan daha cahilmişim. Doktor Stein bunu hissetti ve psikiyatrik bozukluklar için kullanılan bir tanı el kılavuzu olan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı'nı kullanmamı önerdi. O sırada bu el kılavuzu DSM-III idi. Bu kılavuz hemen hemen 10 senede bir araştırmalardaki güncellemelerle ve bozukluklarla ilgili yeni fikirlerin eklenmesi için yenilenir. Bu sürece tarafsız ilkeler yol gösterirdi ama sosyopolitik ve diğer bilimsel olmayan süreçlerden de kolaylıkla etkilenirdi. Örneğin, homoseksüellik bir zamanlar DSM'de bir bozukluk olarak tanımlanmıştı ama artık öyle değil. Fakat DSM ile ilgili günümüze kadar gelmiş olan sorun, bunun semptomlar listelerine dayalı bir bozukluk kataloğu oluşudur. Makinenin esas donanım veya yazılımını bilmeyen bir komite tarafından yazılmış, bilgisayarın sorununun nedenini ve yapılması gereken işlemi, çıktığı sese göre bulmanızı isteyen bir kullanım kılavuzu gibiydi bu. Kendi araştırmalarım ve eğitimim, o makinedeki sistemlerin, yani bu durumda insan beyninin son derece karmaşık olduğunu biliyordum. Sonuç olarak, bu durumun aynı çıktının içindeki birçok farklı sorundan kaynaklanıyor olabileceğini düşündüm ama DSM bunu göz önüne almıyordu.
"Dikkati dağınık bir disiplin sorunu var. Dürtüsel davranıyor, uyumsuz, kurallara meydan okuyor, söylenenlere karşı geliyor ve akranlarıyla sorunlar yaşıyor. Dikkat eksikliği bozukluğu ve zıtlaşma bozukluğunun diyagnostik kriterlerine uyuyor," dedi Doktor Stein. "Evet, sanırım öyle," dedim ama bu bana doğru gelmemişti. Tina bundan daha fazlasını ya da diyagnostik etkilerin tanımladığım farklı bir şeyi deneyimliyor olabilirdi. Beyinle ilgili kendi araştırmalarım, dikkatimizi kontrol etmemiz ve odaklanmamız gibi sistemlerin özellikle karmaşık olduğunu biliyordum. Ayrıca bunları etkileyen birçok çevresel ve genetik unsur olduğunu da biliyordum. Söylenenlere karşı gelmesi muhtemelen kurban olmasının sonucu iken, Tina'yı kurallara meydan okuyan bir çocuk olarak etiketlemek yanıltıcı değil miydi? Ya kafa karışıklığı onun yetişkinlerle ve akranlarıyla açık açık cinsel davranışlar sergilemesini normal olduğunu düşündürmüştür? Sormadım, sadece Doktor Stein'a baktım ve bana öğrettiklerini özümsemiş gibi başımı salladım. "DEB ile ilgili psikofarmakoloji oku. Önümüzdeki hafta bu konu hakkında daha fazla konuşuruz," dedi Doktor Stein.
San'ın yanından kafam karışmış ve hayal kırıklığına uğramış bir halde ayrıldım. Bir çocuk psikiyatristi olmak böyle bir şey miydi? Genel yetişkin psikiyatristi olarak eğitim almıştım. Gözetimimin ve diyagnostik yaklaşımımızın kısıtlamalarına aşinaydı ama gördüğüm çocukların yaygın sorunlarına hiç de aşina değildim. Bu çocuklar sosyal açıdan marjinalize edilmiş, gelişimi gecikmiş, muazzam hasarlar almışlar ve bana elimizdeki araçlarla düzeltilecekmiş gibi gelmeyen şeyleri düzeltmemiz için kliniğimize yollanmışlardı. Ayda birkaç saatlik bir terapi ve reçeteli bir ilaç nasıl olacak da Tina'nın bakış açısını ve davranışlarını değiştirecekti? Doktor Stein gerçekten de Ritalin'in veya bir diğer DEB ilacının bu kızın sorunlarını çözeceğine inanıyor muydu?
Neyse ki bir gözetmen daha vardı. Zeki, harika ve psikiyatri alanında gerçek bir dev olan Doktor Carl Dayrüt. Benim gibi o da Kuzey Dakotalıydı ve onunla birbirimize hemen ısınmıştık. Doktor Stein gibi o da analitik yöntem konusunda eğitim almıştı ama insanları anlamaya ve yardım etmeye çalıştığı gerçek bir yaşam deneyimine de sahipti. Sadece Freud'un teorilerinin değil, bu deneyimin de bakış açısını şekillendirmesi. Ben Tina'yı anlatırken beni dikkatle dinledi. Konuşmamı bitirdiğimde bana gülümsedi ve "Onunla boyama yapmaktan keyif aldın mı?" diye sordu. Biraz düşündüm ve "Evet, keyif aldım," dedim. Doktor Dayr, "Çok iyi bir başlangıç olmuş," dedi.
Biraz daha anlat. Ona Tina'nın semptomlarını ve davranışlarıyla ilgili olarak yetişkinlerin şikayetlerini anlatmaya koyuldum. "Hayır, hayır, bana söz et. Semptomlar değil," dedi. "Nasıl yani? Nerede yaşıyor? Daireleri nasıl bir yer? Ne zaman uyuyor? Gün boyunca neler yapıyor? Bana ondan söz et." Bunların hiçbiri hakkında bilgi sahibi olmadığımı itiraf ettim. "Semptomlarını değil, onu tanımak için biraz vakit ayır. Hayatı hakkında bilgi edin," diye tavsiyede bulundu.
Sonraki birkaç seansta Tina ve ben boyama yaptık ya da basit oyunlar oynadık ve onun neler yapmaktan hoşlandığından söz ettik. Tina gibi çocuklara "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorduğumda genellikle "Büyürsem..." diye söze başlarlar. Çünkü gerçek hayatta o kadar çok ölüm evlerinde, o kadar çok şiddet görmüşlerdir ki, yetişkinliğe erişmek onlar için belirsiz bir konudur. Konuşmalarımızda Tina bana gayet sıradan bir şekilde ve sık sık fikir değiştiren yaşıtları gibi, bazen bir öğretmen olmak istediğini, bazen de bir kuaför olmak istediğini söylerdi ama bu farklı hedeflerin ayrıntılarını konuşurken, geleceğin öylesine başınıza gelen önceden öngörülemeyen bir olaylar dizisinden ziyade biraz vakit aldı.
