📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Hayatın Bu 2 Kelimeyle Değişecek - Akrebiyet - Kurbiyet - Mektubat 15. Mektup @Mehmedyildiz

Hayalhanem25:24

Transcription

Hayatınızda duyabileceğiniz en önemli derslerden birisi olabilir ve en önemli iki tane kelime olabilir. Birisi akrebiyet, birisi kurbiyet. Çocukluğumdan bu yana ne zaman sahabe efendilerimiz ile ilgili bir mesele okusam feyizleniyorum, coşuyorum, şevkleniyorum. Ama onların hayatlarına benzemek oldukça zahmetli bir mesele. Neydi onların hayatlarındaki bu sır ve nasıl bu sırra bir nebze de olsa ulaşabiliriz? Amaçlarımızın, gayelerimizin temelinde geliyor acaba hayatımız sahabe efendilerimizin hayatlarına nasıl tevafuk edebilir?

Akrebiyet-kurbiyet. Kurbiyet: Allah'a yakınlık demek. Akrebiyet; Allah'a daha fazla yakınlık demek. Ama aralarındaki tek fark bu kadar değil. Bunlar terminolojik kelimeler olduğu için ders alınmaya muhtaç kelimelerdir. Risale-i Nur'u temele aldığında bazı kelimeler var manayı tam ikiye bölebiliyor, mesela; taklidi iman, tahkik-i iman. Akrebiyet ve kurbiyet de böyle bir meslek aslında.

Güneş bana 4000 sene uzaklıkta. Ben güneşe yaklaşmaya çalışırsam 4000 senelik bir mesafeyi kat etmem gerekecek. Bu mertebe mertebe yükselme çabasına kurbiyet deniyor. Peki güneş bana ne kadar yakın? Tam dibimde ışıklarıyla bana şah damarımdan bile yakın. Onun bana yakınlığının inkişaf edilmesine de akrebiyet mesleği deniyor. Haşa, Allah bana ne kadar uzak? Zaman ve mekândan münezzehtir, öyle bir şey konuşulamaz. Benim ona mertebe mertebe yakınlaşmama kurbiyet mesleği deniyor. Yunus Emre'nin Taktuk Emre'nin dergahında kırk yıl boyunca verdiği mücadele mertebe mertebe yükselme yani kurbiyet mücadelesi oluyor. Ama bana şahdamarımdan da yakın olan Allah'ın o yakınlığının farkına varmam, oradaki inkişafa da akrebiyet mesleği deniyor.

Bunun için ne kadar süre lazım? Efendimiz'in meclisinde bir dakika geçirip onu dinleyip onu kabul edip sahabe olmak bir dakika için yeterlidir. Tâbiîn akrebiyet mesleği, tebe-i tâbiîn akrebiyet mesleği. Daha sonra 1200 yıl boyunca Allah onlardan razı olsun, tasavvuf yoluyla yani tarikat yoluyla kurbiyet mesleği hizmet ediyor. Daha sonra Anka kuşu gibi küllerinden o alevi tekrar ateşlendiren Risale-i Nur oluyor. Neyle? Akrebiyet mesleği ile. Şimdi anladın mı önemini? Yani hakikat mesleğidir diyor Üstad Hazretleri, hakikat mesleği sahabe mesleği demek. Kurbiyet mesleğinde ilerlemek için nefsin bütün terbiye merhalelerini kat etmen, riyazete, uzlete, inzivaya müracaat etmen gerekiyor. Ama akrebiyet mesleğinde normal standartlarda bir öğretmen, bir esnaf, bir talebe o ihlasın verdiği ince sır ile birden merkeze çekilip yıllarca medrese talebelerinin aldığı ilimle alamadıkları sonuçları alabilirler. Böyle ince bir sır var. Zaten anbean Allah Azze ve Celle beni görüyor mu? Onu bir anda fark etmen akrebiyet mesleği oluyor. Zaten elinde var olanı fark ediyoruz. Resulullah Aleyhiselam sahabe efendilerimizle bazen birkaç dakika, bazen bir saat oturup sohbet ettiğinde işte onlar bu tesiri yaşıyorlar, damarlarına kadar hissediyorlar ve dünyadaki hiçbir veli onların mertebesine yetişemez hale geliyor.

