Transcription
Uzaklardan böyle bu derslere çok gelenler oluyor. Gelmek de icap ediyor çünkü şu an anlatmak uzun çekecek ama "insibağ" sırı diye bir şey var. Boyanmak demek. Yani bugün mesela içkiye başlayan nasıl başlıyor? Arkadaşı onu boyuyor, öyle başlıyor, değil mi? Namaza başlayan nasıl başlıyor? Arkadaşından görüyor, başlıyor. İşte buna [Müzik] insibağ deniyor.
Bu böyle çok videolarda olacak işler değil, kitaplarda olacak işler değil. Bu böyle bir olmak, birlik olmak, omuz omuza olmak, göz göze, diz dize ders işlemekle olacak şeyler.
Bir tane arkadaşım var. O arkadaşım da böyle gelmeye çok fazla vakti olmuyor. Bir yerde doktor, onunla da görüşüyoruz. Böyle uzun süredir ibadetlerini oturtmaya çalışıyor, okumalarını oturtmaya çalışıyor. Yani kendi ahiret düzenini oturtmaya çalışıyor. O arada da işte kendisinin sınavları var, vesair çalışıyor. Bir yerde hastanede onlarla uğraşıyor, ediyor, falan derken geçen gün arkadaşlar aramış bunu, "Gel bir toplanalım edelim" falan. Arkadaşlarının içerisinde bir tane de koç varmış. Bu bir sınavın koçu muymuş, neymiş falan. "Ya ne yapıyorsun?" demiş. "Ne yapıyorsun?" "Ya ne yapayım?" demiş, "İşte zaten namazlarımızı oturtmaya çalışıyoruz, haramlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Yani zaten bunlar bir adamla oturduktan sonra sıfıra çekiliyor. Yani bu yaptıklarımız çok ekstra bir şey değil, değil mi? Yani günahlardan içtinap ettim, haramlardan uzak durdum, işte namazlarımı oturttum, Kur'an'ı anlamaya çalıştım. Ya zaten insanı orijine çeken bir şey ya." demiş, "Ben de bunlara çabalıyorum." "Olur mu öyle şey? Hayatı mı es geçeceksin? Hayatı mı ıskalayacaksın?"
Bir de o koç olan şey demiş, "Daha önce hiç böyle başlayıp bıraktın mı bu işlere?" "Tabii" demiş, "2-3 kez başladım, bıraktım." Demiş ki, "Evliliklerde bir ayrılık yaşandığında kesinlikle altta derin bir problem vardır. Bir daha kavuşmalar mümkün olmayacaktır. O yüzden sen bu işleri bir kez bıraktıysan mecbur tekrar bırakacaksın." Adamın felsefeye bak ya! Hiç yok mu hayatınızda? Yani bir dönem bıraktım namazı, sonra ölüm var dedim, yani böyle bir şey bırakılır mı diye adamlar hemen üşüşüyor. Olayı anlıyor musunuz? Felsefe yapıyorlar. Biri bir şey diyor, biri diyor ki, "Yav bunlarla bu kadar kafayı yenir mi?" diyor. Bak, kafayı yenir mi dediği olay, Tus için belki de on binlerce sayfa döküman tarıyorsun. Kur'an'ı anlama çabası. Yani buna diyor ve az önce tekrar söyledim, yani arkadaşı bir yere koymak için değil, olay anlaşılsın diye. Haramlardan kurtulmaya çalışan, işte namazlarını oturtmaya çalışan, arada bir böyle buraya derslere haftada birkaç, haftada bir gelmeye çalışan. Yani sınırı anladınız, değil mi? Yani burada da tam muvaffakiyet de yakalanmadı. Yani bir çizgi oturtulup bazı şeylerden bir kurtulsa, bazı cihetler de bir nefes alacak adam. Yani adamın uğraşı bu. Bunun yanında da bunlar sonuçtur. Bunların sebebi nedir? Kur'an'ın içerisindeki hakikatleri derinlemesine bir şekilde anlamak. Yani ona çalışıyor. Acaba Kur'an ne diyor? Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam ne anlatıyor? Yani adamın hayat çizgisi de burayı yakalamaya çalışıyor. Hemen üşüşmüşler, hemen üşüşmüşler. "Ne yapıyorsun? Kafayı mı yedin? Bu işler böyle yapılır mı?" Adam demiş, "Ya ne yapıyorum? Namaz oturtmaya çalışıyorum, birkaç tane günahtan çekilmeye çalışıyorum." "Olur mu? Senin önünde gençliğin var, dalyan gibi adamsın. Şöyle yapman lazım, böyle yapman lazım. Senin şimdi uğraşman gereken vazife bu mu?"
Bak, süreç hep böyle oluyor, değil mi? Bakın, çok üzücü birkaç bir şey söyleyeyim. Çocuğunuzu bir okula göndermişsiniz, ilkokul, lise, ortaokul ile ahir sınıfta da 50 kişi var. Kaçı namaz kılıyor? 3. Var mı 3? Çok üzücü, değil mi? Ama biraz dikkati dağınık olan zümreye baktığında, 50 kişinin 40'ı ticaret yapıyoruz, değil mi? Yapıyorsunuz, çalıştığınız, oturduğunuz, kalktığınız, ticaretle uğraştığınız. Adamların 50 kişisini baz alalım, kaçı namazına niyazında? Yav helal var, haram var. Allah Allah! Sahabeye benzemek lazım. Abdurrahman İbni Avf var. Gönlümüzü onun gibi atmasa, kaçı buralarda? Ama o 50'nin ortalamasını al, en az 40'ı nerede? Akşam dükkanın önünde takılalım, şu parayla bunu yapalım, şu ülkede böyle yapalım. Yani dışarıda durum çok enteresan. İnsanlar bir mesele yapmaya çalışıyor ve yapmaya çalıştığı anda adama ne deniyor? "Abartıyorsun" direkt bunu diyorlar, değil mi?
Şimdi Üstat hazretleri bir yerde diyor ki, "Aziz Sıddık kardeşlerim, siz kati biliniz ki Risale-i Nur ve şakirtlerin meşgul oldukları vazife ruhi zemindeki bütün muaz mesaiden daha büyüktür." Diyor. Yani şu vazife var. Yani iman dersini anlamak, onu yaşamaya çalışmak. Dalga dalga sen de bunu anlaman lazım. Niye anlamam lazım? Ya ölüm var. Yani kabirde bu sorulacak sana. Yani Allah kainata masraf yapıyor, Kur'an indirecek, peygamber indirecek ve buradan lakayt gideceksin. Yani böyle bir şey akıl kabul ediyor mu? Yani tabii ki de buraya çalışacaksın. Üstat Hazretleri diyor ki, "En mühim mesele bu." diyor. E ben Dünyaya bakıyorum, hiç öyle gözükmüyor. Öyle mi? Bak holdingler var, şirketler var, toplantılar var, birçok kalabalığın toplandığı dışarıda meseleler var. E biz burada ne yapıyoruz? Birkaç adam oturmuşuz, bir şey okuyoruz, çay içiyoruz. Yani bu mesele mi en mühim mesele? Hiç öyle gözükmüyor. Gözüküyor mu öyle? Hiç öyle gözükmüyor, değil mi? O zaman hangisi en önemli mesele? Yani dışarıdakilere sorduğunda, onların meselesi en önemli mesele. E bana sorduğunda da, "Ya imansız başka bir meseleyi konuşmaya hacet yoktur." Üstat hazretleri de öyle dedi, değil mi? "En mühim mesele" diyor. "Ruhi zemindeki" diyor. Ya Ruhi zemindeki en mühim mesele sizin uğraştığınız mesele diyor. Bir de bunları derken sahabe efendilerimize hatırlarsanız, Aleyhisselatu Vesselam'ın da onlara neler dediğini belki daha iyi anımsarsınız.
Şimdi sen bunu birine söylediğinde, "Ya hocam, çok abartıyorsun. Zaten Müslümanız, günahımızın cezasını çeker, yanar çıkarız." Ya burada böyle ateşi eline tutamayan adam, öyle değil mi? Sıcak yumurtayı soyamayan adam, orada neler diyor yani? Abartıyorsunuz dediği olay ne? Anladınız mı bunu? Allah ve ahiret işini abartıyorsunuz diyor. Kendisi dünyaya 10 saat, 12 saat, 15 saat vakit ayırıyor, öyle mi? Gece gündüz, şehir şehir, ülke ülke... Bakın şu cümle çok elzem bir cümle. Allah bana ne demek istiyor? Yani bu derste de bunu düşünmeniz lazım. Kur'an'da da onu düşünmeniz lazım. Bir sahabe hayatında da. Yani Allah ne istiyormuş da o niye öyle yapmış? Yani bu manayı çıkarmamız lazım. E bizim amacımız Allah'ı razı etmek. Buna, "Ya siz abartıyorsunuz" diyor. Bak, bu mesele yaratılış gayenle uğraşmana, "abartıyorsunuz" diyor. Abartmak ne demek? Bir şeye değerinden fazla ehemmiyet vermeye abartmak denilir. Şimdi sahabe can vermiş. O zaman haşa haşa ne olmuş oldu? Onların yaptığı yollar abartmak. Şimdi yani Musab dediğinde herkesin gönlü kuş gibi uçuyor, değil mi? Musab Bin Ümeyir efendimizi konuştuğunda, gencecik yaşında, ne imkanlar varken şöyle köşeye itmiş, ömrünü böyle bozuk para gibi harcamış Allah yolunda. Sen buna gelip diyeceksin ki, haşa haşa, haşa, yani böyle dilime de varmıyor, anlaşılsın diye, haşa abartılmış. Ya Hazreti Hamza şehit olacak, Uhud'da müsle yapacaklar, organlarını parçalayıp böyle bilezik, ayaklık, halhal gibi takacaklar. Müsle odur. Sen ona diyeceksin ki, haşa, "Ya çok abartılmış bu ya!" Haşa Ebu Ayübe 93 yaşında ikinci defa İstanbul'a gelecek. Ümmül Haram annemiz 80 küsüründe Kıbrıs'ta metfun olacak. Geçen hafta işledik. Asi annemiz ve Maşide annemiz Firavun'un zulmüne baş kaldıracaklar, işkenceler görüp şehit edilecekler. Ya sarayda rahatına bak, işte köşede bir yerde Allah de. Ne bu abartma? Haşa, öyle diyeceksin. Yani abartıyorsunuz. Şu haramı helali bir anlasam, artık bir ibadetlerime vakit ayırsam, Kur'an'daki anlam derinliklerini bir anlasam, bir sahabeye bir benzemeye çalışsan, bu ne oluyor? Abartmak oluyor. Yani kıytırıkdan bir iş için 10 ülke, 10 şehir geziyor. Kur'an dersinden bir saat bir hakikat dinlemek için gelme. Ne olacak? Ya dostum, sen de çok abartıyorsun olacak. Niye abartı geliyor bunlara? Bunlar dilde inandık dese de hakikatte ahirete inanmadıklarını. Yani şu an onların algısında, bu abartıyorsunuz diyenlerin algısında senin yaptığın işlerin bir karşılığı yok. Şimdi geldin, gittin, koşturdun, gecelerini böldün, teheccüde kalktın, insanlara yetiştin, anlattın, masada bir şeyler yaptın, falan, işte fedakarlıklar yaptın. Onlar bunun bir karşılığı olacağına inanmıyorlar. Bak, ölüm var. Ha, ölüm var. Ya ölüm var. Ama onlar bunun bir karşılığı olacağına inanmadıkları, ne diyorlar? "Siz de çok fazla abartıyorsunuz." Allah hepsinden ebeden ve daima razı olsun. Ya sahabe efendilerimizin hayatları olmasa ne diyeceksin, değil mi? Yani her birisinin hayatı fedakarlıkta yetişilir noktaları yakalamış. Allah'tan onların hayatları var. Onların hayatları olmasa ne cevap vereceksin? Namaz kılanı abartıyorsunuz diyen bir grup var. Neden böyle diyorlar? Bunlar iman ettik dese de, bunların ahirete imanda çok ciddi problemleri var. Yani 3 kuruş kar için aklını kaçırıyorlar, kırk takla atıyorlar. Sonsuz hayata ne diyorlar? Bunlar abartıyorsunuz. Allah Allah! Dünya ahiretin yanında nedir? Hiç. Sonunda hiç olacak bir dünya için saatlerini ayıracaksın, öyle mi? 10 saat, 12 saat, doğru mu? Abartı olmayacak bu. Ama Allah'ın huzuruna çıkmak için hazırlık yapacaksın, acaba beni daha çok nasıl sever diye. Bu ne olacak? Abartı olacak. Allah Allah!