Okuldaki ve evdeki davranışları hakkında annesiyle de konuşup Tina'nın hayatıyla ilgili daha çok bilgi edindim. Tabii her gün rutin olarak okula gidiyordu. Ne yazık ki okuldan sonra Tina'nın ve erkek kardeşinin eve gelmesiyle Sara'nın işten eve gelmesi arasında birkaç saatlik bir süre vardı. Sara eve geldiklerinde çocuklarından onu aramalarını istiyordu ve yakınlarda acil bir durumda ulaşabilecekleri komşular da vardı ama daha fazla bakıcı istismarı riski altına girmek istemiyordu. Bu yüzden de çocuklar evde yalnız kalıyorlar ve genellikle televizyon izliyorlardı. Sara, çocuklarının geçmişteki deneyimleri yüzünden zaman zaman cinsel içerikli oyunlar oynadıklarını da itiraf etti. Sara kesinlikle ihmalkar bir anne değildi ama küçük çocuklarını doyurmak için çalışmak onu genellikle bitkin, ne yapacağını bilemez ve moralsiz bir halde bırakıyordu. Hangi ebeveyn olsa travma geçirmiş bu çocukların duygusal ihtiyaçlarıyla başa çıkmakta zorlanırdı. Ailenin oyun oynamaya ve sadece birlikte olmaya çok az vakti vardı. Maddi zorluk yaşayan birçok evde olduğu gibi, onlar için de evsiz kalmak, işten çıkarılmak veya boylarını aşan borçlar gibi büyük felaketlerden kaçınabilir, hallolması gereken bir durum derhal ilgilenilmesi gereken ekonomik veya duygusal bir acil durum söz konusuydu.
Tina ile çalışmaya devam ederken Sara beni her gördüğünde gülümsüyordu. Tina'nın terapi saati, Sara'nın haftada bir gün diğer çocuklarıyla birlikte olmaktan başka bir şey yapmak zorunda olmadığı bir zamandı. Tina ofisime koşarken, ben de erkek kardeşiyle biraz şakalaşırdı. O da terapiye başlamıştı ama farklı bir zamanda, başkasıyla çalışıyordu ve bebeğe gülümserdim. Bekleme alanında vakit geçirebilecekleri bir şey olduğundan emin olduğumda, ufak sandalyesinde oturmuş beni beklemekte olan Tina'nın yanına giderdim. "Bugün ne yapsak?" diye sorar, raflardan alıp masaya koyduğu oyunlara, boyama kitaplarına ve oyuncaklara bakardı. Ben de o heyecanla bana bakarken dikkatle düşünüyormuş gibi yapardım. Gözlerimi masadaki bir oyuna diker, "Operasyon oyununa ne dersin?" diye sorardım. Tina gülerdi. "Evet." Oyunlarımızı o yönlendirir, onu yavaş yavaş ne yapacağına karar vermeden önce durup düşünmek gibi yeni kavramlarla tanıştırdım. Arada sırada spontane bir biçimde benimle bir bilgi, bir umut veya bir korkusunu paylaşıyordu. Ben de konuyu daha iyi anlayabilmek için ona soru soruyordum, sonra etkileşimi tekrar oyuna yönlendiriyordum.
Haftalar geçtikçe adım adım Tina'yı tanımaya başladım. Ama o sonbaharın sonlarına doğru Tina terapiye birkaç hafta üst üste geç kaldı. Seanslar sadece bir saat olduğundan, bazen geriye 20 dakika kalıyordu. Doktor S durumla ilgili güncel bilgiler verdiğim bir anda bunu söylemek gibi bir hata yaptım. Kaşları kalkıp dikkatle bana baktı. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi. "Sence neler oluyor?" "Emin değilim. Sanırım annesinin işi başından aşkın." Bu direnci yorumlamam neden söz ediyordu? Tina'nın terapiye gelmek istemediğini ve annesini bir şekilde geç kalmaya zorladığını mı ima ediyordu? Tina'nın direnci mi, yoksa annesi mi? "Anneleri çocuklarını güvende tutamadı. Bu çocuğa dikkatini veriyor olmana güveniyor olabilir. Onun hasarlı kalmasını istiyor olabilir." "Ha," dedim. "Ne düşüneceğimi bilemeyiz." Lin genellikle terapiye geç kalmayı değişime karşı gösterilen bir direnç işareti olarak yorumladıkları biliyordum ama bu fikir bu vakada bana saçma gelmeye başlamıştı. Bu fikir gerçek tesadüflere yer bırakmıyordu ve görebildiğim kadarıyla Tina için elinden geleni yapan annesi gibi kişileri suçlamak için öne sürülüyordu. Tina'yı kliniğe getirmenin zor olduğu belliydi. Tıp merkezine gelebilmesi için Sara'nın Chicago'nun acımasız kış mevsiminde sık sık rötarlı gelen üç ayrı otobüse binmesi gerekiyordu. Bakıcısı olmadığı için üç çocuğunu da yanına alması ve bazen otobüs ücretini ödeyebilmek için borç bulması lazımdı. Sara bana göre son derece zor bir durumda elinden geleni yapıyordu. Bundan kısa bir süre sonra buz gibi bir gecede binadan çıktığımda Tina ile ailesinin evlerine dönmek için otobüs beklediklerini gördüm. Karanlıkta duruyorlardı. Kar taneleri yakınlardaki bir sokak lambasının loş ışığında ağır ağır yere düşüyordu. Sara bebeği kucağına almıştı. Tina da otobüs durağının ısı lambasının altında erkek kardeşinin yanında oturuyordu. İki kardeş el ele tutuşmuş, birbirlerine yakın oturuyorlar ve bacaklarını ileri geri sallıyorlardı. Ayakları yere değiyordu ve bacaklarını aynı tempoda sallıyorlardı. Saat 18:45. Dışarıda dondurucu bir soğuk vardı. En azından bir saat daha evlerinde olmayacaklardı. Onlara görünmeden arabamı kenara çektim ve otobüsün çabuk geleceğini umarak onları izlemeye başladım. Sıcak arabamdan onları izlediğim için suçluluk hissediyordum. Onları eve bırakmam gerektiğini düşündüm ama psikiyatri alanı sınırlara çok pahalıdır. Hastayla doktor arasında yıkılmaz duvarlar, insanların hayatındaki ilişkiyi tanımlayan katı sınırlar olmalıydı ve bunlar olmazsa ilişki bu tür bir yapıdan mahrum kalırdı. Bu kural genel olarak bana mantıklı gelirdi ama çoğu orta yaşa ait nevrotik yetişkinler için geliştirilmiş tedavisel fikirler gibi, bu da bu vakaya uymuyordu. Otobüs nihayet geldi. Ben de rahat bir nefes aldım. Sonraki hafta seansımız sona erdikten sonra arabama gitmeden önce uzunca bir süre bekledim. Kendime evrak işi yaptığımı söylemeye çalıştım ama aslında ailenin yine soğukta beklediğine şahit olmak istemiyordum. Dışarısı soğukken birisini evine götürmek gibi basit bir insani harekette ne terslik olabileceğini düşünmeden edemiyordum. Sürecini etkileyebilir miydi? İkileme düştüm ama kalbim sürekli iyilikten yana gidiyordu. Bana göre samimi ve iyi niyetli bir davranışın genellikle terapiyi tanımlayan herhangi bir suni duygusal açıdan kontrollü bir duruştan çok daha fazla tedavisel etkisi olabilirdi. Chicago'da kara kış yaşanıyordu ve dışarısı inanılmaz derecede soğuktu. En sonunda kendime, aileyi tekrar görürsem onları evlerine bırakacağımı söyledim. Doğru olan buydu.