Kurbiyet: kesbidir. Ne demek kesbi? Çalışarak elde edilebilir, uzundur, gölgelidir, cezbe vardır. Akrebiyet ise vehbidir, Allah vergisi şeklindedir, kısadır ve incizap dediğimiz merkeze çekilme sırrı vardır. Buradan İstanbul'a gidecek olsak iki seçeneğimiz var diyelim. Birisi uçak yolculuğu, bir saattir. Öteki araba yolculuğu, on iki saattir. Araba yolculuğu uzundur, gölgelidir, yolda eğlenirsin, muhabbet edersin, çay çorba içersin, lokantalarda durur yemekler yersin. İşte az önce söylediğimiz kurbiyet yolu uzundur, yolda bolca keramet vardır. Çok eğlenceli, keşfedilmeye değer hadiseler vardır. Lezzet alabileceğin çok meseleler vardır. Ama akrebiyet mesleği, yani sahabe Efendilerimizin mesleği, bir saatlik uçak yolculuğuna benzer. Uçak yolculuğunda çayı bile doğru düzgün içmezsiniz ya, şurada da meşhur bir kebapçı üstünden geçiyoruz, orada bir kebap yiyelim diyemezsiniz. Tanıdığım birini arayıp telefonla konuşmak istiyorum, onu çok özledim, bunu da diyemezsiniz. Ama bir saatte varmanız gereken asıl yere varırsınız. İşte kurbiyet uzun bir yolculuktur ve keşfedilmeye değer çok yanları vardır. Keramet, lezzet bol bulunur ama uzundur, 12 saatlik bir yolculuktur. Akrebiyet mesleği ise bir saatlik uçak yolculuğu gibi kısa olduğundan ötürü onda o kadar fazla keramet göremezsiniz. Sahabe efendilerimiz de sonraki dönemlerde gelen veli ve evliya zatlar kadar keramet görülmemiştir.

Akrebiyet'te incizap var dedim. İnizap merkeze çekilmek demek. Benim şu merdivenlerden cezbe haliyle adım adım çıkmam var. Bir de çok kuvvetli birinin beni halatla merkeze çekmesi var, incizap var. Şimdi bizim karnımız aç olsa pikniğe gidecek olsak ağaca ne gözle bakarız? Gölgelik var mı? Mangalı yakabilir miyim? Acaba bu gölgede oturup da kebabımı yiyebilir miyim? Ağaç bizde bu manayı uyandırır. Peki yıllardır evladını kaybetmiş ve onun acısıyla bağrı yanan, bir gözü Dicle, bir gözü Fırat olmuş bir anne aynı ağacı görse ne niyetle bakar? Acaba evladım bu ağacın orada olabilir mi? O acı onu ne hale getirir? Sürekli her yerde evladını arar bir hale getirir. İşte incizap, merkeze çekildiğin anda hangi ağaca, hangi taşa, hangi suya, hangi yemeğe bakarsan bak, evladını arar gibi Esma-i İlahiye'yi ararsın. Tevhid melekesine malik olursun. Yani birçok insan tefekkür etmek için kendisini zorlarken, yani kurbiyet mesleği. Sen akrebiyet mesleği ile merkeze çekildiğin anda neye dokunursan dokun, sen orada Allah'ın esmasını görürsün. Kâinatın yaratılışının sebebi bu zaten. Kâinatta Allah'ın esmasını okumak, O San-i'yi Zülcelali tanımak ve ona hayrettin'i bildirme. Emirdağ Lâhikası sayfa 147: "İmanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki sırrı akrebiyete ve veraseti nübüvvete bakar." Hiç şüphe olmayan, gittiğin yolda tamamen eminsin, içinde en ufak bir kuşku yok. Neye bakıyor bu mesele? Akrebiyete bakıyor. Çünkü akrebiyet'te anladığın meseleler vehbi olduğundan, içten gelir. Kurbiyet'te anladığın meseleler kesbi olduğundan, dıştan gelir. Dıştan gelen meseleler vesveseye sebep olabilir. İçten doğan bir hakikat, vesveselerden, şüphelerden uzaktır. Gittiğin yolda emin, sahabe efendilerimiz gibi adım adım gidersin.