Şimdi şeytan artık Müslüman'ı engellese, namaz kılma, oruç tutma falan. Bir mukavemet görecek şeytan. O yüzden bu kanaldan giriyor mu? Bu kanaldan girmiyor. Hangi kanaldan giriyor? "Abartıyorsunuz, abartıyorsunuz. Millet köşeye döndü, siz hala namaz, abdest konuşuyorsunuz." Bak, öyle diyor, değil mi? Allah Allah! Ya bir sendeki telefona bak, bir de şu komşudaki telefona bak. Adam neler kazanıyor. Bak, yeni bir de bunun sonu yok, değil mi? Bir şirket varsa, 2 Mersin'i versen, hani Adana, Adana'yı versen, Çukurova, İstanbul'u versen, dünyayı ister. Öyle mi? Dünyayı elde etmiş adamlar ne istiyor? Buyur, Mars istiyor. Ya bir Mars'a seyahat olsa, değil mi? Allah Allah! Şey gibi anlaşılmasın, yani biz bilime keşiflere karşıyız. Hayır, öyle değil. Yani ama doymuyor. Yani ahiretin sonsuzluğuna kullanacağı, "helmin mezit daha yok mu?" tabirini dünyada kullanıyor. Bu abartı olmuyor. Ya şunun matematiğini hiç yaptınız mı? Kazandığınız ne kadarını yiyebilirsiniz? Şimdi evi 2, 3, 4'e çıkaralım. Ki bu 2, 3'ten sonrası bile var ya, azap olur insana. Çorabım orada mı? Orada mı? Tarağım orada mı? Orada mı? Öyle mi? Evin katını arttır, azap mı? Değil mi? Azap mı? Azap! Ya oraya kim çıkacak? Oradan kim? Arabanın sayısını arttır. Hadi bakayım, bilmem nesi ödendi mi? Benzini tamam mı? Hadi bakayım. Gömlek çok seviyorum ben gömlek giymeyi diyelim. Hadi bakalım, 10 yap, 20 yap. Kaçtan sonra azap olur ya? Neredeydi bu benim mavi gömlek? Öyle mi? Sınırlı dünyada yiyebileceğin sınırlı. Midem yumruk kadar, doyabilir. Girebileceği sınırlı. Bunun için hiç doymuyorsun, abartı olmuyor. Sonsuz cennet, sınırları yok. Öyle bir lezzeti var ki, uyku bile yok orada. Ya unutmuştum diye bir tabir yok orada. Hatırlayamadım yok orada. Yoruldum yok orada. Sıkıldım. Haram orada. Sıkılmak haram. Sıkılmak haram. Orada böyle bir diyara gideceksin. Bunun için yaptıkların abartı olacak, öyle mi? Allah Allah! Çok enteresan ya, çok enteresan ya. İşte Müslümanız dedik ya, ne abartıyorsun? Zannediyor ki böyle kabirden sonra bir tane görevli var, orada vize görevlisi, kimlik, dini, Müslüman, tamam, geç. Böyle zannediyor, değil mi? İmanlı olmak yetmez, imanla ölmek gerek. İmanlı yaşamayan nasıl imanlı ölsün? Nasıl, nasıl imanlı yaşamın iz düşümü, müşahhas halleri sahabe-i ikram efendilerimiz. Bak bakalım, haşa abartı var mı hayatlarında? Acaba abartıyor muyuz, yoksa bu din bizimle zelil olmaz da biz böyle gayretsiz halimizle zelil mi ediyoruz bu işleri? Yoksa hangisi acaba? Allah Allah! Çok enteresan, değil mi?
Ana konuya geçeyim yavaştan. Verdiğim örnek üstünde bir insan kul olmaya başladığında şeytanlar ona saldırır. Neden şeytanlar dedim? Şeytan ikidir. Bir cinni şeytan, yani şeytanın kendisi, değil mi? Şeytan, "minel cinni", değil mi? Şeytan cindir. Bir o şeytan, bir de insi şeytanlar var. Yani iliklerine kadar şeytanın dediklerini dinleye dinleye dinleye insanlaşması olmuşlar. Ebu Cehil'i düşün, Ebu Leheb'i düşün, ilahir. Bir insan hak yola girmeye başladığında şeytanlar saldırır mı? Saldırır. Siz de çok zaman yaşamışsınızdır. Hayır işine adım attığın anda muzir maniler ortaya çıkar. O güne kadar gül gibi anlaştığın eşin laf söylemeye başlar. Ya hanım, biz geçen ay başka meseleler için gece üçlerde geliyorduk, ses etmiyordu. E şimdi haftada 2-3 kez gece 12'de geldik, nerede kaldın diyorsun ya? Nasıl iş bu ya? Şimdi olayı anlıyor musun? Direkt direkt. Hayır işine adım attın mı? Attın. Bak, bu işin adetullah yasası. Hayır işlerin muzir manisi çok olur. Hayır işine adım attığın anda dört taraftan saldırırlar. Bazen de az önce söylediğim gibi, o insi şeytan noktasına gelmiş insanlar etrafını sarar. Der ki, "Yani sizin hayatınızda hayat mı? Niye öyle diyor?" Hani namaz, oruç, ibadet, okuma. Şimdi mesela bizim buradaki arkadaşlar hep gündemi, "Günlük ben okumamı yetiştirebilir miyim? Kur'an'ım bitti mi? Allah Allah! Risale-i Nur'u okudun mu? Araştırmalarım vardı, yaptın mı? Cevşen'imi okudun mu? Acaba bu hafta yeterli ölçüde teheccüde kalktım mı? Dur, onun hazırlığını yapayım." Ya şimdi adam bu programı var, öbürü de para kazanıyor. Şimdi bu adam seni görünce ne diyor? "Ya hayatı kaçırıyorsun. Bak, bu hayat, hayat mı? Ölüme daha vakit var." Öyle diyorlar, değil mi? Özellikle son aylarda kalp krizinden ölen genç insan sayısına bakar mısınız? Son aylarda. Ya dilediğin gibi yaşasana, gez, eğlen, iç. Sen önce bir dünyanı, geleceğini planla. Bunlar hep ortak sloganlar duyuyorsunuz, değil mi? Bu cümleleri sen önce bir dünyanı, geleceğini planla. Az önce söylediğim cümleleri bir insandan duyuyor, biliyordur, bilmiyordur, farkındadır, değildir ama bu bir insi şeytan özelliğidir. Bunlar ehli dünyanın ortak sloganı. Şimdi ehli imanın gençleri rablerine doğru adım atmaya niyetlendiğini anda, ehli dünya onlara hakaret ediyor, onları suçluyor. "Bağnazlık, sen geri kafalı mısın? Dünyan önünde duruyor, ne ahireti?" diye diye diye diye başka bir yöne yönlendirmeye çalışıyor. Bunlara karşı bir cevap bulmak lazım. Bugünkü dersimizin ana konusu bu. Tekrar edeyim, ana konu otursun. İnsi şeytan ya da cinni şeytan. Cinni şeytan vesveselerle yapıyor. İnsi şeytan da koluna geliyor. "Ya Süleyman, kafayı mı yedin? Böyle din, din, ahiret, ahiret. Oğlum, 60'ını görünce yaparsın." Öyle oluyor, değil mi? Ya nasıl ya? Bir tane ölen genç de mi görmedin? Ya ölüm var ya! Ehli imanın gençleri rablerine karşı onu hoşnut edecek bir adım atmaya niyetlendiği anda, ehli dünya anında karşısına çıkıyor. Doğru mu? Ya dünya var, hayat var, böyle bağnazlık olur mu? Ey örümcek kafalı, ne yapıyorsun? Ne ediyorsun? Bunlara karşı bir cevap lazım. İşte o cevap bugünkü ders ana konu. Anlaşıldı, değil mi? Bizim liseli bir kardeşimizin hocası demiş ki, "Ne demiş? Ya bu yaşlı adamlar gibi namaz, oruç, abdest demiş, böyle hayattan lezzet alamazsın." Şimdi bakın, böyle bir kültür yerleşmiş. Ölüm kim için? Yaşlılar için. Namaz kim için? Yaşlılar için. Oruç kim için? Yaşlılar için. Gençlere ne düşüyor? Vur patlasın, çal oynasın. Halbuki var ya, yine bir yasadır. Ebedi gençlik, dünyadaki gençlikle kazanılır. Öyle mi? Değil mi? Ebedi gençlik, dünyadaki gençlikle kazanılır. Allah Resulü Aleyhisselam'ın yanındakilere bakar mısınız? İşte Mus'ab bin Umeyr efendimizi konuştuk, 16, 17'ler. Zübeyr bin Avvam, bakın 16, 17'ler. Öyle mi? Allah Allah! Talha İbn-i Ubeydullah'a bakın. Mus'ab bin Umeyr'e söyledik, değil mi? Allah Allah! Hiç kalbimizden düşmüyor ki, hep birini söylesen ikinciyi tekrar onu söyleyin geliyor. Enes bin Malik'e bakın, kaç yaşında? 10 yaşında. Annesi diyor ki, "Ya Resulallah, kabul buyurursanız infak etmek istiyorum." diyor. 10 yaşında. Neden o yaşlarda? Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın etrafında pervane olmuşlar. O cazibeden kopup ayrılamam bir türlü. Çünkü ebedi gençlik, dünyadaki gençlikle kazanılır. Bak, biz bunu anlayalım diye dünyada emsalleri var. Nedir? Adam iş ilanı asıyor, ne diyor? "30 yaş üstü istemiyorum." diyor. Öyle mi? Adam dünyanın işine ne istiyor? Genç istiyor. Dünyanın işine genç istiyor. Ahiret işi yaşlılara olacak mı? Hayatının en verimli zamanlarını haramlarla geçir, harama gidecek dermanı kalmadığında da aç elini, "Rabbim, ben geldim." de. Delikanlı adam, gençken gelir, öyle mi? Öyle işte ehli imanın gençlerine bazı şeyleri söyleye söyleye bu yoldan engellemeye çalışıyorlar. Bence benim dersin başında verdiğim örnek çok abes bir örnekti. Yani adam namaz oturtmaya çalışıyor, haramlardan kaçmaya çalışıyor. Yani sanki aynı yerden komut almışçasına arkadaşları toplanıp bunu engellemeye çalışıyor. Bu benim duyduğum 1 değil, 2 değil. Ya şaka mı bu ya? Namaz ya! Yani bir namazın hesabını yapamayacak bir zihniyeti şu beden de taşımak fazla değil mi? Ya bunların hesapları gitmiş ortadan. Bunların hesapları gitmiş ortadan. Çok enteresan hadiseler var. İşte bunların tamamına bir cevap vermek lazım. Bugünkü dersin ana konusu. Sana insi ya da cinni şeytanlar ne söylerse söylesin, her birisine ölüm selasında verilecek bir cevap vardır. Ders anlaşıldı mı? Sorun var mı? Tekrar edebilirim. O zaman devam edelim. Buyurun.
