Transcription
Herkese merhabalar. Bugün belki de modern toplumların en rahatsız edici paradokslarından birini inceleyelim istiyorum. Bu da şu: Nasıl oluyor da modern eğitimi ve bilgiye erişimi olan toplumlar demokratik sistemlerinin adım adım aşınmasına, özgürlüklerin kısıtlanmasına ve otoriter uygulamaların normalleşmesine sessiz kalabiliyor? Yani neden insanlar kendi özgürlüklerinin elinden alındığını görseler bile harekete geçmekte zorlanıyorlar?
Şimdi bu soruların cevabı bence insan psikolojisinin derinliklerinde, toplumsal dinamiklerin karmaşık yapısında ve ekonomik bağımlılık ilişkilerinde gizli. Bugün sizlerle birlikte bu sessizlik dediğimiz şeyin, yani insanların sessizliğinin psikolojik, sosyolojik ve ekonomik temelleri üzerine konuşalım, düşünelim istiyorum. Lütfen videoyu paylaşmayı, beğenmeyi unutmayın ve aynı zamanda yine yapabiliyorsanız eğer Daru Şafaka eğitim kurumlarına katkı için de, eee, kanala gelir kazandırıcı işte süper teşekkürdür, eee, üye olmaktır gibi şeyleri de yapabilirsiniz.
Şimdi öncelikle otoriterleşmenin en sinsi yönlerinden bir tanesi genellikle yavaş ve kademeli bir süreç olması. Bu durumu açıklamak için de sıklıkla kaynar su kurbağası metaforu kullanılır. Değil mi? Biliyorsunuz, duymuşsunuzdur birçoğunuz. Duymadıysanız da hani eğer bir kurbağayı doğrudan kaynar suya atarsanız eğer, kaynayan suya hemen dışarı sıçrar. Ama kurbağayı önce ılık suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, kurbağa tehlikeyi fark etmez ve kaynar suda ölür. Şimdi bu metafor otoriterleşme sürecini mükemmel bir şekilde özetliyor. Aslında radikal değişimler toplumda anında tepki yaratırken, küçük ve aşamalı değişimler fark edilmeyebilir ve kolayca normalleştirilebilir.
Burada işte Stephen Livitskiy ve Daniel Ziplat'ın, ki bunda, eee, pek çok kez bu kanalda onlara atıfta bulundum, Demokrasiler Nasıl Ölür diye bir eserleri var. Burada günümüzde demokrasiler artık ani darbelerle değil de demokratik kuralların ve kurumların yavaş yavaş aşındırılmasıyla çöküyorlar diyor. İşte psikolojide de kurbağa etkisi olarak bilinen bu fenomen, insanların, eee, değişime adaptasyon kapasitesinin bir yan etkisi aslında. İnsan beyni kademeli değişimleri normalize etme eğiliminde. İşte bu Daniel Kahneman'ın çalışmalarında da var. Eee, davranışsal iktisatçı, davranışsal psikolog diyelim. Orada insanlar genellikle yeni normal dediğimiz şeyi hızla içselleştirir ve geçmişteki durumu değerlendirirken bile şimdiki perspektiflerini kullanıyorlar. Buna da hatta retrospektif normalleştirme deniyor. Retrospektif normalleştirme bu psikolojik mekanizma bu. Ve bu mekanizma otoriterleşme sürecinde kritik bir rol oynuyor.
Mesela medya özgürlüğünün kısıtlanması, yargı bağımsızlığının aşınması, eee, sivil toplum üzerindeki baskılar gibi demokratik gerileme belirtileri birer birer ve zaman içinde gerçekleştiğinde insanlar her bir adımı öncekinin devamı olarak görme ve normalleştirme eğiliminde oluyorlar. Mesela Macaristan'da işte Victor Orban'ın, mesela 2010'dan bu yana gerçekleştirdiği demokratik gerileme sürecinde tam olarak da bu süreç işledi. Medyanın kontrolü, yargı bağımsızlığının zayıflaması, seçim sisteminin değiştirilmesi gibi adımlar yavaş yavaş ve sırayla atıldı. Her bir değişiklik önceki yeni normale göre değerlendirildi ve toplumun önemli bir kısmı tarafından kabul edilebilir bulundu.
