Transcription
Herkese merhaba, hoş geldiniz. Din, ideoloji ve felsefe bağlamında ahlak ve iktidar başlıklı seminerlerimizde yavaş yavaş son düzlüğe giriyoruz. Bu akşamki konuğumuz Profesör Doktor Şaban Ali Düzgün. İzninizle kendisini kısaca tanıtmak istiyorum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyesidir. Seyit Ahmet Han'ın modernizmi yüksek lisans, Nesefi ve İslam filozoflarında Allah alem ilişkisi doktora tezidir. Farklı senelerde Amerika'da Georgetown Üniversitesi'nde, Roma'da Gregorian Üniversitesi'nde, Kazakistan'da Ahmet Yesevi Türk Kazak Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmıştır. 5 yıl süreyle NATO'da konferans ve seminerler vermiş. TOP ETÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde İslam düşüncesinde siyaset teorileri ve İslam and Peace derslerini okutmuştur. Kurucusu olduğu Kelam Araştırmaları dergisinin baş editörlüğünü yürütmektedir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi danışma kurulu üyesidir. İngilizce, Arapça ve Almanca bilmektedir. Şimdi sayın hocamızı Maturidi iktidarın kuruluşu başlıklı sunumu için sahneye davet ediyorum.
Şimdi konuşacağımız konu bir çerçeve içinde konuşacağız. Çünkü çerçeveyi şöyle belirlemiş olduk. Maturidi'de iktidarın kuruluşu. Bir Maturidi olarak bunu okuyabiliriz. Bir de Maturidilik diye okuyabiliriz. Maturidiliği okurken de iki tür Maturidilik okuması var tarihsel olarak. Bunlardan bir tanesi Semerkant merkezli daha rasyonel, daha bilimsel giden Maturidilik. Bir de Buhara merkezli biraz daha ehli hadise yaklaşan, daha çok rivayetçi, kendi düşüncesini, içtihadını, yeni kavramsallaştırmaları çok önemsemeyen, daha çok klasiği takip eden, dolayısıyla mesela Osmanlı düşünce sisteminin Semerkant Maturidiliğini değil, Buhara Maturidiliğini takip ettiği söylenir. Bugün bile gitseniz Özbekistan'a gidin. Semerkant'a gittiğiniz zaman Semerkant'a ilim yurdu, Buhara'ya irfan yurdu derler. Dolayısıyla Semerkant Maturidilik denilince benim size vereceğim Maturidilik Semerkant Maturidiliği. Öbürü biraz daha sıvılaştırılmış, seyreltilmiş bir Maturidilik. Buhara Maturidi ama sadece Maturidi'yi vermeyeceğim. Maturidi düşüncenin Maturidi'den sonra ikinci büyük ismi sayılan ve benim de doktora konum olan Nesefi ve İslam filozoflarını karşılaştırmalı çalıştığım bir doktora tezim var. Yayınlandı kitap olarak. Nesefi o NESF de yine o bölgede bir bölgenin adı Nesef. Nesefi bu müthiş tartışmaları esas Nesefi çok güzel veriyor. Yani politik teoloji dediğimiz politik teoloji buna klasik ismiyle imamet nazariyesi diyoruz. Yani bir devlet fikri bu ister eskiden olduğu gibi site devleti olarak alın. Site devletleri. Yani biz şöyle düşünmeye alıştık bugün yavaş yavaş problem alanını da tespit etmeye çalışalım. Biz bugün ulus devletler aklımızda var değil mi? Ulus devletler. Yani İtalya denilince aklınıza ne geliyor? Birkaç yerini sayalım. Benedik geliyor mu? Geliyor. Sicilia geliyor mu? Geliyor. Palermo geliyor. Bunlar İtalya. Eskiden bunlar İtalya değildi. Bunların her birisi ayrı, müstakil site devletleriydi. Ya da Almanya denilince aklınıza geliyor. Almanya 100'ün üzerinde prenslikler tarafından oluşturuluyordu. 100'ün üzerinde prenslik vardı. Mesela Medine Hzreti Peygamberin Mekke'den göç ettikten sonra geldiği Medine ne? Ne geçiyor? Medine dediğiniz bir site devleti. Ya da işte Atina. Yani Eflatun bir ulus devletten bahsetmiyor. Bir site, şehir devletinden bahsediyor. Küçücük bir yer yani. Dolayısıyla niye bunu söylüyorum? Şimdi merkeziyetçilik dediğin zaman mesela bugün merkeziyetçilik dediğim zaman Ankara'da üretirsin hukuku bütün Türkiye'ye yayarsın. Orada merkeziyetçilik ifadesini kullanamazsın ki. Zaten tek şehir devleti var. Yani başka şehir devletlerine yayacağı hukuk yok.
Şunu söylemeye çalışıyorum. Siyasetten, iktidardan, otoriteden bahsederken zihnimizde şu oluşsun lütfen. Bir klasik dönemde bahsettiğimiz otorite, klasik dönemden bahsettiğimiz bu az önce andığım, orada bahsettiğimiz devleti yöneten kişi sorumluluklarıyla veya da karşılaşacağı sorunlarla bugünkü aynı değil. İlk soru, tartışılan ilk soru şu. Bu Maturidilik diyorum ama bunun içerisine Mutezileyi de alın. Bunun içerisine Eşariliği de alın. Yani mezhepleri yahut kurumsallaşmış düşünce yapılarını alın. Birinci soru şu. Devlet dediğimiz olgu nihayetinde bir mekanizma değil mi? Bir mekanizma. Bu mekanizmayı biz icat ediyoruz. Sonra onun başına birisini geçiriyoruz. Buna otorite diyoruz. Onu yetkilendiriyoruz. Biz yetkiyi veriyoruz ve bizi yönet diyoruz. Burada kaynak kim? Halk değil mi? Biz yani diyoruz ki biz sana yetki veriyoruz. Bu mekanizmanın başına geç. Ve belirlenmiş sorumluluklar var devlete atfettiğimiz. Nedir onlar? Bizim klasik imamet başlığı altında şunlar geçer. Sınırların korunması diyelim. Sınırları koruyacaksın. Cezaların infazı. Yani hukuk ceza verdiğiniz biri kim infaz edecek? A bunu işte devletin başındaki kişi yapacak. Bir devlet olacak vesaire. Hatta bunu öyle bazen detaylandırırlar ki bekarların evlendirilmesi. Yani bir sosyal devlet demiyor ama e bunu yapan devlet sosyal devlet. Şimdi bunları devlete o kadar rol atfetmiş ki şehir devletine. Sanki şehir devleti büyük bir kabile gibi. Bakın yani çocukların evliliği, bekarların evliliği kimi ilgilendirir? Şöyle düşünün. Şehir devleti sanki bir kabilenin daha büyümüş hali gibi.
Şimdi soru şu. Soru şu. Bir devlet fikrine ihtiyaç var mı? Yani bir devlet olsun mu olmasın mı? Şimdi Mutezilenin çok önemli isimlerinden bir tanesi Ebubekir el-Asam diye bir adam var. Şunu söylüyor. Halktan aldığı yetkiyi halkın aleyhine kullanacak bir mekanizmaya hayır diyor. Çok ilginç. Bir tür anarşizm gibi. Yani ben diyor sana yetki vereceğim. Sonra sen diyor benim ensemde boza pişireceksin diyor. Ebubekir el-Asam devlet fikrine karşı. Hişam bin Amr, devlet fikrine karşı. Harici dediğimiz hatırlarsanız böyle bir grup var. Hz. Ali'nin ordusundan Hz. Ali'ye isyan ederek ayrılan ve Hz. Ali ile savaşan grup. Bunlar şehirli değil, daha çok bedevi denilen çölde yaşayan kabile mensupları. Serazat dediğimiz hep böyle özgür bir şekilde yaşamış bu adamlar. Onlar da devlet fikrine karşı. Şimdi devlet fikrine onlar otorite, tepemizde otorite istemiyoruz diyorlar. Fakat Ebubekir el-Asam'ınki daha esaslı bir tartışma. Devleti yetkilendirdikten sonra diyor devletin engellenemez bir şekilde bana tahakküm ettiğini görüyorum. Onun için de ben devlete karşıyım. Çünkü devleti niye istiyoruz diyor? Adaleti sağlasın diye. Eğer diyor bir Müslüman toplum kendi içinde adaleti sağlayacak yetkinliği ve yeterliliği sağlarsa devlete ihtiyacı yoktur.
Şimdi bunu söylerken aklıma benim Leviathan geldi. Thomas Hobbes'un Leviathan'ı. Leviathan biliyorsunuz bu Thomas Hobbes'un ana kitabının ismidir ve kitabın kapağında kocaman bir canavar vardır. Aslında Leviathan kutsal kitapta Tevrat'ta anılan bir canavardır. Çok güçlü pulları var. Öldürmek istiyorsunuz. Herkese zarar veriyor. Fakat imkansız pullarını delerek hayvana yani zırh gibi hayvana zarar veremiyorsunuz canavara. Şimdi Leviathan kutsal kitapta öldürülemeyen, herkese zarar veren canavar Leviathan'ı almış. Tamam Hobbes. İnsan insanın kurdudur diyen adam kendi kitabına başlık yapmış ve bir de kapak resmi var. Kapak resmi canavarı oluşturan kapak resmi devletin bütün kurumlarının teker teker oluşturduğu resim. Her bir kurum bir parçasını oluşturuyor. Birisi gövdesi, birisi kafası, birisi eli, birisi kolu vesaire. Ya devlet dediğiniz şey norm. Bakın dedi ki devlet bir mekanizma ama o mekanizma insanlara tahakküm edebilir mi? Edebilir. Peki ne zaman etmez? Bak çok esaslı bizim kültürümüzün öğrettiği bir şey. Devletin dini nedir? Adaletidir. Devlet ne zaman adaleti törpülemeye başlarsa o zaman devlet varoluş sebebini, gerekçesini ve meşruiyetini kaybeder. Şimdi bunu dikkate alarak bizim kültürümüz ehli hal vel akd diye bir kurum oluşturmuş. Bunu duymamış olabilirsiniz ama bunun önemini anlamamız için şu örneği vereyim. Abdülhamit. Abdülhamit'i tahttan indiren bir fetva yayınlandı. Artık halifelik yapma kudretinde, yetkinliğinde değildir. Halifelikten indirilmesi diye bir fetva yayınlandı. Bu fetvayı yazan ve altında imzası bulunan isimlerden bir tanesi hepinizin bildiğini zannettiğim bir isim. Elmalılı Hamdi Yazır. Şimdi ehli hal vel akd dediğiniz bu grup devletin başındaki insan artık adaleti temin etme yetkinliğini kaybetmiştir dediği zaman devletin başındaki adam aşağıya iner. Peki ne zaman kaybeder? Anahtar kelime adalet. Yani adalet devletin dini adalet eğer zarar görmeye başladıysa böyle olur diyor. Bu kurul çalıştığı çalışmada ayrı bir şey. Tarihte bu kurul var. Yani nereyi açarsanız bakın en başat eserlere diyelim ki Maverdi'nin Ahkam-ı Sultaniye yani yönetimin ilkeleri kitabına bakın. Bu bunu görürsünüz. Ehli hal vel akd. Hal dediği hala kelimesinden geliyor. Çıkarmak. Mesela şu yüzüğü çıkarıp atmak. Bu haldir. Sizi buradan atıyoruz, çıkarıyoruz kardeşim diyor. Şuydu mesele. Yani devleti sorumuz şu. Devlet mutlaka bulunması gereken bir mekanizma mıdır? Bir kısmı itiraz ediyor. Diyor ki, "Hayır değildir." Nesefi bunları teker teker anlatıyor. İmamet, politik, teoloji başlığı altında en sonunda kendi kanaatini söylüyor ki bu kanaat Maturidiliğin esas karakterini temsil eden bir sözdür. Devlet mutlaka bulunması gereken bir mekanizmadır. Yani deminden beri anlattığım gerekçeler ne olursa olsun bir imamın hatta şöyle denir mesela Hz. Peygambere atfedilir bu söz. Aynı anda iki imam, iki halife ortaya çıkar ve seçilirse. Diyelim ki iki grup oldu. Şu salon ikiye ayrıldık. Tam bir seçim vardı. Ve halife dediğiniz şey devletin başındaki kişi. İmam deyin, devletin başı deyin, yönetici deyin, ne derseniz deyin. İkiye ayrıldık. İki tane halife seçtik. Hz. Peygambere atfedilen söz şöyle: "Eğer öyle bir seçim yapılırsa birini öldürün." Niye bunu söylüyor? Aslında Hz. Peygamberin ağzından böyle bir şey çıktığını biz düşünmüyoruz. Düşünsek de vereceğimiz cevap şu: Peygamberimizin vefatından sonra kendi içinde sürekli bölünen bir İslam toplumu var. Hatırlayın lütfen. Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Ayşe ve Ali arasındaki savaş, Cemel savaşı. Sonra Muaviye'nin Hz. Ali'ye yaptığı darbe değil mi? Bütün bunları düşündüğünüzde toplumun sürekli bölünmesi, parçalanması, buna Kur'an-ı Kerim fitne diyor. Fitne demiri eriten ateşe denir. Yani öyle normal bir ateş değil. Demiri eriten, dolayısıyla toplumun bütün enerjisini alan, hakların kullanımını engelleyen fitne savaştan daha kötüdür. Kur'an-ı Kerim'in ayetine göre. Niye? Savaşta düşman vardır. Kiminle savaştığını bilirsin. Fitnede, fitnede düşman da belli değildir. Nereye gideceği de belli değildir. Sonuç da belli değil. Dolayısıyla o bu reel politiğe sonradan aykırı olduğunu görüyoruz. Ama niye? Çünkü Abbasiler döneminde farklı halifeler, farklı halifeler oldu. Hani bir tane şöyle denildi. Bazen birisi çıkıyor diyor ki ben de emirim. Bu bölgenin emiriyim. Merkezi tanımıyorum. Ulema şöyle bir çözüm geliştirdi. Ya tek bir halife olsun ve bütün millet ona mı bağlansın ya da tek bir emir olsun? Tamam. Bu enerjiyi birleştirme adına güzel. İyi de bu adam deniyor ki bakın şimdi eğer bir bölgede çıkan bir emir eğer 10.000 20.000 askeri varsa emirliği kabul edilir. Az askeri varsa üzerine gidilir. Anladınız değil mi olayı? Maksat nedir? Maksat bir iç savaşı, kavgayı önlemek. Dolayısıyla farklı meşruiyetler çıktı.