Bu akrebiyet'te çok ilginç bir hadise daha var. Efendimiz Aleyhisselam: "Müminin ferasetinden çekinin" diyor. Bunu anlıyorum. Bir adama bakıyorsun, bu arkadaş iş yapmayalım niyeti iyi değil. Feraset ve basiret diye iki tane mükemmel kelime öğrenmiştik. Feraset; bakış genişliği, basiret de; bakış derinliğidir. Misal âlemi diye bir âlem var. Siz uykuya daldığınızda rüya görürsünüz ya, orası hangi âlem oluyor? Misal âlemi oluyor. Her insanın misal âleminde asli bir sureti var. Sinan, bir gün köyün birine bir imam atanmış. O köyde de bir ihtiyar amca varmış, keşfedilmeye değer bir amca. Köy imamı hiç ilgilenmiyormuş cemaatle, sürekli böyle kendisi önde, cemaati arkada namaz kıldırıp evine geçiyormuş. O keşfedilmeye değer ihtiyar da çok dalga geçiyormuş. Bir gün o ihtiyar, "Sende iman mısın be, otobüs şoförü!" diye azarlamış bu imamı. Olayı anlayan köylünün bir tanesi keşfedilmeye değer ihtiyarın yanına gidiyor. "Ya diyor amca diyor, ben seni tanırım, hikmetsiz laf etmezsin. Neden onu otobüs şoförü gibi diye bir benzetme yaptın?" deyince, "Ben arkasına aldığı cemaati önünde sürekli götüren bir otobüs şoförüne bu adamın misal âleminde benzediğinden ötürü ona bu şekilde hitap ettim" diyor. Hepimizin misal âleminde asli bir yansıması vardır. Üstad Hazretleri bir gün bir mesele anlatıyor: "Camiden avdetimde yani dönüşümde karşıdan gelen iki tane karayılanı gördüm. Hayretle yanımdaki arkadaşıma dedim ki, 'O yılanları sende görüyor musun?' O da 'Hangi yılan?' diye bana cevap verdi" diyor. Bir insanı yılan suretinde görmek, onun misal âleminde asli yüzünü görmek demektir. Üstad Hazretleri diyor ki: "Bazı insanlar tilki gibi, bazıları hınzır, bazıları yılan gibidir" diyor. Tilki gibi olan kurnaz, hınzır gibi olan domuz da misalle, yılan gibi olan münafık gibi olan manasında. Şifa-i Şerif'te geçen bir hadis okuyayım size: İbni Abbas (r.h.) "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" ayetini açıklarken, Efendimiz'e inanmayan kâfirlerin daha önceki ümmetlerin başına gelen maymuna dönüştürülme gibi belâlardan kurtulduğunu söylemiştir. Şimdi nasıl birisi maymuna dönüşür? Misal âleminde asli sureti maymun olan birisi maymuna dönüşür. Demek bizim her birimizin misal âleminde bir asli sureti var. Kimimiz, yani Allah göstermesin, yılan gibi de olabilir, kimi akrep gibi de olabilir, kimimiz tavşan gibi de olabilir. Ve akrebiyet sırrıyla bir mümin de basiret ve feraset varsa, kişinin misal âlemindeki suretini görebilir.