Şimdi de tabii burada otoriter eğilim lider ve rejimlerin medya kontrolü ve propaganda yoluyla alternatif bir gerçeklik inşa ettiklerini, buna bölünmüş gerçeklik diyoruz aslında. Eee, farklı kesimler tamamen farklı bilgi kaynaklarından beslendikleri bir ortam yaratılıyor ve dolayısıyla farklı gerçeklik algılarına sahip oluyorlar. Şimdi bilişsel psikolojide, ben psikolog değilim ama bilişsel çelişki teorisi diye bir teori var. Bu önemli bir çerçeve sunuyor bize. İnsanlar mevcut inançlarıyla çelişen bilgilerle karşılaştıklarında rahatsızlık duyuyorlar ve bu rahatsızlığı gidermek için de ya inançlarını değiştiriyorlar ya da çelişkili bilgiyi reddediyorlar. Ne yazık ki burada çoğu durumda tercih edilen yol çelişkili bilgiyi reddetmek ve mevcut inançları korumak oluyor.
Şimdi bu psikolojik mekanizma, eee, seçici algı ve doğrulama yanlığı dediğimiz diğer bilişsel yanlıklarla birleştiğinde insanlar yalnızca mevcut dünya görüşlerini destekleyen bilgileri kabul etme ve diğerlerini reddetme eğiliminde oluyorlar. Bu durum zaten otoriter rejimlerin propaganda faaliyetlerini kolaylaştırıyor ve toplumsal bölünmeleri derinleştiriyor. Mesela Rusya'da Putin'in medya kontrolü ve propaganda stratejileri bu mekanizmaları ustaca ve açıkça kullanıyor. Devlet kontrolündeki medya batıyı ve liberalizmi tehdit olarak gösteren bir anlatı oluştururken, muhalif sesler dış güçlerin ajanı olarak etiketleniyor. Bu durum toplumun önemli bir kesiminin uluslararası insan hakları örgütlerinin ve bağımsız medyanın eleştirilerini otomatik olarak reddetmesine yol açıyor. Benzer şekilde Chavez ve Maduro'da da, Venezuela'da mesela ekonomik çöküş ve artan yoksulluk gerçeğini ekonomik savaş ve emperyalist sabotaj argümanlarıyla açıklıyor ve kendi destekçileri arasında bu anlatının kabul görmesini sağlamışlardı. Bu bölünmüş gerçeklik dediğimiz durum demokratik müzakere ve uzlaşma zeminini ortadan kaldırarak sağlıklı bir kamusal tartışma ortamının oluşmasını da engelliyor. Maalesef farklı kesimler arasındaki diyalog imkansızlaştığında toplumsal fikir birliği ve ortak hareket etme kapasitesi zayıflıyor. Bu da tabii otoriterleşme sürecine karşı kolektif direnişi oldukça zorlaştırıyor.
Peki insanlar neden, hani, özgürlüklerinden vazgeçip otoriter liderlere yöneliyorlar? Bu sorunun da cevabını arayalım isterseniz. Çünkü bu da gene büyük ölçüde korku psikolojisi ve gündelik güvenlik ihtiyacında yatıyor. Eric From'un, mesela, Özgürlükten Kaçış sanırım onun eseriydi. Orada özgürlüğün insanlara yalnızca olanaklar değil aynı zamanda, eee, belirsizlik ve kaygı da getirdiğini savunuyordu. Ortaokul lise yıllarında okumuştum ama toplumlar kriz dönemlerinde, ekonomik çöküş, terör tehdidi, eee, toplumsal çatışma, salgın hastalık gibi güvenlik ihtiyacını ön plana çıkartıyorlar ve güçlü lider arayışı başlıyor. Şimdi burada From'un açıklaması korku yönetimi teorisiyle destekleniyor. Bu teoriye göre, korku yönetimi teorisi, ölüm korkusu veya varoluşsal tehdit algısı insanların daha otoriter ve geleneksel değerlere bağlanmasına, farklılıklara karşı toleransın azalmasına, biz ve onlar ayrımının kesinleşmesine yol açıyor. Mesela 11 Eylül saldırıları sonrasında Amerika'da yapılan araştırmalar terör tehdidi algısının yüksek olduğu dönemlerde vatandaşların daha otoriter politikaları destekleme eğiliminde olduğunu göstermişti. Hakeza benzer şekilde 2015-2016 Avrupa Mülteci Krizi sırasında güvenlik endişeleri popülist ve otoriter eğilimli partilerin yükselişine katkıda bulundu.