Şimdi birinci sorumuzun cevabı şuydu. Sorumuz şuydu. Adım adım gitmeye çalışacağım. Bir devlet, bizim ulemaya göre devlet olması gereken bir mekanizma mıdır, değil midir? Burada istisnalar var. Hiç gerek yok. Bir tür anarşizm diyebileceğimiz modern felsefenin ya da siyaset felsefesinin anarşizmine yakın bir şekilde devleti reddeden var. Ama Maturidilik devleti olmazsa olmaz bir organizasyon olarak kabul ediyorlar. İkinci bir problemimiz bunu ortaya koyduktan sonra devlet fikri böyle bir mekanizma dini bir zorunluluk mudur? Rasyonel bir gereklilik midir? Yani Maturidi bunu söylerken ya da Maturidi alimler bunu söylerken din mi bunu istiyor? Rasyonel olarak mı biz bunu keşfediyoruz ve diyoruz ki kardeşim böyle bir organizasyon lazım ki bizim işlerimizi yürütsün. O zaman şu soru geliyor. Deniyor ki dinen zorunlu olan şey aklen de zorunlu mudur? Dinen zorunlu olan şey aklen de zorunlu mudur?
Şimdi buradan bir başka tartışma hemen ilintili bir tartışma. Çok esaslı bir tartışma. Benim en çok sevdiğim bu tartışmanın yönü bu. Deniyor ki bir insanın yaptığı işlerin 24 saatimiz var. Tamam bir sürü iş yapıyoruz. Bugün ne yaptık diyelim? Sigorta şirketim var. Benim çalışıyorum. Sigorta yaptım, kasko yaptım. Bir başka arkadaşımız ne yapmış olsun? İzletme. Ne yaptınız bugün? >> Reklam yaptım. HKM'ye ne yaptınız? Yazılım yaptım. Şimdi yüzlerce binlerce işimiz var. Deniyor ki soru şu bir müminin, bir inanan bir insanın 24 saati dini midir, şeri midir? Yani şeri Kur'an ya da hadiste bulabileceğiniz, sünnette bulabileceğiniz referanslarla yönetilen bir hayat mıdır bir inanan insanın hayatı? Yoksa aslında hayat esasen ibaheler alanıdır. Serbestlikler alanıdır. Sana bırakılmıştır. Bütünüyle sana bırakılmıştır. Ama orada senin içinde çıkamadığın noktalarda istisnalar yapılır senin için. Bu tartışmayı ilk defa açan bence çok yaratıcı bir tartışma. Bu tartışmayı ilk defa açan Kabîr Mutezili alim. Üzerinde çok çalışılması gereken bir kişi. Bir doktora tezi bizim arkadaşlarımızdan kelamdan Hümeyra Koç yaptı. Kabîr'i çalıştı. Onun epistemolojisini hatırladığım kadarıyla çalıştı. Ama Kabîr'in sorusu şimdi şöyle. Öyle bir ortamda yaşıyorsunuz ki size şu söyleniyor. Ya senin 24 saatini din belirler. Normlar yani hayatta uyacağın normların tamamı din tarafından sana verilir. Kaynağın Kur'an ve sünnettir. Sünnet dediğimiz şey kesinliği konusunda hiçbir tartışma götürmeyen hadislerin oluşturduğu bir yaşam pratiği. Sünneti öyle tanımlıyor. Fıkıhçılar öyle tanımlıyor. Yani önce hadislere bakıyorlar. Tartışmasız kabul gören bazı hadislerin oluşturduğu bir yaşam pratiğine sünnet diyorlar. Yani sünnet bir kaynaktır fıkıhçılara göre. Ama o kaynağın olabilmesi için, sünnetin fıkıhta kaynak olabilmesi için önce tartışılmaz hadislere dayanması lazım. Şimdi bizim yaşamımız bu referanslarla mı devam? Hukukunuz mesela hukuki normlarımız var mı bizim hayatımızda? Hukuk değil mi? Hayat hukuk var. Evlenirken var. Alışveriş yaparken var vesaire. Şimdi bu hukuk normlarının illa da Kur'an'dan bir dayanağı ya da sünnetten bir uygulama örnekliği olacak mı? Yoksa Kabîr'in dediği gibi ya aslında hayattaki bütün tercihleriniz size bırakılmıştır. Buna ibaheler alanı deniyor. İbaheler yani serbestlikler alanı size bırakılmıştır. Fakat sorun çıkan yerde bir yönlendirme yapar Kur'an-ı Kerim. Örneği ben açayım. Evlilik müessesesi İslam'la mı başladı ilk defa? Hayır. Peki alışveriş. Hayır. Aklınıza gelebilecek bütün ilişkili yapılar, kurumsallıkların tamamı, tarihsel örnekler her biri. Peki Kur'an-ı Kerim'in yaptığı ne? Kur'an-ı Kerim'in yaptığı bu bütün bu kurumsallıklarda ters giden bir şey varsa ona şöyle bir dokunuyor. Ters giden bir şey. Örnek bir örnek vereyim. Mesela boşanırken diyor. Şimdi boşanmayı düzenlemiyor ki Kur'an-ı Kerim bütün detayıyla ama bir boşanma tarzına takmış. Arapların o boşanma tarzına takmış. Zıhar bunu yapamazsınız diyor. Peki zıhar ne? Zıhar boşanırken eşlerin bütün ayıplarını, kusurlarını, kimsenin bilmemesi gereken ne varsa sırlarını afişe etmek. Mahkemelerde yaptığımız gibi. Bak bu zıhardır. Ya şöyle deniyor. Zıhar neymiş? Senin sırtın bana artık annemin sırtı gibidir. Ya bu ne demek? Bu bu sadece bir temsil. Yani kadına diyor ki artık sen yaşlandın, çekiciliğini kaybettin. Ya böyle bir düşünebiliyor musunuz kabalığı? Adam gibi boşanabilirsin diyor ama bunu demeden boşan. Boşanmanın insan onurunu inciten tarafına Kur'an-ı Kerim diyor ki buraya dokunuyorum. Ya da alışveriş konusunda ya da tefeccilik konusunda, riba konusunda bakın düzenlemeler ticaretin bütün detayını size düzenlemiyor. Onun için şu ayrımı yapıyoruz. Normlar ve ilkeler. Kur'an-ı Kerim ilkeler kitabıdır. Normlar kitabı değildir. Normlar politik bir yaşam süreceksin. Siyasetin normlarını kendin geliştirirsin. Başarırsan senin başarındır. Beceriksiz olursan senin beceriksizliğindir. Faturayı hiçbir zaman kutsal kitaba kesebileceğin bir sorumluluk transferi olamaz. Mesele bu.
Şöyle düşünebilir misiniz? Bütün coğrafyalara, herkese uygulanacak bir politik felsefe olabilir mi? Norm olarak olamaz. Ama şu olur ilke olarak. Diyebilir ki emaneti ehline veriniz. Bunu bu ilkedir. Bakın bu norm değil. Bu bu norm değil. Bu ilke emanet ehline verilecek. Bunun örneğini hatırlarsınız belki. Mekke fethedildiğinde 630 yılı yani Hz. Peygamberin kovulduğu topraklara geri dönüyor Müslümanlar. Tekrar Mekke'yi putlardan temizliyorlar değil mi? Kabe'yi. O putlar da zavallı putlar. Biliyor musunuz? Kabe'nin içerisinde milletin taptığı putlar kamuya ait putlar. Mekke aristokrasisinin kendi özel putları var. Oradaki garip gurbanın putları. Biliyor muydunuz bunu? Evet. Yani Kabe'nin içindeki putlar kamunun putları. Mesela Lat, Menat, Uzza dediğimiz putlar Kabenin içinde değil. Onlar kabile putları ve istesen de onlara tapamazsın. Elitizm var. Elitizm var. Yani put elitizmi. Kabe'nin anahtarlarının bulunduğu müşrik bir adam var. Anahtar yani Kabe'nin bakımı adama ait. Yıllardır o ailede. Hz. Peygamber adamı çağırıyor. Müşrik adam diyor ki anahtarları getir sen. Çünkü Kabe'nin bakımını üstlenmek müthiş bir onur. Müthiş bir şey. Prestijli bir iş. Anahtarları adamdan almaya çalışıyor. Adam vermemek için direniyor. Vermemek için direniyor. Zorla elinden alıyorlar anahtarları. Sonra ayet-i kerime iniyor. Emanet, emanetleri ehline veriniz diye. Adamı çağırıyorlar. Diyorlar, "Biz bir inisiyatifte bulunduk ama reddedildi. Kabe'nin bakımını sana veriyoruz. Devam edebilirsin." Adam şok. Sonra Müslüman oluyor. Çok daha başka bir şey daha var. Ali İmran suresinde geçiyor. Mekke fethedildikten sonra yine bir grup müşrik geliyor Hz. Peygambere. Ali İmran suresi 3. ayette geçiyor. Diyor ki biz eskiden yaptığımız gibi Kabe'yi tavaf etmeye devam etmek istiyoruz. Müslüman değiliz. Müslüman olmadık ama biz inançlı insanlarız. E ne yapacaksınız? Kabe'yi tavaf edeceğiz. Nasıl edeceksiniz? Gece yapacağız. Çıplak tavaf edeceğiz ellerimizi eskisi gibi. Siz olsanız ne cevap verirsiniz? >> Ya ben olsam hayır derim yani. Değil mi? Ama bakın arkadaşlar, bence Kur'an'ın şimdi siyaset bir hukuk teminatı olarak çalışacaksa ki öyle olmalıdır. Yani hukukun bütün unsurlarıyla herkesin hakkını hukukunu koruyacak şekilde çalışmasını teminat altına alan bir siyaset meşru siyasettir. Yönetim meşru bir siyasettir. Tamam. Şimdi bir grup insan geldi. Bunlar Mekkeli. Mekke'yi Hz. Peygamber artık yönetecek. O aldı. Müslümanlar yönetecek. Ve bir grup adam geldi müşrik. Diyorlar ki biz eskiden olduğu gibi yine Kabe'yi tavaf etmek istiyoruz. Nasıl yapacaksınız onu? İşte şöyle şöyle yapacağız. Ya kardeşim siz imtihan mısınız? Siz şaka mısınız? Dersiniz değil mi? Ama Ali İmran suresi 3. ayet diyor ki, "Rablerinin rızası için Kabe'yi tavafa gelenlere ilişmeyin." Bu müthiş bir şey ya. Bunu ne zaman söylüyorsun? Sen en güçlü olduğun, muzaffer olduğun zaman. Bakın zaten insanın teste tabi tutulduğu an en güçlü olduğu andır. Çünkü zulmetme kudretindedir. Hak gaspetme kudretindedir. Onu yapmadığı zaman sınavı geçmiştir. Doğru mu? Yani Hz. Peygamber şunu söyleyebilirdi. Alın bunları buradan götürün kardeşim. Muzaffersin yani. Hayır. Kur'an-ı Kerim, "Rablerinin rızası için Kabe'yi tavaf etmeye gelenlere ilişmeyin." Bunu nerede görebilirsiniz? Maturidi'nin Tevilat'ını açarsınız. Ali İmran suresinin 3. ayetinin yorumunu okursunuz. Benim gibi ben orada bunu gördüğümde şok oldum. 2011 senesinde Maturidi'nin Düşünce Dünyası Kültür Bakanlığı'na eseri edite ederken o ayetle karşılaştığımda ben ilk defa gördüm o ayeti. Çünkü farklı tercümeleri var ayetin. Kapattım bunu. Şuradan geldik buraya dedim ki Kur'an-ı Kerim ilkeler kitabıdır. En temel ilke adı emanetleri ehline veriniz. Dünyanın her bir coğrafyasında bu geçerlidir ilke olarak. Emanetin kökü emniyet, güven demektir. Yani güven, güveni sağlayacak bütün unsurlar siyasetin emanet dediği o çerçeve içerisindedir.