Başlayalım mı okumaya? Ömer 15. Mektup. Bismihi subhanehu ve in min şey'in illâ yüsebbihu bihamdihi. Aziz kardeşim, senin birinci sualin ki şimdi suali kim sormuş? Albay Hulusi Yahyagil abi. Allah razı olsun, o kadar böyle sualleriyle bize mesele öğretiyor ki. Sual de şöyle ince bir şey var. Sizi de şaşırtıyor mu acaba? Hz. Ömer'in dizisini herkes izledi mi? Buradan da vesile olur belki. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir dizi. Hz. Ömer gibi mükemmel bir zat, Efendimiz (a.s.m.) diyor ki: "Benden sonra peygamber gelse Ömer olurdu" diyor ya. Efendimiz (a.s.m.) o ateşli hastalıkta ölüm döşeğinde, "Getirin kağıt kalem, vasiyet yazacağım" deyince Hz. Ömer, "O çok ateşli bir halde, kağıt kalem getirmeyin. Belki ateşli halde biraz yanlış bir şey olup aramıza fitne girebilir, biz yanlış anlayabiliriz. O yüzden yazdırmayın" dedi. Efendimiz (a.s.m.) sonra diyor ki: "Ya Ömer, Allah hiç peygamberine yanlış bir şey söyletir mi? Yanlış bir şey yazdırabilir mi?" diyor. Daha sonra da o cümlenin devamında şunu diyor: "Ömer sağken aranıza fitne girmez" diyor. O yüzden söylüyor onu orada diyor. Yani şimdi bu kadar büyük insanlar, yani Hz. Ebubekir'in makamını, mertebesini anlatmaya gerek var mı? Allah Resulü'nün sağ adımı kendisi ise sol adımı hep Hz. Ömer olmuş, yan yana hep dip dibe olmuşlar. Hz. Osman'ı, Osman bin Affan'ı, Hz. Ali kerremallâhü veche'yi anlatmaya gerek var mı? Şimdi böyle zatlar düşün ya. Ama Hz. Ömer bu kadar büyük bir makamda, Muğire bin Şu'be'nin Hristiyan kölesi Ebu Lulu arkasından kendini çift bıçaklı hançerleyip şehit edebileceğini görememiş. Hz. Ali ilmin kapısı bir zat, dönemindeki fitneleri nasıl görmemiş? İnsan hayret ediyor bunlara değil mi? Senin birinci sualin ki: "Sahabeler nazarı velayetle müfsitleri neden keşfedemediler?" Evet, onlarda velayet nazarı var. Müfsit eden, ifsat eden münafıkları vesaire nasıl oldu da onları görmüyorlar? Mesela Efendimize (a.s.m.) sır kâtibi kimdi? Huzeyfet'ül Yemani. Münafıkların listesi geldiğinde kiminle paylaşıyor? Huzeyfet'ül Yemani ile paylaşıyor. Daha sonra Hz. Ömer ne yapıyor? "Ya Huzeyfe, söyle ben var mıyım? Söyle ben de o listede var mıyım? Söyle" diyor. En son Huzeyfet'ül Yemani diyor: "Ömer, vallahi sen o listede yoksun." Burada tabii başka bir ders de var yani. Hz. Ömer "Ben münafık mıyım?" diye defalarca. Onlar akrebiyet mesleğinde, koca sahabeler nasıl oluyor da böyle belli başlı meseleleri bilmiyorlar? Ta hulefa-i raşidinin üçünün şehadetini netice verdi. Hz. Ömer, Osman bin Affan, Hz. Ali üçü de şehit edildi mi? Edildi. Şimdi bu sual var ortada. Ya o kadar büyük mertebedeki zatlar, ya sırrı velayet var onlarda, nasıl oluyor kendilerini şehit edecek zatları bilmiyorlar, görmüyorlar diye sual etmişler. Buyrun. Halbuki küçük sahabelere büyük velilerden daha büyük deniliyor. En büyük velilerden Abdulkadir Geylani'lerden, İmam Rabbani'lerden hepsinden daha büyük mü? Büyük. Şimdi bu soru niye sorulmuştu diye insan düşünüyor. Meselenin hakikatini anlamaya. Ekser insanlar bir velide fazla fazilet ve fazla keramet gördüğünde, çok az cihetiyle kıymetli mi? Evet, kilometrelerden avını görüyor yani hususi bir konuda görme konusunda kartal benden kıymetli, çıta benden koşma konusunda kıymetli mi? Tabii, özellikle o dağlarda bayırlarda hızına insan yetişemez, imkanı yok. İnsanla kıyas ediyorum. Peki bir koyun