Şimdi otoriter liderler bu korku dinamiğini bilinçli olarak kullanıyorlar. Gerçek ve hayali düşmanlar yaratarak sürekli bir kriz, sürekli bir tehdit algısı oluşturuyorlar. Bu da kendilerini bunun, bu algının karşısında kendilerini koruyucu ve kurtarıcı olarak ortaya atıyorlar ki korku yönetimi yalnızca dış tehditlere değil aynı zamanda iç tehditlere de odaklanabiliyor. Muhalefet, teröristler, vatan hainleri, dış güçlerin maşaları. Bu etiketler toplumun gözünde meşruiyetini zedelemeye çalıştırıyor bu grupların ve muhalefete karşı alınan sert önlemlerin toplum tarafından da kabul edilmesini kolaylaştırıyor. Hakeza yine ekonomik ve sosyal krizler de benzer bir etki yaratabiliyor. 1930'larda Büyük Depresyon döneminde, eee, yani Büyük Buhran döneminde, eee, ekonomik çöküş ve belirsizlik Avrupa'da faşist rejimlerin, Mussolini, Hitler'dir, sonra Franco'dur, onların yükselişine zemin hazırlamıştı. Günümüzde de küreselleşmenin, kontrolsüz küreselleşmenin yarattığı ekonomik dönüşümler, göç ve demografik değişimler gibi faktörler toplumlarda belirsizlik ve kaybolma hissi yaratmakta ve bu da otoriter milliyetçi, popülist hareketlere yönelimi arttırmakta.
Peki şimdi insanlar biliyoruz ki, eee, şaşırtıcı derecede uyumlu ve otoriteye itaate eğilimli varlıklar ki sosyal psikolojideki klasik deneyler bu eğilimin ne kadar güçlü olduğunu bize gösteriyor. Mesela Solomon Asch duydunuz mu bilmiyorum. Solomon Asch uyum deneyleri insanların açıkça yanlış olduğunu bildikleri durumlarda bile gruba uyum sağlama baskısıyla yanlış cevaplar verebileceklerini gösteriyor. Mesela deney katılımcıları diğer grup üyelerinin, ki aslında bunlar deneyin parçası olan aktörler, açıkça yanlış olan cevaplar verdiklerini gördüklerinde kendi doğru algılarına rağmen grup baskısına boyun eğerek yanlış cevaplar veriyorlar. Stanley Milgram'ın itaat deneyleri de benzer, daha çarpıcı sonuçları ortaya koyuyor. Aslında katılımcılar bir otorite figürünün, mesela beyaz önlük bir bilim insanının, onun yönlendirmesiyle diğer bir kişiye, ki o da bir aktör, tehlikeli olabilecek elektrik şokları vermeye razı oluyorlar. Katılımcıların büyük çoğunluğu karşısındaki kişinin acı çektiğini gösteren tepkilerine rağmen otorite figürünün talimatlarına uyarak şok vermeye devam ediyor. Şimdi bu deneyler otoriter sistemlerde insanların neden kolayca uyum sağlayabildiğini de bize gösteriyor bence ve önemli ipuçları sunuyor. İnsanlar gruba uyum sağlama ve otoriteye itaat etme içgüdüsüyle normal şartlarda onaylamayacakları politika ve uygulamaları kabul ediyorlar veya en azından bunlara karşı çıkmıyorlar. Otoriter sistemlerde de bu sosyal uyum mekanizmaları daha da güçlü. Rejim karşıtı görüşleri ifade etmenin riskleri var, iş kaybı gibi, sosyal dışlanma gibi, hatta tutuklanıp hapse atılma gibi, bunlar yüksek olduğu zaman sessiz kalmak veya görünürde uyum sağlamak çoğu kişi için rasyonel bir seçim haline geliyor. Bu durum toplumda çoğunluğun sessizliği olarak bilinen fenomeni yaratıyor. İşte mesela Doğu Almanya'da Stasi, değil mi? Devlet Güvenlik Teşkilatının yarattığı, eee, gözetim toplumu bu mekanizmanın aslında nasıl işlediğinin güzel bir örneği. Komşuların, iş arkadaşlarının hatta aile üyelerinin bile potansiyel muhbir olabileceği bir ortamda insanlar en özel alanlarında bile düşüncelerini ifade etmekten çekinir hale geliyorlar. Günümüzde de sosyal medyanın yarattığı gözetim potansiyeli ve dijital ayak izleri benzer bir etki yaratıyor. Aslında insanlar gelecekte aleyhlerine kullanılacak görüşleri ifade etmekten kaçınıyorlar.