"Bismihi sübhanehu. İlem eyyühel Aziz. Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizi Müslümanları ecnebi adetlerine ittiba ile şair-i İslamiye'yi terk etmeye davet ettiklerinde..." Bak şimdi iki cümle saydı. Biri felsefe talebesi dedi. Ne demek istiyor burada Üstat Hazretleri? Felsefe talebesi, her şeyi Allah'sız düşünme mantığı. Anladın mı? Allah yok, Kur'an yok, hesap yok, kitap yok. E dünyada ne gibi yaşamam lazım? O zaman kanguru gibi yaşayacaksın, ceylan gibi yaşayacaksın, fare gibi yaşayacaksın, öyle mi? Yani affedersiniz, nefsi özelliği hayvanlık. Ya ben hakaret olarak söylemiyorum. Hayvan gibi yaşaman lazım. Yedim, içtim, gezdim, eğlendim, uyudum, ilahir. Bu şekilde yaşaman gerekiyor. İşte felsefe talebesi dediği bu. Medeniyet tilmizi dediği ne? Avrupa medeniyetinin yaşam tarzından beslenen. Şimdi bak, gençleri davet eden zihniyetlere bak. Bu ne yapıyor biliyor musun? Senin huzurun maddede saklı, ruhu ne yaptı? Çöpe attı. İyi de ben bunalıma giriyorum. Durumum iyi, yemeği yiyorum, sağlığım yerinde ama ben psikolojim bozuk. Yani ya sen ruhundaki bir problemi maddi olarak beni doyurup nasıl çözeceğini düşünüyorsun? Bak, Süleyman, iki kardeşsiniz. Süleyman, Enes. Ben hep Enes'i doyuruyorum. Sen ne yaparsın? Bir süre sonra, "Baba, yeter! Ben açım." "Ya oğlum, tamam, Enes'i doyuruyorum." "Ya işte baba, Enes'i doyuruyorum, ben açım, çıldıracağım." Şimdi ruh içeriden çığlık atıyor, "Açım, açım!" diye. Sen cesedi doyuruyorsun. İki kardeşten birini doyurup diğerinin de doymasını bekliyorsun. Olacak iş mi? İşte medeniyet tilmizi dediği bu mesele. Bunlar ne yapıyormuş biliyor musunuz? Müslümanları ecnebi adetlerine ittiba ile şairi İslamiye'yi terk etmeye davet ediyorlarmış. Yani dünyaya çağırıyorlar. "Ya boş verin bu zırvalıkları, bırakın, gelin nefsane hayat yaşayalım. Masalar bizi bekler, gezmeler bizi bekler, filanca, filanca, bu işler bizi bekler." Şimdi bunların sayısı çoğunluk olunca, namaz kılan adam komplekse giriyor. Bak, az önce söylediğim cümlelerdeki kibri görmüşsünüzdür. Ne bu böyle, kafayı ya? Bu bir kere ahlaka münafi bir şey. Yani o adamın niye bunu yaptığını, senin niye bunu yaptığını ortak paydada konuşmanız gerekiyor. Yani o kadar bir aşırılık var ki, dürtüler. Şimdi o noktada maruz kalan bir lise talebesi düşünelim. Hani en zayıftan örnek verelim. Sınıfında 50 arkadaşı var, 40 tanesi belki dikkat cihetinde başka noktalara gidiyor. Bu da namazlarını kılmaya çalışıyor. Komplekse girer mi, girmez mi? Bak, Allah Allah! Olaya bak ya! Bir tanesi böyle anlatılınca şey dedi de, yaşlı bir adam, "Genç, beyinleri dedi, böyle örümcek ağıyla doldurmayın dedi. Bak, Allah, kitap işleri bitti dedi. Artık dönem fen ve felsefe dönemidir dedi. Bu gençleri Allah, kitap, Kur'an değil, fen ve felsefe kurtaracak dedi." Öyle bir konuşuyor ki, sanki ölüm kalktı. Yani artık kimse ölmeyecek, kabirde imandan sorulmayacak. Yeni sorgular fen, felsefe üstüne. Yani bizim duamız, "Seccade ile laboratuvar buluşsun." Yani biz fen, felsefeye karşı değil. Ben kendim matematik mezunuyum, yıllarca matematiğe ömür vermişiz. Burada doktor arkadaşlar var, mühendis arkadaşlar var, yurt dışında çalışma yapan arkadaşlar var. Yani konu orası değil. Konu, bunların bir sırası, muvazenesi var. Yani sanki ölüm kalkmışcasına bir genci yönlendirme. İşte tam şeytanın sevdiği cümleler, görüyorsunuz değil mi? Allah Allah! Yani diyor ki, "Bu iş bitti. Yaratılış gayen bitti." Allah bütün kainata masraf yapıyor, neticesinde ölümde sorgu sual sormak için. Ve şu an deniyor ki, "Bitti. Bunlar." Ya kabir, ahiret bunlara hiç ilişmeyin. Nasıl gençleri davet ettiklerini anladınız, değil mi? Bu arada bize bu daveti en çok kim yapar? Buyurun, örnek verin hayatınızdan. En çok kim yapıyor bu daveti? Akrabalar, başka, arkadaşlar, anne, baba dahil. Nefis. Eyvallah. Bir insana nefsi kadar. O içeride şeytanın bir tane kalenin içine soktuğu münafığı var ya, nefis. Osman, onun kadar hiçbiri yapamaz. Hiçbiri. Bak, zaten oradan işi çözen, ne yapıyor? Dışarıya aldırıyor mu? Aldırmıyor. Bizim zaten bu derslerdeki amacımız o değil mi? Bakın, buyurun senedine, deliline bakalım. Ondan sonra herkes muhayyer, istediğin yolu seç. Amacımız o zaten. Şimdi sen buralarda nefsi susturduğunu var. Dışarıdaki arkadaşlar sana tesir ediyorsa, içeride asıl seni aldatan nefis. Sen aldanmaya meyilli olduğundan dışarıdakilerin bir şekerine kanıyorsun. Asıl en çok bu işi telkini yapan kim? İçeride. Ya içeride. Ama çok enteresan, sorunca bile belki birçoğumuzun aklına gelmiyor, değil mi? Bir ufak mesele anlatayım mı? Çok küçük. Böyle bir insan nefsine karşı kılıcı çekmedik sonra onun hiçbir kabahatini duyamaz. Şimdi mesela kaç yıllık dostluklar oluyor, değil mi? 10 yıl boyunca arkadaşının bir kusurunu görüyor mu? Görmüyor. Ayrılıyorlar. Ne diyor? "Zaten şöyleydi, zaten böyleydi." Ya ne oldu şimdi? Kusurlarını niye gördün? Kavga etti ya, ayrıldı ya. Artık kusurlarını görüyor. İşte nefisle kavga edip ayrılmak lazım. Nefisle dost kalan kusurlarını görmez. Sorulunca ismini zikretme. Kim nefisler? Nefsine kılıç çekmiş, kavgaya yeltenen, artık nefsin kusurlarını görmeye başlar. Kim nefsin kusurunu görmez? Dost olanlar. 41 yıllık dostunla ayrılmaya hazır mısın? Kılıç çekmen lazım. Başka türlü kusurlarını göremeyeceksin. Şimdi ha, bugün. Yani ötesi yok. Buyurun devam edelim.
"Kur'an nurcuları böylece müdafaada bulunurlar. Eğer dünyadan zeval ve ölümü..." Şimdi müdafaa geldi, anladınız mı? Davet, "gel, gel" yaptılar. Şimdi Kur'an nurcuları cevap veriyor. Buyurun. "...ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekala dini de terk ediniz, şeair'i de kaldırınız. Ve illa dilinizi kesin, konuşmayınız." Nereye gitti konu? Ölüme gitti. Ölüme. Ya ölüme. Ölüme. Beni üniversitede bir arkadaş demişti, "Ya yeter, böyle bu işler falan. Gel bir artık eğlenelim, yani içelim, edelim, falan." Dedim, "Bak dostum, senin nefsin ne istiyor? Benim nefsim de aynılarını istiyor. Ya böyle bir şey olabilir mi?" Dedim ki, "Ama bak, bu vaziyette yapılmaz. Şartlar hiç müsait değil. Bu vaziyette bu işlerden keyif alınmaz." Hangi vaziyet? Dedi, "Ya ölümü öldürebiliyor musun? Kabir kapısını kapatabiliyor musun? Ya ölüm geldiğinde beni Allah'tan gizleyebilir misin? Kabirden sonra vereceğim hesaplara mani olabilir misin? Beni Allah'tan habersiz gizlice cennete sokabilir misin?" Hiçbirini yapamam dedi. Madem hiçbirini yapamazsın, dilini keseceksin. Ya ölümü öldüreceksin. Ben bir çare buldum diyeceksin. Benim de nefsim senin nefsinle musafaha edecek, arkadaş arkadaş gezecekler. Ölüme bir çare bulamadık. Sonra da o dilini keseceksin. Yeryüzündeki denizlerde ölmeyen bir hamsi varsa, deyin ki, "Arkadaş, kapatın bu kitapları, yeter ya bu işler." Bak, kapatalım birlikte. Yeryüzünün denizlerinde ölmeyen bir hamsi bile mevcut değil, değil mi? Ölüm elbet geliyor muymuş? Madem elbet gelecek, dilini keseceksin. Allah Allah! Bakın beyler, hani böyle lezzete davet ediyorlar da, hayatın sonundaki ölümü aşmadan hiç kimse lezzet alamaz. Gafil hane yaşlarda, yani adrenalinin morfin etkisi uyandırdığı belki 20'li, belki 30'lu yaşlarda biraz alıyor gibi gözükebilir ama 40, 50'den sonra gireceği psikozları, gireceği anguazları buyurun bize sorun. Safalar yenecek kafalar. Niye mutlu olamıyorum diyor, her şey var diyor. Yani hayatın sonundaki ölüm meselesini çözmeden hiç kimse mutlu olamaz. Neden? Ölüm hayatın sonunda duruyor ama hayatın her dakikasını tehdit ediyor. Buyur da eğlen. Şimdi kurmuşuz şurada çok güzel bir sofra. Bir sofra güzelse, ona tantuni vardır. Tantuni, tantuni, tantuni, tantuni, tantuniler, tantuniler. Kurmuşuz sofrayı. Geldi bir tanesi, tabancayı dayadı kafama. Ben de açım, kaç gündür açım. "Ne yapıyorsun hemşerim?" diyor ki, "Sen ye, ben bir ara sıkacağım." Alınır mı lezzet? Azrail Aleyhisselam aynı böyle durmuyor mu? Almışsın cincik gibi arabayı, diyorsun ki, "Üf, otobanda bunu bir yapıştırayım, uzasın. Tam şöyle motorun bir sesini dinleyeyim, uzasın, yani bir açılsın." Araba tam yan koltuğuna oturdu, bir tanesi çekti pompalıyı. "Hemşerim, ne yapıyorsun? Sen sür, ben bir yerde sıkacağım." Şimdi hangi lezzetten bahsediyorsun? Annene sarılmaya giderken, birisi yıllardır askerden dönüyorsun, yıllardır özlediğin annen, ana, ana diye birisi dayamış kafana, diyor ki, "Sen koş annene sarıl, ben bir ara sıkarım." Ya ölüm her an, her dakikanı tehdit ederken, bu meseleyi çözmeden ne zevkinden bahsediyorsun, ne lezzetinden bahsediyorsun? Meselenin başındakilerin telkinlerini hatırlıyor musunuz? "Bırak, ölüme dahaa var. Bırak bu işleri, dünyanı kazan. Senin telefona bak, adamın telefonuna bak." Öyle mi? Ölümü çözmeyi, böyle bir söz hakkı asla mevcut değil. Allah Allah! Buyurun devam edelim.
Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Şimdi iki tane metafor var. Birisi aslan, yani ölümü hakikatini bilmeyenlerin tehdidi aslan. Biri de Burak, ölümün hakikatini bilenlerin bineği. Neymiş? İki metafor. Aslan, ölümün hakikatini bilmeyenlerin tehdidi aslan. Bir de Burak, yani ölümün hakikatini bilenlere kabirden sonraki bineği. Baştan alıp devam edelim. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur'an'ın sedasını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir Burak olur. Neyle dinle diyor? İman kulağıyla. Acayip bir kelime değil mi? Neymiş biliyor musunuz? İman kulağı. Tam sahabenin işitme tarzıyla. Mekke'de sabah uyanıyorlar. Birbirlerine diyorlarmış ki, "Bugün Cebrail Aleyhisselam bir şeyi getirdi mi? Ne getirdi mi?" Allah Allah! Sonra da diyorlarmış ki, "Getirdiyse ne getirdi?" 3. soruları neymiş biliyor musunuz? "Şimdi bu ayetten bize ne sorumluluk düşer?" Bak şimdi, o sorumluluğunu soracak, çünkü hesaba tutulacak. Ama sen, ben sormayacağız. Bize hesap yok. Zaten Allah zaten bizi seviyor. Böyle mantık olabilir mi? Bu sabah Cebrail bir şey getirdi mi? Ne getirdi? Bize düşen sorumluluk nedir? Sorumluluk söylendikten sonra da cevapları, "Semi'na ve eta'na." İşittik, itaat ettik. Şimdi biz vaktimizi, zihnimizin detaylarını, kabiliyetlerin en derinlerini. Buyurun, nerede harcıyoruz? Dünyada mı? Ahirette mi? Eğer biz de bu işleri sadece dünyada sarf edenler desek, dersteki şeytanın kandırdıkları birisi de biziz demektir. Allah Allah! Buyurun devam edelim. Bizleri Rahmet-i Rahman'a ulaştıracaktır. Ve illa o ecel yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar, batıl itikadını gibi ebedi bir firak ile dağıtacaktır. Soru şu: Ölüm sana Aslan mı, Burak mı? Şimdi birisi kulağına eğildi, güvendiğim birisi dedi ki, "Birazdan şu kapı açılacak." Ne kapısı? Kabir kapısı. İçinden bir küheylan çıkacak, bineceksin ve seni sultanın sarayına ulaştıracak. Şimdi itikadı böyle olan bir insanın ruhu nasıl olur? Ya şimdi o ölümü özler mi? Özlemez mi? Ne diyor Üstat Rahimullah? "Ölümün hakikatini anlayan kamil insanlar ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler." Şimdi nasılmış o insanların haleti ruhiyesi? Anladınız değil mi? Mutlu olur. Yani Allah Allah! Öbürünün kulağına eğilse, birisi dese ki, "Birazdan şu kapı açılacak. İçinden aslan çıkacak ve seni paramparça edecek." Bir iki belgeselde izlemişsinizdir. Adam yanlışlıkla aslanın kafesine düşüyor, hayvanat bahçesinde. Gördünüz mü? Korkusu nasıl? Bak, o korkunun sınırı var. Aslan seni öldürüp yediği anda sınırın biter. Ahiretin sınırı da yok. Bayılma yok, uyuma yok, ölme yok, tekrar yok. Tekrar yok. Tekrar gönder de kusurlarımızı affettir elim Ya Rab. Yok, yok. Sırat burada geçilecek, orada değil. Şimdi ikisi de kapının arkasında bekliyor. İkisinin de haleti ruhiyesi düşünün. İman kulağıyla bu hakikat derslerini işiten birisi, kabrin arkasındaki kapı açılsın diye heyecanlanır. Kapı açılınca da mutlu olur. Gaflet nazarıyla bu hakikatleri dinleyen birisi, "Aman canım, bu kapı sakın hiçbir zaman açılmasın" der. Allah Allah! Şeyi fark ettiniz mi? Bir insanda iman varsa, daha ahirete gitmeden dünyayı da saadetli. Bir insanda gaflet hakimse, daha ahirete gitmeden dünyası cehenneme dönüyor. Yani bu iman meselesi var ya, bırak ahireti, dünyadaki mutluluk için dahi olmazsa olmaz. Mesela benim kendime bir telkinim bu. Ben böyle biraz ince, hassas, müdakkik olduğum fıtratını genç yaşlarımda anladım. Anladıktan sonra dedim ki, "Bak Mehmet, bu ince hassas duyguları bu dünyada karşılık bulmaya çalışırsan perişan olursun." Dedim. Yani benim bu işlerde olmamın iki sebebi var. Üstat Hazretlerinin dediği saadeti dareyn, yani hem dünya saadeti hem de ahiret saadeti için buradayım. Şimdi dünyada mesela bu işlerle uğraşırken yoruluyorsun, ediyorsun, meşakkat çekiyorsun ama ruhunda tarif edemediğin bir huzur var, bir güven var. Dayandığın bir Allah var. Ya bütün hadiseleri başı baş olduğunu zannetsin, hangi elden çıkacağını bilmesen, bir kapı açılacak, bir aslan çıkıp seni parçalayacak. Bu dünya hayatında maddi olarak istediğin lüksün içerisinde ol. Bu bir insanı mutlu etmiyor. Yani bir insanda iman varsa, daha dünyada gülmeye başlıyor. Anlıyorsunuz değil mi olayı? İman sadece ahirette güldürür. Doğru mu? Yanlış. Bir insan, insanda iman varsa, daha dünyada gülmeye başlar. Şimdi adam buradan yukarı doğru gidecek. Kutuplara doğru. Her gittikçe üşüyor. Belli ki bu yolculuk nereye? Kış memleketine, Sibirya'ya. Her gittiği yerde havanın soğumasından anlar mı yolculuğun nereye olduğunu? Anlar. Buradan başladık yolculuğa. Her adım atıyoruz, ısınıyor, ısınıyor, ısınıyor, ısınıyor. Daha da ısınıyor. Bu yolculuğun nereye olduğu belli mi? Belli. Nereye? Bu yolculuk Ekvator. Dünyada bir insan bu hakikatler uğraşırken, gün geçtikçe insanların boğulduğu sular, bunun topunu ıslatmıyor. Ya diyor, "Bu elden bir şey gelmeyen meseledir. Buna tevekkül edilir." Bak, "Ya bu elden bir şey gelen meseledir. Elden gelen yapılır, gene tevekkül edilir." Bak, formüllere bak. Nasıl? Bu cümleyi söyledikten sonra rahat mısın? "Tabii canım, Allah'ın işine karışmak haramdır. Ben kendi üstüme düşeni yaptım, kalanı Allah nasıl murat ederse odur." Hastalıkta, sağlıkta, maddiyatta, işte güçte, huzurda, ilişkilerde her birisine bunu söylediğini düşün. Bu adamın nereye gideceği belli mi? Sizce bu adamın yürüdüğü yol belli mi? Bu adam daha dünyada mutlu olmaya başlamış mı? Başlamış. Huzurlu olmaya başlamış mı? Başlamış. İştahı başlamış mı? Başlamış. Ah, ah! Şu kabir kapısı bir açılsın, içinden bir Burak çıksa, beni sevdiğime götürse. Kim sevdiğin? Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam. Çok özledim. Çok. Rabiatül Adeviyye malumunuz, evliya Allah'tan bir hanımefendi. Şimdi bir gün ona taltif bulunuyorlar. Yani senin makamın ali, yüce, güzel bir yer manasında. Ona diyorlar ki, "Dar, dar, yani böyle ev, mekan, hani cennette sana bir yer var manasında." O da tek kelimeyle cevap veriyor, "Var." diyor. "Komşu?" Yani tamam, belki orası cennet ama hani bunun komşusu Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam var mı? O komşunun yanında diyor. Şimdi dünyadaki özleminden bak. Allah vermeyeceğini hissettirmiyor. Dünyadaki hasretten kavuşacağı belli mi? Bak, bak şimdi olaylara bak. Olaylara. Allah Allah! Demek insan ölürken, ölümle yüzleştiği anda imanın ne olduğu belli oluyor. Paraya mı? İşe mi? Makama mı? Allah'a mı? Şimdi bir insanın imanı ahirete ise, dünya bir şeylerden ayrılınca o insan kalben üzülmüyor. Bir insanın imanı tamamen dünyanın işlerinde ise, i ölüm zamanı neyi düşünüyor biliyor musun? Ölemiyor. Ölemiyor. Ölüm anı bile ölümü düşünemiyor. Bir tane adam tam böyle sekerat anı gelmiş. Evlatları, "Baba, baba, iyimisin? Baba, tamam, baba iyileşeceksin, baba sana dua ediyoruz, baba Allah seni affedecek inşallah." "Oğlum diyor, geçin onları diyor, geçin diyor. Ben öldükten sonra diyor, bu portakalları kim sulayacak?" diyor. Bak, adam ölemiyor. Ölüm anında ölemiyor. Neden? İman ettiği şey değil, kabir değil, başka bir şey. Bizim bir tane arkadaş var, Kayserili. Çocukken babası çok zulmetmiş bunlara, annesine falan anlatırdı. Böyle benim de çok küçüktüm, gücüm de yetmezdi. Bize etmediği eziyet bırakmadı diyor. Bir gün babası işte tam ölüm döşeğinde diyor ki, "Mehmet diyor, babamın can verişini görseydin, ölemedim. Hani pamuk tarlasına dikeni atarsın, çekersin, o pamuk tam gelmez ama dikeni de bırakmaz. Azrail Aleyhisselam öyle babamın ruhunu çekiyordu ama bir türlü can veremedi. Ta oradan nasıl bir azap çekeceği sanki orada gösterildi gibi bir mana söyledi." Çocukluk aklıyla, imanı dünyaya olan, ölüm geldiği anda ölemiyor bile. Olaylara bak. Allah Allah! 90 yaşında bir amca vardı da tam böyle onu ziyarete gidiyorlar, hasta. Yani adam çok heyecanlı, çok heyecanlıyım diyormuş, öyle diyormuş. 90 yaşında hasta. Allah u alem, yani çok fazla sağlığı da yaşamaya devam etmeye müsait olmayacak. Allahu alem. Çok heyecanlıyım diyormuş. Ya 90 yaşında bu neyin heyecanı? 33'ün heyecanı. O hastalıklı cesedi bırakacak mı? Bırakacak. Nereye çıkaracak? Toprak altında bir gardırop var. O gardıroba çıkaracak mı? Çıkaracak. Bakın, ölüm dediğimiz olayın tam tarifi, ruhla cesedin ayrılması demektir. Yani ruhun ölmüyor. Bir an hafızasını kaybetmiyor, bir an şuurunu kaybetmiyor. Ölüm dediğini tamamlaman lazım. Şimdi o amca da onu bilmiş. Amca heyecan yapmış. Ya işte Allah bizden bir razı olsa, kavuşacağım. Neye kavuşacaksın? 90'ı bırakıp 33'e kavuşacağım. Bak, 90 cesedin yaşı. Kabre girdikten sonra 33. Hani böyle kuşu kafesinden bırakırsın, özgürce uçar ya. Amca tam onu heyecanını yapmış. Bak, neden o yaşta bu kadar heyecanlanıyor? Ana konumuzu hatırlıyorsunuz, değil mi? İman bir insanın kalbine girdiğinde, daha dünyada onu mutlu etmeye başlar. Bak, yaşlı bir insan da dahi bunu görüyor musun? Merhum Ünal amca vardı, hatırlarsınız. Nasıldı? "Şuraya konuş diye rica ettik, mikrofon takacağız ona, müsaade etme gençler." diyor. "İman diyor, namaz diyor, ahiret diyor." Hemen, "Ya sana bu heyecan nereden geldi böyle? Neyin heyecanı bu?" Şimdi bizim arkadaşlar var, gözünün feri sönmüş, 30'lu yaşlarda. Çay içmeye gidiyoruz, böyle bakıyor. Ya böyle böyle gözünün feri sönmüş. 90 yaşında adamda heyecan var, 33'ün heyecanı var. Adam belli ki yatırım yapmış. Kapının arkasında da bir ata binip götürürse onu, neyin karşılığına alacak? Yatırımların karşılığını alacak. Şimdi mesela Avrupa'da yaşayan arkadaşlar var, değil mi? Nereye yatırım yapıyorlar? Köylerine yatırım yapıyorlar. İleri yaşta döndüğünde, o yatırımın heyecanıyla, "Şu Avrupa'daki işimiz bitse de memlekete dönsek" diyorlar, değil mi? Bir gün öyle bir tanesi, 40 sene çalışmış Avrupa'da, 40 sene. Daha sonra artık emeklilik vakti gelmiş, köye de bir sürü yatırım yapmış. Geleceği gün vefat ediyor. Villa yaptırmış köyünde. Geleceği gün vefat. Neyse, İmame Efendi gelmiş, işte gerekli işlemleri yapacak. Hanımı demiş ki, "Ya İmame Efendi demiş, müsaade edin de demiş, rahmetliyi bir gece köyündeki villasında yatıralım demiş. Bak, bildiğiniz gibi değil demiş. Buraya çok emek verdi, çok ter döktü, burası için demiş. Bütün hayali, mefkuresi, ülküsü bir gece şurada yatmaktır. Ne olur demiş, müsaade edin. Artık ne gerekiyorsa, kokmaması vesaire şartlar için ben bunu sağlayayım. Ne olur müsaade edin." Rahmetli demiş, "Bir gece bari demiş, şu villasında yatsın." Ömrünü adadığın saltanatı bir gece yaşatmadı Allah Azze ve Celle. Bu abartmak değil ama ahiret için, sonsuzun için çalışmak, bunlar abartmak olacak. Ha Allah Allah! Çok enteresan. Bir gün meşhur bir profesör böyle gençlerle konuşma yapıyor. "Carpe diem" duydunuz mu? Anı yaşa, anı yaşa, anı yaşa, anı yaşa. Oradan da Nurları bilen bir tanesi çıkmış, demiş ki, "Hocam demiş, çok doğru söylüyorsunuz. Hayattan lezzet almak lazım, anı yaşamak lazım. Ama ne zaman lezzetlere dalacak olsam aklıma ölüm geliyor. Bütün lezzetleri bıçak gibi kesiyor."