süt cihetiyle benden kıymetli mi? Kıymetli. Tabi. Bir tavuk yumurta cihetiyle bizden kıymetli mi? Kıymetli. Yani biz yapamayız onun yapabildiğini. Peki bunların tamamını toplasanız bir insan kadar kıymeti var mı? Yok. Demek ki mahlukat hususi birkaç konuda bizi geçebilir ama genel manada bizden kıymetli olan bir şey var mıdır? Asla yoktur. Demek ki veli zatlar hususi bazı konularda sahabeleri geçebilir. Kimisi basirette geçer, kimi ferasette geçer, kimisi keramette geçer. Mesela İbn-i Hacer'in yazdığı yazıları matematik hesabına dökmüşler. Doğduğu günden vefat ettiği güne kadar her gün 40 sayfa yazı yazması gerekiyor kitapların oluşması için. Şimdi demek hususi bir olayda sahabe efendilerimizi geçmiş ama toplam bapta umumi manada hangi evliyaullahtan zat olursa olsun geçebilir mi? Geçmesinin imkanı yok. Yani hususi alanlarda geçebilirler ama umumi alanlarda geçemezler. Şu sırdan dolayı: "Es sebep-ül fail sebep olan yapan gibidir." Şimdi biz hangimiz sevap işlesek sahabe Efendimiz'e ulaşıyor mu? Ulaşıyor. Bin birimlik bir sevap yapsın ya. Bir sevap deyince de böyle gazete kuponu gibi düşünüyoruz, öyle düşünmeyin. Allah'ın razı olması yani sevap. Bin birimlik bir sevap işledik diyelim ve dedim ki, "Ya bugün tarihin sevabını elimde tutuyorum." Tamam, sahabe efendilerimize de bin gidiyor, her birine birden. Ve öbürünün biri, öbürünün. Yaptığımız bütün hayırlarda onlar sebep olduğundan, ne kadar kerametin, faziletin de olursa olsun asla bir sahabe Efendimiz'e yetişemezsin, imkanı yok. El cevap, bunda iki makam var. Birinci makam, dakik bir sırrı velayetin beyanıyla sual halledilir. Velayet-i Kübra. Kübra ne demek? Büyük velayet. O zaman kime ait olur bu? Sahabe Efendilerimizin velayeti olur. Şimdi sahabe efendilerimizde şöyle bir şey var. Kur'an'ın gelişini, usulüyle hadisleri geliş usulü sahabe Efendilerimiz kaynaklı oluyor. Şimdi onlar demek ki dinin muhafazası noktasında çok kıymetliler. Peki dinin muhafazası bu kadar kıymetliyse, o dinin muhafızları da Allah'ın nezdinde öyle kıymetli olmaz mı? O yüzden o kıymetliler, velayet-i Kübra denilen bir birlik mertebesindeler. Diğer ehlullah, Allah dostları, aktablar, veliler, onlar hangi mertebede? Velayet-i Suğra. Onlarda da birlik var ama sahabe Efendilerimizde birlik var, velayet-i Kübra. Şimdi daha şaşırtıcı oldu durum. Bu kadar büyük velilik var, hala görememiş kendilerini şehit edenleri. Doğru mu? Doğru. Haydi bakalım. Neden sahabelerin velayeti, velayet-i Kübra denilen veraseti nübüvvetten gelen berzah tarikına uğramayarak doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına bakan bir velayettir ki, otobüs yolculuğu mu oldu, 12 saatlik uçak yolculuğu mu oldu, bir saatlik? İşte o bir saatlik uçak yolculuğu ya. O yüzden keşif, keramet, berzah tariki onlar mevcut değil. Birden hakikate vasıl oluyorlar. Yolda eğlenebilecek, zevk edebilecek, keşfedebilecek bir şeyler bu yüzden olmuyor. Bir saatlik uçak yolculuğu olmuş oluyor. Sahabe Efendilerimizinki. Bu da hangisinden? Akrebiyet-i ilahi. Zaten tabire bak, akrebiyet-i ilahi. Allah'tan gelmek zorunda. İnizap emriyle, doğru mu? İnizap sırrıyla birden merkeze çekilmek zorunda. İyide, birden merkeze çekilmiş, neden göremiyor? O berzah yoluna, berzah tarikine uğramadığından keşif, keramet gibi meseleler sahabe efendilerimizde daha az gözüküyor. Birden hakikate gittiklerinde dolayı.