Eee, peki otoriterleşmeye karşı sessizliğin en güçlü nedenlerinden bir tanesi, eee, ekonomik bağımlılık ve maddi çıkarlar. Bunu da ortaya koymak lazım. Yani insanlar temel geçim kaynaklarını ve ekonomik güvenliklerini riske atmamak için politik görüşlerini bastırma eğilimindeler. Genelde özellikle de devletin ekonomide baskın rol oynadığı ülkelerde bu bağımlılık ilişkisi daha da belirgin. Kamu sektöründe çalışanlar, devlet ihalelerinden yararlanan iş insanları veya çeşitli devlet yardımlarına bağımlı olan vatandaşlar rejimle açıkça karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Korkuyorlar bundan. Hatta demokratik gelenekleri güçlü olan ülkelerde bile aslında ekonomik güvenlik endişeleri insanların politik davranışlarını şekillendirebiliyor. Mesela Amerika'da yapılan araştırmalar iş güvencesi olmayan veya ekonomik zorluk çeken bireylerin işveren veya hükümet politikalarına karşı seslerini yükseltme olasılığının daha düşük olduğunu gösteriyor. Eee, ekonomik bağımlılık yalnızca bireysel düzeyde değil aynı zamanda kurumsal düzeyde de etkili. Medya kuruluşları, üniversiteler, sivil toplum örgütleri gibi demokratik sistemin kritik bileşenleri devlet finansmanı, reklamları veya düzenleyici kararlarına bağımlı olduklarında özelliklerini korumakta zorlanabiliyorlar. Bunun pek çok örneği var dünyada. Ve ekonomik bağımlılık yalnızca doğrudan baskı mekanizması olarak da değil, aynı zamanda bir havuç-sopa sistemi olarak da işliyor. Rejime sadık olanlar ekonomik ödüllerle ödüllendiriliyorlar; işte terfiler, ihaleler, vergi avantajları. Ama öte yandan da muhalifler çeşitli ekonomik cezalarla, işten çıkarma, vergi incelemeleri, kredi kısıtlamaları hatta hapse atılma karşı karşıya kalıyorlar. Şimdi bu ekonomik bağımlılık ilişkileri özellikle ekonomik kriz dönemlerinde daha da belirginleşiyor. İnsanlar ekonomik güvenlikleri tehdit altındayken risk almaktan kaçınıyorlar ve statükoyu koruma eğiliminde oluyorlar. Ve bu durum otoriterleşme eğilimlerinin aslında ekonomik kriz dönemlerinde daha az direnişle karşılaşmasının temel nedenlerinden bir tanesi.
Peki neden? Burada bir soru soralım. Peki neden insanlar otoriterleşmeye karşı kolektif olarak harekete geçmekte zorlanıyorlar? Şimdi bu sorunun cevabı sosyal psikolojide seyirci etkisi veya politik teoride kolektif eylem ikilemi kavramlarında yatıyor. Seyirci etkisi dediğimiz şey şu: İnsanların acil bir durumda diğer insanların varlığında müdahale etme olasılığının azaldığını gösteren bir psikolojik fenomen. Yani klasik bir sosyal psikoloji deneyinde bir acil durumda, mesela bir kaza, saldırı neyse, tanık olan insanların ortamda başkaları varsa müdahale etme olasılığının önemli ölçüde düştüğünü gözlemliyorlar. Çünkü başkası müdahale etsin, ben niye edeyim diyorsunuz. Bu etki sorumluluk dağılımı ve normatif etkiyle açıklanıyor. İnsanlar başkaları da varken kendilerine müdahale etme sorumluluğunun azaldığını düşünüyorlar. Bu sorumluluk dağılımı dediğimiz şey, sorumluluk dağılıyor insanların arasına. Ayrıca başkalarının da harekete geçmediğini gördüklerinde durumun müdahale gerektirmediği çıkarımını yapıyorlar. Bu da normatif etki. Otoriterleşme süreçlerinde de benzer bir dinamik işliyor. Aslında insanlar eğer durum gerçekten kötü olsaydı başkaları da sesini yükseltirdi düşüncesiyle kendi endişelerini bastırma eğiliminde oluyorlar. Herkes birbirinin tepkisini beklediğinde sonuçta bir kolektif sessizlik oluyor. Hiç kimse sesini çıkarmıyor. Herkes susuyor. Kolektif eylem ikilemi, ikilemi dediğimiz şey ise bu da ikinci teori, politik teoriden gelen bir teori. Eee, ortak bir amaca ulaşmak için bireysel fedakarlık gerektiren durumlarda ortaya çıkıyor. Otoriter bir rejime karşı direniş tipik bir kolektif eylem problemi. Mesela başarılı bir direniş tüm toplumun yararına olacağı ama direnişe katılan bireyler iş kaybı, sosyal dışlanma hatta fiziksel zarar gibi yüksek kişisel maliyetlerle karşılaşabiliyorlar. Şimdi oyun teorisi terimleriyle bu durum aslında herkesin direnişe katılması halinde herkesin kazanacağı ama bireylerin katılmama ve başkalarının