📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Ruhunu Şeytana Satan Bilge: FAUST

Teolojik Felsefe17:53

Transcription

[Müzik]

Çoğu kez kaçacak bir yer ararız. Cevapsız kalan sorularımızın verdiği azaptan uzaklaşmak, sonsuz kederimizi unutmak isteriz. Çevremizde insanlar olsa da, varoluşun kayıtsızlığı karşısında yalnız olduğumuzu içten içe biliriz. Bu bilinçlilik hali, kaçmaya çalıştığımız şeye bizi iyice yaklaştırır. Nihayetinde direnemez ve bunalımın içine düşeriz. Yanıtlanması olan, haksız gözüken sorular yakamıza tekrar yapışmıştır. Kemirir durur beynimizin içine. Hayatın anlamı ne? Neden buradayım? Sonum hiçlik mi olacak? Tanrı kimdir ve neden yardımıma yetişmiyor? Kim sevecek beni bir daha? Bu soruları sormaya başlamışsınız, geri dönüşü zor bir dünyaya girmişsiniz demektir.

Hele ki eşyaya dair bilginiz artmışsa, hepten uyumsuz biri olma yolunda ilerliyorsunuzdur. Tarihe mal olmuş büyük beyinler, bu duygu ile düşüncelerini inşa etmişti. Fırtınalı dağları, engin uçurumları seven sanatçı ruhlar, bu yüzden uyumsuz insanlardı. Bugün sizi bu sanatçılardan birinin yarattığı bir evrene götüreceğim. Meleklerin, cadıların, Tanrıyla bahse giren şeytanların olduğu bir aleme, Faust'un büyülü dünyasına.

Faust'un oyunu, Johann Goethe'nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. 18 yaşında yazmaya başladığı bu eserini, 83 yaşında ölümünden hemen önce bitirebilmiştir. Dünya çapında bilinen bu klasikleşmiş eserin baş kahramanı olan Doktor Faust, hayali biri değildir. Kayıtlara göre 16. yüzyıl Almanya'sında böyle bir adam gerçekten yaşamıştır. Rivayet edilir ki Faust, Şeytanla bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşmada Şeytan, Faust'a yaşadığı sürece bilgiyi, zenginlik, gençlik ve büyü yapma gücü verecektir. Buna karşılık Faust, öldüğü zaman ruhunu Şeytan'a teslim edecektir.

Doktor Faust bir gece Vürtenberg'de bir handa ölü bulunmuş, yüzündeki izler dehşet verici bir biçimde öldüğünü gösteriyormuş. Bu nedenle halk arasında onu Şeytan'ın öldürdüğü inancı yerleşmiş ve halk onun ruhunu Şeytan'a sattığına ve gerçek bir büyücü olduğuna kesin olarak inanmış. Faust'un hikayesi ise başta Almanya olmak üzere çeşitli ülkelerde birçok yazar tarafından ele alınmıştır. Marlowe kendi Faust'unu böyle eski bir hikayeden almıştır. Şeytanla bahse giren insan teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye konu olmuştur. Goethe'den önce de birçok yazar tarafından işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce Christopher Marlowe tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine rağmen, iki oyunun da olay örgüsü farklı biçimde sonlanır. Marlowe Fausto'yu Şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak işlemişken, Goethe onu Şeytan'a yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir.

Faust hikayesi ile birlikte mükemmel bir anlatıma erişmiştir. Çünkü bu eser sadece edebi bir dev değil, aynı zamanda felsefeden teolojiye pek çok konudaki çıkmaza değinen eşsiz bir yapıttır.

Göte'nin 3 meleği Tanrı'ya hitap etmektedir. Yaratılışa, insanın yüceliğine dair övgü dolu sözler söylerler. Derken nefs-i to, yani Şeytan da konuşmaya katılır. O, diğer melekler gibi düşünmez. Yeryüzüne baktığı zaman kötülük ve sefalet gördüğünü söyler. Ona göre insanlar Tanrı'nın onlara bahşettiği aklı kullanmamakta, hatta kötüye kullanmaktadır. Bu nedenle de acınacak haldedirler. Tanrı, nefs-i to'ya karşı çıkar. Olumlu bir örnek olarak Faust'u gösterir. Nefs-i to ise Faust'u kolaylıkla doğru yoldan çıkarıp kendi yoluna çekebileceğini savunur ve Tanrı'ya bunun için bir iddiaya girmeyi önerir. Tanrı iddiayı kabul eder.