Aralık ayında bir gece işten çıkıp arabamla otobüs durağının oradan geçtiğimde onları yine gördüm ve eve bırakmayı teklif ettim. Sara başta eve gitmeden önce markete uğraması gerektiğini söyleyerek teklifimi geri çevirdi. Başladığım işi bitirmem gerektiğini düşündüm. Onları markete bırakmayı teklif ettim. Biraz daha tereddüt ettikten sonra kabul etti ve hepsi Toyota Corolla'ya doluştu. Sara tıp merkezinden kilometrelerce ötede bir köşe başındaki marketi işaret etti ve ben de orada durdum. Kucağında uyumakta olan bebeğine ve bana baktı. Çocukların hepsini alıp markete girip girmese mi diye düşündü. "Bebeği ver, onu ben tutarım. Burada bekleriz," dedim kararlılıkla. Marketten 10 dakika kadar kaldı. Biz de bu arada radyo dinledik. Tina şarkılara eşlik etti. Ben sadece bebek uyanmasın diye dua ediyordum. Onu Tina'nın annesinin salladığı ritimle "Yım, ağı, arkaya koyun ve hiçbir şeyi ellemeyin," dedi. Tina'ya torbaları arka koltuğa koyup evlerine vardığımızda Sara'nın arabadan güçlükle çıkışını ve bir kenara süpürülmüş karların arasında yürümeye çalışmasını, bebeği, çantasını ve torbalardan birini aynı anda taşımayı denemesini izledim. Tina da diğer torbayı taşımayı denedi ama onun için çok ağır olduğundan sürekli olarak karda kayıyordu. Kapımı açıp dışarı çıktım ve Tina ile Sara'nın torbalarını aldım. "Hayır, biz hallederiz," dedi Sara. "Bunu biliyorum ama bu gece ben yardım edebilirim." Bu durum karşısında ne yapacağını bilemez, bana baktı. Bunun iyilik mi yoksa art niyetli bir şey mi olduğunu anlamaya çalıştığını görebiliyordum. Utanmış gibiydi. Ben de utanmıştım ama yardım etmek yine de en doğru şey gibiydi. Kat yukarıdaki dairelerine çıktık. Tina'nın annesi anahtarını çıkarıp bebeği uyandırmadan üç kilidi de açtı. Üç çocuğuna bakan, parası olmayan, sadece geçici ve genellikle yorucu işlerde çalışan, yakınında ona yardım edecek akrabaları olmayan bu annenin ne kadar zor bir hayat yaşadığını düşündüm. İçeri girmeyi istemediğim için kollarımda torbalarla kapı eşiğinde durdum. "Onları masaya koyabilirsiniz," dedi Sara. Tek odalı dairede ilerleyip bebeği duvarın karşısındaki bir şilteye adımla mutfak masasına vardım. Torbaları masaya koyup etrafıma bakındım. Renkli bir televizyonun karşısında bir koltuk ve üstünde birkaç fincanla kirli tabak çanak olan ufak bir sehpa vardı. Ufak mutfağın yakınındaki üç farklı sandalyesi olan ufak bir masada bir somun Wonder Bread ve bir kavanoz fındık ezmesi duruyordu. İki katlı bir şilte yerdeydi ve battaniyeler ve yastıklar düzgünce katlanıp bunun ucuna yerleştirilmişti. Giysiler ve gazeteler etrafa saçılmış, duvara Martin Luther King'in bir resmi asılıydı. Bunun iki yanında da Tina'nın ve erkek kardeşinin parlak renkli okul fotoğrafları duruyordu. Bir diğer duvarda Sara ile bebeğin hafifçe eğik duran bir fotoğrafı asılıydı. Daire sıcaktı. Sara doğruldu ve utanarak, "Bizi bıraktığınız için tekrar teşekkürler," dedi. Ona benim için hiç sorun olmadığını söyledim. O an benim için çok huzursuzluk vericiydi. Kapıdan çıkarken, "Sizinle önümüzdeki hafta görüşürüz," dedim. Tina el salladı. O ve küçük erkek kardeşi marketten alınanları yerlerine kaldırıyorlardı. Daha iyi şartlar altında gördüğüm birçok çocuktan daha düzgün davranıyorlardı. Bana öyle davranmaları gerekiyormuş gibi gelmişti. Eve dönerken Chicago'nun en yoksul mahallelerinin bazılarından geçtim. Suçluluk hissediyordum. Talihimi, bana sunulan fırsatları, kaynakları ve armağanları, çok çalışmaktan veya yaptığım bir işin takdir görmemesi tüm zamanları düşününce kendimi suçlu hissettim. Bir yandan da Tina hakkında çok daha fazla bilgi sahibi olduğumu hissettim. Benimkinden çok farklı bir dünyada büyüyordu ve bu durum bir şekilde onu bana getiren sorunlarla ilişkili olmalıydı. Bunun ne olduğunu tam olarak bilmiyordum ama büyüdüğü ve yaşadığı dünyanın onun duygusal, davranışsal, sosyal ve bedensel sağlığını etkileyen önemli bir şey olduğunu biliyordum. Tabii daha sonra yaptığım şeyi, yani bir hastayı ve ailesini evlerine bıraktığımı başkalarına söylemekten korktum. Daha da kötüsü, yolda bir markette durmuş aldıklarını evlerine taşımalarına yardım etmiştim. Ama bir yanım bunu umursamıyordu. Doğru olanı yaptığımı biliyordum. İki küçük çocuğu ve bir bebeği olan genç bir anneyi o şekilde soğukta bırakamazdım. İki hafta bekledim ve Doktor Dayr ile tekrar buluştuğumda olanları ona anlattım. "Onları otobüs beklerken gördüm. Hava soğuktu. Ben de onları evlerine bıraktım," dedim endişeyle. Tıpkı Tina'nın bana baktığı gibi yüzüne bakıp bir tepki görmeye çalışarak. Ben ona yavaş yavaş çiğnediğim kuralın kapsamını anlatırken Doktor gülmeye başladı. Lafımı bitirdiğimde ellerini çırptı ve "Harika!" dedi. "Aslında bütün hastalarımızın evlerini ziyaret etmemiz gerek." Sonra gülümseyerek geriye yaslandı. "Biraz daha anlatsana." Şok içindeydim. Doktor Dut'un gülümsemesi ve yüzündeki sevinç ifadesi beni, beni anında iki haftadır içimi kemiren suçluluk hissinden kurtarmıştı. Bana neler öğrendiğimi sorduğunda, o minnacık dairede geçirdiğim birkaç saniyenin bana Tina'nın ve ailesinin yaşadığı zorluklar konusunda herhangi bir yerde yapılacak seanstan veya görüşmeden çok daha fazlasını gösterdiğini söyledim.