çabalarından bedelsiz yararlanma, buna free riding diyoruz, eğiliminde olduğu bir güvence oyununda, buna da assurance game diyoruz, böyle bir durum ortaya çıkıyor. Ve aynı zamanda rejime karşı direnişin başarı şansı katılımcı sayısına da bağlı. Eğer yalnızca küçük bir azınlık direnişe katılırsa başarı şansı düşük ve bireysel riskler çok yüksek. Ki bu da kolektif eylem eşiği dediğimiz bir kavramı ortaya çıkartıyor. İnsanlar direnişe katılmak için belirli bir kritik kitleye ulaşıldığını, yani yeterince insanın katıldığını görmek istiyorlar. Ki Doğu Almanya'da aslında 1989'da duvarın yıkılmasıyla başlayan süreç böyle başlamıştı. Leipzig'te barışçıl Pazartesi gösterileri vardı, başlangıçta çok küçük bir grup tarafından başlatılıyor ama her hafta daha fazla insanın katılımıyla büyüyor büyüyor. Katılımcı sayısı arttıkça bireysel riskler azalıyor ve daha fazla insan katılmaya cesaret ediyor. Ve sonuçta Ekim 1989'da yüz binlerce insanın katıldığı kitlesel gösteriler rejimin meşruiyetini ciddi şekilde sarsıyor ve nihayetinde de çöküşüne katkıda bulunuyor. Ama tabii bu devrim eşiğini aşmak her zaman mümkün değil. Mesela 1989'da TNM'de bu aşılamadı veya Beyaz Rusya'da 2020'de aşılamadı. İran'da pek çok örnekte aşılamadı. Başlangıçta güçlü bir mobilizasyon oluyor belki ama rejimin baskı mekanizmaları direnişi bastırmayı başarıyor. Şimdi bu örnekler otoriterleşmeye karşı kolektif eylemin karmaşık bir dinamiğe sahip olduğunu gösteriyor bize ve insanların harekete geçmesi için hem yeterli sayıda insanın katıldığına dair bir güvence hem de başarı olasılığına dair bir inanç gerektiğini gösteriyor.
Şimdi toplumların otoriterleşmeye karşı sessiz kalmasının daha derin bir nedeni insanların kendi gerçek çıkarlarını ve otoriterleşmenin gerçek doğasını aslında algılayamaması. Buna Marksist teoride yanlış bilinç, false conscience diyoruz. Alt sınıflar hakim ideolojinin etkisiyle kendi nesnel çıkarlarına aykırı olan durumları kabul edip içselleştiriyorlar. Mesela Gramsci'nin hegemonya kavramı tam da bunu, eee, anlatıyor. Bu durumu daha da derinleştiriyor. Gramsci'ye göre hakim sınıflar yalnızca zorlama ve baskı yoluyla değil aynı zamanda kültürel hegemonya yoluyla da iktidarlarını sürdürüyorlar. Şimdi bu, eee, hegemonya dediğimiz şey hakim grupların dünya görüşlerinin toplum tarafından doğal ve aklın gereği olarak kabul edilmesini sağlıyor. Otoriter rejimlerde bu hegemonya çeşitli ideolojik araçlarla inşa ediliyor: milliyetçiliktir, dindir, geleneksel değerler, antiemperyalizm, çeşitli komplo teorileri. Bu ideolojik çerçeveler rejimin politikalarını meşrulaştırıyor ve toplumsal rızayı güçleştiriyor. Örneğin Putin Rusya'sında Rus milliyetçiliği ve Ortodoks Hristiyanlık değerleriyle Batı karşıtı söylemler rejimin liberal demokrasi ideallerinden uzaklaşmasında meşrulaştırıcı bir ideolojik çerçeve sundu bize. Hegemonya ideolojileri özellikle toplumun belirli kesimlerinin gerçek veya algılanan korkularına ve kaygılarına hitap ettiklerinde daha da güçleniyorlar. Mesela modernleşmenin ve küreselleşmenin hızı, toplumsal değerlerdeki değişimler, ekonomik dönüşümler, göç ve demografik değişimler gibi faktörler geleneksel yaşam tarzlarını ve kimlik anlayışlarını tehdit eder hale geldi. Ve bu durum tabii kültürel kaygı olarak anlaşıldığında bir tepkiyi tetiklemeye başladı. Şimdi bu bağlamda, mesela, otoriter liderler kendilerini geleneksel yaşam tarzlarının ve kimliklerinin koruyucusu olarak tanımlandırıyorlar. Bu pek çok ülkede böyle. Eee, Polonya'da mesela Hukuk ve Adalet Partisi kendisini gerçek Polonya değerlerini savunan, Katolik kimliğini koruyan bir güç olarak görüyordu. Victor Orban'ın Macaristan'ı bu şekilde. Şimdi bu ideolojik çerçeveler otoriterleşmeyi aslında demokrasinin bir alternatifi değil de gerçek demokrasi veya milli demokrasi olarak tanımlıyor. Bu söylem otoriter uygulamaları meşrulaştırırken aynı zamanda halk desteğini de sağlıyor. İnsanlar özgürlüklerinin kısıtlandığını algılamak yerine kendi değerlerini ve kimliklerini koruyan bir siyasi projenin parçası olduklarını düşünüyorlar.