Bir arı nasıl bal yapıyor, akıllara zarar kusursuz bir altıgen yapıyor ortaya, öyle değil mi? Matematik ilminde zirve bir şeydir altıgen. En az malzeme ile birbirlerini tamamlayan böyle bir alan çıkarmak mükemmel bir şey. Aynı kazanda hem zehir pişiriyor hem bal pişiriyor, yavrularını beslemesi, yuvasını koruması falan inanılmaz olaylar. Bugün bütün laboratuvarları mücadeleye soksak, dünyaları yaksak yıksak, o arının yapabildiği yeteneği ortaya çıkaramayız, imkansız. Aynı arı, arabanın camından içeri giriyor, geri çıkamıyor. Şimdi denir mi ya, yaptığı bala bak, bir de araba kullanışa bak, şunun falan denemez, değil mi? Yani o ayrı bir olay, o ayrı bir olay. İşte sahabe Efendilerimizde aynı böyle benzetebilirsek eğer, bazen onların yaptığı o balı kainatta emsalini yapabilecek kimse yoktur. Bazen de bir arabaya girip küçük bir delikten çıkamadığı hal olup kendilerini şehit edenleri görmeyebilirler. Neden? Akrebiyet ilahinin inkişafından, berzah tarikine uğramadıklarından ötürü. Devam. O velayet yolu gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyetleri çoktur. Keşif ve keramet orada az görünür. Biz veli zatlarda kerametvari haller gördüğümüzde, kerametleri bir de üst üste bindiğinde biz de o zatdan etkilendiğimizde sahabe efendilerimizden o zatları daha kıymetli görebiliyoruz. Burada yanılgımız neydi? Belki o kerametlerin olduğu yol tarik, kurbiyet tariki iken, sahabe efendilerimiz akrebiyet ilahi dediğimiz o kestirme yoldan gittiklerinde o kerametlerin bir çoğu vasıl olmamış belki.

Şimdi sahabe efendilerimizde en çok keramet gözüken zatlardan bir tanesi Hz. Ömer. Bir gün Hz. Ömer cuma hutbesi veriyor. Sariye adlı bir tane de komutanı var. O Sariye İran cephesinde savaşıyor. Tam o esnada dağın arkasında ordu onu kuşatacak Sariyeyi. Hz. Ömer tam cuma hutbesinde bağırıyor: "Sariye el cebel, el cebel! Dağa dikkat et, dağa dikkat et!" diyor yani. Sariye bir dönüyor, o sesi işitiyor. Ardından döner dönmez düşmanın ona saldıracağını anlıyor ve muvaffakiyetle bitiyor olay. Daha sonra dönüyor tekrar Medine'ye, onlar Sariyeyi tebrik ediyor. Sariye diyor ki: "Beni neden tebrik ediyorsunuz? Savaşı kazandıran Hazreti Ömer'di. El cebel, el cebel! Dağa, dağa diye bağırdı da ben öyle fark ettim" diyor. Şimdi Hz. Ömer'de böyle keşfedilmeye değer yanları da var yani. Cuma hutbesi verirken bir yandan da savaş yönetiyor. Bu hali nasıl oluyor biliyor musunuz? Sahabe efendilerimizin hususiyeti şu: Nerede samimiyetleri ciddi birikmişse, keramet oradan vermiş Allah. Hz. Ömer mesela namazda sehiv secdesi yapıyor. Daha sonra diyorlar ya, "Ömer niye sehıv secdesi yaptın?" "Vallahi ben İran'a ordu gönderiyordum" diyor. Bak, İran'da samimiyeti birikmiş mi? Birikmiş. Peki keramet nereden gelmiş? İran'dan gelmiş. Hz. Ali efendimizin samimiyeti nerede birikiyor? Namazda. Akıllara zarar. Allah Azze ve Celle'den iki tane ifrit niyaz ediyor: "Ya Rabb, o iki ifrit beni namaz kılarken dursun sağımda, solumda. Düşmanlarım geldiğinde beni uyarsın, beni korusun ki ben namazı huşuyla kılmak istiyorum" diye. Demek nerede Hz. Ali'nin samimiyeti? Namazda. Yani biraz daha diğerlerinden farklı manada diyorum. Yoksa hepsinin samimiyeti birbirinden kutsal. Namazda biraz daha farklı bir samimiyeti var. Peki oku nerede çıkarıyorlar? Ok saplanıyor, diyor ki: "Durun namazda çıkarın, namazdan ben acı duymam." Bu keramet değil de nedir? Demek insanın samimiyeti, ciddiyeti, arzı, talebi nerede birikiyorsa, kerameti tam oradan