Çocuk psikiyatrisi burslu eğitimimin ilk senesinin ilerleyen zamanlarında Sara ve ailesi tıp merkezine daha yakın, 20 dakikalık bir otobüs yolculuğu gerektiren bir yere taşındılar. Tina geç kalmamaya başladı. Artık direnç söz konusu değildi. Haftada bir seanslarımıza devam ettik. Doktor Dut'un bilgeliği ve akıl hocalığı beni özgürleştirmeye devam etti. Bana ilham veren öğretmenler, klinisyenler ve araştırmacılar gibi beni keşif yapmaya, merak etmeye ve düşünmeye teşvik etti ama en önemlisi bana mevcut inanışlara meydan okuyacak cesareti verdi. Böylece akıl hocalarımın her birinden ufak tefek parçalar alarak, beyindeki bozuklukların semptomları olan duygusal ve davranışsal sorunları açıklama amacını taşıyan tedavisel bir yaklaşım geliştirmeye başladım.
1987'de çocuk psikiyatrisi henüz nörolojik bilimlere kucak açmamıştı. Hatta 1980'lerde başlayan ve 1990'larda "Beynin 10 Senesi" patlama noktasına ulaşan beyinle ve beynin gelişimi ile ilgili araştırmaların klinik uygulamaları etkilemek bir yana çok daha kapsamlı hale gelmesi gerekecekti. Birçok psikolog ve psikiyatrist, insan davranışlarına biyolojik bir bakış açısıyla bakmaya aktif olarak karşıydı. Bu tür bir yaklaşımın, davranışları biyolojik unsurlara indirgemek ve otomatik olarak her şeyin genler yüzünden meydana geldiğini düşünmek anlamına geldiği, özgür iradeye ve yaratıcılığa yer bırakmıyor mu ve yoksulluk gibi çevresel unsurlara bile yer verilmiyor mu gibi mekanik ve insanlıktan çıkarıcı olduğu düşünülüyordu. Evrimsel fikirler, statükoyu makul kılan ve insanların eylemlerini hayvani dürtülere indirgeyen ırkçı ve cinsiyetçi teoriler olarak daha da kötü görülüyordu. Çocuk psikiyatrisine yeni başladığım için gördüklerimi doğru bir biçimde bağımsızca düşünme, işlemden geçirme ve yorumlama kapasitem henüz güvenmiyordu. Diğer yerleşmiş psikiyatristlerin, yıldızların, akıl hocalarımın hiçbiri bunlardan söz etmiyor veya öğretmiyor iken bu konudaki düşüncelerim nasıl doğru olabilirdi? Neyse ki Doktor Dayr ve diğer birkaç akıl hocam, Tina ve diğer hastalarım ilgili klinik düşüncelerime nörobilimi de dahil etme eğilimimi teşvik etti.
Tina'nın beyninde neler olup bitiyordu? Tina'nın beynindeki onu yaşıtları olan diğer kızlardan daha dürtüsel ve dikkatsiz davranmaya sevk eden fark neydi? Küçüklüğünde bu anormal ve cinsel deneyimlerle acı çekerken hızla gelişmekte olan beyninde neler olmuştu? Yoksulluğun yarattığı stres mi onu etkilemişti? Neden konuşma ve dille ilgili gecikmeler yaşıyordu? Doktor Dayr, "Yanıt burada bir yerde," derken başını işaret ederdi. Nörobilimle tanışmam üniversite 1. sınıfta başlamıştı. İlk üniversite danışmanım dünyaca tanınmış bir nöroendokrinolog olan Doktor Seymour Levine, beynin gelişiminde hayatın erken dönemlerinde yaşanan stresin etkileri ile ilgili sonraki düşüncelerimin tamamını şekillendiren öncü bir araştırma gerçekleştirmiş ve bu araştırma erken dönemde etkilerin beyinde nasıl ömür boyu kalıcı izler bıraktığını anlamamı sağlamıştı. Levine, fareler üzerinde stresle ilgili önemli hormon sistemlerinin gelişimi ile ilgili bir dizi deney yapmıştı. Ekibinin çalışması, bu önemli sistemlerin biyolojisinin ve işlevinin hayatın erken dönemlerinde yaşanan kısa stres dönemleriyle büyük ölçüde değiştirilebileceğini göstermişti. Biyoloji sadece değiştirilemeyen bir senaryoyu oynayan genlerden ibaret değildir; evrimsel teorilerin öngördüğü gibi etrafındaki dünyaya karşı duyarlıdır. Bazı deneylerde stres süresi sadece birkaç dakika sürüyordu ve insanların birkaç saniye yavru farelere dokundukları inanılmaz bir stres seviyesi hissetmeleri ile ilgiliydi. Ama bu kısa ve stres dolu deneyim, beynin gelişiminin önemli bir aşamasında yetişkinliğe kadar devam eden stres hormon sistemlerinde bir değişikliğe yol açıyordu. Bu alanda resmi eğitimime başladığım andan itibaren hayatın erken dönemlerinde edinilen deneyimlerin dönüştürücü etkisinin farkındaydım. Bu farkındalık, ilgili sonradan gelen tüm kavramları kıyasladığımızda [Müzik] mıydı?
Hastalarımı düşünürken semptomlarını da düşünüyordum. Neden bu çocuk özellikle bu sorunları yaşıyordu? Değişmelerine ne yardımcı olabilirdi? Davranışları benim ve alanından beynin nasıl çalıştığı ile ilgili öğrendiği herhangi bir şeyle açıklanabilir miydi? Örneğin, bağlanmanın, yani ebeveynle çocuk arasındaki bağın, önemini araştırmak bir anne ile oğlu arasındaki sorunların çözülmesine yardımcı olabilir miydi? Bir hastanın ebeveynleri ile ilgili duygularını başka ilişkilere, özellikle de terapisti ile arasındaki ilişkiye yansıttığı aktarım gibi Freud'un fikirleri beyin işlevini inceleyerek açıklanabilir miydi? Arada bir bağ olmalı diye düşündüm. Bunu açıklayamıyor ya da henüz anlayamıyordu ama beyinde olup bitenlerle insana dair her fenomen ve semptom arasında mutlak bir korelasyon olmalıydı. Ne de olsa insan beyni tüm duygulara, düşüncelere ve davranışlara aracılık eden organdır. İnsan bedenindeki kalp, ciğerler ve pankreas gibi diğer uzmanlaşmış organlara kıyasla beyin binlerce karmaşık işlevden sorumludur. Aklınıza iyi bir fikir geldiğinde, aşık olduğunuzda, merdivenlerden düştüğünüzde, merdivenlerden yukarı çıkarken nefessiz kaldığınızda, çocuğunuzun gülümsemesiyle içiniz eridiğinde, bir espriye güldüğünüz, acıktığınızda ve tok hissettiğinizde, tüm bu deneyimler ve bu deneyimlere verdiğiniz tepkiler beyniniz aracılığıyla gerçekleşir. Dolayısıyla Tina'nın konuşmayla ve dille, dikkatle, dürtüsel davranma ve sağlıklı ilişkiler kurmakla ilgili sıkıntılarının da beyniyle ilgili olması gerekiyordu. Ama bunlarda beyninin hangi bölümünün sorumlu olduğunu anlamam onu daha etkin bir biçimde tedavi etmeme nasıl yardımcı olabilirdi? Tina'nın beyninin hangi alanları, nöral ağları, nörotransmitter sistemleri daha zayıf işliyordu, az gelişmiş veya düzensizdi ve bu bilgi bana Tina'nın terapisinde nasıl yardımcı olabilirdi?