Toplumların otoriterleşmeye karşı tutumlarını şekillendiren bir diğer faktör de toplumsal travmalar ve kolektif bellek. Geçmişte çatışma, şiddet, savaş, kriz, ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık deneyimleri toplumların risk algısını ve değişime yönelik tutumlarını derinden etkileyebilir. Siyasi istikrarsızlık, mesela şiddet veya ekonomik çöküş toplumsal bir travma yaratabilir ve tabii ki haliyle toplumları güvenlik ve istikrara daha fazla değer verme eğilimine iter. Mesela Rusya'da Sovyetlerin çöküşüyle 1990'ların vahşi kapitalizm döneminde ekonomik çöküş, siyasi kaos ve güvenlik endişelerinin hakim olduğu süreçte Putin'in otoriter ama istikrarlı yönetimi bir anda popüler oldu ve birçok Rus vatandaşı için aslında 90'ların demokratik deneyimi düzen ve güvenliğin olmadığı bir dönem olarak hafızalarda yer edindi. Bu kolektif bellek demokratik değerlerin özgürlük değil de kaos ve yoksullukla ilişkilendirilmesine neden oldu. Eee, Mısır'da da aynı şekilde 2011'deki devrim sonrasındaki siyasi istikrarsızlık ve ekonomik zorluklar halkın önemli bir kısmının General Sisi'nin otoriter yönetimini istikrarın garantörü olarak görmesine katkıda bulundu. İşte kolektif travma aynı zamanda toplumsal paranoya ve komplo teorilerine yatkınlığı da arttırabilir. Yani tarihsel olarak yabancı güçlerin müdahalesine ve içeriden komployla devrilmeye maruz kalmış ülkelerde dış düşmanlar ve iç hainler korkusu daha belirgindir. Bu da otoriter rejimlerin ulusal güvenlik ve ulusun bekası adına aldığı sert önlemlerin toplum tarafından kabul edilmesine veya en azından ses çıkartılmamasına neden olur. Eee, mesela Sırp milliyetçiliğinin yükselişinde Osmanlı döneminden Yugoslavya iç savaşına kadar uzanan tarihsel travmaların ve kuşatılmışlığın önemli rol oynadığı yaygın olarak kabul edilmekte. Eee, tabii bu toplumsal travma aynı zamanda demokrasiye bağımlılığı da güçlendirebilir aslında. Nazi Almanya'sı ve Holokost, işte, eee, işte Musevi nüfusa karşı yapılan soykırım örneğinde, deneyimi sonrasında Almanya'da güçlü bir demokratik kültürün ve otoriter eğilimlere karşı duyarlılığın gelişmesine katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. Veya Güney Afrika'da Apartheid rejiminin travmatik mirası toplumun demokratik değerlere ve insan haklarına bağlılığını güçlendirmiştir diye söylenir. Şimdi bu örnekler kolektif belleğin ve toplumsal travmaların toplumun, eee, otoriterleşmeye karşı tutumlarını şekillendirmelerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Travmatik deneyimlerin nasıl yorumlandığı ve kolektif bellekte nasıl yer edindiği toplumların demokratik değerlere mi yoksa otoriter çözümlere mi yöneleceğini belirleyebilir diye düşünüyorum.