Şimdi sorumuz şuydu. Geriye tekrar dönüyorum. Bu konuda daha ileri bir okuma yapmak isterseniz 1923'tür yanılmıyorsam vefatı Kabîr'in sorduğu soruyu yani bir inanan insanın 24 saati normalde serbestlikler alanıdır. Kendisi kendi geliştirdiği normlarla bunu devam ettirir. Ama gerektiğinde küçük dokunuşlarla vahiy onu yönlendirir. Bu felsefenin aynısı Mansurizade Mehmet Sait Osmanlı'nın son dönemindeki isimlerden birisi, aynı tartışmayı açıyor. Diyor ki biz yani şöyle arkadaşlar siyaset yapacak bir adam ya Kur'an-ı Kerim'in siyasetle ilgili bana verdiği bir model, yönetim modeli var mıdır? Bir bakmam lazım. Hz. Peygamber bir siyasetçi olarak, bir devlet başkanı olarak nasıl davranmıştır bakmam lazım mı diyecek yoksa kendi siyaset teorisini kendisi mi geliştirecek? Sen serbestsin kardeşim. İstediğin gibi geliştir mi diyeceğiz? Hangisini diyeceğiz? Ya ben bunu geliştiririm ama kardeşim ben Müslüman bir adam olarak Hz. Peygamber bunu nasıl yapmış diye bakmam da gerekmez mi bir model olarak? Diyebilir diyemez mi? Deyince ne diyeceğiz ona? O zaman şöyle bir resimle karşılaşıyoruz. İbn Kuteybe, Şah Veliyullah Ed-Dehlevi, Karafi gibi isimler ki bunların en önde geleni Karafi'dir. Envarül Buruk diye bir kitabı var. Envarul Buruk. Berk. Berkin çoğulu Buruk. Berk ne demek? Bilene >> sağş >> şimdi vaatte bulunacağım ama bakıyorum cevap geliyorsa bulunmayacağım. Cevaplar geldiğine göre bulunmuyorum. Çok cevap var. >> Berk şimşek dediniz. Doğru. Envarül Buruk şimşeklerin çıkardığı parıltılar demek. Kitabın adına bakın. Değil mi? Adamın kitabın ismi ne kadar yaratıcı? Envarüluk. Şimşeklerin çıkardığı parıltılar. Karafi'nin eserinin adı. Peki bu kitapta ne yapıyor Karafi? Hz. Peygamberin sözlerini, davranışlarını, başkalarının söylediklerine karşı tutumunu susmuş mu, bir şey mi demiş? Bütün bunları 36 gruba ayırıyor ve en sonunda derleyici, toparlayıcı bir şekilde, akılda kalıcı şekilde dört gruba ayırıyor Hz. Peygamberi. Diyor ki Hz. Muhammed denilince dört Muhammed var karşımızda. Bir peygamber olarak Hz. Muhammed ve ne söylüyorsa peygamber olarak vahiy olarak getiriyorsa bütün müminleri bağlar. 2. Medine site devletinin, şehir devletinin başı yöneticisi olarak Hz. Muhammed söyledikleri kendi döneminde yönettiği insanları bağlar. Bütün Müslümanları bağlamaz. 3. Ya da müfti dediğimiz fetva verdiği zaman dini bir soru kendisine yöneltildiğinde verdiği cevap bütün Müslümanları bağlar. Verdiği dini fetvalar. Ve son olarak kaza dediğimiz yargıçlık yetkisi. Kimi yargıladıysa onlara ilişkin verdiği hükümler o yargıladığı kişileri bağlar. Bütün Müslümanları bağlamaz. Dolayısıyla dört gruba ayırıyor. Medine şehir devleti'nin başı olarak Peygamberimiz vefat ettiğinde görevi bitmiş midir? Bitmiştir. Bitti. O dönemi bağlar.
Şimdi şöyle diyelim hemen buraya. Şimdi bu dördü lütfen zihnimizde tutalım. Bakın. Şehir devleti siyaset. Peygamberimizin siyaset onun nübüvvetinin bir parçası mı değil mi? Medine devletini yönetmesi onun peygamberliğinin zorunlu bir parçası mı değil mi? Maturidiler, Maturidi şöyle keskin bir ayrım yapar. Diyor ki mesela Davut ve oğlu Süleyman. Onlardan bahsederken Kur'an-ı Kerim şöyle der: "Biz Davud'a ve Süleyman'a kitap verdik, hikmet verdik. Bir de mülk verdik. Mülk dediği melik aynı kökten gelir. Rejim demek. Yönetecek bir siyasi hinterland demek. Çünkü onlar diyelim Yahuda kralı. Bir kral kral. Onlara bunu verdik. Hz. Peygambere kitabı verdik, hikmeti verdik diyor. O kadar mülk verdik demiyor. O zaman diyor ki İslam kültüründe nübüvvet ile meliklik keskin bir şekilde birbirinden ayrıdır. Peygamberin işi kitap ve hikmettir. Peki kitap ve hikmet neyi temsil eder? İlkelerdir. Yani siyaset yapacak olan melike'e ilkeleri sen verirsin. Dersin ki siyaset yapacaksan yani bugün diyelim devleti yönetecek bir insan dinden beslenebilir mi? Tabii ki beslenebilir. Nasıl beslenecek? İlkesel olarak. Kitabi olan tarafından, hikemi olan tarafından. O da nedir? Siyasetin bir yasası yok mudur? Siyasetin bir yasası yok mudur? Bir ahlakı yok mudur? Hah. Onu kitaptan alacak. Kitap yasa demek. Onu hikmetten alacak.
Şimdi hikmet dediğin zaman siyasetten küçücük bir parantez açayım. Çok verdiğim bir örnek. Hz. Musa 19 yaşında bir adama vuruyor ve öldürüyor. Biliyorsunuz bir kıpti yerli Mısırlının yerlisiyle kendi kabilesinden birisi kavga ediyor, yaklaşıyor. Kim haklı kim haksız sormadan benim adamım dediğinin tarafını tutuyor ve karşı belki de karşı taraf haklıydı bilmiyor. Bakın ilk refleks benden olan ve olmayan öteki tam bugünün hastalığı. Musa'nın ilk hastalığı yani benden olan dedi ve al geriden taşı aldı vurdu adamın kafasına. Adam öldü ve ondan sonra kaçtı gitti biliyorsunuz Medyen'e. Şu ay peygamberin kızla evleniyor vesaire. Hikaye uzun 10 yıl kadar uzakta kalıyor. Şimdi ben bunu şöyle bir soru soruyorum. Size sorsam mesela peygamberlik verildikten sonra, hikmet verildikten sonra Musa aynı olayla karşılaşsa baksa ki kendi kabilesinden birisiyle bir kıpti yabancı kavga ediyor. Yine taşı alır ötekinin kafasına vurur muydu yoksa ya kardeşim bir saniye haklı haksız kim diye sorar mıydı? Neden? Çünkü kitap Kur'an-ı Kerim şunu söylüyor. Çünkü diyor Musa'ya henüz hikmet verilmemişti diyor. A daha ne desin ya? Şimdi siyasetin, davranışların, ahlaksızlığımızın, zorbalığımızın tamam ceberrutluğumuzun, tahakkümüzün, başkasına tahakküm etme hastalığımızın kökünde ne varmış? Hikmetsizlik varmış. Bu kadar bilginin istiflendiği dünyada eksik olan neymiş? Hikmetsizlik. Hikmetsizlik. Kur'an-ı Kerim yani bugün yaşadığımız dünyaya bakın. Bugün yaşadığımız dünyada ne eksik derseniz hikmet eksik. Ceberrutluk var. Herkes bir bakın zorbalık var. Hayvani dürtülerle hareket ediyoruz. Hayvanlardaki biliyorsunuz o sürüngen beyni bizde de var. Sürüngen beynimiz var yani. Ve ilk refleks korunma refleksi güdüyle hareket edermişiz. Hayvanlar da öyle yapıyor. E peki bizim bir de beynimiz var ya düşünen beynimiz var. Azıcık sabretsek de oraya bir çıksak da konuşsak mesela diplomasi par değil mi? Parlamento konuşulacak yer. Bu bunu çok örnek veriyorum. Jean Jacques Rousseau benim en çok sevdiğim Fransız filozoflarından, düşünürlerden bir tanesidir. İşte o sürekli yarışmalar yapılıyor ya 1500'lü yıllarda ya 1700'lerde düzeltiyorum. Yani yaklaşık 270-280 öncesinden bahsediyorum. Her sene bir soru soruluyor. Büyük büyük sorular ve dönemin büyük isimleri de kitaplar yazılıyorlar, denemeler yazıyorlar ve yarışmaya katılıyorlar. Bilim, sanat, eee, kültür. Tam kitabın ismini hatırlamıyorum ama bilim, sanat, kültür üzerine söylev diye bir kitabı Rousseau'nun. O senenin sorusu şu: insanlığın şu ana kadar elde ettiği bilim, kültür, sanat, onu daha insan yapmış mıdır, yapmamış mıdır? Verdiği cevap yapmamıştır. Aslında bizim ellerimiz üzerinde böyle kelepçeler, dikenli kelepçeler var. Fakat üzeri güllerle örtülü olduğu için biz kendimizi özgür zannediyoruz. Şehirlerde yaşayan vahşileriz ama şehirde yaşadığımız için kendimizi asil zannediyoruz diyor. Tam bu. Tam bu. Yani eskiden bu size öneririm. Eee, buraya gelmeden çay kahve içerken de söylemiştim. Piet Zapffe diye Norveçli bir filozofun son Mesih kitabında bir şey söylüyor. Ya ilk bizim ilkel dediğimiz adam mecbur kaldığı için öldürürdü. Hayatta kalmak için öldürürdü ve öldürdüğü bir kişiydi. Şimdi hayatta kalmak için değil ya. İlk ilkel dediğiniz insan doğadakinden kendisini korumaya çalışıyordu. Mağaralar yapıyor, ev yapıyor vesaire. Şimdiki insan doğayı kendimizden korumak için yollar arıyoruz ya. Ve biz gelişmişiz değil mi? Antroposen dediğimiz insan diyor. Maalesef Rousseau yani Jean Jacques Rousseau'nun o dönemdeki bütün bu serzenişleri bugün daha fazlasıyla elimizde. Sebep Maturidi'nin dikkat çektiği nokta. Peygambere verilen şey mülk değil. Bir rejimin bekçiliği değil. Bir devlet değil. Ama ne? O devletin ruhu olacak kitap ve hikmet. Onun için diyor ki meliklik ile nübüvvet arasında çok keskin bir ayrım vardır. Bunu bahsettiğim o Maturidi'nin Düşünce Dünyası kitabının bir bölümü benim Maturidi'de Devlet ve Siyaset İlişkisi diye uzunca bir yazıdır. Ben onu İzzet Bey size göndereyim. Gruptaki arkadaşlarla paylaşabilirsiniz PDF'sini. Yeni baskısı yok. Kültür Bakanlığı'nın yayını orada madde madde sayıyor. Neden? Mesela meliklik dediğiniz şey verasetle olur, değil mi? Yani meliğin oğlu melik olur. İsterse IQ'su beden ısısının altında olsun. Fark etmez. Meliğin oğluyysa devletin başına getirirsin. Sonra da başına bela olur. Doğru mu? Örnekleri çok. Peki peygamber, peygamber halkın en dipte gördüğü ya bundan peygamber mi olur dediği insandır. Hz. Peygamber gelip de ya ben Allah'ın elçisiyim dediğinde sıradan insanlar bakın elit değil aristokrat değil sıradan insanlar ne diyor Hz. Peygambere biliyor musunuz? Yahu senin bağın, bahçen böyle altından evlerin yani gösterişli malikanelerin olması gerekmez mi ya? Sen kalkıyorsun bize geliyorsun bu halinde. Diyorum ki Stockholm sendromu yaşamış bu adamlar. Lan kardeşim size zaten zulmedenler senin bu istediklerine söylediklerine sahip olan adamlar. Seni gelip kurtarmak isteyen adam diyor ki ilk mesaj fekkü rakabe diyor. Ne kadar köleleştirilmiş insan varsa onları özgürleştireceğiz diyorsun. Adam diyor ki kardeşim senin diyor hani nerede senin bağın bahçen işte çok zengin olman gerekmez mi lan kardeşim? Zenginler zaten seni bu hale getirdi ya diyor dönem için. Adam anlamıyor. Ben buna Stockholm sendromu yaşamış bu adamlar diyorum. Yani tecavüzcüsüne aşık olmuş. Yani biraz kaba ifadeyle değil mi? Öyle değil midir? Onun için Maturidi'nin çok sevdiğim bir yorumu. Mülk kelimesi ile ilgili konuşurken biliyorsunuz mülkiyet ile mülkiyet hakkı dediğimiz mülk, meliklik, krallık aynı kökten geliyor. Kat malikleri dediğimiz şey oradaki malik aynı kökten geliyor. Maturidi şöyle bir yorum yapıyor. Çok sevdim onu. Mülk diyor önce kişinin başkalarından tam bağımsız olarak kendi kendine malik olmasıdır. Yani ben benim kardeşim başkasının malı değilim düşüncesine sahip olmasıdır. Şimdi bu ya bir çocuk mesela bir çocuk anne babasının mülkü müdür? Peki anne baba çocuklarına mülkü gibi davranır mı? Davranır. Davranırız. Davranır. Bazen kültürden kaynaklıdır, bazen koruma güdüsünden kaynaklıdır vesaire sanki onun mülküymüş gibi davranır. Yanlış. Önce diyor kişinin kendi kendine malik olduğu düşüncesine sahip olması. Şimdi bu bahsi de analiz etmiş olduk. O da şuydu. Fikrimizi de söylemiş olduk. Yani siyaset dediğiniz alan, devlet kurma refleksi, gerekçesi ne olursa olsun bunun dini bir zorunluluk olarak dini bir temeli yok. Niye bunu söyledim? Şöyle düşünün ya. Maturidilik bunu temellendirirken aynı zamanda karşılarında bir grubu varsayarak konuşuyorlar. Bunu söyleyelim. O grup kim olsun? Kim olabilir? Baş harfi