"Ben buna ne yapacağım?" demiş. Adam yutkunmuyor. Aklıma gelince ben de soğuk soğuk ter döküyorum. "En iyisi bunu düşünmeyin, etrafınıza da söyleyin," demiş. "Kimse bunu hatırlatmasın."
Ya bu böyle bir şey mi şimdi? Yani Azrail aleyhisselamı sen unutunca Azrail aleyhisselam da seni mi unutacak? Yani tam deve kuşu olayı bu değil mi? Hani deve kuşu kafasını niye kuma sokuyor? "Ben avcıyı görmezsem, avcı da beni görmez."
Şimdi bu mantık ne mantığı? Demek şu mantığı, demiş ki: "Ya vallahi ona ben de hatırlatmayın," demiş. Yani Azrail Aleyhisselam'ı hatırlamayınca o da seni unutup küreği arzın denizlerinde bir hamsinin ölümünü unutmayan öyle mi seni unutacak? Ha seni kainatın meyvesi, neticesi olan insanı unutacak? Ha bir hamsiyi unutmaya seni unutacak? Yani bir ufak yere gireceğim de dersin. En önemli yerlerinden biri. Şimdi dersin ana konusunu hatırlıyorsunuz değil mi? Ehli imanın gençlerini Dünyaya çağırıyorlar. Bunlara karşı da bir cevap vermek lazım. Farkındaysanız cevabın en keskini ölüm meselesinden veriliyor.
Şimdi eski kuşağa baktığında rengi beyazdır, siyahtır, aktır, karadır, il ahir. Her birisinin bir davası var mı? Var. Ya bakıyorsun hepsi bir davasının arkasından gitmiş ve hepsi bunun karşılığında bir bedel ödemiş. Doğru mu? Doğru. Şimdiki en büyük problem ne biliyor musun? Adamın davası yok. Şimdi davası olan bir adam bu yola gider, bu kapıyı çalar, bu kapıyı çalar, bir şey bulma ihtimali var. Doğru mu?
Şimdiki en büyük bela, en büyük... "Ya ben bu işlerle ilgilenmiyorum." Röportajda soruyorlar. İşte biz de çekiyoruz, bizim arkadaşlar da bize soruyorlar. "O adamları arayarak mı buluyorsunuz?" Ya şaka gibi ya! Bir bizimkilerin yanında birkaç gün geçirsen, akıllarını yitirirler. Yani maalesef çok üzücü. Dışarıda dur, röportajda soruyor. Bizimkiler diyor ki: "İşte siz neden geldiniz Dünyaya?" falan diyor ki: "Ya ben o işlerle ilgilenmiyorum." Bak, ilgilenmiyorum dediği şey değil ha. Ya senin kravatın yamukmuş, seninle ilgili bir konu değil. Bizzat sensin. Sen neden varsın? Yani bunu düşünme gitti. Artık dava yok. Neden varsın? Niye gönderildin? Belli ki yaratıldın. Bu kadar mucizevi bir şey kimin elinden çıktı? Gözünü açıyorsun, annen var, baba var, akraba var, yurt var. Bir andan dalında portakallar, meyveler, etler. Ya bu kadar masraf neticesiz, sebepsiz olabilir mi? Sen geldin, gönderildin. Ya seni kim gönderdi? Niye gönderdi? Ben bunlarla ilgilenmiyorum. Bu konularla. Yani adam varoluş sebebini hobi olarak görüyor. Anladınız değil mi olayı? Bana sorsanız en berbat hastalık, "İlgilenmiyorum." Bak işte bizim kardeşlerimiz röportaja çıkıyorsunuz, öyle mi? Aldığınız cevaplar böyle değil mi?
Hobi olarak. Sanki tenis sever misiniz? Ya ben tenisle çok ilgilenmiyorum. Güreş severiz biz. Böyle Allah Allah! Adama sanki onu sormuşsun. Yani ben Allah'la ilgilenmiyorum diyor. Kainatın sahibinin gündeminde sen varsın. Senin gündeminde 3 kuruşluk meseleler var. Ama diyorsun ki: "Ben onlarla ilgilenmiyorum." Düşünün bak. Siz dışarıda geziyorsunuz. Günlerden de Babalar Günü. Yine röportaj yapıyorlar. Çevirmişler mikrofonu. "Babanızla ilgili size bir şey sormak istiyoruz." Ya ben babamla ilgilenmiyorum. Baban da bunu izliyor. Enes, senin baba hassas insan değil mi? Sivaslı baban bunu işitti. Enes dedi ki: "Ben babamla ilgilenmiyorum." Ne hisseder? Baban çok üzülür, değil mi? Yıkılır. Ya ömrümü adadığım evladım, kendime adadığım evladım. Ne demek ya, "Ben babamla ilgilenmiyorum?" Ne demek?
Şimdi bir baba evladından bunu duyduğunda yıkılırsa, kainatı senin emrine verip seninle an ve an, uykunda dahi bir ana hem uyanık hem uykuda senin başında bekleyemez o kadar. Ama Allah bekler. Uykuda dahi seninle ilgilenir. Allah'la ilgilenmiyorum diyorsun. Allah Allah! Ve bunu utanmadan söylüyorsun. Olaya bak, olaya bak!
Bir gün yine böyle konuştuk biriyle. En son konu dolandı, dolandı. Abi dedi, "Bak yanlış anlama, benim vaktim yok." Dedim. Vaktim. En çok duyduğumuz cümle oluyor, değil mi? Çıbıklı öyle diyorlar, değil mi? "Abi yanlış anlama, tamam bu önemli konu." Hani ifade edecek cümle bitince. Ama benim vaktim yok. Senin zaten vaktin yok ki. Vakti yaratan Allah. Yani sen Allah'ın kendisi için sana yarattığı vaktinden, Allah'a "vaktim yok" diyorsun.
Şimdi bu mantıklı geliyor mu? Ömrü yaratan Allah, vakti yaratan Allah, maddenin en küçük parçacığının hareketiyle zamanı yaratmış ve sonra demiş ki: "Bu zamanı benim için kullan, beni tanımaya kullan, bana kulluğa kullan." Sen diyorsun ki: "Ya benim, yanlış anlama, vaktim yok." Yani benim Allah'tan daha önemli işlerim var. Bunu kime desem içinden estağfurullah, estağfurullah. Ama öyle yaşıyorsun. Yani bunu dilde söylemekle lisan halde söylemek arasında ne fark var? Otelleri indir, kaldır. Şirketleri indir, kaldır. Kur'an'a gelince, "Ya Kur'an da güzel bir şey." Dedemden işitirdik. Hiç utanmıyor musun böyle demeye? Yani vaktim yok. Yusuf abi, ömrünü oğluna adamışsın. Öyle bir babasın da zaten. Çok emektar bir babasın. En iyi okusun, en iyi şey yapsın diye, değil mi? Adam sen etmişsin. Yani oğlunun cebindeki kuruşa kadar bütün parayı kim veriyor? Sen veriyorsun. Bir gün oğlan diyor ki: "Baba, bir dışarı çıkıyorum." Diyorsun ki: "Oğlum, bana da bir soda al." Diyor ki: "Baba, sana soda alamam. Ya kusura bakma, sana ayıracak param yok." Oğlum, senin cebindeki bütün para zaten bana ait. Vallahi kusura bakma baba. Ya sen versen de sana ayıracak bir param yok. Yıkılır mı insan? Yıkılır, değil mi?
Şimdi Allah'a böyle demek küstahlığını bir düşünsene. Ya bizim Allah'a ayıracak vaktimiz yok. İşte Allah diyoruz, haşa, haşa. Öyle idare etsin. Böyle böyle, değil mi? Davasızlık bir adamı buralara getiriyor işte. Mahkemede bir sistem var. Tebliğ ve tebellüğ. Avukat bey bilirsiniz, değil mi? Bu tebliğ ve tebellüğ mektubu sana geldi mi? Geldi. Tebliğ edildi mi? Edildi. Ya yırttın, "İlgilenmiyorum," dedim. İstediğin kadar yırt, istediğin kadar ilgilenme. Kurtulabilir misin? Mümkün değil. Ya bana ne ya, ben aldım ama okumadım. İster oku, ister okuma. İster işit, ister işitme. İster avukata git, ister gitme. O dava sana ulaştı mı? Ulaştı. Artık bundan kurtuluş yok. Bakın beyler, şuraya çok dikkat edin. Ölüm meselesi senin açtığın bir dava değil. Senin başına açılmış bir dava. Ölüm senin açtığın bir dava olsaydı, "Canım sıkıldı, çekiyorum." Ölüm senin açtığın bir dava değil. Senin başına açılmış bir dava. Ölüm başına açılmışken, istediğin kadar ilgilenmiyorum. Bizim otelin kaç parça işi var, sen bilir misin? Bir de neymiş? Kur'an'ı anlayacakmış. Çok enteresan hallerdeyiz. Normal değil. Gerçekten normal değil. Yani bizim bunları anlayıp, "Ya yaparız, yapamayız, mücadele etmemiz lazımken," şu an ben bunlarla ilgilenmiyorum noktalarında. Allah Allah Allah Azze ve Celle bütün mahlukatın diliyle sana tebliğ etti mi? Etti. Bütün mevcudatın varlığı, fıtratı böyle bir davanın açıldığına şehadet ediyor mu? Ediyor. İşte bu tebliğdir. Sen ister ilgilen, ister ilgilenme. İster işit, ister işitme. Bu davadan paçayı kurtarman mümkün değil. Yani ilgilenmiyorum dediğin konuyla mecbur yüzleşip karşılaşacaksın.
Geçen birisi yanındakine şey diyor ya, "Yine aynı olay da, 80-90 yaşlarında diyor, ben yaşlanmayacağım bir de asla ölmeyeceğim diyor." Bak çok enteresan şeyler türüyor, farkında mısınız? Bunlar duyduğunuz cümleler değil mi? Duymadığınız cümleler değil. "Ben yaşlanmayacağım, asla da ölmeyeceğim. Hiç ihtiyar olmayacağım," diyor. Çok da ciddi biliyor. Kim bilmez ki öleceğini? Ama hazırlık yok. O yaşlarda hazırlık olmayınca ne oluyor biliyor musun? 18'lik elbiseyi giyiyorsun. Azrail Aleyhisselam geldiğinde, "80-90 olduğumu anlamaz, beni 18'lik sanır da almayı unutur," zannediyorsun. Olur mu? Olmaz. Değil mi? Şu aldanmışlık. Bakın. Yani hayatımız deve kuşu gibi. Bazen de anlatıyorsun, anlatıyorsun. Diyor ki: "Ya keşke anlatmasaydın, bildik mesul olduk." Allah Allah! Duyma imkanın olup duymadığın her şeyden mesulsün, dostum. Şu yaşadığımız memlekette bu hakikatleri duymaktan daha kolay ne var? Ne var? Yok değil mi? Duyma imkanın olup duymadığın her şeyden mesulsün. Mesul olduğumuz şeyi biraz anlayabiliyoruz, değil mi? Ulema diyor ki: "Cehennemin en alt tabakası Ebu Talip için." Efendimiz Aleyhisselam'ın amcası, bilirsiniz. Sonra devam ediyorlar: "Cehennemin en alt tabakasında cehennem ateşi ayağın tabanına değer de kişinin beyni fokurdar," diyor. Tüm sermayeni dünyaya harca. Bakın beyler, ulfe dağıtır gibi cennet dağıtmak bir küstahlıktır. Haşa! İnsanların ümidini kesmemek lazım. Allah'ın cenneti, cehennemi. Allah dilediğini oraya sokar, dilediğini oraya. Ama ne yaparsan, ne dileyeceğin şartlarını Kur'an'da, sünnette, hadiste bildirmiş. Biz onları yaptıktan sonra %100 cenneti hak ettik demek olmadığı için, "Ya Rab, cennete koyar mısın?" diye umarız. "Cehennemden kurtarır mısın?" diye umarız. Ama Allah'ın seni cennetine koyması için hangi basamakları istediği, ne yapman gerektiğini söylediği Kur'an'da, sünnette, hadislerde aşikar. Yoksa diyelim ki, "Allah'ın kimi cennete koyacağı belli olmaz," diyelim. Çekelim elimizi, ayağımızı. Namaz da kılmayalım. Böyle mantık olur mu? Yani cennetten ümidi kesmemek lazım. Allah Azze ve Celle dilediğini koyar. Ama kimleri dileyeceğin şartlarını söylemiş mi? Söylemiş. İhlas, ihlas, ihlas demiş. Ama cenneti ulufe dağıtır gibi anlatmak da başka bir küstahlık. Bakkaldan ekmek alırken bedel ödeyeceksin. Mandalina alırken bedel ödeyeceksin. Cennete ortaklık imzalamış gibi bu küstahlık olur. Ama ya babanın dükkanına mı giriyorsun? Yani buraya girenlerin ahvaline bakar mısınız? Boynu bükük, yalvara yalvara gecelerini bölüp Allah'ın dergahına sığınmışlar. "Ne olur bizi affet, ne olur şu ateşten Koru," demişler. Sen diyorsun ki: "Ya biz alırız." Kimin malına göz? Böyle cümleler. Ya Allah'ın hakkını çiğnemiş. Para, parça pinçik etmiş. Biz kimin malına göz dikmişiz? Sen ona sıra gelecek mi? Sen bir onu bir sor bakayım. Allah'ın hukukundan oraya sıra gelecek mi? Bir onu sor bakayım. Boş boş laflar. Anlatabildim mi olayın merhametini?