Burada İncil'deki Eyüp ile ilgili olan bölüme gönderme yapar. Bu bölüm İncil'de şöyle geçer: "Bir gün ilahi varlıklar Rab'bin huzuruna çıkmak için geldiklerinde, Şeytan da onlarla geldi. Rab, 'Nereden geliyor?' dedi. Şeytan, 'Dünyadan gezip dolaşmaktan' diye yanıt verdi. Rab, 'Kulum Eyüp'e bakıp da düşündün mü? Çünkü dünyada onun gibisi yoktur. Kusursuz, doğru bir adamdır. Tanrı'dan korkar, kötülükten kaçınır' dedi. Şeytan, 'Eyüp Tanrı'dan boşuna mı korkuyor? Onu, ev halkını, sahip olduğu her şeyi sen korumadın mı? Elleriyle yaptığı her şeyi bereketli kıldın, sürüleri bütün ülkeye yayıldı. Ama elini uzatır da sahip olduğu her şeyi yok edersen, yüzüne karşı sövecektir' dedi. Rab, 'Peki' dedi, 'Sahip olduğu her şeyi senin eline bırakıyorum, yalnız kendisine dokunma.' Böylece Şeytan Rab'bin huzurundan ayrıldı."

Kitabın başında gerçekleşen ön konuşma şu mesajı içerir: Faust'un hayatı ve yazgısı evrensel bir önem taşır ve insan ile Tanrı, iyi ile kötü, varoluş ile yok oluş arasındaki ilişkiyi çözümlemeyi temsil eder. Bu önemli maksadın yanı sıra, nefs-i to'nun iddiasında vurgulanan başka bir hayatı soru sorulmaktadır: Tanrı bir yaratıcı olarak yeterli midir ve yarattığı dünya ile üzerindeki canlılar yaşamayı hak eder mi?

Oyunun ana kahramanı Faust, felsefe, teoloji, tıp, hukuk gibi bilimlerde uzmanlaşmış bir bilgindir. Gençlik ve yetişkinlik çağını evrenin sırrını çözmeye, hakikatin ne olduğunu anlamaya harcamıştır. Ancak geldiği son noktada sorularına cevap bulamamış, derin bir bunalım içine düşmüştür. Tanrı'dan yaşamın tinsel manasını talep etmekte, dönüt alamadığı için intiharı düşünmektedir. Umutsuzca son çare olarak simya bilimiyle uğraştığı bir anda mistik bir ruhla karşılaşmaya yaşar, onunla iletişim kurmaya çalışır fakat başarılı olamaz.

Faust'un öğrencisi konumundaki Wagner'in gelişiyle araya bir konuşma girer. Wagner bilgiye isteklidir. Daha çok dünyevi ve burjuva hevesleri olan birisini temsil eden var Güner, sorduğu sorularla bir anlamda temsil ettiği sınıfın parodisini sergiler. Wagner gittikten sonra Faust, insanın yetersizliği konusundaki acı verici düşüncelerine geri döner. Duyduğu acılara son verebilmek için ölümcül bir ilaç şişesini eline alır. Tam intihar edecekken uzaktan duyduğu Paskalya ilahisi sesleri onu etkileyerek intihar etmekten alıkoyar. İnançsız biri olmasına rağmen bu sesler onu etkilemiş, çocukluk duygularına sürüklemiştir.

Bu sahnede birkaç farklı açıdan Faust karakteri tanıtılır. İlkin bilgin ve akademisyen kimliğini, sonra bu kimliğiyle tam tezat olarak simyaya yönelmesini, sonrasında öğrencisi Wagner ile arasında geçen sıradan tartışmayı küçümseyici yönünü tanırız.