Bu soruları yanıtlayabilir de bir o kadar olağanüstü bir yapı grubundan gelir: 100 milyar nöron, yani beyin hücresi ve her nöron başına glia denen bir o kadar önemli olan 10 destek hücresi vardır. Rahimdeki ilk kıpırtılarla başlayıp erken yetişkinlik dönemine kadar süren gelişme çağında, tüm bu karmaşık hücrelerin, bunların farklı türleri de vardır, uzmanlaşmış ağlar halinde düzenlenmesi gerekir. Bu da birbirleriyle karışık bağları olan son derece uzmanlaşmış sayısız sistemle sonuçlanır. Birbirine bağlı nöronlardan oluşan bu zincirler ve ağlar, beynin farklı mimarisini oluşturur. Beynin bu konuyla ilgili olarak söz edeceğimiz dört ana bölümü bulunur: beyin sapı, diensefalon, limbik sistem ve korteks. Beyin içten dışa doğru, eski bir temelin üstüne eklenen giderek daha karmaşık bir parçalar gibi düzenlenmiştir. Beyin sapının alt ve en merkezi alanları ve diensefalon, bunların içinde en basitleri, ilk olarak bunlar evrim geçirmiştir ve bir çocuk büyüdükçe yine ilk olarak bunlar gelişir. Yukarı ve dışa doğru ilerlediğinizde, limbik sistemle birlikte işler ve giderek daha da karmaşık bir hal alır. Korteks, beyin mimarisinin en parlak başarısıdır ve onun en karmaşık alanıdır. Beynin en alt kısımlarında kertenkeleler kadar ilkel canlılarınkine benzer bir düzeni paylaşırken, orta alanlar kediler ve köpekler gibi memelilerde alanlara benzer. Dış alanları sadece maymunlar ve büyük insansı maymunlar gibi diğer primatlarla paylaşırız. Beynin insana en özgü olan kısmı frontal korteks ama bu bile düzeninin %96'sını bir şempanze ile paylaşır. Beynimizin 4 alanı da hiyerarşik bir biçimde düzenlenmiştir: alttan üste ve içten dışa. Bunu en iyi ufak bir dolar destesi ile, mesela 5 dolarlardan oluşan ufak bir desteyle gözlerinizin önüne getirebilirsiniz. Bunları ikiye katlayın, avucunuza koyun ve bir otostopçu gibi baş parmağınızı kaldırın. Şimdi yumruğunuzu baş parmak aşağı gelecek biçimde çevirin. Baş parmağınız beyin sapını temsil eder ve ucu omuriliğin beyin sapıyla birleştiği noktadır. Baş parmağınızın etki kısmı diensefalon. Avucunuzun içinde duran parmaklarınızın ve elinizi örttüğü katlanmış paralar limbik sistemdir. Kağıt paraları örten parmaklarınız korteksi temsil eder. İnsan beynine baktığınızda, limbik sistem tamamıyla içte kalır. O kağıt paralar gibi, bunu da dışarıdan göremezsiniz. Üst ve ön alana yönelen serçe parmağınız da frontal korteks. Bunlar birbirine bağlı olduğu halde, dört ana alanın her biri farklı bir işlev grubunu kontrol eder. Örneğin, beyin sapı vücut ısısı, kalp atış hızı, solunum ve tansiyon gibi esas düzenleyici işlevlerimiz aracılığı olur. Diensefalon, limbik sistem korku, nefret, sevgi ve mutluluk gibi davranışlarımıza yön veren duygusal tepkilerden sorumludur. Beynin en tepesi olan korteks, konuşma ve dil, soyut düşünme, planlama ve düşünerek karar verme gibi en karmaşık ve oldukça insani işlevleri düzenler. Tüm bir senfoni orkestrası gibi birlikte işler. Dolayısıyla bireyselleştirilmiş kapasiteleri olmasına rağmen, hiçbir sistem duyduğunuz duyduğunuz müzik sesinden tamamıyla tek başına sorumlu değildir.
Tina'nın semptomları beyninin hemen hemen her bölümünde anormallikler olduğuna işaret ediyordu. Uyku ve dikkat sorunları beyin sapı, hassas motor kontrolü ve koordinasyon diensefalon ve korteks, belirgin sosyal ve ilişkisel gecikmeler ve eksiklikler limbik ve korteks, konuşma ve dil sorunları korteks yaşanıyordu. Sorunların bu yaygın dağılımı çok önemli bir ipucuyla, grup kilit nöral sistemle, insanların stres ve tehditle başa çıkmasına yardımcı olanlarla ilişkili sistemle bağlantılı olduğunu gösteriyordu. Bir tesadüf eseri, bunlar laboratuvarda araştırdığım sistemlerin aynısıydı. Bu sistemler bana başlıca iki neden yüzünden şüpheli geldi. Bunlardan ilki, insanlar ve hayvanlarla ilgili çok sayıdaki araştırmanın bu sistemlerin uyarılma, uyku, dikkat, iştah, ruh hali ve dürtü düzenlemesi, yani Tina'nın büyük sorunlar yaşadığı tüm alanlardaki rolünü belgelemiş olmasıydı. İkinci neden, bu önemli ağların beynin alt kısımlarında oluşması ve beynin tüm diğer alanlarına doğrudan bağlantılar yollamasıyla, bunlar tüm duyularımız ve beynin her yanından alınan sinyalleri ve bilgileri entegre etme ve yönetme becerisine sahiptir. Bu kapasite tehditlere etkin bir biçimde yanıt vermek için gereklidir. Örneğin, avcı bir hayvan ortalıkta dolanıyorsa, bir diğer hayvanın onun kokusuna veya sesine onu görmüş kadar hızlı tepki vermesi gerekir. Bunlara ek olarak, stres tepki sistemleri kötü ve anormal bir biçimde düzenlendiğinde, beynin dört ana alanında birden fonksiyon bozukluğuna neden olabilecek sadece bir avuç nöral sisteme dahildir. Tıpkı Tina'da gözlemlediğim gibi.