Ş. Şia. Şia. Çünkü Şia'ya göre Hz. Peygamberin vefatından sonra devletin başına, Medine'nin başına gelmesi gereken kişi kimdir? Hz. Ali'dir. Peki neden? Bakın Hz. Ali'nin Hz. Peygamberin öyle sözü var. Yani ilminin kapısı kimdir? Ali'dir. İlmin kapısı Ali'dir. Nehcül Belaga diye bir kitap var. Hz. Ali'nin sözlerinden derlenmiş, toplanmış muhteşem bir kitaptır. Nehcül Belaga. Hz. Ali'nin kişiliği, şahsı, İslam tarihinde tuttuğu yer konusunda hiçbir tartışmamız yok. Ayrı ama başka bir tartışma var. Hz. Ali, Hz. Ali olduğu için değil, Hz. Bir peygamberin damadı olduğu için ve amcasının oğlu olduğu için veraseten eğer halife olarak atıyorsan peygamberden sonra Maturidilik orada onu bloke ediyor. Diyor ki siyaset devlet yönetimi verasetle kalıtımla olacak bir şey değildir. Nedir bu? İçtihadidir. İnsanlar toplanırlar, müzakere ederler. Akil adamlar ve karar verirler diyor. Dolayısıyla şu keskin ayrımı yapmak lazım. Siyasi tartışmalar, devleti kim yönetsin tartışmaları sünnilere göre peygamberin vefatından sonra başlamıştır. Şiilere göre peygamberin vefatından önce kendisi hayattayken başlamıştır ki dinin bir parçası yapıyor Şia siyaseti. Şimdi anahtar ifade şu: Siyaset dinin ayrılmaz bir parçası mı? Şia'ya göre evet. Çünkü peygamber dinin elçisi. Onun amcasının oğlu da o peygamberin verasetiyle bunu devam ettirmesi gereken kişi. Peygamberin yaşamıyla beraber akıyor. Peygamberimizin vefatıyla bütün Medine'yi, siyaseti, sünnilik bitiriyor. Ondan sonra yeni bir evre başlıyor ve orada insanlar Ebubekir, Ömer, Osman, Ali kime aklınızdaki her birisi toplanıyor ve bir tartışma açıyorlar. Ya bu yönetimi nasıl yapacağız, kim yapacak? Aslında ortada bir şu kültür var. Bunu gözden kaçırmamak lazım. Çok esaslı bir kültür. O da şu: Şura ya da meşveret, danışma kültürü. Maturidi diyor ki nebi Hz. Peygamber insanların içindeyken kendisine şu emir geliyor. Birkaç ayette var. Ve şavirhum fil emr ayet. İnsanlara danışarak iş yap. Bir saniye. Şunu düşünebilir Hz. Peygamber. Yani ya Rabbi işlerin en detayını nereye evrileceğini bilen sensin. E bu konuda bana bir vahiy bir yol gösterimde bulunsan niye ben millete sorayım ki? Bak insanlara sor diyor. İşte burada diyor ki toplumu ilgilendiren buna politik kamusalla ilgili ne varsa insanların kendisine sor diyor. Bakın Maturidi niye siyaseti dinden ayırıyor? Yine net bir çizgi. Peygamber peygamber olarak insanlara danışıyor. Hepinizin bildiği örnek Uhud Savaşı'na çıkılacağı zaman Hz. Peygamber diyor ki savunma savaşı yapalım. Çünkü sayısal olarak çok azız. Donanım olarak daha zayıfız. Savunma savaşı yapalım. Medine'de kalalım. Ama enerjisi yüksek. Genç arkadaşlar, sahabiler, "Hayır ya Resulallah. Bunlar korktular. Medine'de kaldılar. Dedirtmeyiz. Çıkalım sahaya, çarpışalım. Ve baskın geliyorlar. Hz. Peygamber bir şey söylüyor. Bakın işin inceliğine bakın. Ya peygamber Allah'ın elçisi yani. Ya dediğim dedik durumu yok ortada. Hz. Peygamber diyor ki burada kalalım ve savunma savaşı yapalım. Diğerleri diyor ki, "Hayır çıkalım." Peki. Peygamberimiz çıkıyor, sessize gidiyor. Sahabilerin bir kısmı o genç arkadaşlara diyor ki, "Allah elçisi bir şey söylüyor ve siz üzerine ısrarla bir şey söylüyorsunuz. Siz ne yaptığınızın farkında mısınız ya? Niye ısrar ediyorsunuz? Ne diyorsa Allah'ın elçisi o kardeşim. O zaman sahabiler ya biz gerçekten bir şey ne yaptık falan durumuna geliyor ama Hz. Peygamber zırhını giymiş gelmiş. Bu sefer ya Resulallah biz yanlış yaptık. Affedersin yani onu demek istemedik deyince Hz. Peygamber diyor ki bir peygamber zırhını giyerse bir daha da çıkarmaz. Bitti gidiyoruz. Ve gidiyorlar Uhud'a. Ne oluyor? 70 tane şehit veriliyor. Uhud kaybediliyor. Uhud'u anlatan Kur'an ayetleri çok çarpıcıdır. Tilkel eyyamda ya müthiş bir aralarında peygamber var ve yeniliyorlar. Müthiş bir yenilgi. Buna Kur'an-ı Kerim yenilgi travması anlamında garh kelimesini kullanıyor. Yenilgi travması. Müthiş bir travma yaşıyorlar. Ama diyor ki Kur'an-ı Kerim, "Bu yenilgi travmasını daha önce de o garhı onlar Bedir'de yaşamışlardı. Siz de şimdi yaşadınız. Bu insanlar arasında böyle döner durur. Peki şimdi dikkat edin lütfen. Yenilgi yaşandı. Büyük bir travma, büyük bir trajedi geri dönüldü. Şimdi peygamber ne yaptı? Danıştı insanlara ve sonuç trajedi mi diyeceğiz? Şimdi ayet geliyor. Bakın dikkat edin. Ve şavirhum fil emr. Onlara danışmaya devam et. Ayet-i kerimesi bu yenilgiden sonra geliyor. Burası önemli yani. Çünkü bazı siyasilerimiz, bizim şurada anmam gerekmez. Bizim siyasi tarihimizde bildiğiniz isimler şunu söylerler. Derler ki Hz. Uhud'un kaybedilmesinin sebebi peygamberimizin o sahabilere danışmasıydı. Danışmış olsa dahi danış sen kendi bildiğini yap. Ya Resulallah niye uydun onlara diyor. Kur'an-ı Kerim devam ediyor. Diyor ki ve şabirh fil emr ayeti Uhud yenilgisinden sonra geliyor. Sen onlarla danışmaya devam et. O zaman bir şey öğreniyoruz. Danışma bir kültürdür. Yani Kur'an-ı Kerim'in istediği bir bu kültürün kalıcı olarak insanlar arasında bir mekanizmaya dönüşmesidir ve danışmadan çıkan sonucun zorunlu olarak uygulanmasıdır. Yani ben size danışırım ama kafama göre takılırım. Öyle bir şey yok. Benim sürekli yaptığım bu buraya geldiği zaman mesele bir espri yapıyorum. Kenan Evren tahta döneminde yüzlerce danışman var Çankaya Köşkü'nde. Kenan Evren bir gün çağırmış en yakınındaki paşaya. Demiş ki yahu demiş burada bu kadar danışman var. Evet kardeşim demiş bunların bir gün gelip bana bir şey danıştıklarını görmedim ben demiş. Dedim olay yanlış anlaşılmış yani. Olay yanlış anlaşılmış. Şimdi dolayısıyla danışmak yani müşavere bir kültür, şura bir kültür. Burada siyaseten bizi ilgilendiren tarafı şuydu. Maturidilik açısından nübüvvetle siyaseti birbirinden ayırıyor. Hz. Peygamber peygamberken vahiy kendisine inerken bile kamusal alanda, insanları ilgilendiren konularda insanlara danışma, onların fikrini almak gibi bir sinerjiden, bir havuzdan yararlanma kültürünü oturtmaya çalışıyor Kur'an-ı Kerim. Bence burası müthiş. Çünkü şu söylenir. Mesela şimdi danıştığınız grubun içerisinde kim var diyelim? Hz. Ebubekir var. Denir ki Ebubekir adap bilirdi. Adap ya da edep. Bu bildiğimiz edeple hiç alakası yok. Adap dış ilişkiler, protokol, mücamelet, bütün bunlar için kullanılır. Adap denildiği zaman yani bu adam İslam öncesinde dış işlerine sorumlu eğer bakanlık diyecekseniz en üst düzey temsilci. E şimdi bu insana danışacaksınız, Ömer'e danışacaksınız, öbürüne danışacaksınız yani. Ve ortada çıkan sonucu da uygulayacaksınız. Şimdi bu bir şura, müşavere bir kültür. Bunun yerini ne alır? Bunun yerini meclis alır diyebilirsiniz. Yani bugünkü illa bir karşılık bulacaksanız meclis diyebilirsiniz. Ya da diyelim Yargıtay'ın içtihatlar dairesi. Onlar da danışarak, konuşarak bir şey üretiyorlar. Ama bir kültürü yerleştirmeye hangi kelimenin altını oyar? Bu danışma kültürü hangi şikayet ettiğimiz kelimenin altına oyar? Otoriterlik. Yani otoriter yapıları ortadan kaldıran bir mekanizmadır. İşi ehline soracaksınız. Onun için şimdi şeyde hemen buraya bağlantılı olduğu için getireyim onu. Çok sık kullanılır. Atiullahe ve atiur resule. Allah'a itaat edin, elçisine itaat edin. Ve ulil emr minküm ve sizden ulül emre itaat edin. Şimdi ulül emir kimdir tartışması. Ya şöyle düşününüz bunu bugüne getir. Bugüne de getirebilirsiniz ama tarihsel olarak düşünün. Başınızda bir adam var. İster padişah deyin, ister kral deyin, ister halife deyin, adına ne derseniz deyin. E Kur'an-ı Kerim şunu söylerse ben desem ki size bir alim olarak, çünkü eskiden ulema ve ümera bütün bizim siyasal tarihimiz bu ikisi arasındaki işbirliği ya da mücadeleyle geçmiştir. Ulema ve ümera, yönetenler ve alimler. Şimdi bir dese ki halife ki olmuştur Hasan El Basri zamanında Basra'da Hasan El Basri zamanında halife Abdülmelik kardeşim diyor ben halife miyim? Halifesin. Benim halife olmam Allah'ın takdiriyle değil midir?" diyor. Her türlü
Baskıyı yapıyorsun, zulmü yapıyorsun millete. Ondan sonra diyorsun, "Kardeşim bu Allah'ın takdiri içerisinde bir yeri yok mu bunun?"
Eee, Hasan Elbasri ne diyor? Yok diyor. Bu çok kötü bir şey. İstediğiniz cevabı ya emin alacağınızdan, emin olduğunuz cevabını alacağından emin olduğunuz soruyu soruyorsunuz. Adam diyor ki, "Ha öyle değil." diyor. Allah'ın öyle bir takdiri yok. Allah hiç kimse insanlara iyi olun, iyilik yapın dedikten sonra başlarına bela olacak birisini musallat etmez diyor. Bu onun iyi olun emrine hikmetine aykırıdır diyor.
Hasan El Basri'nin halife Abdülmelik'le olan bu yazışması yayınlandı. Birkaç çalışmaya konu oldu. Bu kadar güzel organize edilir bir metin. Allah'ın düşmanı yalan söylüyor diyor. Kime diyor? Halifeye diyor. Bunu bir alim diyor ama halife hiç dokunamıyor. Niye? Bak bir şey söyledim. Ulema ile ümera arasındaki ilişkiler tarih boyunca bazen sınama. Mesela Ebu diyelim ki Ebu Hanife'yi diş geçirdi. Ebu Hanife'yi zindana attı. Ölümüne sebep oldu. Hem Emeviler yaptı bunu hem Abbasiler. Ama Hasan El Basri'ya dokunamadı. Hasan El Basri çünkü Araptı. Ebu Hanife Türktü. Fazla sahibi yoktu. Yani dedim anlatabildim mi?
Bugün de böyledir. Suudi Arabistan'da bir kabilenin, büyük bir kabilenin üyesi iseniz kimsenin gıkı çıkmaz. Eskiden beri böyledir. Buna ne kültürü deniyor? Hamiye kültürü. Hamiye yani himaye etme kültürü. İmtiyazlı gruplar yaratma kültürü. Eğer böyle davranırsanız diyor Kur'an-ı Kerim, "Sizin sonunuz narun hamiyidir. Yakıcı bir ateşe yaslanırsınız" diyor. Bu yakıcı ateş çoğu zaman zannediliyor ki öldükten sonra gidilecek olan cehennemdir. Öyle bir toplumsal kaos yaşarsınız ki yanar çıkarsınız. Olmuştur da tarihte. Suriye'de olana bakın, Irak'ta olana bakın, Afganistan'da olana bakın. Örnekleri o kadar çok ki. Dolayısıyla hak etmeyen insanları himaye ederseniz, hak edenleri de kurtların önüne atarsanız tarih sizi bir şekilde cezalandırır. Bu himaye dediğimiz imtiyazlı gruplar yaratma bakın bütün siyaset siyaseti elinde bulunduranların en yumuşak karnı budur bütün dünyada ve başlarına bela olur. İmtiyazlı grup yaratma. Bunu yapmayacaksınız. Kur'an-ı Kerim buna himaye diyor ve buna cahiliye, hamiyetel cahiliye diyor. Yani cahili olan cahili dediğiniz Arapların pratiği buydu diyor ya. Cahiliye bunu yapıyordu. Siz bu kadar birikimle hala aynı şeyi mi yapıyorsunuz diyor. Himaye edilmesi gereken hakikat taraftarı insanları niye kurtların önüne atıyorsunuz? Çok acı bir tablo değil mi? Ben Hasan El Basriyi niye böyle korudunuz demiyorum. İyi ki korunmuş, müthiş bir adam. Hiç orada sıkıntımız yok. Ama Ebu Hanife'ye niye bunu yaptınız? Niye bunu yapabildiniz? Derdimiz o. Yani paranteze aldım. Şu şurayla ilgili söyleyeceğim epey şey söyledim. Onu kapattık. Ulül emri ilgili küçük bir onu kristalize edelim, netleştirelim.