geliyor yani. İlginç bir olay. Ta cuma hutbesinden Sariye el cebel, el cebel diye savaşı kazanmasına vesile olan aynı Hz. Ömer, Muğire bin Şu'be'nin Hristiyan kölesi Ebululu, yani ne demiş buna? Feyrus. Feyruz'un arkasından kendini çift bıçaklı hançerleyip şehit edebileceğini görememiş. Neyi göremiyor? Akrebiyetin sırrında kestirme bir yolculuk olduğundan, arabayla gidenin gördüğü manzaraları göremez. Şimdi sen on iki saat gittin İstanbul'a, Konya'daki pideciyi görürsün, Antep'teki yuvalamacıyı görürsün, Malatya'daki kayısıcıyı görürsün. Ben uçakla hangisini göreceğim? Ben hiçbirini göremem uçakla. Ama ben daha kestirme giderim. Avantajı daha farklı. O yüzden uçak bileti otobüs biletinden daha pahalı. İnsanın varmak amacı yolda gezmesinden daha kıymetli çoğu zaman. Ve sahabe efendilerimizde akrebiyet sırrıyla bunu yaşamışlar. Aradan onca yıllar geçtikten sonra Risale-i Nur bu hakikati gün yüzüne çıkarmış. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin kerameti birçok sahabeden daha fazla. Bir gün kendisi tavuk yiyor, talebesi de kuru ekmek yiyor. Geliyor talebenin annesi görüyor. "Ya imam diyor, sen diyor tavuğu yiyorsun yiyorsun, bizim oğlan kuru ekmekte. O nasıl olacak bu iş?" diyor. Daha sonra tavuğu da bitirmiş, kemikleri orada duruyor. Ne diyor Abdulkadir Geylani Hazretleri? "Kumbi iznillah" diyor. Tavuk tekrar ortaya çıkıyor. Allah Allah! Sonra bir cümle ediyordu, ne diyordu? "Ne zaman senin oğlunun aklı midesine, kalbi nefsine hakim olursa, o da tavuğu böyle yiyebilir" diyor. Şimdi baktım acayip bir keramet. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin bu ve buna benzer sayısız keşfi, kerameti var ama bir sahabe Efendimiz'e yetişebilir mi? İmkanı yok. Hem evliyanın kerametleri ise ekserisi ihtiyari değil, ummadığı yerden ikramı ilahi olarak bir harika ondan zuhur eder. Evet, bir ikram ilahi. Neden ikramı ilahi var? İhtiyaca binaen var. O yüzden medar-ı şevk olma meselesi haricinde çok fazla benim böyle kerametim var, benim şöyle kerametim var da pek dememek lazım. Şimdi genelde ben böyle kerametini izhar etmeye çalışan arkadaş topluluğundaki ya da tevafuk etti, Allah denk getirdi desek bizler için daha faydalı olabilir. Çünkü biz yüzden üste almamak lazım. Allah o cihette muhafaza etsin zaten. Ne diyor? İhtiyari değil diyor, ekserisi. Yani istemeyle olabilecek pek bir şey yok yani. Devam. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de seyri suluk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit adi beşeriyetten bir derece tecerrüt ettiklerinden hilaf-ı adet halata mazhar olurlar. O seyr-i suluk'a giriyor, berzah tarikine giriyor ya, bu bedenden biraz tecerrüt ediyor ya, sizin rüyadaki haller gibi yani. Havalarda uçuyorsun, aynı anda birçok yerde vs. böyle ilginç ilginç acip sırlar olabiliyor. Devam. Sahabeler ise sohbet-i nübüvvetin inikasıyla ve incizabıyla ve iksiriyle. Yani sohbetine birden iksir var, bir anda değil mi? Filmlerde izliyoruz ya, böyle Asteriks Oburiks iksiri bir içiyor ya, bir şey oluyor. Öyle bir iksir var yani, bir anda olması gereken şey oluyor ve ne oluyor? Bir de incizap ve inikas sırrıyla. İnikas, böyle karşılıklı birbirimize makes oluyoruz, böyle bir sır var. Sahabeler ise sohbeti nübüvvetin inikasıyla ve incizabıyla ve iksiriyle tarikattaki seyri süluk daire azim'in tayına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler. Şimdi olayın aslını anladınız mı? Akrebiyet, kurbiyet. Amaç ne? Amaç Allah'a yakınlık. Adam