Şimdi önümüze böyle bir şey açılmış. Buyurun, çağırsınlar bizi dünyaya. Buyurun, ölüm. Öldürebilir misin? Kabir kapısını kapatabilir misin? Beni Allah'ın azabından koruyabilir misin? Gizlice beni Allah'ın cennetine sokabilir misin? Bunların hiçbirisini yapamıyorsan, dilini keser misin? Filolarla, yatlarla dünyaya davet etseler, o kapı kapalı. Niye? Ölüm var. Ölüm var. Böyle bir ölüm hakikati aşikar. Vay haline bunlara alaka göstermeyenin. Vay haline. Bu işin hakikatini anlayanlar çok ağlamışlar. Orada ağlatmasın diye. Çözümü bugün burada. Ölümden sonrası değil, ölmeden öncesi. Sırat orada değil, burada geçilecek. Sonsuz ağlamamak için diş sıkılacak. Ölüm gibi bir nasihat tarih görmemiştir. Sonsuz ebedi dostluğu alacak. 50-60 yıl dünyaya gönderip tartıyor. Akıl almaz bir imtihan şekli. Akıl almaz. Sonsuza dost alacak. Kendisini Allah Azze ve Celle sonsuza bütün esmalarını tattıracak. Sonsuz hazinelerini asıl orada gösterecek. Dünyada yedikleriniz yerdeki taşı dilinize sürüp yalamak gibi olacak. Annenizin tadı bile öyle olacak. Böyle bir diyara ezel evet arasında 50-60 yıllık imtihanı sıkıştırmış. Çıldırtıcı bir şey. Şunca ağız ömür, dünyanın bütün ahvalinden harcanıp Kur'an'da derinleşme noktasında da geri durulursa, bir de insi ve cinni şeytanlar etraftan saldırıp, "Burayı da arttıralım, burayı da büyütelim, burayı da yapalım," deyip sonsuz sermayeyi senden alırsa. Sen daha ne yapacaksın? Ancak ağlarsın. Ağlatacak. Kabir dehşet günü çok ağlatacak. O gün gözden yaş akıtmamak için bugün alından ter akıtmak icap etmektedir. Şu koşullarda kim dünyaya çağırabilir? Hangisi ölümün soğuk yüzünden aslan gelirse, soğuk yüzü. Burak gelirse, sıcak yüzü. Ben o makamdan konuşuyorum. Hangisi ölümün soğuk yüzünden seni kurtarabilir? Ah ah! Ve keza önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman, ikla, Kur'an'ın irşadın dinlersen, o sehp ağaçlarından sefine-i Nuh gibi sahili selamete, yani alemi ahirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. İdam sehpası diyor. Bak, idam sehpası. İdam sehpası tabirini neden kullanıyor biliyor musunuz? Bu ölümün soğuk yüzünü bu dünyada hissetmeniz gerekiyor diyor. Neden? Çünkü en kibirli adama dahi ölümün soğuk yüzü diz çöktürür. Allah Azze ve Celle bazen ölmeden önce ölümü belli bir miktarda anlayalım diye bizi tokatlıyor mu? Tokatlıyor. Allah oradaki bütün yorgun kalplere şifa ihsan eylesin. Bir deprem yaratıyor Allah Azze ve Celle. Depremi uzakta yaşayanlar bile aylarca namaz kılarken dizleri titriyor, biliyor musunuz? Aylarca ölümün soğuk yüzü. Dünyanın bir anlık oldu, yarına mecbur dediğin hesaplarının her birinin ertelenebilir olduğu, asıl zamanın hakkı zamanı yaratana ait olduğu meselesi. Bir anda, bir anda bir virüs gönderdi. Öyle mi? Covid bahsediyorum. Herkes evde mi? Evde. Kapalı mı? Kapalı. Kimse kendisini dışarıdaki sefahat ehli gibi uyuşturmadı. Öyle mi? Dışarıdaki en uyuşturma kapıları vardı. Eve kapandın mı? Kapandın. Uyuşturabilir mi? Uyuşturmadı. Neyi gördün? Ben ölümün soğuk yüzünü gördüm. Bak, virüsün ilacı var mı? Var. Ölümün virüsün isabet ettiği birisinin ölmeme ihtimali var mı? Var. Ölümün isabet ettiği bir insanın ölmeme ihtimali de yok. Kapat nefsinin geveze çenesini. Ölüm var. Çok üzgünüm lafı geçerli olsa, ehlullah bu cümleyi kullanır. O da amel etmezdi. Bunun da geçerliliği yok. Çok üzgünüm ya Rabb. Bu kapı da kapalı. O gün gelmeden anla diye ölümün soğuk yüzünü antrenman yaptırıyor Allah Azze ve Celle. Anlıyorsunuz değil mi?
Buyurun devam edelim. Ve keza sağ yanımızda fakr yarası. Bu cümleler çok önemli. Burayı bir iyi dinlerseniz iyi olur. Evet, solda da acz, zaaf, ceri hası vardır. Yani hem acizim hem fakirim. Ne gücüm yeter, ne de ihtiyacım biter. Evet, eğer Kur'an'ın ilaçlarıyla tedavi edersen, fakrım rahmi Rahman'ın ziyafetine şevk ü iştiyak inkılap edecektir. Ya ben bu kadar aciz, fakirken beni dünyaya çağırıyorsun. Ölüm olmasa ne fayda? Bir ufacık hastalık beni deviriyor. Ben bu hastalığı göndereni bulmasam, zaten perişan olurum. Ne dünyası? Anladın değil mi? Hastalık, ölümün keşif kollarıdır. Yani küçücük mikropta acizim. İhtiyaçlarımı hissediyorken, daha ben burada yeniliyorum. Ben burada daha Allah'ın dediklerine uymazsam, ölüme sıra gelene kadar çok kapı var daha. Evet, acz ve zaafımız da kadir-i mutlakın dergah-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. Allah neden bize sonsuz aciz yarattı? Bak, benim sonsuz ihtiyacım var mı? Var. Ya Rabb, niye beni sonsuz ihtiyaçta yarattın? Çünkü sonsuz vereni ancak sonsuz ihtiyaç sahibi tanıyabilir. Hiç hastalanmıyorum. Allah da diyor ki: "Ben şifa veriyorum." O ne demek ya Rabb? Haşa! Sonsuz ihtiyacım olacak. Hiç acıkmıyorum. Allah da diyor ki: "Ben rızık vericiyim, Rezzak." Haşa! Yarab! O ne demek? Sonsuz vereni tanımak için kulun sonsuz ihtiyaç sahibi olması gerekiyor. Bu yüzden de onun dergahına sığınmak için sana acizlik, güç yetmemek, fakirlik, ihtiyacın bitmemek gibi iki özellik koymuş. Şimdi bu özellik bir adamı ne hale çevirir? Acizlik ve fakirlik bir adamı yerin dibine sokabilir mi? Sokabilir. Acizlik ve fakirlik bir adamı sultan edebilir mi? Edebilir. Nasıl? Yani ağın çaresizliği içerisinde bir çocuk, bir bebek. O bebeği de 2 aylık bebekte eğer annesini bulamazsa, yıkıyor mu evi? İnka, inka yıktı mı evi? Yıktı. Anneyi bulamadı. Biter. O çocuk biter. Ağlamak üstüne ağlamak devam eder, sürünür durur. Ama acizliğin ve çaresizliğin içinde bir inka sesiyle bir çocuk annesini bulsa, her dilediğini ona tek bir ses ile yap, yaptırır. İnka sesiyle ondan istediğini elde eder ve anlar ki: "Benim en büyük sermayem ağlamak." Bak, anladın değil mi olayı? En büyük sermayesi ne? Ağlamak.