Nörolojik bilim alanında senelerdir sürdürmekte olduğum araştırmalara bu sistemlerin nasıl işlediği ile ilgili ayrıntıları araştırmak da dahildi. Beyindeki nöronlar, sinaps denen özellik nörondan nörona bağlantılarda serbest bırakılan nörotransmitter isimli kimyasal habercileri kullanarak bir hücreden diğerine mesajlar taşır. Bu kimyasal haberciler, tıpkı sadece doğru anahtarın ön kapınızın kilidine uyduğu gibi, bir sonraki nörondaki sadece belirli doğru şekli olan alıcılara uyar. Hem inanılmaz derecede karmaşık hem de zarif denecek kadar basit olan sinaptik bağlantılar, beynin aralarında düşünce, his, hareket, duygu ve algı bulunan çok sayıdaki işlevinin gerçekleşmesini sağlayan nörondan nörona zincir ağlarını yaratır. Bu aynı zamanda ilaçların bize etki etmesini sağlar çünkü birçok fiziko aktif ilaç, tıpkı çoğaltılmış anahtarlar gibi işler, belirli nörotransmitterler tarafından açılabilen kilitlere uyar ve beyni kapıları açmaya veya kapatmaya ikna eder. Doktora araştırmamı Doktor Solomon Schneider'in öğrencisi ve önde gelen bir nörobilimci ve psikiyatrist olan Dr. David U. Prichard'ın laboratuvarında nörofarmakoloji alanında yapmıştım. Doktor Schneider'in grubu birçok şeyin yanı sıra eroin ve morfin gibi uyuşturucu ilaçların etkilediği alıcıyı bulmasıyla meşhur olmuştu. Doktor U. Prichard'la çalışırken, noradrenalin (noradrenalin olarak da bilinir) ve epinefrin (adrenalin olarak da bilinir) sistemlerini araştırmıştım. Bu nörotransmitterler stresle ilgilidir ve klasik "kaç ya da savaş" tepkisi, locus coeruleus (rengi ind den dolayı Mavi Nokta ismini almıştır) olarak bilinen merkezi bir norepinefrin kümesinde başlar. Bu nöronlar beynin neredeyse önemli diğer bölümlerinin her birine sinyaller yollar ve onların stresli durumlara yanıt vermesine yardımcı olur. Doktor U. Prichard'la yaptığım araştırmaların bir kısmı, çok az genetik farka sahip aynı türden hayvanlar olan iki farklı fare türünü de kapsamıştır. Bu fareler, olağan durumlarda tıpatıp aynı görünüyor ve davranıyordu ama en ılımlı stres miktarı bile bir türün çökmesine neden oluyordu. Sakin şartlarda bu fareler labirentleri öğrenebiliyordu. Nöradrenalin sistemlerinde aşırı aktivite olduğunu gördük. Bu ufak eğitim alıcı sayısında hassasiyet durumunda ve beynin birçok alanının işlevinde muazzam bir anormallik yelpazesi oluşturuyor ve sonuç olarak strese düzgün tepki verme becerilerini bir ömür boyu etkiliyordu. Tina'nın genetik olarak strese karşı aşırı hassas olduğuna dair elimde bir kanıt yoktu ama deneyimlediği tehditlerin ve acı cinsel saldırıların kesinlikle tehditlere aracılık yapan stres yanıt nöral sistemlerinin tekrarlayan ve yoğun aktivasyonuyla sonuçlandığını biliyordum. Aklıma hayatın erken dönemlerinde sadece birkaç dakikalık stresli bir deneyimin bir farenin stres yanıtının sonsuza dek değişmesine neden olduğunu gösteren çalışma geldi. Tina'nın uğradığı istismar çok da uzun sürmüş: 2 sene boyunca haftada en az bir kere saldırıya uğramıştı ve buna bir de maddi durumu genellikle kötü olan bir aile ile sürekli bir kriz halinde yaşamanın stresi de eklenmişti. Şayet hem genler hem de çevre fonksiyon bozukluğuna dair benzeri semptomlar hassas bir kişide oluşturacağı etkiyi de araştırmasının mümkün olabileceğini düşündüm. Hem Tina ile hem de laboratuvarda çalışmaya devam ederken, Tina'nın vakasında stres yanıt sistemlerinin beyninin gelişmeye devam ettiği küçük yaşta maruz kalınan bir travmayla tekrarlanan aktivasyonunun onun beyninde muhtemelen hayvanlarla gözlemlediğim benzer geniş bir değişmiş alıcı hassasiyet ve fonksiyon bozukluğu yelpazesine yol açmış olabileceğini düşündüm. Bunun ardından da Tina'nın semptomlarının gelişimsel travmanın sonuçları olduğunu düşünmeye başladım. Dikkat ve dürtü sorunları, stres yanıt nöral ağlarının düzenindeki, eskiden uğradığı istismarla başa çıkmasına yardımcı olan ama artık saldırgan davranışlar sergilemesine ve okulda derslere kayıtsız kalmasına neden olan bir değişimden kaynaklanıyor olabilirdi. Bu mantıklıydı. Aşırı aktif bir stres sistemi olan bir kişi, öğretmenler ve sınıf arkadaşları gibi tehdit oluşturabilecek kişilerin yüzlerine çok dikkatle bakardı ama sınıfta işlenen dersler gibi iyicil şeylere dikkat etmezdi. Potansiyel tehditlere karşı aşırı bir farkındalık, Tina gibi kişileri kavga etmeye meyilli kılardı çünkü bunlar her yerde ona saldırmaya hazır birisini arardı ve bu durum muhtemelen en ufak potansiyel saldırganlık sinyallerine karşı onun aşırı tepki vermesine neden olurdu. Bu fikir, Tina'nın dikkat sorunlarının tesadüfi ve istismarla ilgisiz olmasına kıyasla çok daha akla yatkın bir açıklama gibiydi. Tina'nın çizelgesine tekrar bakınca, kliniğe ilk gelişinde kalp atış hızının dakikada 112 olduğunu gördüm. Onun yaşlarında bir kızın normal kalp atış hızının yüzün altında olması gerekirdi. Yükselmiş bir kalp atış hızı, ısrarla aktive olan bir stres yanıtının göstergesi olabilirdi ve bu durum Tina'nın sorunlarının beyninin istismara verdiği tepkinin doğrudan bir sonucu olduğu fikrime daha da fazla destek veriyordu. Şu anda Tina'ya bir etiket yapıştıracak olsam, bu DEB değil, Posttravmatik Stres Bozukluğu (PTSD) olurdu. Tina ile çalıştığım 3 sene boyunca, onun gösterdiği belirgin ilerlemeye çok sevinmiş ve rahatlamıştım. Artık okulda uygunsuz davrandığına dair raporlar gelmiyordu. Ev ödevlerini yapıyor, derslerine gidiyor ve diğer çocuklarla kavga etmiyordu. Konuşması gelişme kaydetmişti. Sorunlarının çoğu da artık öğretmenlerinin, hatta annesinin bile telaffuzunu düzeltmek bir yana, duyamayacağı kadar azdı.
Alçak ses ile konuşmasıyla ilgiliydi ama sesini yükseltmeyi öğrendikçe ve kendisiyle daha fazla konuşulup ihtiyaç duyduğu düzeltici geri bildirimi tekrar tekrar duydukça ilerleme kaydetti. Ayrıca hızla daha ilgili ve daha az dürtüsel davranmaya başladı. Hatta bunları o kadar büyük bir hızla yaptı ki doktor Stein'le yaptığım ilk görüşmeden sonra gözetmenler imle ona ilaç verme konusunu konuşmadım bile.