Eee, otoriterleşme sürecinde sıklıkla gözlenen bir diğer fenomen de çoğunluğun sessizliği olarak adlandırılan durum. Hani rejim karşıtı görüşlere sahip olan birçok insan bu görüşlerini açıkça ifade etmekten çekinir ve korkar oluyor. Ve sonuç olarak toplumda rejim desteğinin olduğundan daha yüksek göründüğü bir ilüzyon oluşuyor. Burada Elisabeth Noelle-Neumann, Alman bir siyaset bilimci, onun sessizlik sarmalı teorisi var. Eee, bu teori bence açıklamada bayağı yardımcı olacaktır bize. Teori şunu söylüyor, sessizlik sarmalı: İnsanların çoğunluğun görüşüne ters düşen fikirleri ifade etmekten kaçındıkları ve bu durumun azınlık görüşünün giderek daha sessiz hale gelmesine, çoğunluk görüşünün ise olduğundan daha yaygın, eee, görünmesine yol açtığını savunuyor. Eee, şimdi bu durum, eee, tam tersi, özür dilerim, çoğunluğun görüşüne ters düşen fikirleri ifade etmekten kaçındıkları. Dolayısıyla hani özellikle otoriter rejim eğilimlerinde mesela insanlar rejim karşıtı görüşleri ifade etmenin getireceği potansiyel risklerden kaçınmak için sessiz kalıyorlar. Bu sessizlik diğerlerinin de herkes rejimi destekliyor algısıyla daha da sessizleşmesine yol açıyor. Bir yandan sessizlik sarmalı oluşuyor. Sessizlik sessizliği yaratıyor. Heh, bu şekilde söyleyelim. Daha net oldu. Hani sosyal medyada aslında bu dinamiği kırma ve güçlendirme potansiyeline de sahip. Yani sosyal medya bu işi çözmüyor. Eee, illa ki çözecek diye bir şey yok. Bu sessizliği kırmaya da yardımcı olabilir, tam tersine pekiştirmeye de, güçlendirmeye de yardımcı olabilir. Mesela bir yandan sosyal medya alternatif görüşlerin ifade edilmesi için bir platform sağlıyor ve insanlar benzer düşüncedeki diğer kişilerle bağlantı kuruyorlar. Ama öte yandan sosyal medyadaki gözetim ve algoritmik filtreleme ve işte mütemadiyen polisiye devlet tarafından gözetlenme korkusu rejim karşıtı görüşlerin yayılmasını engelleyebilir ve bu görüşleri ifade eden kişileri hedef haline getirebilir. Eee, yani sessizlik sarmalının en ilginç yanlarından bir tanesi aslında şu: Objektif olarak çoğunluğu oluşturan bir görüşün bile diğer insanlar bu görüşü ifade etmekten çekiniyorsa kendisini azınlıkta hissedebilmesidir. Hani otoriter rejimlerin çöküşü öncesinde sıklıkla yaşanan herkes rejimi destekliyor sanıyordum şaşkınlığı tam da bu dinamiğin sonucudur. Mesela Doğu Almanya'nın çöküşü öncesinde binlerce insan bir anda biz halkız işte, Wir sind das Volk sloganıyla, eee, sokaklara döküldüğünde çoğu vatandaş kendi muhalif düşüncelerinin aslında yaygın olduğunu şaşkınlıkla keşfetmişti. Bilmiyorlardı çünkü. Benzer bir şekilde Tunus'ta Ben Ali rejiminin devrilmesi sırasında protestoların hızla büyümesi bir anda birçok insanın aslında rejime karşı olduğunu ama bunu ifade etmekten çekindiğini bize gösterdi. Şimdi bu örnekler şunu gösteriyor aslında: Sessizlik sarmalının kırılmasının otoriterleşmeye karşısında kolektif eylemin önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırabileceğini. Ama bu sarmalı kırmak genellikle yüksek risk alan öncüler veya dramatik ve katalitik olaylarla olabileceğini, yani kendi kendine olmayacağını söylüyor.
Eee, bir de bu, yani bir toplumun otoriterleşmeye karşı dirençli olmasında demokratik kurumların ve sivil toplumun gücü de büyük rol oynuyor. Yani güçlü ve bağımsız kurumlar varsa eğer, etkin güçler ayrımı ve canlı bir sivil toplum otoriterleşme eğilimlerine karşı önemli tampon vazifesi görüyor. Gene işte Levitsky ve Ziblatt'ın Demokrasiler Nasıl Ölür eseri, bunu yayının başında bahsetmiştim, burada demokratik gerilemeyi engelleyen iki kritik demokratik normu vurguluyorlar: Bir tanesi karşılıklı hoşgörü, yani siyasi rakipleri, rakipleri meşru rakipler olarak görme ve kurumsal çekingenlik, yani mevcut kurumsal yetkileri tam kapasitede kullanmaktan kaçınma. Bu normlar zayıflıyorsa eğer, ki pek çok ülkede zayıflıyor, demokratik gerilemenin olduğu görüyoruz. Tabii o zaman demokratik kurumların içi boşalmasına zemin hazırlıyor maalesef. Öte yandan tabii güçlü ve bağımsız kurumlar otoriterleşmeye karşı etkili bir direnç de gösterebiliyorlar. Bunu ilk Trump yönetiminde, hatta şimdi biraz ikinci Trump yönetiminde bile görüyoruz Amerika'da yargı, medya, bürokrasi direniyor aslında Trump'ın otoriter eğilimlerine karşı. Değil mi? Burada sivil toplumun canlılığı ve çeşitliliği tabii, eee, bir toplumun otoriterleşmeye karşı direncini belirleyen önemli bir faktör olduğunu, eee, görüyoruz aslında. Ama tabii güçlü sivil toplum ve kurumların oluşması zaman alan bir şey ve bunların varlığı tek başına otoriterleşmeye karşı garanti sağlamıyor maalesef. Otoriterleşme süreçlerinde bu kurumlar ve sivil toplum örgütleri genellikle ilk hedefler arasında yer alır. Bu nedenle kurumsal direnci güçlendirmek için bu kurumların, toplumsal, bu kurumların toplumsal meşruiyeti ve desteğinin geniş olması gerekir.