Şimdi Allah'ın senin hizmetine verdiği anne babayı bir inga harekete geçirebilirsin. Anne ve babaya bu duyguları veren Allah Azze ve Celle'yi demek nasıl razı edebilirsin? Acizliğe bir ses tonu var. Tam o ses tonunu yakalamak lazım. Ona ihlas deniyor. Şimdi bizim çocuk var bir tane. Biraz hareketli, eğlencelidir. Canı da çok yanmaz. Böyle arada ağlar, eder falan. Ama bu çok nazarım çekmez. Bir gün hastaneye götürdüm. Açtık, iğne vurdurduk. Ağlıyor. Yani o zamana kadar sorun yok. Tam o arada böyle sesi var yok, yuttu, yutacak. Sesini: "Baba, canım acıyor. Beni niye kurtarmıyorsun? Can ver, canını ver." Bunun için. Yani o ses tonu benim bütün hissiyatımı harekete geçirdiği gibi, acizliğin içerisinde ihlasın yakalandığı öyle bir ses tonu var ki, bütün dergahın kapıları sana açılacaktır. Senin en büyük sermayen budur. Hiç böyle gitmiyoruz, değil mi? Allah'a, Allah'ın verdiğine şükür, hamdolsun. İyi tamam, bitti, görüşürüz. Böyleyiz, değil mi? Acizliğin içinde öyle bir sermaye var ki, anne babayı harekete geçirten rahmetti rahmanı ne yapar? Ne yapar? Allah Allah! Şu acizliğe bak. Kainata geçer mi sözün? Güneşe geçer mi? Aya geçer mi? İneğe süt verdirir mi? Arıya bal verdirir mi? E ben bunların her birisini nasıl hizmetimi almışım? Gücümle mi? Aklımla mı? Zekamla mı? Belli ki acizliğimi birisi bana rahmet ediyor ya. Öyle mi? Süleyman bir mandalina getirmiş. En ince damağımız zevklerine kadar hitap ediyor. Dilimlenmiş bir lezzet var. Tam mandalinadan isteyeceğin lezzet. Ya nasıl? Dilini yaratan bir de kar da böyle bir mandalina. Yeter mi gücümüz? Bir mandalinaya bile kim vermiş? Belli ki senin çaresizliğine acıyan birisi. Bakın, hayatın en önemli formülünü konuştuk beyler. Bu sır, bu formül kainattaki bütün mahlukatı harekete geçirten tek formüldür. Acizliğin formülü. Şimdi buradan ince bir yere bağlayacağım. Hiç değilse erken başladık. Öyle mi? Çorbada rahatlarız. Ya iyisiniz, değil mi? Tamam. Ya bu bir iki mesele var, çok önemli. Sadece dediğim gibi dersin biraz parça, dedi fazla. Farkındaysanız bugün bilgisayara bir depo göndermesi yaptığında en çok neyde zorlanıyor? Çok parça olduğunda. Mesela 2000 tane video var orada. Zorlanıyor. O 2000 video tek parça olsa, hemen alıyor. O yüzden biraz parça çok olduğundan belleğe dikkat edin. Bu acizliğin sırrını anlattık, fark ettiniz değil mi? Acizliğin sırrının en çok kullanılacağı yer neresi biliyor musun? Şeytanın saldırıları. Ne diyorsun ya? Şeytan saldırdı mı? Kılıç çekmek lazım. Ne acizlik sırrı? Tezat oldu, değil mi? Şeytanla nasıl baş edilir biliyor musunuz? Acizlikle baş edilir. Var mı burada şeytanı ben birebir de yenebilirim diyen? Diyen varsa, şeytan gülüyordur bir köşede de. O yüzden sordum. Yani onun kahkahasını işitiriz belki. Şeytanı birebir de yenebilecek birisi var mı? Peygamberleri vesveseye düşürmeye umut etmiş, nice büyük insanları cehenneme sürüklemiş. Umuda bak. Şeytanda ki böyle bir şeytanı birebir de yenmek mümkün mü? Mümkün mü? Mümkün değil, değil mi? O zaman ne yapacağız? Allah Azze ve Celle diyor ki: "Şeytan hücum edince kavga etme, bana gel." Biz her ibadetin önünde ne yapıyoruz? Şeytandan Allah Azze ve Celleye sığınıyor muyuz? Sığınıyoruz. Şeytanla baş etmenin yolu: "Acizim ya Rab." Dergah. Gittik ormana. Bir sürünün içerisinden çıktı 5-6 tane çoban köpeği saldırıyor bize. Konuşarak ikna edebilir miyiz? Ama saldırıyorlar. Ne yapmam lazım? Acizliğimi birine bildireceğim. Kime? Köpeklerin çobanına. "Ey çoban efendi," desem, o da bir ıslık çalsa, bütün köpekler def olur gider. Şeytanlar saldırdı mı? Saldırdı. Ya rab, sen bu şeytanları saldırmak için neden yarattın? Çünkü benim dergahıma gelmenizi istiyorum. Anladın mı? Hayatın özü acizliğinle Allah'a sığınmak. Çünkü sonsuz kudrete ancak sığınılır, boyun eğilir. Bak, niye yaratmış şeytanları? Bu şeytanla baş etmeye kılıç çekelim mi? Çekelim mi? Hayır. Şeytanı birebir de kimse yenemez. Biri Almanya'da olmuştu. Bir imza gününde de izah etmeye çalıştım. Abi dedi, "Biz iki aydır şeytanı yendik, parça pinçik ettik onu." Diyor, "Beyinsiz falan diyor, böyle bir şey diyor, öyle alt ettik geldik." Ya dedim, "Kardeşim, böyle bir şey değil. Hazreti Adem Safiullah'tır. Memnu bir meyveye vakti iftardan önce el uzattıran şeytandır. Sen kimden bahsediyorsun? Aynı şeytandan mı bahsediyoruz?" Köşede gülüyordur, büyük ihtimal böyle cümlelere. Allah Allah! O zaman şeytan ve nefis mücadelesi ne demek? Kılıçları çekelim mi? Hayır. Şeytan ve nefis mücadelesi demek, Allah'a sığınmak demek. Anladınız mı olayı? Çok ince bir mesele. Yoksa sen kimsin? Şeytan kim? Ya bozuk para gibi harcar mı? Bozuk para gibi harcar demek, şeytanın ve nefsin dürtüleri hissedildiği anda kula düşen hemen Allah'a sığınmakmış. Bakın, Ebu Hureyre Efendimiz hadis kitaplarında, Efendimiz aleyhisselatu vesselam'dan sonra en çok adı geçen sahabe. Efendimiz öyle mi diyor ki: "Günde 12.000 defa istiğfar ediyorum." Ne demek oluyor biliyor musun? Allah'a sığınıyorum. Günde 12.000 defa. Kimden? Şeytandan. Diyorlar ki: "Ya Ebu Hureyre, çok değil mi?" "Günahlarımı adedince," diyor. Böyle bir zatın ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani Allah'a sığınmayı görüyor musun? Çok ince bir yerdir ha. Şeytana kılıçla güç yetmez. Şeytandan Allah'a sığınılır. Öyle mi? Allah Allah!
Evet, buyurun devam edelim. Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebet memleketine gitmek üzereyiz. Ne zaman gitmek üzereyiz? Şimdi. Şimdi vücudunun binasından taş taş dökülüyor zaten. Görene değil mi? Evet. O yollarda zulümat dağıtacak bir nur ve bir erzak lazımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Yani maneviyatı netice vermeyen bir ilim seni kabirde kurtaramayacak. O karanlığa onun elektriği yetmeyecek. Sana lazım olan iman ilmi değil mi? Evet. Ancak Kur'an'ın güneşinden, Rahman'ın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekala ve illa sükut ediniz. Kur'an'ı dinleyelim bakalım ne emrediyor. "Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı." Şeytan da Allah ile aldatmasın. Allah Allah! "Ayık olan sana tabi olmaz." Diye şeytana bir laf var. Sana dediğim şeytan değil mi? Ya bu meseleyi bilmezsek ne olur biliyor musun? Tantuni yemişsin. İçinde et yok. Oldu mu? Olmadı. Bütün sistemi kurduk mu? Kurduk. Gelin şu tantuninin etini koyalım. Öyle mi? Soğanlı, domatesli. Ama domatesler pişmiş. Limonla tuzu unutma. Tam dersin ana konusu burası. Yorgunluk. Nasıl yani? Bittik, öldük diyorsanız. Ben 3 kişi de devam. Çok önemli çünkü burası. Buyurun. Ol. Şimdi çok elzem burası. "Ayık olan sana tabi olmaz." Dedi. Sen kim? Şeytan. Şeytanın kaç çeşidi vardı? İki çeşit. Birisi şeytan kena minel cinni. Şeytan cindir. Aslında İblis özel ismi. Yani o bizim şeytan, şeytan dediğimiz özel ismi İblis. Onun sıfatına şeytan deniyor. O yüzden hem kendisine şeytan diyoruz, hem avaneler icraat yaptırdığı elemanlarına da şeytan diyoruz. Bir de onun özelliklerini, sıfatlarını almış insanlar var. Onlara da insi şeytan diyoruz. Bizim asıl dikkat edeceğimiz yer burası. Neden? Cinni şeytan ne verir? Vesvese. İnsi şeytan koluna giriyor, götürüyor. Dersin başında anlattım, unutmayın. Adamı toplanıp çağırmışlar. Niye bu kadar fazla namaz kılıyorsun diye. Olaya bakar mısınız? Kimilerinin ailesi yükleniyor. Öyle mi? Ailesinde olmayan hiçbir icraat yok. Adam diyor ki: "Ya ben bu haramları bırakacağım diyor. Kur'an'ı anlamaya çalışacağım, okuyacağım diyor. Sahabe neymiş öğreneceğim." Ya yedi sülale. Yani Çanakkale'ye gitseler bu kadar giderler. Öyle yedi sülale toplanıyor. Adama: "Niye böyle yapıyorsun be? Beynin mi yıkanmış? Abartıyor musun?" Ne abartmanın sırrını biliyor? Ne beyin yıkamak ne demek? Biliyor. Abartmak ne demek? Yani senin abartıyorsun dediğin bir laf bir sahabeye çarpsa, sen bunun hesabını nasıl vereceksin? Sahabe o dediğin lafın alasını yapsa, haşa, sen onları abartmış mı demiş olacaksın? Beyni yıkanmış mı? Haşa, haşa, haşa olmuş olacak. Böyle bir ifade olabilir mi? Yani bilmediğin bir çizgide ifrat ne tefrit ne buralarda geziyorsun. Yani hasıla zahmetli olan kısım nerede? İnsi şeytanda. Ben bu insi şeytanı nereden anlarım? Nasıl tanırım? Kaşından, gözünden? Nereden? Biliyor musun? Seni Allah'tan uzaklaştırıyorsa, o kişi bilse de bilmese de kullanılıyor. Yani bir insi şeytan sınıfında bir şeye girmiş oluyor. Seni Allah'a yaklaştırıyorsa, o da işte tam rahmani dost demek. Anladınız mı?
Şimdi Efendimiz aleyhissalatü vesselam hicret yurduna gideceği zaman Mekke'den Medine'ye, İmam Ali efendimizi yatağına bırakıyor. Olayı biliyorsunuz. Tam o esnada ona suikast girişiminde bulunacaklar. Ama Kureyş'in alt sınıfından bir kabile. Allah Resulü aleyhissalatü vesselam öldürse ne olur? İki aşiret kavgası sorun olur. Bu yüzden toplanıp buna bir yol bulacaklar. İhale bir gruba kalmasın diye. Tam toplanırlarken, necitli bir ihtiyar geliyor yanlarına. Kim o ihtiyar? Şeytanın ta kendisi. Necitli ihtiyar. Ebu Cehil'i konuşturuyor. Ebu Cehil diyor ki: "Ya böyle teke tek girersek kabile kavgası olur. Haşim oğullarıyla da baş etmek kolay değildir. Ne yapalım? Her kabileden bir kişi toplayıp o kılıç vursun. Böyle oldukça kabile kavgası çıkmaz," diyor. Söyleten kim? Şeytan. Necitli ihtiyar. Sonra bu söylemden sonra necidli ihtiyar diyor ki: "Bu genç doğru söyledi." Diyor. Nasıl? Olay acayip olay değil mi? Bak, Allah Allah! Şimdi bu insi şeytan olayı çok enteresan. Seni Allah'tan uzaklaştıran çok yakınındaki bir insan bile olabilir. Şimdi burada kelimeler yanlış anlaşılmasın diye seçerek kullanıyorum. Ama bir iki ifade de bulunayım. Dünyadaki bütün anneler cennete mi gidecek? Hayır. Demek ki işlerinde problemler var. Kimileri demek insi şeytan vazifesi yapmış olabilirler. Dünyadaki her karının kocası ya da her kocanın karısı birlikte mi cennete gidecekler? Hayır. Demek evinizin içinde bile bir insi şeytan olabilir. Demek istediğimi anlatabildim mi? Kaşından anlar mıyız? Gözünden? Yaptığı yemekten? Ya böyle yemek mi olur? Şeytan çık buradan. Ya öyle anlayamazsın, değil mi? Nereden anlayacaksın? Şeytanı seni Allah'tan uzaklaştırıyor mu? Tam hamle orada. Hamle. Seni Allah'tan uzaklaştırdıkları endamlı, işveli bir şey olabilir mi? O da olabilir. Çok tatlı cümleler eden, kibar bir beyefendi de olabilir mi? O da olabilir. Ne ince bir çizgi değil mi? Allah Allah! Tam orayı yakalayıp oradan yememek gerekiyor.
Bir gün bir tanesi geldi de arkadaşıyla. Arkadaşı da kene gibi yapışmış buna. Bırakmıyor. Gitme, gitme. Derslere gitme. Şöyle, böyle falan. Ben dedim, "Buraya gelen bir çoklarına söylüyorum, yani eski ortam arkadaşlarınıza ara verseniz iyi olur diyorum. Onlarla birlikte devam etmek mümkün değil." Buna da dedim aynı şeyi. Falan. Neyse, gece rüyasında görmüş. Diyor: "Abi diyor, böyle şeytan gibi gördüm, dişlerinden kan akıyor falan diyor. Sonra anladım diyor, beni kötü yola sevk ediyormuş falan." Sonra da o arkadaş torbacı çıktı. Şimdi biz hep rüya mı göreceğiz? Hadi birini rüyada gördün, ikinciyi göremedin. Ne yapacaksın? Bu işin hakikati buradayken, hep rüyalardan beklemek olur mu? Demek ki biz bu işin hakikatini anlayıp bu ince çizgiyi yakalamamız gerekiyor. Neden? Çünkü o insi şeytan seni sarhoşluğa sürükleyen en büyük unsur. Şimdi sarhoşluk meselesini nasıl ele almış Üstad Hazretleri? Buraya bir dikkat verirseniz güzel olur. Dostum, en baştan okuyup devam eder misin? "Ayık olan sana tabi olmaz." Ancak siyaset şarabıyla. Bak, ilk cümleyi anladınız mı? "Ayık olan sana tabi olmaz." Kim için dedi? Şeytan. Bu cümleyi tersten okur musunuz? "Sana tabi olan sarhoş demektir." Şeytanın en büyük siyaset şarabıyla. Enteresan değil mi? Adam normal içki içiyor, bir günü ayıkıyor mu? Ayıkıyor. Ayıkıyor mu? Ayıkıyor. Bazı şaraplar var, kabre kadar ayıkmıyor. Bunlardan biri neymiş? Siyaset şarabı. Kim kullanıyormuş bunu? Şeytan. Kullanılıyor mu bu tabir? O zamanda bu İspanyol virüsü girdi mi? Adamı kabre kadar bırakmıyor. İstanbul siyaseti için bu tabiri kullanmış Üstad Hazretleri. Niye? Adam geniş dairedeki cazibedar meseleleri merak ediyor, ediyor, ediyor. Dar dairede üstüne düşen bütün sorumlulukları elin tersiyle itiyor. Şimdi bu şarap mı? Değil mi? Şarap. Kaç günlük? Kabre kadar. Adam bir uyanıyor, kabrin taşına kafasını vurunca iş işten geçmiş. Olayı görüyor musun? Bu şarapla. Üstat Hazretleri ne yapıyor? Geniş dairedeki cazibedar meselelere sürekli dikkatini veriyor. Dar dairede mecbur yapman gereken meseleler var. Kur'an'ın hakkını anlamak gibi. Öyle mi? Sahabenin ayak izlerine basmaya çalışmak gibi. Bunların her birisini köşeye gittin, oturdun. Hükümet kurdu, hükümet yıktı. İşte hükümet, muhalefet. Odur, budur. Her birisini konuştu. Sana bakan meseleler. Onları unuttuk. Tüh sorma. İşte bu cümleler. Keşke orada bir kurtuluş sebebi olsa. Şeytanın en büyük silahı. Adamı sarhoş eder. Kaç günlük? Ta kabre kadar. Onlar için kullandığı argümanlar.