İle Tina seanslarımızda oyunlarımızı yönlendirmeye devam etti ama ona her fırsatta kendisini dünyada daha güvenli hissetmesine, daha düzgün ve mantıklı bir biçimde davranmasına yardımcı olacak dersler öğrettim. Dürtülerimizi kontrol etmeyi ve karar vermeyi ilk olarak etrafımızdaki kişilerden, bazen gayet açık ve net derslerle, bazen de örneklerle öğreniriz. İnanın etrafındaki herkes başına gelenlere tepki verdiğinden o da aynı şeyi yapmıştı. Seanslarımız ona o çok ihtiyaç duyduğu kesintisiz ilgiyi sunuyor, oyunlarımız ise kaçırdığı derslerden bazılarını öğretiyordu. Mesela seanslara ilk başladığımızda Tina sırayla bir şey yapma kavramını anlayamamıştı. Bir şeylere başlamak için sabırsızlanıyor, düşünmeden eyleme geçip tepki veriyordu. Oynadığımız basit oyunlarda daha uygun davranışlara örnekler verdim ve ona tekrar tekrar aklına gelen ilk şeyi yapmadan önce duraksamaya öğrettim. Okuldaki mükemmel gelişimine baktığımda da ona gerçekten de yardımcı olduğuma inandım.
Ne yazık ki yeni bir işe başlamak için klinikten ayrılmadan iki hafta önce artık 10 yaşında olan Tina'nın okulda ondan yaşça daha büyük bir çocuğa oral seks yaptığını öğrendim. Öyle ordu ki ona öğrettiklerim davranışlarını değiştirmemiş, başı derde girmesin diye cinsel faaliyetlerini ve diğer sorunlarını yetişkinlerden daha iyi gizlemesini sağlamıştı. Dışarıdan bakıldığında bu hali başkalarının düzgün davrandığını düşünmesini sağlıyordu. Ama içindeki travmayı atamadığı belliydi. Bu haberi duyunca hayal kırıklığına uğradım ve aklım karıştı. Çok etmiştim ve Tina gerçekten de iyiye gidiyor gibiydi. Olumlu bir tedavisel çaba gibi görünen şeyin o kadar boş olduğunu kabul etmek zordu. Ne olmuştu? Daha da önemlisi, onu değiştirmek için birlikte yaptığımız çalışmada ne olmamıştı?
Tina'nın erken çocukluk travmasının etkilerinin ve dengesiz ev hayatının beyninde yaratmış olabileceği etkileri düşünüp durdum. Çok geçmeden klinik akıl sağlığı tara ilişkin bakış açımı genişletmem gerektiğini fark ettim. Tina için başarısız olan yetersiz tedavinin ve çocuk psikiyatrisi büyük sorunun yanıtları beynin nasıl işlediği, geliştiği, nasıl mantık kurduğu ve dünyayı nasıl düzenlediği ile ilgiliydi. Bu hafife alındığı gibi beyindeki dengesizlikleri düzeltmek için sadece zaman zaman ilaç tedavisi gerektiren kalıplaşmış, genetik ve önceden ayarlanmış bir sistem değildi. Tüm karmaşıklığıyla beyinde zaten mevcut olan bir olguyu bu bilinçaltı bir dirençle ve kurallara karşı çıkmakla ilgili fokur fokur kaynayan bir karmaşa olarak beynin içinde değildi. Karmaşık bir sosyal dünyaya tepki vermek için evrim geçirirken de onun içindeydi. Kısacası, bu etrafındaki kişilere karşı aşırı hassas olmak üzere şekillendirilmiş türden bir genetik eğitimi olan bir beyindi.
Tina stres sistemini daha iyi düzenlemeyi öğrendi. İyileşen dürtü kontrolü bunun iyi bir kanıtıydı ama Tina'nın en kötü sorunları çarpık ve sağlıksız cinsel davranışlarıyla ilgiliydi. Semptomlarının bazılarının aşırı aktif stres yanıtını değiştirerek çözülebileceğini fark etmiştim ama bu hafızasını silmez. Daha iyi bir tedaviyi bulmadan önce asıl anlamam gereken şeyin bu hafıza olduğunu düşünmeye başladım. Hafıza gerçekten de tam olarak nedir? Çoğumuz bunu isimlerle, yüzlerle ve telefon numaralarıyla ilişkilendirerek düşünürüz. Ama o bundan daha fazlasıdır. Biyolojik sistemlerin temel bir özelliğidir. Hafıza bir deneyimi zamanda ilerletme kapasitesidir. Kasların da hafızası vardır zaten, bunu egzersizden kaynaklanan değişimlerle görebilirsiniz. En önemlisi de hafıza bizi nasıl oluşturduğumuzla ilgili olması ve geçmişimizin geleceğimizi belirlemesine izin vermesi açısından beynin yaptığı bir şeydir. Hafıza büyük ölçüde bizi biz yapan unsurdur ve Tina'nın durumunda cinsel istismarla ilgili anıları onun yolunu tıkayan başlıca unsurdur.
Tina'nın erkeklerle arasında geçen vakitsiz ve aşırı cinsel cinselleştirme bir itfaiye aracının görsel imgesi ve bir sirenin sesinin oluşturduğu nöral aktivite aynı anda tekrar eden bir biçimde meydana gelirse, eskiden ayrı olan bu nöral zincirler görsel ve sesle ilgili nöral ağlar yani sinaptik bağlantılar oluşturur ve birbirine bağlı tek bir ağ meydana gelir. Görsel ve işitsel ağlar arasındaki bu yeni bağlantı grubu yaratıldığında, ağın sadece bir kısmının uyarılması, örneğin siren sesinin duyulması, zincirin görsel kısmını aktive eder ve kişi neredeyse otomatik bir biçimde bir itfaiye aracını gözlerinin önüne getirir. Çağrışımın bu güçlü özelliği beynin evrensel bir unsurudur. Çağrışımlar aracılığıyla aldığımız tüm duyusal sinyalleri yani işitme, görme, dokunma ve koku almayla ilgili sinyalleri örerek kişinin yerini, bir şeyin veya eylemin tamamını yaratırız. Çağrışım hem dili hem de hafızayı mümkün kılar ve bunların temellerini oluşturur.
Tabii bilinçli hafızamız boşluklarla doludur ve bu aslında iyi bir şeydir. Beynimiz sıradan ve tahmin edilebilir olan şeyleri bir filtreden geçirir. Bu işlev sahibi olmamız açısından kesinlikle gereklidir. Mesela araba kullanırken otomatik olarak arabalarla ve yollarla ilgili daha önceki deneyimlerimize güvenirsiniz. Duyularınızı size ilettiklerini her unsuruna odaklanmanız gerekseydi şaşkına döner ve büyük bir ihtimalle kaza yapardınız. Herhangi bir şeyi öğrenirken beyniniz sürekli olarak mevcut deneyimleri depolanmış daha önceki benzeri durumların ve hislerin şablonlarıyla, esas olarak da hafızayla karşılaştırır ve "bu yeni bir şey mi? ve bu dikkat etmem gereken bir şey mi?" diye sorar. Böylece yolda ilerlerken beyninizin motor ve stres bilgileri sistemi size belirli bir pozisyonda olduğunuzu söyler ama beyniniz büyük bir olasılıkla bununla ilgili yeni anılar oluşturmaz. Bunları arabalarda oturduğunuz daha önceki deneyimlerde depolamış ve bununla ilgili olan nöral aktivitenin değişmesi gerekmemektedir. Yeni bir deneyim söz konusu değildir, orada bulunmuş, aynı şeyi yapmışsınızdır ve bu size tanıdık gelir. Tanıdık uzun otoyollarda ilerlerken daha önceki yolculuklarınızda yaptığınız hemen hemen hiçbir şeyi hatırlamamız nedeni de budur.