Sorumuz şuydu. Bir alim çıksa dese ki ya kardeşim ya da halife talep etse bir alimden dese ki kardeşim bir fetva yayınla de ki halifeye devletin başındaki insana itaat zorunludur. Çünkü Allah'a, peygambere ve ona itaat edin diye ayeti kerime var. Bir alimin buna vereceği cevap şu. Maturidi çok güzel bir analiz yapıyor. Diyor ki bunu zaten küçük azıcık dil bilgisi olan insan hemen fark ediyor. Türkçede maalesef bu zayıflık var ve kullananlar bunu eee karşılığını tam bilmeden kullanıyorlar. Bununla ilgili müstakil bir makale yayınladım ben. De facto siyasal otoriteden meşru siyasal iktidara ul emir kavramsallaştırması Maturidide diye bir makale başlığı. Ulul emir kelimesindeki ulu kelimesi çoğu yani devletin başı demeniz için tekil olması lazım. Doğru mu? Ulu yani emir sahiplerine itaat edin diyor. Emir sahibi değil. Emir sahipleri Maturidi devletin başındaki de dahil buna diyor. Başkaları da var itaat edilmesi gereken. Peki o nedir? Ha şimdi müthiş bir şey geliyor. İtaat kişiye değildir. Kişiyi de bağlayan hukukadır, yasayadır diyor. Daha ne desin? Bakın. İlkeler dedik ya. Şimdi peki kim temsil ediyor? Şöyle diyelim. Mesela siyaseti, devletin başındaki insan siyaset yaparken, devleti yönetirken takip ettiği bir yasa var mı? Anayasa var mı? Var. Bu anayasaya uygun kanunlar var mı? Var. Bakın adamın itaat ettiği bir yasal çerçeve var. Bir kanuni çerçeve var. Meşruiyetini oradan alıyor. Onu da bir halk diyelim onaylıyor. Oradan alıyor. Bence sıkıntı yok, sorun yok. Dolayısıyla Maturidinin ul emre verdiği anlam tek bir kişi değil. Bakın bu bizim düştüğümüz yer olur. Yani kanundan, yasadan azade, bağımsız tek bir kişi. Böyle bir kültür bizim kültürümüzde yok ya. Diyorum ya. Halife işte sultan dediğin tek kişi fakat ehlül hal vel akit diye bir kurul seçmiş ulema. Ya bu insan görevini deruhde edecek, yerine getirecek yeterliliği kaybederse, adaleti temin etme yetkinliği sıkıntıya düşerse görevinden alınır, azledilir. En azından böyle bir bakınız. Dolayısıyla ulül emir kavramını, ulül emir kavramını yine bu şurayla birlikte ele alalım diyorum. Kime itaat edeceğiz? Bakın itaat olur mu? İtaat var. Tamam itaat edelim. Yasaya itaat edelim. Yasaya itaat edelim. Ama hangi yasa? Orada ve ulül emir minküm ifadesi geçerken ince bir tartışma da var. Ulül emir minküm. Sizden olan ul emir diyor. Sizden olan yöneticinin benden olabilmesi için benim iradem dahilinde orada bulunması lazım. Bana rağmen değil. Bakın ayet-i kerime yani şöyle bakın lütfen. Kur'an-ı Kerim'e şöyle bakılır ağırlıklı olarak. Ya bu bir kutsal kitap. İçinde dogmatik, tartışmaya bütünüyle kapalı, okuduğun zaman bütün tartışmaları bitiren bir kitap. Ve kutsal kitap olunca sanki birilerinin kitabı başkalarının değil. Oysa bakın şurada bir şey söylüyor. Bunu söylerken müminlere demiyor ki. Herkese diyor. Diyor ki yani sizi yöneten kişiye sizden ise itaat edin. Peki bir yöneticiyi bizden yapan nedir? Sorsam size ne dersiniz? Bir yönetici nasıl benden olur?
İçin şey >> Mesela bir tanesi İzzet Bey diyor ki bizim çıkarlarımızı koruyan bir yönetici bizden olur. Başka mesela benim en çok ihtiyaç duyduğum şey diyelim mesela adaletin sağlanması benim en çok arzuladığım şeyi gerçekleştirmeye çalışırsa benden olur. Doğru. Başka ne olabilir? İyiye götüren, >> iyiye götüren ya da benim seçimimle, benim irademle oraya gelirse mesela darbe yapar gelirse değil. Ben seçersem ve ben denetleyebilirsem bu çok esaslı bir şey. Şimdi check and balance dediğimiz değil mi? Denge den sistem siet felsefesinde veukta denge den sistem bunu Maturidi müstakil olarak ele almış. Velayet demiş. Velayet denetim. Şimdi gelin Ja Russo'nun düzeltiyorum Montesco'nün kanunların ruhuna gelin. Yasama, yürütme yargıyı birbirinden ayırdınız. Birbirini denetliyorlar. Birbirine bunlar entegre birbiriyle alakalı ama hiçbirisi diğerinden bağımsız kafasına göre takılamıyor. Doğru mudur? Şimdi velayette seçtiğin kişinin denetimi var. Şöyle Hz. Ömer diyor ki Hz. Ömer de çok ilginç sadece Haz. Ömer'de var bu. Diğer halifelerde yok. Bir iş yapacağı zaman diyor genç sahabileri toplardı ve onlara danışırdı diyor. Genç sadece genç sahabiler sizin enerjiniz yüksektir diyor. Şimdi tabii bakmak lazım o danıştığı konuların sonucunda ne oldu oradan emin değilim. Enerjisi yüksekleri Uhud'ta gördük. Yani eee velayeti tamamen Maturidi bir denetim mekanizması olarak alıyor. Müminler bakın Kur'an bana sorarsanız Kur'an ayetlerinden çok esaslı bir ayet. Bu teorik okuma kısmı zayıf olduğu için güme gitti. Müminler birbirinin velisidir. Ayet-i kerime. Müminler birbirinin velisidir. Doğru mu? Böyle bir ayeti kerime var. Peki tercüme edelim. Veli ne demek? Aynı zamanda dostu. >> Şimdi dost demek aynı zamanda. Peki müminler birbirinin dostudur. Ne çıkar buradan? Buradan bir şey çıkmaz. Niye bir şey çıkmaz? Çünkü benim temel iddialarımdan bir tanesi Kur'an-ı Kerim'in özellikle vizyoner ya da paradigmatik dediğimiz ayetlerinin kesinlikle bir teori ışığında okunması gerektiğidir. Şimdi bu ayeti eğer veli kelimesini bir siyaset teorisi, siyaset teorisi ışığında okursan velayet ya da veliden denetim mekanizmasını çıkarırsın. Denetim neyi engeller? Hata yapmayı engeller. Bakın çok basit. Şöyle düşünün. Bir muhasebeci, bir kurumun muhasebecisi en basiti öğrendik. Yıl sonunda yaptığı bütün işlemlerin Sayıştayın denetiminden geçeceğini bildiği için Yüksel Bey haklı mıyım? Çok ince ayar çalışır. Korkar yani bu denetime takılır bu. Böylece hata yapma ihtimali ne olur? Düşer. Müminler birbirinin velisidir demek bir denetim mekanizması kurarsınız ve hataya insanları hataya düşmekten korursunuz. Aslında kanunlar, yasalar da bir tür velayetin içindedir, denetimin içindedir. Şöyle düşünün. Benim çok sevdiğim bir analojik eee hadistir. Onu anlatmak istiyorum. Diyor ki Hazreti Peygamber soruyorlar sahabiler kendisine ya Resulallah diyorlar İslam dediğin şey nedir ya? Yani İslam İslam nedir? İslam diyor ki, "İslam böyle bir sırat-ı müstakim, dümdüz giden bir yol. Ama" diyor, "O yolun iki tarafında açık kapıları olan bir sürü böyle açık açık kapılar var" diyor. Sonra o kapıların üzerine çekilmiş perdeler var. Yolun en ucundan da birisi bağırıyor. Bana gelin, bana gelin. Şimdi sahabiler diyor ki, "Ya Resulallah, o dümdüz yol dediğini anladık. Onun dışındakilerden hiçbir şey anlamadık. Açık kapı nedir? Kapının üzerindeki perde nedir? Bana gelin, bana gelin di" diye bağıran kimdir? Diyor ki o dümdüz yolun iki tarafında açık olan kapılar her an içine düşebileceğiniz, uçuruma yuvarlanabileceğiniz hayattaki ayartıcılardır. Yanlış şeyler. Kumar oynayabilirsin, kırzlık, yolsuzluk yapabilirsin. Hayatta bunlar doğru mu yapabiliyor insanlar? Peki üstüne örtülü perde oradan düşmeyesiniz diye size buyurulanlardır. Yasa velayet dediğim, denetim dediğim hataya düşmekten alıkoyan aslında ruh yani yasa. Kanundan bahsetmiyorum. Kanunu her an değiştirebilirsiniz ama yasa ilkedir. Yani ilkeseldir. Peki bana gelin, bana gelin diye yolun ucundan bağıran kimdir? İçinizdeki vicdanınızdır diyor. Müthiş bir şey. Vicdanınızdır. >> Monteyin'in denemelerinde var. İlk okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Bir kötülük yaparsan önce diyor içimdeki celladım, vicdanım içimdeki celladım beni kırbaçlar diyor. İçindeki cellat hala tabii bazılarında vicdan. Biliyorsunuz bu Dostoyevski'nin Karamazov kardeşlerde işlediği bir meseledir. Bir kadını öldüren adamın hiçbir şekilde bir kötüyü ortadan kaldırdım kardeşim ne olacak yani diyen birisinin sonra vicdan yapıp gidip kendisini ihbar etmesini anlatır. Yani vicdan her durumda her durumda bir kötülüğü yapan vicdanın harekete geçeceği söylenir. Velayet kelimesini önemsiyorum. Velayet denetimdir. Bununla ilgili küçücük bir eee ayrıntı veriyor Maturidi. İki tür velayet var diyor. Birisi ruhani velayet. Bu kendi kavramsallaştırması. Daha önce böyle bir kavramsallaştırma yok. Kastı şu: Aynı annenin rahminden çıkmayan insanlar biyolojik olarak aynı annenin rahminden çıkmamışlardır ama aynı rahim olan Allah'ın yaratmış olduğu insanlardır. Böyle bir kardeşlik ruhuyla toplumda yaşarlar. Bu ruhani velayettir. İkincisi, böyle davrandıklarında nefsani velayet ortaya çıkar. Oradan da kastı şu, her nefsin, nefis dediği insan, kişi, her insan böylece koruma altına alınmış olur diyor. Şimdi düşünsenize yaşadığınız toplumda herkesin birbirini kardeş olarak gördüğü bir toplum gör düşünün lütfen. Trafikte düşünün, iş yerinde düşünün. Yani mağazasına girdiniz. Alışveriş yapacağınız bir adama gittiniz. Kardeş muamelesi size yaptığı zaman nasıl davranır? Öbür türlü nasıl davranır? Bu kardeşlik bakın o kadar esaslı bir şey ki din dediğiniz şey bakın burada devreye giriyor. Fakat nasıl bir işlev görüyor bir bakın. 1789 Fransız devriminin sloganları nedir? >> Dur. Kardeşlik, >> kardeşlik, >> eşitlik, özgürlük. Özgürlük, o kardeşlik ve eşitlik. Güzel. Kardeşlik nereden? Özgürlüğü anladık. Özgürlük çok büyük bir slogan. Anladık. Eşitliği de anladık. A kardeşlik nereden çıktı şimdi? Bunu bir köşeye yazdık. Medine'ye dönün. Hazreti Peygamberin Medine sözleşmesinde sözleşmeye taraf olan Müslümanlar var. Medine'nin Yahudileri var. Azınlıkta da olsa Hristiyanlar var. Henüz Müslüman olmamış müşrik kabileler var. İsimleriyle beraber yazılıyor. Şimdi bütün bu unsurların tamamına Medine sözleşmesinde peygamberimiz şunu yazıyor. Bütün bunlar ümmetün minküm. Bunlar ümmet. Yahudiler ümmet, müşrikler ümmet, Hristiyanlar ümmet, Müslümanlar ümmet. Ne demek ümmet? Anayasada vatandaş. Yani hakları ve sorumlulukları belirlenmiş. Fakat bir ya da iki madde sonra enteresan bir madde geliyor. Sadece müminler kardeştir. Medine sözleşmesinde Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanların hepsi önce ümmet olarak tanımlanıyor. Arkasından diyor ki innemel mümin ihvetün sadece müminler kardeştir. Yani Medine. Şimdi kardeşlik hukuku ayrı bir şey ya. Bakın diyorum ki size bütün devrimlerde çekirdek kadro kardeştir. İhvan-ı Müslimin hatırlıyor musunuz? Mısır'da ilk kurulduğu zaman Hasan Elbenna kurduğunda çekirdek kadro adına ne dedi? İhvanı müslimin dedi. İhvan dedi. Kardeşlik dedi. Bu kardeşler devrimlerde çekirdek kadroya her zaman birbirine sıkı sıkıya devleti kuranların zaten öyle denir. Devleti kuranlar da çekirdek kadrodur. İbn Haldun'a bakın. O çekirdekten bahseder. Sonra o çekirdek kadro büyür. Büyür. Sonra yavaş yavaş mal mülk elde edilir savaşlarla vesair. Sonra üleşmeye, paylaşmaya