Buyurun devam edelim. Veya şöhret hırsıyla. Diğer şeraf neymiş? Şöhret. Şimdi sosyal medya emzik gibi, değil mi? Morali bozulan nereye gidiyor? Sosyal. Şöyle gözlerini siliyor. Oradan şeye bakıyor. İşte stere bir şeylere bakıyor. Sonra diyor ki: "Acaba ben kaç beğeni aldım? Kaç izlendim?" Diyor. Bak bu şöhret. Bu şeytanın bir neymiş? Sarhoş etme çeşidi. Gittik böyle kalabalık. Adam diyor ki: "Ya bizim cenazeye de bu kadar kalabalık adam gelir mi?" Diyor. Bir ahmak adam. Sen yapılması gerekenleri yapmadıktan sonra nüfus seni nasıl kurtaracak? Şöhret budalası. Öyle mi? Bak, sorulan soruya bak. Enteresan. Bak, bunlar şeytanın kullandığı en önemli argümanlarmış. En önemlisi.
Buyurun devam edelim. Veya rikkat cinsiye ile veya felsefenin delaletiyle veya medeniyetin sefahati ile sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tabi olurlar. Anladınız mı? Şeytanın sarhoşluk silahları. Dünyanın nice uyuşturucu maddeleri var ki, bir gün, iki gün, üç gün, beş içen. Allah Allah! Sonuna kadar. Bak, peki nasıl uyanacak böyle bir insan? Tamam, sarhoş olunuyor mu? Olunuyor. Umum gaflet birçok yere yayılmış mı? Yayılmış. Peki uyanış nasıl olacak? Şimdi onu söylüyor.
Buyurun. "Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar onun sarhoşluğunu izale ile ayırttır." Allah Azze ve Celle sarhoş olanlardan vazgeçiyor mu? Atıyor mu köşeye? Vazgeçmiyor. Anneye o şefkati veren kulundan vazgeçer mi? Vazgeçmiyor. Peki ayırtmak için ne yapıyor? Tokatlar vuruyor. Bak şimdi. Evinizde gaz kaçağı var. Zihnen gidin, tefekkür edin. Tefekkür çok büyük bir ibadettir. Gidin zihnen evinize. Mehmet, Tarsus'taki eve gaz kaçağı var. Allah muhafaza buyursun. Nefes nefes ölüyorlar. Gittin, eve yetiştin. Allah Allah! Bak, biraz daha uyusalar ne olacaklar? Ölecekler. Ne yaparsın onlara? İki şey yaparsın. Alır, alır dışarı atarsın ve döverek uyandırmaya çalışırsın. Doğru mu? Doğru. Seni zahirde gören birisi, "Dur, ne yapıyorsun zalim?" diyebilir mi? Biraz daha uyusalar ölüp gidecekler. Benim onları ne yapmam lazım? Uyandırmam. Tam kırılma noktasına geldiğinde sevdiğinden vazgeçmeyen bir adam ne yapıyor? Ya alıp dışarı atıyor ya da tokatlayıp uyandırmaya çalışıyor. Uykuda ısrar edenleri Allah Azze ve Celle böyle görüyor. Ama bizden vazgeçmiyor. Uyandırmak için ayet göndermiş mi? Göndermiş. Haşa, koy köşeye. Peygamber göndermiş mi? Göndermiş. Haşa, koy köşeye. Diyor ki: "Bu kul bunlarla uyanmıyor. Ben de onu severim, vazgeçmem." Sırada ne var? Tokat gönderecek. Bu umursamazlık umum olunca, işte tokatlar da büyük oluyor. Anladın değil mi olayı? Allah Allah!
Şimdi biz sıkıntıya girmeden Allah demiyoruz, doğru mu? Bizim bir arkadaş geldi Konya'dan. İş yapıyor, böyle büyük iş yapıyor. Bir sıkışmış, üf, akla zarar. Gerçekten dokunsan ağlayacak. Maddeten sıkışmış, manen sıkışmış. Bir hastalık meseleleri var. Bir yakınların oradan sıkışmış, oradan sıkışmış. Dokunsan ağlayacak. "Bittim," diyor. "Tadım kalmadı. Hiçbir şeyim olmadı," diyor. Şimdi böyle. Şimdi bir şeyin şer olması için son ucuna kadar her şeyin şer olması lazım. Doğru mu? Doğru. Şimdi sen böyle sıkıştın mı? Sıkıştım. Ne zamandır? Şu kadardır sıkıştım. Ne zaman namaza başladın? Yeni başladım. Okumaya ne zaman başladın? Yeni başladım. Şimdi neredesin abi? Derse geldim. Niye? Çok sıkışmıştım. Demek ki yani mesajları Kur'an'ın vaizinden, sünnetin vaizinden işitmeyen, tokat diye bir vaizi var Allah Azze ve Celle'nin. Onu gönderiyor ki senden vazgeçmiyor. İşin neticesi ne oldu? Hayır oldu. Zahiri nasıl şer? Bakara 216 öyle demiyor mu? "Sizin şer sayıp sevmediklerinize güzeldir," diyor, değil mi? Allah Allah!
Şimdi Allah Azze ve Celle bizden vazgeçmediğinde dolayı, biz hangi şartta Allah diyoruz, o şartı yaratıyor. Bence cümleye dikkat edin. En zayıf karnınızdaki bir tanesi araba kazasında diyor. Bir tanesi çocuğunun düşmesinde diyor. Bir tanesi sağlığında. Bir tanesi dükkandan atılınca, iflas edince. Orada Allah diyor. Yani iki hakkımız var. Ya Kur'an'ın içerisindeki hakikatlerden Allah Azze ve Celle ne demek istiyor, onu anlayacağız. Ya da Allah bizden vazgeçmiyorsa, tokat diye bir vaizi var, onu dinleyeceğiz. Memleketin bir tanesinde deprem olmuş. Hoca efendiye de Allah hissettirmemiş. Çok enteresan. Hoca efendi sabah bir geliyor namaza, aman cami hınç hınç dolu. Hiç böyle görmemiş camiyi. Hep yarım saftan ileri görmemiş. Elini açmış demiş: "Ya Rab, bu cemaatin toplanmasına ne sebep olduysa onu başımızdan alma." Ya rab, diye olayı görüyorsun, değil mi? Yani Allah Azze ve Celle bizden vazgeçmediğinde dolayı, doktor hastaya ilaç tavsiye ediyor. Hasta da bunu kullanmıyor, kullanmıyor, kullanmıyor. Aradan vakit geçince doktor çağırıp hastayı ne diyor? "Ameliyat." Ya doktor bey, ilaç kullansak olmaz mı? Olurdu. Ama o evreyi geçirdim. Artık seni ilaç değil, ameliyat kurtarır. Artık sen neşteri hak ettin. Şuraya dikkat edin. Doktor hastayı kesmek için ameliyat etmek istemiyor. Doktor hastayı kaybetmemek için ameliyat masasına alıyor. Çok ince bir mesele. Öyle mi? Doktor hastanın canını acıtmak için seni keseceğim demiyor. Doktor hasta ameliyat masasında kalmasın, kurtulsun diye sana neşter vurmam lazım diyor. Bunu anlayan hasta da bunu yapabilmesi için doktora bunun karşılığında para bile veriyor. Neden veriyorsun doktora para? Ben doktorun benim vücudumu benden iyi bildiğini biliyorum. Doğru mu? Doğru. Allah da kalbini senden iyi biliyor. Hangi koşullarda, nasıl bir ameliyatı cerrahiye uygulayacağını çok iyi biliyor. Allah'ı da doktor kadar tanısaydın, musibet diye gönderip seni aslında uyandırmak için yolladığı tokatların, yani vurduğu eşlerin her birisine razı gelecektin. Vücudumu benden iyi tanıyan bir doktora beni kesmesi karşılığında para verirken, beni yaratan, beni benden iyi tanıyan Allah'ın gönderdiği musibetlere nasıl baş göz üstüne demem? Ey gafil diye kendinle tartışacak. Doğru mu? Bak, problem ne biliyor musun? İmanı billah. Allah'ı tanımıyoruz. İcraat süphesi bilmiyoruz. Ya rabb, neyi ne maksatla yapıyorsun bilmiyoruz. Başa ne gelse vardır bir hayır. Ya Allah'ın her yarattığında zaten hayır var. Allah'ın tesadüf işi mi olur? O hayır ne diyor sana? Bir zahmet sen ona bakacaksın. Sana düşen o. Allah'ın hikmetsiz işi mi var? Vardır bunun bir hikmeti. Nasıl konuşuyorsun? Hikmetsiz işi mi olur? Sana mesaj var burada. Ya bir zahmet kaldır, o mesaja bak. Ya çok gafilane cümlelerimiz var, farkında mısınız? Allah Allah!
Buyurun devam edelim. Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptela ve meşgul değildir. Belki müstakbel korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemler maruzdur. Fakat kendisini şaki, dal ahmaklardan addetmeyen adam Kur'an'ın şu beşaretini dinlesin. Bakın ayetin anlamına bakın. "Allah dostlarına korku yok diyor." Bak, bak. "Bilin ki Allah'ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. Onlar iman eden ve Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takva ehlidir. Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük ödül işte budur." Bu dünya perdeli, perdelerle çok takıldığımız Allah Azze ve Celle'nin muradı Süphanesini pek anlayamıyoruz. Ölünce perde açılacak. Musibet gibi gördüğümüz birçok şeyin mükafat olarak geldiğini gördüğümüzde çok utanacağız. Ama bunu ahirette anlamak hiçbir işimize yaramayacak. Perde açıldıktan sonra memnun olmak hiçbir şey ifade etmeyecek. Perdenin arkasındaki mesajı şimdi bu dünyada görmek zorundayız. Bunun için de Efendimiz aleyhissalatü vesselam'ın tavsiyesine uymak durumundayız. "Mutu kablen kutu." Ölmeden önce ölünüz. Ölümü kalbinizde hissedin. Bütün inceliklerini duyunuz, yaşayınız. Yoksa ne olur? Yoksa çok ağlatacaklar. Allah muhafaza. Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel Alim'ül-Hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El Fatiha. Maassalavat. Davete icabet gerekti. Ehli imanın genç çocuklarını artık karanlık bir yola davet ederlerse, onlar da nasıl icabet edeceğini, nasıl cevap vereceğini biliyorlardır umarım diyeyim. Ya evet. İnsan kalabalığın içinde itilmiş, kalkılmış, istenilen bir evlatsın sen. Kovulmak şeytana mahsustur. Sen hangi halde olursan ol, Allah'a sığın. Hisler, hayaller ve sesler sana hiçbiri zarar veremez. O zaman pencerelerden seyret, içlerine girme. Kötü düşünce ve takıntılarından kurtul. Mehmet Yıldız'ın kaleminden Vesvesen kitabı sizlerle. mybedesten.com'dan sipariş verebilirsin. Gezegenler bile bir aradayken tek olduğunu düşünüyorsan, koskoca evrende bu kanal tam sana göre. Bu video YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma. Siz de hayalhanemin yurtiçi ve yurt dışı projelerine destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.