Bu nöral ağlara, hafıza şablonuna bırakılan daha önceden depolanmış onca deneyimi artık yeni gelen herhangi bir bilgiyi anlamlandırmak için kullanmanız açısından önemli bir konudur. Bu şablonlar beynin dört bir yanında birçok farklı seviyede oluşur ve bilgi ilk olarak daha aşağıdaki, daha ilkel alanlara geldiğinde birçoğu bilinçli farkındalık tarafından erişilebilir durumda değildir. Mesela küçük Tina erkeklerle olan etkileşimlerine yön veren ve ilk karşılaştığımızda bana karşı davranışlarını şekillendiren şablonun neredeyse hiç farkında değildi. Dahası, muhtemelen hepimiz bizi irkilen şeyin ne olduğunu bile anlamadan önce fiziksel olarak yerimizden sıçramışızdır. Bunun nedeni beynimizin stres yanıt sistemlerinin potansiyel tehditlerle ilgili bilgi taşıması ve bunlara mümkün olduğunca kısa sürede tepki vermeye hazır olmasıdır. Bu da genellikle korteksin hangi eylemde bulunacağına karar vermesinden önce gerçekleşir.
Tina gibi aşırı stresli deneyimler yaşamış olsaydık, bu durumların anımsatıcıları da benzer şekilde güçlü olabilir ve bilinçsiz süreçlerle tetiklenen benzeri tepkilere yol açabilirdi. Bu durum aynı zamanda hayatın erken dönemlerinde yaşanan deneyimlerin daha sonraki deneyimlere kıyasla kesinlikle çok daha büyük bir etkisi olacağı anlamına gelir. Beyin dünyayı örüntüler arayarak anlamlandırmaya çalışır. Anlaşılır ve sabit bir biçimde bağlantılı olan örüntüleri yeniden ilişkilendirdiğimizde bunların normal veya beklenen diye etiketler ve bilinçli olarak dikkat etmeyi keser. Dolayısıyla mesela bebekliğinizde ilk kez oturma pozisyonuna getirildiğinizde yayılan yeni hislere dikkat edersiniz. Beyniniz normal bir biçimde oturmakla ilişkili baskıyı hissetmeyi öğrenir ve motor ve bilişsel sisteminiz aracılığıyla dik oturarak ağırlığınızı nasıl dengeleyeceğinizi hissetmeye başlar ve sonuç olarak oturmayı öğrenirsiniz. Oturduğunuzda bir rahatsızlık hissetmediyseniz veya oturduğunuz yer tuhaf bir dokuya veya şekle sahip değilse ya da denge ile ilgili bir tür bozukluğunuz yoksa dik oturmaya veya koltuğunuzun bedeninizin arka kısmına uyguladığı baskıya pek dikkat etmezsiniz.
Bu araba kullanırken de hemen hemen hiç düşünmediğiniz bir şeydir. Yola dikkatle bakarken yaptığınız şey otoyolun yanlış şeridinde hızla ilerlemekte olan bir kamyonet gibi yeni ve oraya uygun olmayan unsurları aramaktır. Bu yüzden normal olduğunu algıladığımız şeyleri aklımızdan çıkarırız. Böylece anormal ve derhal ilgilenmemiz gerektiren şeylere hızla tepki verebiliriz. Nöral sistemler özellikle yeniliklere hassas olacak biçimde evrim geçirmiştir çünkü yeni deneyimler genellikle ya tehlikeye ya da fırsatlara işaret ederler.
Hem hafızanın hem de nöral dokunun ve gelişiminin en önemli özelliklerinden biri bu durumda hepsinin örüntülü ve tekrarlanan aktivitelerle değiştiği, dolayısıyla beyninizde tekrar tekrar aktive olan sistemler değişir ve aktive olmayanlar değişmez. Bu kullanıma bağlı gelişme nöral dokunun en önemli özelliklerinden biridir. Basit bir kavram gibi görünmesine rağmen çok kapsamlı ve geniş bir çıkarım yelpazesi içerir. Ben de bu kavramı anlamanın Tina gibi çocukları anlamanın anahtarı olduğunu düşünmeye başladım.
Tina hayatının daha çok başlarında cinsel istismara maruz kaldığı için son derece talihsiz bir grup çağrışım geliştirmişti. Erkeklerle ve ergen erkek istismarcısıyla yaşadığı ilk deneyimler erkeklerin ne olduğuyla ve onlara nasıl davranması gerektiğiyle ilgili anlayışını şekillendirmiştir. Etrafımızdaki kişilerle yaşadığımız bu erken deneyimler dünyayla ilgili tüm bakış açımızı şekillendirir. Beynin her gün maruz kaldığı muazzam miktardaki bilgiler yüzünden dünyanın nasıl olduğunu tahmin edebilmek için bu örüntüleri kullanmamız gerekir. Erken yaştaki deneyimler anormal bu tahminler davranışlarımızı olumsuz bir şekilde yönlendirebilir.
Tina'nın dünyasındaki kendisinden daha büyük erkekler korkutucu ve onu veya annesini seks yapmaya zorlayan talepkar yaratıklardır. Onlarla ilgili kokular, görüntüler ve sesler bir araya gelip dünyayı anlamlandırmak için kullandığı bir hafıza şablonu grubu oluşturmuştu. Böylece ilk kez ofisime geldiğinde ve yetişkin bir erkekle yalnız kaldığında, benim de istediğim tek şeyin seks olduğunu varsaymak, nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili bildiklerini sergiliyordu. Bunu bilinçli olarak düşünmüyordu. Bunlar sadece zehirli çağrışımların cinsellikle ilgili çarpık şablonunun bir parçası olan bir grup davranıştı.
Ne yazık ki haftada bir saatlik terapi seanslarıyla bu çağrışım grubundan kurtulmak hemen hemen imkansızdı. Farklı bir yetişkin erkek davranışı sergileyebilir, ona cinsel aktivitenin uygunsuz olduğu durumlar olduğunu gösterebilir ve dürtülere karşı çıkmayı öğrenmesine yardımcı olabilirdim ama bu bu kadar kısıtlı bir zamanda genç beyninin taze dokusuna işlenmiş, örüntülü ve tekrarlayan erken deneyimlerle kazınmış şablonu bir başkasıyla değiştiremezdim. İnsan beyninin nasıl çalıştığı, beynin nasıl değiştiği ve sistemlerin etkileşimde bulunduğuna dair çok daha fazla bilgiyi tedavilerimiz y.