Paskalya zamanı bir pazar günü öğleden sonrasıdır. Wagner ile birlikte geziye çıkmış olan Faust'u gören köylüler ona saygı göstererek överler. Bu Faust'u daha da ümitsiz bir karanlığa sürükler. Çünkü veba salgınlarına çare bulmak için yola çıkmış ama insanlara verdiği ilaçlar onların ölümüne neden olmuştur. Wagner ile yaptığı konuşma Faust'un yaralarını daha da derinleştirir. Derken esrarengiz bir şekilde karşılarına kara bir fino köpeği çıkar. Köpek ve uslu ilgisini çeker, onu evine götürmeye karar verir. Yeni bir arkadaş bulma duygusu onda bir coşku oluşturur.

İçinde uyanan coşku ile tercüme yapmaya karar verir. Yeni Ahit'i Almancayı yeniden tercüme etmeye oturur. Ancak ilk cümlede takılıp kalır. Önce "Söz vardı" cümlenin çevresi içine sinmez. En sonunda bu cümlenin önce "eylem vardı" biçiminde çevrilmesi gerektiğinde karar kılar. Tam bu anda odasında mistik olaylar meydana gelir. Fino, Faust'un gözlerinin önünde başka bir yaratığa dönüşmeye başlar. Bundan korkan Faust, korunmak adına büyük kitabından dizeler okur. Dumanların içinde bu yaratık sonunda nefs-i to'ya dönüşür.

Faust'un nefs-i to ile karşılaşması oyunun kritik bir anıdır. Nefs-i to sıradan bir gezgin öğrenci kılığındadır. Bu kıyafet Faust'a gülünç gelir. Derken ikilinin birbiriyle diyaloğu başlar. Faust bu yeni dostuyla iletişimini ilerletmek niyetindedir ama nefs-i to gitmekte ısrarcıdır. Ona vaatlerde bulunur, Faust'u uyutur ve ortadan kaybolur. İlginç bir şekilde Faust uyandığında biraz önce yaşadıklarının düş mü yoksa gerçek mi olduğuna tam olarak karar veremez.

Bu sahne din ve büyük kavramlarını yan yana getirmesi açısından ilgi çekicidir. Tanrısal bir sözün değiştirilerek dünyevi bir hale getirilmesi ve eylemin baş tacı edilmesi, Faust metninin ana tartışmalarından birini başlatacaktır. Tanrı kelamı bile değiştirilip başka şekilde yorumlanıyorsa, o zaman değişmez evrensel doğrular var mıdır? Varsa bunu nasıl bilebiliriz? Nitekim Goethe'nin bu mitolojik yapıtı Avrupa'da meydana gelen Reform devriminden sonradır. Yani eserde aydınlanma sonrası insanın girdiği zihinsel çatışmaları görürüz. Kitleler dünyevileşmenin ve göreceliliğin hakim olduğu bu yeni paradigmaya nasıl ayak uyduracaktır?

Tam İncil'deki ayeti değiştirecekken nefs-i to'nun belirmesi aslında şu mesajı içerir: Tanrı'dan koparsanız içgüdülerinizin ve hevanınızın dostu olursunuz. Çünkü Faust'un gördüğü varlıkları bir düş olarak tanımlaması, nefs-i to'nun ayrı bir varlık değil de Faust'un bastırdığı bir yönü olduğu kanaatini uyandırıyor. Yani Şeytan olarak gördüğü bu karakter, Faust'un gizli kalmış duyguları olabilir.

Aradan bir gün geçmiştir. Kapı çalınır. Gelen nefs-i to'dur. Bu sefer bir soylunun kıyafetleri içinde karşısındadır. Gelir gelmez de Faust'u kendi yanına çekmeye çalışır. Oysa Faust hala karanlık düşüncelerden kurtulamamıştır. Hayattan iğrendiğinden, ölümü özlediğinden bahseder. Nefs-i to ona içemediği zehiri hatırlatır. Gündelik dünyevi başarılara ve hazlara lanet okumaya devam eder. Nefs-i to ise ona içe kapanık dünyasından çıkmasını tavsiye eder ve bir teklif yapar. Eğer kendisiyle birlikte yola çıkarsa, Faust'u yüreğini yakan sıkıntıdan kurtaracağını söyler. Anlaşma yaparlar. Nefs-i to ona bu hizmeti bu dünyada yapacaktır. Bunun karşılığında Faust ona öbür dünyada aynı hizmeti yapacaktır. Anlaşma Faust'un kanıyla imzalanır. Ruhunu Şeytan'a satmak olarak nitelenen olay böylece gerçekleşir.