gelinir ve orada cıngar çıkar ve tasfiyeler başlar. İbn Haldun'a göre anlatıyorum. Tasfiyeler başlar. Ya bunlarla paylaşmasak da olur bunu diye. Sonradan ilave olanlar ki onlar akil insanlardır İbn Haldun'a göre. Yani ilk çekirdek kadro daha sonra eklemlenenlerle büyür gelişir. Fakat zenginleşme başlayınca İbn Haldun'a göre üleşme, paylaşma aşamasında sonradan eklenenler ilk tasfiye edilenlerdir. Ondan sonra yavaş yavaş biz en iyisi o küçük çekirdek kadroya geri dönelim denir. Devletin yıkılışa, çöküşe geçişinin aşamasıdır diyor. Yani önce yukarı çıkar, tepeye çıkar, sonra tasfiyelerle aşağıya iner, küçük çekirdek kadroya geri döner diyor. Bu devlet artık küçüldü, yok oldu, yok oluyor demektir." diyor İbn Haldun'un teorisine göre. Şimdi dolayısıyla niye müminler sadece kardeştir? Bu doğru bir tanımlama, güzel bir tanımlama. O zaman vatandaşlık bağı, anayasal bağı ayrı bir bağdır. Haklar ve sorumluluklar. Buna biz ne diyoruz? Kanun önünde eşitlik. Kanun önünde eşitlik. Ama ben kiminle kardeşim? Bakın o insanlara zulmetmiyorsun. Orada bir şey yok. Ama müminler arasında ayrı bir bağdan bahsediyor. Medine sözleşmesi. Kur'an-ı Kerim'de söylüyor. İnnelemel mümin ihvetün. Müminler sadece müminler kardeştir. Kardeşliğin getirdiği şey bu ayrı bir bahistir, ayrı bir konudur. Kardeşlik hukuku dediğiniz şey mesela sadece şu soruyu sorabilirim. Benim gözlemlerim diyelim ki ülkemiz bir kardeşlik hukukunun hakim olduğu bir sosyal yapıya mı sahip? Yoksa tam tersi Jean Paul Sartır'ın dediği gibi başkası öteki benim cehennemimdir. Hı. Hangisi? Maalesef sanki ikincisi gibi duruyor değil mi? Yani bana sorarsanız yani din ne işe yarar sorusunun bana sorarsanız en esaslı cevabı bir kardeşlik hukuku yaratsın yeter ya başka bir şey değil. Geliş gerisini insanlar geliştirsin. Kendi normlarını bulsunlar. Toparlamak üzereyim. Toparlayayım yavaş yavaş. Ondan sonra da sizin sorularınız, katkılarınızı alalım. Şunu şunu vermeye çalıştım. Yani siyaset Maturidi düşünceye göre ki ben de büyük oranda katılıyorum. Siyaset insanın kendi içtihatlarına, kendi rasyonel yetilerine, tercihlerine göre oluşturabileceği, geliştirebileceği bir mekanizma. Devlet de bunun etekemiye bürünmüş hali olarak dini bir zorunluluk değil. Din olsa da olmasa da bu mekanizmayı insanlar kuruyor. Peki din burada nerede durur derseniz onu çok net söylediğimi düşünüyorum. Eğer devlete bir mülk, meliklik, yönetim derseniz, bir rejim derseniz bu rejime ruhunu veren, insana insan gibi muamele etmeyi buyuran bir kitap ve hikmet zemini dinden gelebilir. Din verecekse sana bunu verir. Özellikle belki çok detaya burada girmedim. Girmem de gerekmiyor. Çoğunu biliyorsunuz. Özellikle Hazreti Peygamberin vefatından sonra 2 yıllık Hz. Ebubekir dönemi, yaklaşık 10 yıllık Hz. Ömer dönemi. Sonra maalesef çok büyük trajedilere sebep olan ve gerçekten İslam tarihinde eee nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum. Gerçekten Hz. Osman dönemi tam bir trajik dönemdir. Yani kendisine o bahsettiğim ehli hal vel akit dediğimiz toplumun akil ileri gelen vicdanlı insanlara şunu söylüyor. Ya sen bu hilafeti deruhde etme işini götüremiyorsun. Çünkü mühür senin elinde değil. Mervan diye bir adam var ve o götürüyor bu işi. Ve bu adam güvenilir bir adam değil. Bu adam daha önce Hazreti Peygamberin ölüm fetvası verdiği adam. Her türlü fitnenin başı. Mekke fethedildikten sonra bu adamı getiriyorlar. Osman getiriyor. Ya şunu da affedin ya Resulallah diyor. Ve adamı zorla entegre ediyorsun topluma. Hz. Osman halifeyken bütün idari işler bu Mervan denilen adamın elinde. Mühür de o adamın elinde. Detayı bilen biliyor ne tür fitnelere sebep olduğunu. Hz. Osman'a diyorlar, "Buradan çekil. 80 yaşını devirmişsin ve götüremiyorsun bunu." O tarihe geçen cümlesi. "Bana Allah'ın giydirdiği hilafet cübbesini insanlar istiyor diye çıkaracak değilim. Allah'ın sana giydirdiği bir hilafet cübbesi yok." Bakın Maturidinin bize öğrettiği şey şu ya. Siyaseten, siyaseten bir insan ne söylerse söylesin eleştiriye açıktır. Yani üç tür tefekkür, üç tür düşünce arasında ayrım yapıyorum. Onu da burada söyleyeyim. Kayda girsin. Yaptığımız şey o. Bir içinde bulunduğumuz mevcut koşullar, mevcut şartlar eğer bir olumsuzlukla bizi buluşturduysa, bir trajediyle buluştuksa, bu şartları analiz eden, bu şartları bütün ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan düşünce, bunun adı eleştirel düşünce. İki, bunu eleştirdik. Tamam. O zaman daha aydınlığı, daha iyisini, daha güzelini benim size anlatmam lazım ya da birisinin anlatması lazım. Biz onu göster demesi lazım. O düşünce yaratıcı düşünce. Birincisi eleştirel düşünce. İkincisi yaratıcı düşünce. Üçüncüsü ya bizi buraya getiren ve bizim beklentilerimizin gerçekleşmesini engelleyen, hayallerimizi yıkan ne varsa onlara dönük de bir düşünce üretmem lazım. Onun adını da ben koydum. O da estetik düşünce, estetik tefekkür. Onarıcı onarmam lazım. Ben Hazreti Osman'a bunu söylerken yani hilafet cübbesini bana Allah giydirdi. İnsanlar istiyor diye çıkaracak değilim cümlesi bir hatadır derken bir siyasi inisiyatifi eleştiriyorum. Hz. Osman'ı eleştirmek benim işim değil. Hiçbir insanı eleştirmek benim işim değil. Ama bir inisiyatifi eleştirmem lazım ve bunun onarımı için demem lazım ki bir siyasinin siyasi olarak söylediği her şey eleştirel düşünceye de açık olmalıdır. Daha iyisini öneren bir yaratıcı düşünceye de açık olmalıdır. Ve benim beklentilerimi eğer yıktıysa onu onaracak bir estetik tefekküre de müsaade edin. İnsanların kafa yormasına ihtiyacımız olduğunu söylemiş olalım dedim. Bu üç düşünceyi de burada söyley eee söyleyerek ben sunumumu izninizle bitirmiş olayım. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum. Katkı alabiliriz, soru alabiliriz. Eee 21 bir 1520 dakikamız var değil mi? Evet be. Evet >> mikrofon yönlendireceğiz. Kayda girsinler ki >> siz seçerseniz soruları. >> Bu kadar siyaset felsefesi konuştuktan sonra hocam çoraplar üzerine mesetmek caiz midir diye bir soru gelsin. Ben de kendimi şu sahneden aşağı atayım. İlk defa tarihte sahneden atlayarak intihara teşebbüs eden bir hoca ve buna sebep olan bir soru tarihe kayda geçmiş olsun. Buyurun lütfen. Eee, halife Osman'ı eleştirirken İslam ilkine göre eleştirdi. Halbuki Osmanlı Osmanlı'da da öne çıkan sanki bir kardeşlik hikayesi de var. Kardeş olarak getirip İslam adına bunu içimize dahil edelim diyor. Kardeşliğin ilkesi denir. >> Osmanlı dediniz değil mi? Doğru mu? >> Osman üzerinden. >> Osman üzerinden >> diyebiliriz. İslam kardeş ilkesi verir. >> Yani burada taassuktanla sayırabiliriz. >> Güzel. Bu dediğim gibi arkadaşlar yani siyaset bağlamında konuştuğunuzda bizi yönlendiren temel ilkeler siyasete geçmeden bile diyelim ki aile içerisinde kardeşler arasındaki ilişkiyi düzenleyen ilkeler de vardır. Mesela bir babanın kardeşleri arasında bir adaleti eee gözetmesi kendisinden arzu edilir. Niye? Böyledir. Çünkü varlık yani ontolojik olarak varlık hepimiz varız değil mi? Bir varlık var. Bu varlığı ayakta tutan ilkeler varlıktan önce yaratılır. Yani ilke öncedir. İlkelere göre varlık hayat bulur. Kardeşlik hukuku dediğiniz şey mesela diyelim ki adaleti, hakkaniyeti, merhameti, liyakati ortadan kaldıracak bir kardeşlik. Buna bu bu sorun için teşekkür ediyorum İzzet Bey. Yani şunu söylememize imkan verecek. Bakın, bir din içerisinde hareket ettiğimizde ve benim söylediğim şekilde bir kardeşlik hukukundan bahsettiğimde şöyle bir tuzağa düşme riski var. Nedir o? Moral flexibility denilen, ahlaki esneklik denilen bir tuzak var. Nedir o? Diyelim ki bir istihdamda bulunacağım ve gelen birisi benim kardeşim dediğim birisi mesela benim grubumdan, benim cemaatimden, benim partimden ve ben onu tercih ediyorum. Ne yaptım aslında? Moral flexibility dediğim ahlaki esneklik dediğim ahlakı genel ilkeleri kendi çıkarım için esnettim demek. Yani ahlaksızlık yaptım demek. Bu kardeşlik falan değil. Bu kardeşlik değil. Onun için orada kardeşlik hukuku dediğimle benim kastım şu dediğim bu kadardı. Anlaşıldığını düşünüyorum. Kardeşlik hukuku dediğim şey şu. Örnekler Kur'an-ı Kerim'de o kadar fazla ki diyelim birisi ya bir tercih en basit ya elimde iki tane elma var. Bir misafirim var odamda. Baktım elmalardan birisini ben yiyeceğim birisini de arkadaşımıza ikram edeceğim. Masanın üstüne baktım. Ama elmalardan bir tanesi çok daha iyi diyelim. Birisinde bir ezilme var. Tamam. Misafire hangisini verirsiniz? Ya şimdi tabii bu hazırlıktan sonra sizin söyleyeceğiniz şey tabii ki hocam iyi olanı misafire veririz. Yani ben hazırlığı yaptım ama yani şunu yapabilir ya ben bunu iyisini alayım ya da siz bu elma armut olmayabilir her zaman çok daha esaslı tercihler zor yapmak zorunda kalırsınız. Kardeşinizi tercih edebilir misiniz? Bakın Kur'an-ı Kerim buna isar diyor. Normalde cömertlik. Bakın cömertlik yani kişi bakın bu müthiş bir şey. Kerem Allah kerimdir. Allah kerim. Hiçbir çıkar sağlamadan verebildiği kadar veriyor. Ve kerim olun diyor. Kerem kerim olun. Yani hiçbir çıkar sağlamadan verebildiğiniz kadar verin. Evet. Verenler var. Kerem buna buna hayatın üzerinde yürüdüğü temel doku demiş Spinoza. Konatus müstakil bir kavramı var. Konatus hayata her varlık bir şekilde tutunup kendini var etmeye çalışır diyor. Her varlık hayatta kalmaya çalışır. Bu kalmaya çalışmanın adı bizde vererek hayatta kalmak. Alarak değil. Bakın normalde kapitalist sistemin işleyiş biçiminin tersidir. Ya hayat vererek bakın hayat vererek hayatta tutuyorsunuz herkesi. Normalde hayatta kalmanın yolu da hayat vermektir. Çünkü hayat verirseniz başkası da bu kültüre alışacak. O da sizi hayatta tutacak. Adaleti ve eşitliği böyle sağlıyorsunuz. Eşitlik adil davranmanın hesaplanmamış sonucudur. Bakın eşitlik dediğiniz şey piyasada yoktur. Adil davrandığınızda ben size siz bana olduğunda eşitlik kendiliğinden ortaya çıkan soft bir yapı. Kardeşlik hukuku dediğim bu. Yani herkesin canını, malını yani mülkiyet hakkını, can güvenliğini, düşünce özgürlüğünü, aklını, din özgürlüğünü, nesil özgürlüğünü yani çoluğunu, çocuğunu sağlıklı bir ortamda yetiştirme hakkını ya da İbn Rüşuna ilave yapıyor. Adaletin sağlandığı bir kamusal diyor. Şah Veliyullah Eddehlevi bu dinin beş esasına bir tane daha ekliyor. Kamusal alanda eşitlik diyor Şah Veliullah. Bakın yani din niçin var arkadaşlar sorusunun cevabı ulema şöyle diyor. Herkesin Müslüman ya da gayrimüslim müşrik ya da bir kabilenin tanımlanmamış bir dine