Peki buraya kadar toplumların neden, eee, bu otoriterleşmeye karşı sessiz kaldığını konuştuk. Ama bu dinamiklerin farkında olarak toplumların otoriterleşmeye karşı direncini nasıl arttırabiliriz sorusu var. Bir de bu önemli bir soru çünkü. Yani otoriterleşmeye karşı direnci arttırmak nasıl olur sorusu. Eee, ilk olarak belki hani demokratik değerlerin ve kurumların toplumsal meşruiyetini güçlendirmek. Bu söylemesi kolay, yapması zor bir şey ama yani demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığı, aynı zamanda ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, azınlık hakları gibi temel değerlere dayandığını her zaman, her zaman, her zaman vurgulamak gerekir. Çünkü demokratik eğitim ve yurttaşlık bilinci toplumun demokratik kurumlara sahip çıkma kapasitesini arttırır. Ama tabii otoriter bir rejim bunu yapmaz. O yüzden bunu yapması kolay bir şey değil. İkinci olarak ekonomik eşitsizlikle mücadele etmek ve ekonomik güvensizliği azaltmak otoriterleşmeye karşı direnci azaltabilir, çünkü, eee, pardon, direnci artırabilir. Otoriterleşmeyi zayıflatabilir. Şimdi ekonomik krizler ve derin eşitsizlikler popülist ve otoriter liderlerin yükselişine zemin hazırlar. Ama daha adil bir gelir dağılımı, güçlü bir sosyal güvenlik ağı, herkes için ekonomik fırsatlar toplumun kriz dönemlerinde bile demokratik değerlere bağlı kalma kapasitesini arttırır. Üçüncü olarak medya okuryazarlığı ve eleştirel düşünme becerisinin geliştirilmesi dezenformasyon ve propagandaya karşı toplumsal direnci güçlendirebilir. Dördüncüsü sivil toplumun güçlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi otoriterleşmeye karşı önemli bir tampon oluşturabilir; işte bağımsız medyadır, insan hakları örgütleri, düşünce kuruluşları, profesyonel birlikler, toplumsal hareketler. Eee, beşinci olarak belki siyasi kutuplaşmayı azaltmak ve farklı görüşler arasında diyalog kanallarını açık tutmak. Derin kutuplaşma ve demokratik, yani çünkü eğer çok derin bir kutuplaşma varsa bu ülkede bu demokratik normları zayıflatır ve kazanan her şeyi alır mantığını güçlendirir. Bu da tabii otoriterleşmeye karşı gerekli olan geniş tabanlı koalisyonların oluşmasına engel olur. Bir de son olarak tabii uluslararası dayanışma ve demokratik değerlerin küresel savunusu da otoriterleşmeye karşı mücadelede önemli bir rol oynayabilir diye düşünüyorum.
Şimdi sonuç olarak aslında bugün yani otoriterleşmenin psikolojisini ve toplumların neden sessiz kaldığını incelemeye çalıştım. Hani bu sessizliğin arkasındaki karmaşık, psikolojik, sosyolojik, ekonomik faktörleri gördük. Farklı ülke örneklerini gördük. Eee, burada, eee, çok sevdiğim ve yani hem kendisini hem sözünü sevdiğim bir kişi var: Hannah Arendt. Duymuşsunuzdur belki. Onun dediği güzel bir söz var: “Kötülüğün en büyük destekçisi ona karşı gelmeyen iyi insanlardır” diye. Hani demokratik değerlere bağlılık ve otoriterleşmeye karşı uyanıklık her birimizin sorumluluğu insan olarak. Ve bu sorumluluk yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda gelecek nesillere, çocuğumuza, torunumuza karşı da bırakacağımız toplumsal mirasın bir parçası. Eee, bu konuyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Eee, beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Yeah.