Yolculuk duraklarından birisi, gençleştirmek için geldikleri cadının mutfağıdır. Odanın ortasında bir topluluğu kazanla ilgilenmektedir. Faust etrafına bakınırken aynada gördüğü bir genç kadının görüntüsüyle büyülenir. Olayların akışını direnen aklı ve mantığı, kendini hızla duygulara bırakır. Hayvani güdüleri açığa çıkmaya başlamıştır. Nefs-i to'nun çizdiği yolda ilk dönüşüm gerçekleşmiş olur. Konuşan maymunların olduğu mistik ve karanlık atmosfer bir kabusu andırıyor. Bu sahne boyunca insanın evrimsel gelişimine yapılan sembolik göndermeler vardır.

Sokakta gördüğü Margaret adında masum köylü bir kıza aşık olur. Onunla iletişim kurmaya çalışır ama reddedilir. Hemen olup bitiveren bu sahnede Faust, nefs-i to'dan yardım ister ve bir şekilde kıza yaklaşmanın yolunu bulur. Ahlaklı, utangaç biri olarak tanıdığımız Margaret, kendisine hediye edilen mücevherlerin cazibesine kapılır. Sonunda o da taviz vermeye başlar. Margaret, Faust'tan çok defa güzel ve derin sözleri işitmiştir ama dini sözler duymamıştır. Onun Tanrı'ya olan inancını sorgular ve sorar: "Çoktan beri gitmediğin ne duaya ne günah çıkarmaya, peki inanıyor musun Tanrı'ya?"

Bunun üzerine Faust şöyle bir terennümde bulunur: "Sevgilim, kim diyebilir? Ben inanmıyorum Tanrı'ya. Bunu papazlara ve alimlere sorsan, verecekleri cevap ancak sorunla alay etmek olacak. Beni yanlış anlama, güzel yüzlü melek. Kim ona bir isim verebilir? Kim hissedip derinden demeye cüret eder? Yürekten ona inanmıyorum. Her şeyi kucaklayan, her şeyi tutan, kucaklayıp tutmuyor mu seni, beni ve kendini? Üstümüze gök kubbeleşmiyor mu? Altımızda yer sapasağlam durmuyor mu? Ölümsüz yıldızlar göklerin derinliğinde doğmuyorlar mı? Tatlı tatlı bakarak bize bakmıyorlar mı? Ben de gözlerinin içine ve hücum etmiyor mu her şey senin aklına ve kalbine girmek için? Ve etrafında görünen görünmez şeyler ebedi bir muamma olarak dolaşmıyor mu? Yüreğine olabildiğince doldur bunlarla ve eğer bahtiyarsan bu duygularında, o zaman istediğin adı ver ona. İster saadet de, ister kalp, ister aşk, ister Tanrı de. Ben isim bulamadım bu sırrı hilkate. Duygu her şeydir, isim bir kura kist, bir duman."

Kızıl şafakları sisle kaplayan bu mısralarda aslında Goethe'nin felsefesini okuruz. Spinoza'nın Tanrı hakkındaki görüşlerini hatırlatan bu satırlar, Goethe'nin Tanrı-evren ilişkisinde panteist bir yaklaşıma benzer düşüncelere sahip olduğunu görürüz.

İlişkileri ilerlemiştir. Bir gece odasına gelmek için ondan izin ister. Margaret annesinin uykusunun hafif olduğunu söyler. Annesini uyutacak bir ilaç verir. Margaret, ölümle sonuçlanacağını bilmediği bu uyku ilacını annesine içerir ve Faust'la yasak bir ilişki yaşar. Bu olaydan sonra Margaret'in ismi oyunda Gretchen olarak ifade edilir. Yalnız başına çalışırken bir yandan melankolik bir aşk şarkısı söyler. Şarkının sözlerinden terk edildiğini anlarız. Zavallı Gretchen'in geldiği durum içler acısıdır. Verdiği ilaç sebebiyle annesi ölmüş ve karnında bebeğiyle tek başına kalmıştır. Ancak durum burayla da kalmaz. Gretchen'in asker olan kardeşi Valentin, Faust'la düelloya tutuşur. Nefs-i to'nun hilesi ile Faust, Valentin'in de ölümüne neden olur. Gretchen, Faust'ta yaşadıklarından ötürü büyük bir pişmanlık duyar. Artık toplum tarafından da dışlanmaya başlayınca kadın akli dengesini bozar. Bu yüzden yeni doğmuş bebeğini bile öldürür. İdam edilmek üzere yargılanıp zihinden atılır.