ait fark etmez diyor. Toplumunuzda kim yaşıyorsa bu insanların can güvenliği, mal güvenliği, mülkiyet hakkı, din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, aklı ve çoluk çocuğunu sağlıklı bir ortamda yetiştirme hakkı. İşte buna iki tane daha geliyor. İbn Rüşt kamusal alanda adalet ve Şah Veliullah Edhlevi kamusalanda eşitlik. Din diyor bunlar için var. Ha bunlardan herhangi birisinin ortadan kalkmasına sebep oluyorsa din orada çok büyük bir tahrif var. Onun için belki uzattım bunu ama bir şey bir slogan halinde benim 21. yüzün için din kitabımda. O kitapta o kadar etkili oldu. O kısım ben o kadar etki beklemiyordum. Arayanlar, "Hocam bu tasnif çok iyi diyor." Tasnif şu. Diyorum ki bir bizim dine ilişkin benim diyelim kişisel olarak size de aynı şeyi tavsiye ederim. Zihninizde bulunsun. Dinle alakalı üç inisiyatifim var diyorum. Bir ihlasuddin. İhlas yani dini o dine yüklenen, sonradan dine bindirilen ne varsa onlardan temizlemek, halis, muhlis formuna kavuşturmak. Din bu nedir o ilkeler? Bana normları getirmeyin. Bana ilkeleri getirin. Dinin temel ilkelerini getirin. İlke de ilke ile norm arasındaki fark şu. Norm lokaldir. Herhangi bir coğrafya ile ilgilidir. İlke bütün insanlarla ilgilidir. Tümer, külli kavram. Bir ihlasuddin. Ayetler var. Halisine lehuddine he. Oradaki halis dine bindirilenlerden dini arındırmak. İki ikmalüd elme ekmelt lek dinek ayetinden hareket ederek dinin içerisinden boşaltılan dinde olması gereken ama orada göremediğim ne varsa onları yeniden alıp yerine koymak. Üçüncüsü ızharüd din. Din namına ortada dolaşan, "Din benim kardeşim" diyen ne varsa onları gerçek hakiki olan Allah'ın indirdiği dine alternatif olarak ortaya çıkanları afişe etmek. Afişe etmek. Bunlar Allah'ın dininde olan şeyler değil kardeşim. Onun için şunu söylerim burada. Kur'an'ın derdi, Hazreti Peygamberin derdi insanları bu dinin içerisine nasıl alırım? idi. Öyle insanlar türedi ki insanları bu dinin dışına nasıl atarım? Bu kadar basit. Ona ben işte bizim selefilik dediğimiz o dinin içerisine alıp kapsamak mı? Dışına atıp rahatlamak. Bundan ne zevk alıyorsunuz abi? Bunu yapan dinden çıkar. Ne oldu şimdi? Hadi çık da adam dinden. Başın göğe mi erdi yani? Şey de küçük bir anı. Ankara İlahiyat'la sanıyorum Osnabük Üniversitesi'nin Almanya'ya kaynaklık ettiği ikisi Almanlarla Türkler ama iki ciltlik şöyle büyük ilahiyat sözlüğü hazırlıyoruz. Hristiyan ve Müslümanlık teolojik terimler sözlüğü. Epey bir maddem var orada. Epey 30'a yakın madde maddem var. Editör hocamız dedi ki o zaman dekanımız eee Hristiyanları blasfemi yani kutsala hakaret diye madde yazdılar. Bunun karşılığını da Müslümanlar adına sen yaz hocam dediler. Ya kutsala hakaret diye bir madde yok ki bizde. Onlarda blasfemi var. Tamam. Kutsal hakaret. Biz de dedim bunun karşılığı ne olabilir ki? Sonra düşündüm, buldum. Kemal Paşa Zade bir risale yazmış. Yani bir insanı neler söylerse dine nasıl hakaret ederse dinden çıkar. İnsanı küfre sokan sözler diye bir risalesi var. Tamam. Aa dedim buldum. Buradan istedim. Süleymaniye Kütüphanesinden arkadaşımız gitti aldı bana e yazmaları gönderdi. O maddeyi yazdım. Sonra ama şunu yazdım ya bir insanın neler söyleyip küfre girdiğinden sana ne ya Kemal Paşa? Bize ne ya? Değil mi? Bize ne? Allah'ın vereceği hükmü niye sen üzerine alıyorsun? Sana ne? Bana ne? Sonra öyle şeyler çıktı ki şunu söylersen küfre girersin. Şunu söylersen eşin senden boş olur. Şimdi o kadar basit değil. Mesela Mısır'da yasadır. Küçük bir eee anı olsun. Muhammed Halefulah diye bir zat var. Kur'an'da kıssalarla ilgili doktora tezi yapıyor. Muhammed Halefullah 1945. Doktor şöyle düşünün lütfen. Doktora yapıyorsunuz. Doktora tezinizi hazırladınız. Jüri toplandı. Bütün salon Mısır'da büyük salonlarda yapılıyor savunmalar. Salon toplandı ve tezi savunuyoruz. Tamam. Tezimizin adı Kur'an'da kıssa sanatı. Nasıl yani? Şimdi jüri neye hükmetti biliyor musunuz? Kardeşim senin doktora tezini kabul etmeyi bırak. Sen bu tezle kafir oldun. Muhammed Halefullah'ın küfrüne hükmettiler. Kafir olunca eşinden otomatik olarak boşanıyor. Boşanmış oluyor. Bütün malı mülkü müsadele ediliyor. Malına mülküne el konuluyor. Bir adam bence tarihin en trajik doktora teziydi herhalde. Savunamadı. Tez gitti. Adam yeniden başka bir tez yaptı. Sonra da bu tezini kitap olarak yayınladı. İddiası şuydu. İddiası tartışılır. Ayrı bir şey. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı kıssaların büyük bir kısmı Kur'an-ı Kerim insanlara ders vermek üzere kendi kurgusudur diyor. Tarihte bunların büyük kısmı gerçi yok. Yani bir dramaturji, bir teyatral sahne kuruyor Kur'an-ı Kerim. Olay kalıcı olsun diye diyor ki şöyle şöyle dedi şu adam ama o yok diyor. İddiası o. Başka birisi çıktı kitap yazdı. Yani Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssaların geçtiği coğrafyaları teker teker adam haritaladı. O da diyor ki hayır her biri var. Tamam tartışırsın. Ama çıkıp da yaptığı doktora teziyle ilk defa kafir olan bir tövbe ya Rabbi ya sizin neyiminize lazım diyorum ya. Küfür, küfürle itham etmek öyle çok basit bir olay değil. Hazreti Peygamber şöyle diyor: "Korkutcu bir şey. Diyor ki, "Bir insan bir başkasını küfürle itham ettiğinde o iddia semada asılı kalmaz. İkisinden birisine isabet eder di" diyor. Ya söyleyen iftira ettiği için kendisine döner ya da öbürüne. Bu şu demek. Böyle bir cümleyi ağzınıza almayın. Ama bir alışkanlık haline gelmiş. Yani bunu yapan küfre gir değil mi? Kemal Paşazade gibi büyük bir gerçekten alim. Tokatlı var mı içimizde? Koca salonda hiçbir Tokatlı yok mu? Kemal Paşazade Tokatlı oldu. Siz mi? Kemal Paşazade Tokatlı olduğu için onun için andım. Kemal Paşazade şeyin eee espri olsun diye Kemal Paşazade'nin adı üstünde babası Paşa. Paşazade. Paşa çocuğu demek. Dolayısıyla o şunu görmüş. Babasının her girdiği ortama bütün millet ayağa kalkıyor. Saygı gösteriyor. O da karar vermiş. Paşa olacağım. Demiş. Herkes saygı gösteriyor. Sonra babasının bulunduğu ortama biri girmiş. Bu sefer babası da ayağa kalkmış, saygı göstermiş. Bu kim demiş? Bu şeyhül islam demişler. O zaman ben şeyhül islam olacağım. Demiş ve şeyhül islam Kemal Paşazade'den bahsediyoruz. Gerçekten Osmanlı'nın en velut eee polimat diyebileceğimiz çok yazan gerçekten üzerine doktora tezleri yaptırdığımız eee büyük bir isim Kemal Paşazade. Ama böyle bir risalesi var. İnsan hangi sözlerle küfre girer? Yani keşke zahmet etmeseydi. >> Sonra size gelin. >> Soruyu sizlere hep sormak istemiştim. Şimdi buradan okuyacağım. Yanlış yapmamak için de kendilerindekini değiştirinceye kadar Allah hiçbir toplumu değiştirmez. Burada kendilerini dekini derken kişileri kastediyorsun bilmiyorum. Emin değilim. Siz buyurun ben yorumlayayım. Bir avuç insan eee atıfımız vardır. Şimdi bir avuç insanla toplum hani nasıl bağdaştırılıyor? Burada diyor ki yani ben anlam çok yorumlayamıyorum. Bir tezat olduğunu da düşünmüyorum. Çelişki olduğunu da kesinlikle iddia etmiyorum. Anlamadığımı sadece söylemek istiyorum. Hem bir avuç insan ancak bir şeyleri algabiliyor ama bir yandan da kişiler kendilerindekini değiştirmedikçe bir toplumu değiştirmez. Ben bunun biraz açıklamasını istiyorum. >> Evet. Çok kısaca deminki soru kadar cevabı uzun tutmayacağım. Eee Cevdet Sait rahmetli eee Suriyeli, Türkiye'den ataları göç etmiş Suriyeli bir alimimizdi. Beykoz'da yaşadı ve öldü. Son yıllarını Suriye İç Savaşı'ndan sonra Türkiye'ye geldi. Onun bir kitabı var. Tam bu ayet hakkında. Bir ya insanlar kendi içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onları durumunu değiştirecek değildir. Buna nefisler yasası adını veriyor. İnsanın kendi içindekini, düşüncesini, duygusunu, beklentilerini, kaygılarını, korkularını. Neyse ya içimizde olan bu şu demek. Benim çok kaba ifadem var orada. Net. Daha doğrusu Allah'ın iradesi insanın iradesine tabidir. Yani ihdin sıratiratel müstakim diyoruz. Bakın bizden gidiyor. İhdina sıratal bizi doğru yola eriştir. Talebi bizden gidiyor. Şimdi burada acayip bir şey var. Şimdi ben diyorum ki bir şey istiyorum ve bu istekte yanımda duracak, arkamda duracak bir gücü, kudreti de arkama alıyorum. Diyorum ki ya Rabbi bak ben böyle bir şey istiyorum ve bana yardımcı ol. Şimdi bu istek sizi güçlendirir mi zayıflatır mı? Bu bu durum güçlendirir. Bu güçlendirir ve sonunda çok istediğiniz bir şey gerçekleşse mutlu olursunuz. Gerçekleşmezse olanda hayır vardır dersiniz. Bu yaşam felim yaşam felsefem mesela. Çünkü sürece ilahi olanı katıyorum. Ben bir şeyi çok istiyorum. Olmadığı zaman olmaması gerektiğini de biliyorum. Bakın duanın felsefesi bu aslında. Dua dediğiniz şey ihtimaliyattır. Binlerce ihtimalden en iyi olanı isterseniz bu gerçekten duadır. İhtimaliyat gelecekle ilgili. Çünkü henüz bir şey yok. En iyi olanı istiyorum ve Allah'tan destek istiyorum. Şimdi içimde olan şey esas kaynak. O içimde olan buna mesela Kur'an-ı Kerim için de kullanılır. Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri üçe ayırır bizim ulema. Bir hitab buna hata önermeler diyorlar. Sadece Allah bunu bilir ve söyler derseniz tamam dersiniz. İki bürhani önermeler ya 2 + 2 4 kesinliğinde önermeler, ayetler var. Üçüncüsü bana sorarsanız ilk ikisinden daha esaslı. En azından benim zihnim de öyle. Ona tahyyili yani insanın imgelen dünyasını, hayal dünyasını, imajinatif dünyasını harekete geçiren ayetler. Daha ne istiyorsun? Sana öyle bir toplum kuruyor ki diyor ki öyle bir toplum cennet öyle bir yer olacak ki insanların içlerinde birbirlerine karşı hiçbir kin nefret olmayacak. Aa diyorum ki diyor ki dünyada böyle bir yeri kur. Al sana imajinatif bir gerçeklik. Hayal tahyyil dedikleri üçüncü grup. Şimdi içimde bakın ben içimde böyle bir şey varsa ve bununla hareket ediyorsam önüme çıkacak olan budur. İçimde olanı değiştirmedikçe bir ufku benim ufkumu ilahi olanın ufkuyla füzyona uğratmadıkça hiçbir şey olmaz. Bir füzyon bu. Bu çok kolay bir şey değil ama yani şöyle bakıyorum ben. Kur'an-ı Kerim arkadaşlar Kur'an-ı Kerim bunu daha önce kullandım bir yerde de Giresun'da ik sene önce bir toplantıda aynen böyle dedim Kur'an-ı Kerim çok cimri bir kitaptır. Herkese her şeyi vermez. Yani cimridir. Dışarı çıktık. O zaman asistanındı. Şimdi doktor öğretim üyesi oldu. Bir hanım arkadaşımız geldi. Hocam dedi. O arada yokmuş salonda. Siz dedi Kur'an cimri bir kitaptır mı dediniz dedi. Evet dedim ya nasıl dersiniz? Bütün millet dışarıda onu konuşuyor. Şimdi Şaban Ali Hoca gitti kitaba, Kur'an'a cimri dedi diyor. Dedim ki Sokrates'in dediği gibi beni bir kişi anladı. O da yanlış anladı. Ya ben onu mu diyorum ya? Bu kitap hak edene kendini açar. Ya öyle şey olur mu? Herkese her şeyi veren kitap mı olur ya? Öyle bir şey mi var yani? Bakın beyan kelimesi Türkçede kullanıyoruz değil mi? Beyan. Bir ayetin size beyan olabilmesi için sizin beyne yani arada bir yerde olmanız lazım. Kesin bir fikrim var benim dediğiniz zaman o kesin fikrin senin olsun kardeşim. Git. Beyne zarf arada olmak ile beyan aynı kökten gelir. Yani Kur'an'dan bir şey alabilmen için önce kendinin zihnini bir boşaltacaksın. Çünkü Kur'an-ı Kerim peygamberine emridir. Ve rücze fehcur. İlk ayetlerden önce zihnindeki tortulardan bir kurtul. Ya önyargılarından, atalarından, dedelerinden aldığın kültürü bir kenara bırak. Orayı boşalt ki oraya ben gelebileyim. Onun için o anlamda kendi içimizi kendi o nefis diyor da nefis dediği insanı oluşturan bütün duygular, korkular, hayaller, ümitler. Onlar değişmedikçe, ben onlara bir kalite, bir kalibre vermedikçe, onları kendi içimden dışarıya taşırmak istemedikçe Allah sana hiçbir destek vermez. Yani şöyle denir mesela Kaad Abdülce Cebbar büyük bir alimdir. Mutezilenin son neslindendir. Lütufan bahseder. Allah'ın lütfu iki şekilde tecelli eder diyor. Muni kitabının bir cildi lütuftur. Sadece iki şekilde tecelli eder. Birisi tevfiktir. Yani istediğini elde etmeniz için sizin yanınızda hazır güç ve kuvvettir. Tevfik. İkincisi ismettir. Yani hayatta başınıza gelmesinden korktuğunuz ne varsa sizi onlardan koruyandır. Şimdi başarıya ulaşmak için ve korkularımızdan emin olmak için içimizde böyle bir arzu dışımıza taşar ve ilahi olanla birlesin. Bu bir füzyon olsun diye arzu ediyorsanız olur. Kasıt bu. Teşekkür ediyorum soru için. Sağ olunuz. >> Şur >> buyurun lütfen. >> Hocam merhabalar. Ben birkaç soru topladım da ama biraz geç oldu birkaç tane tek soru şampiyon. Şimdi başta dediniz ki İmam-ı Azam Türk olduğu için Emevilerden ve Abbasilerden zindana atıldı. Hasan Vasi ise Arap olduğu için ayrıcalık sağlandı dediniz. >> Doğru. Peki imamı Şafii de seyit ve Arap değil miydi? Hanbel de Arap değil miydi? Onlar da >> Arap koruma koruma gördüler ama >> Ahler tarafından zindana atılmadı mı yıllarda? >> Kim? >> Ah bin Hanbel ve İmam Şaf. >> Evet. Evet. İmam Şafii değil de Ahmed bin Hanbel atıldı. Eee bir fotoğrafınızı çekeyim mi sizin? >> Etkinlikten sonra da bir fotoğraf alalım İzzet Bey ya. >> Tabii bu sorunu hocam. O e isminizi isminizi alabilir miyim? >> Muhammed. >> Ha Muhammed Bey devam edin lütfen. Hocam şuydu. Hazret Osman'ı ciddi bir ithamda bulundu. Dediniz ki ve bu cümleyi sanki biraz halifeliğin verdiği güçten dolayı söyleniş gibi bir imada bulundunuz. >> Hz. Osmanlı döneminde vali yapılan insanların tamamı diyebileceğimiz tamamı Hazreti Osman'ın kendi kabilesinden. Buna nepotizm diyoruz. Yani kabile dayanışması. Bu çok kötü bir tutum olarak hep eleştirilmiş. Bunu yapma. Peki yaptın. Sonra bütün o vilayetlerden şikayetler geliyor. Hz. Osman'a bir grup geliyor. Diyorlar ki ya senin atadığın vali şöyle şöyle şöyle şöyle yapıyor. Peki Hzreti Osman bir mektup yazıyor. Meşhur olay işte bir mektup yazıyor. Diyor ki bunu valiye götür. Verin valiye bunu. Yolda bu gelen insanlar yolda diyorlar ki ya bu mektupta ne yazıyor? Mektubu açıyorlar. Mektupta yazan şu: Valiye yöneltilen, yönlendirilen mektup. Bu mektubu sana getiren insanlar bana gelip seni şikayet eden insanlardır. Bunlardan kurtul. Yani bunları öldür ve bunlardan kurtul. Geri geliyorlar Medine'ye geri dönüyorlar. Hazreti Osman'ı Kur'an okurken buluyorlar. Diyorlar ki sen, biz sana güvendik. Senin yazdığın mektupta valiye diyorsun ki bu adamları öldür. Bu nasıl bir iş? Hazreti Osman diyor ki,
"Vallahi billahi benim bundan haberim yok. Ben böyle bir şey yapmadım. Ben yazmadım," diyor. Ve dediği doğru.
Peki kim yazdı mektubu? Mervan. Az önce size söyledim. Hazreti Peygamberin Mervan dediğiniz adam Hzreti Peygamberin vahiy katipliğini yapan insanlardan birisiydi. Sonra bir sürü saçma sapan şeyler söyledi Hazreti Peygamber aleyhine. Ve peygamberimiz de bunu bulduğunuz yerde öldürün, hükmünü veriyor ve terk edip gidiyor şehri. Ne zamana kadar? Ta ki Mekke. Mekke fethedildiğinde adam geri geliyor. Çıkıp geliyor Hz. Osman'a yalvar yakar oluyor. Beni tekrar görüştür Muhammed'le ve beni affetsin diyor. Ve rica minnet Hzreti Peygamber onu tekrar topluma kabul ediyor. Ondan sonra Hz. Osman halife olunca onu tekrar katip yapıyor. Bütün yetki bu adamdı ve öyle bir trajediye sebep oluyor.
Şimdi şunu söyleyemeyiz. Ben diyorum ya insanların münafıklığı, müminliği beni ilgilendirmiyor Muhammed Bey. Ben sonuca bakıyorum. Sonuçta bir halife öldürülüyor. Münafıklar öldürdü, müminler öldürdü farklı. Gere tarih bize bunu anlatıyor. Ama bir halife öldürülüyor ve ondan sonra kavga başlıyor. Yani Hazreti Ali'nin ondan sonra başına gelenler Hz. Ali taraftarları Hzreti Ali öldürttü diyorlar. O zaman münafıklar Hazreti münafıkların başı Haz Ali olacak. Çünkü şöyledir. Mahir Kaynak rahmetli söylerdi. Bir olaydan en fazla kim yararlanıyorsa olayı o yaptırmıştır. Ya bu değil mi? Onu söylerdi. E kim yararlandı? Hazreti Osman ölünce halife kim oldu? Ali. O zaman demek ki Ali mi yaptı? Bunları bir Ali Osman'ı Hazreti Ali'nin planlayıp öldürttüğünü söylemek için başka bir dünyada yaşamak lazım. Öyle bir şey olamaz.
Ama şunu şuradayız arkadaşlar. Bu olayların dinle zerre kadar alakası yok. Ne Haz Ali'nin, ne Hazreti Osman'ın, ne Ömer'in, ne Ebubekir'in imanını sorgulayacak, tartacak bir terazimiz elimizde yok. Gerek de yok orada. Şüphemiz de yok. Benim buradaki yine Maturidi rahmetlinin dikkatimi çektiği ayeti söyleyeyim. Haşr suresi 10. ayet. Benim temel ilkem. Tarih felsefesi konusunda en temel ilkem o. Diyor ki ey rabbimiz haşır 10. Bizden önce geçen din kardeşlerimizi bağışla. Onlara karşı içimizde bir kin bırakma. Maturidi yorumluyor. Diyor ki, "Bizden önce geçen din kardeşlerimiz dediğine göre bizden önce geçen adını andığımız kim varsa onlar bizim kardeşimiz. Din kardeşimiz. Hiçbirisini dinin dışına atarak konuşamayız. İki, onları bağışla dediğine göre hatanın içine düşmüşler. Ha hatanın içine düşmüş. Bu insanlar hata yapsa ne olur? Yapmışlar insanlar. Hepimiz yapıyoruz. Siyasetin doğasında bu var. Dinin doğası, siyasetin doğası değil.
Hazreti Peygamber hata yapmadı mı? Ben onlara sitem diyorum. Kitabımızda var. Peygambere Allah'ın azarları diyorlar. İtap. Başlıklar öyle geçiyor. Iap. Peygambere azarlar diyorum. Ben azar demiyorum. STM diyorum. Kendisine. Ama sahabi geliyor yüzünü çeviriyor. Ha peygamber diyorum ki Allah'ım sen ne büyüksün ya. Yazmasan bunu söylemesen hiç haberimiz olmayacak. Niye örtmüyorsun? Üstünü de afişe ediyorsun bütün millete? Ama sahabi geldi de yüzünü döndü diye peygamberimize. Ama Matrid orada da bir hamaset gösteriyor. Diyor ki, "Kendisi için istemiyordu ki." diyor. İslam'a kazandırmaya çalışıyordu milleti. Hemen savunmaya geçiyor. Dedim yani bravo. O da güzel. Peygamber kendisi için bir şey istemiyordu ki. O önde gelen insanlarla toplandı, anlatıyor. Ama birisi geliyor. Ama Kur'an-ı Kerim bir şey öğretiyor bize. O sahnede. Diyor ki, "Müslüman kardeşlerinizin statü olarak en dibinde olan ama en dibinde olan kişi senin o kabile reisleri dediğin statü sembolü olarak en üstte gördüklerinin tamamından daha değerlidir. Ona döneceksin, öbürlerini bırakacaksın. Bence burada verilmek istenen mesaj müthiş. Kardeşlik dediğim işte bu İzzet Bey bak toplumun dibindeki adamı senin kardeşinse herkese tercih edeceksin. Yok buradan bana büyük bir kar gelir. Çünkü bir kabile reisi Müslüman olursa bütün kabile Müslüman oluyor. Ya ha doğru. Hazreti Peygamberin kişisel bir çıkarı yok. Ama bir şey öğretiyor peygamberimiz üzerinden bize. Kardeşlerinizin en hak görüleni Allah'ın gözünde çok değerlidir. Ona sırtını dönemezsin. O kadar basit. Teşekkür ediyorum soru için. Biraz sert bir soruydu ama iyi oldu.
Ben bu cümleyi kurarken bir itiraz geleceğini biliyordum. Yani Hazreti Osman o cümlesi yani şöyle ağır bir cümle kurduğumu biliyorum ama şu benim cümlemdir. Hz. Osman için geçerli değil bu söyleyeceğim. Ama diyorum ki Hzreti Peygamber etrafındaki insanların çok büyük bir kısmını değiştirdi. Az bir kısmını dönüştürebildi. Çok büyük bir kısmını değiştirdi ama az bir kısmını dönüştürdü. Sahabi. Sahabi kimdir? Hzreti Peygamberi bir defa gören kişidir diyor. Değil mi? Uçağı kaçırmayız değil mi? İki dakikada bitiriyorum. Havaalanına geçeceğiz de Malatya'ya gideceğim. Buradan var mı Malatyalı? Sizin memlekete gideceğim. Deniyor ki sahabi Hazreti Peygamberi gören kişiye denir. Bir yerde okudum kimin sözü bilmiyorum. diyor ki sahabi peygamberin gördüğü kişiye denir diyor. Değer verdiği yani. Yoksa peygamberin vefatından sonra bu kadar ya siz arkadaşlar size şaka gibi geliyor olabilir. Hazreti Ali ile Hazreti eee Muaviye arasında 6 ay süren Sıffin savaşında ölen insan sayısı 70 ilile 100.000 arasında. Bunun bunu söylers Marx Marx diyor ki, "Ot doğu'nun tarihi neden dinler tarihidir?" Yani neden elinizi her attığınızda bir kutsala denk geldiği için konuşamıyorsunuz? Tarih felsefesi yapamıyorsunuz diyor. Dediğimi anlatabildim mi? 70.000 kişi en az 100.000 kişiyi Ya bunu nasıl bir dünya abi? Niye yaptın bunu sen ya? Ya Muaviye sen bunu niye yaptın ya? Darbe yaptın resmen sen Hazreti Ali'ye. Darbe yaptın. Emeviler böylece ele geçiriyorsun sen sistemi. Tamam ama bunu geri dönüp konuştuğun zaman ya hocam şimdi bunlar mübarek insanlar bunu konuşamazsın dediğin zaman o ben orada yokum. O haşr suresi 10. ayet benim kalkanım. Hata yaptılar. affet ya Rabbi. A ayet-i kerime bu gücü veriyor bize. Hata nerede hata yaptı? Bunu söyleyip önümüze bakacağız.
Bu Reyhard Kosellek'in çok güzel bir cümlesi var. Onu da söyleyip kapatayım. diyor ki tarih üç zamana ayrılır. Reinhard Kosell kavramsal tarihin kurucusu bir insandır. Zaman, tarihte akan zaman üçe ayrılır. Bir geçmiş şimdi. İki gelecek şimdi. Ve şimdi. Dolayısıyla geçmişle ilgili konuştuğumda şimdiye etkisi beni ilgilendiriyor ve bu gelecek şimdiyi yapılandırma gücündedir. Beni ilgilendiren bunu konuşurken bugün Türkiye'de sünnisiyle, Alevisiyle, geçmişle yüzleşelim bakalım ve geleceğimizi bir ufukta yaşanabilir bir dünyayı kendimiz için kuralım. Geçmişin hayaletlerini bugünün hayallerine musallat etmeyelim. Benim bütün derdim bu. teşekkür ediyorum.