dışarıdan dünyayı okur, ezberler, atomunu, partikülünü, elmasını, bilimini, uzayını her birini anlatır ama bunları Allah'a bağlayamadıktan sonra Allah'a yakınlaşamaz ve bunlar afaki, dıştan gelen bilgiler. Başka bir tane köyde bir Hacer yengemiz topraktan şöyle soğanı çeker ve der ki: "Ya Rabbi, yani bu senden başkasından vallahi olamaz. Toprakta olmayan tat bunda, toprakta olmayan renk bunda, toprakta olmayan çeşit bunda, toprakta olmayan manevi kalıp bunda, toprakta olmayan fabrika bunda, toprakta olmayan tatlı bunda, bu olmayan acı bunda, toprakta olmayan koruyucu zar, tane tane ayırıp aralara girmiş jelatin, folyo gibi o da bunda. Ya Rab, vallahi bu senden başkasına olamaz." Koparır. İşte o içten gelen iman, az önceki dıştan gelen bilgilerin çok üstündedir. O zaman nasıl olacak yani? Hacer yenge bir bilim adamından daha çok nasıl Allah'a yakın olabiliyor? Kur'an'ın bahsettiği alim vasfı Hacer yengenin olayı. Kur'an'ın bahsettiği "kitap yüklü merkep" olayı da az önce dünya'yı biliyorsun ama Allah'a bağlayamamışsın. Bir insan 30 yıl boyunca hayatını örümceklere adıyor, her türlü bilgi var, ansiklopedilere döküyor ve vefat ettiğinde imanla gitti mi diye soruyorsun? Hayır, imansız gitti diyor. 30 yıllık hayatında bir örümcek kadar mertebe kat edememiş. Ne kadar üzücü değil mi? Yani imanına iksir olarak akmamış onun. İşte köydeki Hacer Yenge'ninki öyle değil. O mu Allah'a yakınlık, öteki mi Allah'a yakınlık? Şimdi konuşalım. Hacer yengeninki Allah'a yakınlık, perdesiz bir yakınlık var. Kaldırdığı anda soğanı rabbinden biliyor, çocuğu olduğunda rabbinden biliyor, çocuğunu aldığında yine rabbinden biliyor. Emanet sahibiydi, emanetini aldı diyor. Böyle bir iman, böyle bir tevekkül hali nasıl oluyor? Demek olay Allah'a yakınlığın sırrı. Bunlar da belki akrebiyetin tecelli dalga boyları ama bu yakınlık hali ekseriyetle ibadetle değil, ubudiyetle olur. Yani biri sabah oldu ibadet etse, namazlar kılsa, oruçlar tutsa, zekatlar verse, haclara gitse falan, bu tabii çok güzel bir hal ama ubudiyet başka bir haldir. Bir insan acizliğin sırrıyla Allah'a öyle bir yaklaşır ki, binler namazı bu kadar yaklaştırmaz. Yunus bin Metta denizde çaresiz kaldığında namaz mı kıldı? Acizliğini anlatıyor: "La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minezzalimin" dedi. Acizliğini, çaresizliğini. "Ben nefsime zulmedenim, sen sübhansın" dedi. Ya Eyüp Aleyhisselam o hastalıklı evresinde oruç mu tuttu? Hayır, başka bir sır yakaladı Rabbi: "İnnî messeniyeddurru ente erhamürrahimin." Allah Allah! Yakaladığı sırra bak. İbrahim Aleyhisselam ateşlere atıldı ya. Orada mesela ne oldu? Kurban mı kesti, oruç mu tuttu? Başka bir sır yakaladı o acizlikten. Şimdi ince sırlara bakar mısın? Demek ki ubudiyet, ibadetin üstünde bir olay. Beyler, Allah Azze ve Celle'ye onda olmayan ile yaklaşılır. Allah'da olmayan bizde olan ne var? Acizliğimiz var. Bizim bir tane zati özelliğimiz var. Ne demek zati? Kaynağı kendinden olan. Bizim görmemiz zati mi? Hayır, kaynağımız kendimizden değil. Bizim irademiz zati mi? Hayır, kaynağımız kendimizden değil. Bizim hayat sahip olmamız zati mi? Hayır, kaynağı kendimizden değil. Bizim kaynağı kendimizden olup Allah'ta olmayan ve Allah yoluna yaklaşılan tek bir şey var: bizim acizliğimiz. Haşa, Allah'ta yok ama bizde çok. Allah'a ne ile yaklaşır demek? Acizlikle. Bir insan acizliğin sırrıyla ubudiyetini bilse, belki birçok ibadetin üstüne geçip akrebiyet sırrına mazhar olup birden...