Tüm bu kan donduran senaryoda sorgulanmak istenen şey iyilik, kötülük gibi kavramlardır. Mutlak doğru var mıdır? Tanrı bir yasa indirdi mi? İyi nedir, kötü kime denir? Aşk uğruna tüm değerler çiğnenir mi? Videonun başında sorduğumuz soruları hatırlayın. Bu düşüncelerle boğuşan insanları bekleyen temelde iki soru vardır: Birincisi, bize bahşedilen bu yaşam ölümden sonra da sürecek mi, yoksa varlığımız ölümle birlikte sonsuz bir hiçliğe mi karışacak? İkincisi, elde ettiğimiz yaşamı en doğru şekilde nasıl yaşamalıyız?

Faust ilk sorunun cevabını Şeytan'la anlaşarak alıyor. Bu sayede ölümün bir son demek olmadığını anlıyor. Ancak ikinci sorunun cevabından tam olarak emin değil. Bunun arayışı içinde pişmanlık duyacağı bir hayat yaşıyor. Başlarda Gretchen'in hayatını mahvettiğini düşünse de, tattığı zevkler benliğini artık alıkonulmaz bir yola sürüklemiştir. Bu yol bilinçli olarak seçtiği bir yoldur. Çünkü Faust ömrünü Tanrı Apollo'nun akılcı, dengeli ruhuyla geçirmiş, kendini ilimlere adamıştır. Ancak bu adanış büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır. Bu durumdayken karşısında nefs-i to çıkmış ve ona tutkulu hislerin simgesi Dionysos'un ruhunu taşıyan, dünyevi hazların öncelendiği yeni bir yol göstermiştir. Böylece Faust, Tanrı'da bulamadığı cevabı Şeytan'da aramaya başlamıştır.

Doğanın yaratış ve yıkış sürecini sevindiren, birbirini zıt bu iki yolda kalan Faust, varlığın amacı ne? Bu defa Dionysos'un yolunda aramaya karar verir. Nihayetinde insan sadece tanrısal erdemlerden ibaret değil, aynı zamanda şeytani dürtüleri de olan bir varlıktır. Varoluşun amacı belki de anlık hazlardadır. Belki de asıl anlam bilgelikte değil, bir kadının kolları arasındadır. Ya da hayatın hiçbir anlamı yoktur. Akılcı yaşamada olduğu gibi dürtülerle yaşamada da aradığını bulamayan Faust, yıkık ve bezgin bir haldedir.

Sevgilisi Gretchen'in ölümünden sonra derin bir pişmanlık ve vicdan azabı duyar. Perişan, yorgun, suç işlemiş bir vaziyette kendini bir bahar gecesi tabiatın bağrına bırakır. Hayata küsmüş, yaşam enerjisini kaybetmiş bir şekilde sığınacak bir yer ararken tabiatın kucağında bulur kendini. Faust tabiatla bütünleştikten sonra o gece orada uyuya kalır. Melekler ona geçmiş günahlarını unutturur. Gökte adeta ruhu yıkanır.

Derin uykusundan uyandığında dağlarda güneş görünmektedir. Işığı görmek için yüzünü güneşe çevirir. Fakat uykudan sonra ışığa bakmak gözlerini kamaştırmıştır. Güneş ışığı dağların zirvelerinden Faust'un yattığı yere yansımaktadır. Şelaleye de akseden ışık gökkuşağını ortaya çıkarmıştır. Yüzünü buraya çeviren Faust, hakikati bu olaya benzetir. Onu çıplak görürse görmek imkansızdır. Hayat bu yansımalardadır. Bütün bu fani görüngüler alemi birer sembolden ibarettir. Gerçeği göremeyiz, onu yalnızca akisleri ile bilebiliriz.

[Müzik]